.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay
ilhan berk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ilhan berk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ağu 2020

Güzel Irmak


 

Şiir ayın karanlık yüzüne vurmak, üçgenler, daireler, koniler çizmek, tarihsiz nesnelerin, * kulakla­rında adları yazılı çocukların yanı sıra yürümek, en derin sarıyı bulmak, onmaz bir gurbet duygusuyla yaşamak, engin ve lekesiz yolculuklar yapmak, deni­zin yorgun çağlarının fotoğrafını çekmek, solgun bir kasımpatıyla dolaşmak, sabahları sarı, akşamları nefti geçen Pera tramvaylarına asılmak, aşkı (o sulusepken) örgütlemek, orta ağırlıktaki bir ata 35 gr. çay biçmek, Cumhuriyet adlı buharlı gemilere bin­mek, Çin'de uyanmak, sıradan insanlar, puhular, mihaliki kuşlarıyla yarenlik etmek, ölüme (şiirin o kazıbilimine) gemici düğümleri atmak, yatağına uzan­mış çocuk İsa ile güzelim kirpikli Muhammet'le çölde bir aşağı bir yukarı dolaşmak, geleceği, (ve) ( sonsuzu içeri buyur etmek ( ve de ) senin ağzınla gidip gelmek için vardı..


Gecedir şiir. Kapalı odalarda görür işini. Kara kitaplar okur..

Bir çeşit dervişlik, keşişliktir şairlik. Yıllarca küçük bir yeraltı suyu gibi yaşayacaksın; bir gün yeryüzüne çıkma özlemini de hiç yitirmeyeceksin, bunu büyük bir alçakgönüllülükle kabul edeceksin; ve bir gün, bir gün ışığını gördüğünde de, bir kıyıya çekilip ordan bakmasını bileceksin. Bir çilehane adamıdır şair. Hayatı yoktur..


Bugün bazı şiirlere iyi, büyük diye kaftanlar biçiyorsak, bunda onların alçakgönüllü olmalarının büyük payı vardır. Bütün iyi şiirler gösterişsiz, alçak­gönüllü yapılara benzerler. Bilgiçlik taslamazlar, büyüklüklerini gizlerler sanki. Şaşılacak bir şey yoktur bunda. Nice yollar tepip gelmişlerdir, alçakgönüllülüğü bunun için elden bı­rakmazlar. — 'Gümüş yıldönümünde bulunamayacağım.' 


İlk dizededir (bu karanlıklar prensi) bütün iş; şiirin yapısını, yani içeriğini, biçimini—ki ikisi de ayrılmaz, ikiz kardeşlerdir —, boyunu boşunu o saptar, şiirin gizli tarihini o çizer. Dünyayı depolar sanki ilk dize: Bir yerlerde başını çıkarmış, kendi halindeki bir otu o görür, çocukların, anayasaların, işçilerin elinden o tutar; mutsuzluğun, karanlığın üstünü o çizer; aşka, ölüme kaftanları o biçer; (sırtın bana dönük, senin o güzelim gözlerine de okları o atar elbet) (sonra da) daha böyle nice şeyi gövdesinden (bu dizeler impara­torluğundan) sayfaya,* o 'çamur melekleri'nin (Voz-nesensky) beyaz kâğıtlarına (beyaz cinseldir) o dü­şürür**. Hem gök*** aşağılarda zaten yerinden oynamış, ağmıştır. 

(*) Şair sayfayı görür. 

(**) Bazen bir yaprak gürültüyle düşer ya. öyle. 

(***) Gök, usun geçici yokluğundan yararlanmasını bilir..


Roman Jacobson 'Şair-Ressamlann Sözsel Sana­tı' adlı bir yazısında (ki Blake, Gümrükçü Roıısseau, Klee'yi amaçlar), bu ressamların üç şiirini alıp, bunların ortaya koyduğu yapıyla, bu şiirlerle ilgil, resimlerinin yapılarının koşutluğu üstünde durur. Doğal bu. Resim gibi şiirde bir yapı sanatıdır. Her resim gibi, her şiirde bir omurga, bir çatı. omuriliği, sinirsel organlar koyar. Özsuyu bu kanal [ardan, onların yardımıyla akıtır. Her şiirde bu yap kolaylıkla görülür. Belki de bu resimdeki gibi açılı seçik olmayabilir, ama bu o şiirin böyle bir iskeleti, yapısı yoktur anlamına gelmez. Şiir morg odalarından çıkmaz. — Eskimolar yaşıyor mu? 


Şaşırtıcıdır şiir: Onmaz yolculuklar yapar; kuşla­ra, sokak adlarına, kuşatılmış aşka, suda boğulmuş kızlara, ölüme takar aklını; yalnızlığa, coğrafyaya, altın çocukluğa soyunur (ruhu Tasalya'ya doğru akıyordur); sık sık sevda çıkmazlarına girer, kendi halindeki üçgenleri, konileri ay artır;* ak favorili bir Yahudiye, solgun bir taverna çocuğuna güler; Sirke-ci'de çadır kurar; vebalılarla dolaşır; sürgün (o menfa) yolunu çeler; kimsesiz bir ateş böceğiyle konuşur; yoğurtçu, şekerci, eskici dükkânlarına uğrar; kasaba­larda bando yönetir; sevgilinin yüzünü sıyırıp geçer (İzmir'den geçiyordur); tarihin kapalı tavernalarında Aix'li ton balığı tüccarlarıyla deniz dibi haritalarına dipnotlar düşer (deniz dibi haritaları tarihin çıkmaz sokaklarıdır); 

(ve) suça atar kancasını!

Şiirin vakti yoktur. — Hoşça kal, hoş çakal, hoşça kal!

(18 Kasım 1918 - 28 Ağustos 2008)
 

size daha önce hiç, "eğer şiir okunacaksa evvela ilhan berk'ten başlanmalıdır..." demiş miydim; demediysem şimdi diyeyim ve bu sözüme şu iki mısrayı kanıt göstereyim:

"ağzımdan öp diyordum daha çok ağzımdan öp beni
insan yaşarken bilmez yaşadığını"

ben ki, aklımda çok fazla mısra tutamam -düşünün, kendi yazdıklarımı bile unutuyorum-, fakat bu iki mısrayı okuduğum o ilk günden beri unutmuş değilim; ne vakit böylesine dehşetli mutlu hissetsem kendimi, dakikasında berk'in bu iki mısrasını dudaklarımda çiğnemeye başlarım...

