.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

31 Mayıs 2012 Perşembe

doğumunuz, hayatınız boyunca düzeltmeye çalıştığınız bir hatadır.



 - ayna ayna söyle bana; benden güzeli var mi dünyada? kötü kalplı kraliçe, pamuk prensesin oyununu oynadığı için salağın tekiydi. belli bir yaştan sonra kadınların farklı iktidar alanlarına kaymaları gerekir. örneğin para ya da silah. sevdiğim hayatı yaşıyorum diyorum kendi kendime ve yaşadığım hayatı seviyorum. kendi kendime şunu söylüyorum: bunu hakettim. aynen böyle olmasını istemiştim.

 - en iyisi savaşmaktan vazgeçmektir, bırak gitsin. sürekli bir şeyleri düzeltmekten vazgeç. bir şeyden ne kadar çok kaçarsan o kadar uzun süre ona katlanmak zorunda kalırsın. bir şeyle savaştığında, onu sadece daha da güçlendirirsin. ''yapmak istediğin şeyi yapma'' yapmak istemediğin şeyleri yap. sana istememen gerektiği öğretilmiş olan şeyleri yap.''
saadetin peşinden gitmenin tam aksi.
 seni en çok korkutan şeyleri yap.

 - hayatı doğru düzgün yaşamak için eğitilmişiz biz. hata yapmamak için. ne kadar büyük bir hata yaparsam, o kadar kurtulma ve gerçek bir hayat yaşama şansım olacağını fark ettim.

 - moda olan ürünler çirkinleştikçe, onları daha güzel gösterebilmek için daha beter yerlerde poz vermek zorunda kalıyoruz. araba mezarlıkları. mezbahalar. lağım arıtma tesisleri. kıyaslandığında daha iyi görünmek için kendine çirkin nedime seçme taktiğinin aynısı. ındustry blucinleri için çekim yapsaydık, ölüleri öperken poz vermemiz gerekeceğinden eminim.

 - izleyici olmadan histeri krizi geçirmek imkansızdır. insanın kendi başına paniğe kapılması, boş bir odada kendi kendine gülme krizine tutulmasıyla aynıdır. insan kendini gerçekten aptal hisseder.

 - gelecek ne zaman vaat olmaktan çıkıp bir tehdit unsuru haline geldi?
kendinizi sürekli olarak dönüştürüp kullanışlı hale getirmelisiniz.
kimden nefret edeceğimizi bilemediğimiz zaman kendimizden nefret ediyoruz.

 - binlerce kilometre geçtik, bir sürü farklı insan kılığına girdim ama hikaye aynı hikaye.tek başına gülerken neden kendini salak gibi hisseder insan,sonra genellikle kendini ağlarken bulur?nasıl olur da sürekli değişime uğrarken, hala aynı ölümcül virüs olabilir?

 - eğer özgür iradeniz olduğuna gerçekten inanıyorsan, tanrının bizi aslında kontrol edemeyeceğini de bilirsin. madem tanrı bizi kontrol edemiyor,o halde tek yaptığı bizi izlemek ve sıkılınca da kanalı değiştirmek...

 - şimdiden önce,şimdiden önce,şimdiden önceki herşey yanımda taşıyıp durduğum bir hikayeden ibaret. sanırım bu durum dünyadaki herkes için geçerli.benim yeni bir hikayeye ihtiyacım var...

kafamdaki moda fotoğrafçısı bağırıyor:
bana öfke ver.
flaş.
bana intikam ver.
flaş.
bana toptan ve tamamen haklı çıkarılmış cezalandırma ver.
flaş.

 - normal değilim ama gay de değilim” . “biseksüel değilim. etiketlerin dışında bir şey istiyorum. tüm hayatımın tek bir kelimeyle anlatılabilmesini istemiyorum. bir hikayeden ibaret olmasını. bilinmeyen bir şey bulmak istiyorum, haritada olmayan bir yer gibi. gerçek bir macera istiyorum.

 - bir insanı ne kadar çok severseniz sevin, kanı size doğru akmaya başladığında geri çekilirsiniz.
doğumunuz, hayatınız boyunca düzeltmeye çalıştığınız bir hatadır.

 - 'bizim dilimizin bir ürünüsün', 'kanunlarımızın ve taptığımız tanrının istediği gibi bir ürünsün. senin her bir molekülün senden önce milyonlarca insan tarafından düşünüldü' 'yaptığın her şey sıkıcı ve modası geçmiş olabilir ama yine de kesinlikle kabul edilebilir. güvendesin çünkü kendi kültürüne sıkışıp kalmışsın. tasarladığın her şey iyidir çünkü onu sen tasarladın. herhangi bir kaçış yolu tahayyül edemiyorsun. çünkü hiçbir çıkış yolu yok'
'dünya'  senin hem beşiğin, hem de kapanın.'

- milyonlarca lanet olası moda değişimi geçirip yine de kendimden kurtulamıyorum.

- benim yeni bir hikayeye ihtiyacım var.benim kendimi koruyamayacak kadar büyük bir sıçış yapmaya ihtiyacım var.

- nasıl bir arabanın görünüşünden sorumlu değilsen,kendi görünüşünden de sorumlu olmadığını bilmen yardımcı oluyor. sen de en az bir araba kadar ürünsün.bir ürünün, ürününün, ürünü.arabaları, dizayn eden adamlar da birer ürün.senin ailen bir ürün. onların ailesi de birer üründü.öğretmenlerin, ürün. kilisedeki papaz, başka bir ürün.

- dünyadan kaçamazsın ve nasıl göründüğünden de sorumlu değilsin.;ister çok güzel görün, ister bok gibi. hislerinden, sözlerinden, davranışlarından, veya yaptığın herhangi bir şeyden sorumlu değilsin. bunların hiçbiri senin elinde değil.

- gerçekleri gözden geçiriyorum ve çok moral bozucu olduklarını farkediyorum.

- hemen her seferinde kendinize birini sevdiğinizi söylerseniz ama aslında onu sadece kullanıyorsunuzdur. bu aşk gibi görünür.

- seni seven kişiyle , senin sevdiğin kişi asla aynı insan değildir.

- ve seth’in ölmesini istiyorum. ölmekten beter olmasını, şişmanlayıp suyla şişmesini,kendine olan güveninin kaybolmasını, ve duygusallaşmasını istiyorum. seth beni istemiyorsa bende onu istememek istiyorum.

- dünyadaki en sıkıcı üçüncü şey ise pişmanlıklarla dolu boktan geçmişinizdir.


şunu unutmayın ki, harikulade bir vogue dergisinde olduğu gibi, atlanılan sayfaları ne kadar yakından takip ederseniz edin: devamı bilmem kaçıncı sayfada.ne kadar dikkatli olursanız olun, hep bir şeyleri kaçırmış gibi hissedeceksiniz; sizi derinden etkileyen, tamamını tecrübe edemediğinizi söyleyen o berbat his. dikkat kesilmeniz gereken dakikaları hızla geçmenizin yarattığı o zavallı duygu hep kalbinizde olacak.
yani o hisse alışsanız iyi olur. günün birinde tüm yaşamınız bu histen ibaret olacak çünkü.

nvisible monsters / chuck palahniuk

Ölümlü Yaşamaya Hergünkü Çağrı-1


Halbuki birçok şey söylenebilirdi.Yadsınırdı örneğin.Ben vurmadım denirdi.Yalvarırdı, kaçardı hiç değilse insan.Türkü bile çağırabilirdi.Herif sokağın ortasında yatıyordu.Kan içimde yatıyordu.Tıpkı ölmüş gibi.Öldüyse eğer sinemalara gidemeyecekti.Sıkıldı mı oturup ağlayamıyacaktı.Saçları kandan yapış yapıştı.Hem geceydi hem karanlıktı.Bir direkte bir lamba yanıyordu.Bildiğimiz lambalardan.Bir de bulut.Halbuki birçok şey söylenebilirdi.Polis dirseğimi sıktı.Ama hiç acımadı.Artık rahattım.Ayaklarım yerdeydi.Eller tutulurdu yaşadığım.Bir korkuyordum, bir korkuyordum. Titremek geliyordu içimden.Üstelik korkmaktan hoşlanıyordum.Birşeyler özlüyordum korktuğum zaman.Muz gibi, tüylü tüylü şeftali gibi, sıcacık kadın gibi.Ama değildi, bunlar değildi. Neydi bilmiyorum.En iyisi bir duvara yaslanıp sigara içmekti.Polis dirseğimi sıktı.Birçok şey söylenebilirdi.Denilebilirdi ki, herifin parası vardı benim yoktu, karıma sulanıyordu namussuz, anama avradıma sövdü durup dururken, senin geçmişini...dedi.Ama ben tutum ne dedim oysa.
İnce Zincir
Herif düpedüz beni aldattı
Beni mi ya hepimizi
Ense traşı uzamıştı inandım
Günlerden cumartesiydi iyi buldum
Bir ben yoktum başka herşey vardı.
Dedim ki kendime hatırlar arada bir
Bir selam versem bütün ışıkları yanar gözbebeklerinin
Kopmuş gemilerin birer birer rıhtıma bağlar
Merhaba dedim yüzüme baktı
Çektim herifi vurdum.

Halbuki sarhoş olmasaydım vurmazdım
Adamakıllı ağlasaydım yahut
Mavi tulumbalar gibi
Bir ışık boydan boya yolu donattı
Ortada ben yoktum şaşırdım
Paltosu eskiydi sevindim
Merhaba dedim yüzüme baktı
Cebinde gazeteleri vardı.
Çektim herifi bir daha vurdum.

Adamın kanı aktı şaşırdım
Dünya öyle güzel ki
Sevişmek var ölmek var
İç çekmeleri var şaraplarla
Bir kadının oh demesi var içinden
Koptuğu yerden başlamak
Yaşamak için herşey
Merhaba dedim yüzüme baktı
Çektim herifi vurdum.

Aslında bir ben vardım sokakta birde polis. Beni yeni olmuştum. Önce yoktum elbet. Bir de sokak lambası ile o bulut. Bir de vurduğum o adam vardı. Tamam birde ağustos gecesi. Elbette geceydi ne sandınız. Gündüz adam vurmak için sebep yok zaten. Polis benim savunmamı yeter buldu belki. Ama ille tanık gerekiyordu. Öyle dedi polis. Tanık olmadan olmaz dedi. Doğruydu ya. Tanık olmadan olmaz. Tanık kimse ne yaşar ne ölebilir, ne sarhoş olabilir, ne aşık olabilir, ne yankesici

olabilir. Bakındım. Sokak lambasını gördüm, gösterdim, bulutu gördüm gösterdim. Hem başka kimseciklere inanamazdım. Zaten kimse de yoktu. O sokak lambasının dedikleri bir bir hatırımda.Işığı da. Gidip birgün hatırını soracağım nokta.

Işığın Boğulduğu
Bu adamın(benim yani) aklında dumanı tüten çorbalar vardır
Üç beş kişi hatırlıyodu biri kendisi
Kendi elini üç defa öptü başına götürdü
Saçlarını düzeltti kravatının düğümünü çekti
Sislerin kötümser kokusunu ben bile duyuyordum.
Sokaklar meydanlar tüm boş tüm zehir kalabalıkta

Gümüş bukağılar vurulmuş bir beygir ikide bir uykusunu bölüyor
Bir bağırsa sesi bütün sokaklara yeter biliyorum.
Beni bu işe katmayın
Ben durur şuracıkta gelen geçeni aydınlatırım
Gece böceklerini gönenirim
Bu işi sevgiyle öptüm başıma koydum

Bunları bırak dedi, polis. İşin içyüzünü anlat biliyorsan.
Sokak lambası tıkandı baktım. Dokunsalar ağlayacaktı. Benim dedi, tıpkı böyle dedi, kendimden konuşturulmayan yerlerde sözüm yok. Bütün diyeceğim bu kadar. Ama yok yok bir türküm daha var onu da söylemek istiyorum.Sen bırakmasan da söyleyeceğim zaten.

Rahat Ayrılıklar İçin Giriş.

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Gelecek, artık eskiden gelmesini beklediğim şey değil.




 "dünyanın en çabuk geçen, geçer geçmez de en hızlı yakalanılan hastalığına sahipti: umut."

hakan günday-az

 onlar ,onu silmeye çalışmışlardı.onlar ,onu gömmeye çalışmışlardı.onlar!insanı çıldırtan çoğul:onlar! çok şey söyleyip hiçbir şey anlatmayan kelime.

ambler uyarısı-robert ludlum

 belki de en iyisi kuyruğu her daim dik tutmaktır. şefkate kanmış mevta bir ev kedisi olmaktansa;gardını almış hayta bir sokak kedisi olmak evladır.

aşka veda-can dündar

 anıların tüm görüntülerini vermeyeceğim. sonsuz gerideler. bu görüntülerin renkleri soldu. ama kaybolmadılar. benim sönüp gitmemi bekliyorlar. bu kadar hain bu görüntüler. sen sonsuz gecelerce sevişmiş, sonsuz zamanlar sindirmiş olabilirsin içine. böylesine hain bu görüntüler, yok olmuyorlar. seni söndürüyorlar yavaş yavaş.

tezer özlü - kalanlar

 senin bir ağaç gibi, bir kedi gibi, bir kanarya gibi, bir koltuk gibi, bir kağıt gibi, bir perde gibi, bir giysi gibi, bir kalem gibi, bir şapka gibi, kuruyuverdiğin, uyuzlaşıverdiğin, ötmeyiverdiğin, yırtılıverdiğin, yıkılıverdiğin, eskiyiverdiğin, aşınıverdiğin, bitiverdiğin, uçuverdiğin demektir bu. ancak bir ağaç kuruyuverir, bir ev yıkılıverir, bir makine duruverir, bir pabuç aşınıverir, ansızın bu anlaşıverir ve hiç önemli değildir bu. öncesiz ve sonrasız, bağlantısız ve belgesiz tükenivermek bir ağacın, bir evin, bir pabucun hakkıdır. bir insanın, bir insanın ama, bir rosa’nın niçin eskidiğini bilmem gerek, yeni rosa’yı bunun üstüne kurmam gerek."

tante rosa - Sevgi Soysal

"uykumuzu çok küçükken teslim ederiz büyüklerimize. sonra büyürüz, büyüdükçe korkularımız da büyür. tedirgin uykularımız çoğalır. günün birinde aşık olmuşsak, yeniden bir çocuk kadar kayıtsız bırakırız kendimizi bir başkasıyla aynı uykuya...
oysa uykumuzu teslim ettiğimiz omuzlar bir gün çekilir başımızın altından, esmer ya da sarışın kokusuna gömülüp uyuduğumuz boyunlar öksüz bırakır bizi; bir kolumuz kopmuş gibi yatarız terk edildiğimiz yataklar içinde. sonra bir süre sızlayan gövdemizi başkalarıyla dindiririz. yanımızdaki yabancı gövdeler, hafif tutar uykumuzu. tedirgin bakışlarla yaşanan sabahlardan sonra kimselerle uyumak istemez oluruz artık. uykumuzu bedenimizden daha zor teslim ederiz bir başkasına."

murathan mungan- aşkın cep defteri

 -insan nedir bilir misin olric ?
-nedir efendimiz ?
-insan; ağaçları kesip onlardan kağıt yapan sonrada o kağıtlara “ağaçları koruyunuz” yazandır.

oğuz atay - tutunamayanlar

“ben bir şeyim, meçhul her şeydir. fakat.. unutma ki ben, varım; meçhul, yoktur. o, sadece olabilir, fakat olmayabilir de! ben bir realiteyim, o bir imkandır..”

peyami safa - yalnızız

 "yalnızlık hep var. buna alışmaya çalış. içine ne kadar süzülürse, ruhunun alanını o kadar genişletir. zeki ve duyarlı insan az bulunur bir şeydir, hatta onların sayıları tükendi diyebiliriz. eğer seni anlayacak birilerini bulmayı beklersen, öldürücü bir hayal kırıklığına uğrarsın. yapabileceğin en iyi şey, kendini anlamak, ne istediğini bilmek ve yoluna engeller çıkmasına izin vermemek."

beyaz zakkum - janet fitch.

