.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay
oruç aruoba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
oruç aruoba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Mar 2015

Olmayalı



Kişinin yaşamının anlamı, kırılgandır.

Kişinin yaşamının anlamı, zayıftır, kırılgandır, dökülüp gitmeye hazırdır : kişi onu, sürekli beslemezse, korumazsa, bütünlüklü tutmazsa, kayıp gidiverir parmaklarının arasından.
Sürekli —hep yeniden, en baştan başlayarak— kurulması gereken birşeydir kişinin yaşamının anlamı. Önceki kurulmuş biçimlerinin kişiye şimdi sağlayabileceği de, sağlam ve direngen yapılar değil; önceki kuruluşlarının, işte, nasıl zayıf, kırılgan olduklarının, nasıl dökülüp gittiklerinin, bilgisidir — 'yaşam deneyimi' denilen şey de bundan başka birşey değildir...
Kişinin yaşamının anlamı, dökülür gider; ona, yalnızca, nasıl dökülüp gittiğinin bilgisini bırakarak —
Kişinin yaşamının anlamı, kişiyi bırakarak, dökülüp gider — ona bilgisini bırakarak, dökülür, gider, anlamı, yaşamının, kişinin.

Yaşamının anlamı, ancak, kişi, bir an durup, "Ne istiyorum ki?..." diye sorabildiğinde, biçimlenmeğe başlar. Yani, ancak eksikliği çekiliyorsa, yokluğu duyulabilmişse, varedilebilir — kurulabilir; yoksa, yoktur.
Bu bakımdan, insanların büyük çoğunluğu anlamsız —anlam yoksunu— yaşamlar yaşarlar, çünkü yaşamlarındaki anlam eksikliğini hiç duymamışlardır.
Ancak bazı insanlar duyar bu eksikliği : onlar için yaşamlarının tek bir bütünlüklü anlamının olmaması, çekilemezdir — bu yüzden, kurmağa, yaratmağa, varetmeğe girişirler böyle bir anlamı.
Bunu da bazen —bazıları— başarabilir; ama herhalde, başaramayanlar da çoktur.
Başaramayacakları —ya da, artık başaramayacakları— açıklık kazananlar için de, son bir —yoğun— anlam yaratma yolu kalır...
Yokluğu da içerilir, anlamında, yaşamının, kişinin.


OruçAruoba / Olmayalı

22 Şub 2014

nedir 'süreklilik': hiç bitmemek mi?- öyle birşey yok: herşey, birgün, biter-

 
ilişkimizin kurulmağa ilk başladığı günlerden birinde,şöyle yazmışım:-
-"kafamı toplamalıyım --'gene'!!gene hızla yeni bir belirlenmemişliğe dalıyorum--dalmak istiyorum;daldım bile--
ama,bunun ucunda ne var--'sonuçları'na boşversem bile,bilmiyorum.."
sen,sonradan,defterimi okumuşsun ki,--benim sana verdiğim kaleminle,'silme' ve 'tutma' işaretleri ile bir bağlama işareti kullanarak ,bu metni 'redakte'etmişsin..bende,bunu farkedince,"redaksiyon'una uyuyorum diyerek,metni,senin biçimlendirdiğin haliyle,yeniden yazmışım:-
"hızla / dalıyorum--/dalmak istiyorum,/daldım /bile;/ama,dalmak istiyorum ------"
senin ile ilişkimiz konusunda bir 'karar' almam,senin alınmana yolaçmış olmalı ki,"ben sevilmek için kararlara kalmadım" diye yazmışsın,sonraki defterlerden birine --- öfken,hafiften belli oluyordu,benim sana söylediğimle ilgili olarak.
'karar'--evet,biliyorsun,temel bir yer tanıdım ona--ama şunu bilmiyorsun;seninle ilgili aldığım ilk kararda(hatırlarsın;yazmıştım bunu,farklı bir biçimde) " bundan böyle o'nun içinde olmadığı birşey yazmayacağım" demiştim.(sen o ilk biçimi öğrenince -- okuyunca -- "bende hep buldum kendimi senin yazdıklarında" demiştin.)
--işte : sevgi--sevme--bir karardır--bir kararlılıktır--

sevgi nasıl birşey,değilde,nasıl olması gereken birşey,diye düşünüyordum;daha önce de yazmıştım bir-iki şey,bu konuda:'aşk ve sevgi'-- elimizde olmadan 'içine düştüğümüz'birşey(ingilizce deyimi düşün : to fall ın love;'ilk görüşte aşk'--love at first sight...)olması çok önemli yanlar taşıyor;ama,birde,bilinçli,durup düşünüp,"ben onu seveceğim"diye bir kararın verilme durumuna bakalım('akıl birlikteliği' gibi bir budalalığı kastedmediğimi biliyorsun):-

ancak bu karar verilmişse,verilebiliyorsa;ve,karşılıklı verilince,kişiler--sen ile ben--kendilerini tam olarak 'verebilir'ler( bak türkçe,gene,ne yapıyor:'kendini vermeye karar vermek'...)öbürüne -- bu 'verme'lerin karşılıklılığı yoluyla da,biz olabilirler...
ilişki,biz dir.
"ben senin içindeyim-- sende benim içimde misin?" diye sordum;sende duraksamadan "evet" dedin.
--hani,kavga edip,ayrılıp,sonra barışıp,yeniden buluştuğumuzda,sen de,"sen'i bir daha görmemeye niyetliydim;ama,bir baktım--"her tarafımı doldurmuşsun" demiştin ya: işte,öyle içiçeydik,artık...

'mantık' ve 'uzam' açısından çelişik birşey bu;ama,ilişki 'mantığı' ve 'uzamı' açısından,geçerli...

ilişkideki (türkçe,'ilişki içinde bulunmak' deyimini de kurar)iki kişi--sen ile ben--birbir(ler)inin 'içinde'dir(ler) :hem ayrı ayrı,hem karşılıklı--ben,senin;sen benim...
ve ikimiz de,birlikte,onun içinde--sen ile ben : biz...
__sen, çınlattığın yaşam dolu kahkahalarından sonra da uzayıp giden ölümcül suskunluklarınla, bana, hep, birşey haykırıyordun -susmanla bağırıyordun- sessizliğinle feryat ediyordun, birşeyi bana; ama ben anlayamıyordum bunu -hala da, doğru dürüst anladığımı söyleyemiyorum
-zaten söylenecek birşey
de kalmadı
artık:
bağışla
beni-


__seni hep yaraladım.
o en başta farkına vardığım yaralılığın da, birşeyler öğrenmeme yaramadı, işte...
şimdi sayamayacağım kadar çok durumda sana söylediklerim, yaptıklarım (bazısını burada, bu kitap içinde dile getirmeye çalıştım -biliyorsun onları) derinden acı verdi sana, biliyorum -
(hani bir akşam vardı, sen inleye inleye, bitap düşüp-)
bunları affettirmem -senden özür dilemem- de, artık, anlamlı değil.
bunların ne kadarı benim özel -öznel- budalalığımdan kaynaklanıyor, ne kadarı da ilişki denen şu garip şeyin kendi genel -nesnel- niteliklerinden çıkıyor, bilmiyorum.
tek bildiğim başarısız olduğum-
(-zaten ustam da en başta alıntıladığım itirafında aynı şeyi söylemiyor muydu?!...-)
kuramadım onu, gereğince; sana da, yeterince ulaşamadım -bu beceriksizlik yalnızca benden mi kaynaklanıyordu onu da bilemiyorum.
muhtemelen, öyledir.
ne sen, ne de ilişkinin kendisi -
yalnızca ben sorumluyum bu başarısızlıktan..

