.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay
Kutsal Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kutsal Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Kas 2021

“Pandora”


 Mısra 12: Kucaklamak isterdi ölümü ve sonsuzu

İnsan yapısındaki çelişkiler, onun ne ölüme ne de sonsuzluğa bir türlü dayanamadığını gösteriyor. Sonsuzluk da ölüm kadar ürkütücü bir gerçektir. Sonsuzluk, yalnız Allahın dayanabileceği bir güçlüktür. Yeri gelmişken, sonsuzluğa mahkûm edilen Uçan Hollandalı’nın sözünü etmeden geçemeyeceğim.

Selim, küçükken, önceleri bu adamı Hollanda Hava Yolları sanıyormuş. Sonraları, Saffet Korkmaz’ın (Bak: mısra 315) etkisiyle müzik -elbette klasik müzik- kültürünü ilerletince, bu sefer de Yarasa Opereti ile karıştırmaya başlamış adamı. (Bak: Die Flaedermaus und Der Fliegende Hollander)

Allah’tan o sıralarda James Mason ve Ava Gardner’in başrollerini paylaştıkları “Pandora” filmini görmüş de aydınlanmış. Hem gemi hem de kaptanının adı Uçan Hollandalı olduğu için, filmin başında durum biraz karışık. Pandora, biliyorsunuz, kutuyu merakından açtı da ümit dışında bütün kuşları uçurdu: işte o kadın. Yalnız, bu filmde oldukça aklı başında görünüyor. Uçan Hollandalı’yı -gemiyi değil kaptanı- bu ebedi lanetten kurtarmak istiyor. Eski zamanlarda geçtiğinden olacak, film oldukça karanlık. James Mason,her zamanki gibi, alt dişlerini, ta diş etlerine kadar göstererek karaya çıkıyor. Derdi büyük: bir türlü ölemiyor. Bugün kü electronic remote control’a benzeyen bir sistemle kendi kendine idare edilen gemisinde, sonsuzluğa -ya da dinî sonsuzluk olan kıyamete- kadar dolaşmaya mahkûm. Ancak, kendisini, onunla ölmeye razı olacak kadar seven bir kadın bulursa ölebilecek. Pandora, insanlığın başına getirdiği felaketi tamir etmek için olacak, bu fedakârlığı yapıyor.

Tabii bu arada James Mason’a âşık oluyor. (Kadınlar bu adamda ne bulurlar anlamam.)

Sonunda, Hollywood filmlerinde pek rastlanmayan bir şey oluyor: ikisi de ölüyor. Konuyu bu duruma getirdikten sonra, oğlanla kızı öldürmeden işin içinden çıkabilecek bir senarist de göremiyorum doğrusu. Ölüm sahnesi akşam cereyan ediyor. Sabah, ağlarını çeken balıkçılar, Uçan Hollandalı ile Pandora’nın cesetlerini -balıklarla birlikte- buluyorlar. Böylece Uçan Hollandalı -adam- isteğine kavuşuyor.

Gemiye ne olduğu hakkında bir bilgi verilmiyor.

Galiba, filmin başlarında, Hollanda sarayları, eski kıyafetlerle James Mason’un Tanrıya nasıl karşı geldiği ve karısının nasıl korktuğu gösteriliyor ama asıl film Uçan Hollandalı, Ava Gardner’le tanıştıktan sonra başlıyor.

Sanıyorum, Selim, film başladıktan sonra girmiş salona; hatta bir iki kişi de, oturun, göremiyoruz, demişler. O telaşla, filmin başlarını pek iyi anlayamamış. Kısacası, insan, bu tarihî olayla da bir kere daha anlıyor ki bazen sonsuzluk bile Amerikan filmleri kadar sıkıcı bir şey.


Mısra 13: Dokuz yüz otuz altı.

Bilindiği gibi, Türk takviminde başlangıç tarihleri farklı iki ana sistem vardır. Bunlardan birincisi, İsa’nın doğumunu esas alan ve Selim’in doğduğu sırada 1936 yaşına basan bir takvim sistemidir. İkincisiyse bundan tam bin yıl sonra başlayan ve Cumhuriyetin ilanı sırasında, Osman Vekayi Efendi (o yıl yetmiş altı yaşındaydı) tarafından, yerinde bir düşünceye dayanarak, “Türk Terakki Takvimi” adı verilen sistemdir. Her iki takvim de Bakanlar Kurulu kararıyla yürürlükte olduğu için, nüfus kâğıtlarına, bazen birinci bazen de ikinci sisteme göre tarih düşürülmüş olması, tarihi bile şaşırtacak karışıklıklar doğurmaktadır. Selim’in babası, hemen her babanın yaptığı gibi, oğlunu kütüğe, doğumundan yedi yıl sonra kaydettirdiği için, yukarıda bahsedilen ikilik bir yana, bir de nüfus memurunun yanında doğum tarihini tam olarak hatırlayamaması (günler, aylar, hatta yıllar ne kadar birbirine benziyordu) Selim’in başlangıcını daha da karışık bir duruma sokuyor.

Mısra 14 ve sonrası: Doğumu önemlidir...

İsa’dan tam 1936 yıl sonra dünyaya gelen Selim’in doğumu yalnız kendisi için mi önemlidir? O tarihte orta yaşlı bir adam olan Numan Beyin “erkek evlat” istemesi, bunak dedenin bir torun özlemi içinde olması -henüz oğlunu torunundan ayıracak kadar aklı başındaydı- ufak tefek annesinin bu ağır yükü dokuz aydan beri karnında taşımasının sabırsızlığı ve tutunanların yeni bir av bekleme heyecanı da bu doğumun önemini artırıyordu.

Annesi, yapılan hesaplara göre, karnında Selim’i, taşıma süresinden biraz fazla tutmuş. Selim’in sonradan bütün çıplaklığıyla ortaya çıkan sabırsızlığında bu beklenmedik olayın da payı olmalı. Müzeyyen Hanımın karnındaki şişkinliğin çok sivri bir biçim aldığını gören komşu kadınlar, “Muhakkak kız olacak,” sözleriyle Numan Beyi ümitsizliğe sevketmişler. Bu kocaman şişkinlik, bir de kız olsaydı, Numan Bey ve kısa boylu erkekler için büyük bir ümitsizlik kaynağı haline gelecekti. Söylentilere göre, Selim; doğduğu zaman beş kilo sekiz yüz gram geliyormuş. Bir taşra kasabasında, ebe eliyle doğan bir çocuğun ağırlığının gramına kadar tespit edilmiş olduğuna inanamıyorum. Zaten Selim de, bu miktarı ona kimin söylediğini ve bu sayının nereden aklında kaldığını bilmiyor. Tartı  işleminin, bir kasaba götürülerek yapılmış olabileceğini ileri sürüyor. Ben pek ihtimal vermiyorum. Kasaba götürmüşlerse, herhalde çıplak olarak sokağa çıkarmamışlardır. Bu durumda da, ya kundağıyla tartmışlardır ki, o zaman verilen sayının net değil brüt olduğunu kabul etmek gerekiyor; ya da Selim’i kasapta soymuş olabilirler. Temizliğiyle bilinen Müzeyyen Hanımın buna razı olması ve açıkta çengellere asılı etlerin çevresinde sineklerin uçuştuğu bir kasap dükkânında, soğuk bir sonbahar günü Selim’in çıplak bırakılıp pis teraziye konulması, bana uzak bir ihtimal olarak görünüyor.

Başparmağını emmesinin de yalnız Freud açısından yorumlanmasını eksik buluyorum. Selim bile, bu hareketinde beslenme içgüdüsünün önemli bir payı olduğunu düşünerek, bu stanzanın ilk taslağında, şu mısralara yer vermiş: Başparmağını emdi, evde koptu kıyamet Ona göre oburluk, Freud’a göre şehvet

Bu mısralarda da görüleceği gibi, Freud ile tam uzlaşamıyordu. Daha çok Jung’a yakınlık duyuyordu. “Beni rahatsız eden ve adlandıramadığım duygularımın, yalnız libidoya bağlanmasına gönlüm razı olmuyor,” derdi.

Mısra 21: İlk resminde beyazdı...

Selim’in ilk resmi pek iyi çıkmamış. Elden düşme bir fotoğraf makinesiyle resim çekmeye merak saran babasının acemiliğine kurban olmuş.


Tutunamayanlar / Oğuz Atay

1 Kas 2020

“Ne olur, hep anlatın”

 Selim’i, ölümünden bir yıl kadar önce tanımıştı. Günseli’nin çalıştığı daireden bir memur arkadaşı, bir pazar gezintisine çağırmıştı genç kadını. Selim’i ilk defa bu eğlentide görmüştü. İlgilenmişti onunla. Selim, asık suratlı ve sıkıntılıydı. Önce kimseyle konuşmuyordu. Zorla getirilmiş gibiydi. Gerçekten de zorla getirilmişti. Memur arkadaşı, Selim’e takılıyor, onu mağarasından zorla çıkardığını söylüyordu. “İnsanların arasına karış biraz,” diyordu.

“Onun, bu insanlar ve bu çeşit gezintilerle ilgilenmediğini, oyunlara katılmakta güçlük çektiğini ve bu uyuşmazlığından ıstırap duyduğunu anlamak için bu sözleri işitmeye ihtiyaç yoktu. Sıkıntısını artık gizleyemiyordu. Kendi de bilmeden bir kurtarıcı arıyordu. Sıkılganlığının geçmesi için ona yardım etmek istedim. Onun gibi, suratımı asarak yanına yaklaştım, konuşmaya başladım. ‘Benim gibi bu eğlentiye yanlışlıkla gelmediğinize göre, beni anlayacağınızı sanmıyorum,’ dedi. Yere bakarak konuşuyordu. Yüzüme bakmaya cesareti yoktu. Birden, başını kaldırarak: ‘Yıllardır, bir genç kız yanıma yaklaştığı zaman, ona söyleyeceğim acı ve alaylı sözler hakkında o kadar hayal kurdum ki siz bütün bunların ağırlığına dayanamazsınız,’ dedi. ‘Ben de söylediklerimden hemen pişmanlık duyarım. En iyisi hiç konuşmamak. Bakın, burada canlı ve neşeli bir sürü genç adam var. Onlar sizi daha iyi eğlendirebilir.’ Ben, gene suratımı asarak, onunla konuşmak istediğimi söyledim. Teselli ye muhtaç üzüntülü genç adam rolünü beğenmiyormuş. ‘Ben sizi bu durumda görmüyorum,’ dedim. ‘Herkes kadar canlı olduğunuzu sanıyorum.’ ‘Kadınlar insanda....’ dedi. Durdu. ‘Bernard Shaw’u okudunuz mu?’ Bir süre otların arasında yürüdük konuşmadan. Durdu, ilk defa gözlerime bakarak: ‘Ben, böyle bir karşılaşma için çok daha iyi birşeyler yapabileceğimi sanıyordum,’ dedi. ‘Kendimi hayal kırıklığına uğrattım.’ Sonra, sorularına başladı: hangi gazeteyi izliyordum? hangi kitapları okuyordum? hangilerini beğeniyordum? ailem serbest yaşayışımı uygun buluyor muydu? bu gezintiye neden gelmiştim? ilgilendiğim bir erkek yok muydu gelenler arasında? ileri düşünceli olduğumu göstermek için mi çalışıyordum? Durmadan soru yağdırıyordu. Bu sorulardan incinmemeliydim: beni daha önce uyarmıştı. Sorularını birden kesti ve: ‘Sanıyorum yeter derecede gücendirdim sizi,’ dedi. ‘Artık eğlentinin sonuna kadar yüzüme bakmazsınız.’ Gitmek üzereydi: ‘Suratımı, genç kızların hoşuna gitmek için asmadığımı anlamışsınızdır artık.’ Yüzüne bakıyordum. ‘Daha ne bekliyorsunuz?’ dedi.

Gülerek: ‘Belki tam böyle olmanızı bekliyordum,’ dedim.

Oyuncağı elinden alınmış bir çocuk gibi yüzünü buruşturdu: ‘Anlaşıldı,’ dedi. ‘Kendinize eğlence arıyorsunuz. Buyrun o halde.’ Elimden tuttu ve koşarak top oynayanların yanına götürdü beni. Çocuk gibi eğlendi akşama kadar. Dönüşte yanıma oturdu. Kucağımdaki çiçeklere bakarak, onları hangi kitapların arasında kurutacağımı sordu. ‘Aman benim sevdiğim kitaplar olmasın.’ Gülüyor, fıkralar anlatıyor, şarkılara katılıyordu. Kolumu tuttu; güneşte yanan derisinin üstüne bir saman çöpüyle adını yazdı. Arkadaşlardan utanarak elini ittim. Mahzunlaştı. Kötü bir şey yapmadığını göstermek için gülümsedim. Yüzü değişti birdenbire.

“Türkçe tango sever misin?’ dedi. ‘Beni ne sanıyorsun?’ dedim. Suratını astı: ‘Sonum geldi,’ dedi. ‘Artık kadınlar da espri yapabiliyor.’ Yol boyunca Türkçe tangolar söyledi bana, sözlerini değiştirerek. O günden sonra bir ay hiç aramadı beni. Her gün heyecan içinde daireye telefon etmesini bekliyordum. Beni unuttuğunu düşünüyordum. Sonra, bir gün aradı. Ürkek

bir sesle konuşuyor, beni aramasının doğru olup olmadığını soruyordu. Kızarak, şimdiye kadar neden hiç aramadığını sordum. Şaşırmış olacak; bir an sustu: ‘Yani, aramamı mı bekliyordun?’ dedi. ‘Bunu hiç düşünmemiştim.’ Güldüm: ‘Çok düşüncesizsin,’ dedim. ‘Diyecektim ki... şey,

Günseli... hemen buluşabilir miyiz?’ Onu daha fazla üzmek istemedim.”

Turgut, Günseli’nin sustuğunu görünce telaşlandı. “Ne olur, hep anlatın,” diye yalvardı. “Ne olur hiç susmayın. Buradan sıkıldınızsa başka yere gidelim. Siz yolda da anlatın. Her şeyi anlatın. Ne durumda olduğumu bir bilseniz...”

Durdu, gülerek: “Selim ne derdi şimdi?” diye sordu. Günseli, iri gözlerini açtı, çocuksu bir gururla: “Ne durumda olduğunuzu bilseydim, hamiyetten gözümün yaşını tutamazdım, değil mi?” “Gördünüz mü, benden saklayacak hiçbir şeyiniz olmamalı.” “Doğru. Hem o kadar yalnızım ki.” Birlikte yemeğe çıktılar.

