.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay
Charles Bukowski etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Charles Bukowski etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Şub 2015

Rebaund



 genellikle, dedi,
 ayrılık ertesi,
 ruhunun veya ruhunun olduğu yerde 
olması gereken şeyin kafasının koparıldığı duygusu ile 
öylece otururken telefon çalar veya kapı vurulur ve yepyeni ve ferahlatıcı bir kadın
 bulursun karşında. 
yukardan bir işaret yollanmıştır sana sanki ve ordadırlar en çekici halleri ile hayatına girmeye hazır. ve kabullenirsin hiçbir şey bir daha ters gidemezmiş gibi,
 ikinci bir fırsat hakedilmediği halde bir fırsat tanınmıştır,
 o ilk kahkahalar, bir kez daha o ilk sihir.
 kim tasarlamışsa bu işi tilkinin gözüne şahinin çabukluğuna ve korkunç bir 
mizah duygusuna sahipmiş. öte yandan,
 dedim, 
her zaman öyle olmuyor. haklısındır umarım, diye karşılık verdi, dinlenmeye ihtiyacım var.   

C.Bukowski

20 Ağu 2014

Hayat senin hayatın


            

 ve dedi ki ;


                         

bu ara evet fazla buralardayım ,çok yorgun olmama rağmen buralarda olmak geliyor içimden. okuyoruz,dinliyoruz ama  mail atmıyoruz arkadaşlar lütfen.

16 Şub 2014

Önemli Olan Burada Kimin Yaşadığı Değil / Two Step Slumber - Dark Waltz



Önemli olan burada kimin yaşadığı değil
kimin öldüğü
ne zaman öldüğü değil
nasıl öldüğü
büyük insanların tanınmışları değil
adı sanı duyulmadan ölenleri önemli
ülkelerin tarihleri değil
insanların yaşamları önemli
masallar düşlerdir
yalanlar değil
ve insanlar değiştikçe
gerçeklerde değişir
ve gerçekler durağanlaştığında
işte o zaman insanlar ölecekler
ve
böcek, ateş
ve seller
gerçek olacaklar...

9 Ara 2013

Shakespeare bunu asla yapmazdı




bir erkeğin kadınını bulabilmesi için çok kadın denemesi gerekir ve bulduğunda kadın özgürse şanslıdır. bir erkeğin tanıdığı ilk ya da ikinci kadınla hayatını geçirmeye çalışması cehalettir; kadının ne olduğunu bile bilmiyordur henüz. bütün pisti koşmak gerek önce ve bu kadınlarla yatmak, onları bir iki kez düzmek anlamına gelmez; kadınlarla aylarca ve yıllarca ‘yaşamak’ anlamına gelir. bunu yapmaya korkan erkekleri suçlayamam -insanın ruhunu açması demektir, tehlikelidir. bazı erkekler birlikte oldukları kadınlara razı olurlar, vazgeçerler, yapabileceğimin en iyisi bu, derler. böyleleri çok, hatta evli insanların çoğu böyle yaşıyor; yürümediğinin farkındadırlar ama olsun, yürüyormuş gibi yapalım, tekrar baştan başlamanın alemi yok, bu akşam televizyonda ne var, hiçbir şey. seyredelim gene de -birbirimize bakmaktan iyidir. şu yürümeyen ‘şeyi’ hatırlamayalım yeter ki.
 
Birlikte yaşayıp bundan hoşnut olmayan milyonlarca insan düşünün, işlerinden nefret ederek, işlerini kaybetmekten korkarak. yüzlerinin göründükleri gibi görünmelerine şaşamamalı. ortalama bir fizyonomiye bir süre baktıktan sonra başka bir şeye bakma ihtiyacı duymamak mümkün değildir, neye olursa, bir portakala, bir kayaya, bir terebentin şişesine. hapishanelerde ve tımarhanelerde bile iyi bir yüze rastlayamazsınız ve son nefesinizi verirken üstünüze eğiken doktorun yüzünde bir gerizekalı maskesi vardır. ben kendi yüzümü sevmem, nefret ederim aynalardan; çok zaman önce yazılmış bir yola girmişiz ve doğru yola dönemiyoruz.
ne boktan iş değil mi, kendi bokumuz bizden iyi görünüyor..

2 Kas 2013

Charles Bukowski / Nirvana



Geleceği pek parlak değildi.
Sebepsiz dolanıyordu.
Kuzey Carolina civarında
Otobüsle bir yerlere giden
Genç bir adamdı işte
Kar yağmaya başlamıştı
Dağlarda küçük bir kafede
Mola verdiler
Genç adam tezgahta oturdu
Bir şeyler ısmarladı
Gelen yemek harikaydı
Kahve de.
Garson kız tanıdığı
Başka kadınlara hiç benzemiyordu
Bozulmamıştı.
Doğal bir mizah
Vardı her halinde
Aşçı deli deli konuşuyordu
İçerdeki bulaşıkçı gülüyordu
Temiz düzgün bir gülüşle
Genç adam camlardan kara baktı
Bu yerde sonsuza kadar
Kalmak istedi canı
İçine tuhaf bir duygu yayıldı.
Burada herşey çok güzeldi
Ve sanki hep çok güzel kalacaktı.
Derken şöför  molanız bitmiştir
Otobüste yerlerinizi alın diye bağırdı
Genç adam ben kalayım
Dedi kendi kendine
Ben burada kalayım
Ama sonra kalktı
Diğer yolcuların ardından
Otobüse bindi
Koltuğunu buldu
Otobüsün penceresinden
Küçük kafeye baktı
Sonra otobüs kalktı
Bir virajı döndü
Ve dağlardan aşağı yöneldi
Genç adam diğer yolcuların
Sohbetini dinledi
Bazısı okuyor, bazısı uyuyordu
Hiç kimse
O yerin büyüsünü
Fark etmemişti
Genç adam başını yana yasladı
Gözlerini yumdu, uyur gibi yaptı
Yapacak bir şey yoktu
Motorun, karda tekerleklerin
Sesini dinlemekten başka.

Çeviren: Ümit Ünal 

6 Oca 2013

hükümeti devirmek istemiştim ama tek götürdüğüm birinin karısı oldu



30 köpek, 20 ata binmiş 20 adam ve bir tilki ve şuraya bak, şöyle yazmışlar, sen devletin ve kilisenin enayisisin, ego-rüyasına dalmışsın, tarihini oku, ekonomik sistemi çalış, ırk savaşlarının 23 000 yıldır sürdüğünü unutma.

hatırlıyorum da 20 yıl önce yaşlı bir Yahudi terziyle oturup konuşurduk, lamba ışığında burnu düşmana doğrultulmuş bir top gibiydi; bir de İtalyan bir eczacı vardı, şehrin en iyi semtinde pahalı bir apartmanda otururdu; çökmeye yüz tutmuş bir hanedanı devirme planlan yapardık, terzi yeleğin birine düğme diker, İtalyan, purosunu gözüme sokup beni dolduruşa getirirdi, kendim de çökmeye yüz tutmuş bir hanedandım, her fırsatta sarhoş, iyi okurdum, açlıktan nefesim kokar, bunalırdım, ama aslında genç, güzel bir a.cık bütün kuyruk acımı alırdı, ama bunu bilmiyordum; İtalyan'ı ve Yahudi'yi dinler sonra da karanlık arka sokaklarda, otlandığım sigaraları tüttürüp evlerin arka cephelerinin alevler içinde yıkılışını izlerdim, ama bir yerlerde kaçırdık bir şeyleri: yeterince cesur değildik, yeterince cüsseli ya da ufak tefek değildik, ya da sadece muhabbet etmek istiyorduk veya sıkılmıştık, neyse işte anarşi işi suya düştü, Yahudi öldü, İtalyan öfkeliydi çünkü o eczaneye gittiğinde ben karısıyla kalıyordum; kendi özel hükümetinin devrilmesine aldırdığı yoktu, karısı da kolayca devrildi zaten, bense suçluluk hissediyordurn: çocuklar diğer yatak odasında uykuda oluyordu; ama sonra barbuttan 200 $ kazandım ve New Orleans'a giden bir otobüse atladım, köşede dikilip barlardan gelen müziği dinledim ve sonra barlara girdim, orada oturup ölmüş Yahudi'yi düşündüm, nasıl olup da tek yapabildiğinin düğme dikip konuşmak olduğunu, ve nasıl olup da ikimizden de kuvvetli olduğu halde teslim olduğunu - teslim oldu çünkü sidik torbası koy vermişti, belki de bu, Wall Street'i ve Manhattan'ı Kilise'yi, Central Park'ı ve Roma'yı ve Solcuların Bankası'nı kurtarmış olabilir, ama eczacının karısı, çok hoştu, yastığının altındaki bombalardan ve Papa'yı yuhalamaktan bıkmıştı, ve çok hoş hatları vardı, çok güzel bacakları, ama sanırım o da benim gibi hissediyordu: zayıflığın Hükümet'te değil de İnsan'da olduğunu; sırayla alacak olursak, insanların hiçbir zaman fikirleri denli güçlü olamadıklarını ve fikirlerin, insanlara dönüştürülmüş hükümetler olduğunu; herneyse, dökülmüş bir martiniyle başladı ve yatak odasında son buldu: arzu, devrim, saçmalık sona erdi, ve perdeler rüzgârdan hışırdadı, kılıçlar misali sakırdadı, toplar misali gürledi, ve 30 köpek, 20 ata binmiş 20 adam güneş altındaki tarlalarda tek bir tilkiyi kovaladı, yataktan çıkıp esnedim ve göbeğimi kaşıdım ve biliyordum ki yakında çok yakında yine adamakıllı sarhoş olmam gerekecekti.

Charles Bukowski / Suda Yan Ateşte Boğul

22 Eki 2012

Pazar Ressamı



son iki Pazar resim yaptım;
fazla değil, haklısınız,
ama bu turnuvada büyük hayaller yıkılır;
tarih elbisesini çıkarır ve bir orospuya döner,
ve sabah uyanıp
kanatlarını gölgeler misali çırpan kartallar gördüm;
çöp kutumun alevlerinde
Montaigne ve Phidias'la karşılaştım,
sokaklarda kafalarını kemirgenlerle sallayan
barbarlara rastladım;
yaramaz çocuklar gördüm mavi küvetlerde
eksik bitki gövdeleri gördüm çiçekler kadar güzel
ve içki-almaz son meteliğine kızgın
bar-sineğini gördüm;
don gecelerinde, mezarında öksürdüğünü duydum
Domenico Theotocopulos'un;
ve boyu bir ev sahibesinden uzun olmayan,
saçları kızıl boyalı Tanrı bana saati sordu;
aynamda aşıkların gri otlarını gördüm
bir manyağın alkışıyla sigaramı yakarken;
Cadillac'lar karafatmalar gibi dolaştı duvarlarımda,
süs balıkları dolaştı çanağımda, elle eğitilmiş kaplanlar;
evet, birkaç Pazardır resim yapıyorumgri
değirmen, yeni asi; berbat aslında;
tiner ve klora batırmalıyım yumruğumu,
Andernach'a ve elmalara ve aside,
ama o zaman size şunu söylemeliyim ki burada
gözleme hamuru karan ve şarkı söyleyen bir kadın var,
ve boya, planıma şeker gibi yapışıyor.

Charles Bukowski / Suda yan ateşte boğul

16 Ağu 2012

Notes of a Dirty Old Man VI

"sicaplar evime geldiler."
"öyle mi?"
"evet."
"sincaplar?"
"sicaplar!"
"çok muydular?"
"çoktular."
"peki, ne oldu?"
"konuştular benimle."
"öyle mi?"
"evet, konuştular."
"ne dediler?"
"isteyip istemediğimi sordular..."
"neyi isteyip istemediğimi?"
"eroin çakmak isteyip istemediğimi."
"ne? ne dedin sen?"
"eroin çakmak isteyip istemediğimi sordular dedim."
"peki, sen onlara ne dedin?"
"hayır," dedim.
"sincaplar ne dediler?"
"'KEYFİN BİLİR!'dediler."

"anne Bill'i gördü, anne Gene'i gördü, anne Danny'yi gördü." "öyle mi?"
"evet."
"şeyine dokunabilir miyim?"
"hayır."
"benim memelerim var. senin de memelerin var."
"doğru."
"bak! göbek deliğini yok edebiliyorum, göbek deliğini yok ettiğimde canın acıyor mu?"
"hayır, göbeğim sırf yağ zaten."
"yağ nedir."
"olmaması gereken yerde benden çok fazla."
"ooo."

