.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..
Tutunamayanlar / Oğuz Atay
Tutunamayanlar / Oğuz Atay
yılmaz odabaşı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yılmaz odabaşı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
22 Şub 2012
Sesi Kaldı
-Edip Cansever'in anısına -
Şairim, masaya: ''Kim bulmuştu ki yerini / Kim ne anlamıştı sanki mutluluktan'' sesini koydu. Nisan'dı; bulutları morarmış bir ilkyazda sesinin yankısı vardı. Onun soruları bütün ''İlkyaz Şikayetçileri''nin sorularıyla yağmurlarda sırılsıklamdı.Her şey uyarabilirdi onun içindeki sessizliği. Küreksiz bir teknede çıkarıp flütünü kendinden uzaklara çalardı...Oysa o da bir zaman geçerdi tek yıldızdan üşüyerek; yürüdükçe dizelerinin imbiğinde incelirdi kent...
Şairim masaya ''Umutsuzlar Parkı''nı koydu; park tenhaydı, ama rengarenkti hayat gibi, aşk gibi... Orada sözcükler seviştirdi; dizeleriyle ''Sevda ile Sevgi''yi kesiştirdi...Sonrası kalırken, sonsuzlukta şairin sesi... Elden ele, karanfilli! Daha ''dağılmış pazaryerlerine benzerken memleket'', kaypak rüyalara kaçardı yüzünde güz izleri taşıyan şairin esmer sevgilisi...
Şairim, masaya ''Tragedyalar''ı koydu; destur adlı şiirden ve ateşin böğründe durdu. Yangının alazında şiir demledi, ağladı, seyreyledi...Şairim, masaya ''Kirli Ağustos''u koydu. Ağustos, kirini güz aylarına emziriyordu; sonra yapraklar sararıp savrulurken, şairim ölüyordu... Dizeleri hâlâ ''Bakmalar Denizi''ni kulaçlıyordu; onun şiirinin Diyarbakır'da bile imbat kokması belki bundandı...
Şairim masaya ''Sonrası Kalır''ı koydu. ''Masanın üstüne ne varsa koydu: masa da masaymış ha / Bana mısın demedi bu kadar yüke.''Sonrası kaldıydı, bu doğru...Birileri az az içinde yaşıyordu; aşkı duyunca bir başına kalıyordu. ''Bir pencere az, bir pencere çoğala çoğala.'' Şairim bir pencerenin önünde bir karanfile gülüyor- du, karanfil ona. O ki ölüme dek şiirle hep bir itirazda ve öyle bir tevayuzdu ki yetindi toprakla, bir onunla...
''Kim bulmuştu ki yerini'' şairim, ''kim ne anlamıştı sanki mutluluktan? ''
/ Unutma, sesi geçti şairimin yorgun, yaslı kalabalıktan.../
16 Oca 2012
Sınıra vuruyorum,Sınırsız vuruyorum
kendi katline ilişmiş
şu benim sürgün ömrüm
sonrası intihar kokan bir sevda
uçurumlarda
uçurumlar kendi diliyle anlatılır…
düşecektim ya, sanki sen atıldın birden boynuma
göğe yaz… göğe yaz uçurumlar da aldatılır
kanıyorsa kan revan, ömrün
uçurumlarda yaslı ülkeler ağlatılır…
bir gül'dür benim ülkem
uslanmaz ve sulayan kendi gövdesini
yollarını süngülerin
rahmetini buzulların kestiği…
daha sınıra vuruyorum/sınırsız vuruyorum
ey ülke, rahmine al ve yeniden doğur beni
ben de o şarkının girişindeki
sözlere vuruyorum/apansız vuruyorum
bu yüzden sesim,
şimdi yakılmış defterlerdeki…
tartılsam ağırlığımca hüzün gelirdim
artarken gecelerde siren sesleri
ben de o cinayetlere sınamıştım gövdemi
kapımda kül ve yaftalı cinayet bekçileri
sesim,
bu yüzden o eski ölümlerde kan lekeleri
sesim,
ağırlığımca zincirlerdeki…
daha ölüme vuruyorum / ölerek vuruyorum!
sesim,
fırtına sonrası karaya vuran cesetlerdeki
sesim,
o kanlı gömleklerdeki
bu yüzden ben de faili meçhûl bir cinayetim
bulun benim katilimi!