__"en değerli hayalimdin sen,: kendini yıktın!...
elden çıkarmak istemediğin gerçekler vardı,herhalde: bir yarım-yamalak felsefecinin hayali olmak ise, istemedin. oysa, onun, yaşamında bir kez olsun gerçekleştirdiği, gerçek hale getirebildiği tek hayali olabilirdin - hatta sanıyorum , bunu istiyordun da... hayalden gerçekliğe giden yoldaki adımı atmadın - "kaçtım" dedin...
işte: kaçtığın kendindi - belki de, benim gerçekleşen hayalim olabilseydin, kendi en yoğun gerçekliğin de olabilirdin...
kim bilir, artık - geçti..."

__o uzun ayrılıştan önceki son buluşmamızda, bana, şöyle bir şey dedin:-
"senin ile hiç ilişkimiz olmadı ki..."
"senin ile ilişkimiz hiç olmadı ki..."
"senin ile ilişkimiz olmadı ki hiç..."
"hiç ilişkimiz olmadı ki senin ile.."
tam nasıl söylemiştin, anımsayamıyordum -belki, yıllar içinde, kafamda o kadar evirip çevirmiştim ki bu tümceyi, tam biçimini artık yeniden kuramıyordum (yıllar sonra, o gün bu tümceyi üzerine not ettiğim sigara paketini buldum: şöyleydi:
"bizim senin ile hiç ilişkimiz olmadı ki...")
önce hiçbir şey anlamadım; hep de düşünüp durdum; ancak da yıllar sonra, anladım:-
haklıydın
haklısın

__kararsız mısın;
korkuyor musun;
istemiyor musun?
,
diye sordum; sen de, hepsine birden, evet, dedin.
bunlar çok farklı şeyler oysa ki: -
'kararsızlık' kişinin ötekine yönelik;
'korkmak' kendine yönelik;
'isteksizlik' de ilişkiye yönelik;
yetersiz kalmasıdır.



__olanaksızlıktan yola çıkan ilişki, ne çok gerçeklik katetse de, yeniden olanaksızlığa varır, sonunda; son olanaksızlığı da, belki, ulaştığı en son gerçekliktir.
ilişki ancak yaşamakla varolur; ama, yaşandıkça da, tükenir.
b i z, artık, ayrı olabiliyor idiysek, sen ile ben arasındaki şu 'i l e', artık, yok, demekti.
 
İle / Oruç Aruoba

13 Mar 2013

Uzak


bir mum yaktığında, bir süreç başlatırsın – ama yürüyüşü senin elinde olmayan bir süreçtir bu; artık, kendi oluşma biçimini izleyecek, senin elinde olmadan da, zaman içinde, varması gereken noktaya varacaktır:
mum, önce, bir noktaya kadar, kendi doluluğu içinde, güçlü güçlü yanar; ama yanışında belirli dengesizlikler oluşunca ( ki, kaçınılmazca oluşur bunlar ), çeperini delip, eriyik maddesini dışarı akıtıp, fitilini yakıp küçülterek, söneyazar – önlem düşünürsün: alır, kenarlarını düzeltir, bir madeni kutunun kabını ters çevirip, içine koyarsın – ama, boşunadır bu da : çünkü kendi süreci içinde oluşturduğu dengesizler sürmektedir – çeperleri tam düz değildir; içine koyduğun kabın belirli bir eğimi vardır – gene, arar dışarı eriyik madde: kabın içinde yayılır, kap ısınır; dibine varmış fitil, artık, her türlü biçimi yitirmiş maddenin son kalıntıları içinde, ucu ucuna, yanıyordur – sönmesi yakın ve kaçınılmazdır.

mumun söner.

Kişinin yaşamı, uzaklıklar ile yakınlıklar arasında yürür:
kişi, ne yaparsa yapsın, hep, ya, birşeylere —
birilerine — yaklaşıyor,
ya da birşeylerden — birilerinden — uzaklaşıyordur —
hiçbirzaman, biryerde _ birileri ile birlikte _ duruyor değil :
hep yürüyor… Bu bilinç, zor. Canlı tutması, zor :
nelerden — kimlerden — uzaklaştığını — uzaklaşmakta olduğunu — düşününce, kişi, neleri — ne çok kişiyi — yitirdiğini anlar — gittikçe, daha fazla…

Ama, o, şimdi uzaklaşmakta olduklarına bir zamanlar ne denli yakın olduğunu düşününce de ,
neleri — ne çok kişiyi —kazandığını anlar
Garip bir dengedir bu: Yaşadığı yakınlıklar ve uzaklıklar -yakınlaşmalar, uzaklaşmalar-, kişinin yaşamında karşı karşıya gelerek, hem bir yoğun çelişmeler yumağı, hem de bir uzun uyumlar dizisi oluşturur:
Yaşamı, kişinin, eylemlerinden oluşur — bunların da, kişiye şu ya da bu ölçüde uzak olan; şu ya da bu ölçüde de yakın olanları vardır.

Böylesine bitmemiş toplamlar; ya da toplanmış bitmemişlikler, nasıl, toparlanıp bitirilebilir; ya da bitirilip toparlanabilir —

8 Tem 2012

İçimde bir yengeç var.




       İçimdeki en kuytu kovukta yaşıyor olmalı; oradan seyrediyor herhalde her yaşadığımı. Ancak arada bir hissediyorum varlığını – ancak arada bir belli ediyor kendini. Ama biliyorum : hep orada...
       ... bana direnir çoğunlukla – dolambaçlı yollarla karışır yaptıklarıma, ket vurur. Bir yolunu bulup yaptıklarımı engeller; yapacaklarımı belirlemeğe çalışır.
       Bunun temelinde benim ile uyum içinde olmaması yatsa gerek. Benim yaptıklarım aykırı geliyor olmalı ona.
       Sanıyorum benden pek hoşnut değil.
       En çok dayanamadığı da, benim, devinimsiz, eylemsiz kaldığım zamanlardaki hâlimdir – (gün olur, hiçbirşey yapmak gelmez içimden; ya da : hiçbirşey yapmak gelir – öyle, bir köşeye oturur, saatlerce, etrafıma bakınırım – seyrederim. Kafamdan binbir türlü imge, tasarım, düşünce –öylesine, gelişigüzel– geçip durur; zaman da geçer ya, öyle –?
       aldırmam...), bu durumlarda, içimde, kocaman kıskacının çat–çatını, sert ayaklarının yan yan eşelenen öfkeli katırtısını duyarım. "Yürü git!", der bana; ama ben kalakalmış olurum. Dinlemem onu; belki, dinlemek elimden – içimden– gelmez."