15 Kas 2014

Dün dağlarda dolaştım evde yoktum


Güneş cebimde bir bulut peydahladı. Taş, kördür diye yaz­dım. Ölüm, geleceksiz. Şeylerin yalnız adı var. Ve: 'Ad evdir.' (Kim söyledi bunu?) Dün dağlarda dolaştım, evde yoktum. Bir uçurum bize bakmıştı, uçurumun konuştuğu usumda. Buydu bi­zim kendinde sonsuz olanı duyduğumuz. Nesneler ki zamanda vardır. Terziler çıracısı Hermüsül Heramise'nin pöstekisi her ba­har ayaklanırdı. Yağmur yağmamazlık edemez. Taş, düşmemezlik.

Ne diyordum, dünyanın düşünceleri yoktur. Otların canı sıkıl­maz. Kurşunkalem kendini ağaç sanır. Ufuk, hüthüt kuşu. Seni bilmem, bir söylene dönüşmek içindir dünya. Onun için başka bir son yok. Bir söylene dönüşmek, bir söylen olmak! Sonsuzluk de­diğimiz budur.

Nerden başlasam yine oraya geliyorum. Ben. gidiyorum. Ölü­me, o büyük tümceye, çalışacağım.

Ağaçlardan arkadaşlarım oldu

"Adlarla doldurdum sessizliği." Şeyleri kodladım. Gökyüzü­nün, ağaçların çocukluğunu bilirim. Ağaçlardan arkadaşlarım ol­du. Hâla da var. Samanyolunu anlamadım. Sayıları da. (Sayılar daha bulunmamış gibi davranıyorlardı.) Yalnız sekizle (5 + 3) içli dışlı oldum. (Kim olmamıştır ki?) Biraz da sıfırla (Sıfırın bulun­ması kolay olmamıştır.) Üç için çok kötü şeyler söylenmiştir. Ni­çin? Bilmem. Bilmek sayıdır. Bir de biri tanıdım. Bir ile düşünül­müyor. Bazı sayılar suçlu doğmuştur. Bir, bunlardan biridir. Anlamadan sevdim taşları. Çakıltaşının adıyla biçimi arasında hiçbir ilişki kurulamamıştır. Oltu taşının geçmişini bulamadım. Olsun. Gizem her şeydir. Kimi sessiz harfleri sökemedim. (Harf­lerin tini sessiz harflerde gezer. Kızılderililer bilir bunu.) Kuşlarla gittim geldim. Kuşlar sayıları bilmez, yusufcuk hariç. Doğu'da at­ların düş görmediğini anladım. (Homeros'da atlar ağlar.) Yürür­ken gördüm dağları. Dağlar yürürken düşünüyorlardı. Tanımak usu durduruyor. Dünya bizimdir! diye konuşuyorlardı araların­da sümüklüböcekler. Anladım diyemem. Anlamadım da. Sümük­lüböcekleri okumalı.

Sen ırmaklardan söz ederken konuşuyor ırmaklar, otlar gözle­rinde. Zaman bir izdüşümdür. Bir yerlere yaz bunu. Tinin dışarıya penceresi olmadığı doğru değildir. İsa'nın hayaleti hala dünya­nın üzerinde dolaşıyor. (Yalnız soruyorum. Sormak için yazar insan.) Gençliğini bilmeyen sabah tökezler. Gül ki adıyla vardır. Taş adını yüzü bulununca aldı. (Duvarcıların avcunda taş bunun için döner durur.)

Ben senin gözlerine dönmek istiyorum. Sonra da ... Sonra diye bir şey yoktur. Tarih dışıdır, sonra.

29 Ağu 2014

Kötü evlere inen balad



Aldım otuz beş yaşımı, o canım ağzını, sana geldim
Bir pencerede bir kadın yavaş yavaş soyunuyordu, bakmadım
Dünyalar değişti gerimde, gerimde güneşler, çocuk gözleri
Bir pazar alıp kırlara çıkardığım yalnızlığım.
Kalktık aşağı odalara indik, göğe yakın oturduk
Bir yer evrende ille düşecekti duyacaktık
O gün o gece o sabah öyle hep bekledik durduk.

Ellerin aklıma geldi de kalktım sana geldim
Bütün gece öptüğüm yerlerin bin yıllık yalnızlığımdı
Bir doldu bir boşaldı yukarı odalar, yörede çocuklar uyandı
Kirli bir ses bir su aktı durdu gecede, duyduk
Bir adam ne kadar sıkıldı ki uzun uzun kahve ısmarladı.
Böyle hep yangınlar, açlıklardı alan göğümüzü
Anladık aşkımızdı daha bin yıl yaşayacak başka değil.

Sunu

Aldım her gün biraz biraz umutsuzlukları sildim
Karalara akları çıkardım bu şiiri yazdım.


                            

Ne zamandır Civil Wars dinlemiyoruz ?  Dance Me to the End of Love ( tıkla açılsın )

29 Oca 2014

Littera Amor


I

(bindokuzyüzseksenyılındaonüçtemmuzcumagünühalikarnassosda inmiştir)

Biliyor musun bu akşamüstlerinde ne zaman sizi düşünsem, usuma Lokman’ın Zübdet-ü Tevarih’de I. Mahmut’a (o ünlü mühür kazıcı padişahımıza) karanfil tutan cariye gelip vurur. Eşyanın duru tadında, uzun boylu, uzun yüzlüdür. Yininin korkunç beyazlığı, kapalı, donuk güzelliği, insana cinayetler, kıyımlar, kötücül kutup çiçeklerini düşündürür. Çılgın sevinin ta kendisiyken, öylesine durgun, ezik, solgundur. Sanki bu dünyada değilmiş, bu dünyada hiç olmamıştır.