"saat kaç?"
"beşi yirmi beş geçiyor."
"peki, şimdi saat kaç?"
"hâlâ beşi yirmi beş geçiyor."
"peki, şimdi saat kaç?"
"bak, zaman o kadar çabuk değişmez, hâlâ beşi yirmi beş geçiyor
"ŞİMDİ saat kaç?"
"beşi yirmi beş dakika ve yirmi saniye geçiyor.'
"sana topumu atacağım."
"at."

"n'apıyosun?" "tırmanıyorum!"
"düşme! düşersen hapı yuttun!" "düşmeyeceğim!"
"düşme!"
"düşmem! düşmem! şimdi bak bana!"
"aman allahım!"
"aşağı iniyorum! aşağı iniyorum!"
"pekala, aşağıda kal!"
"of, SİLKTİR!"
"ne dedin sen?"
" 'SİLKTİR!' dedim."
"ben de öyle duydum."
"anne Nick'i gördü, anne Andy'yi gördü, anne Rueben'i gördü."
"öyle mi?"
"evet!"
"işe mi gideceksin?"
"evet."
"ama ben hoşlanmıyorum senin işe gitmenden!"
"ben de hoşlanmıyorum."
"öyleyse gitme."
"para kazanmak zorundayım."
"ooo."
"haklısın."
"kalemini aldın mı?"
"evet."
"anahtarlarını aldın mı?"
"evet."
"kimliğini aldın mı?"
"evet."
"işe git, işe git, işe git, işe git, işe git..."
"atölyeye gittik dün akşam."
"öyle mi?"
"evet."
"ne yapıyorlardı ordaki insanlar?""konuşuyorlardı, herkes durmadan konuşuyordu." "sen ne yaptın?" "ben uyudum."

"o kocaman harikulade mavi gözleri nerden aldın?" "kendim yaptım!" "kendin mi yaptın?" "evet!" "anlıyorum." "senin gözlerin de mavi." "hayır, yeşil." "hayır, mavi!"
"ışıktandır belki, ışık yetersiz burda." "sen de gözlerini kendin mi yaptın?" "biraz yardım aldım sanırım."
"ben gözlerimi, ellerimi, burnumu, ayaklarımı ve dirseklerimi kendim yaptım."
"bazen haklı olduğunu düşünüyorum." "ve senin gözlerin mavi!" "kabul, benim gözlerim mavi."

"öşürdüm! ha, ha, ha! öşürdüm!"
"öyle mi?"
"evet!"
"kakan mı var?"
"HAYIR!"
"çoktandır işemiyorsun, bir sorunun mu var?"
"hayır, senin bir sorunun var mı?"
"bilmiyorum."
"neden?"
"bilmiyorum nedenini."
"saat kaç?"
"altıyı otuz beş geçiyor."
"şimdi kaç?"
"hâlâ altıyı otuz beş geçiyor.."
"şimdi kaç."
"altı otuz beş."
"of, SİLKTİR!"
"ne?"
"SİLKTİR! dedim. SİLKTİR! SİLKTİR! SİLKTİR!"
"bana bir bira getir."
"peki..."
"anne Danny'yi gördü, anne Bill'i gördü, anne Gene'i gördü."
"pekala, bana bir bira getir."

bir koşu biramı getiriyor ve çantasına lego parçaları, ataç, lastik, uzatma kablosu, zarf, reklam broşürleri ve Boris Karloffun küçük bir heykelciğini dolduruyor, ben biramı içiyorum.

Philly'de barın son taburesi benimdi, arada sırada ayak işleri de görüyordum, gündüz barmeni, Jim, elinde paspas sabahın beş buçuğunda alırdı beni içeri, müdavimler yedi gibi düşerlerdi, beşten yediye kadar içtiklerim için para vermezdim, ertesi sabah iki sularında barı ben kapardım, uykuya fazla zaman ayıramıyordum anlayacağınız, yemeğe de. bar öylesine eski, öylesine döküntü ve sidik kokan bir yerdi ki işe çıkmış bir fahişeyi ağırlamaktan şeref duyardık, kiramı nasıl ödüyordum, ne düşünüyordum, şimdi bilmiyorum, o sıralar Henry Miller, Lorca, Sartre ve başkaları ile birlikte bir öyküm PORTFOLIO III dergisinde yayımlanmıştı. Portfolio birinci sınıf renkli kağıda basılmış, her sayfası farklı yazı karakterinde kocaman bir dergiydi, on dolara satılıyordu, derginin kadın editörü Caresse Crosby bana şöyle yazmıştı: "çok farklı, harikulade bir öykü. KİMSİN sen?" cevabım: "sevgili Bayan Crosby: kim olduğumu bilmi-yorum, içtenlikle. Charles Bukowski." bu küçük nottan sonra on yıl tek sözcük yazmadım, ama önce Portfolio ile ilgili olarak yağmurlu bir geceden söz etmeliyim, müthiş bir rüzgâr, derginin sayfalan sokakta uçuşuyor ve birileri sayfaların peşinden koşuyor ve ben sarhoşluğumla onları seyrediyorum, kahvaltıda on yumurta yemek gibi bir alışkanlığı olan dev bir cam silicisi koca ayağını sayfalardan birinin üstüne basıyor, "birini yakaladım," diyor, "boş ver," diyorum, "bırak uçsunlar." sonra içeri giriyoruz, bir şeyi kanıtlamıştım, bu benim için yeterliydi.

her sabah on bir sularında Jim yeterince içtiğimi, yürüyüşe çıkmamı söylerdi, yürüyemeyecek halde olduğum için barın arka sokağında bir kenara büzülüp yatardım, bunun benim için özel bir anlamı vardı, sokaktan geçen kamyonlar her an işimi bitirebilirlerdi, ama bir kez olsun şansım yaver gitmedi, zenci veletler ellerindeki sopalarla dürtüklerlerlerdi beni. sonra da annelerinin sesi gelirdi, "rahat bırakın o adamı! sataşmayın!" bir süre sonra bara girip içmeye devam ederdim, sokakta üstüme bulaşan pislik başıma iş açıyordu, birileri mutlaka olayı büyütüp üstümü süpürmeye kalkardı.

bir gün barda otururken yanımdakine, "neden kimse köşedeki bara gitmiyor?" diye sordum, "orası mafya barı, oraya gidersen sağ çıkamazsın," dedi. içkimi dipleyip doğru o bara gittim.

çok daha temizdi bir kere. iri yarı ve suskun gençler vardı içerde, ben içeri girince iyice sessizlik çöktü, "barmen, bir sulu viski," dedim.
duymazdan geldi.
sesimi yükselttim: "barmen, sulu bir viski dedim!"
uzun uzun baktı bana, sonra şişeyi aldı, viskimi hazırlayıp önüme koydu, bir dikişte içtim.
"barmen, bir tane daha."
tek başına oturan genç bir kadın dikkatimi çekti, güzeldi, güzel ve yalnız, yanımda biraz para vardı nasılsa, nerden bulmuştum bilmiyorum, içkimi alıp kadının yanına oturdum.
"müzik dolabından dinlemek istediğin bir şey var mı?
"fark etmez, ne istersen çal.."
bozuk paraları alete attım, kim olduğumu bilmiyordum ama müzik dolabına para atmakta üstüme yoktu, kadın güzeldi, neden kimse ona asılmamıştı? barmene seslendim.
"hey, barmen! iki viski! biri bana, diğeri bayana."
havada nihayet ölüm kokusu vardı ve ben o kokuyu sevip sevmediğimden o kadar da emin değildim.
"ne içersin, hayatım?"
yarım saat kadar içmiştik ki barda oturan iki genç yarmadan biri ağır adımlarla bana doğru gelip arkamda durdu, kulağıma eğildi, kadın helaya gitmişti.

"sana bir şey söylemek istiyorum."
"tabii, memnun olurum."
"bu kız patronun sevgilisi, aklını başına toplamazsan sonun olur."

aynen öyle demişti, "sonun olur." filmlerdeki gibi. sonra gidip yerine oturmuştu, kız heladan dönüp yanıma oturdu.
"barmen!" diye bağırdım, "iki viski daha."

durmaksızın konuşuyor, arada müzik dolabına gidip para atıyordum, sonra benim de çişim geldi. BAY yazısına doğru yürüdüm, hela bodrumdaydı, merdivenden iniliyordu, birkaç basamak inmiştim ki barın sonunda oturan iki yarmanın taburelerinden kalkıp peşimden geldiklerini fark ettim, durumun tuhaflığı korkumu bastırmıştı, inmeye devam etmekten başka çarem yoktu, pisuara gidip işemeye başladım, sarhoştum, gözümün ucundan başıma inmek üzere olan copu gördüm, başımı biraz yana çektim, kulağıma ineceğine tam tepeme indi. ışıklar yandı söndü, sonra daire çizmeye başladılar, o kadar da fena sayılmazdı ama. işemeyi bitirip fermuarımı çektim, arkama döndüm, öylece durmuş yere yığılmamı bekliyorlardı, "müsadenizle," dedim, yanlarından geçip yukarı çıktım ve ka­dının yanına oturdum, ellerimi yıkamayı ihmal etmiştim.

"barmen!" diye bağırdım, "iki viski!"

kan enseme iniyordu, mendilimi çıkartıp başıma bastırdım, yarmalar yukarı çıkıp yerlerine oturmuşlardı.

"barmen! beylere de içki ver, benden."müzik kutusuna para atmayı ve kadınla muhabbeti sürdürdüm, kadın benden uzaklaşmaya çalışmamıştı, söylediklerini pek takip edemiyordum, sonra yine çişim geldi, kalkıp BAY yazısına doğru gittim, yanlarından geçerken başımı yaran yarmalardan birinin diğerine, "bu orospu çocuğunu öldürmek imkansız, kaçığın teki," dediğini duydum.

peşimden gelmediler, ama yukarı çıktığımda kadının yanına oturmadım bu kez. yapmak istediğimi yapmıştım, gerisi önemsizdi, içmeye devam ettik, bar kapandığında hep birlikte dışarı çıktık, bağırdık, çağırdık, şarkılar söyledik, son birkaç saati esmer bir oğlanla içerek geçirdim, yanıma gelip, "bizimle çalış, senin gibi birine her zaman ihtiyaç duyarız, cesursun." dedi.

"sağol dostum," dedim, "müteşekkirim ama yapamam, yine de sağol."
sonra yürüyüp uzaklaştım, o aşina dram duygusu ile.

birkaç blok ötede bir ekip otosunu durdurup iki gencin beni yaralayıp soyduğunu söyledim, acil servise götürdüler, bir doktor ile bir hemşire parlak bir ışığın altına oturttu beni. "bak, bu canını yakacak," dedi doktor, iğne ile başımı dikmeye başladı, hiçbir şey hissetmedim, her şeyi kontrol edebilirmişim gibi bir duyguya kapıldım, elimi uzatıp hemşirenin bacağını okşadığımda başımı bandaj-lıyorlardı. dizini okşadım hemşirenin, iyi gelmişti.

"hey! kendine gel!"
"yok bir şey. şaka yaptım," dedim doktora.
"içeri atalım mı?" diye sordu polislerden biri.
"hayır, evine götürün, zor bir gece geçirmiş zaten."

polisler beni evime bıraktılar, mükemmel servis. Los Ange-les'da olsaydım kesin kodese tıkmışlardı beni. odama girince bir şişe şarap içtim, sonra da yattım.
ertesi sabah beş buçukta barda olamadım, arada sırada açılışı kaçırdığım olurdu, bazen bütün gün yataktan çıkmazdım, saat iki sularında dışarda, pencerenin altında iki yaşlı kadının konuştuklarını duydum, "bu yeni kiracıyı anlamıyorum, bazı günler yataktan hiç çıkmıyor, bütün gün yatakta radyo dinliyor."

"biliyorum, birkaç kere gördüm onu. her seferinde sarhoştu, korkunç bir adam."
"taşınmasını söyleyeceğim."

bok ye, diye geçirdim içimden, bok ye, bok ye, bok ye...
Stravinski'yi kapatıp giyindim ve bara gittim, içeri girer girmez bağırıp çağırmaya başladılar.