Benlik / Oruç Aruoba

11 Haz 2012

kesik esin/tiler



Koparılmayan leylak
esintili.

Gözümde
devrik güneşin
yansılı pırıltısı.

Kulağımda
rüzgarın uğultusu
kesintili —

toprak ve taş.


Neden
geçer
zaman?

Rüzgar dinse
güneş dursa
leylak sussa —

toprak ve taş?

Sen?

Din.
   Dur....

2 May 2012

Uygarlık Üzerine Notlar



6.

Uygar kişi, kişisel ilişkilerinde sürekli çıkmaza giren insandır.

Kendine koyduğu - çoğunlukla enine-boyuna gözden geçirilmiş; aynı zamanda da sürekli yeniden gözden geçirdiği - ilkelere uyan bir davranışıyla, aynı ilkelerin farkında olduğunu sandığı, o ilkelere uyduğunu sandığı bir kişi ile olan ilişkisinde 'ters' bir duruma düşüverir.

Bu türden yanılgıların kaynağı, genellikle, uygar kişinin kendini içine yerleştirmeğe çalıştığı çerçeve ile, ilişkide bulunduğu kişilerin içinde bulundukları çerçevelerin aykırı olmasıdır. Aykırı düşen, yanılan, tabiî ki, uygar kişidir: Öteki kişi(ler) kendi ortam(lar)ındadır(lar), kendi ilkelerine uygunluk içindedir(ler); uygar kişinin ise belirgin, hazır bir ortamı yoktur, ilkelerini de, hep yeniden gözden geçirmek için, sürekli askıda tutar - bu yüzden hep yanılmak zorundadır; ters aykırı düşmek zorundadır...

Bir aykırılığı da hemen yenileri izler: Kendi ortamlarına ters düşen uygar kişi karşısında, 'öbür' kişiler, kendi 'kesin' ilkelerine dayanarak, tavır alırlar.

7.

Uygar kişi uyumsuz insandır.

İçine girdiği her toplumsal çerçeve, garip gelir ona - bunun alışmamakla pek ilgisi yoktur: çabuk alışır uygar kişi aslında; bu anlamda 'uyumlu'dur. Ama her seferinde, 'uyum' sağladıktan sonra bile - ya da en çok o zaman -, bu çerçeve - hatta o zaman daha da - garip gelir ona.

Küçücük şeylerde ortaya çıkıverir uyumsuzluğu. (Çok iyi bildiği yabancı dilde iki sesi biribirine karıştırıveri örneğin, ya da sözcüğün yazılışına bir harf ekleyiverir, bir harf çıkarıverir...)

Alışılmışa alışmayan insandır temelde uygar kişi - içinde bulunduğu toplumsal çerçeveye alışır alışmasına, ama alışmaya alışamaz bir türlü. Garipser durur...

13 Mar 2012

Sighed For The Ocean



"paldır küldür" ; hiçbirşey düşünmeden - hiçbirşeyi öndüşünmeden - , hesaplamadan, girişmek birşeye - ama, ' yavaşça '; kararlılıkla, dikkatlice, özenle.. 

ya da, ters taraftan: o ' yavaşçalık ' ( yoksa sessizce mi demiştin? ) uzun yıllar sürmüş bir - zorunlu - birikimin sonucu; o ' paldır küldürlük ' de, verilmiş anlık bir - kesin - karardı - ancak öyle.... 

öyle olabilirdi ancak...

3 Şub 2012

Olmayalı..


Kişinin yaşamının anlamı, hep, kendi kendisini çelen, kendi kendisiyle çatışan bir şeydir –onu oluşturan ve ayakta tutan da, budur...

Kişinin yaşamının her anında, geriden; yaşayıp geçirmiş olduklarından, o ana taşıdığı anlamların yönelimleri vardır... Oysa orada, o anda, kişinin yaşamının içinde, ileriye yönelmeğe çalışan farklı anlam birimleri oluşmaktadır. ‘Eski’ birimler ‘yenilerine’ ancak çok az açıdan katılabilir; ‘yeni’ anlam birimleri de çoğunlukla eskilerinin karşıtı yönlere doğru çabalar –bu da çelişmeler yaratır...

Kişi de, bu çelişmelere yüklenebildiği kadarıyla; hem eski anlam birimlerini onlara uygun yerlerinde tutabildiği, hem de yenilerini gerekli yöne doğru yürüyecek biçimde geliştirebildiği, bütün bunların çatışmalarını da katlanabildiği ölçüde, yaşamının anlamını kurabilir...

Böylece, mimarlıktaki kemer yapısı gibidir,anlamı, yaşamının, kişinin –birbirinin karşıtı ama eşiti güçlerin biri birini çelmesi, itip bastırması, ama yenişememeleriyle oluşur, güçlenir, sağlamlaşır...

Kendi kendisi ile çatıştıkça güçlenen bir şeydir, anlamı, yaşamının, kişinin...

* Yaşamının anlamı, belki arayıp arayıp bulamadığın, ama belki de bulmak istemediğindir...

* Kişinin, yaşamının anlamı, geriye çekilip baktığı bir şeydir. Nasıl bölük pörçük, nasıl kesintili-süreksiz, nasıl amaçsız-gelişigüzel, nasıl da yabancı bir şey diye, bakar, çekilip geriye, anlamına, yaşamının kişi...

* Kişinin yaşamının anlamı her zaman yanında değildir. Uzaklaşır bazen...

* Dayanamadığı bir şey de olabilir, anlamı, yaşamının, kişinin...

* Gelip giden bir şeydir, anlamı, yaşamının, kişinin...

* Kişinin yaşamının anlamı, huzurlu uyuduğunu bildiği bir kişinin varlığından yansır. Onun orada, şu anda yanında olmasa da, rahat olduğunu bilmek... Böylece, kişinin yanında olmadığı zamanlarda bile, huzur da verilebilir, anlamı, yaşamının, kişiye...

* Ancak kendi kurabileceği bir şeydir, kişinin yaşamının anlamı...

* Başka anlamlarla apaynı olduğunda da, apayrıdır, anlamı, yaşamının, kişinin...

* Kişinin yaşamının anlamı, sürekli öteki –ilişkide olduğu –çoğu- kişilere bağlıdır...

* Kişinin yaşamının anlamı, kırılgandır...

* Kişinin yaşamının anlamı, zayıftır, kırılgandır, dökülüp gitmeye hazırdır...

* Sürekli –hep yeniden, en baştan başlayarak- kurulması gereken bir şeydir kişinin yaşamının anlamı...

25 Oca 2012

Yann Tiersen - Sur le fil piano




ne
re
den
iz
imiz

yak
mak

nasıl da dingin ve aydınlık günler getirdiğine....

bak.

defterimin üstünde bir begonya çiçeği var
incecik ay gökte bir ak izin peşinden koşar
soğuk pencerem karanlık ama buğusuz, temiz
sanki yüreğimin içinde akan sıcaklık, kar.

