.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay
nilgün marmara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nilgün marmara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Nis 2016

Çözülüş Tınısı


 I 

Bakışın olanağı kadar izledim sizi, yer karardığında uzanmıştım solgun ışıklar kayrasına. Mutluydum; bu bir cüret! Küçük sürünün içkin yolculuğunda yetkeyi silmenin kıvancıyla, korunaklılığın ince güveninde konaklıyordum. Biz buyduk, şimdinin kuşkusuzluk adasında. Ayrıyken bile birlikte, birbirine yansıyan bağı sürdüren nesneler dizisi gibi... Evet yıldızlar yalnız ve tek tek beliriyor haritalarında, ama uzayın bütünlüğü bilgisine yöneliyor istemleri – şiddetle kayarak yer değiştirebilen bazılarının dışında - Bu uzaklaşma sürecinde onlar da başka noktalarda durakalmaya seçiliyorlar, bir sonraki kayışa dek! İşte, salgısı tikellik ve değişmezlik olan bu bütüncül arzu yaydığı cömert tiniyle kuşatıyor bizleri, bir tekrar noktasında yer edinmiş tanıklığımızı gereksinerek. 
Borçluyuz daha çok yaşamaya!  

II
 
Sonra neden tedirgin suskunun buyruğunu duyuyor süregiden? Eskil çocuksuluk ışıltısını soğuk varoluşa bırakarak, yetinememeyi ilk yalnızlıkla birederek ağları çekmeye engel oluyor bilgi doyumundan? Sevinç sözcüğünün neyi, nasıl imlediği bilinemiyor hala! Değerler şenliği uzaklarda sanılıyor, ötede olanda. Tüm anlar köpeksi bir zamana, düşkün bir kımıltısızlığa, aynılığa dönüşüyor, geride kalmanın tiksinç yalnızlığına!  

III 

Şimdi yaz, gömü ilksel dirimle oynaşıyor sonsuz tekrar bağlantısında. Yangının yumuşak başlangıcı ve doğanın devamı olmayan anlık parıltısı bilinemez! Balkıma pek kendiliğinden; kimse sezemiyor doygunluk sınırını ve bengilik isteğini. Yakalanan bir hiç acun peteğinde, ısının çevriminde. Uzaklaşan kim oluyor, çözülüş tınısının ertelenmesi? Kim oluyor açığa çıkarılması, sarsılmaz ve katılımsız devler dağının? 
Ey, içine bakan gözlerimin yoksul gölgesinde kendini açıklayan gerçeklik! Her kopuşla adını yineleten umut! Bir serin yaşlı-bahar özlemi, acı kar fırtınaları beklentisi kışlarda ve alıcısı olmayan iki mevsime, zamanın kapanabilmesi devrimi! 

Ağustos, 1981

Nilgün Marmara / Metinler

2 Şub 2012

Kuşum Ve Ben



Kuşum ve ben bir aynada
uyuyoruz, kafesimiz yatağımız
yüzlerimiz eşlerine baka baka
sonsuz kar altında uyuyoruz
............. kuşum ve ben.
Eşim ve ben kızıl bir bağla
bağlıyız birbirimize
Çözülürse yoksulluk sevinir

Aynamızın içinde tek bu bağ...
Kızıl kıskanç eşim kuşum ve ben...

1 Eyl 2011

kırmızıya yöneliş

 
 
 
sen ben ağlarken
avucum bir deniz mi çocuk?
meleksi birliktelik içre,
göksel haleyle çevrelenmiş
ölümün ve yaşamın ikircilliği.
ulaşamadığımızn bilirken olduğunu
ispanya
sevilla, manzanilla….isimler…..?
boğuk şeytancıklı bir ses siyahi
iletiyor titreşimleri kızıl fırıldak.
sözcüğü diyor söndüreceğim yerinde
sezinlediğim biçimi
gireceğim güllerin bahçesine
orada duracak
beni vuracak.

7 Ağu 2011

Savrulan Beden...




Pek az zamanı kaldı bu zora koşulmuş bedenimin,
Olduğum gibi ölmeliyim, olduğum gibi ...
Tüy, kan ve hiçbir salgıyı düşünmeden,
Kesmeliyim soluğunu doğmuş olmanın!

Nasıl da biçilmiş kaftan ölüm
bu solgun yürek için.
Sevinçlerle sevinçleri bağlamayan zaman bir., Bir
boz köprü ve onun dayanılmaz gölgesi.

Yitiyor işte gözardı edilen bedenim,
Olduğum gibi ölmeliyim, olduğum gibi ...
Dost, ana baba ve hiçbir umudu düşünmeden
Doğramalıyım bu tiksinç beynimle!