Turgut çocuk gibi seviniyordu içinden. Demek seni de sonunda yakaladık suçüstü. Bayağılık etme Turgut. Haklısın Selim. Kendimi kaybettim bir an için; aslıma döndüm. Peki peki. Sevinçten şaşkına döndüm. Yakalandın ama Selim, itiraf et. Seni yaramaz seni, ben görürüm anneni. Her şeyi anlattın mı ona Selim? Çocuk şiirlerini filan? Ben de Günseli’ye ait her şeyi öğrenmeliyim Selim. Buna hakkım olmalı. Ne istersen sor, budala. Yanında yürüyor işte. “Onu çok mu sık görüyordunuz?” Çok sık görüyormuş. Mahzunlaştı. Bunun için benden kaçıyordun Selim. Oysa, herkes anlatmak için birini arar. Sen ne biçim Selim’din? Ne olurdu her şeyi öğrenseydim? Ellerin terliyor muydu gene? Dalıp gittiğin oluyor muydu? Dinlemekle olmuyor. Yanında olmalıydım. Anlatmakla oluyor mu? Birlikte yaşamak gerekti. Birlikte yaşamak gerekti. Üçümüz kırlara doğru açılsaydık. Benden utandığın anda başımı çevirirdim. Yokmuşum gibi davranırdım. Daha önce aşk konusunda bana söylediklerini hiç hatırlatmazdım. Deli misin? Neden korktun?

Nasıl yanıldın? Evlenmekten korkuyordun herhalde. Öyle ya, otobüste gidiyorduk ayakta. Kadınlar sürünüp geçiyordu. Bir gün evlenirsem ne düşünürsün Turgut? diye sorduğun zaman anlamalıydım. Kadınları artık rahatça seyredemeyeceğinden korkuyordun. Onları, sana sürünüp geçerlerken bir daha hayal edemeyeceğinden korkuyordun.

Açıkça söyleseydin bana. Anlamadım işte. Seni bir masal kahramanı yapmıştık. Dokunulmazlığın vardı sanki. Sen de kimseye dokunamazdın sanki. Tabaklara dokunmaya korkuyor; ürkek bir yaratık. Hemen hiç yemek yemiyor. Biraz içki içince cesareti arttı, hikâyesine devam ediyor....


443-444-445-446 


Tutunamayanlar / Oğuz Atay

12 Eki 2020

“Bütün hayatımca cezalıydım. durmadan bir kafesin içinde dolaştım.''

 


Ölümüyle ilgili 'aramızdan ayrılışı' diyemiyorum. zira o bu dünyadan göçtüğü vakit ben henüz sahne almamıştım. aynı sahneyi paylaşamadık belki fakat aynı senaryo içinde oynayan oyuncular sayılırız bir bakıma. o'nun ayak bastığı sahnede dönüp dolanan bir pervane olmak, yanacak olmanın acısını tahfif ediyor.

ne zaman o'nun yaşadığı zaman dilimine dair olay, kişi, film, müzik vs. ile karşılaşsam, "acaba o bu konu hakkında ne düşünmüştü?" diye düşünmeden edemiyorum. tutunamayanlar'ı bitirdiğim günden bugüne senelerdir o'nu doğrudan ya da dolaylı düşünmeden geçirdiğim tek günüm yok. bu bakımdan değerlendirirsek hayatımdaki en önemli insan olmuş. 40 senelik müdde-i ömrümüz nazarı itibara alındığında bu denli düşünülmüş kimse bulunmaması nazariyemizi doğrular niteliktedir.

 tanrı sana en güzel bahçelerini açsın. içinde bir de düşünme koltuğu olsun; tam da göğe bakma durağı'nda dursun.

                                               ''tek başına bir tadı olmuyor başarısızlığın.''

Bugün doğum günü Oğuz Atay'ın. böyle birini anadilde okuyabiliyor olduğumuz için çok şanslıyız bence. ara sıra, canım sıkıldıkça altını çizdiğim yerleri kaydediyordum kenara. derledim topladım, bugüne kısmetmiş paylaşmak.

0. sonun başlangıcı

1. eşyalarınıza alışamadım, yadırgadım onları.

2. hayatım, ciddiye alınmasını istediğim bir oyundu.

3. herkesin belli bir işle uğraştığı bu kocaman dünyada oradan oraya sürüklendin canım kardeşim benim. necati'nin işi oyun yazmaktı. küçük burjuva alışkanlıklarını yenen son oyununu hatırlıyor musun? oyunun yarısında çıkmıştım. sen bütün oyunların yarısında çıktın aslında.

4. senin işin neydi onların arasında? ne yapıyordun? hiç bir işim yoktu. bu nedenle sevmezlerdi seni işte. bu nedenle aldırmadılar sana. senin ne işin vardı orada? herkesin işine karıştın, işin olmadığı halde. ölmek bile kendilerine böyle bir görev verilenlerin işidir. kendine oyunlar buldun: başkalarının katılıp katılmadığına aldırmadığın oyunlar. herkesi yargıladın bu oyunlarda. bu arada beni de yargıladın, bana da haksızlık ettin.

5. hayat, düşünceleri tutan bir hapishanedir, insan can sıkıcı bir saç demetidir, ben de akılsız bir robotum. uyuyakaldı.

6. papatyaları çok iyi hatırlıyordu.

7. turgut, içinde ifade edemediği tatlı bir duygunun varlığını duyarak direndi: "hayır, sen gene anlat selim, sen başka türlü söylersin."

8. "bizim için hüküm hep aynıdır. kısa bir hükümdür: beklediğimiz ve inanamadığımız bir hüküm. yalnız bizim için çıkarıldığını sandığımız, oysa sayısız kopyası olan ve ayrıntılara inmeyen bir hüküm. biraz para verilince, biraz tatlı davranınca yumuşayan ve gene de aslında hiç bir biçiminin bizim için önemi olmadığını bildiğimiz bir hüküm." turgut kendine acıyordu.

9. pencereye yaklaştı, perdeyi hafifçe aralayarak dışarı baktı: karşı evlerin turgut'a sırtını dönmüş arka cepheleri: çizgilerini yumuşatmayı bilememiş kütleler; çirkinliklerini rüyadan yeni uyanmış bir insana, sadece var olmalarıyla unutturan gerçek hacimler... turgut, bütün bunları o sırada mı düşündü, yoksa sonradan, o anı hatırladığı zaman, öyle düşündüğünü mü sandı? bilemedi: çünkü o zaman henüz olric yoktu. henüz durum bugünkü gibi açık ve seçik, bir bakıma da belirsiz değildi. bir cümle kaldı yalnız aklında: "güzel bir gün ve ben yaşıyorum."

10. yaşasın papatyalar, canım papatyalar. seviyorum sizleri. sizler ki bütün kış, toprağın altında, yalnız bizi düşünürsünüz ve ilkbaharda hemen seriliverirsiniz ayaklarımızın altına. canımlarïm benim. seviyorum sizleri insan kardeşlerim. durup dururken seviyorum işte. sevip duruyorum. kollarımı açıp bütün insanlığı kucaklıyorum. papatyalar gibi sizi koparıp göğsümde tutmak istiyorum.

11. can sıkıntısı, selim'in önemli bir derdiydi.

12. başkalarına söyleyecek bir sözüm olması için önce kendime söz geçirmem gerektiğine inanıyorum. bana bugün, ne yapmalı? diye soracak olurlarsa, ancak, önce kendini düzeltmelisin, diyebilirim. bir temel ilkeden yola çıkmak gerekirse, bu temel ilke ancak şu olabilir: kendini çözemeyen kişi kendi dışında hiç bir sorunu çözemez.

13. kendi sorunlarını çözemeyen bir kişinin, kusurlarının acısını başkalarına çektirmeye hakkı yoktur.

14. canım selim! nasıl çırpınmışsın bir yere tutunmak için.

15. benim de hiç kimseyle olmak istemediğim anlar yok muydu? içimden ona hak verdim; kendime yükledim suçu her zaman olduğu gibi.

16. "piyano çalmayı çok isterdim" dedi donuk bir sesle. şimdi piyanoya oturur, kelimelerle ifade etmekte güçlük çektiğim bütün duygularımı, acılarımı tuşlara dökerdim. bazen şiddetli bazen yavaş basardım onlara. kim bilir ne ince ayrıntıları vardır o dokunuşların? kelimeleri, daha önce, öyle kötü yerlerde kullanmış oluyoruz ki, kirletir diye korkuyoruz duygularımıza dokunursa. seslerin başka türlü bir dokunulmazlığı var.

17. beklemesini bilmiyorum. masanın yanındaki aynaya takıldı gözü. orada zavallılığını gördü, "büyük ve güzel" şeylerin yokluğunu gördü yüzünde.

18. inanmıyorlar ki, elle tutulur deliller istiyorlar. yok canım, o kadar değil, diyorlar her zaman. ölmezsin, diyorlar. bu da geçer... olaylar haklı çıkarıyor onları çoğu zaman. milyonda bir de olsa yanılma, ağır ve elim yanılma sessizce belirince... milyonda bir için hayatı zehir etmeye değer mi? diyorlar onlar. onlar, biz, hepimiz... turgut ümitsizlikle başını salladı: "başka bir yol olmalıydı." dedi. "bir yol bulunmalıydı. insana bir fırsat verilmeliydi. bana, sana hiç olmazsa... bu çaresizliğe dayanamıyorum."

19.`*` "şu anda sana güzel bir söz söyleyebilmek için, on bin kitap okumuş olmayı isterdim." dedi: "gene de az gelişmiş bir cümle söylemeden içim rahat etmeyecek: seni tanıdığıma çok sevindim kendi çapımda."

20. selim ışık yalnızlığa dayanamazdı. ilk bakışta yalnızlığın ve çevreyle uyuşmazlığın, yaşantısında önemli bir yer tuttuğu kolayca ileri sürülebilirdi. selim, bu yargıya da dayanamazdı. bütün dünya ona dargın olabilirdi; fakat bu aceleyle varılmış bir sonuçtu. kimse onun kadar çevresine yakınlık duyamazdı.

21. dünü, bugünü, yarını yalnızlığının dışında yaşamalıydı selim.

22. "onlar utansın sonuçtan" diye, kestirip attı. "hangi onlar selim?" dedim. "onlar işte." dedi. "onlar, canım. onlar, onlar, onlar." "öyle ya." dedim. "onlar, yani biz değil." "anlamadın," dedi birden kızarak ve oturdu, onları anlattı bana uzun uzun. ben de onları, açıklamaların uygun bir yerine ekledim. (aslında, her yer uygundu belki onlar için.)

23. `*` allahım onu neden yalnız bıraktın? neden, yalnızlığının verdiği çaresizlikle can sıkıcı ilişkiler kurmasına izin verdin? neden, geçirdiği her dakikanın hesabını sordun, içini ezdin? neden, korkuyu göğsünden çekip almadın? neden, suçluluk duygusunu üzerinden atmasına yardım etmedin?

24. çamur, çamur öylece kaldı.

25. şimdi yanımda olsaydın, bütün bu meseleleri tartışsaydık. birçok meseleyi askıda bırakıp gittin. beni bıraktın bu makinenin çarkları arasında. ben de dişlilere ceketimi kaptırdım. eteğimin ucundan bağlandım bu düzene.

26. bırak artık bunları. sen adam olmayacak mısın? olacağım: birden gerçeği bütün çıplaklığı ile göreceğim. matematik imtihanından önce de böyle olmuştum. asistan soruları yazdırdı. hiç birini bilmiyormuşum gibi geldi bana. sanki önceden hiç duymamışım. kağıda öyle bakıyorum. nereden başlayacağımı bilmiyorum: tereddütler içindeyim. kimse de yardım etmiyor. asistan başıma dikildi. benden iki satır fazla bilmenin gururu içinde. oysa gauss'un yanında o da benim gibi bir hiç. farkında değil. "ne yapıyorsun?" dedi. "düşünüyorum," dedim. "düşünmekte geç kaldın," dedi. "daha önce düşünecektin." sorulara bakıyorum, başım ağrıdan çatlıyor. bugünkü gibi. birden gördüm. gerçekten gördüm. gauss'un sezişinin yanında milyonda bir. ama gene de seziş. matematiksel seziş. tatlı bir duygudur. harfler, sayılar direnmeyi bırakır.

27. değişebilmek. kendinin bile tanıyamayacağı yeni bir varlık olmak. bütün canlıların olanca güçleriyle karşı koydukları bir değişim, bir başkalaşım. korkutucu ve aynı zamanda çekici bir eğilim. hücreler bütün güçleriyle, dış etkenlere karşı koyar ve vücuda girmek isteyen yabancı unsurları dışarı atmaya çalışırken değişebileceğini, onların bu kör inadını yenebileceğini düşünmek, insan için ne kadar zordu. değişmek, kendine yabancılaşmak demekti. dişimdeki küçük bir oyuğun içine giren bir yemek artığına, dilim ne kadar şiddetle saldırıyor, o küçük oyuğa giremeyeceğini bildiği halde, bütün yumuşaklığıyla kendini katı duvarlara vuruyor. barınamazsın o kovukta yabancı, diyor. tükürük bezleri, o küçük parçayı eritmek, boğmak için seller akıtıyor; dil, bir yılan gibi tekrar saldırıyor, küçük bir gedik bulup dalmaya çalışıyor. boğazım yutkunuyor: büyük anaforlar yaratıp yutmak istiyor bu bilinçsiz küçük parçayı. hepsi el birliği ile uğraşıyorlar, kendilerini harap ediyorlar. dilin ucu parçalanıyor, boğaz kuruyor. amaç, canlının bütünlüğünü korumak, değişmesini önlemek. yeni olan her şeye isyan ediyor vücut: dünyanın en rahat yatağında ilk yattığı gece uyuyamıyor.

28. "kendimi bırakmalıyım." diye söylendi. direnmekten vazgeçmeliyim. yaşamalıyım ve görmeliyim. bilmediğim bu ülkeye yolculuktan korkmamalıyım. kimsenin ilgilenmediği bu silik insanların dünyasına girmeliyim. selim'in yolculuğu yarıda kaldı, aklı da... benim ne işim var onların arasında? olur mu selim? ben onları ne yapayım? onlar beni ne yapsınlar? öyle deme turgut. seni görünce nasıl sevinirler bilemezsin. benden de selam söylersin. kusura bakmayın işi çıktı dersin. onlar anlarlar.

29. sonu yoktur ki... sonu gelmez şövalye romanları gibidir bu yaşantı: en zor anlarda daima açık bir kapı bulunur girip saklanacak. ne gördün bütün kapıların birer birer kapandığı bu dünyada? hangi kusurunu düzeltmene fırsat verdiler? son durağa gelmeden yolculuğun bitmek üzere olduğunu haber verdiler mi sana? birdenbire: "buraya kadar." dediler. oysa, bilseydin nasıl dikkatle bakardın istasyonlara; pencereden görünen hiç bir ağacı, hiç bir gökyüzü parçasını kaçırmazdın. bütün sularda gölgeni seyrederdin. üstelik, daha önce haber vermiştik, derler onlar. her şeyin bir sonu olduğunu genel olarak belirtmiştik. yaşarken eskidiğini ve eskittiğini söylemiştik.

30. bütün "şey" ayrıntılarda değil midir zaten? ayrıntılarda ele vermez mi insan kendini? başkalarına anlatamadıklarınla beslenir, varlığını sürdürür herhalde. başkalarından saklandıklarınla gelişir. fakat, her zaman güvenebilirsin ona. yalnız kaldığın, yalnız ve çaresiz bırakıldığın zaman, karşındakine her şeyini verdiğini ve tükendiğini sandığın zaman (karşındaki her şeyini alıp kaçmışsa) hemen yardıma gelir: biraz daha dayan, merak etme ben yanındayım, der. üzülme, der; her şeyini kaybetmedin. ben varım, belli etme zayıflığını; bunu da atlatırız.