 "ölümden de korkunç kabusları bilmeyenler, buna ölüm sessizliği derler. aslında, sessizliğin içindeki sesleri, yokluğun soluk alıp verişini duyamadıklarındandır bu."

aslı erdoğan - taş bina ve diğerleri

 "özgürlük kimse tarafından sevilmemeyi göze almaktır."

 - bizim büyük çaresizliğimiz - barış bıçakçı

 Huzur içinde ellerimi kavuşturuyor ve bekliyorum. Rüzgara gelgite yada denize aldırmıyorum; Artık zamana yada kadere isyan etmiyorum, Bana ait olan bana gelecek çünkü..

John Burroughs.

 "selamet denilen şey zayıflar içindir.ben selamet istemiyorum,ben hayat istiyorum,hayatın da tümünü istiyorum.eğer tanrılar zevkten vergi istiyorsa öderim,ama vergilerine her seferinde itiraz ederim.en güzel şeylerin,bu dünyaya sırf bizi denemek için,büyük ödülü almamızı zorlaştırmak için getirildiğine inanmıyorum.boşluğun güvenliğini de istemiyorum.hayatı bu kılığa sokmak insanlara da tanrılara da yakışmaz."

jitterbug perfume - tom robbins

'dünyadaki her türlü inanc insan ürünüdür.inancin tanimi budur... -dogru oldugunu düsündügümüz ve ispatlayamadigimiz seyleri kabul etmek.eski misirlilardan modern kiliseye kadar her dinde tanri mecazlarla, alegoriyle ve abartiyla anlatilir.mecazlar aklimizin almadigini anlamasina yardim eder.sorunlar kendi mecazlarimiza kelime anlamiyla inanmaya basladigimiz zaman ortaya cikar.dinlerini layikiyla anlayanlar, bu hikayelerin mecaz oldugunu zaten anlarlar.

da vinci sifresi, dan brown

 nereye olsa burunüstü düşmelisin...işe, şaraba, aşka burnüstü düş ve ne tanrı'dan ne de şeytan'dan kork...

vios kai politeia tou alexi zorba - nikos kazancakis

 "daima olan bir şey vardır," dedi adam. "sen 'hiçbir şey olmuyor' dediğinde sadece senin bir şeyin ne olduğu hakkındaki klişene uyan hiçbir şeyin olmadığını söylüyorsundur."

robert m. pirsig - lila

 "oklava gibi dik mi? peki, ama oklava dik mi? oyleyse başka bir şey gibi dik diyelim. hangi şey? elektrik direği mi? kayın gövdesi mi? demir boru mu? küba purosu mu? bisiklet pompası mı? şarap şişesinin boynu mu? kilise şamdanı mı? yıldırımsavar çubuğu mu? dikilitaş mı? dikilitaş da nerden çıktı? kim andı adını? niye dikilitaşlardan söz edip boşa zaman harcıyoruz? ölümsüz mü dikilitaşlarlar? kim demiş? yağmurla rüzgar sürekli aşındırıyor hepsini. ne çıkar bundan? yoksa sen mi ölümsüzsün? bir dikilitaştan daha az yaşıyorsun. bu konuyu kapatasak daha iyi olmaz mı? iyi ama karşılaştırma ölçütünü nasıl bulacağız? hangi yöne dönelim? ana yönler dört tane, ama yönler sonsuz. seçim yapmak zor mu? öyleyse baştan mı başlayalım? oklava gibi dik mi? ama oklava dik mi?"

luigi malerba-babafingo

 ''...eskiden doğa ve toprak, yaşam ve suyun olduğu yerde, bitimsiz bir çöl gördüm, bir tür kratere benzeyen, öylesine uzak ki, mantıktan ve ışıktan ve ruhtan, zihin onu herhangi bir bilinç düzeyinde kavrayamaz ve algılamaya yaklaşsan bile zihin gerisin geriye kaçar, içine alamaz onu.
öyle açık ve gerçek ve yaşamsal bir manzara idi ki benim için, el değmemişliğinde nerdeyse soyuttu.
benim anlayabildiğim buydu, benim hayatımı yaşama biçimim, çevresinde hareketlerimi ördüğüm şey elle tutulur, gözle görünüür olanla, hesaplaşma biçimimdi.benim gerçekliğimin çevresinde dönendiği coğrafyada; benim aklıma gelmezdi hiç, insanlar iyi midir, insan kendini değiştirebilir mi, insan bir duygudan ya da bir bakıştan ya da bir jestten haz duyarsa, dünya daha iyi bir yer mi olur, ya da başka birinin aşkını ya da iyiliğini kabul ederse. hiçbir şey olumlayıcı değildi. 'ruh cömertliği' lafı hiçbir şeyi açıklamıyordu. bir klişe, kötü bir şakaydı.seks aritmatiktir. bireysellik mesele değil artık. zeki olmak neye yarar ki? aklı tanımla, arzu-anlamsız. zeka hiçbir şeyi iyi edemez. adalet öldü. korku, yakınmak, masumiyet, ilgi, suç, ziyan, başarısızlık,keder artık hiç kimsenin gerçekten hissetmediği şeyler, duygulardı.düşünmek yararsız, dünya anlamsız. kötülük dünyanın tek sürekliliği. tanrı yaşamıyor. aşka güvenilmez. yüzey, yüzey, yüzey insanın anlam bulabildiği tek şey yüzey. benim gözümde uygarlık buydu, devasa ve tırtıklı bir bıçak ağzı gibi...''

american psycho - bret easton ellis

 sihirli tiyatro
_____herkes giremez
_____________ -herkes için değil
yal-nız-ca - ka-çık-lar - için!

`hermann hesse-bozkırkurdu`

Ben Sadece Ben Olmak İstiyorum!

26 Mayıs 2012 Cumartesi

Sessizliğin Meryemi



Bazen,kendimi küçülmüş,bunalmış hissettiğimde,düşlemin gücü bile yaprak döküp kuruduğunda ve elimde düşlerimi düşünmekten başka düş kalmadığında,eski düşlerimi rasgele karıştırdığım olur,ister istemez hep aynı kelimelerle karşılaşsak da tekrar tekrar karıştırdığımız kitaplar gibi.senin kim olduğunu da o zaman merak ederim işte,şatafatlı sessizlik törenlerinin yapıldığı farklı manzaraları,eski iç dünyaları ağır ağır seyrederken gördüğüm o resmi.bütün düşlerimde düş gibi görünür ya da sahte bir gerçeklik gibi bana eşlik edersin.seninle belki düşlerinde yaşayan memleketler,belki de yoklukla,insani olmayan şeylerle yoğrulmuş bedenlerinin bir parçası olan ülkeler gezmişimdir,esas bedenin ise,gizli bir sarayın bahçesinde,sakin hatlarla çizilmiş ova ve dağlarda erimiştir.belki de sahip olduğum tek düşsün sen ve belki yüzümü seninkine yapıştırsam,gözlerinde imkansız manzaraları,sahte sıkıntıları,yorgunluklarımın karanlığını,huzursuzluğumun kovuklarını dolduran o duyguları bulacağım.düşlerimdeki manzaralar,seni düşlememek için bir yol olmasın sakın?kim olduğunu bilmiyorum,ama ben kimim,onu biliyor muyum sanki ? düş görmenin ne olduğunu gerçekten ne olduğunu biliyor muyum ki,sana düşüm demenin ne anlama geldiğini bilebileyim?belki benim parçamsın,belki en önemli,en gerçek parçamsın,bunu biliyor muyum ? yoksa düş benim,gerçeklik sen misin,ben senin düşün müyüm,yoksa sen benim yarattığım bir düş değil misin?

nasıl bir hayat seninki ? seni nasıl görüyorum ? profilin mi ? hiç değişmediği halde hiç aynı kalmıyor.bildiğimden söylüyorum bunu,ama bildiğimi bilmeden.bedenin mi ? ister çıplak olsun ister giyinik hep aynı,otursa da,yatsa da,ayakta dursa da hep aynı pozisyonda.bütün bu anlamsızlıkların anlamı ne ?

 fernando pessoa

23 Mayıs 2012 Çarşamba

Kaybolmamak için yokluğu birbirine teyelliyorum.



''saçlarım uzadı. ensemden omuzlarıma doğru dökülüyor. bukleler tenime değdikçe içim gıdıklanıyor, gülümsüyorum. sonra göğüslerim doldu, ağır ağır titreyip yükseldiler. tina karnımı çok beğeniyor. kasıklarım kıvamlıymış; meksika'da katır sırtında kıyılarında dolaştığı nehirleri andırıyormuş. iki de bir ''ah, makinem olsaydı şimdi yanımda,'' diyor. beni servi ağaçlarının hemen altında, kırmızı papatyaların içinde poz poz çekermiş.
siz tina'yı biliyor musunuz?
Tina Modotti.
''radical photographer'' ya da ''between art and revolution'' diyorlar ona.
bitpazarında karşılaştım tina'yla. eski makaralarda on altı milimetrelik filmler satan bir adama takılmış. elinde sarma sigarası kirli halının ucuna tıpkı bizim annelerimiz gibi dizlerini hafifçe kıvırmış oturuyor.
dudağını gösterdi. morarmış.
''vurdu mu yoksa sana,'' dedim.
''yok. öptü durdu sabaha kadar.''
onu eve götürene kadar akla karayı seçtim. sonunda ayva reçeline kandı. ilk defa yiyormuş.
''bunu erik şarabıyla karıştırınca nasıl olur, biliyor musun?'' dedi.
''berbat olur, galiba.''
çok güldük.
sonra sarıldım ona. koltuk altlarıma başı dönene kadar gömüldü. hiç bilmediğim bir köylü kadını gibi kokuyordu.
''aslında yakın sayılırız birbirimize,'' dedi.
tina, italya'da kalabalık bir evde doğmuş. onunla aynı denize girmişiz sonuçta.
o yüzden heveslerimiz yakın sayılır.
''nasıl oluyor bu böyle,'' dedi. ''hem kadınsın hem erkek.''
''doğduğum toprak yüzünden,'' dedim.
o kadar uzak ve yakın ki, kaybolmamak için yokluğu birbirine teyelliyorum.
tina, esmer bir kadın. dudaklarından düşen ışığı göğüs uçlarına yerleştirmiş. parmak uçları esirgeyen babamdan kalma.''



Yokluğun Hikayesi / Ahmet Büke

22 Mayıs 2012 Salı

11/09/91 01:20



Ayak tırnaklarımı kesmeliyim. Birkaç haftadır ayaklarım ağrıyor. Nedeni tırnaklar, ama yine de kesecek zamanı bulamıyorum. Her dakika için savaşıyor, hiçbir şeye vakit bulamıyorum. Hipodromdan uzak durabilsem vakit bulacağım elbette. Ama ömrümü kendime ayırabileceğim bir saat için savaşarak geçirdim. Kendimle başbaşa kalmamı engelleyen bir şeyler vardı hep.

Bu gece ayak tırnaklarımı kesmek için büyük gayret göstermeliyim. Biliyorum; kanserden ölenler, sokaklarda yatanlar var ve ben burada oturmuş ayak tırnaklarımı kesmekten söz ediyorum. Olsun, yılda 162 beysbol maçı izleyen bir denyodan daha yakınım gerçekliğe muhtemelen. Cehennemimi yaşadım ben ve hâlâ yaşıyorum. Kendimi üstün hissetmiyorum. Yetmiş bir yaşında hâlâ hayatta olup ayak tırnaklarımı kesmekten şikayet edebilmem mucizenin ta kendisi bana kalırsa.

Filozofları okuyorum son günlerde. Gerçekten tuhaf, deli matrak, kumarbaz adamlar bunlar. Descartes çıkıp herkesin zırvaladığını, mutlak ve aşikar gerçekliğin tek modelinin matematik olduğunu söylüyor. Mekanizm. Derken Hume nedensel bilginin geçerliliğini sorguluyor. Sonra Kierkegard, "Parmağımı varoluşa daldınyorum-kokusu yok. Nerdeyim?" diye soruyor. Derken Sartre ve varoluşun anlamsız olduğu iddiası. Seviyorum bu adamları. Dünyayı sallıyorlar. Bu düşünceler başlarını ağrıtmadı mı? Ani bir kasvet kükreme-si çıkmadı mı dişlerinin arasından? Böyle adamları sokakta karşılaştığım, kafelerde gördüğüm adamlarla kıyasladığımda fark o denli büyük ki içimde bir yer burkuluyor, bağırsaklarım düğümleniyor. Bu gece de ayak tırnaklarımı kesmeyeceğim galiba. Deli değilim ama aklımın başımda olduğu da söylenemez. Hayır, deliyim belki. Neyse, gün ışıyıp saat ikiye geldiğinde Del Mar hipodromunda mevsimin son koşusu koşulacak. Bu mevsim her gün oynadım, her koşuda. Gidip uyuyacağım sanırım. Jilet gibi tırnaklarım güzelim çarşafı yırtacak. İyi geceler.

Charles Bukowski / Kaptan Yemeğe Çıktı ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi

Geçmişi hatırlamak güzeldi, ama hiçbir anlamı yoktu



Düşünce çeşitli kalıplarda akar gider. Tek bir çizgide sabitlenmez; çapraz akışlar, dikey anlatımlar, grafik tasanmlar hep iç içedir. Metabolizma hızlanır, hazım gerçekleşir; enerji bioenerji atma binip beyne yeni bir ivme kazandırır.

Artık biosfer, sosyosfer, piskosfer, o vücut ya da beden dediğimiz büyük atmosferin içinde kendi düzenekleriyle yaşama katılmayı beklemektedir.
Yemek bitmiş; beyinler, yiyeceklerin kimyasıyla hareket ediyor. İki yüzyıl arasında kasılmalı çalkantılar yaşıyordu.
Gezen grup bilgi konusunda taşıyıcılık yapıyor. On dokuzuncu yüzyıldan, yirmi birinci yüzyıla kadar geçen zaman dilimini paralel kurgu yaparak kişi ya da kişiler aktarıyorlardı.

Kader çarkı çıkmıştı bir kere tarot kartlarında ve Nemesis gibi harmaniye bürünmüş kadın.

O kadın!

Tırnaklan siyah, dudakları siyah, gözleri, o kavuniçiden mora çalan gözleri hafif bir mil çekilmiş gibi deliciydi; deliceydi. İşlek bir caddenin karşı tarafına geçerken otuz üç kişiyi çarpıştırabilecek fiziki güzelliğe, fettan tavırlara sahipti. Üç çocuklu, varlıklı bir ailenin kızıydı. Liseyi bitirdiğinde kendi sınıfına karşı duyduğu acımasız nefret onu ailesinden soğutmuştu. O tasarlanmış bir özgürlükten yana değildi; kuş gibi, böcek gibi, çilek gibi yaşamadan yanaydı. Milyonlarca insanın gereksiz tüketim çılgınlığının yanında kendine böyle mütevazı bir yaşam seçmesinin tek nedeni vardı: Aşk.

Klasik kitaplardan, efsanelerden, sözlü anlatımlardan duymuştu adını. Geçmişi hatırlamanın, geleceğe perdesiz bakmanın adıydı aşk  isminin Sevda oluşu aşkı bulmasında önemli bir rol oynamıyor, küçük tanışmatanıştırma şakaları yapıyordu. Şimdi otuz yaşına gelmiş, girip çıkmadığı âlem kalmamış, ailesinden ayrılmış, kardeşleri yurt dışında okuyarak sisteme dahil olmuşlar. Sevda, deli Sevda ise vücuduna binlerce litre alkol emzirmiş, rakı masalarından şarap masalarına, duman âlemlerinden çizgi yollarına kadar her "türlü" kovalamıştı!