18 Oca 2012

Benlik



- Bil ki, ancak kendin, kendi kendine, hiçbir başkasının yönlendirmesi, öğüt ve salık vermesi olmaksızın, kendin olabildiğin zaman, kendin olabileceksin

- Oysa, düşlerimi gerçekten gerçekleştirmeye cesaretim olsaydı, beklemektense, işe girişip, en azından, başarısız da olsam, gerçek ve evet hakedilmiş bir yıkıma ulaşabilirdim; ya da, korkaklığımı açıkça kabullenerek, gerçeklere boyuneğip, düşlerimi bir kenara atabilir; o zaman da, gene hakedilmiş bir lanetlenmeyi gerçekten yaşayabilir; sonunda da pısırık ve sessiz bir ölüm bulabilirdim
İkisini de yapmadım
Böylece ortada bıraktım kendimi.

- Düş, daha başından, bir anıdır.

- Mutluluk, evet..
Bugün yalnızca geri dönüp bakabileceğim birşey artık, geçmiş birşey. Nasıl o zamanlar sessizlikle kuşatılı bir dinginlik ve durgunluk olduysa, bugün de boşlukla çevrili bir olmuş-olma; artık-olmama; yalnızca anımsanan, birşey mutluluk.. yürüyerek içinden geçip çıkıp gittiğim, geçip gitmiş birşey..

- Sırf şu yüzden: Bu kocaman anlamsız karmaşa içinde modernlik denen bu umarsız saçmalığın içine atılmış; fırlatılmışken dış dünya bir yana daha kendi kendisiyle bile ancak arada bir uyum içinde olabildiğinde, gene de kendine aykırı düşüyor, kendi kendini çeliyor, kendinden acı çekiyorsa, kişi--- daha ne olsundu ki!?...

24 Ara 2011

De ki İşte ;



ÖLÜM(de)
Ama ölümden ürkerek kendini çoraklaşma karşısında saf haliyle koruyan yaşam değil, ölüme katlanarak kendini onun içinde elde eden yaşamdır, tinin yaşamı. Tin, kendini mutlak kopmuşlukta bulmakla kazanır ancak, kendi hakikatini. (Hegel)
YAŞAM(ki)
Deniz yolculuğunda, tekne demir atınca; sen de su taşımak için karaya çıkınca, yolda giderken başka birşey de yapabilir, diyelim, midye toplayabilir ya da kalamar yakalayabilirsin; ama, gözünü sürekli geminin üstünde tutmalı, hep dönüp dönüp bakmalısın, acaba dümenci seni çağırıyor mu diye. Çağırınca da, başka herşeyi hemen olduğu gibi bırakıp koşmalaısın, ki tekneye, koyunlar gibi, ayakların bağlı atılmayasın.
Yaşamda da böyledir.
FELSEFE(işte)Kendimi aradım.
Herakleitos
Felsefe yapmak, kişinin, gelmeyeceğini bildiği birisini beklemesine benzetilebilir.
Yaşamın sana açıkça söyleyebileceği tek şey ölümdür.
Öyleyse, yaşamın tek açık anlamı, ölümdür.
Yaşamın tek anlamı ölümse, yaşamın anlamı -- yoktur...
Ölüm, yaşamın anlam içeriği ise, yaşamın anlamı -- boştur...
Ölüm yaşamın belirginleşmiş yanıysa,yaşam, bilinçlendirilmiştir.
Yaşamın tek belirgin yanı ölümse, yaşam her yanıyla -- özgürdür...
***
Yaşmın, seni ulaşman gereken düzeyin altında tutmaya çalışan eğilimlerle (bu arada kendininkilerle de) savaşmakla geçecek. --Bu yüzden de, ulaşman gereken düzeye ulaşamayacaksın; yani, başarılı olacak o eğilimler, sonunda. Zaten, belki, istedikleri de budur: Senin, onlarla savaşmak yüzünden, ulaşman gereken düzeyin altında kalman...
Ama savacaksın, gene de: sonuç her iki durumda da aynı olmayacak mı zaten -- sen, zaten, ulaşman gereken düzeyin altında kalmayacak mısın ki? --- Ama, savaşırsan, en azından (nereye gelebilirsen) geldiğin düzeye savaşarak gelmiş olacaksın -- bu da boşuna olmayacak.
***
Yaşamın, çatışma olacak --- kendinle ve bütün ötekilerle çatışmalar yaşaman...
Yaşam, kendiyle çatışmadır -- çarpışma, savaşma: ki, sonunda da tabii, kaybetmektir -- savaşı da, kendini de...
***
Yaşamın, kendi kendine ağırlık haline getirdiğin şeylerin altında ezilmenin süreci olacak.
Yaşamı 'hafifçe' yaşayabilseydin, yaşamın olayları da uçup giderler, sana yük olazlardı -- ama o zaman da, uçucu, boş olurdu yaşamın. Bu yüzden, yaşadığın her olayı 'ağır'laştıracaksın; ki uçup gitmesin, omuzuna çöksün; sen de onun yükünü taşıyasın.
Yaşaman, yaşamın yükünü yüklenmen olacak.
Yaşam, yükleneceğin yüktür.
Yaşamın, yükündür.
***
Yaşamın ne denli yük olduğunu biliyorsun; bileceksin --- bu yükü omuzlarından atmadığına, atamadığına, ya da atmak istemediğine, isteyemediğine göre de, onu taşımalısın, taşımak zorundasın, taşıyacaksın -- ki, zaten, işte taşıyorsun...
***
Yaşamın öyle noktalara gelecek ki, eski çerçevesinden çıkıp dört bir yana açılan yol ağızlarında duruyor olacak; ama, göreceksin ki, bu yollar hiç de yeni yerlere ulaşmıyor -- hatta hiçbir yere ulşmıyor: 'çıkmaz sokak', hepsi...
Yaşamın 'çıkmaz sokak'lara çıkmakla geçecek
---hem de, bunlardan değil çıkmak, giremeyeceksin bile onlara!
Yaşamın çıkılamazlıklara girememekle geçecek.
***
Yaşamın, sürekli gireceğin çıkmazlardan oluşacak; hep girip, hep çıkacaksın çıkmazlara, çıkmazlardan: son gireceğin çıkmaz da, hiç çıkamayacağın çıkmaz olacak--- sen en son çıkmazına girdiğinde, yaşamın da 'düze' çıkacak.
***
Yaşamının büyük bir bölümü, yaşamına yön verme çabalarınla geçecek --öyle ki, gün gelecek, bakacaksın, yaşamın,, yön bulma çabasıyla döne döne, yola hiç çıkamamış...
Yaşamın yönünü bulmaya çalışırken, yaşamın yolunu bulamayacaksın.
Yaşamın, yön bulmaya çalışırken, yolsuz kalacak ---yaşamın yönünü bulmaya çalışırken, yaşamın yolunu bulamayacaksın.
Yaşamın, yön bulmaya çalışırken, yolsuz kalacak --yaşamın yönünü bulacağım derken, yolunu yitireceksin.
--Sonunda, yaşamın yönünü bulsan --bulduğunu sansan-- bile, bakacaksın ki, yolunu yürüyecek durumda değilsin artık...
Yaşamın, yönsüz -- yönü olsa bile, yolsuz -- kalacak: Yönsüz, hem de, yolsuz yaşayacaksın.
Yaşamının yolu hiç olmayacak; belki, yönü olsa bile...
Yaşamının yolu yok.
***
Yaşamında hep 'sahici olmaya, yaşadıklarını 'sahiden' yaşamaya -- yaşamı 'sahi' yaşamaya -- çalışacaksın; ama yaşadıklarında hep bir sahtelik arkaplanı, bir yapmacıklık çizgisi, bir uydurulmuşluk havası boy gösterecek.
***
yaşamın, beklediğinin gelmemesi -- ki, işte : senin de, gelmeyeceğini bildiğini beklemen olacak.
***
Yaşamın yalnızca anlaşılamaz, bilenemez olmakla kalmayacak, yer yer, yaşanamaz hale de gelecek:--
Garip, çelişkili yönelmelerinle, kendini öyle durumlara sokacaksın ki içinden çıkılamaz bile değil, daha, içine girilemez bile olacaklar.
yaşamdan ne istediğini bilememekle de kalmayacaksın -- bakacaksın ki, ne olduğunu bilmediğin şeyler istemişsin; istediğinin ne olduğunu bilmeden de, ne olduğunu bilmediğin şeyler yapmışsın.
Çelişkili eylemlerinle hem kendini hem de ilişkide olduğun kişileri öyle durumlara sokmuş olacaksın ki, sen de onlar da, ne yapılabileceğini bilemediğiniz durumlarda kalacaksınız.
Anlaşılamaz, bilinemez, giderek, yaşanamaz bir yaşam yaşayacaksın -- bunu, üstelik, ötekilere de yaşatacaksın.
Yaşam yaşanamaz olacak-- senin için de, ötekiler için de...
Yaşamı yaşayamayacaksın--ız.
***
Yaşamında en zor işin, kendi yolunu yürümek olacak --ve, ilişkin olan, önem ve değer verdiğin kişilere, bunu anlatmak: Yaşamının, yaşadığın kadarıyla, yalnızca senin yaşamın olduğunu; aynı şeyin onlar için de geçerli olduğunu; ilişkide olmanın da, bu temel gerekliliği engellemediğini, engellememesi gerektiğini...
Ama, anlatamayacaksın ki...
---Çünkü, daha kendin bile gereğince anlamamış olacaksın bunu...
***
Yaşamında, yürüyüp yürüyüp, bir an durunca, çevrene bakıp göreceksin ki, yürüyüşüne şu ya da bu noktada katılmış, bir süre seninle birlikte yürümüş kişilerden hiçbiri yok yanında:--
Sen, bir an, 'Buradayım' demek için durunca, onlar, artık, 'orada' olacaklar-- 'buradayım artık' bile demeyeceler sana, 'orada'larından seslenerek...
'burada'nda kimse bulunmayacak ---'orada'ndan kimse seslenmeyecek sana..