"hey! bakın kim gelmiş!"
"öldün sandık!"
"mafya barına gittin mi?"
"evet."
"neler oldu? anlatsana, ne dikilip duruyorsun?"
"ağzım kuru. içkiye ihtiyacım var."
"hemen, içkiler bizden."

sulu viski geldi, barın sonuna oturdum, kirli bir gün ışığı sızıyordu içeri, günüm başlamıştı.
"o barın son derece tehlikeli bir yer olduğuna dair rivayet kesinlikle doğru..." sonra size anlattıklarımı anlattım onlara.

hikayenin gerisi: iki ay kadar saçımı tarayamadım, mafyanın barına bir-iki kez daha gittim, beni mükemmel ağırladılar, sonra belamı ya da aradığım her neyse onu başka yerde bulmayı ümit ederek Philadelphia'dan ayrıldım, belayı buldum ama diğer aradıklarımı henüz bulamadım, ölünce buluruz belki, belki de bulmayız, felsefe kitaplarınız var, bilim adamlarınız var, öğretmenleriniz var, rahipleriniz var. bana sormayın, bir de erkekler tuvaleti bodrumda olan barlardan uzak durun.

22 Tem 2012

Bir Dolar Yirmi Sent



yaz sonunu seviyordu en çok, hayir sonbahari, sonbahari belki de, her neyse, kumsal serin oluyordu ve gün batimindan hemen sonra sahilde yürümek hosuna gidiyordu, kimseler olmazdi, su kirli görünürdü, ölümcül görünürdü su ve martilar uyumak istemezlerdi, nefret ederlerdi uyumaktan, martilar üstüne dogru uçtular, gözlerini, ruhunu, ruhundan arta kalani ister gibi uçtular üstüne dogru. ruhundan arta fazla bir sey kalmamissa ve bunun farkindaysan biraz ruhun vardir yine de. kuma oturup suya bakardi, herseye zor inanilirdi suya bakinca, Çin diye bir ülke olduguna ya da ABD'ye ve Vietnam'a, bir zamanlar çocuk olduguna, hayir, buna inanmak zor degildi, onu unutamazdi, bir de erkeklik çagini: çalistigi isler ve kadinlar, sonra kadinsizlik, simdi de issizlik, altmisinda bir berdus, bitmis, bir hiç. bir dolar yirmi sent nakit vardi cebinde, bir haftalik kirasini ödemisti bir de. okyanus...

kadinlari düsündü yine. birkaçi iyi davranmisti ona. digerleri kurnaz, gürültücü, biraz deli ve çok zor kadinlar olmuslardi, odalar ve yataklar ve evler ve Noeller ve isler ve sarkilar ve hastaneler ve donukluk, donuk günler ve geceler ve anlam eksikligi ve firsat eksikligi. ve simdi, altmis yilin karsiligi: bir dolar yirmi sent. sonra gülüsmeler duydu arkasinda, battaniyeleri vardi, kutu biralan vardi, kahveleri ve sandviçleri vardi, güldüler, güldüler, iki delikanli ile iki gençkiz. ince, esnek vücutlar, kaygisiz, sonra içlerinden biri onu fark etti.

"hey, nedir o ?"
"tanrım, bilmiyorum!"
"insan mı?"
"nefes alıyor mu? düzer mi?"
"neyi düzer mi?"
güldüler.sarap sisesini kaldirdi, biraz kalmisti dibinde, içmenin tam sırasıydı.
"KIMILDADI! bak, KIMILDADI!"
ayaga kalktı, pantolonuna yapışmış kumlan silkeledi.
"kolları ve bacakları var! yüzü var!"
"YÜZÜ MÜ?"
güldüler yine. anlayamıyordu. böyle degildi gençler, genç insanlar kötü degildi, neydibunlar?
yanlarina gitti.
"yaslılıkta utanılacak bir sey yoktur."
gençlerden biri bira kutusunu firlatti.
"harcanmıs yıllarda vardır, babalık, sen harcanmışsın bana kalırsa."
"hâlâ iyi bir adamım ben evlat."
"kızlardan biri altına yatsa ne yapabilirsin, babalık?"
"böyle KONUSMA, Rod!" dedi uzun kızıl saçli genç kız. rüzgârda saçını düzeltiyordu, kendi rüzgârda uçusuyor gibiydi, ayak parmaklarini kuma gömmüstü.
"ne diyorsun, babalık? ne yaparsın? kızlardan biri altına yatsa ne yaparsın? ha?"
yürümeye basladi, battaniyenin etrafindan dolanıp kumda kaldırıma dogru yürüdü.
"ne biçim konustun zavallı adamla, Rod? bazen NEFRET ediyorum senden!"
"BURAYA GEL, güzelim!"
"HAYIR!"
arkasına bakti, Rod'un kızı kovaladığını gördü, kız bir çığlık attı, sonra güldü. Rod kızıyakaladi, kumda yuvarlandılar, gülerek bogustular. öbür çiftin ayaga kalkıp öpüstügünü gördü. kaldırıma ulasti, banklardan birine oturup ayagindaki kumlan temizledi, on dakika sonra odasindaydi, ayakkabilarini çikardi, yataga uzandi, ışığı yakmadı. kapı çalındı.
. "Bay Seed?"
"efendim?"
kapi açıldıu, ev sahibesi Bayan Conners gelmisti, altmıs bes yasındaydi Bayan Conners, karanlikta yüzünü seçemiyordu. iyiydi yüzünü seçememesi.
"çorba pisirdim, çok güzel, size bir tas çorba getireyim mi?"
"hayir, istemiyorum."
"hadi Bay Sneed. nefis çorba, leziz! bir tas getireyim!"
"peki."
yataktan kalkıp iskemleye oturdu ve bekledi. Bayan Conners kapiyi açık bırakmıştı , ışık süzülüyordu
içeri, bir ışık demeti, bacaklarına ve kucağına dökülen bir ışık demeti. Bayan Conners çorbayi kucagina yerlestirdi, bir tas çorba, bir kasık.
"çok begeneceksiniz, Bay Seed, güzel çorba yaparim."
"tesekkür ederim," dedi.
oturup çorbayi seyretti, çis sandıydı, tavuk suyu. etsiz, çorbadaki yag kabarcıklarına baktı öylece, bir süre oturdu, sonra kalkıp kaşığı şifonyerin üstüne koydu, çorbayı pencereye götürdü, tel örgüyü sessizce açıp çorbayi topraga döktü, buhar çıktı  topraktan, tası şifonyerin üstüne koydu, kapıyı kapattı ve yataga girdi, her zamankinden daha karanlikti, severdi karanlığı, karanlık anlamlıydı. kulak kabarttı, dalgaların sesini duydu, bir süre okyanusu dinledi, sonra iç geçirdi, derin bir iç geçirdi ve öldü.

22 May 2012

11/09/91 01:20



Ayak tırnaklarımı kesmeliyim. Birkaç haftadır ayaklarım ağrıyor. Nedeni tırnaklar, ama yine de kesecek zamanı bulamıyorum. Her dakika için savaşıyor, hiçbir şeye vakit bulamıyorum. Hipodromdan uzak durabilsem vakit bulacağım elbette. Ama ömrümü kendime ayırabileceğim bir saat için savaşarak geçirdim. Kendimle başbaşa kalmamı engelleyen bir şeyler vardı hep.

Bu gece ayak tırnaklarımı kesmek için büyük gayret göstermeliyim. Biliyorum; kanserden ölenler, sokaklarda yatanlar var ve ben burada oturmuş ayak tırnaklarımı kesmekten söz ediyorum. Olsun, yılda 162 beysbol maçı izleyen bir denyodan daha yakınım gerçekliğe muhtemelen. Cehennemimi yaşadım ben ve hâlâ yaşıyorum. Kendimi üstün hissetmiyorum. Yetmiş bir yaşında hâlâ hayatta olup ayak tırnaklarımı kesmekten şikayet edebilmem mucizenin ta kendisi bana kalırsa.

Filozofları okuyorum son günlerde. Gerçekten tuhaf, deli matrak, kumarbaz adamlar bunlar. Descartes çıkıp herkesin zırvaladığını, mutlak ve aşikar gerçekliğin tek modelinin matematik olduğunu söylüyor. Mekanizm. Derken Hume nedensel bilginin geçerliliğini sorguluyor. Sonra Kierkegard, "Parmağımı varoluşa daldınyorum-kokusu yok. Nerdeyim?" diye soruyor. Derken Sartre ve varoluşun anlamsız olduğu iddiası. Seviyorum bu adamları. Dünyayı sallıyorlar. Bu düşünceler başlarını ağrıtmadı mı? Ani bir kasvet kükreme-si çıkmadı mı dişlerinin arasından? Böyle adamları sokakta karşılaştığım, kafelerde gördüğüm adamlarla kıyasladığımda fark o denli büyük ki içimde bir yer burkuluyor, bağırsaklarım düğümleniyor. Bu gece de ayak tırnaklarımı kesmeyeceğim galiba. Deli değilim ama aklımın başımda olduğu da söylenemez. Hayır, deliyim belki. Neyse, gün ışıyıp saat ikiye geldiğinde Del Mar hipodromunda mevsimin son koşusu koşulacak. Bu mevsim her gün oynadım, her koşuda. Gidip uyuyacağım sanırım. Jilet gibi tırnaklarım güzelim çarşafı yırtacak. İyi geceler.

Charles Bukowski / Kaptan Yemeğe Çıktı ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi

8 May 2012

28/08/1991 / 23:28


Hipodromda iyi bir gün. Tahminlerimin tümü tuttu neredeyse.

Yine de sıkıcı olabiliyor orası, kazanınca bile. İki koşu arasındaki otuz dakikalık bekleyişler yüzünden; hayatın hiçliğe akıp gidiyor. İnsanlar kasvetli görünüyorlar orda, çiğnenmiş. Ben de aralarında-yım. İyi de nereye gideyim? Müzeye mi? Bütün gün evde oturup yazarcılık oynamayı bir düşünün. Küçük bir eşarp bağlayabilirim boynuma. Arada sırada ziyaretime gelen hayli düşmüş bir şairi anımsıyorum. Gömleğinin düğmeleri kopuk, pantolonunda kusmuk, saçı yüzünde, bağcıkları çözük, ama boynunda her zaman tertemiz uzun bir eşarp. Şairliğinin simgesiydi o eşarp. Şiirleri mi? Hiç girmeyelim...

Eve döndüm, havuzda yüzdükten sonra jakuziye girdim. Ruhum tehlikede. Hep oldu.
Linda ile kanepede oturmuştuk, iyi ve karanlık gece inmek üzereydi ki kapı çalındı. Linda gidip kapıyı açtı.

"Buraya gelsen iyi olacak Hank..."

Kapıya gittim. Üstümde rob, yalın ayak. Sarışın bir delikanlı, irice bir genç kız ve ortalama ölçülerde bir kız daha.
 
"Evime insan kabul etmem," dedim onlara.

"imzanızı istiyoruz sadece," dedi sarışın genç, "Bir daha gelmeyeceğimize söz veriyorum."

Sonra elleri ile başını tutarak kıkırdamaya başladı. Kızlar bakıyorlardı sadece.

"Ama ne kağıdınız var, ne de kaleminiz," dedim.

"Şey," dedi genç ellerini başından çekerek, "başka zaman kitaplarınızdan biri ile geliriz. Daha uygun bir zamanda..."

Rob. Yalın ayak. Oğlan beni eksantrik bulmuş olmalıydı. Öyleydim belki de.

"Sabah gelmeyin," dedim.

Dönüp gittiler ve kapıyı kapattım.

Şimdi yukarda oturmuş onlar hakkında yazıyorum. Sert davranmak zorundayım, yoksa acımasızdırlar. Kapımı kapalı tutabilmek için korkunç şeyler yaşadım birkaç kez. Çoğu onları içeri davet edeceğimi ve sabaha dek içeceğimizi sanır. Yalnız içmeyi yeğlerim. Yazarın borcu yazarlığınadır sadece. Okuyucuya karşı sorumluluğu yazılarını bastırıp sunmaktan öteye geçmez. Üstelik kapımı çalanların çoğu okurum değiller, benim hakkımda bir şeyler duymuşlarda". En iyi okur ve insan beni yokluğu ile ödüllendirendir.