Mutsuzdu; ailesinden biraz para almış, Amerika'ya uçuyor, çizgi kafasıyla elindeki kitabı sinirli, ağlamaklı, mutlu ve garip bir sevinçle okuyordu. Uçak Atlas okyanusunun üzerinde on üç bin feet'te tam gaz sekiz motor onon iki havariyle gidiyordu. Fuuuu... Zızz. Şişştt. Uçakta yüzünün aldığı ifade hostesleri tribe sokuyor; yeni bir mimik geliştirip yolcuları da tribe sokmayı ihmal etmiyordu. On sekiz saat sonra New York'a inmiş, okuduğu kitap bitmişti. Orada o anda olması çok saçma, anlamsız geliyordu; yeni bir hayata başlamak için seçtiği nokta, tercih ettiği dil, üzerinde bulunduğu coğrafya yabancı geliyordu. Sevda uçakta okuduğu kitabın yazarının önerdiği dünyada yaşamak istiyordu. Ne kadar yanlış seçim! Kitapta anlatılan dünya, kurmaca bir dünyaydı ve yirmi sene önce yaşanmış, yirmi sene sonra bir araya getirümiş bir hayatın fantastik kurgulamasıydı.

Kitabın arkasında yazarın profilden çekilmiş siyahbeyaz resmi Sevda'yı tam o noktadan, yıllarca kimseye açmadığı yüreğinden yakalamıştı. Binlerce insanla tanışmış, yüzlerce insanla beraber olmuştu ama yüreği, o tek kanatlı kum saati, ilk defa gönül tahtasına vurarak boşalıyordu. Kararını vermişti. İstanbul'a dönecek, labirentler şehrinde kalbinin ipek yoluna giden deveyi bulacaktı. Bu esmer deve bizim gönüller çilingiri Meto'dan başkası değildi.

Meto o zamanlar sekiz otomatik Malibu'ya biniyor, aralıklı fren darbeleriyle şehrin kaydırmalı detaylarını inceliyordu.

Sevda sekiz saat sonra İstanbul'a kalkan bir uçağa binmişti. Cam kenarına oturmuş, ince bir kız sigarası sarmış, sigaranın içine birkaç diş atmış, ilk dumanı almıştı bile.

Hayatı boyunca deli gibi yaşamış, sükûnetti ve hülyalı nefes almayı öğrenmemişti. Yan koltukta oturan İngiliz işadamını kıllandırarak dönüyordu İstanbul'a. İşadamını külandırmak için bir şey yapmıyordu, varlığı insanı tribe sokmak için yeterliydi.

Meto hayata karşı çeşitli yetenekler sergileyen adam, pis herif. Her konuda kafası çalışan mahlukat. Çamaşır makinesi, ütü, otomobil, buzdolabı, koltuk, domates, kivi üretebilir, tamir edebilir, çeşitli modellerini yemden dizayn edebilen, üstelik roman yazan, şiir okuyan, sinemayla uğraşan çok yönlü maymun. Gözlerindeki perdeyi kaldırabüen şahsiyetler Meto'nun Adem neslinin bir devamı olduğunu rahatça görebilirler. Meto peşine taktığı ve hayatlarını bataklığa sürüklediği insanlarla buluşmak için voltalıyordu caddede. Caddelerin en ışıltılısı, en tılsımlısı. Her adım atışı bir film karesi gibi güzel, belirlenmiş; daha sonra yapacağı şık hareketi müjdeliyordu. Kafasında doksan dokuz tilki vardı ve kuyruklarını birbirine değdirmiyordu  canı sıkılınca değdiriyor, tilkileri kısa devre yapıp beyninin içinde kavuruyordu.

Dilencilerden nefret eden bu adam, kadınlara karşı akıl almaz bir duyguyla yaklaşıyor, peşindeki yüzlerce kadını atlatıp bir başka kadınla buluşmaya gidiyordu. İşe bakın ki; buluşacağı kadını tanımıyordu; rüyasında görmüştü. Mekân ışıklı ve müzikli bir yerdi; tüm İstanbul olabilirdi, gezecek, gezecek, gezecek, sonunda onu bulacaktı. Yine yatağında dönüyor, yine kafesinde ötüyordu. Hayaller uykuya geçit vermediği için kalktı, geçmişi hatırlamak güzeldi, ama hiçbir anlamı yoktu

Fındık Sekiz / Metin Kaçan

Ölüm Döşeğinde Yatış



Ölümün döşeğinde yatıyoruz onunla; yere serilmiş incecik bir şilte üzerinde yatıyoruz. Gövdem gövdesinin üzerinde (bilmiyorum ne değin uzun bir süreden beri) –başlangıcı fagotların üflediği incecik bir ezgiydi anımsadığım– bunu ben istemiştim daha çok; o da ılık geniş yumuşaklığı, güneş yanığı sakinliği içinde kabul etmişti benimle birlikte şiltenin üzerine uzanmayı. İşte bitmeyen devinim! Onun içine giren –onun da büsbütün içine aldığı– gövdemin gergin gücü dolayında, durmadan eritici kıvamda sularını salgılayarak açılıp kapanıyor işte! Böylece karşılıyor devinimimi; öylesine ki düşünemiyorum başka bir şey. Islak ve üzerine güneşin gölgesi düşmüş gövdem onun gövdesinden başka ne ki sanki.

Yüzü yüzümü karşılıyor; ağzıysa akan sular İle –kavranılamaz– bir koşutluğu sürdürüyor.

İşte bitmeyen eylem: mavi apaydınlık bir gecenin eylemi bu. İşte bitmeyen gerçek, dönen, yayılan, içine girdiğim yayvan yüzey. İşte bütün bir yaz mevsimi çıplak deniz kenarlarında, korularda içimin özdeklerinde birikmiş güç, seni harcayacağım irinlerimi akıtarak, işte durmadan büyüyen, açılan, sonra kapanan sulak ağız. incecik ölüm döşeği üzerinde (uçucu varlığımın ıssız bir düzey üzerinde durduğu, sonsuzluğunu duyduğu süre değil miydi bu?) kim bilir ne değin ince tahtalardan, bambudan ya da kemiksi, beyaz, yapay bir örgüden dokunmuş; senin öykünü deyimleyebilmek isterdim kanlarımı akıtarak; gövdemin, senin yüzeyinde gerilen yapışıcı gövdemin, kendi öz-ruhunu sonsuz devingen birleşime satmış varlığı ile birlikte.

Diri, sonsuz denizsi varlık! Öykünü yazacağım senin de.

Kademelerin, yapıların, sırtların, unutuşların, solgun görünüşlerin, beklemelerin, yeniden bulmaların, uzun çırpıntılı denizin yarı uykulu yan uyanık öyküsünü. Madem ki parıldayan gövdem tüylerle örtülü güneş yanığı gövdenden başka bir şeyi duymuyor; işte onu betimleyeceğim ben de.

1965

19 Mayıs 2012 Cumartesi

Linkin Park-In The End

 

Tüm bildiğim zaman değerli bir şey.

Sarkaç sallanırken zamanın uçup gitmesini izle.
 

Günün sonuna kadar zamanın geriye doğru sayımını izle.

Saat hayatı hızlıca geçiriyor.

Bu, çok gerçekdışı.

Aşağıya hiç dikkat etmedim.

Pencerenin hemen önünden zamanın geçip gitmesini izliyorum.


Şunu aklında tut:

Bu şiiri ne kadar çabaladığımı kendime hatırlatmak için yazdım.


( şarkının sözleridir efenim )

Evim evim. Neresi benim yerim?



Muhtemelen, insan doluluğunun yarattığı yalnızlaşma hissiyatı doğrultusunda kocaman harflerle sorunlar inşa ediliyor. Bunu bariz bir şekilde görmek aşırı zekanın ürünü değil elbet. Bunu yapan insan kafası, başka bir şey değil. Ya samimiyet, neşe, şen olma? Hiç biri yokmuşçasına davranır bazen insan. Ne oldum delisi olma yolunda bunlar da yaşanır, daha doğrusu. Kimi duygusunu yokmuş kabul eder, kimilerini de sevmeye sevmeye gözünün önüne koyar. Daha çok canı yansın, daha çok içerlesin, kahrından öldürsün ister insan. Hem de kendini. Buna dahil yaşamak, mekan kavramını ölesiye tatmak. Zor olanı seçiyorum dercesine kafayı kaldırmak, kolaya kaçtığını eziş büzüş beyninde yankılamak. Mekanları seçerler, ellerindedir biraz diye, zaman aramadan yerleşmeyi ad gibi bellerler ya bir de.

Nereye gider, ne yaparım. Duvarların örüldüğü minnacık evlere nasıl sığarım. İçine koyduklarıma nasıl eşya derim, sabahları uykumu alırım? Bunları düşünmekten yorulur beden. Aidiyetinin sorunları kazıklarıyla beynine doğru hücum ederken, koşmaya başlarsın. Dala, ağaç gövdelerine takılır, tozun toprağın içinde kalırsın. Şanslıysan gözüne toprak kaçmaz o ara. Dizinde aşınma izleriyle doğrulursun, sanırsın vahşi doğa, olmuş sana kaç yıldır tüm insansı dediğin ahmaklığına sahne olmuş odandır, başka bir yer değil. Kocaman kocaman sen lekeleri çıkar. Kimini ciflersin, kimini daha bir parlaklaştırırsın. Aidiyet, alır seni, tutar yakandan getirir eski aitliğine. Bir yenisi başlayana kadar gözünü ateşin parkalığına alıştırır. Göz korkutmasıdır, şeytani varlığın bu yaptığı.

Evim evim. Neresi benim yerim?
-
Rachel Gettin Married, 2008, Jonathan Demme

Tam olarak şurdan

8 Nisan 1975


Sanıyorum iki gün sonra Halit'le Aşk-ı Memnu üzerine televizyonda bir konuşma yapacağız. Mai ve Siyah, Kırık Hayatlar, Aşk-ı Memnu'yu arka arkaya okudum. Halit'in de dediği gibi Halit Ziya, insana ve onun ruhsal durumlarına eğilmek bakımından bana benziyor. Ayrıca Kırık Hayatlar ve hala Mai ve Siyah'taki "tutanamayan" tiplerle bir duygu benzerliği de söylenebilir. Ahmet Cemil büyük hülyalarının yanısıra küçük hesapların da etkisiyle sönüp gidiyor. Halit Ziya'da bana yakın gelen bir yön de, kahramanlarının sürekli olarak kendileriyle hesaplaşmaları. Evet, zayıf iradeleri ve önleyemedikleri kaderleri sonucu bu hesaplaşmadan yenik çıkıyorlar ama, onlar için tesadüflerin oyuncağı denilemez, bilinçsizce kaderlerine kapılıp gitmezler bu insanlar. Olayların akışı içinde ve sonunda içinde bulundukları durumları kendilerine açıklayarak suçlu olduklarını ve sonuçtan sorumlu olduklarını hissederler. Halit Ziya böyle durumlarda daha güçlü bir anlatım ve çözümleme -tahlil- yeteneği gösterir. Edebiyat-ı Cedide'nin süslü anlatım geleneğinden böyle anlarda oldukça uzaklaşır. Kırık Hayatlar'ı çizerken onları bütün gerçekçiliğiyle ve ayrıntılarıyla canlandırır. Ve ruhsal bir çatışmaya doğru olayı geliştirirken, insanların davranışlarındaki kaçınılmazlığa okuyucuyu inandırır. Bütünüyle gerçekçi -realist- bir tavır içindedir, romantik hayaller, görünümler daha çok gerçekleri zaman zaman görmek istemeyen kahramanlarının sadece ulusal durumlarını yansıtır. Halit Ziya toplumumuzda 100 yıl kadar öncesinin Batı'ya yönelen aydın topluluğunun bilinçli bir insanıdır. Onun kahramanları da bu yönelişin temsilcileridir genellikle. Günlük yaşayışları, kılıkları, düşünceleri ve okudukları kitaplarla geleneksel Osmanlı davranış ve duyuşunun dışında kalırlar. Ahmet Cemil divan edebiyatının kalıplaşmış biçim ve ifade anlayışına karşıdır, onu şiirleriyle değiştirmek ister, Nihal yalnız klasik parçalar çalar ve özellikle düğün sahnesinde çevresini seyrederken, bu alaturka geleneksel eğlencenin ve insanlarının davranışlarının dışında kalır, bunları çok yadırgar. Melih Bey takımı yaşayış bakımından özellikle geleneksel ahlak anlayışının dışında kaldığı gibi, değişik görüş ve yaşayışlarını açıkça ortaya koymaktan çekinmez. Yalnız Firdevs Hanım da, Bihter de, henüz tam Avrupai olmamışlardır. Düğünde Firdevs Hanım çok eğlenir, Bihter ud çalar.

Halit Ziya, Abdülhamit yönetiminden çekindiği için, eserlerinde sosyal ortamı, kökünden sarsılan Osmanlı Devletini ve bu sarsıntıları sözkonusu etmez. Yalnız hatıralarında çökmekte olan imparatorluğu, onun ihtişamının nasıl sönmeye yüz tuttuğunu özellikle Saray anlatırken belirtir; kendisi de siyasetin dışında sayılmaz İttihat Terakki'ye girmiş ve 1908'de güvenilir bir kişi sayıldığı için Sultan Reşat'a başkatip olarak verilmiştir.

Halit Ziya, Türkiye tarihinde önemli bir dönüm noktası olan Batıya açılışın insanını vermekle bugünkü Türkiye'nin de önemli bir bölümünü aydınlatmak bakımından ilginç bir edebiyatçıdır. 1900'lere kadar Türk insanının ruhsal durumu, nasıl hissettiği, bir insan olarak nasıl bir duyarlık içinde olduğu belirgin değildi. H.Ziya'nın kahramanları ne kadar piyanoda Chopin çalsalar, Alexandre Dumas okusalar, redingot giyseler ve XIV Louis mobilyalarıyla evlerini döşeseler de bizim insanımızdır. 100 yıl sonra biz kendimizi daha iyi tanımak için, Batı'ya yöneldiğimizi, bütün kurumlarımızla Batılı olmaya çalıştığımızı ileri sürdüğümüz bu sıralarda bu kahramanları daha iyi tanımalıyız. Halit Ziya da onları bize anlatmak için elinden geleni yapmıştır. Ve bu çabasındaki samimiyeti ve iyi niyetli olduğunu ifadeden çekinmiyor:

"Ben ne yapmışsam iyi yapmak kastıyla yaptım; muvaffak olamadıysam bunun kabahatı niyetimde değildir."

Eserlerinin çoğunu da beğenmediğini söylüyor Halit Ziya. Ancak Türk insanında ve bana kalırsa gerçek sanat adamında görülen bir alçakgönüllülük, bu endişe de Halit Ziya'dan öğrenilecek çok şey olduğunu gösteriyor. Zaten kahramanlar da bir bakıma bu özellikleri taşırlar. Kendileriyle hesaplaşabilirler, çünkü kendilerini oldukları gibi, hatta, bunlarım anlarında olduklarından da aşağı görürler. Gerçek insanımız gibi bir çok şeye katlanırlar ama, sonunda gene bizim insanımız gibi gösterdikleri tepki, başkalarına isyan değil, kendini cezalandırmaktır. Ömer Behiç tutkularından -büyük acı duyduğu halde- vazgeçer, Ahmet Cemil uzak, bilinmeyen sıcak bir ülkeye gider. Bihter kendini öldürür. Bunlar hep kırık hayatlardır, bir bakıma tutunamayanlardır; ama öyle boş, kişiliksiz, zavallı kuklalar değillerdir. Kuvvetli ya da zayıf ama gerçek karakterlerdir. Yazar onları, belirli düşüncelerini söyletmek için köle gibi kullanmaz, adeta onlarla birlikte onların maceralarına koyulur gider ve onları gözüyle anlatır herşeyi.

