.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay
hakan günday etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hakan günday etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Şub 2014

Ben hala nefes alıp verebiliyorken gerçekleştireceğim zihnimi yok etmeyi


insanlardan ve bütün canlılardan iğreniyorum. kendimdense nefret etmekten yoruldum ve bu konuda hiçbir şey hissetmiyorum. oksijenle alışverişi olan her yaratık midemi bulandırıyor. gözkapaklarımı derime kaynak makinesiyle yapıştırmak istiyorum. bir canlı daha görmemek için. ellerimden, ayaklarımdan korkuyorum. kalabalıklardan korkuyorum. tek istediğim bütün düşündüklerimi içinde barındıran beynimi bedenimden yırtıp uzay boşluğuna fırlatmak. bedenim olmadan, sadece ve sadece var olduğumu bana hatırlatacak olan zihnimin uçmasını istiyorum. buna ruh diyenler de var. ilgilenmiyorum isimlerle. sadece hiçliğin içinde bedensiz bir zihin olmak istiyorum. sadece bir düşünce olarak var olmak. tek aklıma gelen bu, yaşama acımdan kurtulmak için. sonsuz hiçlikte yüzen bir düşünce, o kadar. ölmek mi gerek bunun için? belki evet, belki hayır. ölünce tamamen yok olma ihtimali de var. düşüncenin de, zihnin de gömülüp çürüme ihtimali. onun için ben hâlâ nefes alıp verebiliyorken gerçekleştireceğim zihnimi yok etmeyi. bedenim yokmuş ve üzerinde durduğum dünya sonsuz bir hiçlikmiş gibi var olacağım.. sadece bir zihin. çevresinde de yiyen, yediklerini boşaltan, uyuyan bir et.

kinyas ve kayra-hakan günday


27 Mar 2012

Derda ve Derdâ



 Uyandılar.Aynı anda. Başlarını çevirip birbirlerine baktılar. Derda , bir boyun mesafesinde ki dudaklara ulaşmak için kendini uzattı ve öptüğü yerde kaldı.

O günü Edinburgh sokaklarında geçirdiler. Akşam erken geldi ve eve döndüler.

Derda salona , Derda banyoya doğru yürüdü.

Elinde ki sprey boye kutusunu salladı ve geniş banyonun geniş duvarına , büyük , kırmızı bir O harfi çizdi. Birkaç dakika boyunca , Derda gülümseyerek izledi. Bembeyaz duvardaki kıpkırmızı harfi. Sonra , O'nun içine bir A ekledi. İlk kez görüyormuş gibi onu da izledi. Ya da bütün hayatı boyunca izlemiş gibi.

Yatak odasına geçip üzerindeki giysileri yavaş yavaş çözmeye başladı ve Derda , çıplak kalana kadar soyundu. Salondan gelen bir müzik sesi duyuldu. Kapanmış olan dudakları dalgalandı. Evde ki en sevdiği albümdü : Altre Follie , 1500 - 1750.

Derda , yatak odasındaki boy aynasının karşısına geçip yumruklarını kaldırdı ve bir boksör gibi gardını aldı. Kendine , OĞUZ ve Atay ' ın üzerlerinden baktı. Ta ki Derda içeri girene kadar. O da çıplaktı. Ve o da gülümsüyordu.

Derda , Derda'nın elinden tutup geçmiş zamanların bir soylusu gibi banyoya giden yolu gösterdi. Eğilerek. Derda yürüdü ve küvetin yanında durdu. İçinde ki suyun sıcaklığını ölçmek için dizlerini büküp iki parmağını ıslattı. Sonra doğruldu ve tek hamlede tokasını çekip topuzunu çözdü. Saçları , omuzuna bir nehir gibi döküldü. Önce bir ayağını sonra diğerini soktu sıcak suya. Kayboldu küvetin içinde çıplak bedeni.

Derda , iki elinde ki iki şampanya kadehini küvetin yanına getirip damalı zemine bıraktı. Sonra da sıcak suyun içine kendini yavaşça batırdı.

Buhar bulutunun arasından bakıp karşılıklı gülümsediler ve gözlerini kapatıp bir süre müziği dinlediler.

Notalar yavaşladı ve gözkapakları birbirlerine kalktı. İkisi de uzanıp kadehlerini aldı ve gözlerini aşklarından ayırmadan yudumlarını çektiler. Bir nefes gibi. Bir nefes zehir...

'' Seni az seviyorum '' dedi. Derdâ.
'' Ben daha az '' dedi. Derda.
Bir daha konuşmadılar...

Bir ara , duvardaki işareti izleyip düşündüler : Oğuz Atay'la başlayanın Oğuz Atay'la bitişini.

Follia adında ki sonsuz melodinin eşliğinde
Birbirlerine son kez bakıp uyudular.
Ölümüne.
Seksen yaşındaydı.
İkisi de.
Birlikte olabilmek için kırk yıl ,
Birlikte ölebilmek için de
Bir kırk yıl daha yaşamışlardı.

       '' Follia '' , XVI. yüzyıl ve daima....


Az / Hakan Günday

12 Şub 2012

Derda'nın mektubu'ndan / AZ




1976 yılının 22 Aralık gecesi , o sıralar 28 yaşında olan Anne gece nöbetindeyken yoğun bakıma bir hasta getirilmiş. Beyin tümörü ameliyatından çıkmış olan bir hasta. Bir Türk. Kim , biliyor musun? Belki de biliyorsun. Ne de olsa , parmaklarında yazıyor : Oğuz Atay.

Oğuz Atay , o yoğun bakım ünitesinde 31 Aralık'a kadar kalmış ve Anne daima yanındaymış. Oğuz Atay'ın ona söylediği ilk söz şu olmuş :

''Senin adın , Türkçedeki anne kelimesiyle aynı yazılıyor''

Oğuz Atay , çektiği baş ağrıları yüzünden hiç uyuyamıyormuş. Hatta '' Başım , Ağrı Dağı! '' dermiş. Tabii ki Anne , bunun ne anlama geldiğini çözemezmiş ve bir kağıda yazması için Oğuz Atay'a rica etmiş. Sonra da  , tanımadığı bir dilde ki bu cümleyi harf harf günlüğüne geçirmiş.

Sekiz sene boyunca , sabahlara kadar konuşmuşlar. Başlarda Anne sadece dinliyormuş. Çünkü o günlerde , Anne'nin aklında sadece ölmek varmış. İntihar etmek. Herhangi bir nedeni olduğundan değil. Bütün hayatı bir tek neden olduğundan. Yaşadığı her şey yüzünden. Bazı insanlar böyledir. Diğerlerine göre çok daha kırılgan olurlar. Ölümü sırtlarında bir çanta gibi taşıyıp yorulduklarında önce onu açarlar. Her neyse...

Her nasılsa , Oğuz Atay , Anne'nin bu düşüncesinden haberdar olmuş. Belki de sadece hissetmiş ve ona hayattan söz etmiş. Hayatta kalınması gerektiğinden. O sekiz gece öyle bir geçmiş ki , Anne sonunda ikna olmuş ve kendini hayata bırakmış. Çünkü karşısında , Ölümle Don Kişot gibi mücadele eden bir adam varmış ve o güne kadar duymadığı kelimelerle yaşamayı anlatmış.

Anne , İngilizcesinin ne kadar iyi olduğundan da söz ediyor :

''Sanki Shakespeare konuşuyordu karşımda ve ben bir kitap gibi okuyordum söylediklerini. Burada tekrarlayamayacağım kadar , yazdığım anda anlamlarını yitirecek kadar güzel sözlerle inandırdı beni. Bana hiç bir şans bırakmadı. Ona ve anlattıklarına inanmaktan başka. ''

Oğuz Atay hastaneden ayrılınca bir daha görüşmemişler ama Anne onu asla unutmamış. Bana sorarsan , Oğuz Atay'a aşık olmuş. Ama günlüklerinin hiç bir yerinde bundan söz etmiyor. Sadece şöyle bir cümle geçiyor : '' O , hayatım boyunca tanıdığım , aşık olunacak tek adamdı.''

Sonra yıllar geçmiş ve Anne , Türkiye'ye gelmiş. Tam olarak , eğer bu mektubu okuyorsan , şu an durduğun yere. Edirnekapı şehitliği Sakızağacı mezarlığı'na. Oğuz Atay'ın mezarının başına. Günlüğünde bir mektuptan söz ediyor. Oğuz Atay'a yazdığı bir mektuptan. Kim bilir ne yazmıştı ? Her neyse...

İşte, o mektubu Oğuz Atay'ın mezarına gömmeye gelmiş , Anne. Şöyle yazmış günlüğüne :

''Bugün mektubu onun üzerine gömdüm. Belki de yıllar geçecek ve sadece toprağa karışacak. Belki de ben gider gitmez , ruhu okuyacak...Sonra bir çocuk geldi yanıma. Öyle yoksul görünüyordu ki. Belki de o mezarlıkta çalışıyordu. Mezarları temizliyordu. Bir şeyler anlattı bana. Anlamadım tabii. Mezarı temizlemesini işaret ettim. Keşke biraz para verseydim. Ama o kadar üzgündüm ki ağlamaya başladım ve oradan koşarak kaçtım. Ardıma bile bakmadım''

Sonuçta Anne'ın günlüklerini okuduktan sonra , hayatımı kurtaranın sadece o olmadığını anladım. Beni o cehennemden çıkaranlardan biri de Oğuz Atay'mış meğer. Çünkü Oğuz Atay da Anne'in hayatını kurtarmış. Ve Anne olmasa ben mahvolmuştum..

Günlükleri bitirir bitirmez , Oğuz Atay'ın bütün yazdıkalrını okumaya ve hakkında araştırmalar yapmaya başladım. Sonra da karşıma sen çıktın. Seninle ilgili bütün haberler , fotoğrafların , mahkemede söylediklerin..İnanamadım..Birde adını okuyunca...