31. yüzlerce insan, binlerce insan... çoğu ne kadar önemsiz, ne kadar silik. içlerinden biri selim olamaz mıydı? milyonların içinde sadece bir selim. bu tabiat kanunları ne kadar insafsız, diye düşündü. kime zararı dokunur bunun? hepsinin eli, ayağı, başı var... selim gibi. ne olur bu kadar el, ayak, baş bir araya gelse de sadece bir tanecik selim çıkarsalar aralarından; ne olur bir tane selim olsa. elimi sallar çağırırım: koca budala, derim, nereye gidiyorsun gene dalgın dalgın?

32. beni ona anlatmaz, onu bana anlatmaz. herkesin bir yeri var. gülümsedi.

33. selim'e öyle gelirdi ki bir gün bu insanlar bir araya gelecekler; önce karşılıklı bakışıp susacaklar. konuşacak söz bulamayacaklar. sonra selim'i suçlayacaklar ve dolayısıyla birbirlerini. bu adamla nasıl arkadaşlık ettin? bu adamla mı dostluk kurdun? bahsetmediğin değerli arkadaşın bu muydu? bu aptala gitmek için mi o gün bize gelmedin? sonunda birbirlerini hoş görseler de beni affetmezler, derdi fakir selim. sonunda herkes beni suçlayacak bir sebep bulur. ne istiyorlardı senden selim? belki sen çok şey istiyordun onlardan. verdiğinin hiç olmazsa küçük bir parçası kadar bir şeyler istiyordun. sonunda kaçıyorlardı. hayır, sen kaçıyordun. hayır kaçmıyordun: insana ihtiyacın vardı. insan arıyordun canım kardeşim bunda utanacak ne vardı?

34. beni moment mahvetti. gerçek katil odur.

35. hiç olmazsa düşünmeyi öğretse bana ölmeden önce.

36. genç kız karşısında oturuyor: resimlerdeki gibi soluk beyaz yüzlü, uzun boyunlu. hasta bir güzelliği var. çorap giymemiş: çıplak bacakları düzgün. elleri bakımsız: manikür yapmamış, tırnaklarını kısa kesmiş. acaba o mu? olmadığını biliyorsun. istediğim gibi düşünebilirim. çok genç, çok mahzun görünüşlü. fakat gülerken gördüm: mahzun değil. dudaklarını ileri uzatmış: çocuk gibi. iri siyah gözlerini dikmiş, inceliyor beni: korkusuz. hiç çekingen değil. hayır bu değil. selim'i tanıyor. acaba üzülmüş müdür? kusursuz bir güzelliği var. bakımsızlığının içinde daha çok belli oluyor güzelliği; odanın içinde tek parlayan yer onun teni. saydam bir ten. kendine çeki düzen verse bu kadar güzel görünmez. hareketleri o kadar ağır ki, insan sıcak bir yaz gününde güneşe bakarken duyduğu yorgunluğu yaşıyor onunla. kısık bir ses. kesik bir konuşma. kirpikleri havayı süpürüyor: uzun ve dağınık. her tarafı uçuşuyor, bu dünyadan olmayan bir şeyler var tavırlarında. aynı zamanda gizlemeye çalıştığı bir basitlik, haşinlik seziyorum. özellikle başını yukarı kaldırdığı zaman. biri, ona, bunu söylemeliydi. yazık.

37. esat'ın yüzüne baktı. esat cevap bekliyordu. demek konuşmadım, içimden geçirdim sadece. özür dilerim: bu günlerde ikisini biraz karıştırıyorum.

38. cesareti yalnız kafamızda mı yaşayacağız?

39. "kendime göre güzellikler buluyorum yaşamakta işte," dedi. gülümseyerek.

40. oyunlarından yorulmuş gözüküyordu. bütün oyunları ciddiye almaktan yorulmuştu.

41. arkadaşlarının onunla yaşadığı her olayı hatırlamalarını isterdi; çünkü o hiç unutmazdı.

42. kitaplara ithaflar yazmak, beğenilen satırların altını çizmek, sayfaların kenarına düşüncelerini yazmak selim'e kendini elevermek, insanların ortasında çırılçıplak kalmak gibi geliyordu.

43. fakat, kendisinde, gerçeklere karşı dalgın duran bu yanı iyi bildiği için, kimsenin aklına gelmeyen yersiz ve gerçekdışı kuşkulara kapılırdı. öylesine söylenmiş sözlerin altında gizli anlamlar arar, kimsenin onunla ilgilenmediği bir sırada kendisiyle alay edildiğini endişesine kapılarak azap çekerdi. bir söz yüzünden gecelerce uyuyamaz, huzursuzluk içinde kıvranırdı.

44. selim artık onun gibilerle hiç konusmayacak. aynı yanlışlığı bir daha yapmayacak. burada olduğu halde ona görünmeyecek. böyle insanlar selimi bir daha göremeyecek. o, artık, kendisini sevenlere görünecek yalnız.

45. "beni ya şımartın, ya da kapı dışarı edin!" diye bağırırdı. "yarı içtenliğe dayanmam zor benim. bir kişi mi kalacak? tamam: bir kişi kalsın." sonra gene bağırmaya başlardı: "ben günahkarım: bana vurun!" o günlerde dostoyevski okuyordu. sonra hemen mahzunlaşırdı. "ya bir kişi de kalmazsa?"

46. can sıkıntısını sessizce yaşardı benimle. bir yandan da dinlenirdi. 'can sıkıntısıyla dinleniyorum ancak,' derdi. 'sıkılırken dinlendiğimi anlamıyorum. içimin yeni heyecanlar için dolduğunu hissetmiyorum. fakat, bilmeden yeni yaşantılara hazırlıyorum kendimi. içimde bir selim ölürken kalan bütün gücüyle yeni bir selim yaratıyor. '

"birden yataktan fırlayarak bağırırdı: 'selim öldü, yaşasın selim!' 'eski selim'e hiç acımıyor musun?' derdim. 'o kadar çok selim öldü ki, hangi birisine acıyayım? ayrıca, ölülerden korkarım ben. onlardan bana ölüm bulaşmasından korkarım.' gerçekten ölümden korkardı. babasının ölüsüne bakamamıştı.

47. bazen dayanamayarak, yalan olduğunu söylerdim bunların. selim gene inanmaya devam ederdi. "insanı düşünmekten kurtarıyorsun," derdi: "bir kısmının uydurma olmasından ne çıkar?" bu hikayelere inanıp inanmadığını düşünmek istemezdi. "her gün yaşadığım olaylar daha uydurma geliyor bana," derdi "günlük yaşantımın uydurma olmasını tercih ederim."

48. "ben iç dünyama dönüyorum. orada hayal kırıklığına yer yok. " oturduğu yerden insanları tanıyamayacağını söyledim. bu tutumla kimseyle arkadaş olamazdı. "öyleyse, ben de hayatımın sonuna kadar aynı yerde kımıldamadan oturacağım," dedi. "herkes istediği kadar koşsun. beni anlayacak insan, oturduğum yerde de beni bulur. oturacağım ve bekleyeceğim. yerinde oturan selim'e değer vermeyenlerin, selim'in gözünde de değeri yoktur. sen de değiştin. yapma heyecanlar peşinde koşuyorsun. zeliha'yı bir sevdiğini söylüyorsun, bir sevmediğini. neden keman çalıştığın belli değil. insan bir işle sevdiği için uğraşır, başkasına yaranmak için değil. zeliha'yı tehlikeli buluyordun, beni uyarıyordun. şimdi oturmuş onun hoşuna gitmek için keman çalmaya çalışıyorsun. bana istediğim rolü vermediği halde salih beye iyi davranıyorsun. benim tiyatrodan anladığımı söylerdin. şimdi salih beyi beğeniyorsun. hiç kimseyi anlamıyorum. insanların arasına karışıp onlara uyuduğum için de kendimden nefret ediyorum.

49. aşk bir zayıflıktı ve insanın başka güzellikleri görmesine engel oluyordu.

50. kendisi belki aşağılıktı, fakat aşağılık kompleksi yoktu selim'de. gururla söylerdi bunu.

51. şimdi yanımda olsaydı, gene ondan özür dilerdim; beni affet selim, kaderimizi değiştirmek elimizde değildi, derdim.

52. fakat, selim'de can sıkıcı özellikler vardı. tanıştığı kızları adam etmeye kalkıyordu.

53. metin ve zeliha kadar olmasa da, onun da kendine göre sıkıntıları vardı. yanlış çıkışlar yaptığı oluyordu. kıskançlık gibi modası geçmiş duygulara kaptırıyordu bazen kendini. açıklamanın başında da açıkça belirttiğimiz gibi, tarih öncesi bir yaratık olduğu için bu kusurunu hoşgörü ile karşılamak gerekir.

54. selim'in ilgi duyduğu başka kızlar da vardı. hepsi selim'i beğeniyorlardı: onun sözlerini ciddi bir tavırla ve başlarını sallayarak dinliyorlardı. çok doğru söylüyordu. ne güzel ifade ediyordu. ona hak vermemek imkansızdı. bu yaşta bir gencin böyle esaslı sözler etmesi ne güzeldi. böyle ciddi ve ağırbaşlı bir insana ancak hayranlık duyulabilirdi. başka bir şey duyulamazdı. bu nedenle bütün kızlar, bu ciddiyet ve ağırbaşlılığı kendilerine layık görmedikleri için, daha hafif genç erkeklerin koluna girerek uzaklaşıyorlardı.

55. tanrı, tutunamayanlardan rahmetini esirgemesin. bat dünya bat! sonunda metin'e de acıyacak mıydık?

56. sıkıntısını artık gizlemiyordu. kendi de bilmeden bir kurtarıcı arıyordu. sıkılganlığının geçmesi için ona yardım etmek istedim. onun gibi suratımı asarak yanına yaklaştım, konuşmaya başladım. 'benim gibi bu eğlentiye yanlışlıkla gelmediğinize göre, beni anlayacağınızı sanmıyorum,' dedi. 'ben de söylediklerimden hemen pişmanlık duyarım. en iyisi hiç konuşmamak. bakın, burada canlı ve neşeli bir sürü genç adam var. onlar sizi daha iyi eğlendirebilir.' ben, gene suratımı asarak, onunla konuşmak istediğimi söyledim.

57. "burhan'ı ben de tanıdım. yolda tanıştırdı, utanarak." "kimden utandı? burhan'dan mı? sizden mi? kendinden mi?" "neden utandığı belli değildi." yaşamaktan utanıyordu herhalde. hayata karşı ayıp oluyordu. on yüz bin şeyi birden yaşamak istiyordu. hangisine sarılsa başkasına ayıp oluyordu.

58. hayatımın, başı ve sonu belliydi; hiç olmazsa ortasını kaçırmamalıydım. oyalanacak durumum yoktu. ezberlemiş olduğum bütün şiirleri okumalıydım, bugün kavgaları çıkarmalıydım, bütün kuruntularımı ortaya dökmeliydim. belki seni bir erkek anlayabilirdi selim. nasıl olur? hepimiz, birbirimizin gözünü oyuyorduk. bir kadın karşı koyamazdı: artık bana karşı konulmasını istemiyordum. doludizgin gitmek istiyordum.

59. ne iyi olduğunu bilemezsiniz gelişinizin günseli. bu bilgileri, sizden başka kime verebilirdim? yoktan neler yarattığımı görüyorsun. bütün azgelişmişliğime rağmen, elimden geleni yapıyorum. sen bir cümle söyle, ben ondan neler çıkarırım şaşarsın.

60. anlamıyorsun, derdi. bütün bu yazdıklarım uydurma. aklımdan geçenleri yazmaya cesaret edemiyorum. alışılmış kalıplar içinde bocalıyorum. kalıbım yok benim: biçimsiz bir şeyim ben. eriyip dağılıyorum yazarken. olmuyor. bana uzak gelen yaşantıları düzmece bir biçimde anlatmaya çalışıyorum. içinden geldiği gibi yazsan, içinden geldiği gibi anlatsan selimim. olmaz. deli derler adama sonra. hemen damgayı yapıştırırlar. daha kötüsü hiç bir şey demezler. ya da, bütün çıkardığın gürültülünün sonunda bunu mu yazacaktın derler; ayrıca içim o kadar karışmış ki sahtelikleri ayıklayıp temizleyemiyorum.

61. korkuyoruz. düşünmekten ve sevmekten korkuyoruz. insan olmaktan korkuyoruz. insana benzetirsek, onlara acımaktan korkuyoruz. işin içine bir kere acıma girerse, ondan bir daha kurtulamamaktan korkuyoruz. sen de korkuyor musun günseli? senin için korkuyorum sadece selim. doğru değil. ben bunu gerektirecek bir şey yapmadım sana. bir sürü gevezelik ettim. bitmesi gerekirdi bunların artık. yeni sözler, yeni yaşantılar bulacağım sanıyordum. bu acılar, yüreğimi paslandırmış oysa. sevmek zor geliyor. alışmamışım yoruluyorum. her an sevdiğimi düşünemiyorum. bazen atlıyorum, boşluklar oluyor. bunları boş sözlerle doldurmaya çalışıyorum. oysa ben her an sana bakmak, bir sözünü kaçırmamak; bir kıpırdanışını, yüzünün her an değişen bugün gölgelerini izlemek, her an yeni sözler bulup söylemek istiyorum. bütün bunlar beni yoruyor. sen orada duruyorsun ve beni seyrediyorsun sadece. senin için sevmek, su içmek gibi rahat bir eylem. ben, her an uyanık olmalıyım.