Bilirmiydim yakınlaşan daha önceleri,
Son verilebilir yaşamın benimki oldugunu?
Şendim, şendim ben,
Kahkaham insanları ürkütürdü!

Zamanı azaldı artık, zorlanmış bedenimin,
Olduğum gibi ölmeliyim, olduğum gibi ...
Aşk, bağ ve hiçbir utkuyu düşünmeden,
Kalıvermeliyim öylece kaskatı!

Ocak, 1982

Nilgün Marmara

25 Tem 2011

ancak yazgıdır bu

 
 
 
sen ne getirdin bana çocukluğundan?
şen kahkahalar ulumalar dona kalmalar mı?
üzüncün senin hangi çağrışımlara uzandı
benim eskil saatlerimde?
geçmişsiz ve geleceksiz suç sevinçleri,
deniz kıpırtılarınca yürek dalgalanmaları?
titreyerek uçurulan köpükten balonlar,
anlık aşkın tasarımlar mı?
nasıl bir ak konutun isteklendiricisi oldun
anılarıma düz baktıran
ah, ben pembe fistanımla kuşanırdım
dantelalı tafta yumuşaklıkla
savaşırdım kovmaya, çifte yetkeyi
hiçlemeye annemi ve uykuyu
öğle sonlarında ürkünç odaların!
diledin mi yanında tümden varolmayı an için
ve bir kaç sonrasında hiç yokmuşçasına
beklememeyi bir şey çevremdekilerin uyumundan başkaca?
yok böyle bir şey yok!
sunduğun sağaltımı kaçkın bir geçmiş,
sayrılık tutsağı bir gelecek duyumu bulanık,
sisi varlığının üzünç kanıtı bir vaktin
şimd’i_
beni bağışlayan sarsan
                                                         aşan bizleri mor birliktelik.

15 Tem 2011

har



sonra buradan giderdim bir hiç için,
nasıl hiç nedensiz dökülüp de yollara vardımsa
şu doğa kucağına ve birden buralı doğumlu,
buralı yaşamışlı nasıl duyabildiysem ben-imi,
öyle kolayca bir başka belde de kabullenebilir beni
ve hep bulurum yeni güneşler yeni dağlar yeni denizler
yeni sevi titreşimleri, hiç yardımsız...

24 Mar 2011

Gizi Kazınmış Aynada Yüzyüze Geldiler



Pencerede elmas tanecikler ve çevresinde delikler. Göz için. Deli. Çöl faresi. Kum bekçisi. Cımbız gözlü. İğne burunlu. Eskiden bir yıldızmış. Göğünü yitirmiş. Kumda şimdi. Falına bakıyor. Yeniden dönecek mi? Taneleri kimi zaman tek çıksın diye sayıyor. Olmuyor, çift çıkıyor. Bazen 'çift' tutuyor içinden. Bu kez de tek çıkıyor. Bulamıyor gök kuma hangi sayıyla yazılmış. Geceleri iyice umutsuz, renk körü... Çölde her şey birbirine karışıyor. Yakınındaki ev bir canavar, kıpırtısız, tetikte. Penceresinde elmas tanecikleri var, bunun ayrımında. Ardında bir karaltı bazen; izleniyor, bunun da ayrımında. Cımbız gözlerini belli etmeden odaklıyor pencereye doğru, dönüp, dikeliyor. Işıklıysa zaman, maki şemsiyesinin gölgesine sığınıyor. Bulutlu günler saydığı bir yana aktardığı kum taneciklerinden oluşan tepenin üzerine tünüyor. Paranoyak bir fare. Canavardan çok korkuyor. Çöle eklenmiş denize bakıyor geride duran elmas çerçeveyi unutmadan. Her ikisini de anlamıyor. İkiye ayırıyor tek ve çift gibi. Arkadaki canavarın sayısı tek, önünde açılan mavilik çift. Suya varamıyor, ıslanma korkusu var, eve de dokunamaz her gün her gece orada tek başına; pencere; karaltı; canavar... Dehlize iniyor, ürpertiyle kıvrılıyor karanlığa. Çıkarsam, çıkarsam, bakacak aşağılıyarak, anlayışsız, ezercesine, bakacak bana. Denize bakıyormuş gibi yapıyor beni izliyor, saydığım tanecikleri, şemsiyemi, dehlizime inen delikleri... Gözlerime bakıyor. Gözlerimi cımbıza benzetiyor, iğne burunlu diyor bana, deli diyor, kum bekçisi diyor, göğünü yitirmiş bir yıldız diyor bana, kumda fal baktığımı sanıyor, gök haritasındaki yerimi bulmaya çalıştığımı. Renk körüymüşüm, paranoyakmışım, umutsuzmuşum, korkuyormuşum denizden evden ondan. Dehlizimde tetikte beklediğimi düşünüyor, tedirgin olduğumu. Bilmez ki tüyle kaplanmış et ve kanda akışan hayvan erincini. Diş ve tırnak ve kuymk ve kürk ve hız ve kayma ve... Dişlerini gösterecek bir gün, maskesi düşecek diye düşünecek. Hayvan dişlerini. Hayvan güldü. Güldü hayvan oysa, bilemez. Öfke sanacak, saldırıdaki inceliği öfke bilecek, kin kabul edecek tümünü, dişi, tırnağı, kuyruğu, kürkü, hızı, kaymayı. Her gün her gece her an önünü ve ardım düşünüyor. Hiç bir düş kurmadan, yalnızca ön ve art. Art ve ön. Uluma ve dokunma korkusunu yenerse suya dalabilir, yüzebilir, dönüp canavara tırmanabilir. Pencerenin elmas taneciklerinden birine yakın durup bir deliğe yaklaşarak dişlerini gösterebilir. Öç alma duygusuyla yanarak 'Neden büyüdünüz, genleştiniz, yayıldınız, gövdelerinizle, aletlerinizle, anlaklarınızla, aşklarınızla, ağlatılarınızla, güldürülerinizle, yüceliklerle, bayagılıklarla; bu yerküreyi nasıl iyeliğinizin bir yapıtı olarak algılıyor onu altetmeye çalışıyorsunuz? ' sorabilir. Neden ve nasılla, damarlarında akışan hınç dile, dişe gelir o zaman. Benden tiksiniyor. Donanımlı olduğumu sanıyor, kürkümün bir zamanlar olduğunu, sonra yokolduğunu varsayıyor.