Ben işte ne zaman sizi düşünsem, bu minyatürü açar bakarım. Onda birden sizi görürüm. Başım döner, bir yerlerde bir şeyler duyarım. O zaman gelir yininin karasevdalı yalımına bırakırım kendimi. Birden aşağılarda bir şey silinir, bana uzak ülkeler, bana denizler, yabanıl meyveler, otlar, kokular bağışlayan o duru, suskun beyazlığınızla kalırım. Hem yalnız ben değil, dünya da, dünyada nice şey de yeryüzünde olduğunu unutur, bu yerküreye yeni gelmiş sanır kendini. Böylece her şey sizin yalın, arı beyazlığınıza bürünür kalır. O zaman işte bana sedir ağaçları, bana eski ceviz sandıklar, lavanta çiçekleri, bin yıllık ağaçlar gibi kokarsınız. Bakamam size. Bakamam çünkü birden her şey aşka dönüşmüştür. Göğül yüzünüz esrir, yeniden belirdiğinde, yeniden umarsız beyazlığınızlayımdır. Durur zaman. Ama ben o duran zamanın içinde, hep onun içindeymişim gibi (bilemiyeceğiniz) kadar mutluyumdur.

II

Ama ben asıl, gençliğim, kocamışlığımın o sarı okul defterlerine yapıştırdığım, beni intiharlara götürecek denli duruk, dalgın, o denli de deli, çılgın, eski çağların o ölümsüz ustalarının çıplak resimlerinde bulurum seni. Büyük kentlerin o ıssız dörtyol ağızlarına birbaşlarına dolaşmaya çıkmışlar, sonra da birdenbire donup kalmışlar, yontulara dönüşmüşlerdir. Hepsi büyük gözlü, masalsı yüzlüdürler. Nesnelerin o sessiz dünyasında (işlevleri sessizlik, yalnızlık yaratmak olan nesnelerin), sanki soluk almıyorlardır. Orta-çağın -güzelim Orta-çağın-kalelerine kapatılmış, sessiz sakin o uzun boylu şövalyelerini bekliyorlardır. Gölgelerin acımasız, buyrukçu baskısı altında, ordan oraya gidip gelirler. Gizemli güzellikleri öylesine çarpıcı, öylesine kendileridir ki, insan bir an onların bir resimde olduklarını unutuverir. Ben de işte binde bir oralardan geçen, eski gezgin ozanlardan öğrenmişimdir o kağıt beyazlığındaki soğuk, kışkırtıcı güzelliklerini (hem bilmem senin benim gibi bu dünyalarda dolaştığın olmuş mudur? Kendini, yalnızlığın kösnül elinde onlar gibi duvardan duvara vurduğun? O her şeyin durur gibi olduğu, etin çığlıklarla bir başına kaldığı, baştanbaşa da yalnız istek olduğu ... )!


Ben senin o duru, ölümcül beyazlığını da, işte böyle bir dünyadan, dünyamıza düşmüş görürüm.

III

(eybenimsevilmişyıkılmışyinim)

Ama beni daha da çılgına döndüren, beni elden ayaktan eden, dünyaları başıma yıkan, o korkunç kar beyazlığınızın da ötesinde, amansız bir baskı, bir barbar yasası ağırlığına dönen, o umarsız yininizin koyduğu dokunulmazlıktır asıl! Belki de benim büyük karabasanım, kıyımım odur. Ölümlere en çok orda gidip geliyorumdur. Ben en çok bunu ne zaman düşünsem, o korkunç çıplaklığınız, ölümcül dokunulmazlığınızla bir an kendimi bir han odasında (han odalarını bilir misiniz? Sevdanın biraz yanığı, kimselerin aşktan, aşkın onmazlığından sağ çıkmadığı han odalarını?) sizinle birbaşıma bulurum. İşte o zaman birden bana dünyaları zindan edenin ne olduğunu anlarım.

Ben ki hiçbir şeyi dokunmadan duyamam anlayamam. Sözcüklere (sözcüklerin yarattığı kansere) bunun için (değil mi ki dokunamıyorumdur) güvenmem. Bunun için de ben, bu yeryüzünde yalnız senin vücudunun koyduğu dokunulmazlığı, bir onu, tek uzaklık diye bilirim. Ben ki bu dünyada herkesler gibi gittim geldim, yüzüm çok güneşler gördü; sesleri, kokuları, bunu, bunsuzluğu, yenilgiyi, utkuyu tanıdım. Elim yerküreye dokundu. Ama yalnız o sizin koyduğunuz korkunç dokunulmazlık sürdü durdu bende. Bir ona yenik düştü. Bir onda yıkıldı, parçalandı, unufak oldu.

Bu yüzden değil midir ki ben ne zaman sizinle olsam, her sefer, yanınızdan küllerle çıktım. Orda sayrılı, varla yok arası kaldım.

IV

Bazen, neden bilmem, seni durup dururken yıkıntılar, ölü denizler, ölü kentler arasında kurduğum olur.

(hem değil mi ki ben bunları sana bir Orta-çağ kentinden yazıyorum; hem yine değil mi ki şimdi bu eski kentin güzelim, küçük, dar sokaklarını, avuç içi kadar alanlarını, dolambaçlı taşlık yollarını, sarnıçları, çıkmaz sokaklarını (ne çok çıkmaz sokak var), eski mendireği, gizli limanı, sonra da Saint-Petrum kalesini, surları, böyle nice nice yıkıntıyı dolaşırken seni düşünüyorum. Öyleyse buna niçin şaşmalıyım?)

Ama ben yine de sizin bana böyle yıkıntılar, ölü kentler, ölü tarih içinden çıkıp gelmenizi anlamıyorum. Ben ki bu dünyaya yeni kuruluyormuş, yeni görüyormuşum gibi bakmışımdır hep. Böylece de, bu dünyada olmak (ki ben orda bir ilk çağlı gibi bulsam da kendimi) bana yetmiştir. Neyse

işte. Seni her zaman usumun yangınlarından kurtarıp kursam, sen bana hep böyle insanlığın haline benzeyen (hem iyi ki öyle, bir insan başka türlü nasıl güzel olabilir?) yıkıntılar içinden gelip vuruyorsun. Belki de bu benim sana hüzünler yaratmak istememdendir. Böylece de insana en yakışan şeyi bulduğumu sanmam, onunla gönenmemdir. Ya da (bu belki çok şaşırtıcıdır ama) birden çok eski çağlara uzanıp, Nefertiti'yi (bilmem niçin Nefertiti?) düşünüp, sana tarihte bir yer aramak istememden geliyordur bu. Kim bilir? Yoksa başka niçin seni böyle yıkıntılar, ölü kentler, ölü tarih içinde kurayım?