Bu kahramanlar genellikle büyük aşk, şöhret, zenginlik gibi hayaller kurarlar ve her zaman sezgileriyle hayal kırıklığına uğrayacaklarını hissederler.

Halit Ziya'nın dili bugünkü kuşaklar için ağır. Sinema onun tanıtılması için bu bakımdan yararlı. Ayrıca tasvirler uzun ve fazla süs ve benzetme dolu. Sinema bu zorluluğu da yenebilir. Ayrıntılar ve resim gibi tasvirler sinemaya uygun. Sinematik bir anlatımı var. Olay örgüsü için de aynı şey söylenebilir.

Aşk-ı Memnu, ruh dünyaları çatışan insanların romanı. Bence en trajik unsur Nihal. Wagner çalmasıyla -ve Chopin- H.Ziya bunu sembolize etmek istemiş. Behlül operet müziği filan seviyor. Bihter alaturka-alafranga karışık. Adnan Bey bütün batılılığı yanında Bihter'i arzu ediyor. Ortam da Batı özentisi Pygmalion, Bazar Allemand, Konkordiya, Odeon, Lüksemburg, Patriano, Gambrinus gibi mağaza ve eğlence yerlerinin adları geçiyor sık sık (Tam bir yarı-sömürge dönemi).

Nihal, Halit Ziya'nın hayal ettiği gerçek anlamıyla Batılı kadın, bir serap, Bihter doğulu gerçeklere dönük ortada.

Not: Filim sözü (sinema yerine) kullanılacak.

10 Nisan 1975

Halit Ziya ile ilgili konuşmanın esasları

1 - Halit Ziya'nın kendisinden önce ve sonra gelen edebiyat akımları
içinde yeri (kısaca).

Burada Tanzimat edebiyatından söz edilecek. Onların Batı'ya
açılışlarını yetersiz bulan gençler Edebiyat-ı Cedide denilen akımları meydana
getiriyorlar (Tenkit yok - Abdülhamit baskısı - insana, gerçek insana
yöneliş).

Sonra günümüz ile Halit Ziya arasındaki bağ ve özellikle benim
duyarlığım ile Halit Ziya'nın duyarlığı arasındaki benzerlik.

2 - Halit Ziya'nın duyarlığı ve romancılığı insan, kadın, dramatik
unsur, Batı v.s. Bu arada tekniği ve dil meselesi. Romanları.

3 - Filim olarak Aşk-ı Memnu'nun yönetmene sağladığı imkanlar.

Günlük Ve Eylembilim / Oğuz Atay

15 Mayıs 2012 Salı

Çaresiz Bir Varlığa, Boşluğuna; Yine Yazısızlık



Şenliğin ve şiddetin kalıcı, kutsal atmosferini soluyor olmaktan mutlu yığınlar ortasında, insan teki mağdurdur: salyalı ağızları, lağım kokulu nefesleri ve pis suratlarıyla sırıtanlar, bağırıp çağıran, saldıran ve öldürenler, ses çıkaran ve görünenler hep aynı yığındır... iktidar ve güçsever yığın.

Olabilirliğin ve mubahın sınırlarının ortadan kalktığı bu dünya değişmez değilken ve değişirken; değiştirenler güce ve iktidara sahip olanlar, olmak isteyenlerken; kötüleşerek değişen bu dünyayı benimseyecek, bu dünyada pay sahibi olabilecek bilinç kitlelerde varken; lanetin yıkıcılığına (ve yaratıcılığına) başvurmaktan başka ne kalıyor insana? Peki ama laneti yazıyla bırakmak niçin? Bir bombayla birçok yeri yok etmek, bir suikastla ya da bir intiharla da sarsıcı olabilmek mümkün; bir işkenceciyi, bir sömürücüyü “eksiltme”nin vicdanı rahatlatıcı etkisi tarihsel olarak bilinmekte; ama “naklen ölüm” ve “naklen cinayet” çağında yaşarken, aleni olarak ortaya çıkmayı, görünmeyi, duyulmayı, dolayımlanmayı (medyalaşmayı) gerektiren böyle bir tavır da sistemin kanallarınca emilecek, görüntü ve gürültü düzeyinde, haberin, sansürün, eğlencenin ve “show  business”ın yıldızlaştırıcı sistemi içinde, diğer her şeyle eşitlenecektir. Üstüne üstlük, devletin ve iktidarların kiralık katillerinin intikam hırsı, kitlelerin kan görme ve linç arzularıyla birleşerek, aşağılık bir şiddetin sergilenmesine ve ellerinde bayraklarıyla, salyalı ağızlarıyla sokaklara dökülen kölelerin alkışlarını işitme ve seyretme işkencesine yol açacaksa, onları bu lağım çukurunda elleri boş bırakmak ve çirkefi üstlerine boca etmek tercih edilebilir.

Yaşanmış onca hayat, yazının ve sözün binlerce yıllık varlığı ve yazılmış sayısız kitap, insanlığın daha bilge, daha erdemli bir yaşamı değil, sürü halinde cehaleti ve erdemsizliği seçmesinden başka bir sonuç yaratmamışken, yeni bir metni yazılı sözler yığınına katmaktan bir şeyler umuyor olmak, metin ile okur arasındaki ilişki alanının hâlâ mahrem özellikler taşıyor olmasından kaynaklanabilir: Yazılı metnin, yazı olarak, kitap olarak, şahsiliği ve şahsa dönüklüğü, okumanın genellikle sessiz bir edim olması, okuma sürecini, alenileşmeye, hatta söze sığmaya yatkın olmayan, tanımsız, muhtemelen de iktidarların dışında, yasadışı bir süreç kılabilir. Bu ilişkinin içerdiği şahsi ihtimallerin belirsizliği, bir sözün ya da bir paragrafın ne zaman, hangi koşullarda hatırlanarak kişiyi etkileyeceğinin bilinmemesi, okuma birikiminin sonuçlarının belirsiz olması, yakayı ele vermesi mümkün olmayan “...-ı okumuş olanlar” topluluğunu, en koyu gizlilik koşullarında, ortak davranışlara, tahrip ve tahayyül gücüne sahip kılabilir.

Sessizliğin Anarşisi / Işık Ergüden

Tanı



1.

Tamamlayıcı Akılcılık. — Uzun yaşayan her şey yavaş yavaş akılla öylesine doldurulur ki, bu sayede akılsızlıktan gelen kökeni ihtimal dışı kalır. Bir oluşumun hemen hemen her doğru tarihi duygularımızda çelişkili ve bağışlanmaz bir etki bırakmıyor mu? İyi tarihçi de esasen sürekli karşı çıkmaz mı?

2.

Bilgelerin Önyargısı. — Bütün çağların insanlarının neyin iyi, neyin kötü, neyin övgüye değer ve neyin yergiye layık olduğunu bildiklerine inandıkları konusunda bilgeler doğru bir yargıda bulunmuşlardır. Ama, biz şimdi geçmişte herhangi bir zamandakinden daha iyi biliyoruz, görüşü, bilgelerin bir önyargısıdır.

3.

Her Şeyin Bir Zamanı Var. — İnsan her şeye bir cinsiyet atfettiği zaman, oynadığını değil, derin bir anlayış kazandığını düşünüyordu: — Korkunç boyutlardaki bu yanılgısını çok geç itiraf etti ve belki de hala bütünüyle itiraf etmedi. — Keza insan var olan her şeyi ahlakla ilişkilendirdi ve dünyanın omuzlarına etik bir anlam yükledi. Bunun, günün birinde, bugün güneşin erkek mi yoksa dişi mi olduğu konusundaki düşünceden daha fazla bir değeri olmayacak.

4.

Alanların Düşlenen Uyumsuzluğuna Karşı. — Pek çok yanlış ihtişamı yeryüzünden yeniden kaldırmamız gerekiyor, çünkü bu bizden hak talep eden her şeye karşı haksızlıktır! Bizi buna dünyayı olduğundan daha uyumsuz görmemek isteği mecbur ediyor!

5.

Müteşekkir Olun! — İnsanlık günümüze gelene dek büyük bir başarı elde etti: Artık vahşi hayvanlardan, barbarlardan, tanrılardan ve düşlerimizden sürekli olarak korkmamıza gerek kalmamıştır.

6.

Hokkabaz ve Karşıtı. — Bilimdeki hayret uyandırıcı şey, hokkabazın sanatındaki hayret uyandırıcı şeyin karşıtı konumundadır. Çünkü hokkabaz, gerçekte eylem olarak çok karmaşık olan bir nedenselliği çok basit bir nedensellik olarak görmemizi sağlar. Buna karşın bilim, bizi basit nedenselliklere olan inancımızdan vazgeçirmeye zorlar. Hem de bunu her şeyin tam kavranabilir gözüktüğü yerde ve bizim görünüşün soytarısı olduğumuz durumda yapar. Ve “en basit” şeyler çok karmaşıktır... doğrusu bu konuda yeterince şaşırmamak insanın elinde değil!

7.

Mekan Duygusunun Başka Bir Şekilde Öğrenilmesi. — İnsanın mutlu olmasına gerçek şeyler mi, yoksa kurmaca şeyler mi daha çok katkıda bulundu? Kesin olan şu ki, en büyük mutluluk ile en derin mutsuzluk arasındaki alanın genişliği ancak hayal edilen şeylerle oluşturulmuştur. Hal böyle olunca bu tür mekan duygusu, bilimin etkisiyle sürekli küçüldü: Bilimden öğrendiğimiz ve öğretmeye de devam ettiğimiz üzere, dünyayı küçük olarak, hatta güneş sistemini bir nokta olarak duyumsuyoruz.

8.

Transfiguration*. — Çaresizce çile çekenler, karmaşık rüyalar görenler, doğa üstü şeylere tutkun olanlar, — bunlar Rafael’in insanoğlunu ayırdığı üç derecedir. Artık dünyaya böyle bakmıyoruz... ve şimdi olsa Rafael de o zamanki gibi bakamazdı: Yeni bir transfigürasyonu gözleriyle görürdü.

Transfiguration: Peygamber İsa’nın tebdil-i suret etmesi. Şekil değiştirme.

9.

Geleneğin Ahlaklılığı Kavramı. — İnsanoğlunun binlerce yıllık yaşam tarzı ile karşılaştırıldığında, bugünün insanları olarak biz, çok ahlaksız bir zamanda yaşıyoruz: Ahlakın gücü şaşılacak ölçüde zayıfladı ve ahlaklılık duygusu öylesine nazikleştirildi ve öylesine yükseltildi ki, onu neredeyse uçup gitmiş sayabiliriz. Bundan dolayı dünyaya geç gelen bizler için ahlak oluşumunun temel bilgilerini anlamak zor oluyor, buna rağmen onları bulursak, dilimize yapışıp kalıyor ve dışarı çıkmak istemiyorlar: Çünkü kulağa kaba tınlama veriyorlar! Ya da çünkü ahlaklılığa iftira eder gibi görünüyorlar! Örneğin şu temel ilkede olduğu gibi: Ahlaklılık törelere itaat etmekten başka bir şey değildir (özellikle artık değildir), töreler ne tür olurlarsa olsunlar bu ilke değişmez; bununla birlikte töreler geleneksel tarzda davranmak ve değerlendirmelerde bulunmaktır. Geleneğin emretmediği şeylerde ahlak yoktur; ve gelenek yaşamı ne denli az belirlerse, ahlaklılık çemberi de o denli küçülür. Özgür insan ahlaksızdır, çünkü o her bakımdan geleneğe değil, kendisine bağlı olmak ister: “Kötü”, insanoğlunun ilk zamanlarındaki bütün durumlarında “bireysel” , "bağımsız” , “keyfi” , “alışılmamış” , “ öngörülmemiş” , “hesaplanamaz” anlamlarına gelir. Hep bu tür durumların ölçüleriyle ölçülür: Gelenek emrettiği için değil, başka güdülerle eylemde bulunulur (örneğin kişisel çıkardan dolayı), hatta geleneğin vaktiyle oluşturduğu güdülerden dolayı da yapılır; o zaman buna ahlaksızlık denir ve yapan kişi tarafından da öyle anlaşılır: Çünkü geleneğe boyun eğildiği için yapılmamıştır. Gelenek nedir? Bize yararlı olan şeyleri emrettiğinden dolayı değil, bize emrettiğinden dolayı itaat ettiğimiz yüksek bir otoritedir. — Gelenek duygusuyla korku duygusu birbirinden nerede ayrılır? O emredici yüksek bir akıldan, kavranılamayan, somut olmayan bir güçten, kişiselden daha fazla bir şey olandan korkmadır... bu korkuda batıl inanç var. — Kökende sağlığın, evliliğin, tedavi sanatının, ziraatın, savaşın, konuşmanın ve susmanın, insanların bir birleriyle ve tanrılarla olan ilişkilerinin bütün eğitim ve bakımı ahlak alanına giriyordu. Ahlak, insanın kendisini birey olarak düşünmeden, kurallara uymasını istiyordu. Başlangıçta her şey gelenekti ve onu aşmak isteyen kimse ya kanun koyucu, ya büyücü, ya da bir çeşit yarı tanrı olmak zorundaydı: Yani örf ve adetler koymak zorundaydı... korkunç, hayati tehlike yaratan bir şey! — En ahlaklı olan kim? Önce yasaya en çok boyun eğen kimse: Yani bilincini sağa sola ve her küçük zaman dilimine taşıyarak hep yasaya uyacak işlere katlanan Brahman gibi biri. Sonra ona en zor durumlarda bile boyun eğen kimse. En ahlaklı olan kimse, kendini töreye en çok feda eden kimsedir. Peki en büyük özveri hangisidir? Bu sorunun yanıtlanmasından sonra birbirinden farklı çok sayıda ahlaklılık kavramları ortaya çıkmaktadır; ama hala en önemli fark olarak ahlaklılığı en zor boyun eğmeden en çok boyun eğmeyi ayıran fark olmaya devam ediyor. Geleneğe en zor boyun eğmeyi ahlaklılığın bir belirtisi olarak isteyen ahlak güdüsü sizi yanıltmasın! Bireyin kendini aşması, bireye sağlayacağı yararlı sonuçlardan dolayı değil, bireysel olan bütün karşı zevklere ve çıkarlara rağmen ahlak, gelenek egemen görünsün diye talep edilir: Birey kendini feda etmelidir... geleneğe bağlı ahlaklılık bunu gerektirir. — Öte yandan Sokrates’in ayak izlerinden giden ahlakçılar gibi ahlakçılar, kendine hakim olmayı ve yetingenliği bireyin kendi yararı için, mutluluğu için çok kişisel anahtar olarak tavsiye ederler ki, bunlar bir istisna oluşturur... ve eğer bu bize başka türlü görünürse, nedeni, onların etkisi altında yetiştirilmiş olmamızdır: Onların hepsi, töre ahlaklılığının bütün temsilcileri hiç de tavsiye etmedikleri halde, yeni bir yolda yürüyorlar.., ahlaksız olarak kendilerini cemaatten ayırıyorlar ve bunlar kötünün de kötüsüdürler. Aynı şekilde, erdemli bir Romalıya “her şey den önce kendisi için ikbal peşinde olan” her Hıristiyan... kötü olarak görünürdü. — Bir cemaatin ve dolayısıyla töresel ahlaklılığının bulunduğu her yerde, törenin çiğnenmesi halinde ceza verme görevinin her şeyden önce cemaate ait olduğu düşüncesi egemendir: ifadesi ve sınırı çok zor kavranan ve batıl inanç korkusuyla araştırılmış doğa üstü bir cezadır bu. Cemaat bireyi işlediği fiilin sonucunda yakınlarına ya da cemaate verdiği zararı tekrar düzeltmesi için zorlayabilir; işlediği fiilin sözde etkisi olarak cemaatin üzerinde tanrısal öfke bulutlarının ve hiddet fırtınalarının toplanmasına neden olduğu için kişiden bir çeşit intikam da alabilir... ama kişinin suçunu her şeyden önce kendi suçuymuş gibi görür ve onun cezasını kendi cezasıymış gibi duyumsar... “Eğer bu tür fiiller mümkün olmaya başladıysa, töreler gevşedi diye herkesin ruhunda feryatlar başlar.” Her bireysel eylem, her bireysel düşünce şekli dehşet uyandırır; tam olarak da, en nadir, en seçkin, en köklü ruhların tarihin akışı içinde hep kötü ve tehlikeli olarak algılanmış olmaktan dolayı ne tür acılara katlandıklarını tahmin etmek mümkün değildir, hatta bunlar kendi kendilerini böyle algılıyorlardı. Töresel ahlaklılığın egemenliği altında her türlü özgünlük vicdansızlaştı; bu ana kadar en iyi kimselerin ufku, olması gerektiğinden daha da çok karardı.