27 Kas 2011

Hani



ufacıktır ya-korumasız ve savunmasız olacak-öyle duracak-senin karşında:yanında;kendini sana bırakmayı seçmiş-istemiş;tedirginliğini gizlemeye çalışarak...

bunun nasıl bir istem olduğunu da anlamalısın-nasıl bir kendini teslim ediş--

onu sakınman bu yüzden gerekli:o, bir işitilmeyen nefes gibi--küçücük bir kıpırtı gibi--kararıp gitmeye hazır bir son renk gibi..



korumalısın onu.

***
savunmasız ve korumasız:ama güçlüdür--kendisinin sen yokolduktan sonra varolmasını sürdüreceği düşüncesi yavaştan ve derinden kaygılandırır onu (seninde ciğerine oturur onun bunu düşünmesi); ama, merak etme:güçlüdür,güçlü olacaktır,yeterince--yeter, kendine--



sen gidince de...--

***
güçlüdür,kendine yeterlidir--ama seni bilmiş,seçmiş ve arzulamıştır ya işte:sana bağlı kalmayı istemiştir--senin kendini yok etmeye yönelik eğilimlerin bu yüzden kaygılandırır onu:kendisi değildir aslında,"sonra ben ne yaparım?"diye sorarken düşündüğü---sensindir.


o zaten alışıktır yitim acılarına--tabii hiç alışamamış olarak;ayakta durur gerçi;ama,bir düşün:ne denli acılı olur o zaman, zaten çöl içinde bi kayalık gibi duran yaşamı--


o'na ,o serin ,o mor araları,o esintili kıyıları,o karlı karanlıkları yaşattın ya (kendin de,işte,bunları;hiç yaşayamayacağını sandıklarını,yaşadın,ya); artık ölmeye çalışmamalısın; ölmemeye çalışmalısın---yaşamın nasıl olursa olsun(ki,işte o oldukça,güzel de olacak)yaşamaya çalışmalısın.


yaşamının anlamı senin ile birlikte varolmak istiyor---

sen de onu korumak zorundasın.


--koru onu.

4 Ağu 2011

hani

 
 
 
durup fısıldadıklarını düşünürken, çıkan rüzgarın beni hiç üşütmediğini anladım.yağan yağmurda ıslanmadığımı, karanlık sokaklarda yalnız yürümediğimi anladım. anladım sen varken siliniyordu karanlıklar ve ben hep bir bahara açıyordum gözlerimi.
bir de kaplumbağalar var sahi, soluğun yüzümde dururken anlattığın hani kar yağsa keşke demeden hemen önce.
–o, var, şimdi, işte–
eylem de– ne?
yola çıkıp, zamanında, bir yerde, olmak–
orada olmak– o da orada olacak diye:-
oradasın, işte- o da, burada
–buranda…

3 Ağu 2011

ego


 
 
ben:
nerelere, ne zaman
ne zamanlardan
bu yana
boyuna
çabalayan.
ben:
kimlere kimlerden
ne acılardan
bu yana
boyuna
çırpınan.

ben:
çiçekli baharında gençliğimin
yüreğim umut dolu
yürüyen.

ben:
çelenkli güzünde geçmişliğimin
yüreğim hüzün dolu
duran.

neler, kimler -
çabaladığın, çırpındığın:
ne zamanlar, ne acılar -
ben - ben
dediğin?


-veni, veni, venias -

17 Tem 2011

De Ki İşte...

İnsan, birbirinin kurdu değil, kendi kendinin kurdudur...




Felsefe hep, yeniden sürekli, ölüme gelip dayanan, dayanacak, dayanması gereken yaşam biçimidir... Felsefeyi yaşam biçimi edinen kişi içinde de, her yer barınılmaz, her yol çıkmaz, her yön olanaksız, her yük ezici –her anlam boştur- çünkü ölüm vardır...


Satır Arası Cümleler ve Pasajlar...


 
* Yaşadıklarımız öldürdüklerimizdir...

* İnsan, birbirinin kurdu değil, kendi kendinin kurdudur, ‘insan insanın değil’ insan kendinin kurdu...

* İnsanın en anlamlı yaratısı mezardır. İnsanların en anlamlı oldukları yer mezarlıklardır- ölülerin de, yaşayanlarında...