 V

Sunu

Böyle sizi resimlerden, ölü kentlerden bu 1980 kışının akşamüstlerine - indirdiğim zaman, neden bilmem, sizi, sizin o buğdaylar, uzun güzel otlar, ırmaklar tadındaki durgun, gizil beyazlığınızı anlatamayacağımı anlarım. Çocukluğumun karne notları gibi o hüzünlü güzelliğinizi siz sanki bu dünya yüzüne hiç çıkarmamışsınız gibi gelir bana. Bunun için de sizi hiçbir şeyle karşılaştıramam. Yine sizin korkunç beyazlığınıza olan o onmaz tutkumun nerden geldiğini bilemem. Belki bu benim yalnız, fukara büyümemdendir. Belki de benim gibi kara kuru bir çocuğun, umarsız İlhan Berk’in, kafasında beyazı (o dokunulmaz olan beyazı) olağanüstü büyütmesindendir. Ama ben onu nasıl büyütmezdim? Benim gençliğimi de (yatağını, kapalı, dökülen bir kadınla paylaştığım gençliğim!) zincirlere vuran hep o değil miydi? Yine belki de bu öylesine karanlık olan kimliğimi, 1918 yılının bir sabahı, hiçbir anlamı da olmasa, herkes gibi bir yerlere yazıp altını çizmememden, onu hiç anımsamamamdan, sonra da bu karanlık, acımasız, anlamsız dünyayı yok saymamdandır. Kim bilir? Bugün Orta-çağ yapıları gibi dökülen beni, sizin yirmi üç yaşınız böyle buldu işte!


Şimdi ne zamandır kapandığım koca bir dağın eteğinde, küçük bir dip odadan bunları size yazarken, benim yıllarca büyüttüğüm hep sizin o onmaz beyazlığınız olduğunu anlıyorum. Bunu bilemiyeceğiniz kadar da böyle bilmenizi isterdim.

13 Ara 2013

Seni İlk Görüyordum


 
Seni ilk görüyordum. Deli otlar gibiydin. Gövdeni daha tanımıyordum. Öğrenilecek bir ders gibi olan gövdeni. Dünyamıza düşmüştün. Bir suyu çevirmiş, bir yarı düzeltmiş gelmiştin. İtmiştin bunluğu, ezinci. Kulluğu sürmüştün. Yakın, yabanıl bir aşk koymuştun. Kalmıştın. Bir taşlıktın yürünen, keçiyollarıydın bizim bu ıssız bu yalnız dünyamızda. Daha duvarlarını çıkmamıştın. Koymamıştın sınırlarını. Göğünü buruşturmamıştın. Buraların taşlı, kusursuz Girit evleri gibi beyazdın. Sendin. Seni ilk görüyordum. Pruvamıza vuruyordu deniz. Yüzün düşmüştü. Geçmişti çaylaklar. Yunuslar köpürtmüştü suları. Bir yalazdı gövden. En eski cumhuriyetlerdi. Açık kapıları. Böyle sürdü durdu beyazlığın gecemde. Çıktı isli sokaklara. Kapalı evleri açtı. Karıştı dünyanın kalabalığına. Tanyerinin tuttu elinden.

Yeni bir aşk adınaydı gövden.


29 Eki 2013

Saint Antonie'nin Güvercinleri



I.Eleni'nin Elleri

Bir gün Eleni'nin elleri geliyor
Her şey değişiyor.
İlk İstanbul şiirden çıkıp yerini alıyor
Bir çocuk ilk gülüyor
Bir ağaç çiçek açıyor.

Eleni'den önce
Daha ben çocuktum daha tütüne daha kahveye alışmamıştım
Sabahları, akşamları bilmiyordum daha
Bir gün bakıyorum akşam ellerimde gözlerimde
Bir gün sabah her yanım.

Eleni geliyor
Dünyaya bakıyorum
Dünya sanıldığı kadar küçük değil o gün anlıyorum
Sanıldığı kadar üzgün değiliz dünyada
O gün bütün şiirleri yakmalı yeniden yazmalı diyorum
Brise Marine'i yeniden
Yeniden Annabel Lee'yi.
Eleni ile anlıyoruz
Bu gökyüzü niçin kalkıp gelmiş
Deniz niçin başını alıp gitmiş onunla anlıyoruz.

Bir gün Eleni'nin elleri geliyor
Bir sokaktan ilk defa deniz görünüyor.

II.Gençlik

Ruhum,
İlhan Berk köprüden geçiyor duyuyor musun?
Bir serçe yavaş yavaş uçuyor
Bir balık başını suyun yüzüne çıkarmış bakıyor
Düştü düşecek dalından bir yaprak.

Lambodis raftan bir şişe aldı açtı
Bir bulut durdu pencerede
Lambodis işine devam etti
Ellerini sildi, hıyar, domates doğradı
Sonra oturup gençliğini düşündü.

Bir evdeydi
Eleni on sekizinde, İlyadis yirmi üç
Eleni'nin şarkıları vardı
İnsan akıl erdiremezdi
İstanbul'un her tarafı kahve
Kapalı kahve açık kahve
Şarkılar ne kadar güzel olursa olsun
Eleni'yi anlamazdı.

O günler Lambodis'in ağzında bir cigara bir aşağı bir yukarı
İstanbul'da
Eleni'nin en güzel yerleri elleri sarımsak kokan ağzı
Daha Lambodis meyhaneci değil
Daha Lambodis hiçbir şey değil
O günler her Pazar Saint-Antoine'a gidiyorlar
Eleni'nin göğsü soyulmuş badem
Güvercin gibi elleri
Daha o zamandan Lambodis'in düşmanı çok
Bütün İstanbul Eleni'nin arkasında.

Evet
Lambodis'in gençliği bir yaprak düştü düşecek
Pencereye oturmuş gelip geçenlere bakıyor
Sen de bak diyor bana
Bak insanlar geçiyor
Ben sıkıldım mı insanlara bakarım
Hiçbir şeyim kalmaz
Hiçbir şeyimiz kalmıyor.

Her iş bunun gibi ruhum
Bir kadın bir adam aynı şeyi yapıyor
Ben birazdan kalkıp Sirkeci'ye gideceğim
Sevgilim trene binip gidecek
Bir zaman hiç güneş doğmayacak sabah olmayacak, bir zaman
dünyada değilmişiz gibi korkacağız.
Bunlar hep olacak ruhum
Bir gün bakacağız İstanbul güzel
Ondan sonra her gün İstanbul güzel.
Eskiden çok eskiden bu dünya daha bir güzelmiş mesela
Bu bulutlar bu gökyüzü uzanınca dokunacağımız bir yerdeymiş
Şimdi şiirdeymiş bunlar
Her şey bu hesap ruhum.