12 Mayıs 2012 Cumartesi

Sarartı



sasal siyah inci
sar ma şık
yana eğik ağaçlar
neredeyse birbirimize
yabancıyız artık
burası hep
sarı yaz
dışarda
hep
kasım
patlar
hep bir sarı
gagalı yelkovan
böyle kafamın içinde
limonsu safran
sarı ekran amino asit
bir ağaca gerisin
geriye sonbahar
siluetiyle
giren bir
kız

RNA
mesajcısı
yunusların
kurtardığı
hadi sevgilim
bana bağlan
sonra güneşin
ilk ışınlarını
gözüne alarak
i yi leş
be be become good
become goooooooood
ama şimdi olmaz
şimdi işte hep
böyle kafada
sarı ampul
gözlerde
filtre
cool
cool it
cooling it down
mekanların ortasında
şoksarsıntısarılganyürüyüş
yavaşyavaşyavaşsu sarı sabır
herşey bir Damask gülü için
hareketederkalır

işte
şimdi böyle
sarı beneklerle böyle
sarıbenizlilerle böyle
shakespeare'le böyle
ko kakola içen işçilerle
marlon brando'yla böyle
erkek kardeşimle böyle
kızkardeşim zaten yok
üstelik öylesine
serinkanlıyım ki
bütün
vuruşmalar bitince
seni göreceğim
ama şimdi burası
hep kasım
kafamda hep
yabancı bir dil
dışardan
hep sarı
şarkılar
söyleyerek
geçen SARARTI
turuncu inci
sar ma şık
yana eğik ağaçlar
neredeyse birbirimize
sarartıyız artık

Oyun Oynayanlar



MENZİL CAMBAZI

I

Tam orada, kuru ağacın altında
Ey gök, gülümseme, kayboluyorum.


MENZİL CAMBAZI
(Ağacın kurdu içinden olmazsa ağaca zevk yoktur)

II

Vardı ki bir menzil cambazı pembe iskeletini
Sığdırıp kan kırmızı ölüsünün içine
Doğrulur, evet, oyun özgürlüktür, der
Asar kendini sonsuz deve kemiğinden çengeline

Onurudur anlaşılmamak elbet
San saçları sarı kalbini örten onun
Ki bütün gün bir damla gözyaşının içinde

Bir gül bas oraya, tekrarla kalbini.


MENZİL CAMBAZI
(Çerçi ne satar? Kalbindekini satar)

III

Odur kasabaya her gün bağıran bir çocuk
Taş kesilen bir oyuncuyu anımsamaktan
Yankılanır: paşmağı ince nohudî
Bir boynu ki gök doyuran soyundan

Bir tek evi bile olmaya olmaya olmuş bir kentten geldi
Ufuksuz günlerinde bir han soluyan buraya
Bunaltısını sümbülî bir kuzgunun çektiği
Ve götürdüğü yaz saydamı bir menzil cambazına

Ve odur
Uyanınca her zamanki uykusuzluğundan
Sevilmemek umududur diye gösterdiği her şiirin
Ve taşlaşmış kasabasında yalnız
Çocuk çocuk içindir bir daha.


MENZİL CAMBAZI
(Ses gelir oynar, söz gelir ağlar)

IV

Aynı zamanda bir çağrışımlar atlasıdır
Dizer şeylerini dünyasına bir bir ve harcar
Yaşayanlar iyi bilir, yaşamak
Bir altılı fesleğeni kanatmaktır biraz
Ruhlarında büyüyen

Ve o fesleğenin simgesidir yaşlandıkça
Yüzlerce çocuğa bölünmüştür ve yanıtı yoktur
Akşamları ruhtan ve gülümsemekten gelen
Gölgesi beyaz bir kederin yok olmuş biçimidir

Odur değil mi
Kokusundan gelir kokusuna koşarken
Harcar ölümsüzlüğünü
Fesleğenin bir yaz akşamı dalgınlığında.


MENZİL CAMBAZI
(Gün çarığı, çarık ayağı akar)

V

O gider oyun kalır yanmış bir kâğıt gibi
Çiçekli bir mintanın yalnız çiçeği kalır
Gene mi yaşlandın yüzün ağır ağır gitmekte

Ey sürahisinden hiç çıkmayan çocuk
Dürter yumuşak bıçağıyla gözlerini
Gözleri dışardaki kuşların kalbinde

O gider oyun kalır bir dağılmışın üstünde
Bir bayram öncesi suskunluğuyla kalır

Ve şudur
Ben ben deyince dudak dudağa düşer.


MENZİL CAMBAZI
(Ot parmakta durduğu kadar durmaz)

VI

Demek ister ki en çok: doğadır sözüm
Ateşler papatyasını göz çukurlarından
Sesi işlemeyen saatidir bir saatçinin
Böceklerin tırnaksızlığından duyulan

Sunar elleriyle saygısını
Süslü bir Bizans haçı gibi kızaran şafağa
Haç mı değil mi
Parmaklarının ucunda bozulur
Parmaklarının ucuyla duyduğu

Oynar sessizliğe ve şafağa
Doğadan büyük oyun var.


MENZİL CAMBAZI
(Bazı kuşların yuvaları kanatlarıdır)

VII

orhan peker'e

İki limon düşürür ellerinden dua gibi
Gökten soluğuna bir işaret beklerken
Kısar gözlerini, o gözlerini kısınca
Gündüzün kabuğundaki deprem
Dörde böler ona ışıktan bir güvercini
Kanatları dört gözlü bir akşamı ateşlemekten gelen

Sürer efsanesi yıllar yılı üstünde tuzlu menekşelerinin
Mor bir gözyaşı fosiline benzeyen
Ey bozkır! ey saçmalara, karabina kurşunlarına takılı
Acı kuş
Acılığı bozkıra bir belge gibi iliştirip giden
Niye bir menzil cambazının ölümsüz yüreğidir

Ve yolcu, sanrı değildir senin gördüğün
Gelir o yüreğin pınarına bir kurt bile çömelir.


MENZİL CAMBAZI
(Kekliğin alası içinde olur)

VIII

Sarı bir dakikanın mor bir dakikaya sorduğudur
Dudakları bakır çalığı bir menzil cambazı
Evlenmemiştir ve çocuğu yoktur o çocuklarından başka
Gece gündüz kara bir mendille oyununu savurur
Ansızın ve çocuklarsız bir han avlusunda

Ve gider bir gün bir kenti bir kente bırakmak için
Ki bunun düşünden önce kendisi varır kente
Sarı bir dakikanın öldüğüdür ki, sıvar ipince gövdesiyle düşünü
Silerekten elini bozkırın ince bezine

Ne demiştik, konuk bir aşk gibidir
Her an kendi titreyişinin selinde.


MENZİL CAMBAZI
(Kan ısbatsız kaynar)

IX

O beyaz bir kısrağın taranmış yelesidir
Boyasıyla ve bakır çalığı dudaklarıyla
Çocuklarından gelmiştir bu zamana, çocukları onun
Uçsuz bucaksız bir tiyatronun soluklanışıdır

Çok değişken armalardır açık gözkapakları
Ah bin yaşlarında değişken armalılar
Sorar ki menzil cambazı: ben şimdi nerelerdeyim

Anadolu kuyularında ve kar yağışlarında
Cevap: o hangi hancıdır ki yurdunu tanır

Ve zamanlar armasıdır bozkırların
Yorgun bir menzil cambazını içererekten.


MENZİL CAMBAZI
(Görgülü kuş gördüğünü işler)

X

Sahici bir kavaksa tek başına kalır
Gül eğiren bir kadının pembe teninde
Gülü mü eğirir yoksa kendini mi
Bir otelde yazman mısın ki, soruyorsun
Kaç yıllıktır diye bir menzil cambazının kalbi

Kendi kurar kendi yıkar meyhanesini
Yalnız iyi insanlara yazılmış bir şiirde
Geçe kalmış biri misin ki o meyhanede, soruyorsun
Bir menzil cambazı yüzünü nasıl işler diye

Söyle
Kim kopardı bu armayı ölümsüzlüğünden.

Aşk Üzerine Marazî Bir Deneme



I
Aragon'un ünlü sözü "Mutlu Aşk Yoktur", bütün ünlü sözlerin yazgısını tekrarlar: Bu düşünce, daha çok, yanlış anlaşılmıştır.
Aragon, hiçbir aşkın mutluluk getirmediğini, getiremediğini mi ifade etmeye çalışmıştı? Şairler böyledir, şiirler haydi haydi böyle: Ayrıca bir şey söylemezler: Bu'durlar, bu kadar'dırlar. Onun için de tek doğru yorumdan söz etmek boşuna olur; herkesin ufkunu ve dernşiğine göre bir yorum, birden fazla yorum olasılığı yaratır bu türden altın sözler.
Aragon'un yaklaşımını, Aşk ve Batı başlıklı bir incelemenin de yazarı olan kültür tarihçisi Rougemont'un kurduğu kilit cümleye bağlamak istiyorum: "Mutlu Aşk'un yazılı tarihi yoktur".
Gerçekten de, Batı uygarlığında da, Doğu'da da, mutsuz aşkların tarihinin yazılmış olduğu göze çarpıyor. Leylâ ve Mecnûn, Kerem ile Aslı, Tahir ile Zühre, Hüsrev ile Şirin, Yusuf ve Züleyha, Romeo ve Jülyet, Heloise ve Abelardus, Portekizli Rahibe ve sevdiği adam, Don Juan'ın ya da Casanova'nın tekmili birden serüvenleri, bütün Tristan ve Isolde versiyonları, Carmen ve Don Jose, sonsuz bir listeye yönelmek güç değil mutsuz çiftler konusunda, işlenen aşkın siyah tablosunu çıkarır karşımıza. Beatrice'nin Dante'sinden "Makber"in şairine, Nerval'ın "Sylvie"sinden Halid Ziya'ya değişmez bu gerçeklik: Klâsikler, Romantikler, Simgeciler, Gerçekçiler, Gerçeküstücüler, Modernler, Post-Modernler Aşk'ın çehresini değiştirirler de, natura'sına dokunamazlar pek.

II
Aşk'ın tanımlaya çalışmanın düpedüz gözüpek bir girişim olduğunu bile bile davranıyorum, davranacağım bir kez daha, bu deneme "Karpuz Çekirdeği"nin karşı sayfalarına kurulduğuna göre: Sağlık sınırını aşmış, o çerçeveden taşmış sevgi türüne Aşk diyorum ben. Karşılıklı duygular dengesi bozulmuş, zihnin ve gövdenin elektrik yükü iyiden iyiye artmış, izan çerçevesi dağılmış, şiddet tırmanmaya koyulmuştur. Aşk, kişiye varoluşunun uçlarını anmsatır ve ölüm güdüsünü devreye sokar: Çift'in tek'i kendisine (Pavase), eşinin (Carmen), kendisini ve eşine (Kleist) yok etme eşiğine dayanmıştır. Eşik he zaman aşılmaz belki; eşiğe her zaman dayanılır. Aslında: Kansız aşk yoktur. Akması gerekmez kanın, kaynama noktasına ulaşması gerekir bir tek: Orada, o anda gövdenin kimyasal dengesi hepten değişir ve Zihin sürçmeye başlar: Yoğunlaşmalar, takınaklar, mantığı tersyüz eden bir akrar politikası egemendir artık. Aşkın (âşığın) gözünün görmediği doğru değildir: Doğru olan, onun başka birşey görmediği, başka bir noktaya bakmadığıdır.

III
İktidar ilişkinin en fazla sivrildiği, yıpratıcı yanlarının en belirgin formları aldığı alanların başında gelir Aşk. Görünüşte, bir efendi/kul kutuplaşmasında yol alınmaktadır, oyse efendinin ger an kula, kulun her an efendiye dönüşebileceği bir eksen üzerinde iniş-çıkış eğrisini çizer 'kahramanlar'. Partönerlerin rollerine aldanmamak gerekir: Hükümran nerede boyun eğer, mazlum nerede dikilir kimse kestiremez. Uca çekilen, itilen, orada duran ve bekleye öylesine güç kazanır ki, istediğinde karşısındakini bükebilir, hatta eritebilir de. Büyük, zorlu aşk örneklerinin hepsinde rollerin bir evreden sonra ters döndüğüne, ateşin yön değiştirerek yakanın yandığı, yananın külünden yeniden doğduğu bir durum yaşandığına tanık olunur: Karşılıklı aşk, her zaman karşılıklı, bulaşıcı, yayılmacı bir yangın demeye gelmiştir. Tek taraflı aşk, zaten aşk değildir: Öteki'yle tamamlanma arayışından öte, lemdi kendini bulamama güzargâhıdır: Bir som yanılgı, bir som yanılsama.

IV
Mutsuz aşkın tarih, kaldı ki, Aşk'ın tek taraflılığına değil, karşılıklılığının gerçekleşmesinin engellenmesine dayanır hep. Erişememenin, bulaşamamanın, yanyana gelemeyişin binbir çeşitlemesi çıkar karşımıza: Hayat gelir düğümünü kurar bütün öykülerde, biribirine doğru yol almaya çıkan âşıkların yörünge tabakalarını kırar, sapmaları örgütler ve bir yana çekiliğ, Calvino'nun deyişiyle çapraz yazgılarını izler. Efsane her zaman gerilim istemiştir. Hikâyenin askıda kalması, kavuşma anının ertelenmesi ya da yitmesi için durmadan yeni denklemler öne sürülür. İki trajik odak berlirler bireyin yaşam akışını: Aşk ve Ölüm. İkisinin de ayırması beklenmiştir. Çağlar boyu, Aşk'a bakışının temel lyasası olarak kalmıştır bu: Biraraya gelindiğinde Aşk ölmeye başlayacaktır.
Toplumsal düzenler, hangi evrelerine bakılırsa bakılsın, bu türden bir sonuç-yorum ile kuşatmışlardır bireyleri. Mutsuz aşk, aşk olarak yaşayıp gitme şansını taşımış; mutlu aşk, Aşk'ın ölümünü hazırlamıştır.
Onlar ermiş muradına - o noktada biter her hikâye: Mutlu aşkın anlatılmaya değer bir yanı bulunmamıştır.
Anlatıldığında, Aşk'ın ağır ağır ya da hızlı eriyişinin konu edildğini görüyoruz: Çiftler, ama birlikte ama ayrı ayrı, mutlu aşkı çözmüşlerdir. Shakespeare'de de böyledir bu, Balzac'da da.

V
Mutsuz aşkın destansıslığı, özde, tarjik şekirdeğiyle bağlantılı biçimde öne çıkar. Gene de, ayrıntıları yabana atmamak gerekir: Heme hep ayrılık motifi ağır bastığına göre, araçlar etkili olacaktır: Bekleyiş, klâsık dönemlerde mektuplaşmayı (Hugo ile Juliette arasındaki yazışma yaklaşık 20 bin gönderiden oluşur), asrî zamanlarda telefondu devreye sokar: Mesafe, aşkın en sağlam sigortası olarak görünür.
Cinsellik düzleminde de. Erkek aramış, kadın bulunmayı beklemiştir. Gövde(ler) çalışmaz, durdurulur. Haz zamanı gelecektir. Arada, kızışma süreci yaşanır: Kıskanç zihin yanar, tutuşur, an gelir yakr, tutuşturur: İmgelem, dönme dolap gibi hızla merkezinin etrafında dönmeye koyulur. Sonra yorgun düşer. Burada da mesafe simgeleri işler, âşık fetişlerden medet umar: Saç teli, mendil, elyazısı mıknatıs gibi çeker onu: Erotizmin anahtar nesneleri.