14 Şub 2011

Marmara'nın Nilgün'ü







Şair intiharlarına övgüler düzülmesine karşı çıkarken, yine de  C.Pavese’nin: ”Kendini öldürmek konusunda haklı bir gerekçesi olmayan kimse yoktur,” dediğini unutmuyoruz.Şairse, ürettiği şiirse eğer, yaşarken olduğu gibi, öldüğünde de şairdir.Demek istediğim, intihar, şair olmayanı şair yapmaz... 

      Nilgün Marmara’yı hiç tanımadım; onu şiirlerinden biliyorum.”Kırmızı Kahverengi Defter” adlı kitabındaki biyografisi şöyle yazılmıştır:”1958’de doğdu; yirmi dokuz yıl sonra yeryüzünü terk etmeye karar verdi...” İşte bu kadar kısa ve yalın bir biyografisi var onun.Fotoğraflarındaki güzel yüzünü alıp gitmiş  bir şair imgesidir Nilgün Marmara.Cüreti, güzelliği ve şiirlerinde en olmadık yerlerde ortaya çıkan illegal imgeleriyle bende hep bir hayranlık duygusu uyandırmıştır.

      İntihar, hayatı yadsıma halinin en son durağıdır; yadsıma limitini tüketmiştir çekip giden...Kimileri “Hayatın neresinde kalırsan kar’dır,” diyerek yaşamak için haklı gerekçelerini kullanır ve kalırken, kimileri de Nilgün Marmara gibi “Hayatın neresinden dönülse  kar’dır,” diyerek, ölmek için haklı gerekçelerini kullanır ve giderler...Kalmak, bir tercihse, elbette gitmek de öyledir.Tabii herkesin yaşamak için de, ölmek için  de her zaman haklı gerekçeleri vardır; kimileri bu gerekçelerin ikisinden birini bilerek, kullanarak yaşar ya da ölür...
  
      Zaten uzayın yaşına göre komiktir insanın yaşı; çoğu zaman intihar, ölümü biraz öne almaktır sadece.Bu yüzden intiharlara ağıt yakanlar, çok değil, en fazla otuz kırk yıl sonra arkalarından ağıt yakılacaklardır.Bu yüzden ölülere ağıt yakanların, kendileri sanki dünyaya kazık çakacakmış gibi durduklarına bakmayın.Onlar da değil o gün, herkes gibi doğduklarından itibaren ölüme yazgılıdırlar.Bir Fransız atasözü:”Bütün mezarlıklar, kendilerini vazgeçilmez sananlarla doludur,” der...
       
