.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay
Arthur Schopenhauer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Arthur Schopenhauer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Kas 2021

mille piacer' non vagliono un tormento.

              

 "gerçekte bizim medeni dünyamız büyük bir maskaralıktan başka bir şey değildir. (...) bu insanlar asla kendilerini tanıttıkları gibi değildir ve sadece maske takmış para spekülatörleridir. (...) dünyanın bir maskaralıktan başka bir şey olmadığını oldukça genç yaşlarda öğrenmek çok önemlidir, çünkü aksi durumda bazı olaylar kişi için tamamen anlamsız kalır. (...) her zaman alçaklık ve ihmal olacaktır ve bunlar her zaman başarının önüne geçecektir. (...) öyleyse yeni yetişen nesil ancak küçük yaştan itibaren elmanın balmumundan, çiçeğin kumaştan, balıkların kağıttan yapıldığını öğrenirse her şeyin esasında maskaralıktan başka bir şey olmadığının idrakine varır. (...) biz insanı sadece medeniyet dediğimiz evcilleştirilmiş ve terbiye edilmiş haliyle tanırız. bu yüzden insan tabiatının zaman zaman gerçek yüzünü gördüğümüzde dehşete kapılırız."


doğuştan gelen tek bir yanılgı vardır. o da mutlu olmak için burada olduğumuzu sanmamızdır.

6 Mar 2014

Hayatın Boşluğu Öğretisi Üzerine



(Bir kafesteki kuşun ruh halidir hastalık. Zevkten değil, fakat sadece hiddetten öter o.)


Bu boşluk anlatımını genel olarak şeylerin varoluş tarzında, her ikisinde de insanın sınırlı varoluşuyla karşılaştırıldığında, Zaman ve Mekânın sınırsız doğasında; yegâne gerçek varoluş tarzı olarak göz açıp kapayıncaya kadar geçip giden şimdide; her şeyin birbirine bağlılığında ve izafiliğinde; sürekli olarak Varlık olmaksızın Oluşta; tatmin edilmeksizin mütemadiyen arzulamada; hayatın tarihini oluşturan uzun savaşta zafer kazanılıncaya kadar çabaların sürekli olarak boşa çıkmasında bulur.
 
Zaman ve onun içinde, onunla var olan bütün şeylerin gelip geçiciliği yaşama iradesine -ki kendinde şey olarak yok edilemez- bu çabanın beyhudeliğinin gösterildiği biçimden ibarettir sadece. Zaman ki onunla her an elimizdeki her şey boş bir hiçliğe dönüşmektedir ve sahip olduğu bütün değeri kaybetmektedir. 

Var olmuş olan artık var değildir; hiç var olmamış olan kadar vardır ancak. Fakat var olan her şey, bir sonraki anda çoktan var olmuş kabul edilir. Bu yüzdendir ki büyük öneme sahip, ama geçip gitmiş olan bir şey, ne kadar önemsiz olursa olsun, şu anda mevcut olan bir şeyden daha aşağıdır; çünkü sonuncusu bir gerçekliktir ve bir şeyin hiçbir şey karşısında durumu ne ise onun durumu da ilki karşısında odur.

Bir insan binlerce yıllık yokluktan sonra büyük bir şaşkınlıkla birdenbire var olduğunun farkına varır, kısa bir an için tattığı varlıktan sonra, yine aynı uzunlukta bir yokluk durumuna geri döner. Kalbi buna dayanamaz ve ona bunun doğru olamayacağını fısıldar; en kaba, en eğitimsiz bir kafa bile meseleyi bir müddet düşündükten sonra zamanın idealliği hususunda ister istemez bir tür önseziye sahip olacaktır.

Mekânla birlikte Zamanın bu idealliği her gerçek metafizik sistem için anahtardır, çünkü doğada bulunacak olandan tamamen farklı şeyler kümesi için alan açar. İşte Kant bunun için bu kadar büyüktür. Hayatımızdaki her hadise için ancak bir anlığına var diyebiliriz; bu kısacık andan sonra artık onun için ebediyen vardı dememiz gerekir. Her akşam geçen bir gün ile biraz daha yoksullaşırız. Eğer varlığımızın en derin katmanlarında sonsuzluğun kaynağından pay aldığımızın ve onunla her zaman hayatı yenileyebileceğimizin gizlice farkında olmamış olsaydık, bu kısa zaman aralığının parmaklarımızın arasından kayıp gitmesini görmek belki de bizi çılgına çevirirdi. Hiç kuşkusuz, yukarıda sözünü ettiğimiz şeyler üzerine düşünmek bizi anın tadını çıkarmanın ve bunu hayatın amacı yapmanın en büyük bilgelik olduğu inancını benimsemeye götürebilir; çünkü gerçek olan sadece şimdide mevcuttur, geri kalan her şey düşünce oyunundan ibarettir. Fakat böyle bir amaca (hayat tarzına) aynı zamanda en büyük budalalık da denebilir; çünkü kısa bir an sonra artık var olmayan ve tıpkı bir düş gibi tamamen kaybolmuş olan asla ciddi bir çabaya değmez.