Şimdi mektubu başından beri yeniden okudum ve ne kadar kötü yazılmış olduğunu farkettim.Her paragrafın sonunda , ''her neyse'' var. Oysa her neyse , değil! Oysa o herneyse'lerin devamında , şu anda yazamadığım binlerce hikaye var...

Derda'nın mektubu'ndan bir bölüm / Az / Hakan Günday

19 Oca 2012

Antimatter - Going Nowhere



kim seçiyor acaba, dedi içinden.
hangi hayalin gerçek olacağını?
o hayali kuran mı, yoksa o hayali kurduran mı?

11 Oca 2012

Pal Sokağı Çocukları



Sayfalarının köşesi çiçek gibi açılmış kitabı, hatırlıyor musun?

Ferenc Molnar öyle bir roman yazdı ki milyonlarca insan, adını verdiği sokaktan geçti. Ferenc Molnar öyle bir roman yazdı ki Pal Sokağı"na bir defa giren bir daha çıkamadı.

Hangi yılda büyüdün, hangi yılda ölümü tanıdın? 1980 mi? 1990 mı? 2000 mi? Hangi yılda yetiştin yetişkinliğe? Kaçan neydi? Gerek var mıydı yetişmene? Sensiz olmaz mıydı hiçbir şey? Her neyse. Sonuta adam oldun, değil mi? Ya da bir kadın. Büyüdün ve bir şeyler oldun. Hatta bir şeyler olmak için büyüdün. Oysa sen zaten bir şeydin ve büyüdükçe yok oldun. Nüfus sayımında yazılır oldu adın. Sahip olduğunu bile bilmiyordun ama oy verir oldun. İnsan oyunu neresinden eksiltir de verir? Büyüdün ulan! Sen zaten bir şeydin ama büyüdüke yok oldun. Sen öyle bir şeydin ki sahip olduğun etin bir anlamı vardı. Sen öyle bir şeydin ki o anlama anlam vermeye ihtiyaç duymayacak yaştaydın. Sen bir çocuktun ve vardın. Sen, bir zamanlar vardın. Çünkü o zamanlar, şüphesizdi varlığın.

Evini hatırlıyor musun? Tokat yemeyi öğrendiğin salonu, diş çıkarmayı öğrendiğin odayı, salya dökmeyi öğrendiğin mutfağı? Sokağını hatırlıyor musun? Dirsek kanatmayı öğrendiğin kaldırımı, göz morartmayı öğrendiğin karanlığı? Kendini hatırlıyor musun? Yaşlandırmaya çalıştığın yüzünü, kaldırmaya çalıştığın kaşlarını? Kitabını hatırlıyor musun? Sayfalarının köşesi çiçek gibi açılmış, adı Pal Sokağı Çocukları.

Ferenc Molnar yazdı. Yıl 1906. 104 yıl önce. Bir gazeteci. 29 yaşındaydı. Tek derdi, edebiyat öğretmeninin ricasını kırmamaktı. "Bir şeyler yaz" demişti. "Okul gazetesi için! Destek ol bana." Ferenc Molnar yazdı: Pal Sokağı Çocukları. Ferenc Molnar hatırladı: Dünyanın bütün çocuklarını. Ferenc Molnar anladı: Bütün çocukların aynılığını.

Bir arsa hayal etti. Türkçedeki varoş kelimesinin Macarcadaki varos kelimesinden ite kaka geldiğine kanıt, köhne bir boşluk. Kuşatıldığı binaların gölgesinde, Peter Pan\"ların hüküm sürdüğü bir arsa. Çocuklar hayal etti. O arsada bilyelerini yuvarlayan. O arsada çocuk kalan. O arsa için savaşan. İki çete. Birinin en küçüğü Nemescek, diğerinin adı Kızıl Gömlekliler. Bir Nemescek hayal etti. Arsa için hayatını veren. Oyun devam etsin diye büyümekten vazgeçen. Bir arsa hayal etti. Bir boşluk. Dünyanın bütün şehirlerindeki her yerden daha dolu. Ne bir adanın ne de bir bulutun üstünde. Üç binanın arasında, bina tutulmasına yakalanmış bir loşluk. Çocukların zamanla açtığı, çocukların zamanla solduğu bir boşluk. Bir savaş hayal etti. Mermilerin içinin kumla dolu olduğu, beyaz bayrakların çamaşır iplerinden koparıldığı, kazananın da kaybedenin de dost olduğu.

Ferenc Molnar öyle bir roman yazdı ki milyonlarca insan, adını verdiği sokaktan geçti. Ama ne kaldırımı ne de sokak lambası eskidi. Ferenc Molnar öyle bir roman yazdı ki Pal Sokağı"na bir defa giren bir daha çıkamadı. Boyu büyüklerin hayatında hiçbir anlam taşımayan her anlamın heykeli her köşesine dikildi. Nemescek de, çocukluk da ölümsüzleşti. Koca bir sokak, koca bir çıkmaz oldu. Ve Pal Çıkmazı Çocukları, bugün hâlâ her yerde. Cam kırar, zil alıp kaçar ve gülerler. Pal Çıkmazı"nda, oyun yaşı ölünce geçer.

Hakan Günday

25 Kas 2011

"seni anlıyorum" demek büyük bir yalandır.



 

 

önce bilgiyle sonra düşünmeyle gelen, insanın kendini üstün görmesi, diğer bütün konuşan yaratıkları ilk bakışta yargılaması belli bir yaşa kadar devam eder. sonra bir gün fark edilir hiçbir canlının anlaşılabilecek kadar basit olmadığı. içine kapanık bir çocuğun sınıf arkadaşlarını pompalı tüfekle katlettiğini okursun gazetede. orta yaşlardaki başarılı mühendisin bir çocuk gibi evinden, ailesinden kaçtığına tanık olursun. yargılar isabetsiz hale gelir. çözdüğünü ya da uyanışından yatağına dönüşüne kadar bir gün boyunca neler yaptığını tahmin ettiğini sandığın insanları aslında ne kadar az tanıdığını fark edersin. ve yıllarca sadece kendini çift hatta daha fazla sayıda hayat sahibi gördüğünden, şaşırırsın bir benzerini başkalarının da yapabilmesine. hatta senden yüz kitap daha cahillerin aklından geçenleri okuyamadığın için utanırsın kendinden. oysa onlara benzememek için hiçbir iş yapmamış, hiçbir inanca ve amaca sahip olmamışsındır. sadece gözlem ve eleştiri vardır hayatında. ama on sekiz yaşına kadar son derece normal, başarılı, popüler bir çocukluk geçirerek gelmiş bir gencin kendini asmasına tanık olunca bir yudum bile yükselememiş olduğunu anlarsın.

"seni anlıyorum" demek büyük bir yalandır. kocaman bir yalan. kimse kimseyi anlayamaz ve tanıyamaz dünyada... var olan en sağlam zırh insan vücududur. içindekileri en iyi saklayan kasa odur. koridorlarında birikenlerin kokusunu bile yaymaz dışarıya. deliliğin kokusunu, anormalliğinin kokusunu duyamazsın yanında gazete okuyan adamın, otobüs durağında. sadece gördüklerin vardır. beş duyunun algıladığı kadar anlarsın aileni, sevgilini, çocuğunu. dolayısıyla herhangi bir şeyi, birini anladığına, ama gerçekten anladığına emin olmak, sarıldığında arkasında ellerini kavuşturabilecek kadar o şeyi ya da kimseyi anlamak olağan üstü bir durumdur. ve çok zaman isteyen söz konusu olağanüstü ilişki için olağanüstü bir insan olmak gerekir.


dünyanın en iyi üç gitaristinden biri, enstürmanına dair sadece şu kelimeleri söyler: "gitarı ve gitar müziğini anlayabilmekteyim."


varılabilecek son noktadır anlayabilmek. en üst derecede bilgi gerektirir. bahsettiğim virtüöz benim ülkemdendir...


kimbilir belki bende anlarım kendimi. anlayabilirim varlığımı. ya da hepsinden vazgeçtim. belki bir gün, ben de anlayabilirim suyu, ateşi, toprağı, havayı... yanlış anlaşılmasın! ders almak değildir anlamak. tecrübe asla! kıyasla da varılmaz bu noktaya. sadece anladığının farkında olmaktır gereken. kim bilir belki ben de derim bir gün, "kinyas'ı ve kinyasın hayatını anlayabilmekteyim." ancak sanmıyorum. ne o kadar sabrım var, ne de anlamaya merakım... ölümlü olduğumu unutamadıktan sonra ne gereği var anlamanın? tutunsan da aşıklarına, zincirlesen de kendini dostlarına yine de gömülürsün toprağa. gerekirse hepsiyle beraber gömerler. firavunlara yaptıkları gibi.


anlayan şöyle der: "anlayamasaydım da ölecektim. daha çok anlamak yormayacakk tabutumu taşıyanların kollarını. çünkü ne daha ağır oldum, ne daha büyük!"

3 Kas 2011

dünyanın en eski mesleği fahişelikse, dünyanın en eski hayal kırıklığı da aşktı..




-sosyal devlet dedikleri, bana kalırsa Gestapo düzeninden başka bir şey olmayan sistemleri, sokakta biri düştüğünde ambulans gelene kadar, yerde yatanın kendileri olmadığı için şükretmelerinden ibarettir.

-ahlak çoğunluğun görüşüdür, toplumsal sözleşmedir derler. ve geceleri o çoğunluk yoktur.

-birisinin ağzından çıkan, üç yüz kilometre uzakta doğmuş başka birine hiçbir anlam ifade etmeyen kelimeler dünyayı yönetiyordu.