       Ölmek için, önce doğmak gerekir; doğmayan biri ölebilir mi?Bu yüzden her doğum, bir ölümdür de...Doğmakla birlikte ölmeye de başlarız; her gün biraz daha, her gün biraz...

       Nilgün Marmara’nın şiirlerinde, onun evreninde gezinirken düşünüyorum da, böylesi uç duyarlıklarda, ”dip”lerdee gezinen,”hayat” ve “insan” için böyle acı sözler eden bir şairin, hayatla barışık olması da mümkün değilmiş zaten...

       Ece Ayhan, ”Nasıl ki İsmet Özel,’ Cumhuriyet yaralı ise, Nilgün Marmara da ‘dünyayla yaralı’ idi ”diyor...(Bu cümle kuşkusuz güzel; Ece Ayhan ağabey, geçtiğimiz yıllarda bir dergide andığı “ayağa kalkanlar” sıralamasında, iki sayı ilk sırada adımı anımsatmıştı okurlarına;ama benim de ayakta oluşumun, ayağa kalkışımın bazen de Cumhuriyetle yaralı olmamla bir ilintisi olduğunu mutlaka vurgulamak istiyorum; İsmet Özel’e  kendimi ideolojik tercihlerde yakın hissetmesem de, benim de farklı biçimlerde Cumhuriyet ile yaralı olduğumu bilumum yarasızlara ilan etmeden, bunu eklemeden geçmek istemiyor, bu arada asıl konumuzu unutmuyorum...)

      İntihar eden şairlerin, okurların ilgi odağı olabildiği bu ülkede, söylenmelidir ki ölüm, şair olmayanı şair yapmaz; yaşarken yazdıkları şiirse, öldüğünde de öyledir.Değilse değildir ama!

      Yaşasa da, ölse de şair olan Nilgün Marmara’nın “Kırmızı Kahverengi Defteri”nin-Günseli İnal’ın yayına hazırladığı-sayfaları arasında geziniyorum:”Bir yaşamın bir düşe eklenmesiyle, bir düşün bir yaşamdan çıkarılmasının hiçbir ayrımı yok,” derken, yukarıda sözünü ettiğim “hayatı yadsıma”yı somutluyor bir anlamda.O, yadsıdığı için, ”Yaşamın düşe eklenmesi ile bir düşün yaşamdan çıkarılması” umurunda değil; ”ayrımı yok” diyor zaten...
           
      Çünkü düş oldukça peşisıra insan da.Yaşayanlar, yani yadsımalarının dozajını daha minimum tutanlar biliyorlar ki , yaşamın sayfaları düşsüz aralanamıyor.İlle de düş eklenecektir ki yaşama,  günlerin eteğine tutunsun insan.Ayrımı kalmadığında ise, elbette çekip gitmektir kalan...

       Eski okumalarımdan hatırlıyorum: Mayakovski’nin, “yaşamın yeni bir şey olmadığını, ”söyleyen şiirini bırakıp intihar edişinin ardından, şair Yesenin ise ona bir anlamda yanıt veren şiirinde, “Ölümün de yeni bir şey olmadığı”nı yazıyor, fakat o da yaşamına yine intiharla son veriyordu...

      Birçok yazı adamı için yazmak, acı çekmenin bir başka biçimidir; çünkü yazanın tanıklığı da, sanıklığı da çokça acının güzergahıdır.Şairin kendi iç sarsıntılarına hayatın sarsıntıları bulaştıkça da ortaya genellikle iyi dizeler çıkar.

      Hayat ise şairin bütün duyarlığını, kılcal damarlarına dek her şeyini pupa yelken şiire bıraktığı o an’lardaki gibi naif, zarif yaşanmaz; katı, hor ve inciticidir hayat.Bu yüzden yaşadıkça yaralanılır, yaralandıkça  yazılır...Kendi adıma ben, böyle yaşıyor ve böyle yazıyorum; bu yüzden bildiğim de böyle oluyor.Neyi biliyorsan, o vardır zaten...
  
       C.Pavese der ki:”Bir insan acı çekiyorsa, başkaları bir sarhoş gibi davranır ona.Hadi,kalk bakalım,yeter artık!” Oysa duyumsanarak, hakkedilmiş, öyle gerektirilmiş biçimde çekiliyordur belki o acı; bir insanı acıdan kaçırarak, ona kendini kandırması ya da  yüzleşmesinin ertelenmesi neden önerilir ki?Sevinmek de bir insanlık haliyse, ona neden engel olunmaz o halde?