62. sen her an uyanık olmalısın selim. herkese koşmalısın, her şeye yetişmelisin. bu görevle dünyaya tayin edildin. beş milyon sekiz yüz bin sekiz yüz yirmi dokuzda bir insana verilen bir görevin var. istifa ediyorum. dayanamadım, vazgeçiyorum. bu görev için yetiştirilmedim. özel bir eğitimden geçirmeleri gerekirdi beni. beni iyi korumaları gerekirdi. derimin ince olduğunu, güneşe dayanamayacağını bilmeliydiler. kusurlarımı hoşgörüyle karşılasalardı. sekiz kat elbisem olmalıydı. ellerim terlememeliydi; gömleklerim ütülü, ayakkabılarım boyalı olmalıydı. ben ortaçağda yaşamalıydım. sabahları, montaigne gibi oda orkestrası ile uyandırılmalıydım. özel eğitmenler nezaretinde yetiştirilmeliydim. bu hususta, sekiz yüz yirmi dokuz sayılı kanuna ek bir kararname çıkarılmalıydı. günseli'ye daha önce rastlamalıydım. içişleri bakanlığı bunu temin etmeliydi. teyzesi, bu kadar uzun zaman günseli'de kalmamalıydı. polis marifetiyle dışarı çıkarılmalıydı. bütün önemli kişilerin muhafızları var: ben yalnız bırakılmamalıydım. yalnız istemesini biliyorsunuz, ne istiyorsunuz benden? burhan'a dergiyi çıkarması için yardım etmedim mi? onun yerine sabahlara kadar oturup yazı yazmadım mı? güner'in projesini oturup çizmedim mi? karşılık olarak on lira verdiği zaman, ayıp olmasın diye almadım mı? annem üzülmesin diye, kendime bir oda bile tutmadan on yıl o iç karartıcı odamda yaşamadım mı? babam benimle övünsün diye can sıkıntımı yürürlükten kaldırıp üniversiteyi bitirmedim mi? her sözünüze başımı sallamadım mı? neymiş efendim? hiç bir işin sonunu getirmemişim. siz başlamayı bile göze almadınız. benimle içinizden gelerek hangi yaşantıma katıldınız? benimle yaşanmazmış. ne biliyorsunuz? ben bile kendimle yaşayamamışım. bu sözünüze gülmek isterdim. metin gibi acı acı gülmek isterdim. neden başaramayacak birine bu görevi verdiniz o halde? neden içimi böyle arzularla doldurdunuz? alacağınız olsun. bu dünyaya bir daha gelişimde, ikinci gelişimde bütün borçlarımı ödeyeceğim. bugün için belirtmek zorundayım ki beş yıllık plan tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. gerçekleştirmemi istediğiniz bütün hayaller, ikinci bir çağrıya kadar ertelenmiştir. herkes işinin gücünün başına dönsün. benim birinci gelişimle yarım kalan aşklarını yaşasın. yarım kalan yaşantılarını eskisinden daha çok beğensin. benim gibi biri, bir daha girmesin küçük yaşantılarına: kapıları daha iyi kapansın. herkes ne istediğini daha iyi bilsin: ne istediğini bilmemek yüzünden bir daha kimse bana başvurmasın. evde yokum. kendilerinden ümidi kestikleri için, hiç olmazsa beni yaşatmaya çalışmak gibi, "dur canım üzülme, ben seni hayal edemeyeceğin derinliklere ve yüksekliklere taşırım," gibi bir incelik göstermesinler bir daha. beni bu kadar düşündükleri için eksik olmasınlar. fakat boş yere zahmet etmesinler. boş yere değerli hayatlarını benim gibi bir solucan için harcamasınlar. boş yere, psikobilmemne yönlerini araştırmak için deneme tahtası yapmasınlar beni. ne dediniz? gene de seviyorlarmıymış beni? işte beni bu incelikler öldürüyor. batılı amcaların bulduğu bu incelikler! yalnız kendimi sevdiğim halde, bunu başkalarına sevgi şeklinde belirtmek suretiyle kendimi aldatmak ve aynı zamanda bir bakıma onların daha gerçek sayılması gereken aşklarını, bu aldatıcı aşkımın yanında önemsiz görmekle, bir kere daha kişiliğime duyduğum aşkı ve vazgeçemediğim benliğimi ortaya koymakla kendinisevengillerin birtürlügerçeklerigöremediğiiçinbaşkalarınınsevgisinemuhtaçgiller - familyasına mı giriyormuşum? ingilizler bile bu kadar inceliği bir arada düşünemez, bir yerde şaşırır. ömür boyu aylık sinir, yalnız ruhsalgerçekler bankası verir. ben de hepinizden farklı bir solucandım, kim bilir? şimdi yarısı ezilmiş, yerde yattığı için belli olmuyor. diğer yarısını yerden kaldırmak için çırpınan günseli'yi bile acıklı gözlerle seyredemiyor. gözleri, ezilen yarısında kaldı da ondan. anlayışı da o yarıda kaldı; bütün ümitleri, yaşama isteği de, mühendislik diploması da, iyi durum kağıdı da, çiçek aşısı kağıdı da, altı tane vesikalık resmi de, isa'ya sevgisi de, bilmem nesi de, yaratma hırsı da, bir türlü atamadığı değersiz evrakı da, günseli'yi okşamak isteyen elleri, ona dokunmak isteyen derisi de hep ezilen yarısında kaldı. bu yarısında sadece ölüm acılığı kaldı. bu nedenle, şimdiye kadar söylediklerimizi kısaca özetlemek gerekirse, mezar taşına şöyle yazılması uygun düşer (yazı kabartma olmasın: uzaktan dikkati çeker): şarkısı yarıda kaldı, aklı da karıda kaldı. sebep olanların gözü kör olsun.

63. camiden çıkanlar arasında merhumu tanımadan şahadet edecek birkaç kişi elbette bulunur; intihar edenlere tören yapılmaz, böyle intikamcı tanrıya tapılmaz.

64. selim kalkardı. ellerime sarılır beni bir gün unutacaksan bir gün bırakıp gideceksen boşuna yorma derdi boş yere mağaramdan çıkarma beni alışkanlıklarımı özellikle yalnızlığa alışkanlığımı kaybettirme boşuna tedirgin etme beni bu sefer geride bir şey bırakmadım tasımı tarağımı topladım geldim neyim var neyim yoksa ortaya döktüm beni bırakırsan sudan çıkmış balığa dönerim bir kere çavuş olduktan sonra bir daha amelelik yapamayan zavallı köylüye dönerim beni uyandırma

65. isa günahları affediyor her iş yolunda fakat isa günah işlemedi bunun ağırlığını bilemez

66. oysa aynı hatalar aynı aptallıklar tekrar ediliyor neden gazetecinin kızını ilk gördüğüm gün ondan hoşlandığımı söyleyemediğim halde onun da bana pek aldırmadığını gördüğüm halde ondan sonra kadınlardan uzak durmasını bilemedim

67. daima aklım bir çalıya takılacak. huzursuzluğum beni bir gölge gibi takip edecek. bu yükü taşıyamazsın, boşuna çırpınma. senin gibi bir insanla birlikte yaşamayı ilk düşündüğüm zaman görseydim seni, belki başka türlü olurdu. oysa o zamandan beri o kadar karanlıklar yığıldı ki, istesem de atamıyorum. yaşamak artık beni yoruyor. önemli bir olay yaşamadan sadece yaşamak bile yordu beni. insanlarla birlikte olmak, onların sözlerine cevap vermek, nasılsınız demek, içeri girerken merhaba; ayrılırken hoşça kalın gene görüşürüz demek, konuşmaları izlemek, ne demek istedi acaba, söylediğimi anladı mı? ne demek istedi acaba, yanlış bir şey mi yaptım? acaba söylediğini anladım mı? o kadar çok insan var ki, o kadar çok şey birden oluyor ki, birini izlemek isterken başkasını kaçırıyorum. birini duyarken, ötekini görmüyorum. yetişemiyorum. kan ter içinde kaldım. sigaramı yakarken ne söylediğinizi anlayamadım. kahvemi içerken kapının açıldığını görmedim. biri daha mı geldi, bir şey daha mı oldu? ipin ucunu kaçırdım. tek bir şeyi bile izlemeyi beceremedim. kapıdan çıkmayı düşünürken pencereyi kapatmayı unuttum. size gülümseyeyim derken onun elini sıkmak gerektiğini görmedim. oysa sen bakışlarınla başka istekler ifade ediyorsun. beni yeniden yaşamaya, yeniden ıstırap çekmeye zorluyorsun. yaşamak aynı zamanda yaşamış olduklarını hatırlamak demektir. hatırladıkça bunalıyorum. neden babam bizi bu karanlığa boğdu? neden bu evden bir türlü çıkamadım. neden yamalı çoraplarımı ilk giydiğim gün sokağa atmadım. neden bütün isyanlarımı kafamda yaşadım. hiç bir gerçek yaşantım olmasaydı daha kolay geçirebilirdim. zamanı yaşamak diye bir gerçek olduğunu bilmezdim. oysa sen bana ilk gerçek yaşantıyı tanıtmakla yaşayamadığım bütün hayallerimin gerçekleşebileceği saplantısına kapılmama sebep oldun, demek onları da yaşayabilirmişim.

68. itiraz ediyorum, itiraz ediyorum sayın başkan. oturuma son verilmesini talep ediyorum. kimse beklediğini bulamadı. bilet parasının iadesini talep ediyorum. zarar görenlerin mahkeme masraflarıyla birlikte tazminat almasını ve temyiz yolu açık olmak üzere kararın bana hemen bildirilmesini talep ediyorum. suçluyum, suçumu kabul ediyorum. cezamın hafifletilmesini istemiyorum. saygılar sunarak aranızdan ayrılıyorum.

69. günseli demekten hoşlanırdı. sigara başını döndürür, duygulanır, gülümserdi. "beni yıkın artık günseli," derdi. "üstünüze çökmeden yıkın beni. yerime cam mozaik cepheli bir apartman yaptırırsınız. size iki daire on bin lira da para verirler. geçinir gidersiniz. çok beklemeyin sonra üstümden yol geçirirler, belediyeden metelik alamazsınız. fena mı, iki daire; birinde oturursunuz birini kiraya verirsiniz. üst katımda oturun, alt katımı kiraya verin. sağlığımda bir işe yaramadım hiç olmazsa enkazımdan bir şeyler kazanırsınız. eski bir ahşap ev olmak hoşuma giderdi. yıkıcıya verirsiniz kalıntılarımı," derdi. "oradan da bir kaç kuruş geçer elinize. adamlar gelirler kapılarımı, camlarımı, tahtalarımı birer birer sökerler, tuğlalarım bile işe yarar. işe yaramayan kısımlarımı da bir kamyona koyar götürürler. o kısımlarım bile bir işe yarar, bir çukuru doldurur. sonra bir dozer gelir, bir düzeltir al sana yeni bir arsa. sağlığımda iyi kötü taraflarımı yıkıcıların yaptığı gibi ayıklayabilseydin belki içimde oturulabilirdi. fakat masrafa değmez. hangi tarafımı tamir ettireceksiniz? yıkıp yeniden yapmak daha ucuza gelir.

70. bir daha zor bulursunuz beni. ne acıklı değil mi bütün hayatınca arkadaşlığın önemini haykıran selim ışık'ın başına bunlar geliyor. oysa ben neler istiyorum. neler istiyorsun canım? insanların üstüne dünyanın bütün yıldırımlarını yağdırsam da sevilmek özlenmek istiyorum. bütün gürültümün çocukça olduğunu aslında sevgiden ilgiden geldiğini anlamalarını, öyle sanmalarını istiyorum. peki diyorlar neden yapalım bütün bunları? neden öyle sanalım? kimsin sen diyorlar. reisicumhurbaşkanı mısın? evet reisicumhurbaşkanıyım. evet, aslında bütün temel atma törenlerine, bütün açılışlara, resmi geçitlere, şenliklere, resmi kabullere, ziyafetlere, balolara, düğünlere, kokteyl partilere, anma törenlerine beni çağırmalısınız.

71. biraz daha gevezelik etmek istiyorum. yeteri kadar yazdığım halde kalemi elimden bırakamıyorum. bunu biraz da tabancayı henüz masanın üstüne yerleştirmemiş olmama borçluyum. dışarı çıkacağım. mektubu postaneye götüreceğim. engel olamamak ne yazık değil mi bana. kalan süreyi bu kadar kesin belirttikten sonra biraz daha anlatabilirim herhalde. seninle biraz daha konuşmamda kötü bir şey yok. sen de bu satırları okurken benimle biraz daha konuşmuş olacaksın, bunu düşünmek güzel.

72. en önemli sözü en sonda yazacağımı sanıyorsan aldanıyorsun. hiç bir zaman benden bekleneni vermeyi becerememişimdir, bekleyenleri utandırmışımdır. daha fazla yazamayacağımı hissediyorum. son anda acıklı bir sözle canını sıkmamalıyım. işte bu kadar, işte canım sevgilim, günseli selim.

73. fakat yanlış yollardan her zaman dönülebilir. yeter ki insan, kendisine verilen fırsatı zamanında kullanabilsin.

74. rahat koltuğundan kalktı. rahatsız olmuştu. düşünene bu koltukların faydası yok. bir sandalyeye oturdu. düşünceli görünüyorsunuz turgut. ne korkunç bir iftira. beni mi düşünceli görüyorsunuz? hiç adetim değildir: düşünmem. hayır düşünceli görünüyorsunuz. muhakkak bir sıkıntınız var. demek yakalanmak için bir tuzak bu. düşünceli görünüyorsunuz. düşünmeyince kurtuluyorsunuz. neyin var, düşünceli görünüyorsun. bu sözden sakınmalı. düşüncesiz de olma. o zaman da ne kadar düşüncesiz bir adam derler. düşünün, düşünün ama durup dururken düşünmeyin. işinizde çalışırken düşünün. ev satın alırken düşünün. yalnız, akşam evde otururken, durup dururken düşünmeyin.

75. böyle bir düzen içinde insan düşünebilir mi? büyük ve güzel şeyleri demek istiyorum. önce eşya engel oluyor, sonra şartlar: kalorifer, hizmetçi, çocuk odası. düşünmek için kendime bir daire tutsam. içinde düşünmeye engel olacak eşyalardan hiç biri bulunmayan küçük bir daire. kapıdan girer girmez ayakkabılarımı çıkarıyorum ve düşünme terliklerimi giyiyorum. odalardan hiç birinin özel bir adı yok. hepsi de sadece oda. bir odada sandalyenin üstünde, düşünme elbiselerim duruyor. üstümdekileri kaldırıp hemen bir dolaba koyuyorum ve dolabın kapağını hemen kapatıyorum. ne dolabı olduğu belli değil; dolap işte, her şey konabilir içine. her şey, düşünmeyle ilgisine göre adlandırılıyor, her şey düşünmeye yaradığı oranda önemli. orada ne düşüneceğim? kim bilir? oraya gitmeden belli olmaz. ne düşüneceğimi düşünürüm.

76. düşüncelerinden kurtulabilmek için anlatmaya, gelişigüzel anlatmaya karşı bir susuzluk duyuyordu. nasıl olursa olsun, bu zamanı, bu ağır geceyi geçirmek gerekiyordu.

77. yatağa girdi, konuşmadan kitabı açtı, okumaya çalıştı. biraz sonra, karısının yumuşak kolunu, boynunda hissetti. döndü, ona sarıldı.

o gece turgut karısıyla, bütün geçmiş alışkanlıklarını, bütün birlikte geçen yaşantılarının verdiği alışkanlıkları kullanarak sevişti. ona artık verebileceğim bir şey kalmamış olric. alışkanlıklarımdan başka verebilecek bir şeyim kalmamış ona. o ise, bütün bu uzun sevişmeyi, onu şimdiden özlemeye başlamam gibi bir duyguyla açıklıyor. oysa olric, içimde özlemini duyduğum uzak ülkemin soğukluğu, beni başarısızlığa uğratabilirdi. nermin için yeni bir durum: üzerinde fazla durmamıştır. belki biraz hissetmiştir. bu, son savaşımız olacak olric. sonu nasıl gelirse gelsin, yorgun ordumuz son savaşını veriyor. askerler, yorgun ve isteksiz. zafer ya da yenilgi onlar için aynı anlama geliyor artık. artık savaşmak istemiyorlar.

78. uzun süreden beri ilk defa o gece rüya görmeden aralıksız uyudu. belki de uyandığı zaman gördüğü rüyaları hatırlamadı, hatırlamak istemedi. belki de ilk defa uyandığı zaman, kafasında tek düşünce olmasını istedi. tek bir amaçla uyanmak istedi ilk defa: kalkmak ve yola çıkmak.