 Charles Bukowski / Kaptan Yemeğe Çıktı ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi

25 Mar 2012

Notes of a Dirty Old Man



telefon çaldı.
halının üstünde oturuyordu, kablosundan tuttuğu gibi halının üstüne çekti telefonu, sonra ahizeyi kaldırdı, ses yok. "alo?" dedi."McCuller!"
"evet ?"
"üç gün oldu." "ne üç gün oldu?" "üç gündür işe gelmiyorsunuz." "bir Leyden Kavanozu yapmaya çalışıyorum." "ne o?"
"statik elektrik depolayan bir aygıt, 1746 yılında Leyden'li Cuneus tarafından icat edilmiş."
ahizeyi beşiğe yerleştirdi ve telefonu odanın karşısına fırlattı, ahize beşikten fırladı, birasını bitirdi, sıçmak için helaya girdi, sıçtı, silindi, pantolonunu kaldırdı ve öbür odaya girdi.
"DUDU! "diye şarkı söyledi,
DUDU
DUDU
DU DU DU DU!"
seviyordu Herb Alice'ın Tijuana Brass'ini. tanrım, ne ekşi melankoli.
"DA DU
DA DU
DA DU DU DU!"
yine halının ortasına oturduğunda üç buçuk yaşındaki kızı da oradaydı, osurdu.
"hey! sen OSURDUN!" dedi kız.
"ÖŞÜRDÜM! "dedi.
ikisi de güldü.
"Fred," dedi kız.
"ne?"
"sana bişi söylemek istiyorum."
"söyle."
"annenin kıçından bok çektiler."
"öyle mi?"
"evet, adamlar parmaklarını annenin kıçına sokup bokunu çektiler."
"nerden uyduruyorsun bunları? böyle bir şey olmadığını biliyor-
sun.
"evet, oldu, oldu! gözlerimle gördüm!" "git bana bir bira getir." "olur."
kızı öbür odaya koştu. "DA DU," diye şarkı söyledi, DA DU DA DU
DA DU DUDU!"
kızı bira ile döndü.
"canımın içi," dedi kızına, "ben sana bişi söylemek istiyorum."
"söyle."
"acı şimdi nerdeyse total, tamamlandığında daha fazla dayanamayacağım."
"neden benim gibi lacivert olmuyorsun?" diye sordu kız.
"ben lacivertim zaten."
"neden ben ve çiçekler gibi lacivert olmuyorsun?
"denerim," dedi.
"La Mancha'lı Adam'ın dansını yapalım," dedi kız.
La Mancha'lı Adam'ı koydu pikaba, dans ettiler, o bir seksen boyunda, kız onun dörtte biri. ayrı ayrı ve farklı dans ediyorlardı ve çok ciddiydiler, yine gülüyorlardı arada sırada.
plak bitti.
"Marty bana tokat attı," dedi kız.
"ne?"
"evet, Marty ile anne mutfakta sarılmış öpüşüyorlardı, ben susamıştım, mutfağa girdim ve Marty'den bir bardak su istedim, Marty bana su vermeyince ağlamaya başladım ve Marty bana tokat attı."
"git bana bir bira getir!"
"bir bira! bira!"
kalktı ve telefonu yerden kaldırdı, kaldırması ile çalması bir oldu."Bay McCuller?"
"evet?"
"otomobilinizin kaskosu bitmiş, yeni yıllık ücretiniz 248 dolar ve peşin ödenmesi gerekiyor, üç trafik cezası yemişsiniz, her ceza bizim için trafik kazası ile eşdeğerdir..."
"s.ktir!"
"ne?"
"trafik kazası sizin cebinizden para çıkması demektir, trafik cezası ise benim, üstelik bizi kendimizden korumakla görevli motosikletli çocuklar kendilerine yeni ev, araba ve orta sınıf altı karılarına giysi ve biblo alabilmek için her ay belli bir kota doldurmak zorundalar, bırakın bu aptal hikayeleri, araba kullanmıyorum artık, dün gece arabamı iskeleden aşağı ittim, tek bir şeye pişmanım."
"neye?"
"lanet şey aşağı yuvarlanırken içinde olmadığıma."
McCuller telefonu kapattı, kızının getirdiği birayı aldı.
"küçük kız," dedi, "umarım benimkinden daha kolay bir hayatın olur."
"seni seviyorum, Freddie," dedi kız.
uzanıp kollarını beline doladı, ama onu tamamen sarmaya yetmiyordu kolları.
"seni mıncıklıyorum! seni seviyorum! seni seviyorum!"
"ben de seni seviyorum, küçük kız!"
bu kez o uzanıp kızını mıncıkladı, pırıl pırıl parlıyordu kız, kedi olsaydı mırlardı.
"tanrım, tanrım, çok tuhaf bir dünyada yaşıyoruz," dedi. "her şeyimiz var ama hiçbir şeyimiz yok."
halıya oturup "BİR KENT İNŞA EDELİM" oyunu oynadılar, tren raylarının nereden geçeceği ve denetimin kimin elinde olacağı konusunda tartıştılar biraz.
sonra kapının zili çaldı, kalkıp kapıyı açtı. kızı onları gördü.
"Anne! Marty!"
"eşyalarını topla tatlım, gidiyoruz!"
"ben Freddie ile kalmak istiyorum!"
"sana 'eşyalarını topla' dedim!"
"ama Freddie ile kalmak istiyorum!"
"son kez söylüyorum! eşyalarını topla yoksa dayağı yiyeceksin!"
"Freddie, seninle kalmak istiyorum, söyle onlara!"
"kalmak istiyor."
"yine sarhoşsun, Freddie, çocuğun yanında içmemeni kaç kere söyledim sana!"
"sen de sarhoşsun!"
"ona sarhoş diyemezsin, Freddie," dedi Marty, sigarasını yakarak, "zaten hoşlanmıyorum senden, sen de biraz i.nelik olduğunu düşünmüşümdür hep."
"hakkımdaki düşüncelerini bana söylediğin için teşekkür ederim."
"ona sarhoş deme, Freddie, yoksa sopayı yersin..."
"bir dakika, sana bir şey göstermek istiyorum."
Freddie mutfağa girdi, çıktığında şarkı söylüyordu yine.
"DA DU
DA DU
DA DU DU DU!"
Marty kasap bıçağını gördü, "onunla ne yapmayı düşünüyorsun? kıçına sokarım lan o bıçağı!"
"şüphesiz, ama bilmeni istiyorum, telefon şirketinden bir memure aradı, eski borcumu ödemediğim için telefonumu kesiyorlarmış."
"bana ne bundan?"
"demek istediğim, ben de arada sırada kesintiye uğrayabilirim."
çok çabuk hareket etti Freddie, çabukluğu sihir gibiydi, kasap bıçağı Marty'nin gırtlağını dört beş kez kesti. Marty yere yığılıp basamaklardan aşağı yuvarlandı...
"tanrım... beni öldürme, lütfen, beni öldürme."
Freddie oturma odasına döndü, bıçağı şömineye fırlattı ve halının üstüne oturdu, kızı yanındaydı yine:
"şimdi oyunumuzu bitirebiliriz.""tabii."
"tren raylarından araba geçmeyecek."
"mümkün değil, polis bizi tutuklar sonra."
"polisin bizi tutuklamasını istemeyiz, değil mi?"
"hı hım."
"Marty kan içinde, değil mi?"
"hem de nasıl."
"bizi yapan kan mıdır?"
"birkaç şey daha."
"ne?"
"kan, kemik ve acı."
halının üstünde oturup "Kent İnşa Et" oynadılar, sirenin sesini duyabiliyordunuz, bir ambulans, çok geç. üç ekip arabası, beyaz bir kedi girdi odaya, Marty'ye baktı, burnunu kaldırdı ve koşarak dışarı kaçtı, sol ayakkabısının tabanında bir karınca yürüyordu.
"Freddie?"
"ne?"
"adamlar ellerini annenin kıçına sokup parmakları ile bokunu çıkardılar..."
"peki, sana inanıyorum."
"anne nerde şimdi?"
"bilmiyorum."
anne sokaklarda koşup bütün gazete satıcılarına ve bakkal çıraklarına ve barmenlere ve geri zekalılara ve sadistlere ve motosiklet binicilerine ve eski denizcilere ve torbacılara ve Matt Weinstock okurlarına olup bitenleri anlatıyordu ve gök maviydi ve jelatine sa¬rılıydı ekmek ve yıllardan beri ilk kez canlı ve harikuladeydi gözleri, ama can sıkıntısıydı aslında ölüm, can sıkıntısıydı aslında, kaplanlar ve karıncalar bile asla bilemeyecek, şeftali bir gün feryat edecekti.

9 Mar 2012

Ölümün canı cehenneme. Her sey bugün, bugün, bugün. Evet.




09/12/91 01:18

Med ve cezir. Bes dakikadır oturmus masanın üstündeki raptiyeyi seyrediyorum. Dün hipodromdan dönerken otobanda hava kararmak üzereydi. Hafif sis vardı. Noel bir mızrak gibi yaklasıyordu. Birden otobanda benden baska kimse olmadığını fark ettim. Sonra yolun ortasında kocaman bir tampon gördüm. Direksiyonu son anda kırıp kurtardım ve sağıma baktım. Birkaç araba birbirlerine girmislerdi, dört ya da bes araba. Ama sessizlik hakimdi; ne hareket, ne insan, ne alev, ne duman, ne de far ısığı. Arabaların içinde insan olup olmadığını fark edemeyecek kadar hızlı gidiyordum. Birden gece oldu. Öyle olur bazen, uyarı yoktur. Her sey saniyenin içinde olup biter. Hayattasın. Ölmüssün. Ve hayat sürer.

Pamuk ipliği ile bağlıyız hayata. Olasılıkların arasında talihimizle geçici olarak varız. Bu geçicilik unsuru isin en iyi ve en kötü kısmıdır. Elden de bir sey gelmez. Bir dağın zirvesine çıkıp on yıllarınızı meditasyon yaparak geçirseniz de bu gerçeği değistiremezsiniz. Kabullenmeyi seçebilirsiniz ama bu da ne kadar sağlıklıdır bilemiyorum. Fazla düsünüyoruz belki de. Daha çok hisset, daha az düsün.

Kazaya karısan bütün araçlar griydiler sanki. Tuhaf. Filozofların kendilerinden önce getirilmis kavram ve teorileri çürütüs biçimlerini seviyorum. Yüz yıllardır sürüyor. Hayır, öyle değil, diye çıkarlar ortaya. Yol bu. Durmaksızın sürüyor ve bana sorarsanız bu ilerleyis son derece makul. Filozoflar için asıl sorun daha anlasılır bir dille yazmak. Bunu yapabildikleri ölçüde düsünceleri aydınlanır ve ilginçlesir. Sırrı, yalınlık. Yazarken kaymalısın. Sözcükler pürüzlü ve bulanık olabilirler, ama keyifli bir sekilde kayıp gidiyorlarsa duyulan hazla ısıldarlar. Özenle yazmak ölümcüldür. Sözcüklerle kaya parçalan veya yenecek lokmalarmıs gibi oynamakta Sherwood Anderson'un üstüne yoktu bence. Sözcükleri kağıda resmederdi. Ve öyle basittirler ki ısık patlamaları hissedersiniz; kapılar açılır, duvarlar kayar. Halıları, ayakkabıları, parmakları görürsünüz sayfada., sözün ustasıydı. Harikuladeydi. Ama Sherwood'un sözcükleri mermi gibidirler de. Onu okurken birden yere serilebilirsiniz. Uzun lafın kısası Sherwood isi biliyordu. Sezgileri güçlüydü. Hemingway yazıyı fazla ciddiye almıstı. Onu okurken ne kadar emek sarf ettiğini görebilirsiniz. Anderson ciddi bir seyden söz ederken gülmeyi de bilirdi. Hemingway hiç bilmedi gülmeyi. Sabahın altısında ayakta yazan birinin mizah duygusu olamaz. Bir seylerin üstesinden gelmeye çalısıyordun Yorgunum bu gece. Allah kahretsin, yeterince uyuyamıyorum. Bana kalsa öğleye dek uyurum ama ilk kosu 12:38'de, yolu ve bahis hesapları için gerekli süreyi de ilave edersen saat 11:00'de evden çıkmak zorundayım; postacı gelmeden. Sabah ikiden önce yattığım enderdir. Đki kez çise kalkarım. Kedilerimden biri beni her sabah altıda uyandırıyor, saat gibi. Suyu kaynadı, bahçeye çıkaracağım. Bir de sabah ondan önce aramayı seven yalnız kalpler var. Ben açmam, tele-sekreter devreye girer. Uykumun .bölündüğünü anlatmaya çalısıyorum. Ama tek sikayetim buysa aslan gibiyim demektir. Önümüzdeki iki gün atlar kosmuyor. Yarın öğleden önce kalkmayacak ve kendimi bir güç santralı gibi hissedeceğim, on yıl daha genç. Gel de gülme -on yıl daha genç beni 61 yapar, sevinilecek sey mi? Bırakın ağlayım, bırakın ağlayım. Saat 01:00. Neden kesip yatmıyorum?