Yaşam yaşayan insanın kendinden kaçmasıdır; çünkü onun ‘en kendi olduğu’, ölümdür- yaşamı da, bunun bir değillemesi yalnızca...

* Yaşam, yitim acısıdır. Yaşamak, yitirmenin acısını çekmektir.

* Yaşam yıkımsa, yaşamak yıkmaktır...

* Her yaşanan geçicidir, her yaşayan ölümlü...

* Yaşamı gereğince, yaşayan insan için, zorunlu tek yaşantı, hep hüzündür...

* Olgunluğun muştucusudur ölüm : O gelince, olgunlaşma sona erer – olgunluk gerçekleşir...

* Bazı şeyleri (belki, her bir şeyi) yaşayıp bitirmek gerekir, yoksa yaşanıp durdukça bayatlar...

* Ölüm, ancak yaşanabiliyorsa bir şeydir. Yoksa işte, hiçbir şeydir...

* Ölüm, çünkü yaşamın ‘sona erişi’ değildir – şu koşulla : Yaşam, başından başlayarak, yaşam olarak, ölümden anlam çekebilmişse; ölüm bir son olarak –anlamsızlığını birlikte getirerek- gelince, biten yaşamın anlamını çekip almak şöyle dursun, ona yeni yoğun bir anlam yükler...

* Ölüm varsa, yaşam da vardır- ölüm varolmadıkça, yaşam da yoktur...

* Ölümü anlamak, yaşama anlam verebilmektir: Ölümü anlayan, yaşamı anlar. Ölüm de, yaşamın anlamlandırıcısıdır...

* Kişinin özgür olabilmesi, ölümüdür... Ölüm, özgür olabilmektir...

* Ölüm, yaşamın anlam içeriğiyse, yaşamın anlamı – boştur...

* Bağımsızlığın, bağımlılıklardan geçecek...

* Yaşam, kendiyle çatışmadır –çarpışma, savaşma : ki, sonunda da tabii, kaybetmektir – savaşı da, kendini de...

* Yaşam yükleneceğin yüktür... Yaşamın, yükündür...

* Yaşamda atmak isteyeceğin her adımın bir bedeli olacak: Ancak bedeli ödemeye hazır olursan atabileceksin o adımı...

* Yaşam gidince ne yapacağını bilemediğin, ama gitmek istediğin yerlere doğru katettiğin yollardan oluşacak – ki, bunlar, belki o yerlere gitmek istediğini bile ancak sonradan anlayacağın yollar olacak...

* Yaşamın öyle noktalara gelecek ki, eski çerçevesinden çıkıp dört bir yana açılan yol ağızlarında duruyor olacak; ama, göreceksin ki, bu yollar hiç de yeni yerlere ulaşmıyor : ‘çıkmaz sokak’ hepsi...

* Yaşamın, sürekli gireceğin çıkmazlardan oluşacak; hep girip, hep çıkacaksın çıkmazlara, çıkmazlardan : Son gireceğin çıkmaz da, hiç çıkamayacağın çıkmaz olacak – sen en son çıkmazına girdiğinde, yaşamın da ‘düze’ çıkacak...

* Yaşamının yolu hiç olmayacak, belki yönü olsa bile... Yaşamın yolu yok...

* Yaşam hep ya daha yüksek güce yöneltilmiştir, ya da daha derine batışa... Yaşamın, ya yükselme, ya da batma olacak...

* Yaşarken sürekli düştüğünü göreceksin – çeşitli yüksekliklerden çeşitli derinliklere...

* Yaşamını, hiçbir şey bilmeden yaşayacaksın. Yaşamın bilmediğindir...

* Yaşamın bir bekleme olacak – ama, beklemeden yaşayacaksın...

* Yaşamın yalnızca anlaşılamaz, bilinemez olmakla kalmayacak, yer yer yaşanamaz hale de gelecek...

* Yaşamında en zor işini kendi yolunu yürümek olacak – ve ilişkin olan, önem ve değer verdiğin kişilere, bunu anlatmak : Yaşamın, yaşadığın kadarıyla, yalnızca senin yaşamın olduğunu, aynı şeyin onlar için de geçerli olduğunu, ilişki de olmanın da, bu temel gerekliliği engellemediğini, engellememesi gerektiğini... Ama anlatamayacaksın ki... Çünkü daha kendin bile gereğince anlamamış olacaksın bunu...

* Başkalarına dik gelenler senden teğet geçecek – ve tersi : başkalarına teğet gelenler, sana dik...

* Yaşamda en çok yakınlaşma isteği duyacağın kişiler, senden uzaklaşma gereksinimi en çok duyan kişiler olacaklar...

* Bir şeyleri yaşamışsan, gerçekten yaşamışsan, onları yitiremezsin artık – istesen bile : istemesen bile; yaşar onlar artık...

* Yaşamın bütün yaşadıklarını yitirip, yeniden kazanmanın süreci olacak – hep yeniden yitirip, hep yeniden kazanmanın süreci...

* Yaşamın büyük şeyleri yoktur ki, yaşamın her şeyi küçücüktür, ufacıktır, ayrıntıdır...

* Yaşamın, sürekli yapacağın hatalardan – ve sürekli, bu hataları düzeltme çabalarından olacak. Bu da hep, böyle sürüp gidecek...

* Yaşam yumağını, çözülemez hale, tek bir katı, belirsiz düğüm haline gelene dek, çözmeye çalışmalısın – ki o tek katı düğüm, sonunda, kolayca çözülsün...

* Yaşamı düğümlemeden çözemezsin...

* Yaşam geçiştirdiğin bir şey olacak – içinden geçtiğin; geçtikçe geciktirdiğin; sonra da, geçip gitmesine izin verdiğin bir şey...

* Yaşamın sahici bir yalan olacak – sahiden bir yalan olacak yaşamın...

* Yaşamın tasarladıkların ile gerçekleştirebildiklerin arasında gidip gelecek. Gerçekleştirebildiklerin tasarladıklarından hep eksik, tasarladıkların gerçekleştire bildiklerinden hep fazla... Hep, hem eksik, hem fazla olacak yaşamın – gerçekleri eksik, tasarıları hep fazla... Hep eksiklikler yaşayacaksın – ve hep, fazlalıklar... Yaşamının bu olacak işte : Eksik – fazla...

* Bilmeden yaşayacaksın – yaşadığının da ne olduğunu, sonradan bile, bilemeyeceksin... Bildiklerini ise, hiç de yaşamamış olacaksın...

* Yaşamın bilgisi sana gelince (onu arayıp bulamazsın; düşünüp ulaşamazsın ona – o, kendisi gelirse, gelir), neyin geldiğini de anlayamayacaksın, uzun bir süre – belki hiç... Bir karışıklık, bir şaşkınlık olacak gelen yalnızca – ki, bir şeyleri sezinleyeceksin, kavrar gibi olacaksın, ama bu sezgiye, bu kavramaya bir içerik aradığında, bir boşluk, bir karanlık karşılayacak seni...

* Yaşayacaksın hep, hiçe dek; sonra da, hiç olacaksın...
* Yaşamında yapacağını hiç bilmediğin anlarda, yapacağın apaçık belirecek...