Varoluşumuzu biteviye akıp giden, göz açıp kapayıncaya kadar kayboluveren şimdiden başka destekleyecek bir dayanak yoktur. Dolayısıyla esas itibariyle, her daim peşinde koşup durduğumuz dinginliği hiçbir zaman bulma ihtimaline sahip olmaksızın sürekli devinim biçimine bürünmesi gerekir hayatımızın: tıpkı bir tepeden aşağıya koşan adam gibi, eğer durmaya çalışırsa kaçınılmaz olarak düşecektir; ve ancak sürekli koşması halinde ayaklarının üzerinde durabilecektir. Yahut bir parmağın ucunda dengede duran çubuk ya da yörüngesinde hızla ilerlemezse güneşi tarafından yutulacak olan bir gezegen gibi. Devingenlik varoluşun temel ayırt edici özelliğidir.
 
Hangi türden olursa olsun atalet ya da istikrarın olmadığı, kalıcı olan herhangi bir şey ihtimalinin bulunmadığı, bilakis her şeyin dipsiz bir değişim ve devridaim girdabına bırakıldığı, herkesin pür telaş koşturup durduğu ve dengeyi (ipteki bir cambaz gibi) ancak sürekli ilerleme ve devinmeyle ayakta tuttuğu bunun gibi bir dünyada, mutluluğu tasavvur etmek bile imkânsızdır. Platon'un dediği gibi mutluluk "sürekli oluşun ve asla var olmayışın" yegâne varoluş biçimi olduğu bir yerde barına
maz. Her şeyden evvel hiçbir insan mutlu değildir; bütün hayatı boyunca hayali bir mutluluk peşinde koşup durur, onu nadiren ele geçirir ve ele geçirse bile, geçirmesiyle birlikte bir yanılsamadan, bir düş kırıklığından başka bir şey kalmayacaktır geride; ve kural olarak sonunda bütün umutlan suya düşecek ve limana bir enkaz halinde girecektir. O halde yalnızca her an değişip duran şimdiden ibaret olan ve şimdi sona eren bir hayatta mutluluk olmuş mutsuzluk olmuş hepsi birdir.

Arthur Schopenhauer / Hayatın Anlamı

2 Ara 2013

Hayatın Anlamı



Bilinçsizliğin gecesinden hayata uyandığında irade kendisini sonsuz ve sınırsız bir dünyada, hepsi mücade­le eden, hepsi acı çeken, biteviye yanılıp sükutu hayale sayısız fert arasında bir fert olarak bulur; ve sanki sıkıntılı, eziyet verici bir rüyaymış gibi derhal geri­sin geri eski bilinçsizliğe koşar. Yine de o zamana kadar arzusu sınırsız, taleplerinin sonu gelmezdir ve her tat­min edilmiş arzu bir yenisini doğurur. Bu dünyada im­kân dahilinde olan hiçbir tatmin onun şiddetli arzusunu dindirmeye, taleplerinin önüne nihai bir hedef koymaya ve yüreğinin dipsiz kuyusunu doldurmaya kifayet etmez. Bu çerçeve içerisinde şimdi düşünelim, hangisi olursa olsun bu tatminlerle genel olarak nedir insanın eline ge­çen? Çok kere her gün bitip tükenmez çaba ve sürekli tasa ile sefalet ve ihtiyaç ve kapıda bekleyen ölümle bo­ğuşarak zorla elde edilen bu hayatın safi sürdürülmesin­ den başka hiçbir şey. Bu hayatta her şey dünya mutlu­luğunun boşa çıkmaya yahut bir vehim olarak anlaşıl­maya yazgılı olduğunu ilan eder. Bunun sebepleri derin­lerde, bizzat eşyanın tabiatında yatar. Dolayısıyla birçok insanın hayatının kısa ve sıkıntılarla dolu olduğu görü­lür. nispeten mutlu olanlar da çoğu kez sadece görünüş­te mutludurlar, eğer değilse, uzun ömre sahip olanlar gi­bi, bunlar nadir istisnalardır; (kuş yakalamada kullanı­lan)* çığırtkan kuşlar gibi bunların mümküniyetinin de hesap dışı bırakılması icap ederdi. Hayat kendisini ge­rek büyük gerekse küçük meselelerde sürekli bir alda­nış (bir hile ve desise) olarak sunar. Eğer vaat ettiyse sö­zünde durmaz, ta ki arzu edilen şeyin ne kadar az arzu edilmeye değer olduğunu gösterinceye kadar; kâhumutla kâh umut beslenen şeyle aldanmamızın sebebi budur.