18/01/92 23:59

Roman, siir ve hipodrom arasında gidip geliyorum ve hâlâ hayattayım. Hipodromda yeni bir sey yok, insanlıkla yüzlesilen bir yer iste. Bir de yol var, gidis ve dönüs. Karayolları insanların ne olduğu hakkında iyi bir fikir verir. Rekabetçi bir toplumuz. Yaradılısımızda var ve bu karayollarında iyice belirginlesiyor. Yavas sürücüler seni engellemek, hızlı sürücüler ise sollamak isterler. Hızlı sürücüler beni pek rahatsız etmez. Yol verir kurtulurum. Ama yavas sürücüler can sıkıcıdırlar, sol seritte seksenle giderler. Ve bazen iki arabanın arasında
sıkısıp kalırsın. Önündeki sürücünün basını durumunu okumaya yetecek kadar görürsün. Önündeki sürücünün ruhu uykudadır ve aynı zamanda hayata küs, bayağı, acımasız ve aptaldır.

Bir sesin bana, "Böyle düsündüğün için aptal olan sensin aslında," dediğini duyar gibi oluyorum. Toplumdaki geri zekalıların geri zekalı olduklarını idrak edemeyip onları koruyacak birileri daima vardır. Bunu idrak edememelerinin nedeni kendilerinin de geri zekalı olmalarıdır. Geri zekalılar cennetinde yasıyoruz; bu sekilde yasayıp birbirlerine bu sekilde davranmalarının nedeni bu. Onların bileceği is, beni ilgilendirmez. Ama ne var ki onlarla yasamak zorundayım.

Bir keresinde birkaç kisi ile aksam yemeğine çıkmıstım. Yanımızdaki masada bir grup vardı. Yüksek sesle konusup kahkaha ile gülüyorlardı. Sahte kahkahalar, zorlama. Kesintisiz. Sonunda masamızdakilere, "Çekilir gibi değil, değil mi?" diye sordum. içlerinden biri bana döndü ve tatlı bir tebessümle, "insanları mutlu görmek beni de mutlu eder," dedi. Cevap vermedim. içimde kara bir delik olusmustu ama. Karayollarında insanlar hakkında bilgi edinirsin. Yemek masalarında insanlar hakkında bilgi edinirsin. Televizyonda insanlar hakkında bilgi edinirsin. Süper marketlerde insanlar hakkında bilgi edinirsin. Listeyi uzatmak mümkün. Edindiğin bilgi hep aynı bilgi. Elden ne gelir? Kıçını kolla ve bardağını doldur. İnsanları mutlu görmek beni de mutlu eder. Ama nerede o mutlu insanlar? Ben göremiyorum.

Bugün hipodroma gidip yerime oturdum. Kepini ters giymis biri vardı önümde. Hipodromun dağıttığı keplerden. Promosyon Günü. Adamın Yarıs Bülteni ve armonikası vardı. Armonikayı çalmaya basladı. Bilmiyordu çalmayı. Üflüyordu sadece. Schoenberg'in 12 tonluk gamı filan da değildi. Bir süre sonra soluksuz kaldı ve Yarıs Bülteni'ni açtı. Tam önümde iki haftadan beri gelen aynı üç adam oturuyordu. Biri sürekli kahverengi giysi ve sapka giyiyordu ve altmıs yasların-daydı. Yanındaki daha yaslı görünüyordu, altmıs bes civarında. Saçı pamuk gibi beyaz, boynu eğri, omuzlan yuvarlaktı. Üçüncüsü Çinli'ydi ve durmadan sigara içiyordu. Her kosudan önce oynayacakları atları tartısıyorlardı. Đnanılmaz bahisçilerdi bunlar, daha önce anlattığım CAZGIR misali. Nedenini söyliyeyim. Đki haftadır arkalarında oturuyorum ve içlerinden biri bile bir kez olsun birinci gelecek atı bulamadı. Üstelik favori atlara da oynuyorlar. 45 kosuda yapılmıs üçlü seçimden söz ediyoruz burda. Tek bir at bile bulamadan yapılmıs 135 seçim. Bu gerçekten sasırtıcı bir istatistik. Bir düsünün.İçlerinden biri 1 ya da 3 numara gibi bir numara seçip hep o numaraya oynasaydı bir at bulması kaçınılmazdı. Ama beyinlerini ve bilgilerini kullanarak her seferinde farklı bir seçim yapmıs ve bütün kosuları ıskalamıslardı. Neden vazgeçmezler hipodroma gelmekten? Beceriksizliklerinden utanç duymazlar mı?
Hayır, bir sonraki yarıs var hep. Bir gün kazanacaklar. Hem de büyük. Hipodromdan çıkıp eve döndüğümde neden bu kadar mutlu olduğunu anlıyorsunuzdur her halde? Sözcüklerin dizileceği temiz bir ekran. Bu dünyanın dahileri karım ve dokuz kedim olmalı. Öyleler.

Kaptan Yemeğe Çıktı ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi / Charles Bukowski

Bazı adamlar ölmez,sonsuza kadar yaşarlar..O'da öyle işte..Bukocum

29 Şub 2012

Kristin Asbjørnsen - I Wish To Weep




bütün bildiğim şu: kuzgunlar ağzımı öpüyorlar,
damarlar arapsaçına dönmüş burada,
denizse kan denizi.

bütün bildiğim şu: eller uzanıyor,
gözlerim kapalı, kulaklarım kapalı,
çığlığımı geri çeviriyor gökyüzü.

bütün bildiğim şu: burun deliklerimden hayaller damlıyor
bize tur bindiriyor tazılar, deliler gülmekten katılıyor,
tıkırdayarak ayırıyor saat ölenleri.

bütün bildiğim şu: ayaklarım kederdir burada,
zambaklar kadar etmiyor sözcüklerim, pıhtılaşıyor şimdi:
kuzgunlar ağzımı öpüyorlar.


Charles Bukowski

13 Şub 2012

"Bukowski!"



Sihirli kitapların sayısı sınırlıydı, bir süre sonra tükendiler. Yıkılmaz kalem klasik müzikti. Çoğunu radyoda dinledim. Hâlâ radyoda dinlerim. Ve bugün bile güçlü, yeni, duyulmamıs bir sey dinlediğimde sasarım, ve bu sık olur. Su an radyoda daha önce dinlemediğim bir sey çalıyor. Yeni bir kan akısı ve anlam arayısı içinde biri gibi tadını çıkarıyorum her notanın. Yüzyıllardır bestelenen olağanüstü müziğin zenginliği beni sasırtıyor. Eskiden yüce ruhlu insanlar varmıs demek. Açıklayamam ama bu büyük sanstı benim için. Bunu hissetmek, bundan beslenmek, bunu kutsamak. Radyoda klasik müzik bulmadan yazmam. Đsimin bir parçası gibidir. Belki bir gün biri bana klasik müzikte neden bu kadar mucizevi bir enerji olduğunu açıklar. Ama sanmıyorum. Merakımı gideremeden öleceğim.

Neden aynı güce sahip daha çok kitap yok? Neden, Neden? Nedir bu yazarların hali? Đyi yazar neden bu kadar az?

Rock müzik bir sey demiyor bana. Bir rock konserine gittim; daha çok karım Linda'yı memnun etmek için. Düsünceliyim, değil mi? Değil mi? Neyse, biletler bedavaydı. Kitaplarımı okuyan rock müzisyeninin davetlisiydik. Protokoldeydik. Seçilmislerle. Oyunculuktan gelme bir yönetmen gelip bizi aldı. Yanında bir oyuncu vardı. Kendi dallarında basarılı insanlardı ikisi de. Đnsan olarak da iyi. Yönetmenin evine gittik, kız arkadası evdeydi. Bebeklerini gördük ve limuzine dolustuk. Đçki, muhabbet. Konser Dodger Stad-yumu'ndaydı. Gecikmistik. Grup çalmaya baslamıstı. Devasa bir ses. 25.000 kisi. Bir enerji vardı ama uzun sürmedi. Müzik fazlası ile basitti. Anlayabilirsen sözler fena değildi belki. Ahlaktan, bulunmus ve yitirilmis asklardan bahsediyorlardı muhtemelen. Đnsanların buna ihtiyacı var -devlete karsı olmak, aileye karsı olmak, bireye karsı olmak. Ama böylesine basarılı milyoner bir grup neden söz ederse etsin KURUMLASMISTIR.

Bir süre sonra grubun lideri, "Bu konseri Linda ve Charles Bukowski'ye ithaf ediyoruz," dedi. 25.000 kisi kim olduğumu biliyormus gibi tezahüratta bulundu. Gülünesidir. Film yıldızları dolanıyordu ortalıkta. Bazıları ile daha önce tanısmıstım. Bu da beni endiselendiriyordu. Yönetmen ve oyuncuların ziyaretime gelmelerinden hoslanmam. Hollywood'dan haz etmem, filmlerden nadiren etkilenirim. Ne isim vardı bu insanların arasında? Tuzağa mı yakalanıyordum? 72 yıl o güzelim savası verdikten sonra? Konser bitmek üzereydi, yönetmeni  zleyip VIP barına gittik. Seçilmislerin arasındaydık. Masalar vardı içerde, bir de bar. Ve ünlüler. Bara yollandım. Đçki bedavaydı. Dev gibi zenci bir barmen. Đçkimi söyledim ve barmene, "Đçkimi bitirdikten sonra dısan çıkıp kozlarımızı paylasır mıyız?" dedim. Gülümsedi.

"Bukowski!"

Kaptan Yemeğe Çıktı ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi / Charles Bukowski

9 Şub 2012

Delilik




portakal-sarı bir hücreye kapattılar beni. bir cumartesi aksamüstüydü. hücremin
penceresinden disarda
yürüyen insanlari görebiliyordum, ne kadar sanslıydilar! sokagın karsı tarafinda bir plakçı vardi,kolonlardan bana dogru müzik yayını yapıyorlardı, hersey o kadar özgür ve rahat
görünüyordu ki dısarda.
ne yapmıs olabilecegimi düsünüp duruyordum, ağlamak istiyor ama ağlayamıyordum. hüzünverici,
hastalıklı bir durum, hastalıklı hüzün, kendini daha kötü hissedememe durumu, biliyorsunuz
sanırım, arada
sırada herkesin kapıldıgı bir his. ben biraz fazla kapılıyorum, çok fazla.
Moyamensing Cezaevi eski bir satoyu andırıyordu, iki büyük tahta kapı beni içeri almak
üzere açıldı, bir
hendekten geçmemis olmamiz beni sasırtmıstı.
muhasebeci kııiklı sisman bir adamla aynı hücreye koydular beni.
adım Courtney Taylor, dedi. bir numaralı halk düsmanıyım.
neden buradasın? diye sordu.
(hücreye girmeden önce sorduğum için artık cevabı biliyordum.)
asker kaçağıyım.
burada iki şeye tahammül edemeyiz: asker kaçaklarına ve teshirci-lere.
hırsızlar arasında şeref, ha? ülkeyi güçlü tutun ki soyabilesiniz.
biz yine de asker kaçaklarından hoslanmayiz.
aslında suçsuzum, taşındım, askerlik şubesine yeni adresimi bildirmeyi unutmusum,
postaneye bildirmistim
ama. bu kasabadayken St. Louis'den askeri muayene için basvurmami söyleyen bir mektup
aldim, onlara
St. Louis'ye gidemeyeceğimi, beni burada muayene etmelerini yazdim, beni tutuklayip buraya
getirdiler,
anlamiyorum: askerden kaçmak isteseydim onlara adresimi bildirmezdim.
senin gibiler hep suçsuzdurlar, masal anlatma.
ranzama uzandim.
gardiyanin teki geldi.
KALDIR KIÇINI O YATAKTAN! diye bagirdi bana.
kaldirdim asker kaçagi kiçimi yataktan.
kendini öldürmeyi düsünüyor musun? diye sordu Taylor bana.
evet, dedim.
su ampulü tutan kabloyu asagi çek. kovaya su doldurup ayagini içine sok. ampulü çikarip
parmağını suya
sok. çıktın buradan.
uzun süre baktim o kabloya.
tesekkür ederim, Taylor, çok yardim seversin.

syf: 12 - 13

29 Oca 2012

Hayvanlara aşığım. Sorunum insanlarla.



./. bir süre sonra insanın gırtlağına takılıp kalıyordu barlar. Kusmak istiyordunuz. Bar müdavimleri eskici dükkanındaki insanlardan farklı değildirler; zamanı ve herşeyi öldürmek için giderler oraya.