Bu dünya güzel
Gülhane ağaçlık.

30 Oca 2012

pera'nın eski bir sokağında



kuşlar kalkıyor aya irini üstünden
bir sap ot kulaklarının arkasında.
ben sonunda burdasın işte diyorum kendi kendime
burda eski bir atlasın kesiştiği yerde.
bir kedi gözlerini dikmiş sana bakıyor
ve aşağılarda gök ne kadar aşağılarda olursa.
ve karşıdan karşıya geçmeye çalışıyor bir kadın.
ben seni düşünüp korkunç ince diyorum görmediğim boynu.
önümden çerçiler askerler bıçak bileyiciler geçiyor
ve asık suratlı kazmacıları dünyamızın.
bir ses seninle aynı yarımadadayız diyor
ve yitiyor sonra pera'nın eski bir sokağında.
pera'nın eski bir sokağını tepiyorum ben böyle her akşam
her akşam tabanımda senin çamurun.

18 Kas 2011

River of sorrow - Antony & The Johnsons

     


bir daha elimden tutun bütün sözcükler
gideriz hep bilmeden
yazmak ki geriye dönmektir
taşlar sürünüp gitmeyi kurar..

14 Ağu 2011

düşünmek istemiyorum

 
 
 
bu dünya kadar eski bir şey yok. gök sayrılı. güneş sıradan.
ağaçlar acemi. her sabah devesiyle işe gidiyor bir bedevi. her
akşam kuşunu dolaştırıyor iki çinli.
bir yinelemedir dünya. bin yıl sonrayı görüyor bir ağaç. bin
yıl sonrayı bir dinozor. Gazali, kendini 7′ye benzetirdi. Homeros her
sabah yürürdü.
göz için yeni bir şey yok.
korkunçluk bunda. zaman benim tarlamdır mı diyordu Goethe?
bilmek istemiyorum.
oturduğu yerden Montevideo’yu görüyor bir ev. sandalye
kentsoylu. pencere feodal. su, belleksiz çıktı. tin yalnız. ben
çocukken ırmak olmak istedim. ırmaklar hep çağırdı beni.
düşünmek istemiyorum. dünya benim yerime düşünüyor.
söz öldü.
tunç: monarşik.
demir: demokratik.
bir akşam durup dururken dünyanın yaşlandığını gördüm.
görmek yordu beni.

2 Ağu 2011

dün dağlarda dolaştım evde yoktum

 
 
güneş cebimde bir bulut peydahladı. taş, kördür diye yazdım. ölüm, geleceksiz.
şeylerin yalnız adı var. ve: ‘ad evdir.’ (kim söyledi bunu?) dün dağlarda dolaştım,evde yoktum. bir uçurum bize bakmıştı, uçurumun konuştuğu usumda. buydu bizim kendine sonsuz olanı duyduğumuz. nesneler ki zamanda vardır. terziler çıracısı hermüsül heramise’nin pöstekisi her bahar ayaklanırdı. yağmur yağmamazlık edemez. taş,düşmemezlik.
ne diyordum, dünyanın düşünceleri yoktur. otların canı sıkılmaz. kurşunkalem
kendini ağaç sanır. ufuk, hüthüt kuşu. seni bilmem, bir söylene dönüşmek içindir dünya.
onun için başka bir son yok. bir söylene dönüşmek, bir söylen olmak! sonsuzluk dediğimiz budur.nerden başlasam yine oraya geliyorum. ben gidiyorum. ölüme, o büyük tümceye, çalışacağım. dün dağlarda dolaştım evde yoktum.
 
ağaçlardan arkadaşlarım oldu
 
adlarla doldurdum sessizliği. şeyleri kodladım. gökyüzünün, ağaçların çocukluğunu bilirim. ağaçlardan arkadaşlarım oldu. hala da var. samanyolunu anlamadım. sayıları da. ( sayılar daha bulunmamış gibi davranıyorlardı. ) yalnız sekizle (5+3) içli dışlı oldum. ( kim olmamıştır ki? ) biraz da sıfırla. ( sıfırın bulunması kolay olmamıştır. ) üç için çok kötü şeyler söylenmiştir. niçin? bilmem. bilmek sayıdır. bir biri tanıdım. bir ile düşünülmüyor. bazı sayılar suçlu doğmuştur. bir, bunlardan biridir. anlamadan sevdim taşları. çakıltaşının adıyla biçimi arasında hiçbir ilişki kurulamamıştır. oltu taşının geçmişini bulamadım. olsun. gizem güzel şeydir. kimi sessiz harfleri sökemedim. ( harfin tini sessiz harflerde gezer. kızılderililer bilir bunu. ) kuşlarla gittim geldim. kuşlar sayıları bilmez, yusufçuk hariç. doğu’da atların düş görmediğini anladım. ( homeros’ta atlar ağlar. )
yürürken gördüm dağları. dağlar yürürken düşünüyorlardı. tanımak usu durduruyor. ‘dünya bizimdir’ diye konuşuyorlardı sümüklüböcekler. anladım diyemem. anlamadım da. sümüklüböcekleri okumalı.
sen ırmaklardan söz ederken konuşuyor ırmaklar, otlar gözle­rinde. zaman bir izdüşümdür. bir yerlere yaz bunu. tinin dışarıya penceresi olmadığı doğru değildir. isa’nın hayaleti hala dünya­nın üzerinde dolaşıyor. (yalnız soruyorum. sormak için yazar insan.) gençliğini bilmeyen sabah tökezler. gül ki adıyla vardır. taş adını yüzü bulununca aldı. (duvarcıların avcunda taş bunun için döner durur.)
 
ben senin gözlerine dönmek istiyorum.
sonra da…
sonra diye bir şey yoktur. tarih dışıdır, sonra.