79. bugün annem dayanamadı; ne yazdığımı sordu. ona nasıl anlatsam? bütün hayatımı birlikte geçirdiğim ve beni gerçekten seven bu insana hiç bir şey anlatamamak ne kötü. ondan farklı gelişmeye ne zaman başladım? bu ayrılık nasıl doğdu? hiç anlamıyorum. bir gün baktım, iki yabancı olarak yaşıyoruz aynı evde. aslında kimseye bahsetmedim kendimden. istemiyorum da.

yatağımın karşısında bir pencere var. odanın duvarları bomboş. nasıl yaşadım on yıl bu evde? bir gün duvara bir resim asmak gelmedi mi içimden? ben ne yaptım? kimse de uyarmadı beni. işte sonunda anlamsız biri oldum. işte sonum geldi. kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım. bana acımayın. ben kötüyüm; sizlere karşı kötü duygular besledim içimden. beceriksizliğimden uygulayamadım kötü düşüncelerimi. sizleri kıskandım, küçük gördüm, bayağı buldum: bana yapılmasını istemediğim kötülükleri sizlere yapmak istedim. fırsat bulunca da yaptım. dün gece rüyamda biri beni öldürdü. içimin boşaldığını hissettim. ben de ne işkenceler düşünmüşümdür bana kötülük edenler için.

80. dönüşte günseli'ye uğramak istedim. yolda o sıkıntı gene geldi. orada düşüp öleceğimi sandım. bir otomobile zor attım kendimi. eve döndüm. beni öyle bir durumda görmesine katlanamazdım.

81. bir silgi gibi tükendim ben. başkalarının yaptıklarını silmeye çalıştım: mürekkeple yazmışlar oysa. ben, kurşunkalem silgisiydim. azaldığımla kaldım. bütün günüm tedirgin bir beklemeyle geçiyor. gelecek mi? gelmeyecek mi? ne gelecek? bilmiyorum. adını koyamadığım bir şeyden korkuyorum. soyut bir korku içimi dolduruyor. bu korkuyla uyanıyorum ve bekliyorum.

82. hastaneden dönerken günseli'ye uğradım. beni görünce sarardı. on beş gündür sakalımı kesmiyordum. saçlarım da uzamış. isa'ya benzeyip benzemediğimi sordum ona. birden kapısını çalıverdim işte. onu sevdiğimi sanıyorum. heyecanlanıyorum günseli'yi görünce. ona durmadan günseli demeyi seviyorum. günseli. günseli. korkularımı ve hastalığımı unuttum onun yanında.

83. dünyada sevdiğim her şeyden uzaklaşmaktan korkarken onu öpmeyi nasıl isteyebilirdim? belki de bir kadına korkularımı anlatmaktan utandım. erkek de olsa utanırdım belki. gözleriyle, ne istiyorsun benim sevgilim, diyordu. ne istiyorsun, bana olduğu gibi söyle canım selim, anlamasam da istediğini yaparım hemen. ben bunu istemiyordum. hayır istiyordum.

84. berber de yüzümü yorgun buldu. sakalım zor traş ediliyormuş. biraz konuşsaydık belki o da evlenmemi tavsiye ederdi. ben parçalarımı bir arada tutmak için olağanüstü bir çaba harcıyorum: tutmuş benden ne istiyorlar. selim gibi görünmenin bana neye mal olduğunu bir bilseler. yatağın içinde büzülmüş bu satırları yazarken nasıl kahramanca bir dayanma gösterdiğimi farketmiyorlar. kimse, karşısındakinin parçalanışını görmek istemiyor.

85. saat dörde doğru uyandım. sabah yaşadığım öldürücü saatleri düşündüm. bu duruma nasıl geldim? neden bana yaşamasını öğretmediler? neden bana, bizden bu kadar gerisini sen bulup çıkaracaksın dedikleri zaman isyan etmedim? hayata atılmak gibi bir çılgınlığı nasıl yaptım? insanların dünyasına atılmayı nasıl göze aldım? ben insan değildim ki. yaşamadığım bir hayatın içine nasıl atıldım? beni nasıl gürültüye getirip de bu soğuk bakışlı mimar gibi insanların karşısına çıkardılar? onlar da bilemezdi: görünüşümle insana benziyordum. denemelerden geçmiştim. onları aldatmayı başardım. sonumu kendim hazırladım. her an ne yapacağımı söyleyemezlerdi bana. beni aldattılar; gene de suçluyum. insanların en verimli olduğu çağda tükendim. her anı, ne yapmam gerektiğini düşünerek geçirdiğim için çabuk yoruldum. bana müsade.

86. tiyatronun kapısında duran zayıf gencin sevgilisi onu atlatmasaydı bütün bunlar başına gelmeyecekti. taşralı bir tüccara benzeyen orta yaşlı bir adamla birlikte biletleri sevinerek aldık bu gençten. tüccarın yanında oturmak düşüncesinden rahatsız oldum; fakat bütün biletler bitmişti. ben o gencin yerinde olsaydım yalnız başıma girerdim tiyatroya: gelmeyen sevgiliye inat. taşralı tüccarla girselerdi, ben kurtulacaktım. olmadı. oyun başlamadan, son dakikada, bilet bulmak bir talih işiydi. bu nedenle kendimi biraz da akıllı saydım.

87. onlar bir bakıma kaybediyorlar. eksik olsun böyle kazanç. ben ölüyorum: görmüyor musunuz? yazık diye üzülecekler. fakat, haklı çıkmanın sevinci içlerini ısıtacaktır. beter olsunlar diyeceğim; oysa beter olan benim.

88. beni kötü yetiştirdiler. annem de babam da bana gerekli eğitimi vermediler. yaşamak için demek istiyorum. bana yaşamasını öğretmediler. daha doğrusu bana her şeyin öğrenilerek yaşanacağını öğrettiler. yaşanırken öğrenileceğini öğretmediler. ben de kolayca razı oldum bana öğretilen bu yanlışlara. insan, kendi bulurmuş doğru yolu. ben bulamazdım. bana, başkalarına gösterdikleri basmakalıp yolları öğrettiler. başka türlü bir itinayla tutmalıydılar beni. daha fazla değil, farklı. normal bir insan olmaya zorladılar, bana boş yere vakit kaybettirdiler. olmayınca da, anormal dediler. ben de kendimi anlamadım: bütün hayatım boyunca normal bir adam olmaya çalıştım. arkadaşlarla geneleve gittim, müstehcen romanlar okudum ve sokakta genç kızların peşinden gittim. hiç birinde tutarlılık gösteremedim. bunun üzerine anormal olduğuma karar verdiler. onlara biraz olsun benzeyebildiğim ölçüde kendimi mutlu sayıyordum. kendimi onlardan ayırmasını beceremedim. hitler, genel yatakhanelerde işçilerle kalırken bile onlardan ayrı olduğunu hisseder, onlara yaklaşmazmış. bende böyle bir içgüdü yoktu. sınıfta toplanıp müstehcen resimleri seyrettikleri zaman, onlardan uzak durmak gerektiğini bilemedim. oysa, onlar gibi hissetmiyordum. duyduğum bu yabancılığı onlardan geri kalmak diye nitelendirdim ve nefes nefese onlara yetişmeye çalıştım. bu bakımdan yakınmaya hakkım yok. onlar gibiydim.

89. evet, haklıydı akrabalar. ben, normal olmadığım için anormal olan bir çocuktum. allah beni kahretsin ve ediyor da.

90. ölürsem daha da uslu olacağımı söyleyerek yerimden kalktım, yatağıma döndüm. kimseye, kimsenin varlığına dayanamıyorum artık.

91. kendimden utanıyorum. hiç bir işi sonuna getiremedim istediğim gibi.

92. neden korkuyorsun benden canım sevgilim? korkulacak halim mi kaldı benim?

93. bu deftere anlamsız sözler yazmak istiyorum artık. aklımı kullanmaktan ve anlaşılmaya çalışmaktan bıktım.

94. çocukluğumu hatırlıyorum. yaşamadığım çocukluğumu.


Anısına saygıyla..



28 Ağu 2020

Nasıl bu duruma geldik Selim?

 


Nasıl bu duruma geldik Selim? Bir arada olmanın kaçınılmazlığından başka bir neden yok muydu bizi yaklaştıran? Aramızdaki boşluğu nasıl doldurmalıyım? Sen olmadan seni nasıl öğrenmeliyim? Belki de, bu kısa huzursuzluğu duyduğum için, dantelin kıvrımlarından gözümü bir türlü ayıramadığım için benimle övünürdün. Koca ayı, derdin, düşünür gibi bir halin var. 

Dikkat et midene dokunur sonra. Zarar yok; yaşasaydın da beni yerin dibine batırsaydın. Bin kere esir alsaydın beni, Selim! Öyle durma hiç konuşmadan.

Ağır bir söz söyle; utandır beni. Söyle, de ki: bin tane kitap okumak gerek. Geceleri de uykusuz kalınacak. Her gün durmadan koşulacak, akşama kadar; sonunda epsilon kadar küçük bir fayda temin edilecek. Bir epsilon, iki epsilon... razıyım. Esir Selim esir. British Museum’a gidilecek.

Marx gibi çalışılacak... istersen sakal da bırakırım. Kataloglar içinde kaybolacaksın Turgut, de. Bir dene bakalım. C/17760 8.P 158 6c CD lit Vic-ne. 1949 mus. o. 96. Hemen arar bulurdum. Hidrolik çalışmak gerekiyor, hem de ezberlemek yok; anlayarak, desen itiraz edersem o zaman söyle.

Batı ve Güney Anadolu Hitit, İyon ve Mikene medeniyeti kalıntılarını görmenin bir yararı olacak mesela. Arabayı alınca hemen toplarım çoluk çocuğu. Çoluk çocuk mu hayır, hayır Selim. Bir an için oldu o duraklama. Bir yolunu bulurum. Sen düşünme orasını. Selim, ne kuvvetliyim göreceksin. Ellerinin bütün gücüyle koltuğun kenarlarını sıkmakta olduğunu hissetti. Endişeli bir bakışla Müzeyyen Hanıma ve Burhan’a çevirdi gözlerini. Ona bakmadan, alçak sesle konuşuyorlardı. Hepimiz suçluyuz Selim. Alçak sesle konuşmalıyız. Fakat ben bir yolunu bulup yükselteceğim sesimi. Burhan ayağa kalktı, Turgut’a yaklaşarak elini uzattı. 

Turgut bu eli kuvvetle sıktı. “Ankara’ya gelirsem... sizi aramak... konuşur... bir mahzuru yoksa...” gibi sözler mırıldandı Burhan’a. Bir kâğıda birşeyler karalayıp verdi Burhan. Bakmadan cebine attı bilinçsiz bir hareketle. Müzeyyen Hanım oturma odasına döndüğü zaman, Turgut’u aynı yerde, ayakta buldu. Turgut, yavaş bir sesle sordu: “Odasına gidebilir miyim?” Selim’in annesi, Selim’den birşeyler taşıyan yüzünü yana çevirdi, gözyaşlarını göstermemek için. 

Turgut bir an durdu, onun omzuna dokunmak istedi; vazgeçti. Selim’in odasına yürüdü, Turgut, biraz içi burkularak girdi odaya. Bu oda benim için, göründüğü kadar sıkıcı değildi. Belki de sıkıcıydı; benim tanıdığım gibi değildi. Selim de, onu bütün canlılığıyla tanıdığım bir sırada kendini öldürdü. Bu odayı tanımıyorum herhalde; içinde ölen Selim’i bilmiyorum.

Odaya ve eşyaya ilk defa bakıyormuş gibi incelemeye başladı. Pencereyi tam kapatmayan ve güneşi biraz geçiren basma perdeler sıkı sıkı kapalıydı. Basmanın bazı yerleri solmuş bazı yerlerine de pencereden sızan yağmur suları, koyu çerçeveli büyük damgalar vurmuş. Pencerenin üstüne çıplak bir rayla tutturulan bu perde, hazin bir belge. Efendim? Bütün kötülük bu perdeden, bu raylardan geliyor. Yerde, asıl rengi anlaşılmayan bir halı ve bir iki kilim parçası. Yazık oldu. Müzeyyen Hanım oğlunun mürüvvetini göremedi. Odasını, gönlünce

süsleyemedi. Ya da bir kadın... kim bilir? Kitaplığının rafları toz içinde... masanın üstü de... Buraya hiç dokunulmamış. Demek beş yılda bitiremem, diyorsun. Sürekli okusam da. Bitireceğim Selim. Bütün dünyaya gücümüzü göstereceğim. Eğildi, yazı masasının gözlerini rasgele açarak içindekileri çıkarmaya koyuldu. Sonra, bütün kâğıtları kucakladı, hem yatak hem divan olarak kullanılan somyanın üstüne taşıdı ve kâğıtların yanına uzandı. Müzeyyen Hanımın yağlı boya manzaralı yastıklarından birine yaslanıp önündeki yığını karıştırmaya başladı. Yatak varken masada okumak da ne oluyor derdi “rahmetli”. Boğazına bir şey düğümlendiğini hissetti. Sen Müzeyyen Hanım değilsin. Merhum, arkasından ağlanmasını katiyen istemezdi. 

Hatta bana bir gün... 

ne yazık ki bir şey söylemedi. Yalnız bu konuda bana “dersimi” vermemişti. Acaba bu notları hemen okumaya başlasam mı?

Evde rahat olmayacak. Başını kapıya çevirerek: “Müsaade ederseniz, ben buraları biraz karıştırıyorum,” diye seslendi.

“Acaba gerçekten okumalı mıyım? Ona bir faydası dokunur mu?” Konuştuğunu farkederek sustu. Ne yapsan faydası var oğlum Turgut. Merak için başlasan bile. Bir yerden başlamak zorundasın. Ayağa kalktı. Bir sigara yaktı. Tekrar oturdu. Kalpsiz adam! Ölü yatağına oturmuş, sigara içiyorsun. Onun gizli yönlerini deşmeye hazırlanıyorsun. Onun iyiliği için. Kime iyilik? Bilmiyorum. Öyle söyleyiverdim işte.

Durmadan çalışacağıma söz vermiştim ya... Peki ne yapmalı? Evet ne yapmalı? Dur bakalım; Ne Yapmalı’yı arayalım önce. Hayır arama, kapıyı kapa ve çık. Olmaz, Selim bile gülerdi böyle bir korkaklığa. O halde sonuna kadar git. O ne demek? Yani hepsini oku mu demek? Biliyorsun ne demek olduğunu. Hayır bilmiyorum. Evet biliyorsun. Hayır bilmiyorum. Peki neden geceleri, evde homurdanarak dolaşıp duruyorsun? Neden, kendi kendine söyleniyorsun arasıra, “Hayır, olmaz, manasız,” diye. Bilmiyorum. Biliyorsun.

Benim durumumdaki adama yakışmaz da ondan. Gülünç olurum sonra. Otomobil işini yapan muhasebeci bir duysa...

beni kandırmaya çalışma. Sen duydun mu bir adamın “durup dururken”... Duydum, gazetede yazıyordu. Gazete dediniz de aklıma geldi: Nermin yemeğe bekler beni... müsaadenizle. 

 Espri yaparak kurtulamazsın; koltukta söz verdin.