./. "meslek olarak yazarlığı öner misiniz" diye sordu genç öğrencilerden biri.
"komik olmaya mı çalışıyorsun?" diye sordum ona.
"hayır, hayır. Ciddiyim. Meslek olarak yazarlığı önerir misiniz?"
"yazmak seni seçer, sen yazmayı seçmezsin."

./. insan ırkını asla anlayamayacağım, ama birinin şarlatanı oynaması gerekiyordu.

./. MOR bir çiçek üstüme eğilip nefesimi kesmeye çalışıncaya kadar kaldım orada....
.
./. bana gelinin annesi olarak tanıştırılan kadının bacak açtığını farketti, fena değildi bacakları, naylon çorap, topuklular. Geri zekalı birini bile tahrik edebilirdi, ben sadece yarı-geriydim.

./. eski bir ayyaş her zaman ayağa kalkar, yeter ki zaman tanıyın.

./. bir sürü farklı yolu vardı delirmenin...

./. insanın idrak etmesi gereken bir diğer şey de ne olursa olsun kazanmanın zor olduğudur; kaybetmekse çok kolay.
Büyük Amerikan Kaybedeni olmak iş değildir -herkes yapabilir-; nerdeyse herkes yapıyor zaten.

./. bana gelince; hipodrom bana çabucak nerede zayıf, nerede güçlü olduğumu söyler ve o gün kendimi nasıl hissettiğimi ve ne kadar değiştiğimizi, SÜREKLİ değiştiğimizi, ve bunun ne kadar farkında olmadığımızı.

./. atyarışlarından ve televizyonun beyin-emici sterilize sanal varlığından önce, dünyayı köreltmek için binlerce floresan lamba üreten devasa bir fabrikanın paketleme servisinde çalışmıştım, kütüphanelerin yararsız, şairlerin ise özenle yakınmayı seven boklar olduğunu bildiğimden barlardan ve dövüşlerden öğrenmeye çalışırdım.

./. bi tek güneş iyiydi, ama yetinmeyi bilmeli insan.

./. MOR ebedi gerçekle yüzyüze...

./. tepeden tırnağa MOR'sun...

./. paket paket sigara tükettik -Chesterfield-

./. lanet olsun, anlamıyor musun? Dedim editöre, alışveriş merkezlerini sevmiyorum! Alışveriş merkezlerinde olmaktan hoşlanmam! Orada oturup mermer fıskiyeyi seyredersin. Bir karınca geçer, ya da bir tür böcek can çekişmektedir önünde, bir kanadı hareketli diğeri hareketsiz. Yabancısındır. İki-üç kişi sana buz gibi bakar. Sonra garson gelir nihayet. Kirli külotunu bile koklatmaz sana, ama kazulet karının tekidir ve bunun farkında bile değildir. İstemeye istemeye siporişini alır. Bir kola. Sıcak ve bükülmüş bir kağıt bardakta getirir kolayı. Canın kola filan çekmiyordur aslında. İçersin. Böcek hala can çekişmektedir. Otobüs hala gelmemiştir. Mermer fıskiye toz kaplıdır. Herşey yapaydır, anlıyor musun? Tezgaha gidip bir paket sigara almak istersen biri gelene kadar beş dakika geçer. Oradan çıktığında dokuz kez tecavüze uğramış gibi hissedersin kendini.

./. mesainin en kötü tarafı ne zaman biteceğinin belli olmayışıydı.

./. -MORUMSU- tatlı bir içkiydi...

./. amerikalılar; herşeyin içine ediyorlardı.

./. "ama ben bir yazarım. Spesifik olarak .mdan ziyade genel olarak insanlıkla ilgiliyim."

./. MOR ışıklı mahallede otururken....

./. MOR bir ışık dökülüyordu üstünden.....

./. milyonlarca kadının içinden biri çıkar ve içinizde uykuya yatmış ne varsa canlandırır. Yapılarında bir uyum vardır,
giydikleri elbisedir bazen sizi çeken; ya da kendilerine özgü bir hava.

./. ruhundan arta fazla bir şey kalmamışsa ve bunun farkındaysan biraz ruhun vardır yine de.

./. dibe vurduğunu sanıp bir dip daha olduğunu keşfedebiliyordu insan.

./. tuhaf: bazen düzüşmemek yarım yamalak bir düzüşten daha iyiydi. Yanılıyor da olabilirim. Genellikle yanıldığım söylenir.

./. cezaevindeki insanlar için yapılacak tek şey var: onları salmak, savaşan insanlar için yapılacak tek şey var: savaşa son vermek.

./. ...daha çok sonsuza dek bokun içinde yüzmek istemediğimiz için. Her ne kadar bok iyi bir hoca olsa da
insanın alabileceği dersler sınırlıydı, sonra boğulup gidiyordunuz bokun içinde.

./. dünya öğütücü ve rutin külfetleri ile saatlerimi, yıllarımı çalmış,   belli oluyor, utanıyorum yılgınlığımdan; parasından değil, yılgınlığımdan. Devrimcinin iyisi yoksul adamdan çıkar, ben devrimci bile değilim, yorgunum sadece. Ne boktan bir hayat yaşamıştım! Aynalar, aynalar....

./. ...jartiyerleri MORdu....

./. bizim gibiler için kafesler hazırdır. Ben bir kafese daha katlanabileceğimi katlanabileceğimi sanmıyorum. Kendi yapımım kafesler bana yeter.

./. hollywood ayışığı iğrenç bulaşık suyu gibi üstümüze dökülürken öyle zordur ki intihar...

./. -kimse ruhunun tamamını yitirmez- yüzde dooksanının rüzgara işer sadece.

./. Yalnızdım yine, ve gecenin deliliği gündüzün deliliğiydi. Yatağa yerleştim, yatay, tavana bakıp .mına koduğum yağmurunun sesini dinledim.

./. bir deli için en kötü şey kendi aklını tahlil etmesidir.

./. psikiyatrlara dönecek olursak, onlarla ilgili olarak anlayamadığım bir şey de ellerinde onca
ilaç varken neden güç yöntemlerini yeğledikleridir. Kafaları çalışmıyor.

./. sırlarını açmadan mezarı boylayan insanlar vardır.

./. sadece kendini beğenmiş insanlar her soruya bir cevap ve öğütle karşılık verir.

./. intihara meyilliydim. Zaman zaman ağır bunalımlara giriyordum, kalabalığa özellikle de sıraya girip beklemeye tahammülüm yoktu. Ve hayatlarını sıraya girip bekleyerek geçiren bir toplum olmaya doğru gidiyorduk. Havagazı ile intihar etmeyi denemiş, başarısız olmuştum. Ama başka bir sorunum da vardı. Sabahları yataktan çıkamıyordum. Nefret ediyordum yataktan çıkmaktan. Herkese "insanlığın en büyük iki icadı yatak ve atom bombasıdır." Diyordum. Deli olduğumu düşünüyorlardı. Çocuk oyunları, ömürlerini çocuk oyunları oynayarak geçiriyordu insanlar -hayatın dehşetinden etkilenmeden rahimden mezara gidiyorlardı.-

./. bazı insanlar sürekli bi yerlere gitme ihtiyacındadır.

./. balık gibi dümdüz bir herifti...

./. yüzde yüz insan yoktur aslında. Hepimizin, başkalarının farkında olup bizim farkında olmadığımız deli ve çirkin bir yanı vardır. Yoksa bu çiftliğe nasıl katlanabilirdik?

./. hadi bi Chesterfield yakıp herşeyi unutalim.

./. insanı delirtebilecek herşeyi yasamaya kalksak toplumun yapısı altüst olurdu -evlilik, savaş, otobüs servisi, mezbahalaar, arıcılık, cerrahi, aklınıza ne gelirse. - herşey insanı delirtebilir çünkü toplum çürük tahtadan bacaklar üstüne oturtulmuş.

./. kötü asit kötü fahişe gibidir.

./. yaşanan herşey yaşandığı anda gerçektir -bu bir film, bir düş, cinsel ilişki, cinayet, öldürülmek ya da dondurma yemek olabilir.

./. bize kendi a, b, c 'lerimizle küçük bok kutularımıza hapsolmamız gerektiğini telkin etmeleri sonucunda aklını kaçırdığı için bireyi suçlamayın. LSD değildir kötü tribinizin nedeni - annenizdir- başbakanınızdır, komşunun küçük kızıdır, elleri kirli dondurmacıdır, zorla gördüğünüz cebir ya da İspanyolca dersidir. 1926 yılında kokladığınız iğrenç heladır, size uzun burunların çirkin olduğu öğretilmişken gördüğünüz çok uzun burunlu bir adamdır; müshildir. Bir fabrikada on yıl çalıştıktan sonra beş dakika geç kaldığın için kovulmaktır. Sana altıncı sınıfta tarih öğreten o yaşlı bok çuvalıdır. Köpeğinin arabanın altında kalması ve kimsenin sana yolu doğru dürüst tarif edememesidir, otuz sayfa uzunluğunda ve üç kilometre yüksekliğinde bir listedir bu.

./. topluma karşı kin beslemiyordum. Onlardan biri olmadığım gerçeğini çoktan kabullenmiştim.

./. hayvanlara aşığım. Sorunum insanlarla.

Sıradan Delilik Öyküleri / Charles Bukowski

15 Oca 2012

notes of a dirty old man



Bütün ırmaklar yükselecek, ama her şey yerli yerinde yine de. Okullarda ellerinize cetvelle vuruyorlar ve kurtlar mısırı kemiriyor; mitralyözleri üç ayaklara yerleştirmişler ve karınlar beyaz ve karın­lar siyah ve karınlar karın, sırf dövülmek adına dövülüyor insanlar; mahkeme salonları sonun önceden yazıldığı yerler, gerisi vodvil, insanlar sorgulanmak üzere odalara alınıyor ve ya yarı-insan çıkı­yorlar dışarı ya da insanlıktan tamamen çıkmış, devrim isteyenler var, biliyorum, ama isyan sonrasında yeni hükümetinizi kurduğunuzda bir bakarsınız ki yeni hükümetiniz eski Baba'nızdır yine, yü­züne yeni bir maske geçirmiştir sadece. Şikago'da saygın basının kafasını yararak büyük bir hata işlediler bence, yarılan kafalar dü­şünmeye başlar bakarsınız ve güçlü basın (New York Tinıes'ın ilk sayıları ve Christian Science Monitör hariç) Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra düşünmeyi unuttu. AÇIK KENT gibi bir yeraltı gaze­tesini insan vücudunun bir organını bastığı için kapatabilirsin, ama bir milyon tirajlı bir gazetenin editörünün kafasını copla patlatırsan kıçını kolla, Şikago ve civarından gelecek reklamların canı cehen­neme deyip gerçekleri yazmaya başlarlar -nihayet- sonrası da kes­tirilemez, ama kilitler sağlam: Nixon ve Humphrey arasında seçim yapmak sıcak bok ile soğuk bok arasında seçim yapmak zorunda bırakılmaktır. Hiçbir yerde gerçek anlamda değişim yok. Prag olayları Macaris­tan'ı unutan çocukların hevesini kırdı biraz, kafalarında Che, bo­yunlarında Castro muskaları ile William Burroughs, Jean Genet ve Allen Ginsberg'in dolduruşuna gelip parklarda OOOOOMMM çe­kerek geziniyorlar, bu yazarlar yumuşamış, fıttırmış, kadınlaşmışlar -ibneleşmemişler, kadınlaşmışlar- ve ben polis olsam beyinlerini kendi ellerimle dağıtmak isteyebilirim, asın beni. Sokaktaki yazar ruhunun çükünü bir takım geri zekalılara emdiriyor, yazacak tek yer daktilonun başıdır, bir başınıza, sokağa karışma ihtiyacı duyan ya­zar sokağı tanımayan yazardır, yüz kişiye yüz hayat yetecek kadar fabrika, genelev, cezaevi, bar ve park hatibi gördüm. İSİM sahibi olduktan sonra sokağa çıkmak işin kolay yoludur -Thomas ile Behan'ı HAYRANLIK'ları, viskileri, tapınmaları ve .mcıkları ile öl­dürdüler, bu yolla elli kadar kişinin daha hayatlarını söndürdüler. DAKTİLOYU TERKETMEK SİLAHINI TERKETMEKTİR, FA­RELER ETRAFINI SARIVERİR. Camus'nün kalemi akademiler­de konferans vermeye başladıktan sonra sustu, vaaz vererek başla­mamıştı Camus, yazarak başlamıştı; trafik kazasından çok önce öl­müştü zaten. Arkadaşlarım bana "şiir dinletisi versene, Bukowski?" diye sor­duklarında neden "hayır" dediğimi anlamıyorlar. Ve işte Şikago, ve işte Prag, değişen hiçbir şey yok. Küçük ço­cuklar yine dövülecek, onlar da büyüdüklerinde (büyüyebilirlerse) başkalarını dövecek. Cleaver'ı Nixon'a yeğlerim, ama bu da bir şey ifade etmez, evime gelip biramı içen, yemeğimi yiyen ve yanların­daki kadın yüzünden havalarından geçilmeyen şu allahın cezası devrimcilerinöğrenmeleri gereken şey şu: Değişim içerden dışarıya doğru gerçekleşmeli, sokaktaki adama yeni bir şapka verir gibi ye­ni bir rejim veremezsiniz, karnını doyursanız, Dizzy Gillespie'nin tüm plaklarını hediye etseniz bile iki paralık alışkanlıklarından ko­lay vazgeçmeyecektir, ortalıkta devrimin artık kaçınılmaz olduğunu haykıran bir sürü insan dolanıyor, ama bu kadar insanın bir hiç uğ­runa öldüklerini görmek istemem, çoğu insanı öldürdüğünüzde hiç­bir şey öldürmüyorsunuzdur gerçi, ama birkaç iyi insan da gümbür­tüye gidecektir, ne geçecek elinize? Halkın üstünde olan yeni bir HÜKÜMET, kuzu postuna bürünmüş eski diktatör, ideoloji silah satışı üstüne kurulmuş.