* Yaşamın, olaylar ve durumlar içindeyken, bir şeyler yaparken, kendini seyretmenin süreci olacak...

* Yaşam, yazarı da, sahneye koyanı da, baş oyuncusu da sen olan, ama senin yalnızca seyircisi olduğun bir oyundur...

* Özgürlüğün, yaşamının farkına varman olacak...

* Yaşadıkça, yaşamın hep daha derinine inebilirsen (buna dayanabilirsen), onun nasıl lav kaynakları gibi kavurucu, aynı zamanda soğuk dağ pınarları gibi dondurucu olduğunu göreceksin – ki, yaşamın işte, bu iki uç arasında gelip gidecek... Kavurucu ve dondurucu... Yaşamda kavrulacaksın, ve sonra donacaksın, ve yine...

* Yaşam, boşluktan çıkarak doluluğa yönelmendir – ama tersi de doğru : Dolulukların gittikça büyüyen bir boşluğa yönelmesi... Boş ya da dolu – hep aynı yönelme olacak yaşamın...

* Yaşamının en son toplamı – ki, bunu sen hiçbir zaman bilemeyeceksin – hiçbir şeyi dışında bırakmayacak...

* Yaşamının amacını arayıp arayıp bulamayacaksın; ki, bu olacak işte yolu gösteren – amaçta bu...

* Felsefe metinleriyle uğraşmaya salt kişisel bir çaba olarak girildiğinde artık söz konusu olan, düşünen bir kişinin düşünmüş bir kişi ile teke tek hesaplaşmasıdır...

* Felsefe de önemli olan düşüncelerin kendisi değildir – bütün düşünebilir düşünceler, zaten şu ya da bu biçimde, daha önce düşünülmüştür; önemli olan, düşüncenin dile getiriliş biçimidir – yeni anlam ancak orada bulunabilir...

* Felsefenin içeriği anlatılamaz, biçimi gösterilebilir ancak...

* Bütün felsefe kavramları, temelde eğretilemelerdir...

* Felsefenin yolu dolambaçlıdır – yapılmasının yolu da, yazılmasının yolu da, anlaşılmasının yolu da – işte : kişinin kendisi kadar karmaşık, dolayısıyla bir o kadar dolambaçlı...

* Kişi,kendisi için anlaşılmaz olan, ama derinden yaşadığı bir şeyi, ona karışarak anlaşılmaz kılan katışıklıklardan arındırıp, saf bir hale getirirken, onu, anlamına uygun düşen bir kavramlar bütününe de yerleştirebilirse, bir yaşantıyı felsefe olarak dile getirmiş olur...

* Yaşantının kendisi ise, aslında, muhtemelen her insanın şu ya da bu biçimde yaşamak durumunda kaldığı, ama – çoğunlukla korkaklıktan – teğet ya da es geçtiği, belki de çok sıradan bir yaşantı olabilir – önemli olan, zamanında üzerine gidilerek düşünülmesi, ve bir bütün içinde kavranmasıdır...

* Felsefenin yapılışı sırasında hep yanında giden bir yerindelik duygusu vardır. Kişi çok eski ve çok yeni yanlarının bir belirli durumda, tam bir uyum içinde, bir arada, yerli yerine oturduklarını duyduğu an, aynı zamanda – o duyduğunun uyarıcısı olan konu üzerine – bir şeyler yazıyorsa, yazdıkları felsefe olabilir...

* Felsefe, kendisi olanaklı en genel anlama sahip olduğu halde, ancak tek kişi için anlamlıdır...

* Felsefe için en büyük tehlike, felsefe yapan kişinin kendini aldatmasıdır... Tam bilinçten en ufak bir biçimde sapmaya, ödün vermeğe, bu kadarı da yeter demeye eğilim duymasıdır...

* Felsefe hiçbir yere oturtulamayan, hiçbir yerde oturmayandır...

* Felsefe, bilinçlenmenin olanaksız olanağı (ya da olanaklı olanaksızlığı)dır...

* Felsefenin varabileceği son anlam noktası, tam anlamsızlığın son noktasıdır...

* Felsefenin son anlamı, anlamsızlığın sonudur...

* Felsefenin tek bir ideali olabilir –vardır : Gelişme ile gelişmenin getirdiği serpilme, zenginleşme, çoğalma...

* Felsefe direnmenin temel biçimidir, çünkü dünyanın kendisine direnmedir...

* Her türlü sahici felsefe (ve genel olarak kültür) gösteriş karşıtıdır...

* Felsefe, sessiz sedasızdır...
* Felsefe gürültü içinde sessiz; kalabalık içinde yalnız olma sanatıdır –bu anlamda ve bu bakımdan gerçekten de bir sanat sayılmalıdır. – En azından sanat zor beceri isteyen karmaşık bir işin üstesinden başarıyla gelme anlamı taşıyorsa...

* Felsefe anlamının, en uç sınırında dolaşırken, yoğunlaşmasıdır – bir o kadar da, en yoğun haliyle, sınıra dayanması...

* Felsefe çalkantılardan çıkan dinginlik umudu, huzursuzluklardan çıkan huzur umududur...

* Felsefe eninde sonunda, felsefe yapan kişinin kendini tüketmesiyle sonuçlanıyorsa ancak bir şeye yarar. Felsefe yıkıcıdır –en yıkıcı olduğunda, yani, kendini yapanı da yıkabildiğinde, en üst düzeyine ulaşmıştır...

* Felsefe, felsefe yapan kişinin, her yapışında, büyük bir çabayla, en baştan başlayarak, her adımını yeniden baştan atarak, yavaş yavaş, gıdım gıdım kurduğudur – bütün katedilmiş yolun seferinde en baştan, yeniden, yürünmesini gerektiren, her duruşunda da, yeniden, gerisin geriye, hiçliğe düşüp kalan...

* Felsefe, başlangıçtaki kaostan düzen üretmektir, bu yüzden, felsefe kağıda dökülürken, felsefe yapan kişinin duyduğu, önce huzursuz bir dengesizlik duygusu, sonra belirsiz bir tamamlanmışlık duygusudur – arada da, yoğun bir boşluk duygusu...

* Felsefe ilerledikçe, gelişledikçe, hep daha geniş boşluklar içinde devinmeye başlar –felsefe yapmada deneyim sahibi olan kişinin edindiği beceri, gittikçe büyüyen bir boşluğun içinde durma, dengesini koruma becerisidir...

İşte felsefenin en olanaklı en genel kavramı : Olanaklı En Geniş Boşluk...

* Felsefe kişinin bastığı yeri görmeden, gittiği yönü bilmeden, kör olarak yürümesi gereken bir yoldur – herhangi bir yere ulaşma beklentisi olmadan...

Felsefe acıkmışken oturduğu, ve acıkarak kalktığı bir sofradır...

Felsefe en son söylenebilecek şey, en sonda hiçbir şeyin söylenemeyeceğidir : işte, bu...