Vazgeçiyorum; bütün insanlığın önünde eğilerek özür diliyorum: beni yanlışlıkla çıkardılar sahneye. Ben yoldan geçen... Bütün sorumluluk sende. Hayır değil. Benden paso; çocuk da daha altı yaşını doldurmadı biletçi amcası. Evet, çocuklar da bekliyor. Paramı geri istiyorum; yanlış filme gelmişim. Görüyorsun, benim gibi rezil bir insandan hayır gelmez. Ölü evinde oturmuş... Yataktan fırlayarak kalktı, pencerenin önüne gitti. Perdeyi aralayarak dışarı baktı: pis bir aralık! Hemen yanında birbirinin üstüne yığılmış evler. Az gökyüzü. Sen o kadar yıl oku, didin; mektebini bitir... sonra çöplük gibi bir yere bak. İnsan ruhu... Efendim? Hayır! Çıkıp gitmeliyim bu odadan. Gel bizde kal, dedim. Karın istemez, dedi. Karıyı boşver, dedim. Benim derdim başka, dedi. Bir gelseydi... Ben de fazla ısrar etmedim galiba.

Böyle olacağını... Efendim? Batsın efendin senin! Ne olur çıkıp gidelim buradan. Biraz anlayışlı ol. On bin peşin vereceğim bu günlerde, biraz dişimi sıkmam gerekiyor. Olmaz.

Bu işe tayin edildiniz. İstifası yoktur askerlik gibi. Bütün hayatımı ayaklarının altına seriyorum: incele beni! Çürüğe çıkarırsın biraz insaflıysan. Peki, Allah canımı alsın kötü niyetim yok. Peki, anladık; okuyacağız.

Söylenerek yatağa oturdu; kâğıtları telaşla divana yaydı: ne yapmalı, ne yapmalı? İşte burada Ne Yapmalı. Buldum.

işte. Buyur oku:


Oğuz Atay /Tutunamayanlar

2 Ara 2016

Tutunamayanların romanı biter mi?


Orada öylece kaldım. Benim durumum da bir bakıma acıklı. Bütünüyle unutulmaya kimsenin gücü yetmiyor. Bir duvarda iki satır yazı, bir albümde soluk bir resim, bir Selim’in ölümü bana hepsinden acı geliyor. Bir de, bütünüyle unutulmak gibi acıklı bir oyuna kimsenin yüreği dayanamıyor. Selim’e bile unutulmak ölümden acı geliyor. Selim’in ölümü bana hepsinden acı geliyor. Bir de, bütün bunları, Selim öldükten sonra düşünmek acı geliyor. Sonumu düşünmüyorum: baş tarafım acı geliyor. Değiştirememek acı geliyor. Selim’e, ben de varım Selim, ben de varım, diyememek acı geliyor. Beni de al Selim; ölümden, unutulmaktan öteye götür. Birlikte tutunamayalım. Ölmekle bana haksızlık ettin, birçok insana haksızlık ettin. Bütün bunları diyememek acı geliyor. Sonra, kendi kendime konuşuyorum: Kışlık sarayımda, Olric’le konuşuyorum. İkimiz de üşümeye başladık. Sıcak ülkelerden kaçtık; soğuk ülkelerde üşüyoruz. Durmadan dudaklarımı oynattığım için, beni garip bakışlarla süzüyorlar. Beni neşelendir Olric, diyorum. Olric’se, deliler gemisinden söz ediyor bana. Onun da kararlılığı kalmadı. Garip hikâyeler anlatıyor. Dediğine göre, geçen gün kaldırımda yattığını gördüğümüz adam saralı değilmiş: Hazreti İsa’ymış. Bizi denemek için, öyle boylu boyunca yatıyormuş. Yumruklarını yalandan sıkmış; gözlerini, bizi aldatmak için yummuş. Ben bütün bunlarla başa çıkamam Olric, diyorum. İnsan her gün yüzlerce olayla karşılaşıyor. Bu sözlerim Olric’i neşelendiriyor. Demek sayıları gittikçe artıyor, diyerek gülmeye başlıyor. Sonunda kimse başa çıkamayacak. Her zengine bir İsa düşecek diye söylenip duruyor. 719 Ben daha onun kadar, akıl yolundan uzaklaşmadım. Peki Olric, diyorum: gemileri kim yürütecek, ekmeği kim pişirecek? Mazur görmek gerekiyor onu: Olric iyi yetişmedi, toplumsal kültür almadı. Bütün vaktini beni izlemekle geçirdi. Şimdi beni, eskisi gibi beğenmiyor. Sözlerinizi ve davranış- larınızı mantıki sonuçlarına götürüyorum, diyor. Bir yandan da pekâlâ, gerçeklere işine geldiği zaman sırtını çeviriyor. Kaldırımda yatan adam masalını onun uydurduğunu sanıyorum. Yoldan geçen insanları, eski tanıdıklarıma benzetiyor. Kendimi nereye atacağımı bilmiyorum. Her zaman böyle değiliz. İlerisi için planlar kuruyoruz. Tutunamayanlar ansiklopedisine yeni bölümler yazmayı düşünüyoruz. Benim de girmem ihtimali kuvvetle belirdi. Olric öyle söylüyor. Ben de kendime göre hazırlıklar yapı- yorum. Olric’in temasları bitince yeniden müracaat edeceğim. Elimde kuvvetli deliller var bu sefer. Bu sefer öyle kolay atlatamazlar. Olric bana cesaret veriyor. Bir celsede bitiririz bu sefer, diyor. Ben biraz kuruntuluyum. Herkesi tanı- dığını söylüyor. Benim gitmem bile gerekmeyecekmiş belki. Öyle olursa sevinirim. Ben de yavaş yavaş kendi bölümümü yazıyorum; bazı küçük değişiklikler yapmama izin verileceğini söylüyor Olric. İyi olur; yoksa bir celsede verilecek kararın bir anlamı kalmazdı. Sonra, Olric’le birlikte istediğimizi yapacağız. Romanlar yazacağız: bitip tükenmeyen romanlar. “Tutunamayanların Sonu”, “Tutunamayanların Dönüşü” gibi. Tutunamayanların romanı biter mi? Kabulümü rica ediyorum sayın yargıçlar. Hüsnü Beyin oğlu ve mühendislikten emekli Turgut Özben’in kabulünü rica ediyorum. Yetersizliğimin kabulünü rica ediyorum. Beni anlamanızı, bana aranızda yer vermenizi rica ediyorum. Geriye dönemeyeceğim bir yola çıkmış bulunuyorum. Bu 720 yoldaki araştırmalarımın değerlendirilmesini rica ediyorum. Aranızda ve huzurunuzda bulunmaktan kıvanç duyuyorum. Sizlerin de bana çok ihtiyacınız olduğunu sanıyorum. Bu seçkin kalabalık, sesini duyurmak için çoktandır bir temsilci beklemektedir. Bu göreve istekli bulunuyorum. Selim’in ölümüyle hissedilen boşluk gün geçtikçe büyümektedir. Dünya, yaşanılır bir yer olmaktan çıkmıştır... Olric’e durmadan, baharı göreceğimizi söylüyorum. Sarayın soğuk duvarları arasında geçirdiğimiz günler sona erecek. Bu günlerin sonu gelecek: bunu hissediyorum Olric…

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

12 Eki 2016

Hayatın Koordinatları’ nazariyesinin esasları yatıyordu.”



“Her zaman kendime sorardım: neden noktaların, doğruların eğrilerin ister düzlem, ister uzay şekiller olsun koordinatları var da daha mükemmel bir varlık olan insan ve onun ayrılmaz bir cüzü olan hayatın koordinatları yok? Bu mesele, hayatımı zehir eder; fakat, mevzu hakkındaki bilgisizliğim ve yetersizliğim elimi kolumu -nasıl yapıyordu bunu bilmiyorum- bağlardı. Bir gün gene böyle (yani, elim kolum bağlı ve hayatım zehir olmuş bir vaziyetteyken) karnımın çok, ama pek çok, acıktığını hissettim. Yemekten kalkalı daha çok zaman geçmediğini gayet iyi bildiğim için: ‘Hayırdır inşallah,’ dediğimi hatırlıyorum. Olağanüstü bir durum olduğunu seziyordum; fakat, ilham geldiğini anlayamamıştım tabii. Yerimden kalktım, mutfağa gittim. Bir iki lokma birşeyler yedim. Tekrar odama dönüp divanda, boş bırakmış olduğum kalıbımın üstüne, bir önceki durumda yattım. Ne var ki, içimdeki, tarifi imkânsız ve benim bu gibi ruhi vaziyetlere alışık olmamam hasebiyle yanlış olarak açlık diye adlandırdığım kemirici duygu, yatışacak yerde büsbütün alevlendi. Çaresiz, divanda, bana iyice alışmış olan yerimi bırakarak, tekrar mutfağa gittim. Eskisine nisbetle daha çok yedim. Yani, bir örnek vermek gerekirse: ilk gittiğimde, diyelim, beş birim yemişsem, ikinci gidişimde, sekiz birim filan yemiştim. Fakat bu oburluk, beni tıkayacak yerde, büsbütün acıktırdı. Artık yerimde duramaz olmuştum. Mutfakla divandaki yerim arasında -tabir caizse- mekik dokuyordum; bir heyecan ağı örüyordum. Dolapları, rafları, annemin misafirleri için kurabiye, bisküvi, şeker, çikolata ve findık sakladığı büfe gözlerini, gardrobu ve orada özellikle, babamın ceketlerinin asıldığı bölmenin arkasında, karanlık olup da annemin görmeyeceğimi zannettiği yeri altüst ediyor, durmadan atıştırıyordum. O duruma gelmiştim ki, neredeyse, babamın, siyah elbisesinin yeleğinin alt cebindeki anahtarı alıp, özel dolabında sakladığı siyah havyarı bile yiyecektim. Bu son arzumun dehşeti ve imkânsızlığı, çılgınca tutkularımın beni nereye götürdüğünü anlamamda başlıca amil oldu; işte, ancak o zaman kendime geldim ve bende bir gariplik olduğunu sezmeye başladım. Bu duygu, muhakkak, bedenî açlıktan öte, tanımadığım bir şeydi. Evet! Bu, maddi bir açlık olamazdı; çünkü maddeler dünyasının elemanlarıyla tatmin olmuyordu. Peki, ama neydi? Basit bir ‘olmayana ergi’ metoduyla, bunun manevi açlık olduğu neticesine vardım. Evet! Bu, manevi bir açlıktı; bu, ilim açlığıydı. Bu açlık, beni bir hafiye gibi takip eden yüksek düşüncelerimin, tatmin edilemeyen ilmî emellerimin verdiği açlıktı. Artık dayanamıyordum. Gözüm, çevremde hiçbir şeyi görmüyordu. Kâğıt kalem aldım. Divandaki yerimi süratle terkederek, masanın sert iskemlesine oturdum. Ne yaptığımı bilmeden, kâğıdın üstüne önce bir koordinat eksen takımı çizdim. Ellerim bana itaat etmiyordu. Sanki, görünmez bir kuvvetin tesiriyle bilmediğim bir yörüngenin üstünde hareket ediyordum. Silkinip, kendime gelmeye çalıştım. Acaba biraz daha yemek mi yeseydim? Fakat, karnım o kadar şişmişti ki, bu fikre bedenim isyan etti. Tekrar çizmeye başladım. Önce, belirsiz şekiller gibi görünen bu esrarlı çizgiler yavaş yavaş, anlaşılır sistemler haline gelmeye başladı. Kâğıdın üstü, uzay şekiller, formüller ve ilk bakışta okunamayan notlarla dolmuştu. Ben de bitmiştim; bütün içimin boşaldığını hissediyordum. Masadan kalktım ve divanda, artık bana büyük görünen eski yerimi doldurdum güçlükle. Farkında olmadan, kâğıdı da elime almışım. Önce, bu iki boyutlu nesneye boş nazarlarla baktım: ne demekti bütün bunlar? Gevşek bir gayretle, yazdıklarımı, çizdiklerimi çözmeye çalıştım. İlk bakışta anlamsız görünen karalamalar gittikçe önem kazanmaya başladı. Bu karanlıkta, yavaş yavaş bütün unsurlar, şaşılacak bir düzenle yerini buldu. Görünüşte bedenimde bir hareket olmadığı halde, içimin şiddetle sarsıldığını duyuyordum. Gerçekten sarsıcı, müthiş bir gerçekle karşı karşıya kalmıştım: ben, yeni bir sistem bulmuştum. Kâğıdın üstündeki o kargacık burgacık çizgiler arasında (halbuki, bilirsin benim yazım okunaklıdır) ‘Hayatın Koordinatları’ nazariyesinin esasları yatıyordu.”

Selim: “Şimdiye kadar, oburluğundan başka hiçbir şey açıklamadın. Esasa girmeden bu kadar uzun konuşman, bulduğunu zannettiğin sistem hakkında beni şüpheye düşürüyor. Sözünü kesmek zorunda bırakma beni.”


Turgut: “Sen, yalın düşüncelere alışıksın sadece. Hayatın asıl tadı, gerçek tuzu olan ikinci dereceden bilinmeyen güzelliklerin farkında değilsin. Biliyorsun hayat...”


Selim: “Size ikinci ihtarı veriyorum.”


Turgut: “Başkan benim. İhtarı ancak ben verebilirim.”


Selim: “O halde kendine iki ihtar ver de aklın başına gelsin.”


Turgut: “Olmaz öyle şey. Burası İngiltere mi? Bizde Anglosakson terbiyesimi var? Avam kamarasında mıyız ki en şiddetli tartışmalardan sonra bile iktidar ve muhalefet olarak meclisten kolkola çıkalım?”


Selim: “Sen İngiltere’yi anlayamazsın. Başka bir dünyadır orası. Ancak komplekslerinden kurtulursan...”


Turgut: “Ben oraya hiç gitmedim. Onun için komplekslerin var, diyemezsin bana. Sözünü geri al.”


Selim: “Meddahlığı bırak, anlatmaya bak.”


Turgut: “İngilizlerin bile bulamayacağı bu nazariyenin esası gayet basittir. Fakat, tatbikinin bir hayli güç olacağını sanıyorum. Bir ilim adamına tatbikat yakışmayacağı için, bu kısmını asistanlarıma bırakıyorum. Gündelik işlerle uğraşamam ben.”


Selim: “Evet, uğraşamazsın da dışarda zenginlere ev projesi yaparsın.”


Turgut: “Ben senin bildiğin profesörlerden değilim. Bu nazariye ömrüm boyunca yeter bana. Dinle ve hak ver sadece:


“Hayatın Koordinatları deyiminden kısaca şunu anlıyoruz: bir insanın, belirli bir zamanda, belirli bir yerde ve belirli şartlar altında ne yapmış olduğunu bilirsek bu bilinenlerle, yani hareket ve zaman boyutlarının önceden tesbitiyle, bu verilere dayanarak yazılan ve sabit katsayıları, o insanın tayin edilmiş özellikleriyle belirlenen denklemlerin, zaman değişkenine göre çizilen eğrileri, bize o insanın ilerde ne gibi şartlar altında ne yapacağını gösterir. Şimdiye kadar yaptığım incelemeler, dokuz bilinmeyenli, yani dokuz eksenli bir sistemde bir insanın bütün hayatının denkleminin yazılabileceği ve buna istinaden de, hayatın koordinatları metoduyla varlığının ifade edilebileceği merkezindedir. Böylece, insan hayatına ait bütün meselelerin önceden, yani yaşanmadan, çözülebilmesi imkân dahiline giriyor.”