      Nilgün Marmara da acı çekerek  yazmış, yaşamış ve alıp yitmiş kendini kendinden ve alıp  bu kısa yeryüzü konukluğundan.Herkesin acısını sorma ve ifade etme biçimi üslubuyla, bilinciyle orantılıdır; yani herkes kendi diliyle sorar acısını...Belki biçimde, içerikte benim acıyı sormam ve sorgulamamla Nilgün Marmara’nınki çakışmayabilir de, ama onu anlıyor ve onunla, boynumuza borç sayıldığı üzere acının hesabını sormak, acıyı sorgulamak fikrinde buluşuyorum. 

        O da kendi diliyle sormuş :”Acının ilk pazarı bitimsiz yer sarsıntısı.   Dönüşsüz ve yaygın.Bu sarsıntıda ruha hiç pencere açılmaz; sökülen yerlerinden edilmeye çalışılan gölgelere, göllere!Göt laleleri bu güzellikler! Nedir bu rezillikler?”  
 
        Nilgün Marmara’nın, bende bıraktığı hayranlık duygusunun peşinden giderken yazdıkları ve fotoğrafları dışında hakkında pek bilgi edinemedim.Hüznün ve şiirin bir kadın yüzüyle muhteşem buluşmasıydı onun fotoğrafları da.Bir de intiharından önce Mina Urgan’ın oğlu Mustafa Irgat’ın sevgilisi olduğunu öğrendim ve bir gün Cezmi Ersöz'ün evinde onun farklı bir fotoğrafını gördüm.Yaşasaydı, belki ben de bir şeyleri göze alarak o yüzdeki şiirin ve hüznün peşinden giderdim.Evet, giderdim!

       1987’de, onun intiharından sonra, 1995 yılında  Mustafa Irgat  da kanserden yitirmiş yaşamını. Onun da  “Ait’siz Kimlik Kitabı” adıyla yayınlanmış bir şiir kitabı var.İkisini de kısa biyografilerini ve şiirlerinden örnekleri “Son Çeyrek Yüzyıl Şiir Antolojisi” adlı çalışmamda anmıştım.
       
        Nilgün Marmara , bir imge, bir kadın, bir şair ve bir cüret güzelliğidir...Gündelik hayatın sığ sularından diplere, derinlere açılmış ve acının dip kısmında vurgun yemiş ve "hayat"  demiş:  “Hep yüzünle seviştik, tersinin hatırı kaldı...”

        A.Camus gibi “Tersi ve Yüzü”nü yazmış, öyle bakmış, rest demiş!”Kıyamet koparken bile fidan dikiniz” diyen Nilgün Marmara’yı, yaşamın  onu dışına, uzağına iterek aldattığını düşüneceklere demeliyim ki, kim bilir belki o aldatmıştır yaşamı.Belki bu yüzden geride platonik aşklara ve şairaneliğe  çok uygun bir imge de bırakmış.

        Sonra geride bir “Kırmızı Kahverengi Defter” kalmış.O, ”göğünü yitiren bir yıldız gibi” kalmış; oysa bizler ise hala yıldızlarını yitirip duran gök olduğumuzu sanıyoruz...



27 Oca 2011

Düşüş



Unutmak' düşüncesi, içinde olduğumuz zamanın geri çekilmesine izin vermiyordu.Durmadan kabaran bir şeyler vardı etrafımızda; ama biz susuyorduk...Endişeyle izliyordum onu...İçindeki huzuru yitirmişti. Yıllardır tanıdığım, sürekli içimde taşıdığım bu adam hakkındaki düşüncelerimin acımasızlığı şaşırttı beni.
Susuyorduk gene...

“Onun bedeni bir tımarhane
İçinde çok işçi, deli ve çalışkan!

Onun bedeni bir kule
İçinde çok basamak, karanlık ve nemli.
Güldürerek çıkarır merdivenlerden,
Ağlatarak indirir aşağı!

Onun bedeni bir küre
Yüzeyi çok giz, parlak ve akışkan.
Döndürdükçe gösterir çarpıtmaz,
Zamana saygılı ve acıyan...”

“Çocukluğun kendini saf bir biçimde akışa bırakması ne güzeldi. Yiten bu işte!..” diyerek ağlamaya başladı. Korkunç bir ağlamaydı, bir patlamaydı. Hiç dinmeyecek sandım. Dindi sonra... Sızdı koltukta. Bu gece, her zamankinden kötüydü. Ben ondan uzaklaştıkça, bana ve hayata dair içindeki nefret daha da artıyordu. Hayata gömüldükçe ben, yüzümdeki fırtınayı köşe bucak kaçırdıkça insanlardan, o da uzaklaşıyordu benden. Uzaklaşıyorduk birbirimizden,...ve birlikte düşüyorduk hızla.....