-dile getirilmeyen nefretten büyüğü yoktur. dile getirilmeyen aşk gibisi yoktur. bu dünyada en gerçek akdeniz erkekleri, dillerinden zerre kadar anlamadıkları kuzey kadınlarıyla yaşar. tek bir kelime yoktur arada. tek bir uluslararası yazısız anlaşmalardan akan işaretleşme yoktur. tek diyalog bedenler arası kurulandır.sertleşmiş göğüs uçları ve benzer belirtiler yalan söylenmesini engeller... konuşarak bir yere varılamaz.

-dünyada iki ırk vardır. dolandırılanlar ve tecavüz edenler. beyazlar dolandırılır. onun dışındaki renklerinse ırzına geçilir aynı beyazlar tarafından. böylesine bir döviz ya da yerel para alımında gerçekleştirilen küçük boyutlu dolandırıcılık, o ülkenin kadınlarından yeraltı ve yerüstü zenginliklerine kadar her şeyine sahip beyazların göz yummak zorunda kaldıkları bir durumdur. sosyal patlamayı engelleyici bir görevi vardır. beyaz adamı tecavüz edilenler için uydurduğu başka bir katlanma yoludur. geri kalmaya mahkum olan bir ülkenin insanı, beyazdan çarptığı parayla yetinir. sokakta uyumasının, kız kardeşini satmasının, şehrin beyaz semtlerine adım atamamasının bedelidir bu. uygarlığa köle olmanın maaşıdır. kuzey avrupa politikacılarının övdüğü sosyal adalettir. ve dolayısıyla turizmi üçüncü dünya ülkelerine bırakmıştır medeniyet. ırzına geçtiği halklara karşılığını verebilmek için. böylece rahat uyurlar geceleri. vicdanları zencilerden, kızılderililerden, uzakdoğululardan, araplardan korunur böylece. bu ufak kazıklanmalar bir zırhtır yüzyılın imparatorlarının vicdanlarına.

-gözlerinde bir hırs yatıyordu. dünyanın anasını düzme hırsı. atalarının belirsizliği, avrupalıların kendilerine yüzyıllar boyunca çektirdiği acılar bir katiller sürüsü yaratmıştı. gözlerinde daha çok işkence, tecavüz edebilecek, öldürebilecek bakışlar vardı. o an, zencilerden farklı olduklarını anladım. siyah adam kaderine boyun eğmiş beklerken çekik gözlü, esmer adamlar dünyanın bir bölümünün sahip olduğu zenginliklerden haberdar ve bunların hiçbirinden payını alamadığı için de kızgındı. sakatlanmış atalarına, acımasız avrupa'ya kızgınlardı. ve intikam planları yapıyorlardı.

-eski bir faşistin dediği gibi, "bir hamal ya da profesör. çok şey fark eder! kırk hamal ya da kırk profesör. ne fark eder!"

-birini kandırmanın en iyi yolu ayrıntılardır. tabii bu ayrıntıların sayısı arttıkça, daha sonra hatırlanması gerekenlerin de sayısı artar. ama birine bir hikaye ancak bütün ayrıntılarıyla anlatılmalı, yoksa inanmaz.

-kinyas cipte yarı baygın yatarken miguel'in hediyesi olan bir şişe JB'yi paylaştık polislerle. açgözlü diyemeyeceğim onlar için. ya da fırsat düşkünü. sadece resmi sıfatları sayesinde gelişmiş bir yan sektör...

-meksika denilen ülkenin seçimle işbaşına gelmiş devlet başkanını öldüreceğim. öğrensinler hayatta hiçbir şeyin seçilemeyeceğini...

-"eğer gerçekten inansaydı yazdıklarına, çoktan intihar etmiş olurdu. scatologie taraftarları bile okunduktan sonra hazımsızlık yapabilir bu kitap!"

-katilin kurbanını öldürmesi değil, kafasını kesip kesmediği hatırlanır.

-"burjuva ilk gelen olmaktan utanç duyar! bir davete ilk gelen olmak kadar çirkin bir şey yoktur."

-söylenen her lafı duymalıyım. işte böyle psikolojik bir halden kaynaklanıyor devletin, insanlarını dosyalama sistemine başvurması diye düşünüyorum. devletten habersiz hiçbir iş yapılmamalı! onun anlayamayacağı kelimeler çıkmamalı yurttaşlarının ağzından. devlet beş yaşında bir çocuk gibi. onun seviyesinde konuşulmazsa, büyükler gezmeye giderken yanlarına almazsa ağlamaya, kırıp dökmeye başlıyor.

-dünyanın en eski mesleği fahişelikse, dünyanın en eski hayal kırıklığı da aşktı...

-yarın, bugünü yaşanabilir hale getiriyordu. kendimizi bir binanın tepesinden hep beraber boşluğa bırakmayışımızın tek nedeni yarındı! lotonun çıkma ihtimalini, aşık olunacak insanla tanışma ihtimalini, sonsuz mutluluk ihtimalini içinde barındıran o sihirli bir sözcük: yarın.

-soyluluk sadece şatolarda yaşamak değildi. işte buydu! sormamak. sadece anlatılmak isteneni dinleyecek kadar meraka sahip olmak...


kinyas ve kayra

1 Eyl 2011

Azil...




Doğdun. İki yıl sekiz ay geçti. Düşünmedin, konuşmadın. İki yıl sekiz ay sonra bir patlamayla uyandın. Kafatasının içi o kadar sıcaktı ki aklın alev aldı. Mükemmel bir alev. Muhteşem bir yangın. Düşündün ama konuşmadın. İlk düşüncen geldi. Sonra ikincisi. Sonra da devamı. İlk kuralla tanıştın:

Aynı zihinde yer alan karşıt düşünceler birbirini yok eder ve ışığa dönüşürler:

Herhangi bir düşünce karşıtıyla karşılaşırsa özgün halinden eser kalmaz. Karşıtından mutlaka etkilenir ve değişir. Bu da yok olduğu anlamına gelir. Aynı zihindeki karşıt düşünce baskısına çelişki denir. Zihin, çelişki karşısında birbirini parçalayan düşüncelerini ölümlerine terk etmek zorundadır ve üçüncü düşünceyi üretmelidir. Zihin, yok olanların bıraktığı yeri üçüncülerle doldurmalıdır. Aksi takdirde karşıt düşüncelerin aynı anda yok olmasıyla boşalacak olan zihinde davranışa dönüşecek hiçbir şey kalmayacaktır. Ve davranışın gözlemlenmediği beden her anlamda felçli sayılacaktır. İnsanların en büyük hatası, bu kuralı görmezden gelmeleri ve karşıt düşüncelerin birbirlerini öldürmesine izleyici kalmalarıdır. Hayatın karşılarına çıkardığı seçim kavşaklarında donarak ölmelerinin nedeni, karşıt düşüncelerin çarpışmalarından kaynaklanan ışıktan gözlerini alamadıkları için körleşmeleridir. Kör ve felçli. Kim böyle olmak ister?...

Tabii ki sözünü ettiğim düşünceler, savunulan ve uğruna kelime çiğnenenlerdir. Tabii ki her düşüncenin karşıtı vardır ve zihin, her şeyi düşünmek üzere tasarlanmıştır. Ancak bir çarpışmanın gerçekleşmesi için düşünce ve karşıtının davranışa dönüşme aşamasına gelmiş olması gerekir. Örnek mi istiyorsun?.. Dikkatli oku...

Bugüne kadar her şeyin söylendiğini ve her şeyin yapıldığını düşünen, ancak üretmekten vazgeçemeyen bir yaratıcıyı düşün. Bir şairi, bir yazarı ya da herhangi bir sanatçıyı. Davranışa dönüşmesine ramak kalmış iki karşıt düşünce: Üretmek ve üretmemek. Ve ikisi için de yeterli geçerlilik nedeni bulabilen bir zihin... Sence böyle bir oyun nasıl biter?... Eğer birinci kural tanınmıyor ve ona uygun hareket edilmiyorsa sanatçı durur. Zihninde ki çarpışmanın ışığı o kadar güçlü olur ki kamaşmış gözleri perdelenir. Ne üretmemenin huzuru içinde günlerini geçirebilir ne de üretirken sahip olduğu yeteneği zorlayacak özgürlüğü kullanabilir. Ne yaratmaktan vazgeçebilir ne de yaratırken tatmin olabilir. Durur. İçinde ki karşıt düşünceler bataklığında yeteneği gömülene kadar durur. Ve yeteneğinin gömüldüğü mezarın başında ağlamaktan başka çaresi kalmaz. Oysa çarpışma gerçekleşmeden evvel yapılması gereken üçüncü düşünceyi doğurmaktır. Bu örnekte, her şeyin daha önce söylenmiş olduğunu varsayan yaratıcının aynaya bakarak tekrarlaması gereken cümleler şunlardır:

‘Her şey söylenmiş olabilir, ama ben daha söylemedim. Ve eğer ben söylemediysem her şey söylenmemiştir. Çünkü kimse benim gibi söyleyemez. Çünkü ben tekim. Çünkü daha önce söylenmiş olanları benim gibi söyleyebilecek kimse yok. Özgürlükten herkes söz etti. Ama ben değil. Komşum da etmedi. Onun komşusu da. Ancak herkesin özgürlükten söz ettiği gün, özgürlük söylenmiş ve kapanmış bir konu olur. Dolayısıyla yaşayan bütün akılların süzgecinden geçene kadar bakir kalacak olan özgürlük düşüncesine ilişkin yaratımlar sürecektir...’

Zihin boşluğuna neden olabilecek karşıt düşünce çarpışmaları, ancak üçüncü düşüncenin keşfiyle olasıdır. Ve daima üçüncü düşünce vardır...

Çelişki seni öldürür. Çelişki işkencedir. Çelişki buz tutmuş bir göldür. Çelişki buz tutmuş gölün çatladığı andır. Çelişki göldeki çatlağa saplanıp donmaya başlamandır. Çelişki, yardım istemek için açtığın ağzına dolan sudur...
Doğumundan iki yıl sekiz ay sonra bütün bunları biliyordun. Hangi mucize, hangi masal?... Kim bilir?.. Ama hepsinin farkındaydın. Çünkü çevreni ve hayatı diğerleri gibi değil, o güne kadar hiçbir zeki varlığın başaramadığı gibi öğreniyordun. Temel kuralları. Bir mucize. Bir masal. Kim bilir?..