Geçen akşam genç bir adam bana şöyle dedi (pek hoş ve ruhani bir tavırla halının ortasında oturuyordu.);
"kanalizasyonları tıkayacağım, bu kent bokun içinde yüzecek!"
Tanrı aşkına, fikir niyetine bana sunduğu boklar Los Angeles'ı ve Pasadena'nın yarısını boka gömmeye yeterdi.
Sonra: "bir bira versene, Bukowski."
Yanındaki kaltak bacak bacak üstüne atmıştı, pembe külotu gö­rünüyordu, kalktım verdim bir bira. Devrim sözcüğü kulağınıza hoş geliyor, değil mi? ama hiç de öy­le değildir, inanın bana. Devrimin ne olduğunu bilmek ister misiniz? Kan, bağırsak ve delilik, yolunuza çıktığı için ölen çocuklar, dünyadan habersiz yavrular, yanınızdaki kaltağın, hatta karınızın gözünü­zün önünde kasaturalanıp ırzına geçilmesidir, bir zamanlar miki fa­re filmlerine gülen erkeklerin birbirlerine işkence etmeleridir, böy­le bir eyleme geçmeden önce eylemin ruhunun nerede olduğunu ve eylem bittiğinde nerede olacağını çok iyi düşünmek gerek. Dostoyevski'nin SUÇ ve CEZA'sına katılmıyorum, koşullar ne olursa ol­sun kimseyi öldürme meselesi, ama iyi düşünmek gerek, işin delir­tici yanı tek bir mermi bile sıkmadan canlarımızı alıyor olmaları, para babalarının şişko oğulları Beverly Hills'de on dört yaşında kız­ların ırzlarına geçerken ben bir yerlerde asgari ücretle belimi kırı­yordum, helada beş dakika fazla kaldığı için işten kovulan adamlar biliyorum, anlatmak istemediğim çok şey gördüm, ama bir şeyi öl­dürmeden önce yerine daha iyisini koyabileceğinden emin olmalı­sın, parklarda nefret palavraları sıkan siyasi fırsatçılardan daha iyi bir şeyler olmalı elinizde, bir şeyin bedelini ödemek canınıza okuyacaksa otuz altı aylık garantiden fazlasını arayın, devrime duyulan romantik özlemin dışında bir şey göremedim henüz, ne gerçek bir lider ne de şimdiye kadar her devrim sonrası gelen ihanetin önüne geçebilecek bir platform, şayet birini yok edeceksem o adamın ye­rine karbon kopyasının gelmesini istemem, tarihi bar helasında bar­but oynayan ayyaşlar gibi harcadık, insan ırkından utanç duyuyo­rum, ama bu utanca katkıda bulunmanın da bir anlamı yok. Elimden gelirse utancı azaltmak isterim.

Yanında evden kaçmış on altı yaşında bir kız, midende de başka­sının birası varken devrimden söz etmek kolay, uluslararası ün sa­hibi üç kıçı kırık yazarın OOOOOMMMM tezgahına kapılıp park­larda dans ederek DEVRİM diye bağırmak kolay, ama devrimi baş­latmak, devrimi gerçekleştirmek başka şeydir dostlar. Paris 1870-71, sokaklarda yirmi bin ölü. Sokaklar kan seli, sıçanlar cesetleri ke­miriyor ve insanlar aç ve aç insanlar fareleri cesetlerin üstünden alıp yiyorlar, ve nerededir Paris bu akşam? Nedir Paris bu akşam? Kar­şımda oturan genç ortalığı boka bulamak istiyor ve gülümsüyor, he­nüz yirmisinde, genellikle şiir okur. Lavabonuzdaki bulaşık bezin­den başka nedir ki şiir? Ve esrar, devrimle esrar hep yanyana nedense? Bir kere esrar sa­nıldığı kadar harikulade bir şey değil, tanrı aşkına, esrar içimi ser­best bırakılsa içenlerin yarısı bırakır mereti, içki yasağı yüzünden alkolik olanların sayısı anneannemin siğillerinden fazladır, sadece yasak şeyleri yapmak ister insan, kim her akşam karısı ile yatmak ister ki? Ya da haftada bir? Yapmayı arzuladığım çok şey var, öncelikle başkan adaylarının bu kadar çirkin olmalarını yasaklardım, sonra müzeleri değiştirir­dim, müzelerden daha boğucu, daha kokuşmuş yerler düşünemiyo­rum, müzelerde üç yaşında kız çocuklarına sarkıntılık edenlerin sa­yısının daha fazla olmamasına şaşıyorum, her şeyden önce her kata bir bar yapardım, bu değişiklik tüm personelin giderini karşılayaca­ğı gibi tabloların bakım ve onarım masraflarını da karşılayacaktır, sonra her kata bir caz bir de senfoni orkestrası, ayrıca işleri ortalık­ta gezinip güzel görünmek olan birkaç kadın, titreşiminiz düşükse bir şey öğrenemezsiniz, bir şey göremezsiniz, insanların çoğu ka­festeki doldurulmuş kaplana şöyle bir bakıp ilerler, biraz sıkılarak, sıkıldıkları için de utanarak. Gözünüzde canlandırmaya çalışın, doldurulmuş kaplana bakan bir çift. Biraları ellerinde elbette:

Adam: "aman allahım, şu dişlere bak! fil dişinden farksız!"
Kadın: "hayatım, eve gidip sevişmeye ne dersin?" 
Adam: "delirdin mi? daha bodruma inip 1917 model Spad uçağı görmedim. Eddie Rickenbaker 17 uçak düşürmüş onunla, hem bu gece alt katta Pink Floyd çalacakmış."

Ama devrimciler müzeleri de yakmak istiyorlar, ateşe vermek her şeyi çözer sanıyorlar, yeterince hızlı koşamazlarsa anneannele­rini de yakar onlar, sonra da su arayacaklar, ya da apandisit ameli­yatı yapabilecek bir doktor, ya da onları uykudayken gırtlaklarını kesecek gerçek delilerden koruyabilecek birilerini, sonra kentte ya­şayan sıçanların farkına varacaklar, insan-sıçan değil, sıçan-sıçan. Açlıktan en son ölen, en son boğulan, en son yanan canlılardır sıçan­lar; suya ve besine ilk onlar ulaşırlar, kimsenin yardımı olmaksızın asırlardan beridir yapıyorlar bunu. Sıçanlar gerçek devrimcilerdir; yeraltının gerçek hakimleridirler ve bir tek şey için isterler kıçınızı: Kemirmek için. Sizin OOOOMMMMM'larınızla da hiç ilgilenmez­ler. Vazgeçin demiyorum, insanlık ruhundan yanayım ben, ne de­mekse! Ama polis ortaya çıktığında sizi dualarınızla başbaşa bırakıp tabanları yağlayacak palavracılardan uzak durun, parklarda avazla­rı çıktığı kadar bağırarak sizi kahramanlığa çağıranlar mermiler vı­zıldamaya başladığında en önde kaçarlar, hayatta kalıp anılarını yazmak isterler. Din sahtekarları vardı eskiden, öyle büyük, görkemli kiliselerde çalışmazlardı, o kiliselerde herkesin canı sıkıntıdan patlar, vaiz da­hil, şu ufak, beyaza boyanmış, derme çatma kiliselerden söz ediyo­rum, tanrım, kendilerinden geçerlerdi! Kafayı çekip giderdim genel­likle, özellikle barlarda zom olduktan sonra, eve gidip tek kürek git­meye beş çekerdi, en yeteneklileri Los Angeles, New York ve Phi-ladelphia'da bulunurlardı, sanatkar insanlardı bu vaizler, benim bi­le birkaç kez kendimi kaybedip yerlerde yuvarlanmışlığım var. ge­nellikle akşamdan kalma olurlardı, gözler kan çanağı, bir şişe daha almak, belki de bir iğne daha çakmak için çalışırlardı, kimbilir? Dediğim gibi, beni bile yere yatıranlar olmuştu, ki ben hayli sa­kin ve yorgun bir insanım, kenarda durup seyretmek bile bir kadın­la sevişmeye yeğlenebilirdi. O vaizlere burada teşekkürü bir borç bi­lirim, çoğu zenci (affedersiniz, siyahi) olan bu adamlara o çılgın ak­şamlar için teşekkür ederim, biraz olsun şiir yazabildiysem bunu kısmen onlardan çaldıklarıma borçluyum. Ama o tezgah kurudu artık, temiz tutmaya çalıştıkları takım elbi­seleri ile kendilerini yerlere attılar, bağırdılar, çağırdılar ama tanrı kira ve şarap parasını çıkarmaya yetmedi, tanrı BEKLE dedi. Güç­tür hasta bir ruh ve aç bir karınla BEKLEMEK, hem elli beş yaşına kadar yaşayacağını kim garanti edebilir? Tanrı 2.000 yıl önce şöyle bir göründü ve birkaç ucuz panayır numarası ile yetindi. Yahudi'nin tekinin onu kandırmasına göz yumdu, sonra da tüydü, insan bıkar acı çekmekten, ağzındaki dişler bile insanı öldürmeye yeter, ya da aynı küçük odada aynı kadın. Din sahtekarları devrimcilerin arasına sızmaya başladı, kimin ne olduğu belli değil yoldaşlar, bunu idrak ederseniz bir başlangıcınız olabilir, dikkatli dinle, bir başlangıcın olur, olduğu gibi yut, hapı da yuttun, ve tanrı ağaçtan indi ve yılanı ve Havva'nın daracık .mcığını uzaklaştırdı ve alın size ağacın tepesine çıkmış altın elmalar da­ğıtan bir Karl Marks, bilhassa karaderililere. Bir savaş varsa, ki ben olduğuna inanıyorum (Van Gogh'lar, Mahler'ler, Dizzy Gillespie'ler, Charley Parker'lar bu yüzden var­lar) lütfen liderlerinizi dikkatli seçin, saflarınızda köşedeki benzin istasyonunu ateşe vermektense General Motor'a müdür olmayı yeğ­leyecekler var çünkü, biri olamayınca öteki oluyorlar, asırlardan be­ri ilerlemenin önüne geçen insan-sıçan'lardır bunlar. Dubçek'in Rusya'dan yarım adam dönmesidir bu. Fiziksel ölüm korkusuna ye­nilmiş bir yarım adam. şerefsizce yaşamaktansa gerekirse işkence altında yavaş yavaş ölebilmeli insan, aptalca mı? En büyük mucize­den daha aptalca değil, tuzağa düşerseniz neyi feda ettiğinizi iyi bi­lin, iyi bilin, yoksa ruhunuz sizi terkeder. Sarayda insanlar ufak ufak parçalanırken Casanova parmaklarını kadınların bacaklarında gez­dirirdi; ama Casanova'da öldü. Uzun dilli, irikamışlı ve yüreksiz bir moruk olarak, saltanat sürdüğü doğru, ama pişmanlık duymadan mezarına tüküreceğim de. Kadınlar genellikle en ahmak erkeği se­çer; insanlığın içinde bulunduğu durumun birinci nedenidir bu: Ze­ki ve dayanıklı Casanova'lar yetiştirdik, hepsinin içi kof. Paskalya­da saklayıp çocuklarımıza arattırdığımız çikolata tavşanlar gibi. Sanat ağı da da tıpkı devrim ağı gibi akla hayale gelmez türden bitli manyak kaynıyor, bulaşıkçı olarak iş bulamadıkları ve Cezan­ne gibi resim yapamadıkları için teselliyi coca-cola'da arıyorlar, içinde bulunduğun kalıp seni reddederse yapabileceğin tek şey ye­ni bir kalıp bulmaya çalışmak ya da çalışmaya başlamaktır, sonra yeni kalıbın da seni istemediğini farkedersen neden bir yenisi olma­sın? Herkesin mutlu olma biçimi farklıdır. Yine de şu kocamış halime rağmen bu zamanda yaşamaktan memnunum. SOKAKTAKİ ADAM BOK YEMEKTEN USANDI ARTIK, bu her yerde hissediliyor. Prag, Watts, Macaristan, Vietnam. Hükümet değil, hükümete karşı insan artık önemli olan. Beyaz Noel, Bing Crosby ve paskalya yumurtası palavralarını yutmayan insanlar, televizyondaki görüntüleri sizi her an kusturabilecek Ame­rikan Başkanları'nı içlerine sindiremeyen insanlar. Seviyorum bu zamanı, bu duyguyu, gençler nihayet düşünmeye başladı, ama heyecanlarını besleyen bir lider buldukları an birileri liderlerini ortadan kaldırıyor, yaşlılar ve kalantorlar korkuyorlar, devrimin demokratik yöntemle gerçekleşebileceğini sanıyorlar, biz de onları bir tek mermi bile sıkmadan öldürebiliriz, daha insan olup bu boklara oy vermeyi reddederek, ne sunuyorlar bize? Humphrey ya da Nixon, soğuk bok, sıcak bok. Bir suikaste kurban gitmememin tek nedeni yeterince önemli ol­mamam, belli bir siyasi görüşüm yok. Gözlemciyim, insanlık ruhun­dan başka hiçbir akımın yanlısı olmam, kulağa yüzeysel geliyor bi­liyorum, ama bu aslında benim ruhum demek, yani sizin ruhunuz aynı zamanda, çünkü gerçek anlamda canlı değilsem sizi nasıl gö­rebilirim ki? Sokaktaki her adamın ayağında sağlam bir çift kundura olsun, karnı doysun, arada sırada da iyi bir parça ile yatağa girsin isterim, tanrım, 1966'dan beri bir kadına dokunmadım, elime patlatıp duru­yorum, hangi yöntemi denerseniz deneyin sihirli kutunun yerini tut­maz. Zor bir zamanda yaşıyoruz dostlar ve size ne diyeceğimi bilmi­yorum, ben beyaz deriliyim ama katılıyorum, boyaya güvenme, yu­muşak ve ben yumuşak boklardan pek hoşlanmam, ancak siz kara derililerden de öylelerini tanıdım ki insanı Miami Beach'ten batı Venice'e kadar kusturur, insan ruhunun derisi yoktur, şarkı söyle­mek isteyen iç kıvrımları vardır, duymuyor musunuz? Mırıldanıyor, duymuyor musunuz, yoldaşlar? Sıkı bir hatun ve yeni bir Cadillac hiçbir şeyi değiştirmeyecek... Temel Reis yine tek gözlü kalacak ve Nixon yeni başkanımız olacak. İsa çarmıhtan indi, şimdi bizi çivi­lediler lanet şeye. Seçimimiz seçim değil, çok hızlı hareket edersek, ölürüz, yete­rince hızlı hareket etmezsek, ölürüz, onların destesi ile oynuyoruz. Kıçında 2.000 yıllık Hıristiyan tıpası varken nasıl sıçacaksın? Öğrenmek için Karl Marks okumayın lütfen,  çok kuru bok. in­sanlık ruhunu tanımaya çalışın. Marks, Prag'a giren tanklardır, bu yola girmeyin, öncelikle Celine okuyun. 2.000 yılda yetişmiş en bü­yük yazar. Camus'nün Yabancı'sı, mutlaka. SUÇ VE CEZA, KARAMAZOV KARDEŞLER, tüm Kafka, keşfedilmemiş yazar John Fante'nin bütün kitapları, Turgenyev'in öyküleri. Faulkner'dan, Sheakspear'den ve özellikle George Bernard Shaw'dan uzak durun, inanılmaz siyasi bağlantıları sayesinde şişirilmiş bir balondan baş­ka bir şey değildir Shaw, önündeki yol asfaltlanmış ve gerektiğinde kıç yalamasını bilen bir diğer yazar da Hemingway'di sanırım, an­cak aralarında önemli bir fark Hemingway'in ilk yazılarının iyi ol­masıdır, oysa Shaw baştan sona bok yazdı.İşte, devrimle başladık, edebiyata vardık, aralarında bir bağ var. Her şeyde bağlanabilirlik var zaten, ama yoruluyorum ve yarını bek­liyorum.Adamlar gelip kapımı kırarlar mı? Adam sen de! Umarım bu deneme çayınızı üstünüze dökmenize neden olmuş­tur.