Selim: “Hiç de girmiyor. Mekanik asistanı gibi, sen de önemli noktaları atlayıp yutturmaya kalkıyorsun. Bu konuda bazı sorular sormak istiyorum.”


Turgut: “Buyur.”


Selim: “Bütün mesele, insan hayatının denklemini yazmak olduğuna göre, acaba sayın müellif bize bu denklemin işaret sistemini ve bir insanda bilinen faktörlere ait katsayıların ne gibi bir transformasyonla değerlendirileceğini açıklarlar mı?”


Turgut: “Derin tahlil kabiliyetiniz, burada da sizi ele verdi. Ben de zaten son olarak bu problemi düşünüyordum. Evet, meseleyi, aşağılık bir pratiğe dökmek gerekirse, bir insanda mevcut karakterlerin en uygun hangi işaret sistemiyle gösterilmesi gerekeceği sorununu ortaya koymalıyız. Bunun için de, kanaatimce, önce, insanlara ait bütün bilgileri, cebrik notasyonlarla gösterecek bir sistem bulmalıyız. İnsanın, biyolojik, psikolojik ve sosyolojik durumlarını bunlara uygun cebirsel işaretlerle ifade ederek, bütün hayatı, kelimeler yerine, sayısal değerlere tekabül eden genel notasyonlarla gösterirsek, gramatik kombinezonlar yerine transandantal eşitlikler ikame etmiş oluruz ki bu yeni sistemde, sizin bilinen faktörler dediğiniz sabit katsayılar da herhalde yerini bulur.”


Selim: “Dur! Hemen tahtayı silme. Beni kandıramazsın.”


Turgut: “Aptal! Uzatma işte. Böyle bir nazariyenin elbette bazı ufak tefek noksanları olacak. Ne demiş Ziya Paşa...”


Selim: “Ne mutlu Türküm diyene, demiş.”


Turgut: “Onu Namık Kemal söylemiştir. Ziya Paşa aynen şöyle demiştir:


“Dîrahtı ferganiyi nüman eyledi nevser


Tema-yı zur-u haltı kadar neyledi kevser.”


Selim: “Yeter söz milletindir. Söyleyen: Jean François Millet.”


Turgut: “Sanki hiçbir şey olmamış gibi sözlerime devam ediyorum:

“İnsan, kendini beğenmeden yaşayamaz. Kendini beğenirse, diğer insanlar onun hayatını cehenneme çevirmeye çalışırlar. Bunun için, insan, hem kendini beğenmeli hem de beğenmemelidir. İngilizlerin afyonla birlikte dünya piyasasına sürmüş oldukları bu kurnazlık, yüzyıllardır insanlara hayatı zehir etmektedir. İngilizlerin, dünya milletleri arasındaki yerini böylece belirttikten sonra, konumuza dönelim.


“Bu fakir millet, sırası gelince, büyük değerler yaratabileceğini her zaman göstermiştir. Fakat İngilizler, buna daima engel olmuşlardır. Bu millet biraz nefes alabildiği kısa bir süre içinde de Turgut Özben’i yaratarak bütün kötü şartları hiçe saymasını bilmiştir. Fakat hemen İkinci Dünya Savaşı’nı çıkaran Anglosaksonlar, bu ender şahsiyetin yetişmesini gölgelemek istemişlerdir.


“Ben savaş yıllarının çocuğu olduğum için, ilk talihsizliğim beslenme şartlarının kötülüğüyle başlamıştır. Bütün savaş yılları kara ekmekle geçti benim için. Ekmekle birlikte her şey bozuldu. Bana henüz verilmeye başlanan terbiyem okula gitmeden bozuldu. Bütün çocuklar gibi, kötülüğünü, anlamını bilmeden küfür etmeyi öğrendim ve sebebini bilmeden dövüşmeye başladım. Sokak aralarında, biriktirdiğim gazoz kapaklarıyla lik oynamak ve jilet kapaklarının en iyisi olan giletteyi arkadaşlarımdan çalmak suretiyle kumara ve hırsızlığa alıştım. Babam beni mektebe götürdüğü zaman, çantamla birlikte artık uzun bir hayat tecrübesini de omzumda taşıyordum.


“Okulda ilk öğrendiğim gerçeklerden biri de babamın -sonra peder oldu- beni yanlışlıkla mektep yerine okula gönderdiği oldu. Önümüze alfabe adında anlaşılmaz bir kitap koydular. Babam, ona da elifba dedi. Okulla babamı uzlaştırmaya imkân yoktu.


“Bu garip kitapta, bizim kılığımıza pek benzemeyen bir biçimde giydirilmiş çocuklar, boyuna birbirlerine top atıyorlardı. Hangi mahallede oturduklarını bilemediğim bu çocuklar, kumbaralarında -bizim evde böyle bir kutu yoktu- para biriktiriyorlar; babaları da -Ahmet Ağabey kadar genç ve bıyıksız adamlardı bunlar- onlara, çatana denen kayıklar alıyordu. Bir de vatan denen bir şey vardı ki, çok iyi korunması gerekiyordu. Bizler, her sabah hep bir ağızdan onu özümüzden çok sevdiğimizi, ant denilen bir şey içerek haykırıyorduk. Bir de bazı çatık kaşlı adam resimleri vardı ki, babam onlara, gazetedeki amcalara yaptığım gibi, sakal bıyık takmamı şiddetle yasak etmişti. Kocaman bir dünyanın içinde -oysa sınıfta duran ‘mücessem küre’ çok küçük kalıyordu asıl dünyanın yanında- şaşkınlıkla ne düşüneceğimi bilemiyordum ve öğretmen gelince arkadaşlarla birlikte ayağa fırlayıp kıvanç duyduğumu söylüyordum bağırarak. Bununla birlikte, birkaç gün içinde, bu işlerin pek anlaşılamayacağını, yalnız bir kısmının ezberlenip kara bir tahtanın yanında tekrar edileceğini, böylece, öğretmen denilen teyzevari yaratıkla başımın belaya girmekten kurtulacağını sezmiştim. Sonunda, sınıfın kabadayılarıyla itişmek için gereken iç huzuruna kavuştum. Zayıflardan kendime iki dalkavuk seçtim ve sınıfı, mahalleye çevirdim kısa zamanda. Hemen 1-A birinci takımını kurduk ve 1-C ile bir maç yaptık. İçine sığmakta güçlük çektiğim okul sıralarında büyüklerimi saymak - küçüklerimi sevmek sözünü ters söylediğim için öğretmenin çektiği kulağımın acısını akşamki maçı düşünerek hafifletmeye çalışırdım. Büyüyünce öğretmenliği nasıl yasak edeceğimin hayaliyle yaşarken bir yandan da durmadan tekrarlardım: öğretmenimi, yurdumu sevmek, budunumu -bu budun kelimesi bana kasapta çengele asılı etleri hatırlatırdı- korumak, saymak, üstün tutmak, doğruyum, yasam, onlardan, herkesten intikam almaktır, olmaktır, çalışkanım, armağan olsun.


                                 Tutunamayanlar / oguz atay

2 May 2016

15. Bölüm



Günseli bana bir yığın kitap aldırdı sattığımız kitapların parasıyla bana bir yığın kitap verdi okuyayım diye bana hemen okumalısın yetişmelisin diyordu bana bildiğim tanıdığım güzellikleri sen de öğrenmelisin diyordu ne olur benim gibi okuyun her dedikoduya kulak kabartmayın benim gibi okusaydınız kirli sokakları yosunlu duvarları çarpık taşlı binaları severdiniz tanışmadan severdiniz insanları onları birbirine benzemedikleri halde bir yanlarıyla derinde bir yerde aynı olduklarını görürdünüz beni dinlemeyeceksiniz biliyorum beni unutacaksınız geriye kuru bir gürültü kalacak benden anlaşılmaz sesler çıkardı ortalığı toza boğdu gitti diyeceksiniz bir bahar temizliği yapacaksınız arkamdan üzerinize sinmiş etkilerimi havalandıracaksınız odaya dolan bunaltıcı havamı değiştirmek için pencereleri açacaksınız yoksa ne yapacaktınız nasıl olurdu nasıl başarılırdı benim gibi olacak benim gibi doğduğunuzdan beri üstünüze yığılan bütün bilgilerin size verilen bütün şeylerin sizi ezmesine dağılıp yok etmesine izin verecek değilsiniz ya derdi Günseli derdi beni on sekiz yaşında tanısaydın hayır tanımasaydın hiç istemiyorum o günlere dönmeyi derdi aptallıklarıma beceriksizliklerime her dokunduğunu kıran ellerime kapıları bulamayan yanlış kapılar açan ellerimin dalgınlığına yanlış sözlerime teşekkür etmek yerine özür dileyen sarsaklığıma terleyen ellerime dönmek istemiyorum yeni baştan aynı kâbusları yaşamak istemiyorum sana roman gibi gelse de senin hatırın için bile yapamam aynı şeyleri oysa karikatürlerde ne kadar sevimli gösterirler bu insanları başka yerlerde de sevimli gösterirler yalnız yaşarken kimse sevimli görmez bütün bunları oysa okurken resimlerini seyrederken ne kadar acırsınız onlara gene de gülmeden duramazsınız ben bile gülerim oysa onlar gülemezler ben de aslında gülemem beni en çok seven annem bile bana benim aptal oğlum derse buna gülemem işte anlıyorum Günseli gene de Selim bir Günseli’si olduğu için bütün bunları anlatabildi ya Günseli’si olmayanlar ne yapacak aylardır işte bunu düşünüyorum gerçi Selim bazı yollar gösterdi bana bu arada gene de ne yapabileceğimi bu insanlar için ne gibi tedbirler alınabileceğini bilemiyorum bu insanların haklarını hangi partinin koruyacağını düşünemiyorum her örgütte idare edenlerle edilenler birbirlerinden öyle çabuk ayrılıyorlar ki tedbir almaya zaman kalmıyor aynı şeyleri söylerdi Turgut sonunda bu şakalara dayanamazlar Günseli derdi sen onları bilmezsin çok dayanıksızdır onlar kimler Selim tutunamayanlar size de söyledi mi elbette neden söylemesin bilemezsin Günseli derdi yaşamak her gün girilen bir imtihan olursa buna kimse dayanamaz başını okşardım zavallı sevgilim derdim üzülme üzülürdü Acıma Bankası kuruyorum derdi her ıstıraba bir kura numarası tutunamayanlara öncelik tanınır üzülme Selim biraz dinlen buna hak kazandın olduğu yerde yatamazdı dönerdi kımıldanırdı yatışmazdı yaşatmazdı yaşamazdı ben seni sevdim seveli bak ne hal oldum uzanmış yatıyorum dinlen biraz Selim kalkardı ellerime sarılır beni bir gün unutacaksan bir gün bırakıp gideceksen boşuna yorma derdi boş yere mağaramdan çıkarma beni alışkanlıklarımı özellikle yalnızlığa alışkanlığımı kaybettirme boşuna tedirgin etme beni bu sefer geride bir şey bırakmadım tasımı tarağımı topladım geldim neyim var neyim yoksa ortaya döktüm beni bırakırsan sudan çıkmış balığa dönerim bir kere çavuş olduktan sonra bir daha amelelik yapamayan zavallı köylüye dönerim beni uyandırma hep kuşkuluydu her zaman kötü birşeylerin olmasını bekliyordu sonu gelmez benim gibiler için hiçbir şeyin sonu iyi gelmez diyordu açık hava dokunur onlara serin nemli ve güneşsiz yerleri severler kendi kafalarının etiyle beslenirler gözleri aydınlıkta bozulur kendileri gibi olanlardan nefret ederler onları gördükleri yerde kuyruklarıyla sokarlar sonra pis pis gülerler gene de hep birlikte yaşarlar aynı kaba işerler gündüzleri uyuyup geceleri sokağa çıkarlar içki kokusuna burunları hassastır fazla üremelerine engel olmak için ortalıkta içki bırakmamalıdır bir tanesi böyle bir koku duyarsa hep birlikte oraya üşüşürler yapıştıkları yerden artık söküp atmak imkânsız olur onları artık çok geç kalınmıştır sözden anlamazlar hakaretten anlamazlar halden anlamazlar fazla yüz vermeye gelmez okşayan eli ısırırlar kabukları bir bakıma çok kalın bir bakıma çok incedir kalınlığı ortama göre değişir zehirlerinin etkisi uzun süre geçmez korunmak için hemen açık havaya çıkmalıdır bir de düzenli yaşamalıdır yıllar sonra etkisi görülen zehirlere sahip olanları da vardır aralarında derdi canım Selim derdim bu belki senin çevrendekilerin tarifi senin değil zavallı çocuk derdi anlamıyorsun güneş girmeyen eve bizler gireriz benim gibi görünüşü zararsız olanları da vardır asıl onlar tehlikelidir insanı kalbinden sokarlar elimi ısırırdı birden ben bağırınca gülerek Frankeştayn Kurt Adamı zehirledi diye bağırırdı bana senden başka kimse dayanamaz sen de dayanamazsın önümde eğilirdi sensin ümidi bütün karanlıkların bütün yaralı Donkişotların yeraltında yaşayanların ve ecinni tayfasının kaptanı sensin karanlıkta birbirlerine çarpanların sebepsiz gülenlerin sebepsiz ağlayanların acıyla dudaklarını kemirenlerin birbirinin suratına bardak fırlatanların sensin Floransnaytingeyli ey karanlıklar kuşu biraz da bizim için öt arkadaşlarının tavırlarını takınarak beni korkuturdu neden onlarla görüşüyorsun Selim’im derdim insanı bırakmazlar kanına girerler beni de ısırdılar bir kere bu nedenle her gece ay doğunca her yanımı kıllar kaplıyor dişlerim uzuyor ve pencerenin üzerine çıkarak oradan yapma Selim derdim bırak beni canım Selim bu hayalet tarifine hiç uymuyordu korkutucu arkadaşlarına hiç benzemiyordu onları tanıyor muydunuz Turgut hayır ben de tanımıyordum tanımak istemiyordum Selim’in üstüne çökerek her biri ayrı bir tarafa sürüklemek istiyordu onun iyi niyetini ülkücü tutumunu anlamadığım yanlış yollarda kullanmaya çalışıyorlardı Selim de onların etkisiyle benim bu anlayışsızlığımı bilgisizliğime ve kadınlık içgüdülerime ve küçük burjuvalığıma ve tutuculuğuma veriyordu ben ortalıkta kötü birşeyler olduğunu seziyordum herkesin birbirini kötülediği birbirinin suratına ve arkasından nefretini haykırdığı bir ortamda bunaltıyorlardı onu kime inanacağını bilmiyordu bilemiyordu ona da saldırıyorlardı bu bir cehennemdi içindekilerin farketmediği yakıcı bir hayattı birşeylere kin duyuyorlardı anlayamıyordum Selim için korkuyordum arkadaşlarının iyiye güzele duydukları arzuya inanmıyordum herkesin birbirine gerçek bir saygı duyacağı toplumu özlemelerini yadırgıyordum birbirlerine saygıları yoktu kinle gülüyorlar en yakın dostlarının kurmaya çalıştıkları bütün iç ve dış düzenleri öfkeyle yıkmaya çalışıyorlardı Selim kızıyordu bunları söylediğim zaman onlara dokunulmasına izin vermiyordu benim aklım ermezdi düzenin ancak böyle yıkılacağını anlayamazdım bütün kötülüklerin düzende olduğunu görmek için belirli bir eğitim gerekiyordu benimle bu konuda konuşmak istemiyordu