Patlama anındaki sıcaklık olağanüstüydü ve zihninin her noktasında aynıydı. Isı, sahip olduğun tek güçtü. Dakikalar, saatler ve haftalar geçti. Türettiğin üçüncü düşünceler zihnini besledi. Karşıtlıkların yok olarak boşalttığı hücreleri onlarla doldurdun. Mükemmeldin. Kusursuz. Üçüncü düşüncelerin birleşti ve yoğun merkezler oluşturdu. Ağırlaşıp, keskinleştiler. O kadar ağırlaştılar ki, içlerine doğru çöktüler. Bu, sahip olduğun düşüncelerin mutlaklığının doğal sonucuydu. Öğrendiğin her bilgi, çöken merkezlerin etrafında dönmeye başladı. Geliştin. Yeni bilgi ve düşüncelerin çarpması daha karmaşık merkezler yarattı. Düşünce düzeneğin görülmemiş bir hızla zihnin de yayıldı. Tanıdığın kurallar ikiye çıktı:

Her şey ve herkes ışık yayar. Sonuç, nedenlerin aydınlattığı noktada, nedense sonuçların aydınlattığı noktadadır...

Sahip olduğun her bilgi ve düşüncenin birer ışık huzmesi olduğunu anladın. Her birinin bölge boyu farklıydı ve sen onları ayırt edebildin. Zihninin haritasını çıkarmayı öğrendin. Hangi düşünceye neden sahip olduğunu çözdün. Ve hangi düşüncenin neye neden olabildiğini görebildin. Sınırlı zihnindeki düşünce ve bilgilerin ışık yollarını gözlerin kamaşmadan izleyebildin. Kimse kendini senin kadar tanıyamadı. Kimse neyi neden düşündüğünü senin kadar iyi bilemedi. Bundan zevk aldın. Başka çaren yoktu. Başka çare aramadın. Ani yükselişin durmuyordu. Zihninin genişlemesi arttıkça hızlanıyordu. Ve sen kuraları anlıyordun...
Her düşünce bir diğerini doygunlukları ve aralarındaki uzaklık ölçüsünde çeker...

Birbirinden çok farklı gibi görünen düşüncelerin birleştiğine tanıklık ettin. Çekim gücünün sınırlarını tanıdın. Yok olmak ve yaratmak gibi düşüncelerin nasıl birbirlerine yaklaştıklarını gördün. İnsanın yarattıkça yok olduğunu anladın. Yaratıcılığının bedelinin yarattıkların kadar eksilmek olduğunu kabul ettin. Ve amacın bu oldu. Yaratarak yok olmak. Son düşüncen de yok olana kadar yaratmak...
Düşünceler mükemmel, ancak davranışlar kusurludur...

Sindirilmesi zor kurallardan biri. Düşünceler zihinde doğar. Ve zihnin şartları üç boyutlu dünyanınkinden farklıdır. Zihnin şartları mükemmel düşünceyi oluşturacak niteliklere sahiptir. Çünkü zihnin sürekli genişleme gücüne sahiptir. Oysa üç boyutlu dünyayla kurduğun ilişki bedenin ve duyularınla sınırlıdır. Üç boyutlu dünya zihninin aksine daralır ve davranışlarına kusurlar ekler. Zihinsel tasarıların ancak bir bölümü davranışlara yansıtılabilir. Davranış daima eksik kalacaktır. Bir insanı sevdiğini düşünmek, ona bunu söylemek ve ardından sarılmakla anlatılamayacak kadar mükemmeldir. Bir insanı öldürmek, ondan nefret ettiğini düşünmenin yanında daima kusurludur. Hiçbir davranış, düşüncenin gerçek tercümesi değildir...

Bu kuralla tanıştığın günü ve bedeninden nefret ettiğini anımsıyorum. Ancak sonrasında davranışların, yaklaşık düşünceler olduğunu kabul edip buna göre yaşamaya yemin ettiğini de anımsıyorum. Bu yüzden gerçekten kimseyi tanıdığını iddia etmeyeceğine yemin ettiğin gibi..

Düşünceler ışık hızında hareket eder...

Saniyede üç yüz bin kilometre hızla ilerleyen düşüncelerinin zihnindeki yolculuklarına hayran kaldın. Kütlesi olmayan her dalga gibi düşüncenin de, ışık olduğunu anladın. Hiçbir şey düşüncelerinden hızlı değildi. Zamanda yolculuğa sadece zihninde gerçekleştirebileceğini öğrendin. Anımsamak, tanık olmak ve geleceği hayal etmek. Her anın üç zaman içerdiğini anladın. Ve tabii her adımında yarım metre ilerleyen bir bedenin içindeki yolculukların ışık hızında gerçekleştiğini anlamak sana zamanın kişiselliğini ve değişkenliğini düşündürdü...
Zaman, var olan bütün etkenler ölçüsünde değişkendir...

Bunu anlaman zordu, ancak başardın. Kurman gereken denklem öylesine karmaşıktı ki var olan bütün kavramları kullanman gerekiyordu. Zamanın hızı, her şeye göre değişir. Bu cümleyi zihninde canlandırmak seni önce korkuttu. O güne kadar rastlamadığın bir büyüklükte bir ‘her şey’... Duygulardan biyolojik farklılıklara, düşüncelerden dini seçimlere kadar, her şey. Bir saniye ne kadar sürer, sorusuna kimsenin yanıt veremeyeceğini anladın. Ne yüz metre koşan atletlerin ne de onları izleyenlerin. Zamanı ölçmek için bir kronometreden fazlasının gerektiğini kabul ettin. Ve diğer insanlarla zaman uyuşmazlığı yaşayabileceğin gerçeğine hazırlandın...

Davranışa dönüşen düşünceler daima geçmişe aittir...

Işık hızının da bir sınırı olduğunu öğrendiğin gün gökyüzüne baktın. Güneşi gördün. Ancak gördüğünün, güneşin geçmişi olduğunu anladın. Haklıydın. Güneşin dünyaya uzaklığı yüz kırk dört milyon kilometre ve ışığının gezegene ulaşması sekiz dakika sürüyor. Dolayısıyla bir gün, güneş sönerse, bunu ancak sekiz dakika sonra anlayabileceğini kabul ettin. Sekiz dakika boyunca, güneş sönmemiş gibi yaşayacak olan insanları düşündün. Her anın, o sekiz dakikaya dahil olabileceği olasılığını fark ettin. En önemlisi, düşüncenin davranışa dönüşme süresin de en az sekiz dakika olabileceğini hayal ettin. Aradaki sekiz dakikayı, doğanın parçası olarak gördün. Sevgilisini sevmekten vazgeçmiş insanın, ancak sekiz dakika sonra bunu açıklayabilmesini olgunlukla karşıladın. Sekiz dakika boyunca sevildiğini düşünmeye devam eden insanın gerçekle çarpışınca kırılan hayaline acımadın. Çünkü gözlemleyebildiğin her davranışın geçmişteki bir düşüncenin eseri olduğunu anlamıştın. Tanıdığı olduğun ve insanlar tarafından temeli atılmış olan dünya her şeyiyle geçmişe aitti...
Düşünceler, duyguların çekim alanına girince bükülürler...

Ve duyguları keşfettin. Ne kadar kıskanç ve güçlü olabileceklerini anladın. Zihninde beliren duygu merkezlerinin çevresinde çekim alanları olduğunu fark edince düşüncelerine etkisini ölçtün. Herhangi bir düşünce, herhangi bir duygunun çekim alanına girdiğinde bükülüp yön değiştiriyordu. Ve sen, düşüncenin gerçek kaynağını belirtmekle yanılıyordun. Yön değiştiren düşüncenin, duygunun yakınlarından çıktığını sanıyor,ancak yanılıyordun. Bunlara sahte düşünceler adını verdin. Kaynağı, görülenden başka bir yerde olan düşünceler. Dikkat edilmesi gereken düşünceler. Tehlikeli düşünceler. Böyle bir ayrımın farkında olmayanlar, sahte düşünceler yüzünden acı verici kararlar alabilirlerdi. Korktun. Bir düşüncenin gerçek doğum yerini, öğrenmenin yollarını araştırdın. Ancak bulamadın. Alabileceğin tek önlem, duygu merkezlerini daraltmak, dolayısıyla çekim alanlarını küçültmek olabilirdi. Bu yolu seçtin. Olabildiğince az hissetmek. Duygularını olabildiğince önemsememek. Ne sevgiyi ne de nefreti ciddiye almak. Pürüzsüz bir düşünce ağı kurabilmek adına duygularının boğazını sıktın. Bazıları kangren olup öldü, bazıları cılız hayatlarını sürdürdü. Zihnin sınırları içinde, düşüncenin duygudan başka düşmanı yoktu ve sen bunun farkındaydın...

Sh: 28/29/30/31/32/33
Hakan Günday

3 Ağu 2011

Her şey bitti. Bundan sonra düşünmeyecek, bilmeyecek ve yaratmayacaksın..




* Sevgi tırmananları birbirine bağlayan bir halattı. Biri düşerse diğerlerinin hayatta kalması için halatın kesilmesi gerekiyordu. Ancak sevgi kesilmeyecek kadar kalın bir halattı ve sonunda herkes düşerdi. Aptallar sevdikleriyle düşer, kötüler sevdiklerini aşağı çeker...

Sh.19

* Zamandan muaf tutulmanın ödülü. Hiçbir şey olmamak. Hiçbir sıfatı sırtında taşımamak. Kamburlarının hiç doğmadı bir ev. Ne güzel ne çirkin. Ne zeki ne aptal. İçinde kuralların olmadığı bir ev. Doğduğun ev. Doğumevin. Ancak doğmayabilirdin...