                           Charles Bukowski

9 Oca 2012

Kaptan Yemeğe Çıktı Ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi..




Kendimize işkence etmek için kullanmak isteyeceğimiz bir şey hep bulunur sanırım... Hipodromda başkalarının hislerini paylaşırsın; o ümitsiz karanlığı, pes edip vazgeçmenin kolaylığını... Bahisçilerin dünyası gerçek dünyanın makul ölçülere indirgenmiş şeklidir; hayatın ölümle sürtüşmesi ve kaybetmesidir... Sonuçta kimse kazanamaz... Geciktirmektir tek isteğimiz, o göz kamaştırıcı ışıktan gözlerimizi bir an için kaçırmak...


Çoğu insan ölüme hazır değildir, ne kendi ölümlerine ne de başkalarının... Şoka girerler, ödleri patlar, beklenmedik bir süprizdir ölüm onlar için... Olmamalı oysa... Ben ölümü sol cebimde taşırım... Bazen cebimden çıkarıp onunla konuşurum...

 Bir çiçeğin büyümesi bizi ne kadar kederlendiriyorsa, ölüm de o kadar kederlendirmeli... Korkunç olan ölüm değil, yaşanan ya da yaşanmayan hayatlardır...

Ölümün tahammül edemediği bir şey varsa yüzüne gülünmesidir...


 Yürüyen bir merdivenden inerken kendini aynada görürsün ama doğrudan bir bakış değildir bu, temkinli bir gülümseme ile yanlamasına bir göz atışdır sadece... Çok da kötü görünmezsin, tozlu bir mum gibi... Elden ne gelir?... Tanrıların canı cehenneme, oyunun canı cehenneme...

 Ve babaların laflarını hatırlarsın hep... Jeffers : Öfke duy güneşe... Hepsi birbirinden güzel... Satre mesela : Cehennem ötekilerdir... Hedefi gözünden vurmak diye buna derim... Ben hiç yalnız hissetmem kendimi... En iyisi yalnız olup, tamamen yalnız olmamaktır...

 Hayat düzmüş beni bi kere, geçinemiyoruz... Hayattan küçük lokmalar almak zorundayım, bütün atamıyorum ağzıma... Kovalar dolusu bok yemek gibi... Akıl hastanelerin, sokakların dolu olması beni şaşırtmıyor... Kedilerimi seyretmek bile iyi gelir bana... İçimi serinletir... Onların yanında kendimi iyi hissederim... İnsan dolu bir odaya sokmayın beni yeter ki... Sakın...


 Yaşarken hepimiz farklı tuzaklara yakalanırız... Kimse kaçamaz o tuzaklardan... Bütün hayatını bir tuzakta yaşayanlar bile vardır... Önemli olan tuzağın tuzak olduğunu fark etmektir... Fark edemiyorsan bitmişsin...


 Yürüyen merdivenlerde ve asansörlerde inip çıkan insanlar, araba süren insanlar, garaj kapılarını uzaktan kumanda ile açan insanlar... Sonra yağlarını eritmek için jimnastik salonlarına gidilir... 4.000 yıl sonra bacaklarımız olmayacak, ördeklere benzeyeceğiz... Bütün türler kendilerini yok ederler... Dinozorların sonu da böyle oldu... Canlı namına ne varsa yediler, sonra birbirlerini yemeye başladılar ve sonunda tek dinozor kaldı ve o orospu çocuğu da açlıktan öldü...


Yakında öleceğimi biliyorum ve bunu çok garipsiyorum... Bencilim, kıçımı iskemleye yerleştirip, şiir yazmaktan bıkamadım...Yazmak ateş yakıyor içimde, havada perendeler atıyorum yazarken... İyi de, nereye kadar?... Gitmesini bilmek lazım... Depomuzda ki yakıttır ölüm... Devam edebilmek için ihtiyacımız var... Hepimize lazım... Bana lazım, size lazım... Zamanı geldiğinde gitmezsek çevreyi kirletiriz...


 Milli borcumuz bizi dev bir ahtapot gibi yutabilir... İnsanlar mezarlıklarda uyumaya başlarlar... Bir çürümüşlüğün tepesinde zenginlerden oluşmuş bir krema tabakası var aynı zamanda... Şaşırtıcı değil mi?... Bazı insanların o kadar çok paraları var ki, kaç paraları olduğunu bile bilmiyorlar... Milyon dolardan söz ediyorum... Zenginler hala zirvede, sistemi sağmanın bir yolunu hep bulur onlar...



Bozgun sonrasında güç toplamak kadar öğretici bir şey daha yoktur... Ama çoğu insan korkularına yenilir... Başarısızlıktan o denli korkarlar ki, sonunda başarısız olurlar... Fazlası ile koşullanmışlardır, birinin onlara ne yapması gerektiğini söylemesine alışkındırlar... Aile ile başlar, okul ve iş hayatında sürer...


 Bazen hepimiz bir filme hapsolmuşuz hissine kapılıyorum... Repliklerimizi biliyoruz, nereye doğru yürüyeceğimizi biliyoruz, nasıl oynayacağımızı biliyoruz, sadece kamera yok... Yine de çıkamıyoruz filmin içinden... Ve film kötü...


 Kimseyle yarışmıyorum ve ölümsüzlüğe dair düşüncelerim yok... Umurumda bile değil... Hayatta iken devinmek önemli olan... Gün ışığında kapılar açılır ve atlar ışığın içine fırlar ve cokeyler; parlak ipek giysilerinin içinde küçük şeytanlar, zorlayarak, sapına kadar... İhtişam devinimde ve hodri meydan diyebilmektir... Ölümün canı cehenneme... Her şey bugün, bugün, bugün... Evet...

 Her şey saniyenin içinde olup biter... Hayattasın... Ölmüşsün... Ve hayat sürer...

 Pamuk ipliği ile bağlıyız hayata... Olasılıkların arasında talihimizle geçici olarak varız... Bu geçicilik unsuru işin en iyi ve en kötü kısmıdır... Elden de birşey gelmez... Bir dağın zirvesine çıkıp on yıllarınızı meditasyon yaparak geçirseniz de bu gerçeği değiştiremezsiniz... Kabullenmeyi seçebilirsiniz ama bu da ne kadar sağlıklıdır bilemiyorum... Fazla düşünüyoruz belki de... Daha çok hisset, daha az düşün...

 İnsan kendini çok derin tahlil etmemeli, yoksa hiçbir şey yapmaz, yaşam durur… Bir kaya parçasının üstünde hiç kımıldamadan oturan bilgelere döneriz… Bu da ne kadar bilgecedir bilemiyorum… Aşikar olanı silerler ama bir şey sildirir onlara… Tek bir sineğin kendisiyle düzleşmesi gibidirler bir anlamda… Kaçış yok, etki yok, etkisizlik yok… Kendimizi zarar hanesine yazmaktan başka çare yok… Oynayabileceğimiz bir hamlemiz kalmamış… Mat olmuşuz…

 İlginç insanların sayısı neden bu kadar az... Milyonlarca insanın içinde neden sadece birkaç kişi?.. Bu kasvet verici ve cansız türle yaşamaktan başka çare yok mu?.. Tek bildikleri şiddet sanki...Uzmanlık alanları... Şiddet söz konusu olduğunda çiçek gibi açıyorlar... Olasılıklarımızı kokutan bok çiçekleri gibi... Sorun onlarla etkileşim içinde olmanın kaçınılmazlığı...



Charles Bukowski