14 Oca 2011

Nilgün Marmara'da İçe Dönük Şiddetin Dili



“Aydınlıkta köhneliği belirginleşen ve kentte ve konutta hiçbir şey neyse ben oyum. Öylesine bağsız ve yeğniyim ki bu hafifliğin şiddetinin bedelini bir gün öderim diye düşünüyorum. Sanki varoluş beni cezalandırmak ister gibi; yoğunluğundan bana düşen payını benden geri alarak bu yoğunluğa, olur olmadık herkese ve her şeye fazlasıyla katlayarak sunuyor. Ülkem yok, cinsim yok, soyum yok, ırkım yok; ve bunlara mal ettirici biricik güç, inancım yok. Hiçlik tanrısının kayrasıyla kutsanmış ben yalnızca buna inanabilirim, ben. Yere göğe zamana denize kayalara ve kuşlara da dokunan aynı tanrı değil mi?”


İntihar olayına adli makamların bakış tarzını hiç düşündünüz mü?… İntihara giriştiği halde kurtulan birisi için, “vaka bültenleri” şöyle der: “…Hap içmek suretiyle intihara teşebbüs. Sanık 1, elde.” Bunun anlamı, intihar eylemini başarısızlıkla sonuçlandıran ‘sanığın’ sorgusunun yapıldığıdır! Eylemi ‘başarmış’ birisi için de şu tür bir ifade kullanılır: “İntihar olayı. Sanık (yok)” Bu ikincisi, kendisini öldürmüştür. Yani, sanık, kendisiyle birlikte ‘sıfatını’ da yok etmiştir!
Aslında, kriminolojinin de intihara bakışı bundan farklı değil: Bir “suç” ve “fail” ilişkisinin bütünlediği sıradan bir olgu!… Edebiyat ve sanatta olsun, felsefî platformda olsun, intihar üzerine öyle çok ve benzeri kuram ortaya konuldu ki, bu “vazgeçilmez” konu kaynağı giderek ‘çekiciliğini’ yitirdi. Pratikte ise ne yazık ki hâlâ geçerliliği mevcut…

Nilgün Marmara. Bu isim de adliyenin günlük vaka bültenlerinde mutlaka okundu. Ertesi günü gazetelerin ufak tefek köşelerinde, gizlenmekten ayrı bir tad alır gibi, dokunaksız, yalın biçimde yazıldı. Adli vaka bültenlerinde şairlere ‘imtiyaz’ tanınmadığı için de, zina, hırsızlık gibi “suç çeşitleri” arasında yer aldı.

Nilgün Marmara, intiharı henüz soğumamış bir şair. Bu, intiharın sıcak bir olay olduğu imajını yaratmak için söylenmiyor tabii; Nilgün, şiddetini kendisine yönelteli daha iki yıl bile olmadı, yalnızca bunu vurgulamak istiyorum. Nilgün’ün intiharının neden ve sonuçları da, en azından bugün için, kapsamı genişletilerek irdelenecek denli tarihsel boyutta değil. Şiirlerinde oldukça yoğun biçimde yer alan kimi ipuçlarının değerlendirmesini ise “edebiyat savcılarına” bırakmak, en doğrusu.

Nilgün Marmara ‘nın “Daktiloya Çekilmiş Şiirler”indeki izlekten yola çıkarak, intiharı yeniden sorgulamak, bu yazının tek konusunu oluşturuyor.

Niçin?/Sorgulamak?…

Bu iki ‘ayrı’ gibi görünen soruya verilebilecek pek çok yanıttan yalnızca biri bizi ilgilendiriyor: İntihardaki fetişçi boyutu aşabilmek ve onu daha özgür bir yaşamın yaratılabilmesi konusunda tehdit aracı olarak kullanabilmek için.

Tam da bu noktada, yeni bir tartışma konusu açmanın gerekliliğine inanıyorum. Evet, intiharı modern çağ keşfetmedi. Ama sorgulayabilir. Tersinden alalım; intihar, daha adil bir dünya yaratması için insanın kendisini tehdit etmesi olarak düşünülemez mi? ‘Modern çağ’ın orta sınıf ahlakına mensup psikologları gibi, “aman insanlar çok yaşayın, yaşamak çok güzeldir” öğütleri vermek istemiyorum elbette. Buna hakkım ve haddim yok. Ama, bu ikisinin ortasında geçerli olabilecek bir nokta var. Bu keşfedilmeli.