Eğer verdiyse mutlaka almak için vermiştir. Me­safenin genişlemesi bize, eğer bunların aldatmasına
kendimizi hazırlamışsak, görme kusurundan kaynakla­nan yanılsamalar gibi birdenbire kayboluveren cennet­leri gösterir. Dolayısıyla mutluluk her zaman gelecekte,değilse geçmiştedir ve içinde bulunulan an, rüzgârın gü­neşli bir vadinin üzerinde sürüklediği küçük kara bir bu­luta benzetilebilir; bulutun önünde ve arkasında her şey pırıl pırıldır, sadece kendisi her zaman bir gölge düşü­rür. Bundan dolayı içinde bulunulan an her zaman ye­tersizdir, ama gelecek belirsiz ve geçmiş geri döndürü­lemezdir. Saat başı, her gün, haftada, yılda bir meydana gelen küçük büyük talihsizlikleri, bütün hesaplamaları boşa çıkaran aldatıcı umutları ve kazaları ile hayat bizi tiksindirmesi gereken bir şeyin öylesine açık bir şekilde damgasını taşır ki insanın nasıl olup da bunun farkına varamadığını, hayatın şükranla tadının çıkarılması ge­rektiğine ve insanın mutlu olmak için var olduğuna ikna olabildiğini anlamak güçtür. Tam tersine hem hayatın genel tabiatı, hem de sürekli aldatma ve aldanış bizde o fikri uyandırmalıdır ki bunlar bir sebepten ötürü bu şe­ kilde tanzim edilmişlerdir ve ne olursa olsun var olan hiçbir şeyin çabamıza değmediğine, bütün uğraş ve di­dinmelerimizin beyhude, bütün iyi şeylerin boş ve gelip
geçici, dünyanın her bakımdan müflis, hayatın da asla maliyetlerini karşılamayan bir iş olduğuna kani olabil­meliyiz, dolayısıyla irademiz böyle bir hayattan yüz çevi­rebilir.


İradenin bütün emellerinin, (peşinde koşup durduğu her şeyin) beyhudeliğinin kendisini bireyde kökleşmiş olan akla bildirmesinin ve anlatmasının yolu öncelikle zamanûn. Zaman şeylerin beyhudeliğinin, sayesinde ge­lip geçicilik olarak göründüğü biçimdir, çünkü onun sa­yesinde bütün keyiflerimiz ve zevklerimiz boşa çıkar ve ardından hayretle sorarız onlardan arta kalan şimdi ne­
rede diye. Bu yüzden bu beyhudeiiğin kendisi zamanın yegâne nesnel unsurudur ve dolayısıyla onun dışavuru­mudur. Bu sebepten ötürü zaman bütün algılarımızın apriori zorunlu biçimidir; her şey, hatta kendi öz varlığı­mız bile zamanda kendisini göstermelidir. Dolayısıyla hayatımız öncelikle bize başka bir şeyle değil, ancak bakır bozukluklarla yapılmış bir ödemeye benzer; ki bizim bu ödemeye karşı bir alındı makbuzu vermemiz gerekir; bakır bozukluklar günler, alındı mak­buzu ölümdür. Çünkü sonunda zaman, içinde ortaya çı­kan bütün var olanların kıymetiyle ilgili doğanın yargısı­nı bildirir, çünkü o onları yok eder:


Çünkü boşluktan ortaya çıkan her şey
Layıktır yok edilmeye:
Hiç var olmamış olsaydı
Daha iyi olurdu öyleyse.

Dolayısıyla her hayatın kaçınılmaz olarak koştuğu ve ölüm bizzat tabiatın kendisinin ellerinden çıkan yaşama iradesi hakkında verilmiş bir mahkûmiyet kararıdır. Karar bu iradenin, kendi kendisini hüsrana uğ­ratması mukadder oian bir mücadele olduğunu bildirir. "İstediğin" der, "böyle sona erer: daha iyi bir şey iste."

Dolayısıyla herkese hayatıyla verilen ders genel olarak şu gerçeğe dayanır: Kişinin arzularının peşinde koşup durduğu şeyler sürekli olarak onu aldatır, yanlış yola yö­ neltir ve o sürçüp sendeler, sonunda düşer; neticede bunlar neşe ve coşkudan ziyade sefalet ve ıstırap geti­rirler, ta ki dayandıkları bütün temel çökünceye kadar, çünkü o zaman bizzat hayatı ortadan kaybolur, nitekim o zaman bütün mücadelesinin, bütün arzusunun bir sapma, bir yanlış yol olduğuna kesin kanaat getirir.

( giriş)