VI
Mutsuz aşkın diyalektiği, konuya kapalı bir alana sürüklenmiştir. Gövdenin keşfi ve fethi bağlamında farklı değildir yorum türleri. Cinsellik çoğalmayla özdeşleştirilmiş, Din'lerin ve Aile'nin çoğalma azularının sonuç-edimine indirgenmiştir. Aşk, erotizmi gösterir: Bir tek öteki'ni istemekle yetinme, kendini de iste. Gövdelerarası ilişkide temas teğet'e ayarlanır böylece: İstek, istek olarak kalabilmek için doyum'da olabildiğince uzak tutulur.
Önce keşif gelir. Keşif, uzun bir hazırlık, özenli bir bakış, ağır ağır gelişen bir yayılma harekâtı demeye gelir. Cinselliğin hedefi soyuttur, yetkin gövdeyi biçimlendiri imgelem haritasında. Erotizmin beslendiği Aşk, arızaları sever, hatta yüceltir: Hedefi nesnellikten büsbütün uzaklaşmıştır.
XX. Seminer'in 'Jakobson'a" başlıklı seansını bitirirken, bir yıl öncesine gönderme yaparak, bir kadına yazığı mektuptaki yazımsal sürçme deneniyle bıyıkaltından kendisine eşcinsel olduğunu imâ edenlere "geçen yıl dedikti ya" der Lacan: "İnsan sevdi mi, seks sözkonusu değildir."

VII
Lacan'ın sözü, aşkın cinsellikle kaynaştırıldığı perspektifler İskender kılıcı gibi iner. Şaşırtıcı bir yan yoktur oysa, bu önermede: Bütük klâsik ölçütler gelir sözkonusu ayrımı doğrular. Yalnızca kavuşamamanın, buluşamamanın yol açtığı bir kopuş değildir üstelik bu; ters kutupta, kavuşamanın ve buluşamanın durmadan tekrarlandığı, keşfe vakir bırakmayan fethin esas olduğu örneklerde de kopuş geçerlidir: Ne Casanova aşkı yaşama hakkına sahip olabilmiştir, ne de Don Juan ya da Acquitaine dükü Guillaume: Öteki'ni bulamamanın temel gerekçesi kendini gözden kaybetmektir.
Erotizm vakit, sabır, emek isteyen tutku kültürü. Musil'in "Niteliksiz Adam"ın merkezinde, Ulrich-Agatha çiftinin sıradışı ilişkilerinde sınırlarına ışık tuttuğu teğet mantığı. Orada egemen fiiler değişir: Dokunmak, değmek, bakmak ince ayar ister. Bir başka denememde değinmiştim, Musil'in kediler konusundaki fözlemine: Çiftleşme mevsimi gelip geçtiğinde, biribirlerinden hepten uzaklaşmazlar, göz mesafesinden uzaklaşmaksızın yeni konumlar seçerker. Sonra, gene, yakınlaşırlar.
Klasik ölçüler böyle de, çağdaşlarınki farklı mı? Batı Avrupa'da yapılan bir araştırma, günümüz insanının Aşk'ı hayven ve spor tutkusunun, meslek ve serüven tutkusunun hizasında koyduğunu gösteriyor. Melâlden yorgun modernler Tutku'yu "çoşku" ve "neşe"yle özdeş sayıyorlar. Aşk, artık kan ve gözyaşı ile yoğrulan bir imge olmaktan çıkıyor. İnsanlar onu yaşamak istiyorlar. Onunla yaşamak. Hayatın bir olanaksızı saymaktan yana değiller Aşk'ı.
Onun olabilirlik payı ne, peki?
Bu olabilirliğin ifade edilme payı var mı?

VIII
Çağın Aşk'a yüklediği çehre büsbütün değişmiş değil elbette. Aşk, onu doğuran nedensiz heyecana (Sartre bile "büyü" saymıştır heyecanı), onu yoğuran tutku gizilgücüne bağlı bir değişmezlik içerir bir yandan. Koşulların, toplumsal bağlamın, ideolojik örgünün değişmesiyle değişmeyen bir mayası olduğu bellidir. "Mutsuz aşkın tarihi"nin yazılamasında kesintiye rastlanmaması bundandır.
Şükûfe Nihal, Domaniç dağlarında, sevdiği adamı genç yaşta yitirmiştir olağanüstü güzellikte, bütün erkeklerin etrafında pervâne gibi döndüğü bir kadının öyküsünü derlemiştir. Hiçbir talibine dönüp bakmayacaktır o kadın: "Arslan yatan yere ben köpek bağlayamam", demiştir.
Bir kere Aragon'u çağıracağım: "Aşk, bize güç veren tek özgürlük yitimidir".
Binbir örnekte bir başkası: Valyum Dönencesi'nde (1991) trajik tutkusunu kaleme alan Patricia Finaly. 1964'te sinema yönetmeni Labarthe'la karşılaşır, yedi yıl süren aşklı ilişkileri bittiğinde, o gün bugün süren karabasanı başlar: Uyku tedavileri, psikanaliz seansları, sakinleştiriciler, hipnız tedavisi işe yaramaz: "XX. yüzyılda, hekimler hâlâ aşk acısını dindirebilecek bir hap yaratamadılar", sözü yirmi yıldır hayalet gibi yaşayan ve durmadan Labarthe'ı takip eden herkesi ona telefon etmeye zorlayan, olup bitenlerden hiçbir pişmanlık duymayan Finaly'ye ait.

IX
Bir yandan da, kendisi kuşatan bütün engellerin içinden geçip sürekliliğini, daha doğrusu sessiz sürekliliğini kazanmanın yolunu arar Aşk.
Yeryüzünde, başlamış, sonunu getirmiş pek çok aşk hikâyesi yaşanmış olsa gerektir.
Başlamış ve bitmiş aşklar düpedüz sıradan hikâyelerdir aslında. Kimi çözülecek, bozgunlar; kimi özensizlikten, yorularak; kimi de törpülenip ehlîleştirilerek, kurumsal fanuslar içinde silinip gitmiştir.
Zorla olan: Kişi'nin kendi içindeki Aşk'ı yaşatmayı bilmesidir şüphesiz.
Daha da zorlu olanı: İki kişinin, karşılıklı, günden güne aynı Aşk'ı beslemeleri, Tutku'ya yaşama hakkı vermeleridir.
Toplumbilimci Jean Duvignaud, "Kişisel hayatta olsun, toplumsal hayatta olsun, Tutku, bir kopuştur" diyor: "Kültürel, dinsel, siyasal ve toplumsal kodlara diklenen bir kırılma, genel yapıların uyumunu bozan bir korku kaynağıdır Tutku - sistemler için".
İnsan tutkularını gösterdiği özen ve bağlılık oranında kendi kendisini gerçekleştirme sınırına yaklaşabilir, onu genişletebilir.
Daha, diyebilmek çok önemlidir.

9 Mayıs 2012 Çarşamba

“Bütün Yönleriyle Selim ve İntiharı” adlı kitabı verir misiniz?



Kendini birdenbire üniversitede bulmak, Selim’e dokunuyordu. ‘Üniversiteye girişimin hikâyesi aslında daha aptalca olduğu için, bu açıklamaya şükretmelisin gene. Gerçek durum daha acıklı: lisede iyi bir öğrenci olduğum için zor bir meslek seçmeliydim. Bu nedenle mühendis olmaya mecburum. Bu açıklamayı daha çok mu beğendin?’ Bütün ümidi, Dostoyevski gibi, mühendis olduktan sonra istifa etmekti. Hangi görevden istifa edecekti? Bilmiyordu. Babasıyla her gün kavga ediyordu. Üniversiteye girişinden onu sorumlu tutuyordu. ‘Dağlara kaçacağım,’ diye bağırıyordu babasına: ‘Hepinize bu üniversiteyi bitirebileceğimi, hem de kırıntılarımla bitirebileceğimi göstereceğim. Size de, onlara da göstereceğim.’ Kimdi onlar? Bilmiyordu. ‘Böyle olmama sebep olanlar,’ diyordu. ‘Her çağımda isimleri değişen ve aslında hepsi birbirinin aynı olanlar. Onlar işte!’

İçkiye de o sıralarda alıştı. Akşam eve dönünce babasıyla çatışıyor ve yemek yemeden sokağa fırlıyordu. Saatlerce dolaşıyordu karanlık sokaklarda; bazen sabaha kadar. Böyle gecelerden sonra, sabah koşarak bana gelir ve sıkılganlığını unutup erkenden uyandırırdı beni. Canı sıkılıyordu ve bu sıkıntıyı artık romantik bulamadığı için utanıyordu. Bu sıkıntı, ona anlamsız, küçük ve basit bir duygu gibi geliyordu.

‘İçtiğim zaman, sıkıntımın bir anlamı olduğunu sanıyorum. Gene anlatamıyorum ama, bu sıkıntının böyle anlatılır bir duygu olması gereğini duymuyorum o zaman.’ Bazı geceler, içtikten sonra da uğrardı. Sallanarak kapıdan girerken: ‘biraz alkol almıştım,’ diye söylenirdi. Hayatının bu bölümü hakkında fazla bilgim yok. Meyhanelerde yeni dostlar tanıdı. Büyük sözler eden insanlarla tanıştı. Gittikçe daha çok içer ve daha az konuşur oldu. Bana da seyrek uğramaya başladı. Sonra da hiç uğramadı.”

Öğle yemeği uzadı; sofraya, zamanla bir durgunluk çöktü. Önce, tabaklardaki yemeklerden bir usanma başladı. Sonra, sözlerde bir gevşeme, bir isteksizlik görüldü. Birlikte olmanın getirdiği heyecan eskidi. Söylenen sözler düşünüldükçe beğenilmemeye başladı. Bu nedenle yeni sözler için cesaret tükendi. Turgut, sonuna kadar gitmek istemedi günün. Tatlı bir yerinde, bir gülümsemeden, tatlı bir bakışmadan hemen sonra kesti. Onları arabasıyla evlerine bıraktı. Dönerken aklına takılan bir deyimi yol boyunca tekrarlıyordu:
“Selim’in yükselişi ve düşüşü.” Kimsenin izlemediği bir düşme olayı. Arada yükselmeler olmuş mudur? O kadın? Hangi kadın? Ben, kadın filan bilmiyorum. Rüyada görmüş olacağım. “İntiharın Psikolojisi” adlı bir kitap almalıyım. Bununla ilgili bir bölüm bulacağımı sanmıyorum. Bütün kitapları okumadan biliyorsun. Öyleyim. Selim bana tanıklık eder bunda. Bilmem ne fakültesine gidiyorum; bu konuyla ilgili dersleri izliyorum. Sonra, dersin yarısında, arka kapıdan çıkıyorum ve imtihanda kopya çekiyorum: bütün dersler pekiyi, Selimoloji’den sıfır. Hayır olmadı. Aynı fakültenin filan-falan kürsüsüne başvuruyorum: Selim konusunda doktora yapabilir miyim? Evet. Yalnız yabancı dil imtihanı vereceksiniz. Olmadı. Peki, neden öldü öyleyse? Bana cevap verin ya da bırakın çalışayım. Hayır, ölmedi. Bir köşeye gizlendi; oradan beni seyrediyor ve alay ediyor benimle. Sayın profesör: bu arkadaşı getirdim, muayene etmeniz için. Kendisi intihar etti de; bakın nesi var? Edindiğim bilgiler de burada işte. Hiçbir şeyi yok. Aspirin alsın geçer. Bu nedenlerle intihar etmez bir insan. Fakat...

Benim için kapı kapı dolaşmak yetkisini sana kim verdi Turgut? Ruhsatsız çalışıyorum Selim. Onun için de bir sonuca varamıyorum. Beni de sorguya çekselerdi Selim için ne derdim acaba? Ne anlatabilirdim? Elini hırsla direksiyona vurdu. Ölseydim de bu günleri görmeseydim! Selim bir şey söyle, nasıl bir şaka olduğunu anlat bana bunun. Bat dünya bat. Ya da aklımı başımdan alın da Olric’le birlikte mısır satalım cami avlularında. Geceleri yatalım taşlar üstünde, Selim’in şarkılarını başımıza yastık yaparak. Sonra birden, Rockefeller’in kızı geliyor, on yüz bin liraya satın alıyor şarkıları; “pop music” yapıyorlar. Biz yastıksız kalıyoruz. Ya da ben keman çalıyorum -nasıl oluyorsa- Olric de yirmi beş kuruşa satıyor şarkıları tek tek. Bir yandan da söylüyor. Yahu bu Olric de nereden çıktı? Bir kısmını camilerde satıyoruz, bir kısmını kiliselerde. Kazandığımız parayla gidiyoruz bir kitapçıya: bana “Bütün Yönleriyle Selim ve İntiharı” adlı kitabı verir misiniz? Ciddi bir tavırla isteriz. Boş bulunup verirse, çözüldü demektir mesele. Boş bulunmazsa? Kimse boş bulunmuyor Selim. Sen de boş bulunmamışsın. Biz de boş bulunmayalım Olric. Kendimizi gülüç duruma düşürmeyelim bu düşüncelerle. Bizde daha çok hile var. Osmanlı’nın daima bir bildiği vardır. Kimsenin anlamadığı, kendinin bile farketmediği bir bildiği vardır. Günü geldi Osmanlı’nın. Bütün dünya... Otomobili ağaca bindiriyordu. Bat Osmanlı bat.

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

8 Mayıs 2012 Salı

Dede



Uzun beyaz entarisinin üzerine geçirdiği gri örgü yeleği, bembeyaz sakalı, sigaradan çatallaşmış sesiyle gözümün önünde beliriyor dede. Önce bir bacağını altına alıp sedire kuruluyor, Erzurum işi gümüş tabakasından sigarasını çıkarıp Eskişehir taşı ağızlığına takıyor, mangalın korunda bir süre tutup, tüttürerek ateşliyor sigarasını, derin bir nefes çekiyor, sonra rengi solmuş, feri kaçmış kirpiksiz gözlerini pencereye dikip uzun uzun ufka bakıyor. Bir sinema oynuyor sanki baktığı yerde. Çocukluğu, gençliği, orta yaşı, sevdalan, acılan, kavgalan hatta doğum öncesi ve ölüm sonrası... duyduktan, dinledikleri, o güne dek yaşadıkları hatta ölümden sonra da tadacaklanyla birlikte her ama her şey ufka gerilmiş bir perdede akmakta.

"Bizim aşiret, Osmanlı'dan beri devletine bağlıdır, bunu iyi bilesin, canım ciğerim Zelha kızım, taa Malazgirt savaşına dayanır Türklerle beraberliğimiz. Bizanslılara karşı, omuz omuza savaşmışız diye anlatırdı, benim büyük dedem. Van Gölü'nün kıyısında, Selçuklulara bağlı bir eyalet olmuşuz bir ara, ama aramızda toparlanıp, bir devlet kuramamışız. Gelen ezmiş, giden ezmiş bizleri. Moğolunu mu istersin, Safevisini mi, Akkoyunlu-sunu mu, Osmanlısını mı... hepsi emdiğimiz sütü burnumuzdan getirmiş. Neden dersen, aşiretler aramızda birleşip, bize eza edenleri tepeleyememişiz de ondan. Sürekli sen-ben kavgasına düşmüşüz. Birbirimizle itişmekten, dalaşmaktan, bir bütün olamamışız. Nasıl olalım ki, kimimiz Sünni, kimimiz Şii, kimimiz Alevi. Hiçbir Kürt beyi bir diğerinin öne çıkmasına, parlamasına aman vermemiş. Oradan oraya savrulmuş, kâh Acem'den kâh Osmanlı'dan yana olmuşuz. Derken, Sultan Selim, Çaldıran'da Şah İsmil'i yenince, yirmi beş adet Kürt beyliği fikir birliği edip, selameti Osmanlı'ya bağlanmakta görmüş. Birine kul olacaksak, aynı peygambere inanana, aynı mezhepten olana kul oluruz diye düşünmüşler, zahir. Bir de mektup yollamışlar Yavuz Sultan Selim Han'a. Aynen şöyle yazmışlar.