İntiharın fetişçi boyutu ise, Nilgün’ün şiirlerinde en yoğunlaşmış biçimiyle yer alıyor:

“Bu sonsuz yeryüzü satırında

Kararması gözlerin, dönüşü başın

‘Al, geri ver ve yok et kendini’

der

Kısa, kesik hecelerle” (s. 115)

“Böyle düşüş görmemiştim ölgün ve kırık çakılmış kalmıştım/gelecek zamanlı düşler çatıyordum kapladığım şuncacık yerde;/ bu ölçümsüz gökyüzünde…” (s. 20)

Nilgün, “gelecek zamanlı düşler”in çatıldığı, “şuncacık yer” diye nitelediği ‘mütevazı’ mekanını açıklamaktadır: “Bu ölçümsüz gökyüzü”… Ölümün eşiğine gelebilme cesaretini ya da kararlılığını bulmuş bir şair için ne büyük başarı! Artık, tanrısallık boyutuna bile ulaşılmıştır:

“Göz mü yanlış rengiyle?

Kışlar mı yaşam aralığı kadına?

Kutlandık ezgisi böyle uzak,

Yalnızlık, yalnızlık bitimsiz.

Gece; ipek dokusu çözüldüğünde

Ellerim; eksik cennetim benim” (s. 136)

Anlamlandıramadığım bir konu daha var: Adli vakalarda, sanığın ölümü sonucu davaların düştüğü malum: peki, eleştirideki adillik ölçütleri niçin adlilik anlayışıyla doğru orantılı olsun?… Nilgün’ün şiiri, yabancılaşan bir dünyadaki yalnız bireyin kimliğidir. Bu öyle bir kimliktir ki, bazen etik düzey cılız bir müdahale biçiminde belirir: “Çünkü denizin de düzeni vardır,/yaşayanı içinde dönüştürür.” (s. 17)

İşte bunu sorgulamak, yaşayanı içinde dönüştürebilen denizin yasalarını kırmak için hiçbir şey yapmaz Nilgün. Yalnızca, nedeni kendisinden menkul bir edilgenlikle, yeni kanallar arar:

“İstemiyorum yıldızcığım

dışında tek bir varlığın

Kavramasını bilincimi ve yüzümü, elleriyle

Yıldız güzel yıldız

Gereksiniyorum kollarını

doğmazdan önceden

ve ölüm sonrasızlığında” (s. 24)

Nilgün’ün 1977-1987 yılları arasında yazdığı hemen bütün şiirlerinde ölüm izleği yer alır. Sanki ölüm, ardındaki bütün haksızlıkları duyurmak için seçilen bir imgedir:

“Ölüm buraya kadar

Bulunur sonunda bir renk

neler yakalıyor geçmişten.

Bu benim arı bakışımın toplandığı yoksul çocukluk mavisi

Yükü; ancak duyumun belirsizliğinde kendilerini açığa çıkaran

dalgın ve tuhaf vücutlar…” (s. 75)

İntiharı seçenlere haksızlık etmek istemiyorum: Çünkü, önünde sonunda ölüm, bilinçli olarak kurgulansa bile, sabahları uyanmak kadar doğal bir olgu. En azından, felsefenin birkaç yüzyıllık tükenmez nesnesi! Burada, hepimizin sorgulaması gereken küçük bir ayrıntı bulunuyor. Eğer duyarlılık, ayrıntıları yakalayabilme yeteneğiyse, İntiharı da bu boyutlarda tartışmak durumundayız.

Eğer intihar, yaşamdaki türlü haksızlık ve yazıklanmaları kınama biçimiyse, bunu niçin tek başımıza gerçekleştiriyoruz? O tuhaf tadı bencilce duyabilmenin arayışı, sakın bizatihi kendimizin de varolduğunu kanıtlama çabası olmasın? Ne kadar güzel bir seçenek: İşte ben varım, çünkü ölüm var… Dinlerin intiharı yasaklamasını bu yüzden anlayamıyorum: İntihar, insanı kendi benliğine, özüne, haydi biraz da ukalâlık edelim, “ruhuna” götürüyor!