24 Haz 2011

Hani




sana aldırmaz; öyle hemen de çıkıp gelmez sana, sen onu ne denli bekliyor olsan da.

senin beklemen: bir boşunalık duygusudur yalnızca;gerçekler içinde hayallerin; olup-bitenler içinde olamayacakların düşlenmesi -boyuna ve boşuna bir düşüş- oysa o, gelişmektedir. sana doğru. sen hiç bilmeden -beklerken, bilmeden.

senin beklediğindir o; ama sen, bilmiyorsundur. gelmeyeceğini sanarsın. yıllar geçtikçe,hatta, hiç gelmeyeceğini bildiğini sanarsın -yıllar geçer, emin olduğunu da sanarsın,artık hiç gelmeyeceğinden.

senin beklemen: hüzünlü ama dingin bir umutsuzluktur; bir an önce bitirip gitme isteği çökmüştür üzerine -hatta bitiremeyeceğini de bildiğin birçok şeye aldırmazca ve umarsızlıkla girişip, hepsini yarım bırakıp gitmek, bir ayartı kadar keskindir artık.
-yaşamının anlamı bulunmamıştır, bulunmayacaktır- -o, gelmeyecektir- ya;sonuçsuz bir son olarak, ölüm, gelebilir, artık, işte...

10 Nis 2011

Yerini yitiren kişi, yola çıkmak zorundadır...


Yol, kendine bir yer bulamamış
kişinin özlemidir.
Kendi yerini yerleşiklikte
bulamayan kişi,
onu yolculukta arar.
Nasıl, bir yer, bir yolun başı ya da sonu;
bir yol da, bir yerden önceki ya da sonraki
bir durumsa — kişinin durumu da,
hep, öyle, ya da, böyledir...

Yerini yitiren kişi,
yola çıkmak zorundadır.
Yola çıkan kişi, yeni bir yer arıyordur
— ama yola hep bir (eski) yerden
çıkıldığını da unutmaz : her varılan yerin de
(yeniden) bir yola çıkış yeri olabileceğini...
Yabancılığını kalıcı kılmak isteyen kişinin,
yerleşikliğinden rahatsız olması gerekir;
ve tersi : yerleşikliğinden rahatsızlık duyan
kişinin, kalıcı bir yabancılık bulması...

Yerleşiklik, herbir yandan bağlandığımız,
hepsi de gergin zincirlerin verdiği bir
dinginliktir ancak — yani, bir sıkı
kölelik...
Ama, "mutlak kölelik" dışında, her kölelik,
köleye devinimde bulunduğu izlenimini verecek
kadar gevşek tutar onun zincirlerini
— gerginlik, zincirden zincir olarak
uzaklaşma çabasıyla belirir;
böylece de kişi, çok devingen olduğu,
sürekli etkinlikte bulunduğunu sandığı
bir edilgenlik, bir sürüklenme içinde
yuvarlanıp — gitmez...
Yerleşiklikten rahatsız olan kişinin
gezginlikte aradığı, aslında,
yerleşebileceği bir yerdir: Düzenini
bozarak gezginliğe çıkan kişi, kendi
düzeninin peşine düşmüştür.

Gezginlik de, öte yandan, hiçbir bağlantı
taşımaksızın, salt gezmek için gezmek haline
gelebilir rahatlıkla, kolayca
— bu kez de tam bir boşluk...
Zincirlerin —gergin ya da gevşek—
tam yokluğu da,
boşluğa köle olmaktır.
Köleliğe tek çare, herhalde,
zincirlerini koparmak ve zincirsiz kalmak
değil,
kendi zincirlerini kendisi yapmış,
kendisi kendi ayaklarına takmış, bağlamış
olmaktır — özgürlük de budur... (Hani,
"kendi kendisinin efendisi olmak"tan
söz edilir ya...)
Düşüncenin devinimi, düşünen kişinin devinmesidir
ancak — onunla gerçekleşebilir ancak:
Yerleşik kişinin düşünceleri de durağan olur.
Çünkü, içinde yeniye yer bırakmayan
bir 'düzenliliği' yaşayan kişi, aslında,
üst anlamda bir düzensizlik yaşıyordur
— içinde yeniye yer tanımayan bir 'düzen',
eskinin düzensiz karışımlarından başka bir
yere ulaşamaz.
Her an ayrıyı, aykırıyı, yeniyi yaşayan kişi,
düzenli bir yaşam yaşıyordur.

İnsanlar ne sanıyorlar ki 'düzen'i
— kendi dar, çarpık açılarından bakarak :
sabah-akşam, gidiş-gelişlerini 'düzenleyen'
bir 'seyrüsefer nizamnamesi' mi?! — Oysa,
asıl düzen, düzensizlikten çıkarak
düzene ulaşmağa çabalayan bir düzenleme
uğraşısında bulunabilir ancak.
'Verilmiş', 'varolan' düzen,
yoz bir düzensizlik biçimidir.
Düzenlilik gereksinmesinden
—yani, düzensizlikten— çıkmayan
'düzen', beş para etmez, düzen olarak...

Kişi, yoldaş diye,
ancak kendi ulaşabildiği yerlere varabilecek,
daha ileriye yürüyemeyecek kişiler seçiyorsa,
kendisi de duruyor demektir... (Oysa:
"...daß Andere sie aufnehmen
und fortsetzen ... mögen ... kommen
und weiterfliegen ...
und es besser machen ...")
Bir yerde ('bir süre için' diyerek)
dinelen kişi için en büyük tehlike,
o yere yakınlık duyması; o yeri,
bütün yollarının sonu,
bütün yönlerinin ereği sayması;
yerleşebileceği bir yer saymasıdır
— en büyük tehlike, huzurlu yerdir:-
Mezardır orası...
Her bir yorgun yolcunun dineldiği yer,
dinlenmiş bir yolcunun yola çıktığı yerdir.

Kendine yeni bir yol arayan kişi, önce,
kendinden önce yürünmüş yollara bir bakar
— kendi yürümek isteyebileceği yola benzer
bir yol bulmak için; çoğunlukla da bulur —
ama, acaba, o bulduğu yol(lar),
tam da bulduğu yol(lar) olarak,
kendi aradığı yola aykırı değil mi? —
Yeni bir yol aramıyor muydu, arayan kişi
— ne işi var öyleyse, eski (yürünmüş)
yollarda?!
Belirli bir yol arayan kişi için en büyük
tehlike, o yolu bir yerde durarak, 'bakarak'
arayabileceğini (hatta, bulabileceğini)
sanmasıdır — çünkü, yollar bulunmaz:
yürünür; yerlerde ise, olsa olsa, durulur
— onlar, bulunur; artık, yürünmez...
Yola çıkacak kişinin aşması gereken
ilk ve en önemli engel,
kendi yerleşikliğidir :
kendi yeri
— kendisidir...



.

13 Oca 2011

Yürüme



" bize iyice derinden dokunan gerçekleri,
laf aralarından ve dolandırarark dışa vururuz.

ne çok da dolambaç gereksiyoruz,
ilişkilerimizle başedebilmek için!

gerçeklerimiz bile dolambaçlıdır zaten.

dolanıp dururuz gerçeklerimizin çevresinde
-onlara hiç ulaşamadan, dokunamadan..."