bütün bu insanların arasında ne işim var benim diyordu bütün bu insanların içinde ne işin var senin diyordum peki Günseli bırakıyorum hepsini bütün bu karışıklıktan çıkıyorum istifa ediyorum kutu gibi bir eve yerleşiyoruz seninle kendi yağımızla kavruluyoruz tencerenin dibini tutmadan pişiyoruz kendi zevkimize göre döşüyoruz her tarafı tavana kadar aplikler dört bir yanı sarıyor tavandan sarkan lamba tam yemek masasının üstüne isabet ediyor kendi başımızın çaresine bakıyoruz kendi bacağımızdan asılıyoruz yatak odasına güllü perdeler asıyoruz ben çarşıdan patlıcan alıyorum sen ortalığa bakıyorsun resmini dairede masamın üstüne koyuyorum sen de resmimi tuvaletinin üstüne yerleştiriyorsun yatağımızın yanında kitaplarımız duruyor benim komodinimin üstünde benimkiler duruyor senin komodininin üstünde seninkiler duruyor ışıklarımız da gece lambalarımız da ayrı fakat kalplerimiz bir çarpıyor sen dört ben altı sayfa okuyunca uykumuz geliyor aynı anda birbirimize doğru dönüyoruz öpüşüyoruz aynı anda Fransızlar gibi iyi geceler diliyoruz Amerikalılar gibi birbirimize arkamızı dönüyoruz sabaha tekrar buluşmak üzere ayrılıyoruz büfenin üstüne hiçbir şey koymuyoruz radyonun üstüne hiçbir şey koymuyoruz çünkü diğer küçük burjuvalar gibi görmemiş değiliz onlardan farkımızı biliyoruz gene de söylemiyoruz birbirimize bilmiyormuş gibi yapıyoruz sehpa örtüsü de kullanmıyoruz ama bunları hesaplayarak değil içimizden öyle geldiği için yapıyoruz onlardan farkımızı belirtmeye tenezzül etmiyoruz mutfaktaki kavanozların üstünde tuzbiberşekerkahve yazmıyor nedense öyle kavanozları almak gelmiyor içimizden yolda yürürken sanki o anda aklımıza gelmiş gibi bir dükkâna girip sana bir ayakkabı alıveriyoruz akşam ben kapıdan içeri girer girmez öpüşmüyoruz beş dakika sonra öpüşüyoruz her gün ayrı bir zamanda öpüşüyoruz ne zaman ne yapacağımız belli olmuyor serseri bir küçük burjuva ailesiyiz ne kabul günümüz var ne de belirli toplanma günlerimiz dedikodu da yapmıyoruz yemekten sonra koltuklarımıza oturuyoruz öyle kimsenin belli bir koltuğu yok kim ne bulursa onun üstüne oturuyor kimseyi çekiştirmiyoruz saat on ikiye yaklaştığı halde yarın erken kalkacaksın yatsan iyi olur demiyorsun bana başıboş bir hayat sürüyoruz ben her sabah daireye gidiyorum fakat nasıl oluyorsa gidişim kimsenin gidişine benzemiyor serseri bir memurum evden durağa tam bir sokak serserisi gibi yürüyorum ne otobüse binişimde ne biletçiye para uzatışımda ne dairede masamın başında oturuşumda hiçbirinde beylik bir durum yok olamıyor istesek de küçük burjuvalaşamıyoruz onlar gibi düşünemiyoruz yatakta birbirimize şiirler okuyoruz kitapları tartışıyoruz dünya umurumuzda değil sersem derdim aptal derdim ona Selim aldırmaz bir tavırla devam ederdi sersem aptal diyoruz birbirimize diğer karıkocalar gibi şekerim canım tatlım balım birtanem filan demiyoruz anahtarı paspasın altına koymuyoruz kaç kere içerde unuttuk da çilingir getirmek gerekti hesabımızı bilmiyoruz paramız olduğu halde ayın sonunu getiremiyoruz Avrupa gezileri için para biriktiremiyoruz yeter canım Selim derdim çocuklarımız oluyor üst üste istediğimizden değil istemediğimizden de değil tedbir de almıyoruz olmasın diye doktora filan da gitmiyoruz bununla uğraşacak değiliz ya hiçbir şeyimizi beğenmiyor dostlarımız bize öğütler veriyorlar ne onlara ne de büyüklerimize aldırıyoruz kayınpederlerimize kaynanalarımıza saygıda kusur ediyoruz çocukların terbiyelerini bozuyorlar onları şımartıyorlar diye üzülmüyoruz eğitimleriyle de uğraşmıyoruz üstünkörü bir terbiye veriyoruz akşamları derslerine çalıştırmıyoruz okula gidip öğretmenleriyle konuşmuyoruz hangi biriyle uğraşalım tam altı tane gülüyordum bana acı Selim diyordum siz bu gerçeklerden hoşlanmıyorsunuz o halde başka gerçeklere dönelim dün akşam bir arkadaşa gittim sarhoş olunca sen kocamansın beni dövmek istiyorsun diye inledi annesi bir adamla yaşıyordu biz gittiğimizde adam oradaydı benim annem orospu mu diye bağırıyordu söyleyin bana benim annem kötü kadın mı ağlıyordu utanıyordu kalabalık gitmiştik annem orospu diye tutturmuştu beni dövmek istiyorsun diye tutturmuştu kimse ona aldırmıyordu içince hep böyle olurmuş herkes kendi havasındaydı beni döversin sen kuvvetlisin benim annem orospu durmadan içiyorduk bir başkası da ben köpek miyim diye soruyordu bana köpek muamelesi yapıyorsun bana diyordu elinin tersiyle kovuyorsun beni meyhanede beni görünce köpek görmüş gibi başını çeviriyorsun nasıl olur diyordum farketmedim farketmiyorsun beni konuşmuyorsun benimle neden hep ben dövüyorum ben konuşmuyorum Günseli yüzlerce insan var herkes onları tanıyor ama ben konuşmuyorum ben yargılıyorum ben ben küçük görüyorum ben onlar gibi sürünmüyorum ben ben ben yoruldunuz Günseli bir ara verelim entracte verelim on beş dakikalık aradan yararlanarak sayın yolcular kıymetli vakitlerinizi beş dakika işgal ederek sizlere hem yoluna devam et hem seyyar sinema seyret kabilinden memleketimizin tanınmış simalarının olaylı yaşantılarından dolaylı örnekler sunarak olaylarla alaylarla dolu ve sahibinin sesi plaklarında da bulabileceğiniz ve kimine göre acıklı kimine göre gülünçlü ve yaşandığı tanıklarla sabit ve inkârı her zaman kabil resimli romanımızın kahramanlarını aslına sadık bir surette gözlerinizin önüne serelim pek yakında çıkacak olan gazetemizde imzalı ve imzasız yazılarıyla sizleri on dakikada doğru yola getirecek ve her biri ayrı bir kıymet olan bu aslanların takım halinde ve formalarıyla hep birlikte çektirdikleri dört renkli ve nefis kuşe kâğıdına basılmış ve aynı zamanda ikramiyeli resimleri müessesemizin parasız ilavesiyle birlikte dağıtılmaktadır ayrıca parayla satılmaz

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

5 Oca 2016

''Şey''



“Kendimi bırakmalıyım,” diye söylendi. Direnmekten vazgeçmeliyim. Yaşamalıyım ve görmeliyim. Bilmediğim bu ülkeye yolculuktan korkmamalıyım. Kimsenin ilgilenmediği bu silik insanların dünyasına girmeliyim. Selim’in yolculuğu yarıda kaldı, aklı da... Benim ne işim var onların ara- sında? Olur mu Selim? Ben onları ne yapayım? Onlar beni ne yapsınlar? Öyle deme Turgut. Seni görünce nasıl sevinirler bilemezsin. Benden de selam söylersin. Kusura bakmayın işi çıktı gelemedi dersin. Onlar anlarlar. Rüya gibidir Turgut: aklınla karşı koymazsan birdenbire bir kapının önünde bulursun kendini. Hepsi kapının önüne birikmişler seni bekliyorlar. Onlar seni istiyorlar Selim: tutunamayanlar prensini istiyorlar. Öyle anlatmadık mı kerhanede? Sen anlattın Turgut. Kapının önünde fazla durma, hemen içeri gir Turgutçuğum Özben. Onların kahramanı sensin. Bir kahraman bekliyorlardı yüz yıllardır. Kendileri gibi olmayan, gene de onları anlayan bir masal kahramanı. Gir içeri, bekletme zavallıları canım kardeşim! Onlar, kendi mantıklarıyla, senin gelişinin nedenlerini anlattılar sana. Dinledikçe hak vereceksin onlara. O kapının önüne sürüklenmenin nasıl kaçınılmaz bir kader olduğunu anlayacaksın. İlk şaşkınlığından utanacaksın. Rüyada da öyle değil midir? Bırak kendini: rüyada yaşamaktan güzel ne var ki? Dilediğin insanları da yanına alırsın: dairedeki, mühendis olmak iste- yen memur gibi. Maceranı yaşa canım kardeşim. Bütün acılarını, senin gibi kahraman bir savaşçıya anlatmak istiyorlar. Birbirlerine anlatacak sözleri kalmamıştı. Seni milletve- kili seçtiler oybirliğiyle. Onları temsil etme yetkisini aldın artık. Düşün, önüne ne fırsat çıkıyor: istediğin kadar oynayabilirsin artık. Çekinmeden istediğini söyleyebilirsin. Her şey, nasıl isterseniz öyle olur. Zaman kavramını silersiniz: istediğiniz çağdaki insanlarla birlikte yaşarsınız. Kimse kapıdan çevirmez sizleri. Bütün olumsuzlukları kaldırırsınız ortadan. Bütün maceraların sonunu istediğiniz gibi bitirirsiniz. Kimse engel olmaz size. İsterseniz dünya nimetlerini tadarsınız sonuna kadar, isterseniz manastıra çekilirsiniz hep birlikte, kadınlı erkekli. İsterseniz ikisini de birlikte yaşarsınız. Bir yandan en güzel şarapları yaparsınız dağlarda keşişler gibi; bir yandan şehirlere götürüp içersiniz, o şarapları en karanlık meyhanelerde, Dostoyevski’yle birlikte. Çocuklarınız doğar kadınlar yorulmadan; karınlarında taşımadan doğururlar onları. Kanunlar çıkarırsınız benim açıklamalarımda olduğu gibi: herkesi her şey yaparsınız kimseye danışmadan ve anayasaya uygunluğuna bakmadan: zorlamadan uyulacak kanunlar yaparsınız. Dairedeki memuru mühendis yaparsınız. İçinizde hiçbir acılık birikmez. Ne bırakılmış olmanın, ne anlaşılmamanın, ne yaşamamanın, ne de baştan yaşayamamanın acısı düzeninizi bozmaz. Düşünmeden kapılırsınız olaylara. Sonu ne olacak diye korkmazsınız. Sonu yoktur ki...Sonu gelmez şövalye romanları gibidir bu yaşantı: en zor anlarda daima açık bir kapı bulunur girip saklanacak. Ne gördün bütün kapıların birer birer kapandığı bu dünyada? Hangi kusurunu düzeltmene fırsat verdiler? Son durağa gelmeden yolculuğun bitmek üzere olduğunu haber verdiler mi sana? Birdenbire: “Buraya kadar!” dediler. Oysa, bilseydin nasıl dikkatle bakardın istasyonlara; pencereden görünen hiçbir ağacı, hiçbir gökyüzü parçasını kaçırmazdın. Bütün sularda gölgeni seyrederdin. Üstelik, daha önce haber vermiştik, derler onlar. Her şeyin bir sonu olduğunu genel olarak belirtmiştik. Yaşarken eskidiğini ve eskittiğini söylemiştik. Sevginin ölümünü her pazar çanlar çalarak ilan etmiştik. İşte onların kanunları böyle. Bizimkilere benzeyebilir mi hiç? Şehrin duvarlarına sırayla üç kere ilan asıyorlar: sevginize dikkat! Dördüncüde ilan ve sevgiyi kaldırıveriyorlar. Onlarla başa çıkılmaz Turgut. Ben çıkabildim mi? Bilincin uyarmasın seni. Dikkat et Turgutçuğum, bu güzel hayalleri, şekilleri kaybetmesin bilincin. Kurtar kendini onun baskısından. Rüyadan gerçeğe geçmenin acılarını yaşama. Ne olur Turgut uyanma sakın. Ne olur uyanma... ne olur... ne olur... silme...

Burnuna konan bir sinek uyandırdı Turgut’u. Çevresine baktı: nerede olduğunu hatırlayamadı. Sabah mıydı? Masaları gördü. Gözlerini kapadı. Nerede olduğunu buldu önce. Saatine baktı: güneş var ve üç buçuk. Öğleden sonra olmalı. Uyandım Selim. Kendimle biraz yalnız kalmalıyım. Kendimi karşıma alıp öğüt vermeliyim. Bilmediğim bir maceraya atılıyorum çünkü. Kuvvetlerimi gözden
geçirmeliyim. Ellerini inceledi, parmaklarını oynatarak: eller hünerlidir. Yumruğunu sıktı: kuvvetli eller. Başarır mıyız dersin Olric? Kollarını, sandalyenin iki yanına dayayarak gerindi. “Daha vaktim var, daha vaktim var,” diye söylendi. Vaktim de var, içim de var. Bütün kuvvetimle mi atılacağım maceraya? Onu bile korumayacak mıyım? Onu, o “şey”i? Kimsenin bilmediği bir parça: tarifi güç, gene de varlığını çok iyi bildiği “şey”. Onu da tehlikeye atacak mıydı? Bütün Turgut’u hiçbir zaman teslim etmemişti. Hiçbir zaman. Onu kendine saklamıştı. Değerini yalnız Turgut’un bildiği bir “şey”. Başkaları da birçok şeyler saklarlar insanlardan: gene de bir şey kalmaz kendilerine. Bu “şey” öyle değildi. Anlatılsaydı değeri kalmazdı ki. Bu nedenle anlatılamazdı. Bu “şey”i birine verseniz de farkında olmaz aslında. İnsan uzun uzun anlatsa, “onun” kendine güven verdiğini söylese, merak ederler belki. Fakat görünce bir “şey”e benzetemezler muhakkak.

Bu muydu, derler o “şey”. Verdiğiyle kalır insan. Ezer, buruşturur, yere atarlar. Bazı ukalalar da Latince isimler takarlar bu “şey”e. Tarifler, benzetmeler... Ben ne dediğimi biliyorum. Benim, Turgut Özben’in özbenliği. Kelime oyunu yapıyorum, oyuna getiriyorum. Kendimi ele vermiyorum.

 Tutunamayanlar / Oğuz Atay