'...Can ü gönülden İslam Sultanına biyat eyledik... İslam Sultanının namı ile şeref bulduk ve hutbelerden dört halifenin ismini yada başladık... Cihada gayret gösterdik ve İslam Padişahının yollarını belledik... Mevlâna İdris-i Bitlisli'yi makamınıza gönderdik ki, hepimiz arzusunu niyaz eylesin: Bu muhlis ve size itaad eden bendelere yardım edesiniz. Bizim beldelerimiz Kızılbaş diyarına yakındır, komşudur ve hatta karışıktır. Nice yıldır bu mülhidler, bizim evlerimizi yakmış ve bizimle savaşmışlardır... Bizleri o zalimlerin zulmünden kurtarmayı merhametinizden bekliyoruz. Sizin inayetiniz olmasa, bir kendi başımıza bunlara karşı çıkamayız. Zira Kürtler, ayrı ayrı kabile ve aşiret tarzında yaşamaktadırlar. Sadece Allah'ı bilip Muhammed ümmeti olduğumuzda ittifak halindeyiz. Diğer hususlarda birbirimize uymamız mümkün değildir..."

Bu mektup* iyi mi olmuştur kötü mü, bunu iyice düşünmek lazımdır, kızım. Sünni Kürtlerin Osmanlı'dan yana olmaları, göbek bağlarını bir saymalanndandır, ama bu mektup, Kürtlerin birbirlerinden iyice kopmalarına sebep olmuştur. Çünkü, Sultan Selim Han bu mektubu firsat bilerek, şikâyetçi Sünni Kürtleri, Şii ve Alevi ateşinden korumak için, Doğu Anadolu topraklarında yaşayan Kızılbaş'ların üzerine yürümüş. Gözünün yaşına bakmadan kesmiş, doğramış hepsini. Şii mezhepli Acemlere de gözdağı vermiş böylece. Bu kıyımla büsbütün birbirine düşmüş mü Kürtler! Aynı soydan gelen insanlar birbirinin düşmanı olmuş mu! Ne diyelim, kendi düşen ağlamaz, kızım. Şunu iyi belle ki Zelha, insanların başına gelen belaların çoğu, din yüzündendir. Yaşlandıkça daha çok düşünür oldum, din ve mezhep ayrılıkları olmasa, insanlar dalaşmadan, savaşmadan, dostça yaşarlar mıydı dünya yüzünde, diye. Kanaatim şu ki, yaşarlardı. Haa, bir şey daha söyleyeyim sana, unutmadan... mezhep ayrılığı yetmezmiş gibi, bir de sınırlarla bölünmesi vardır halkımızın. Dördüncü Murat Han, Bağdat'ı alınca, Kasr-ı Şirin anlaşmasıyla Kürtlerin yaşadıkları topraklarının bir kısmı Osmanlı'da bir kısmı da Acemistan'da kalmak üzere, bölündü mü ikiye... Canım ciğerim Zelha, işte bu savaş bizim soydaşlarımızdan, bu sefer de resmi sınırlarla ayrılmamıza sebep olmuştur."

Zelha'yı dinlerken, kulağımda dededen öğrenip bir ağızdan söylediğimiz destanların bitmez tükenmez nakaratları çınlıyor. Hafif hafif mırıldanıyorum, "Sıcak, sıcak, sıcak, sıcak.." Koza-noğlu'nun üstüne yürüyen Kürt beyi Sürmeli Mehmet Paşa'nın, Kozanoğlu'nu yendikten sonra ejderha ile savaşmasını anlatan destanın namesi... Zelha da kanlıyor bana... derken, Van Gölü ve çevresinin güzelliklerini anlatan türkülerin nakaratları... kollarımız karşılıklı havaya kalkıyor, ellerimiz sağa sola gidip gelirken, oturduğumuz yerde ağır ağır sallanıyoruz. Kürtçe bilgim, destan ve türkü sözleriyle, yıllan aşarak belleğime dönüyor kelime kelime. Hayret otuz küsur yıl geçmiş, hâlâ unutmamışım sarkılan. Zelha şarkıyı bitirip, yine dedenin ağzından anlatmaya devam ediyor. Oysa ben çocukluğumun Sancadam'ında kalmışım. Düğünlerde çalan davul zurna sesi kulağımda, halay çeken köylülerin arasında hoplayıp zıplıyorum, Hıdrellez ateşlerinin üzerinden atlıyorum, çiftliğin çocuklarıyla. Gül fidanlannı eşeleyip, diplerine Hıdır Aleyhisselam'a ısmarladığımız istek kâğıtla-nm gömüyoruz güneş battıktan sonra. Genç kızlar, sevdiklerinin adlannı yazıyorlar kâğıtlara, büyüklere yakalanmamak için, biz çocuklara gömdürüyorlar. Elimde bir kaşık, bileğime kadar çamura batmış, bana verilen kâğıdı gömerken, yakamdan çekip kaldınyor beni, Cevahir Ana'nın güçlü elleri. Zelha anasının geldiğini görüp, tüymüş çoktan.

"Ne gömdün kız, fidanın dibine, bacak kadar boyunla?"
"Hiiiç."
Cevahir Ana elleriyle eşeliyor toprağı. Az önce gömdüğüm kâğıt parçasını bulup
çıkanyor.
"Bu ne?"
"Dileğimi gömdüm Cevahir Ana."
"Ne dileğin varmış ki bu yaşta, lo?"
"Var işte."
Uzatıyor bana kağıdı, "Oku!"
Hediye'nin sevdiğinin adını nasıl söylerim. Kâğıt elimde bön bön bakıyorum karşımda duran ve benden yanıt bekleyen iri yan kadının yüzüne.
"Sen okumazsan, başkasına okuturum." Elini uzatıyor almak için kağıdı.
"Bisiklet... bisiklet, bisiklet."
"Ne?"
"Hani var ya Cevahir Ana, tekerlekli hani... oğlanlar biniyor ilçede. İşte ondan istedim."
"Kızlar biner mi hiç, o şeye!"
"Biner... yani babam almıyor bana... istiyorum ama almıyor. Ben de yazdım işte... bu gece ne istersen yaz gülün altına göm, mutlaka olur, dedilerdi."
"Olmayacak duaya amin denmez! Yürü git yatağına yat !"
Kağıdı bumburuşuk edip, cebime sokuyorum. Göstereceğim ben o hınzır Zelo'ya, insan arkadaşına bir haber eder, kaçarken... Eve koşuyorum, Hediye kapı dibinde beni bekliyor, kıpkırmızı olmuş yüzü heyecandan.
"Cevahir Ana'ya kâğıdı okudun mu?" diye soruyor.
"Okumadım." Çamurlu kâğıdı cebimden çıkartıp uzatıyorum Hediye'ye. Sarılıp öpüyor beni yanaklarımdan. "Gece geç vakit yine denerim, xwa (abla)."
"Yok, artık olmaz. Haydi git yat!"
Hediye'nin dileği yerine gelmeyecek mi şimdi, benim yüzümden? Yaşlar birikiyor gözlerime.
"Herkes uykudayken gömerim."
Başımı okşuyor Hediye, "Sibe, sibe... haydi git yat."
Kulaklanmı yeniden Zelha'ya verdiğimde, Botan Emin Be-dirhan Bey'in isyanına gelmişiz.
"Bedirhan Bey sayesinde şöyle bir silkinip kendilerine geldiler Kürtler. İlk kez, ben sen demeyip, toparlandılar, birlik oldular ve seslerini duyurdular kızcağızım. Vee ne yaptılar? Nasturi-lerin canına okudular! Neden böyle oldu dersen, bak anlatayım sana canım ciğerim Zelha'm."

Sedirde bir ayağını altına almış oturmakta olan dedenin mangala uzanıp ateşi korladığını görür gibi oluyorum. Bir an, alevin yalazında, tunç rengi oluveriyor çizgilerle dolu yaşlı yüzü. Nefesleniyor, boğazını temizleyip sürdürüyor konuşmasını. Gemi azıya almaya görsün bir kere, susturmak mümkün olmazdı artık onu.

"Tanzimat Fermanı'ndan sonra gavur fesadı girdi Kürt'le Osmanlı'nın arasına... Bak bak bak lafıma dikkat et Zelo, Kürt'le Türk'ün arasına demiyorum. Çünkü gülüm, Osmanlı'nın zamanında, Türk'ün de Kürt'ten bir farkı yoktu. O da ezilen, horlanan bir halktı. Aslında, Türk'ü, Kürt'ü, Ermeni'si, Nasturi'si, Keldani'si, Süryani'si, Rum'uyla ne kadar köylü varsa Anadolu'da yaşayan, hepsinin kâbusuydu Osmanlı. Ne demişler, ekmede yok, biçmede yok, yemede ortak Osmanlı! Gel gör ki, gavur halklar Ferman'dan sonra güçlenip, bitleri kanlanmaya ve Osmanlı'ya kök söktürmeye başlayınca kıymete binmiştir Türkler'le Kürtler Saray'ın gözünde, Müslüman oldukları için."

Dede tekrar nefesleniyor, boğazını temizliyor, bir yandan da çubuğunu tüttürüyor anlatırken, "Ne diyordum kızım... Tanzimat Fermam'yla gavurlar birtakım haklar elde ettiler, arkalannı da dayadılardı İngiliz ve Amerikan gavuruna, memleketin içinde ellerini kollarını sallaya sallaya gezinir oldulardı. Osmanlı bu işten hiç hoşnut değildi, ama eli kolu bağlıydı. Çünkü memuruna maaş bile ödeyemez hale gelmiş, Avrupa'nın büyük bankalarından faizle borç almıştı. Borç faizinin üstüne, faiz binmişti! Daha çok borç, daha çok faiz... Ha borç, ha faiz, ha borç ha faiz, gırtlağına kadar borca batmıştı. Olmuş muydu gavurun elinde oyuncak! Oturmuş ya gavurun kucağına, artık gavur ne derse onu yapacaktı, çaresiz! Gavur da babasının bahçesinde gezer gibi geziyordu, Osmanlı mülkünde. Amerikan misyonerleri bizim tepelere nah böyle koca koca taş binalan dikip dikip duruyorlardı. Neymiş? Okul yapıyorlarmış. Anadolu'da Amerikalı çocuk mu var, bu okullara gidecek? Yoo! Bizim çocuklarımızı okullara doldurup, kendilerine yandaş eğleyecekler, küçük yaşta kafalannı çelerek. Bak Zelha, iyi dinle kızım, bu da yetmedi, Anadolu'ya doluşan ve kendilerine misyoner diyen bu herifler,
Nasturileri başımıza çıkarttılar. Zaten Tanzimat Fermanı ile, iyice şımarmış olan Nasturiler, nerdeyse kendilerine bir devlet kuracaklardı. Kim ne devleti kuruyor, bu topraklarda? Bu topraklar sadece onlann mı? Müslümanı, gavuru hep birlikte kanşmış, alışmış, yaşayıp durmaktayız. Ama gavur fesadı araya girince, İngiliz misyonerleri de bunlan Müslümanlara karşı kışkırtınca, Nasturiler mirlere vergilerini ödemez oldular. Mir, halktan kendi vergisini toplayamaz ise, Osmanlı'ya olan vergisini nasıl ödesin, öyle değil mi ama? İşte meşhur Bedirhan Bey Mir, o esnada mütesellim. Yani vergileri o topluyor, alacağını alıp, kalanını devlete vergi diye ödüyor. Nasturilere diş bileyen Kürt aşiretlerini topluyor etrafina, çanlanna ot tıkıyor. Şiilerin kafasını bir gecede kestiriveren Yavuz Sultan Selim misali, haklarından geliyor, Nasturilerin. Kimi altı bin Nasturi öldürdü der, kimi on bin. Bu işe Osmanlı da için için sevindi sevinmesine ama, o sırada dediğim gibi, Osmanlı borca batmış, inim inim inlemekteydi. Direnecek gücü kalmamış, koynunda beslediği yılana, Mısırlı İbrahim Paşa'ya bile yenilmişti orduları. İngilizler'le Fransızlar da bastırıyorlar, Nasturiler'e kan kusturan bu Bedir-han'ın çaresine bak, yoksa biz senin çarene bakacağız diye. Osmanlı da can havliyle tepeledi Bedirhan'ı. Nasturi'ye bayıldığından değil, çaresizliğinden yürüdü Bedirhan'ın üzerine... Sen sana söylenenlere inanma kızım, bu işler benim sana anlattığım gibi oldu. Osmanlılar Bedirhan Bey Mir'in çanına ot tıkadı ama, Bedirhan'ın da Kürtleri bir araya toplamış olması hiç unutulmadı bir daha. Bu birleşme, Kürtlerin arasında bir kıvılcım olup, oradan oraya sıçradı durdu zaman içinde. İyi oldu gülüm, iyi oldu. Görüldü ki, gerektiğinde Kürtler de birleşip, kenetlenebili-yorlarmış birbirlerine."

Zelha'nın sözünü kesip, "İlahi dede, buna inandıysa, saflık etmiş biraz, insan insanın kurdudur," diyorum, "Anadolu toprağının huyundan mıdır, suyundan mı, insanı pek bir geçimsiz olur. Uzlaşmayı bilemez. Bedirhan'a rağmen, bir türlü birleşemeyen Kürt beylerinin, on altı ayrı devlet kuran Türklerden bir farkı var mı? Hangi kavim, bağrından on altı ayrı devlet çıkartabilmiş şu koca dünyanın üzerinde? Ortaokuldayken say say bitmeyen Türk beylikleri, tarih sınavlarımın kâbusuydu. Dulkadi-roğulları, Ramazanoğullan, Germiyanoğullan, o oğullan, bu oğulları, Akkoyunlular, Karakoyunlular... aman be, bölünüp bölünüp birbirinizle savaşacağınıza, birlik olsaydınız da, derdim öğrenciyken, ben de sizin her birinizi ayn ayrı ezberlemek zorunda kalmasaydım. Siz Kürtler de farklı değilsiniz. Hâlâ birbirlerini yemekte sizin aşiretler."

Zelha beni, Kürtlerin bir türlü devlet kuramamasında Türklerin de suçu olduğuna iknaya çalışıyor. Önemsediği ve sevdiği insanlann tesiri altında kalan, iyi yürekli ve saf arkadaşımı itiraz etmeden dinliyorum. Bir farkımız da bu, Zelha ile. Koskoca bir imparatorluk artığı olmanın genlerime işlemişliğinden olabilir mi, hoşgörüm?

Bir Gün / Ayşe Kulin

28/08/1991 / 23:28


Hipodromda iyi bir gün. Tahminlerimin tümü tuttu neredeyse.

Yine de sıkıcı olabiliyor orası, kazanınca bile. İki koşu arasındaki otuz dakikalık bekleyişler yüzünden; hayatın hiçliğe akıp gidiyor. İnsanlar kasvetli görünüyorlar orda, çiğnenmiş. Ben de aralarında-yım. İyi de nereye gideyim? Müzeye mi? Bütün gün evde oturup yazarcılık oynamayı bir düşünün. Küçük bir eşarp bağlayabilirim boynuma. Arada sırada ziyaretime gelen hayli düşmüş bir şairi anımsıyorum. Gömleğinin düğmeleri kopuk, pantolonunda kusmuk, saçı yüzünde, bağcıkları çözük, ama boynunda her zaman tertemiz uzun bir eşarp. Şairliğinin simgesiydi o eşarp. Şiirleri mi? Hiç girmeyelim...