26 Tem 2011

Mum

                                              
                                              odanızın mumlarını kendi elimle yakardım





senin aşkın kırmızı mıdır
(aşk, o duvar saatı)
yeniden derinden anladım artık
senin aşkın kırmızı
senin yüzün gece midir
(yüzün, o küçük su yolları)
bütün renkler ezberimde de söylüyorum
senin yüzün gece
senin sesin akşamüstleri mi
(sesin, o deniz kıyısı)
bütün sesleri yaşadım da biliyorum
senin sesin akşamüstleri
senin gözlerin göl saatleri mi
gözlerin o dünyanın en güzel arabistanı
bütün kitap adlarını düşündüm
senin gözlerin göl saatleri


çok değerli bir blogdan aynen çaldım :) 

19 Tem 2011

Sessiz Dünya ( İnferno )

I


“Sessiz dünya bizim asıl dünyamızıdır.”  (Francis Ponge)

Nesneleri, bu sessiz dünyayı “karşımızda bulunan şey”, “kendisine yönelinen” ya da “uzaktakiler” diye tanımlamada güçlük çekilmez. Böyle tanımların nesneyi anlatmaktan uzak olduğu açıktır. Böyle bir tanım nesneleri “herhangi bir şey” gibi görmekten öteye gitmez. Bu, nesneleri görmemek, tanımamak, bilmemek demektir. En başta da varlıklarını yadsımaktır. Bu yoldan yapılan hiçbir tanımın gerçeğinden söz edilmez. Nesnelerin bize karışmamaları, bizim dışımızda bir yaşamları olması ilk ağızda böyle düşündürebilir bizi. Böyle bir ayrım sonucu da onlara “uzaktakiler” diye bakabiliriz. Değil mi bize karşın vardırlar, var da olacaklardır. Öyleyse bu bize karşın olan varlıklarını sürdürmeleri bizi düşündürmelidir. Hem bu onların bir varlık olduklarının kanıtıdır. Nesnelerin varlıklarını içermeyen bir tanım elbet gerçek dışıdır.
Her şeyden önce, nesnelerin bizim dışımızda oldukları çok su götürür. Nesnelerle her zaman içli dışlı yaşadığımızı iyi biliyoruz çünkü. Gazali bunun için: “Bak karıncalara! Bak şu yaprağa! Bak şu sinek cinsinden arıya!” demez mi? Bu öte yandan nesneyi görmeye bir çağrıdır. Nesne çünkü “görülmeyi bekler.” Bunun dışında da elinden bir şey gelmez. Bu da nesnenin doğası gereğidir. “Düşünülen şeydir” çünkü “nesne”. Hem nesnelerin bizden önce de bir yaşamları olduğunu da biliyoruz. Bu da nesnelerin varlıklarının kaçınılmazlığını gösterir. Nesnelersiz bir dünyanın düşünülemeyeceği de bir gerçektir. Hem yalnız varlıklar mı? Ya anlamları? Nesnelerin bizim dışımızda olmaları nasıl varolmadıklarını göstermiyorsa, bir anlamları olmadığını da göstermez. Anlam, nesnelerin varlıkları gibi varoluşsal bir sorundur. Dahası nesneye böyle bakılmadıkça tanınamaz, bilinemez. Anlam nesnelerin varoluşlarıyla sıkı sıkı bağlıdır. Hem nesneler “herhangi bir şey” olmaktan ancak böyle kurtulurlar. Kendi olurlar. Bütün varlıklar gibi nesneler de bunun bilinmesini isterler. (Her ne kadar bir anlamları olduğunu bizim bilip bilmememiz umurlarında bile değilse de!) Haklıdırlar da bunda. Bir adı olmak diyebiliriz buna. Bir adı, yani bir anlamı, anlayacağınız. Anlamanın bir ada gereksinimi vardır hep; adın da anlama. Bu yalnızca canlı varlıklar için değil, sessiz dünyanın öbür kulları olan şeyler için de söz konusudur. Bir sandalyeye, bir çiviye, bir tabağa, bir bardağa bakarken de anlam yakamızı bırakmaz; onlarında da bir anlamı vardır çünkü. Bunun için de onları okumak yeter. Roland Barthes, nesnelerin “bir şeye yarayan bir şey” olarak tanımlanmasına haklı olarak karşı çıkar. Ayrıca nesnelerin bir işe yararlığı dışında da bir anlamı olduğunu göstermek için de: “Beyaz bir telefonun işlemi dışında lüks ya da kadınlıkla, dişilikle belli bir düşünceyi aktardığını; bir dolmakalemin zenginlik, ciddiyet, fantezi; yemek yediğimiz tabakların da her zaman bir anlamları olduğunu, ve anlam taşımıyor gibi göründükleri zaman da, hiçbir anlam taşımama anlamını taşıdıklarını”nı vurgular. Gerçekte nesnelerin bir anlamı olmadığını söylemek, yalnız nesneleri bilmemek, tanımamaktan da öte, dünyanın da bir anlamı yoktur demektir. Bu da eşyanın doğasına ters düşmektedir.

II

“Ancak nesneler varsa dünyanın belirgin bir biçimi vardır.” (Wittgenstein)

Nesnelerin “uzaktakiler” olmaları doğaları gereğidir. Bu yüzden bir kıyıya çekilerek yaşarlar. Hem kendilerini öne sürmekten çekinirler. Nesnelerin yerlerinden kımıldamamak istemelerini böyle de düşünmeli, yalnız bilinmeyi, görülmeyi isterler çünkü. Ama bunun için de çırpınmazlar. Giderek bunu doğal bile karşılarlar. Bir kenara çekilme, dünyaya ordan bakma elbet bütün nesneler için söz konusu olamaz. Okunup atılmış bir kitapla bir sözcük için durum aynı değildir. Kitap bir daha ne zaman bir elin uzanacağını beklerken, sözcük bunun hiç de uzun olmadığını bilir. Ama bir dağ, bir ağaç, bir ova, bir gökyüzü uzaklığını hep korur ve kımıldamaz yerinden. İşlevlerinin bakılmak olduğunun ayrımındadırlar. Genelde nesneler bireysel yaşamı seçmişlerdir. Bizimle öyle yaşarlar. Bu da onları ister istemez içlerine kapamıştır. Gizeme bürünürler. Gizemin kendisi kesilirler. Kimi nesnelerin alınyazıdır da bu: Orda vardır. Doğa-ötesilik giderek işlevleri bile olur. Bir gereksinim aracı olmaktan çıkarlar; zamanın, tarihin izlerine bürünerek insanın bir çeşit “unutulan” izleri olurlar. W.Benjamin bunun için: “Nesnede insanın bıraktığı iz insanın unutulan izidir,” diyecektir. Geçmiş zamanların bir yazısıdır artık: Bir anı-bellek. Her yerden bakılabilen, okunan bir ayna-kitap. Hem gizem eşyalara yaraşandır da. Bütün eski eşyalar bunu yaşarlar, bununla soluk alırlar. Nesnelerin saçtığı bu gizem, giderek bir sokağı, bütün bir mahalleyi, kimi de bütün bir kenti sarar. Kentin, sokağın tini olur. De Chirico: “Ben eşyanın metafizik yanından başka neyi sevebilirim?” derken nesnelerin saçtığı bu büyüyü, bir onu görecek, boyalarını onun için karacaktır. Hem bütün eski eşyalar zamanları depolarlar. Yalnız zamanları mı? Bütün yaşamları da. Bunu anlamak için de onlara eğilmek, onları bir ucundan tutmak gerekir.