Sh. 21

* Hiçbir hayal, gerçekleşmediği sürece mutlak değildir...

* Böylece, Tanrı’nın şeytana içini dökmesinden insan doğdu... Böylece ışığın karanlığı delmesinden ve döllenmesinden sen doğdun... Böylece sen loş oldun. Bazen aydınlandığını, bazen de karardığını sandın. Ancak hangisinin sen olduğuna asla karar veremedin. Ne kötüsün ne de iyi. Her şeyi düşünebilir, her şeyi hayal edebilir, ancak sadece seçtiklerini gerçekleştirebilirsin. Düşünce şeytandan, davranış Tanrı’dandır. Hangi düşüncenin davranışa dönüşeceğini karar verense insandır...

Sh.23/24

* Herkesin kayıp kıtasını keşfettiği bir an vardır...

* Kayıp kıtanın haritası. Düşünceler kıtası. Varlığından emin olunmayan, ancak yokluğundan ötürü ölümcül acıların çekildiği bir kıta...

Sh. 37

* Her zihin bir patlamayla doğar , şişer ve genişlemeye devam eder. Ancak sadece bazıları mükemmel dengeye ulaşır. Diğerleri yüksek yoğunlukları yüzünden çöker. Bu, onların sonu değildir. Bu, onların kapandığı andır. Her şeye ve herkese kendilerini kapattıkları an. Böyle bir seçim yapılabilir mi?.. Öğreneceksin...

* Zihnin sonsuzluk hissi vermesinin nedeni, içindeki bütün düşüncelerinin merkez olarak algılanabilmesidir. Hayatının değersiz olduğu düşüncesinin, zihninin merkezi olduğunu sanabilirsin ya da diğer hayatların değersiz olduğunu, zihninin merkezi olarak ilan edebilirsin. Bu inanca göre davranabilir ve yanılırsın. Ayrıca eğer, her düşünce merkezse ve zihin bu merkezler etrafında genişliyorsa, yanılgı onun sonsuz olduğuna dair olacaktır. Ancak değildir. Hiçbir şey sonsuz değildir. Özellikle de zaman...

Sh . 40

* Zihin aynı anda iki farklı düşünceye odaklanamaz...

* Hiçbir düşünce zihnin merkezi değildir. Ve hiçbir düşünce diğerlerinden önemli değildir. Dolayısıyla hiçbir düşünceyi varlığının kaynağı olarak görmemelisin. Varlık nedeni sorusunun yanıtında düşünce kelimesinin yer almadığını bilmelisin. Başlangıçtaki patlama düşünceye ait değildir...

* İlişkilerin zaman içerisinde sıcaklığını yitirmesi doğaldır. Geçmişe özlem duymak, sadece zaman kaybıdır...

* Zihin her şeyi tüketir ve sadece düşünceyi üretir. Tüketimin ve üretimin sürmesi için zihnin genişliyor olması gerekir. Dolayısıyla, sadece genişleme döneminde akıl sağlığından söz edilebilir...

Sh. 41

* Kendine ve hayatın sana sunduğuna inandığım acıya güven...

sh. 49

* Sadece korkaklar yalan söyler...

Sh.57

* Zaman var olan bütün unsurlar öncesinde değişkendir. Her düşünce bir diğerini doygunlukları ve aralarındaki uzaklık ölçüsünde çeker...

Sh.60

*
* Şans oyunları dışında kalan her şey olabilir. Çünkü onlar, tesadüfün olmadığı bir evrende tesadüf açlığıyla yaratılmış düzeneklerdir. Kuralları hayatın işleyişinden farklıdır…

Sh . 79

* Bir hücreye girdi ve kapı kilitlendi. Ancak bu kez de uyarıcıların anıları onu yalnız bırakmadı. Hücreye kilitlenenlerin arasında hayat ve dünya anıları da vardı. Onları unutmak için tek yol, Ben’i de unutmaktan geçiyordu…

Sh. 88

* İnsan öncelikle içinden çıktığı insanla, sonrasında da hayat ve dünyayla zorunlu ilişkiye girdiği için, Ben, varlığı ancak sezilebilecek, ama asla kanıtlanamayacak bir düşünceydi…

Sh. 89

* Dünya, zihinsel felçlilere göre bir yer değildi. Dünya, Ben arayışına saygı duymuyor, hatta böylesi bir arayış içinde olanları cezalandırmak için çaba sarf ediyordu. Dünya düzeneği, Ben’ini arayanlara acı vermek için kurulmuştu…

Sh.90

* Duyguların, düşüncelerin en büyük düşmanı olduğunu öğrenmedikçe, duyguların, sadece birer kelimeden ibaret olduğunu anlamadıkça, onların esiri olarak kalacak… Çünkü duygular, insanın yalnızlığını reddedişiyle başlayan kurgunun sözlüğünde yer alırlar…

* İnsan, Ben’iyle karşılaşana kadar acılar içinde, solucanlar gibi kıvranacak ve tatminsizlik içinde boğularak ölecektir…

Sh.94

* İnsanın amacı ve varlık nedeni, yaratarak yok olmaktır…

* Yaratarak yok olmak, düşüncenin kendi ısısıyla erimesidir. Yaratarak yok olmak, ışığın yoğunluğun artması sonucunda patlayarak evrene yayılmasıdır. Bu süreç ‘Yokavar’ adını alır..

* Yokavar boyunca insan, sahip olduğu bütün bilgi, düşünce ve yeteneği yaratmak için harcamalıdır. Her yapıt yaratıcısının değeri kadar eksiltecektir. Sahip olduğu bütün bilgi, düşünce ve yetenekleri yapıtlara dönüştürmüş bir yaratıcı, Ben’den ibaret kalacaktır. Ben’se hiçlik içindeki insandır. İnsanın ait olduğu yer hiçliktir. Hayatın ve dünyanın ulaşamadığı yer olan hiçlik, insanın son evidir. Hiçlik içindeki insan, yani Ben, varlıktır. Asla varlık bilinci değil. Sadece varlık. Ne eksik, ne fazla. Dolayısıyla Ben, sadece varlığını sürdürendir. Var olduğunu bilmeden. Var olduğunu düşünmeden. İkinci bir düşünceye sahip olmadan. Çünkü varlık, ilk ve tek düşüncedir.

Sh.95

* Hiçbir insan, hiçliğin merkezine erişememiş ve varlıktan ibaret kalmamıştır. Bu yüzden temel kurallar, varlığın bilinci düzeyine kadar geçerlidir. Ondan sonrası, yani varlığın bilincini kaybedip varlıktan ibaret kaldığı andan sonrası, insan zihninin hayal edemeyeceği kadar basittir. İnsan zihninin olamayacağı kadar boş, duyuları ve sezgilerin fark edemiyeceği kadar belirtisiz. Sadece var olmak. Hiçbir şeyin olmadığı bir yerde ve zamanda var olmak.Tatminin, acının, duyguların, sahte amaçların, hiçbir şeyin. Hiçliğin merkezinde bir varlık. Hepsi bu. Bilinen insanın, vardığı anda yok olduğu bir düzey. Son düzey.

* Varılabilecek son nokta, bir noktaya dönüşmektir. Nokta mükemmeldir. İnsanın varlıktan ibaret kalması gibi. Kusursuz bir hal. İnsanın varlık nedeni, hiçliğin merkezinde var olarak mükemmel bir durağanlığa erişmek ve sonsuza kadar o halde kalmaktır. Buna yaratarak, yok olmak denir.

Sh.96

* Önemli olan Tanrı’nın bir enstrüman yaratmış olmasıdır. İnsan denen bir enstrüman. Ancak yarattığı müzik enstrümanını çalamayan bir usta gibi, Tanrı’da insandan doğru sesi çıkaramamıştır. Bu yüzden Tanrı hariç bütün güçler insanı çalmış ve özellikle de şeytan en güzel melodilerini onunla bestelemiştir…

Sh.98

* Klonlama, hatalar içine gömülmüş insanlığın, kendini, hatalarıyla birlikte sonsuza dek var etme çabasıydı. Oysa nesillerin arası, derin kesiklerle açılmalı, her birinin hüküm sürdüğü çağdan sonra dev baltalar genetik halatları kesmeliydi. Genetik ve kültürel mirasın, insana acıdan başka bir şey vermesine olanak yoktu. Her insanın boşluğa doğma hakkı olmalıydı...

Sh.100

* Hayat, elle tutulabilir, gözle görülebilir, kulakla duyulabiliyor, burunla koklanabiliyor, dile tat verebiliyordu. Ancak bütün bunlar, sadece saniyenin yarısı kadar sürüyordu. Oysa insan ortalama altmış beş yıl yaşardı…

Sh.110

* Tanrısal bilgiler fizik kurallarını andırıyordu. İnsanların çözemediği neden ve sonuç ilişkileri açıklanıyordu. Çünkü insanın kendi başına keşfedemediği tek bilgi, bir bedenle yani maddeyle yaşamaya ilişkin olandı. İnsanın iyilik savaşını bedeninin üzerinden yürütmesi olanaksızdı. Kötü olan insan değil, maddeydi. İnsanın, suçluluk duygusundan kurtulup bu gerçeği sindirmesi ve maddeyi gerektiği gibi kullanmayı öğrenmesi gerekiyordu. Maddeye dair her kararın mutlaka iki sonucu vardı. İyi ve kötü. Bir insan diğerine aşık olduğunda, başka insanlara aşık olması olanaksızdı. Madde nitelik ve nicelik sınırlarına sahipti. Dolayısıyla herkese yetecek kadar yoktu. Dinlerin varlığını savunduğu cennete eşdeğer hal, tek bir insanın mutluluk değerinin artması için tek bir insanın mutluluk değerinin azalması gerektiği andı. Kitapta buna mutlak denge deniyordu. Mutlak dengenin gerçekleşmesi için gerekense, maddenin ya da bedenin yerini zihnin almasıydı...