Her aydın ve şairin yolu, fiili olmasa bile, çünkü kendini yok etmek sanıldığı kadar kolay değil, intihar kanallarından geçiyor. Yine, hemen her aydın ve şair, bu kanalın frekansına mutlaka tutuluyor. İşte bu kanala “parazit” olmak gerek. Çünkü yüzyıllardır aynı senaryo yazılmakta: Bunalımlı bir dünya, giderek yozlaşan insanlar, çaresizlikler, umutsuz aşklar vb. Ama, tüm bunlar, aynı zamanda yaşama zorunluluğumuzun da gerekçeleri değil mi? Nilgün, şunları açıkça yazabiliyor:

“Nedir bu kovmaya çalıştınız tüm kıvrımları arasından/beynin densiz aralarla saatten çıkan bir kuş deşen kuytuları/diken gözlerini bilince anın ana düşmanlığı o ağulu gerçek

-ÖLÜM/SEVİ-“ (s. 19)

Açık bir kopuş var Nilgün’ün şiirlerinde. Somut olan her şey, bu kopuşun gerekçesi. Bu görüş, ya da etik diyelim, şiirlerindeki dil düzeyi ve ayrıntıları yakalayabilme yeteneğine rağmen, Nilgün’ün marazîlik çıkmazından kurtulmasına yetmiyor:

“Kayalıklarda oyulmuş gömütler

kızın hayatını eğik kılmış bir kez.

geçmiş yığılmış da örümcek ağının ardına

Ağzının içi bir yığın taş, çim, acı

Su; ölene kadar!” (s. 120)

Tekrar ölüm/sevi çelişkisine gelmek istiyorum. Gözlemlediğim kadarıyla, aydın intiharlarında çoğu kez, yaşandığı ileri sürülen dünyasal bunalımın asıl potansiyeli aşk olgusunda kendini açığa çıkarıyor. Niçin aşk? Bütün çelişkiler, duygular ve bunalımlar bu atom çekirdeğinde yoğunlaştırıldığı için! Bu noktada, marazî duyarlığın can damarını görebiliyoruz: fetişizm! İnsanlar, aşamadıkları her engelin nedenine fetişizmin bu doruk noktasını atfediyorlar. Aşk, bir anlamda, çaresizliğin son can simidi. Nilgün’de de bu böyle: “Şimdi gözyaşı ve endişe küplerini gizliyor aşk, kanadında” (s. 22)

Nilgün’ün çaresizliğini anlamak, ne yazık ki savunduklarını benimsemeye yetmiyor. Ertelenmesi olanaksız bir kopuşu duyuruyor Nilgün: “Bir şey kalmaz/genlerin uçucu dilbilgisinden başkaca/ve hiçliğin kutsal komşuluğunda yaşarız” (s. 148)

Nilgün’ün şiirlerinde dikkati çeken bir nokta da dil sorunu. Bunları söylemek ne derece yararlı olur, bilemiyorum. Ama, şiir bazında bir dil devriminin yolu, sözlüklerle yarışmak olmamalı. Nilgün’de bu var. Eğer kullandığı dil ve üslubun “gelecekteki” duyarlı insanlara bir mesaj taşıdığı savı geçerliyse, bizim önemsizliğimizin hangi noktada başladığını merak ediyorum doğrusu. Bir diğeri de, elit bir dil kullanımının gerekçeleri arasında, eskimemek kaygısının bulunup bulunmadığı sorunu. Eğer ortada bir “güvensizlik” söz konusu ise, bu durumun yaratım sürecindeki dürüstlük payını sorgulamak da yerinde olacaktır. Ne yani, NiIgün gelecekteki insanların sahip olacağı duyarlılığı yansıtan dil ve üslubun izlerini fal bakarak mı saptadı? Yoksa, modernist şairler bizim henüz farkına varamadığımız yeni bir canlı türü mü keşfettiler? Bu soruların yanıtı yok.

Nilgün, kitabını şu dizelerle bitiriyor: “Çocukluğun kendini saf bir biçimde akışa bırakması ne güzeldi. Yiten bu işte!…” (s. 175) Burada sözü edilen nesne ölüm ise, henüz hiçkimsenin, hiçbir deneyle ölümün güzelliğini kanıtlamadığını hatırlatacağım. Nilgün’ün “çekici” gibi görünen dizeleri, gerçekte idealizmin vurgularını açığa çıkarıyor!

Son bir nokta! Şimdi Nilgün yok. Nilgün, “yaşama biçimi” olarak seçtiği intihar düşüncesinin üstesinden gelebilme olanağını yakalayalı epey oldu. Bu nedenle de, tartıştığımız konularda itiraz edebilme özgürlüğünü yitirmiş görünüyor. Tam bu noktada, Necdet Şen’in “Hızlı Gazeteci”nin “Bacı” adlı dizisindeki en güzel sözü geliyor aklıma:

“… Yaşama sevincini yitirme. Yoksa zorbalar hedefine ulaşmış olur.”


Cihan Oğuz

(Edebiyat Dostları, Mart-Nisan 1989, Sayı: 23-24)