III

“Ona nesneleri anlat.” (Rilke)

Bağımsız varlıklardır nesneler. Yalnız bağımsız mı? Bireylerdir de. Hem de benzersizliklerini taşıyarak, bundan hiç de ödün vermeyen bireylerdir. Bir ormanın ağaçlarının yaprakları nasıl birbirine benzemezse, onlar da benzemezler. Bir nesneyi bir başka nesneden ayıran, sonra da onu başına buyruk yapanın uzay ve zaman dediğimiz şey olduğunu biliyoruz. Nesneler bunu bütün yaşamları boyunca korurlar. Hem “nesneler parçalarına dağılmış durumda olsalar bile varlıklarını sürdürürler.” Nesneler gene varlıklarını sürdürürken uzay-zaman içinde yalnız varoluşsal yapılarını korumakla da kalmazlar, değişime de uğrarlar. Buna işlevleri diye bakabiliriz. Bir tek şeyden birçok şey üretmelerini de böyle anlamalıyız. Bunun bir tekdüzeliğe, yeknesaklığa götürdüğü de bir gerçektir, ama “nesneleri yok etmek, evreni yok etmektir” de.

Nesneyi “uzaktakiler” diye tanımlarken, onun öznesi olan insanı ondan ayrı düşünemeyiz. İkisinin bir bütün oluşturduğu da açıktır. Eytişimsel bir ilişkidir bu. Karşılıklı bir değişimi de kendiliğinden getirir. Bundan da anlıyoruz, bu, nesnenin bunca bağımsızlığına, tek başınalığına karşın, onun bütün bütün edilgin, ya da gene aynı biçimde bütün bütün etkin olduğunu da göstermez. Nesnenin de bir adı, kendi yasaları vardır. (“Ad bir nesneyi imlediğini gösterir.” Wittgenstein) Hem şeyler de, bir ağaç, bir bulut, bir kuş, bir hamamböceği gibi bilinmek isterler: Bağımsızlıklarını da öyle anlarlar.



IV


“Şeylerin bütün özelliğini göremeyiz.” (Leibniz)

Nesnelerin, gene yapıları, doğası gereği acıyı (evet acıyı), baskıyı, kışkırtıcılığı, korkuyu daha nice şeyi kuşanırlar. Jean-Paul Sartre Bulantı’da otların, ağaçların, ağaçların köklerinin nasıl korku, baskı saçtığını anlatır: “Atkestanesi gözlerine abanıyordu. Yeşil bir küf gövdesini yarıbeline kadar sarıyordu. (…) Karmakarşık, devasa ve yumuşacık kitleler kalmıştı geriye; çıplak, hem de müstehcen ve de ürkütücü biçimde kitleler.” Kentler ölünce nesnelerin dev adımlarla kentleri nasıl sardığını, ölümcül savaşlara nasıl giriştiklerini hep biliyororuz. Hele sarmaşıkgillerin baskısından hemen hemen hiçbir şeyin kurtulamayacağını da. Yalnız bu mu? Kışkırtıcıdırlar da. Yalnız pencerelerin, kapıların, çatalların, kaşıkların, ekmek bıçaklarının baskısını yapmazlar, nice kılıklara girip çıkarak, nice çılgın istekleri kamçılamaya, onların üstüne yürümeyi de öğretirler. Nesnelerin en çok kuşkulandıkları da belki de yalnız kışkırtıcılıktır. Kişiliklerini de (benzersiz bir kişilikleri vardır nesnelerin, bunun parçalanmasına, dağılmasına da hiç yanaşmazlar) hiçbir şeyle değişmezler. Özgürlüklerinin düşmanının biz olduğumuzu da bilirler. Bütün canlı cansız nesnelerin, dağların, tepelerin, ağaçların, bir yaprağın, bir kurşunkalemin, bir su birikintisinin, bir sandalyenin sonları bizim elimizdedir çünkü.
Öte yandan, nesneler özgür olmadıkları için suçsuzdurlar da. Bizim nesnelere olan sevgimiz belki de bundandır. Kim bilir? Dışımızda oldukları için suç ortaklıkları yoktur. Masumdur nesneler. Varoluşları gereğidir bu da. Bir ağaç, bir masa, bir dörtgen, bir bardak su hiç su işlememiştir. Hem onların da kendince (değil mi varlıklardır) bir yasaları olduğunu söylemeliyiz: Yağmak yağmurun işidir. “Batmak güneşin.” Bir özveri yasası.
Nesnelerin “gölgesinin” Afrodisias’lı olduğunu söyledik mi? Afrodisias’lıdır nesneler.
Nesnelerin yasası kararmasın!


İlhan Berk, İnferno
Yapı Kredi Yayınları, 1.Baskı, İstanbul 1994, (Deneme, Günlük)  sf.165-166-167-168-169-170-171

İnferno – II




7 Nisan


Rilke bende üç dizesi ile vardır. Bu üç dizeyi anımsamak yeter bana:

‘Ölüm büyük
Biz onunuz
Gülen ağızlarımızla.’


9 Nisan


Yalnız şairlerin çocukluğu uzundur.