Eve döndüm, havuzda yüzdükten sonra jakuziye girdim. Ruhum tehlikede. Hep oldu.
Linda ile kanepede oturmuştuk, iyi ve karanlık gece inmek üzereydi ki kapı çalındı. Linda gidip kapıyı açtı.

"Buraya gelsen iyi olacak Hank..."

Kapıya gittim. Üstümde rob, yalın ayak. Sarışın bir delikanlı, irice bir genç kız ve ortalama ölçülerde bir kız daha.
 
"Evime insan kabul etmem," dedim onlara.

"imzanızı istiyoruz sadece," dedi sarışın genç, "Bir daha gelmeyeceğimize söz veriyorum."

Sonra elleri ile başını tutarak kıkırdamaya başladı. Kızlar bakıyorlardı sadece.

"Ama ne kağıdınız var, ne de kaleminiz," dedim.

"Şey," dedi genç ellerini başından çekerek, "başka zaman kitaplarınızdan biri ile geliriz. Daha uygun bir zamanda..."

Rob. Yalın ayak. Oğlan beni eksantrik bulmuş olmalıydı. Öyleydim belki de.

"Sabah gelmeyin," dedim.

Dönüp gittiler ve kapıyı kapattım.

Şimdi yukarda oturmuş onlar hakkında yazıyorum. Sert davranmak zorundayım, yoksa acımasızdırlar. Kapımı kapalı tutabilmek için korkunç şeyler yaşadım birkaç kez. Çoğu onları içeri davet edeceğimi ve sabaha dek içeceğimizi sanır. Yalnız içmeyi yeğlerim. Yazarın borcu yazarlığınadır sadece. Okuyucuya karşı sorumluluğu yazılarını bastırıp sunmaktan öteye geçmez. Üstelik kapımı çalanların çoğu okurum değiller, benim hakkımda bir şeyler duymuşlarda". En iyi okur ve insan beni yokluğu ile ödüllendirendir.

 Charles Bukowski / Kaptan Yemeğe Çıktı ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi

6 Mayıs 2012 Pazar

Buzul Çağının Virüsü



Sana yirmi beş yaş dayanılmaz haşarılığını kanıtlayan yazılarından kopya ettiğim bir kaçını gönderiyorum. Kızma! Biliyorum yanlıştı sana gelmem. Kalan yanlışlıklar değil midir zaten. Karşılaştığımız ilk gün gözlerinde beliren huysuzluğu duyumsamıştım. Seni değişmiş görmeyeceğim hiç. Görmek de istemiyorum. Hep aynı o aşk adamı, töre kaçkını delikanlı. Birdenbire gecikmiş çöküntüye dayanamayan Byron portresi. Ben çürüdüm senin adına durmadan, bilerek. Ellerime baktın. Çoraktı, çatlaktı. Belki tek vurgunluğun gözlerimeydi. Onlardı eskitilemeyen. Yıpranmazdılar ben isteseydim bile. Bir süre oyalanma gücünü veren sana. Yakınmıyorum.

Yanlışlığın nerede olduğunu tam kestiremeden öleceğim gene de. Kin tutmaya ödün vermez bir ölüm olacak, umutlanma. Bunalımlarını neye dayandırmak istersen iste, açılmazdın, açılmana yardım edemezdim. Tüm cayabildiklerimi ellerine tutuşturmaya kalkışsaydım, nasıl küçülürdüm biliyorum. O bilişi, onurlu alınganlığını yerleştirdiğin yüreğimin suçu ne? Biz bir varoluşun içinde ya da dışındaydık, onu hiçbir payanda ayakta tutamazdı. Susacaksın kuşkum yok, bu susku’yu senden önce salt unutulmuşluğa götürmeyi diliyorum. Kanayan tutkularında neyi parçalasan içinde ben varım, dahası ruhgöçümüne uğrayarak ben olacağım!.. Mutluyum, nasıl isterdim bunu bilmeni. Bildiğini bilmek umudu, artırmıyor mu sanıyorsun acımı. Aynı zamanda şaşkın bir doğa çarpığı. Ne İskender’ler imgeledim, ne Salvador Dali’ler sende. Bir gün beni yersiz yücelterek içini rahatlatmaya zaman bırakacağımı da seziyorum. Kocadı yüreğim artık, durmaya gönüllü. Duymayayım da yanıl, kutsa benden sonra beni, bağışladım şimdiden. Masalımızı yazamayacaksın yaşadığıma inandıkça. İşin kötüsü, yok olduğuma da inanamayacaksın! Gene de esirgeyeceğim seni, kesin ardıma bırakacağım, senin dileğin de bu, öylesine hırpalıyorsun çünkü, değmez bulacak, insanlık tragedyası karşısına çıkarılmış clown fantezisi sayacaksın, bize göre dünyamızın çocuk kalmış sevdasını! Oysa, bir kez ölümlü bakışını durdurabilseydin zamansızlıkta... Dur, yokla bedenini, bak ne sıcacık! Hep kıskandın kendini, kendinden canım aptalım benim. Sen hep yanılgı ve yenilgilerden oluştuğun için yaşayabilensin!

5 Mayıs 2012 Cumartesi

Namım, şanım, her şeyim senin, senin!



Deniz koyu lacivert olup bulutlar grileştiğinde, tersanenin paydos zilini duyan işçiler, üzgün ve çökük suratlarla metal sokaklardaki evlerine doğru kendilerini bıraktılar. Freni patlayan kamyonun elektrik dağıtan trafoya çarpmasıyla Kolera kömür rengini aldı. Metal sokaklarda çalışan tamirci çırakları, ustalarının emriyle ellerindeki şalamaları yakıp geceyi gündüze çevirdiler. İmparatorlar şalamalardan gelen ışığın altında, yarım işlerim bitirmek için takır takır çalıştılar. Köylü kadınların "Yangın çıngıdan çıkar, söndürün onları!" diye bağırmaları Şenol'un gözü için üzülen mahalle sakinlerini, bitirimleri, covinoları neşeye boğdu. Kolera'nın kurnaz sokak delikanlıları, kız sevgililerini, erkekten dönme manitalarını kollarına takıp salama ışıklarının yansımadığı ara sokaklarda onlarla öpüşüp tırmalaştılar. Şalamaların ağzından çıkan okyanus mavisi, kanarya şansı, bayrak kırmızısı renkler Cura Baba'nın türbesine yayılırken, Gaftici Fethi, kurnazlıklarını daha önceden bildiği narin elli, uzun parmaklı çocukları, hırsızlıklara has sadakat yemini ettirmek, gafticiliğin sırlarını yaralı kurtlara öğretmek amacıyla Cura Baba'nın türbesinin önünde sıraya dizdi. "Ses kes! Hareket öğren! Beni dikkatle dinleyip söylediklerimi aynen uygularsanız zarbolarla hiçbir zaman başınız belaya girmez. Gaftiye çıkarken kendinizi çakı gibi hissetmeniz lazım. Ayağınızda spor ayakkabılar olsun ki ters bir durum karşısında anında olay yerinden kirişi kirasınız. Sabah ezanının okunduğu anlar gaftiye çıkmak için en iyi zamandır. Bütün holtalar sabah uykusunun en tatlı yerindeyken, siz ezan sesinin gürültüsünden yararlanıp işinizi çıtır çıtır bitirirsiniz. Aynı zamanda vukuat gündüze dahil olduğu için yakalansanız bile cezanız yan yarıya hafifler. Parmaklarınızı her sabah bu türbenin köşesinden alacağınız ince kuma yarım saat sokup çıkann. Göreceksiniz ki parmaklarınız eskisinden daha narin, çevik ve iş bitirici olacaktır."

Gaftici Fethi, mesleğe yeni girecek yaralı kurtlara, yemin töreninden önce adaba uygun olarak mumlan yaktırdı. "Biladerlerim, kardeşlerim, kankalar! Kolera'dan uluslararası hırsızlık madalyası kazanmış bir düzine hünerli gaftici çıktı. Bu şahsiyetlerin 'Saat kaç kardeş?' dedikleri insanlar, ömür boyu saatsiz dolaştılar. Aralarında öyle evciler vardı ki, yüzlerine kömür karası sürüp kan koca arasında gezinir, kendilerini göstermezlerdi." Yaralı kurtlar, sabah ezanında işe çıkacaklarına, işe çıkarken damarları açılsın diye sentetik tiner koklayacaklarına, parmaklarını her sabah ince kumda çalıştıracaklarına, -bu yemin pek geçerli olmasa damahalle halkına dokunmayacaklarına, bir kedi gibi sessiz yürüyeceklerine, hayati tehlike olmadıkça kan dökmeyeceklerine, hep beraber bağırarak söz verdiler. Tören merasimine geç uyanan seyirci kalabalığı, sadakat yeminine geçildiğinde, Cura Baba'nın etrafında yarım ay şeklinde toplandı. Koleralılar, arkadaşlarını zarbolara ihbar eden gafticilerin, büyük bir voli vurduktan sonra köşesine çekilip huzurlu hayat yaşamak isteyen uyanıkların, Azrail'in asasını kafalarına yediğini bildiklerinden, töreni nefeslerini tutarak izliyorlardı. Gaftici Fethi'nin "Damperli araba çarpsın mı, zarbolar çarmıha gersin mi, kafanıza kayalar yağsın mı?" diye yankılanan sert nağmelerinin ardından, yaralı kurtlar "Çarpsın, yağsın!" diyerek bağırmaya başladılar. Bir yandan kalabalığı kesen Fethi, bir yandan da çocukların yemin ederken ayaklarını kaldınp kaldırmadıklarını dikiz etti. Töreni dağıtmadan yaralı kurtlan manita okşar gibi kutlayıp, kulaklarına, yeminlerini tutmazlarsa Cura Baba tarafından cezalandırılacaklarını fısıldadı.

Gece, sarhoş olup sokaklarda neşeli şarkılar söyleyen lombakların coşkulu sesiyle, taş binaların altında kahve höpürdeten covinoların çikolata fabrikasından gelen kokuyu muhabbetlerine sindirmeleriyle sabaha doğru yürüdü. Berber Ali besmeleyle dükkânın paslanmış kilidini açtı. Gıli Gıli, berber dükkânının camını, lavabosunu, aynasını silip eski gazetelerden sakal tıraşı için köpük kâğıdı yapmaya başladı. İki gazeteden bir hafta kullanılacak kadar köpük kâğıdı çıkanp kolonyaların arasına sokuşturduktan sonra, her zaman oturduğu sandalyesine bakıp derinliklere daldı. Konsolos plakalı, ful aksesuarlı, son model bir Amerikan arabası berberin önünde frenleri kazıklayınca, Ali, ilk müşterisinin zengin biri olduğunu sanıp sıkı sıkıya avuçlarını ovuşturdu - her esnaf gibi zenginlerin bıraktığı siftahın uğurlu geldiğine inanırdı. Renkli camlı arabanın kapısı açılınca, tamir ettiği arabalarla hava atmaya bayılan Fil Hamit, isli suratı, yağlı saçlarıyla, domuz gibi sırıtarak aşağı atladı. Berber Ali, Fil Hamit'in mıymıntı şakasına karşılık iş önlüğünün cebinden meşhur Zaza marka usturasını çıkanp duvarda asılı deri kayışta şaklatarak bilemeye başladı. Usturayı önlü arkalı salladıkça, aletin bir yüzündeki kartal, öteki yüzündeki yılanı ısırıp ısırıp bıraktı. Her zamanki terbiyeli gülüşüyle babasının ustura oyununa dalıp giden Gıli Gıli, Madam Eleni'nin "Ela!" sesiyle irkilip dükkândan dışarı fırladı. Madam Eleni her sabah ıslak tabut sesiyle Salih'i çağınp Berber Ali'ye tabağında lokum olan az şekerli bir kahve sallandırırdı. Salih porselen fincandaki kahveyi titrete titrete götürüp babasının önüne bıraktı. Berber Ali, Madam Eleni'nin kendisine gösterdiği ilgiden heyecanlanıp Fil Hamit'in yüzüne küçük bir faca açtı -müşterileri kıllandırmayan bu façayı ancak Kolera'nın sanatkâr berberleri atabilirdi.

Poğaçacıların ve simitçilerin yanık sesi mahallede dalgalanırken, Kolera'nın yeraltı dünyasını ele geçirmek isteyen yamuk suratlı, yengeç yürüyüşlü adamlar, sokak aralarına dağılıp Arap Sado'ya pusu kurdular. Dostunun evinden yorgun argın çıkan Arap Sado, yumurta topuklu, sivri burunlu, ultra rugan ayakkabısının ökçesine basmış, kendisine kurulan tuzaktan habersiz, Oltu taşından yapılma tespihini şaklata şaklata mahallede sabah voltası atıp, Berber Ali'nin dükkânına damladı. Nazik cildi yıpranmasın diye sakalından bir perdah aldırıp, Gıli Gıli'ye her zaman yaptığı bıçak şakasını tekrarladı. Gıli, gözlerini kapatıp sessizce gülünce, Sado, berber dükkânının tabanına cebindeki bozuk paraların hepsini siftah niyetine atıp Kolera'nın ara sokaklarında boy göstermeye çıktı. Arap Sado'nun berber dükkânından çıktığını gören yengeç herifler, planlan gereği adres sormak için Arap Sado'nun önüne iki kişi yolladılar. Sado, Kolera'da hiç olmayan adresi soran kişilerden kıllanıp elini ceketinin zulasındaki emanete attı. Yengeç yürüyüşlü adamlardan biri Arap Sado'nun arkasına sessizce yaklaşıp elindeki bıçağı Sado'nun sırtına, ense köküne defalarca sokup çıkardı. Arap Sado, berber dükkânının önündeki parke taşlarının üzerine kan fışkırtarak serildi. Yengeç herifler işlerini bitirip Kolera'daki iyi insanların geçmeye cesaret edemedikleri sokaklara dağılınca, Arap Sado yıkıldığı taşların üzerinden kırık topaç gibi kıvranıp "Salih, Salih, koçum! Namım, şanım, her şeyim senin, senin!.." diye bös bös böğürdü. Gökyüzü bile gözyaşlarını tutamayıp ağlamaya başladı. Arap Sado, başına toplanan kalabalığın çıkardığı "Ne olmuş? Nasıl olmuş?" seslerinin altında gerçek bir Müslüman gibi salavat getirerek, yeni doğmuş çocuk masumluğunda çırpınarak hayata gözlerini kapadı. Zarboların siren sesi kulakları çınlatmaya başladığında, Gıli Gıli Salih, Arap Sado'nun kanlar içinde yatan bedenine kapanıp Sado'nun o muhteşem çakısını kaptı!

 İmparatorlar, tornacılar, marangozlar, çocukları sünnet ettiren, giydiren, bekâr gençleri evlendiren, tersoların cebine harçlık koyan babacan kabadayının ölmesiyle bulanık bir hayale dalıp çalışmayı kestiler. Arap Sado'nun mertliğine, yardımseverliğine hayran olan kadınlar, her nakısına gözyaşlarının düştüğü patiskaya, karanfil ve lale deseni işleyip kefen hazırlamaya başladılar. O akşam Kolera'nın iyi insanları ve Arap Sado'nun can arkadaşları, ruhlar âleminin gece bekçilerini kıskandırırcasına Sado'nun hâlâ ışıldayan bedenini beklemeye koyuldular; sağ taraftan çekmeye başladıkları 'özel günlerin kıyak çift kâğıtlısını' büyük bir sabırla soğuta soğuta içip bütün geçmiş zamanların en hicranlı yolculuğuna çıktılar. Gıli Gıli Salih'in yattığı teras katından gelen hıçkırıklar dışında Kolera'nın insanları o geceyi duman sessizliğinde yaşadı.