Sh. 112/113

* Gözleri kapalıyken gördüklerini önemsemektense ayna tarafından büyülenmişti. Oysa, iki ayna üst üste kapandığında, ışıksızlıktan yok olan görüntünün yerini hiçbir biçimde yok olmayan zihnin alması gerekiyordu. Sonuç olarak insan, maddeye hak ettiğinden fazla değeri verdiği sürece mutsuz olacaktı...

* Ölümse, yaşarken sindirilmiş bilgilerin zihin tarafından depolanması için verilen bir süreydi. Herkesin bir kasası var ve doğana kadar doğup ölmek gerekiyordu...

Sh.113

* Bilgileri tanıyıp, uygulamak insan iradesine bağlıdır. Tanrısal bilgilerin insana ulaşımı her yolla gerçekleşebilir. Çoğu en akla gelmeyecek yollardır. Böyle olması normaldi, çünkü Tanrı, insan aklına gelmeyen her şeydir. Kişisel ve tanrısal olan bilgileri, bilinçli ya da bilinçsizce öğrenenler yeni insanlara dönüşürler, ancak diğerlerini bekleyen son biraz farklıdır...

* Peygamberlik etmen gereken kişi kendinsin.

Sh.114

* İnkar edilemeyecek tek gerçek, acıydı...

* Zihinsel ağırlığı ne olursa olsun, her düşen beyin, aynı hızda hızlanır...

Sh.132

* Kelimelerin fonetik yapılarını, nesnelerin sürtünmeyle çıkardıkları seslerde bulan Asil, her şeyin kendisiyle konuşmaya başladığını inanmıştı, çünkü gürültüler ile kelimeler arasındaki fonetik benzerliğin tesadüf eseri olduğunu anlayamamıştı...

* Doğaysa nesnelere göre çok daha gevezeydi. Yağmurun her damlası ayrı, bir ağacın her dalı ayrı kelimeleri tekrarlıyordu...

Sh.135

Sh.138

* Kansız acının en acımasız tarafı, bitmesinin beklendiği bir kan dökülme anının olmayışıydı. Kansız acının en acımasız tarafı, ne zaman biteceğinin bilinememesiydi...

Sh.139

* Her insanın yokavarı bilgi, yetenek ve düşüncelerinin düzeyine göre biçim değiştirir. Her insanın yokavarının süresi farklıdır. Tek bir cümlede tamamlanabilecek olanlar da vardır, elli hayat boyunca yaratılanların yetmediği de...

Sh. 147

* İnsanın, hiçliğin merkezinde, varlıktan ibaret kalmasıyla arasındaki en büyük engellerden biri, iyilik bilgisiydi. Bu bilgi insana atılmış en büyük kazıklardan biriydi. Umut ve umutsuzluk arasında gidip gelirken, açlıktan ölmesine neden olacak kadar belalı bilgi...

Sh. 148

* İyilik, ilk öğretilendi. Ancak gerçek değildi. Yaratılması olanaksız eserler gibi, iyilik de bilinen boyutlar dahilinde var olamayacak kadar hayaliydi. Ancak bir yerlerde iyiliğin olduğun inanan ve defalarca hayal kırıklığına uğramaktan mahvolmuş olan insanların yetersiz çabaları, kendilerini tanımalarını engelliyordu. Savaşlar, ihanetler ve yalanlar insana aitti. Ve pişmanlık ya da komşunun hayatını eleştirmek, iyi olmaya yetmiyordu. Hiçbir şey iyi olmak için yeterli değildi. Çünkü dünya ve insan eti, iyilikten yoksundu. İnsanlık, çizginin diğer tarafındaydı. Ancak iyilik ve kötülüğü ayıran sınıra o kadar yakındı ki, iyiliğin ne olduğunu biliyor, ancak hayata geçiremiyordu. Vicdan kelimesi ve duygusu, sınıra yakın olmaktan kaynaklanan bir sahtelikti. İnsan, iyiliğe yakın olan bir kötüydü. Bu gerçeğin insan tarafından öğrenilmesinin zamanı gelmişti. Erişemeyeceği bir huzuru sürekli arzulamaktan vazgeçmeli ve kendisiyle çelişmekten delirmeye son vermeliydi. Gelişimini engelleyen yüksek amaçlara sahip olmayı bırakmalı ve iyiliğe ulaşmak yerine, içindeki kötülüğü dizginlemeyi öğrenmeliydi. Çünkü her ne kadar yakın olsa da, iyilikle arasında asla aşamayacağı bir duvar vardı ve o duvara çarpıp parçalanmaktan vazgeçemiyordu. Her çarpışmada sınırdan daha da uzaklaşıyor ve kötülük topraklarının merkezine yaklaşıyordu. Ne yarattığı dinler, ne ahlak, ne de yasalar...

Sh. 148/149

* İtme gücü, çekim gücünden şiddetlidir...

Sh. 169

* İnsanlık sosyalleştiğinden beri, iyilikten, hayali bir mıknatıs yaratıp, tarafından çekilmeyi beklemiş ancak çekim gücü, insanlığı bir araya getirmeye yetmemişti. Çünkü gerçek değildi. Çünkü insan hayatı, iyilik topraklarında geçmiyordu. Gerçek olan kötülüktü. Beş duyudan beş kez geçip, duygu ve düşünce doğurtacak olan, kötülüktü. Ve amaç sınırı geçmekse, bu sadece kötülüğün itme gücünün kullanılmasıyla olanaklı hale gelecekti. İnsanlığın iyiliğe yönelmesinin tek yolu, kötülükten kaçması olacaktı..

Sh. 169/170

* İnsanlığın sonu diye düşündü Asil. Nerede durması gerektiğini bilememekten gelecek. Sınırın hangi yakasında doğduğunu ve hangi yakasında öleceğini bilememekten gelecek, insanlığın sonu...

Sh.178

* Her şey bitti. Bundan sonra düşünmeyecek, bilmeyecek ve yaratmayacaksın...

Sh.213

Azil / Hakan Günday

21 May 2011

AZ





diyebilirsin ki, bir insanı, fotoğraflarından ve hakkındaki haberlerden ne kadar tanıyabilirsin? haklısın. belki de çok az... o zaman şöyle demeliyim: seni az tanıyorum... az... sen de fark ettin mi? az dediğin, küçücük bir kelime. sadece a ve z. sadece iki harf. ama aralarında koca bir alfabe var. o alfabeyle yazılmış binlerce kelime ve yüzbinlerce cümle var. sana söylemek isteyip de yazamadığım sözler bile o iki harf arasında. biri başlangıç, diğeri son. ama sanki birbirleri için yaratılmışlar. yan yana gelip de birlikte okunmak için. aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuş gibiler. senin ve benim gibi... bu yüzden, belki de az çoktan fazladır. belki de az, hayat ve ölüm kadardır! belki de, seni az tanıyorum, demek, seni kendimden çok biliyorum, demektir. bilmesem de, öğrenmek için her şeyi yaparım, demektir. belki de az, her şey demektir. ve belki de benim sana söyleyebileceğim tek şeydir...