29 Haziran


Bir Dergi, mavi başlıklı: Pazar Postası, diye. Pazarları çıkıyor. Bütün sessiz pazarlar, tarihi sanki ev ödevi almış gibi. Bir kent, Ankara (bu kent Cumhuriyet’in iki yenilik şiirine I.Yeni, II.Yeni’ye eşlik edecektir.) Ankara o zamanlar sarı camlı gözlükler kullanıyordur. Ve At Pazarı’nda halk saçlarını geceye vermiştir. Uzun yüzlü, uzun boylu birkaç güzel adam bir fıçının içinde yaşıyor ve şiir yazıyordur. Bir güzel adam da (daha denizi görmemiş midir?) saçları hep önüne düşen, hep ayakta, bir tarihi, sessiz, sakin örüyordur: Muzaffer Erdost.

Sezai Karakoç kaç yaşındadır? Ece Ayhan, orta boylu bir cin. İsmet Özel onikisinde, Mustafa Irgat, altı. İzzet Yaşar, beş. Haydar Ergülen, bir. Seyhan Erözçelik, daha doğmamış. Ve uzak bir kentte bir kadın her akşam Enis Batur’a sol yanağını öptürüyordur. Küçük tren “latince bir şiirdeki uyak gibi sarsılıyordur.” Şiir çünkü yeniden gündeme geliyordur.


1 Kasım 1988
 
 
Dünya anlaşılmak için değildir.


21 Ocak

‘Dedi, haydi dolaşalım o sessiz gülü.’ (Erdal Alova)

Sözcükler, doğaları gereği tanıma yanaşmazlar. Belirsizliği severler. Belirgenlik nesnenin işidir.


30 Kasım

Sözlükler hamamböceğini, hamamböceğigiller familyasından, deyip geçiyorlar. Şimdiye değin ben de onlara böcek deyip geçerdim; orda burada gördüğümde aldırmazdım. (…) Çalışma odamı evin alt katına taşıyınca her şey ortaya çıktı. Onca şiir kitabının içinden Artaud’ları, Breton’ları, Apollinaire’leri, Michaux’ları bulup -sırtlarını- kemirip, yiyip tüketeceklerini ise düşünemezdim elbet. Artaud’ların yanında Ronsard da vardı. Onu da kemirmişler. İşte bu pek anlaşılabilir şey değil. Artaud’yu, Breton’u zararlı bulmalarını anlamıyor değilim. Ama Ronsard’dan ne istiyorlar, Rosnard akıllı uslu bir şairdir, kimseye de (bana bile) zararı dokunmamıştır. Artaud zır delidir, aile denilen -böyle bir şey varsa- bireyler topluluğuna, Lautremont’la fesat tohumları saçmışlardır. Rosnard’dan ne isterlerdi, bunu anlamadım işte.


21 Ağustos


21 Ağustos Cumartesi günü Aşiyan’a gittim. Aşiyan çarpık bir beşgen. Ağaçlar, gökyüzleri, surlar içinde bir kule-ev. Bir şato, güzelim bir yurtluk, bir dağ parçası da diyebiliriz, ama yanına yaklaşıldığında birden değişen, türlü biçimlere giren bir kale de.


Dıştan üç katlı. (önceleri iki katlı, kuleli düşünmüş ama bundan hemen vazgeçmiştir.) Artık hep üç katlı, kuleli çizecek, boyayacak ama boyuna değiştirecek, boyuna kılıktan kılığa girecektir. Kule ise hepsinde boy gösterecektir. Üç katlıdır ama ilk kat bütün resimlerde varla yok arasıdır. Ama gene de görünmelidir: yarım kemerli, yarı pencere, yarı mahzen görünümünde de olsa. (…) Aşiyan’a nereden bakarsak bakalım hep çıkmalar, cumbalar, balkonlar vuracaktır. Ne denli kapatırsa kapatsın kendini, dışarıyı unutmayacaktır. Cumbalar sanki evin perilerine bir çağrıdır. Çocukluğuna bir göndermede bulunmak için de olabilir. Çok kapalı çocukluğuna. Üçüncü kata geldiğinde birden kendini değişmiş bulacaktır. Değişmiştir de: Birinci, ikinci katları unutup apayrı çizimlere geçecektir. Sanki ikinci bir Aşiyan projesine çalışıyordur. Ve birden evinde her yerinden Boğaz’a uzanmak, onunla kucaklaşmak istiyordur. Böylece kuzeye arkasını verip (kuzey çünkü hep boş bırakılmalı, güneş oradan vurmalıdır, vurmalıdır ki atölyesi güneşle yıkansın.) Çalışma, yatak odalarını  baştan başa balkonlarla donatacaktır. (Ne zamandır balkona çıkmak, orada oturmak istemiyor mudur.)

Aşiyan’ı dıştan böyle kurup bırakacaktır.


İçten, her kat, her şey başına buyruk, tutkulu, bir düş cumhuriyetidir. Sanki düzenden, ölçüden birden sıkılmıştır, ölçüsüzlüğün o büyülü, hoyrat yaşamına soyunmak istemiştir. Böylece bir odadan bir odaya görünmeden, duyulmadan, sessizce geçebilecek, sofalardan sofalara, balkona, küçük gizli köşelere saklanabilecektir. Hem, bütün bütün içine kapanmak için düşlememiştir Aşiyan’ı. İşte o gün gelmiştir ve kapanacaktır: “Başkaları Cehennem’dir.”


Aşiyan’ı (bu yalnızlık anıtını) bunun için düşlememiş midir, değil mi ki “fikri hür, irfani hür, vicdanı hür” bir şairdir.


1905′te mi taslaklarını tamamlamıştır, öyle olacak. Bir yıl içinde tamamlanacaktır. Artık büyük düşü gerçekleşmiş, önce çalışma odasını, sonra ta baştan beri düşündüğü resim atölyesini düzenlemeye geçecektir: Boy boy fırçaları, boyaları, kalemleri, mürekkepleri, tuvalleri sıralayacaktır. Hem Rübab-ı Şikeste (bu umutlar, çığlıklar, yalnızlıklar, kırıklıkları, eziklikler kitabı) bugünleri beklememiş midir..


Sis tablosunu da karşısına almıştır. Her gün ona bakmakta ve içinden yıkık, ezik mırıldanmaktadır:


‘Sarmış yine âfakını bir dûd-i muannid,
Bir zulmet-i beyza ki peyapey mütezâyid.’
İlhan Berk, İnferno
Yapı Kredi Yayınları, 1.Baskı, İstanbul 1994, (Deneme, Günlük)  sf.27, 30, 31, 34, 36, 90, 95
, 96