17 May 2011

AZ




Derdâ
Altı yaşındaydı ve altı yaşında ölecekti. Korkudan titriyor, gözlerini böcekten ayıramıyordu. Ay çekirdeği tarlası kadar bir tavana bakıyor ama sadece onu görüyordu. Ay çekirdeği
kadar bir böcek. Sivri ayaklarının etrafındaki tüyleri paça gibi duran, antenlerinin inceliği kirpik kadar olan bir böcek. Bir böcek resmi kadar hareketsiz gövdesiyle, koyu bir loşluğun koyu griye boyadığı betonda simsiyah bir leke. Küçük kızın korkudan sulanmış gözleriyle aynı renkte.
Çenesine kadar çektiği battaniyeyi terli avuçlarının içinde sıkıyor ve böceğin ne zaman yüzüne düşeceğini düşünüyordu. Merdivensiz bir ranzanın üst katındaydı. Tavanla arasındaki mesafe, yarım metreden azdı. Elbet uyuyakalacaktı. Elbet uyurken ağzını açacak ve böcek kendini boşluğa bırakıp dişlerinin arasından geçecekti. Ya da önce battaniyesinin üzerine düşüp bir süre orada duracak, karnı acıkınca da küçük yüzüne ayak basıp burun deliklerinden birine girecek ve önüne ne çıkarsa kemirecekti. Bir saniyeliğine başını sağa çevirip uzattı ve yerden ne kadar yüksekte olduğunu anlamaya çalıştı. Ama bunun için bir saniye yeterli değildi. Tam olarak zemini görememiş, böceği gözden kaçırmamak için bakışlarını yeniden tavana çevirmişti.
Daha önce de böcek görmüştü. Kendi evinin duvarlarında da, başka evlerin duvarlarında da. Hatta içine adım attığı her evin duvarında en az bir tane böcek görmüştü. “Dereden geliyorlar” demişti babası. Dereden gelip tavanlara tırmanan, sonra da kendi ağırlığına dayanamayıp sobaya düşen daha büyük böcekler de görmüştü. Saçlarının kesilmesine neden olan bitler kadar küçüklerini de. Duvarların içine hızla kaçıp yok olanları da görmüştü, şekerpancarı çuvallarının altında sakince öldürülmeyi bekleyenleri de. Fare bile görmüştü. Bir defasında bir kurt bile görmüştü. Gözlerini karartmış böcekten yüz kat daha büyük bir kurt. Ama hiçbirinden korkmamıştı. Hiçbirinde titrememiş, hiçbirinde ağlamamıştı. Çünkü hiçbirinde yalnız değildi. Aslında yine yalnız değildi. Altında yatanla birlikte, çevresinde otuz beş çocuk vardı. Ama onlar sayılmazdı. Çünkü hiçbirinin adını bilmiyordu ve öğrenmek için artık çok geçti. Uyuyorlardı. Uyku seslerini duyabiliyordu.Verdikleri nefeslerin tıkanmış burunlarına çarpıp kırılma gürültüsünü duyabiliyordu. Uykularında hırlayan çocuklar bir omuzlarından diğerine dönüyor, serin yüzlerini denk getirebilmek için yastıklarını başlarının altında çeviriyor, bir ayaklarını diğerinin topuğuyla kaşıyor ve böceği zerre kadar umursamıyorlardı.
Kaçması gerekiyordu. Böcek üzerine düşmeden önce yataktan inmesi gerekiyordu. Ama nasıl inebilirdi ki? Merdiven olsaydı! Çıkması bile altında yatan çocuğun itmesiyle olmuştu.
“Bir dahakine kendin çıkacaksın!” diyen çocuğun. Kızgın çocuğun. Ani bir hareketle üzerindeki battaniyeyi yüzüne çekti. Yıllar içinde katılaşmış battaniyenin dikenleşmiş tüyleri yanaklarına batmaya başladığı anda ne kadar büyük bir yanlış yaptığını anladı. Çünkü böceği göremiyordu artık. Oysa o hâlâ oradaydı. İnsanın görmediği şeyler yok olmazdı ki! Hem düşmanı gözetleyemedikten sonra gizlenmenin ne anlamı vardı? Hatta artık her şey daha tehlikeliydi. Böcek istediğini yapabilir ve kimsenin bundan haberi olmazdı. Çıkmıştı göz hapsinden.
Ter damlaları belirdi yüzünde. Şakaklarında su çiçekleri açtı. Nefes alışverişi kalp atışlarını geride bıraktı. Kurtulacaktı oradan! Kurtulacaktı o böcekten! Kurtulacaktı yalnızlıktan!
Bir yolunu bulacaktı. O yataktan inmenin bir yolunu bulacaktı. Bir yolu olmalıydı. Bir tane yeterdi. Araması uzun sürmedi. Yollardan en kısa olanı seçti. “Ne olursa olsun!” adında kestirme bir sokağa saptı. Sol eliyle battaniyeyi savurup, sağ eliyle kendini boşluğa doğru itti. “Nereye olursa olsun!” adındaki bir yere atladı.
Alnı zemine değdiğinde tek alkış kadar ses çıktı. Boynunun kırıldığınıysa kimse duymadı. O ana kadar bir sinekkuşunun kanatları gibi atan kalbi betona çarpınca durdu. Altı yaşındaydı. Loşluğun ve korkunun böceğe benzettiği tavandaki çatlaksa ondan sadece bir yaş büyüktü. Yedi yıldır orada duruyor ve yedi yıldır, ışıklar kapanınca bir böceği andırıyordu. Ayaklarındaki tüylerin belirmesi içinse koridordaki ampulün yanması ve koğuş kapısının açık kalması gerekiyordu.
Gözlerini alkış sesine açan Derdâ, yerde yatan çocuğun katlanmış ensesini gördü. Yüzü karanlığa gömülmüş olsa da, tanıdı. Birkaç saat önce, gözlerine bakıp “Sen üstte yatacaksın!” dediği çocuktu. Bacaklarından itip tırmanmasına yardımcı olmuş, sonra da “Sesini duyarsam, keserim dilini!” demişti. Hatta diğer çocuklar duysun diye bağırarak söylemişti. Şimdiyse yerde yatıyordu çocuk. Hemen yanında. Belli ki düşmüştü. Atlamış olamazdı ya!
Yastığının altından çektiği elini uzatıp çocuğun koluna dokundu. Yetmedi, parmaklarıyla yakaladığı omzunu sarstı. Başını kaldırıp ranza demirlerinin arasından koğuşa baktı.
Uyanık birini aradı. Dikilmiş bir başa rastlamayınca rahatladı. Yavaşça yatağından kalkıp, çocuğun yanında dizlerinin üstüne çöktü. Bir kedi kadar hafif olan çocuğu omuzlarından
tutup çevirdi. Küçük yüzü kan içindeydi. Derdâ başını kaldırıp çevresine baktı. Hâlâ kimsenin uyanmadığından emin olunca ağlamaya başladı. Ağzını, dişlerinin arasındaki alt
dudağıyla örttü. Kimseyi uyandırmayacak kadar sessizce hıçkırdı.
Var olmayan bir böcekten korkup ranzasının üst katından atlayan küçük kız Yatırcalı’ydı. Korucu köyü Yatırca. İtirafçı köyü Yatırca. Çocukların dediği gibi, ajan köyü Yatırca, hatta
orospu çocuğu Yatırca. Ve Yatırcalılara yardım etmek yasaktı. Ölü bile olsalar onlara el uzatılmazdı. Bu yüzden Derdâ, o gece, ne nöbetçi öğretmene haber verdi, ne de başka bir şey
yaptı. Sadece ağladı. Sonra da kızın bedeninden yavaşça sıyrılıp sessizce yatağına girdi. Çünkü kendisi de Yatırcalı’ydı. Ve bu gerçeği okuldaki dört yüz otuz çocuğa unutturmak dört yılını almıştı.
Ranzanın solundan üçgen biçiminde sarkan ve tek köşesi yere kadar uzanmış battaniyeyi, karanlığın içinde bir yelkene benzetti. Yatağını da bir tekneye. Gecenin içinde giden bir
yelkenliye. Resimli bir kitapta görmüştü. İçinde masmavi denizler olan bir kitapta. Rengârenk teknelerin direklerinde bembeyaz yelkenlerin uçuştuğu bir kitap. Tekne güvertelerinde sarı yağmurluklu küçük kızların ufka bakarak gülümsediği bir kitap. Bütün kızların mutlu olduğu bir kitap. Ama sadece bir kitap. Aptal bir kitap. Hatta dünyanın en aptal ve en yalancı kitabı! Çünkü o kızlar gerçekte yoktu. Eğer olsalardı, o sayfalara fotoğraflarını koyarlardı. Suluboyayla yapılmış gibi duran resimlerini değil... Fısıldadı:
“Allahım, inşallah rüyamda ölürüm.”
“Uykumda” diye düzeltecekti ki, içinde yattığı tekne sessizce uykuya battı. On bir yaşındaydı. Hem on hem bir.

12 Nis 2011

Malafa




 "sizin en büyük sorununuz da bu.bir rakı sofrasında dost olup, ertesi sabah birbirinizi bıçaklayabiliyorsunuz. ilk tanışmada yakınlaşıp, birbirinizi tanıdıkça uzaklaşıyorsunuz. bizse tersini yapıyoruz. uzaktan başlayıp, ağır ağır yaklaşıyoruz. dost olmamız uzun sürüyor ama dostluklarımız kalıcı oluyor. doğu ile batı arasındaki fark hilal ile haç arasındaki fark kadar. hilal bombeli. haçtaysa dik açılar var. hilal altında yaşayanlar da bombeli hayatlara sahip. genişler,kurallarla ilgilenmiyorlar, zamanla ilgileri yok, çöl kumu gibi uçuşuyorlar. haçın gölgesindekilerse set ve köşeli hayatlar yaşıyorlar. yasaları, kuralları olan, dik açılı hayatlar. hilalin altındaki insana, haçın gölgesindeki düzeneğe inanıyor.dolayısıyla hilalle yaşayanların her biri ayrı bir düzenek geliştiriyor. küçük çeteler. küçük düzenekler. haç, insana tek bir düzenek emrediyor. doğu ile batı arasındaki fark bu."


"birgün artık olmayacaksam kim olduğumu bilmenin hiçbir önemi yok. bu, kimliğimiz hakkında endişelenen ve bizi her ne pahasına olursa olsun bir kategoriye ya da bir tanımlamaya sokmak isteyenlere her birimizin söylemesi gereken şeydir."

 evet! evren bir deneydi, tanrı'nın bir deneyi. ancak her şey yolunda gitmedi. tanrı patladı ve parçaları her yere yayıldı. buna big bang adı verildi. bizim yapmamız gereken, her şeyi birleştirmek. her şeyi ve kendimizi bir araya getirmek. o zaman tanrı yeniden tek parça olacak. şimdiki zayıflığımız bundan kaynaklanıyor. iyiliğin ne olduğunu biliyoruz ama iyi olamıyoruz. çünkü içimizde tanrı'nın sadece küçük bir parçasını taşıyoruz. iyilik ve kötülük çelişkisi buradan geliyor. gücümüzün asla yetmeyeceği hayallerimiz var: erdem, yüksek değerler, sonsuz kardeşlik, insanlık barışı gibi. ama birleşmediğimiz sürece ne yazık ki hiç biri gerçekleşmeyecek.

-peki nasıl bir araya geleceğiz?

-bedenlerimizin yapısı düşünüldüğünde altı milyarlık bir toplu seksle diyebilirdim ama yanıt bu değil. birleşmesi gereken zihinlerimizdir. bunun da tek yolu bir sandık inşa etmek. piramitler kadar büyük bir sandık. içine on binlerce insanın, aynı anda girebileceği bir sandık. sandık titanyumdan yapılmış olmalı. insanlar, doğdukları andan itibaren öğrendikleri her şeyi sırasıyla düşünecek ve sandığa girdikleri ana kadar akıllarından geçen bütün düşünceleri anımsayarak zihinlerini boşaltacaklar. sandık titanyumdan yapıldığı için bütün düşünceler içeride kalacak. sırayla, yeni doğmuş bebekler dahil, bütün insanlar sandığa sokulacak. son insan da girdiği zaman, sandık insanlık bilgisiyle dolmuş olacak. işte o zaman, sandığın titanyum kapağı açılacak ve içinden tanrı çıkacak. tabi böyle bir deneyin başarıyla sonuçlanması için herkesin dürüstçe düşünmesi ve zihnindekileri sandığa bırakması gerekiyor. ama dürüstlük bize o kadar uzak ki! sadece adını biliyoruz. ama ne ye benzediğinden haberimiz bile yok!


 ''tezgahtarların, ölene kadar sürdürdükleri ölümsüz rekabetleri sonucunda gelişmiş bir davranışları vardır. diğer bir tezgahtarın, ceviz olduğu için bıraktığı müşteriye girip satmaya çalışırlar. böylece bir sonraki gün, sabah toplantısında, müdür, hiçbir müşterinin bırakılmaması gerektiğine, turistin ne zaman tram harcayacağının belli olmayacağına, imanın ve tramın kimde olduğunun asla anlaşılmayacağına dair gündelik nutkunu atarken onları örnek gösterir. bu yüzden, en ceviz müşteri bile dış kapıya kadar uğurlanmalı, başka bir tezgahtarın turisti yakalayıp satış yapmasına olanak verilmemelidir. başka bir tezgahtardan müşteri çalmak, satılamayana satmak bir ünvandır. bıraktığı müşteriye mal satılmış olan bir tezgahtar, gerçek bir mart gibi meterleyemediği için ahçiği tarafından aldatılmış bir koca gibi hisseder. turizm, bütün dünya gibi, martlar tarafından yaratılmıştır. turist isveçli bir vücut şampiyonu mart olsa bile tezgahtarın meteri sayılır. tezgahtar mart, turist ahçiktir. satmak, meterlemektir. pezevenkse, rehberdir. bütün bunlara ev sahipliği yapan binaya da center denir. turizm pornografidir....''

 " tezgahtarlığın zorluklarından biri tekrardır.insanın en zor dayanabileceği çalışma koşulu olan tekrar.sağlıklı bir aklın ani ölümüne nedene olur.aynı cümleleri aynı mimikler eşliğindeiki bin kez söylemiş olan tezgahtar ,artık ne dediğini duymuyordur.başka konular üzerinde yoğunlaşıyor,müşterisinin banka hesabında ne kadar tramı olduğunu ya da yanındaki ahçiğin vardik rengini tahmin etmeye çalışıyordur.kendisini duymayan tezgahtar , konuşmasının hangi bölümümde olduğunu karşısındakinin yüz ifadesinden anlar."


 'dünya bir tezgahtır. tezgahın hangi tarafında hayat olduğuysa ancak ölünce anlaşılır.''



 .

23 Oca 2011

Kinyas ve Kayra


İnsanlar taşılar insanları.Kundaktayken,tabuttayken.Hep taşıyacak birileri olur.Bazıları dostluktan,bazıları cepteki paradan,bazıları da içinde bulundukları sistem bir gün onlara da taşıma sırasının geleceğini söyledikleri için taşırlar insanları. (syf37)

Yalnızlık kurşun geçirmez.Dostluk,aşk,aile geçirmez.Hiçbir şey geçirmez.Dışarıdan sokmadığı gibi içeriden de çıkartmaz. (152)

İlkellik mıknatıs gibidir.Dev bir mıknatıs.Biz istemesek de vücudumuzdaki demir ona doğru gider.(176)

Yemek,uyumak,bağırsaklarımızdakileri çıkarmak dışında yaptığımız herşey fazladandır.Üremek dahil.Geriye kalan herşey uydurulmuştur.Dünya uydurulmuştur!Caddeler,evler,giysiler...
Herşey.(176)

Var olan en sağlam zırh insan vücududur.İçindekileri en iyi saklayan odur.Koridorlarında birikenlerin kokusunu bile yaymaz dışarıya.Deliliğin kokusunu,anormalliğin kokusunu duyamazsın yanında gazete okuyan adamın,otobüs durağında.(188)

Her uykusuzun kendine ait teorilerle dolu bir evreni vardır.İçinde hiçbir misafir bulundurmayan bir evren!Yaşarken ölmeyi,ölerek yaşamayı yalnız uykusuzlar bilir.Gözlerinin altında biriken her küçük torba gördükleri hayaller ile doludur.(214)

Yatağı olmayan insanların birilerini dinleyecek kadar sabrı yoktur çünkü.İnsanın kendine verebileceği en acılı cezadır uykusuzluk.Dayanılması en zor olanıdır.(214)

Kadın suratını boyar.Çünkü suratı kendisine değil, güzelliğini takdir edecek erkeğe aittir.Kimse kendi yarattığı bi boku boyamaz.(230)

Ama bil ki,zihnin cehennnemindir.Sonsuza kadar yaşayacak.Senin gibi öldüğünde ise ,sen orada olmayacaksın ne yazık ki.(255)

Tek bir nedeni yoktur insanları reddetmenin.Uzun süreçtir.Dokuz yalarında başlar ve gerçekten yalnız kalana kadar devam eder.Yalnızlık,paranın çektiği dostluklarla,fahişelerle bozulur arada bir.Sonra hepsi biter.(264)

Dünyanın eski mesleği fahişelikse, dünyanın en eski hayal kırıklığı da aşktı.(424)

Herşeyin farkında olduğunu söyleyen adam daha kendinin farkında değildi(253)

'İnsanın tek gerçek özgürlüğü yalnızlığıdır.Ve yalnızlığı küçük düşürense bağımlılıklardır.Aşklar,alkol,nikotin,ahlaki değerler,uyuşturucular...Hepsi de birer pranga olabilir her an,insanın ayağına.Zevk veren prangalar.Ortak özellikleri,varlıklarının verdikleri zevkin uzun bir süre sonra hissedilememesi,yokluklarının ise derhal kalpte bir ağrı yaratmasıdır.Bağımlı insan atlı karıncaya binmiş gibidir.Ne bir varış noktası, ne de bir ilerleme vardır hayatında.Herkes ilk başladığı yerde, midesi kaldırana kadar döner durur...İnsanın kendiyle mücadelesi,bağımlılıklarını yok etmesiyle başlar...
"....."
Bağımlılığın daha hayattayken yok edilme şekilleri asla bitmez.Şekil değiştirirler.Terk edilmek istenenin yerine yeni bir tane konur, o kadar.Tek yol budur bir bağımlılıktan kurtulmak için.Bağımsız insan yoktur.Dolayısıyla kendimize en yakışanlar seçilir.Mesela, "İnsanları çok seviyorum,hep onlarla birlikte olmak,kalabalık arkadaş grupları arasında yürümek istiyorum"deriz.insan eti bağımlısı olduğumuzu itiraf etmenin daha kibar bir yolu olduğu için...

"Spor. Rekabet. Fair play. Kimin için? Yunanlıların uydurduğu olimpiyatlar, savaşacak gücü kalmamış olanları ayakta tutmaya yarayan bir tür uyarıcı. Evine altın madalyayla dönenin ülkesi patlamış bombaların altında. Ne fark eder? Sporcuyuz, Yasal mücadele! Yasal dövüş! Yasal vahşet! Yasal sömürü! Spor
Tek spor sekstir. Herkes kazanır. Hepsi bu..."(123)

Eğer geçmeseydi Kuranıkerim'in üstünden onlarca kuşak, ben inanırdım yazılanların hepsine. Ama inanmıyorum o onlarca kuşağın dürüstlüğüne. O onlarca kuşağın dinlerine sadakatine inanmıyorum! Çünkü insanı tanıyorum. Çünkü kendimi tanıyorum. Canı öyle çektiği için duaları değiştirecek her dinden kuşaklar tanıyorum. İnsan dokunduğu herşeyi kirletmiştir bugüne kadar. Dinin kendini bundan koruması o kadar uzak ihitmal ki! Kimse gelip anlatmasın bana insanın iyiliğini din kitaplarını. Ben sadece mucizeleri kabul ederim. Onlara inanmak, insan zekasının kötü tarafından çıktığı belli olan yazılara inanmaktan daha kolay. Kızıldeniz' in yarıldığına gerektiğinde karını dövebileceğinden daha çok inanıyorum. Çünkü mucize bana daha temiz geliyor. Ne birinin çıkarına, ne de bir başkasının zararına binlerce yıl önce bir denizin yarılmış olması. Ya da bir mağaranın örümcek ağıyla kapatılmış olması.

Denge insanoğlunun icat ettiği en vahşi kavramdır.İp cambazının kendini en iyi hissetiği an,kendini ağa bıraktığı andır oysa.(197)

13 Oca 2011

k&k

Düşün! Bize, matematik dünyasının kurgusal ve sonsuz olduğu öğretildi. Bunu kabul ederim. 1′den sonra 2 gelir dendi. Bunu da kabul ederim. Ama sonra, 1 ile 2  arasındaki sonsuzluğu düşündüm. Peki o nereye gitti? İrrasyonel sayılar varken, bir sayıdan sonra diğer bir tam sayı nasıl gelebilir? Eğer 1′den sonra virgül konursa ve bunun da kıçına sonsuz sayı konabiliyorsa 2 nasıl gelir? İşte! Soru bu! Yanıtsız bir soru. Ve işte matematiğin hatası! Dolayısıyla matematik yok. Onun üzerine kurulmuş dünya düzeni de yok… Ama ben anlayabilirim. Anlayabilirim bu sorunu. Ve o zaman ortaya yaklaşık sayılar çıkar. Yani hiçbir sayı tam değildir. Hepsi tama yaklaşır. Ama varamaz. Demektir ki, 1,999…9′u bize 2 diye yutturmaya çalışan bir dünyanın çocuklarıyız. Ve dünya da aslında tam gibi görünürken, aslında bir irrasyonellik harikası. İşte bunun için hayat yoktur. Olsa dahi o da irrasyoneldir! Yani anlamsızdır. Ne bir başlama nedeni, ne de bir oluş nedeni vardır. Evrende uçuşan kocaman bir irrasyonellik. Tabiî ki dünyanın bir anlamı olması gerekmiyor. Belki de onu anlamlandıran üzerinde yaşayan akıl sahibi yaratıklardır. Ama onların da bizi getirdiği nokta ortada!

Hakan Günday