26 Eyl 2011
Fire Veren Coğrafyada
bir düğün gecesi mardin'de çektirdiğimiz resim
benden söz eder
yüzüm, bu öksüz ülkenin bütün sabrını kuşanmış
örtülmüş perdeleri gülümsemenin
demek mardin'de biraz akşammış
o kent hâlâ albümlerden, kadir''den ve lütfü'den
birisi sevgilisi tutuklu bir genç kız kederinden
birisi gidilemeyen kentlerden, nar mevsiminden
söz eder
ve yürürüz
yürümek her bahar papatya kokularıyla sarhoş
sonra merakla açtığım mektup:
''çankırı cezaevi, görülmüştür'': kadir''den;
zarfta o düğün gecesi mardinli resim
ve bir hükümlü merhaba bizden söz eder
öylesine çoktuk ki ve çoktu kadir
daha çoğaltır kendini taş odalarda
her geçen gün fire veren bu coğrafyada
benden söz eder
yüzüm, bu öksüz ülkenin bütün sabrını kuşanmış
örtülmüş perdeleri gülümsemenin
demek mardin'de biraz akşammış
o kent hâlâ albümlerden, kadir''den ve lütfü'den
birisi sevgilisi tutuklu bir genç kız kederinden
birisi gidilemeyen kentlerden, nar mevsiminden
söz eder
ve yürürüz
yürümek her bahar papatya kokularıyla sarhoş
sonra merakla açtığım mektup:
''çankırı cezaevi, görülmüştür'': kadir''den;
zarfta o düğün gecesi mardinli resim
ve bir hükümlü merhaba bizden söz eder
öylesine çoktuk ki ve çoktu kadir
daha çoğaltır kendini taş odalarda
her geçen gün fire veren bu coğrafyada
16 Eyl 2011
Hayat Bilgisi Notları
Kötülük-iyilik ve ölüm hakkında değiniler:
“Yerli melodramlarda kendisine ilgi gösteren yabancı adamlara 'siz ne kadar iyi bir amcasınız?'diyen çocuklar artık büyüdüler ve onlara şefkatle yaklaşan o amcaların ilgilerinin odağında analarının olduğunu pekala gördüler.Artık bu toplumda da iyi olmanın ve iyiliğin kriterleri çok değişti...İyi olmanın da bir şerefi vardır ve herkes bilinci, ahlakı ve duyarlığı kadar iyidir…"
YILMAZ ODABAŞI
2001 yılı kış ayları Ankara’da altı yıl ne diye yaşadığıma, daha yaşamayı sürdürdüğüme şaşarak karlı bir Ankara sabahı o kravatlı hademeler şehrinde pencereden dışarı güç bela ilerleyen trafikte yüzlerce araca, o gri göğe bakarak kendi kendime sormuştum:
Ben burada bir memur muyum?Kira filan aldığım bir mülkiyetim mi var, tayin mi geldim?Derken, bir sabah aracımı park ettiğim bina aralığındaki buzlardan güç bela çıkararak, bilgisayarım ve turuncu kanaryamla o karlı kış günü yola çıktım.Ege uzaktı, Marmara soğuk.Direksiyonu Akdeniz’e, Ankara’dan Konya yoluna kırdım.
Sabahtı, yollarda yoğun sis vardı; saatte yüz km.’yi geçmemeye özen gösteriyor, aracımda ikinci bir can (kanarya) taşıdığımı da unutmuyordum.Konya ovasından Akdeniz’e yöneldim.Çam ağaçları birer gelin gibi karşıladılar beni.
Bir yıl kadar kaldığım o küçük Akdeniz kasabasında bir okur kardeşim, arada bir kasabaya indiğimde beni sürekli “iyi insan”larla tanıştırıyordu; “iyi insan”ların ardı arkası kesilmiyor, ortalık iyi insandan geçilmiyordu.
Örneğin, yolda birileriyle tanıştırılıyor, el sıkışıyor, ayrıldığımızda, “Kim bu insan?” diye sorduğumda, genellikle “iyi bir insan” yanıtını alıyordum. Bazen “okuyan biri mi” veya “demokrat bir insan mı?” gibi sorularım, “Hayır, ama iyi bir insan” yanıtıyla karşılık buluyordu...
Ben ise, bu yanıtlar karşısında sadece susarak onunla “iyi insan”lara saygımız olması gerektiği gibi kanıksanmış bir toplumsal doğruda buluşuyordum.
Artık kızmaya başlamıştım; tanıştırdığı yeni bir “iyi insan” daha uzaklaşıp gidince sordum:
“Ortak paydamız nedir, kim bu insan?”
“Hocam, iyi bir insan...”
…
“Nedir iyi insan olmanın ölçütleri? Kimdir iyi insan?” diye düşündüm.
“Diyelim ki ben çok iyi bir insanım; kalbim iyiliklerle dolu, ama illegal iyiyim, bundan kimsenin haberi yok ve iyiliğimi değil yaşam pratiğime, yüzümdeki bir mimiğe bile yansıtmıyorum.Bu mudur iyi olmak? İnekler de iyidir o halde!
Yoldan geçen herhangi birinin, alışveriş yaptığımız bir manavın veya bir garsonun kötü olabileceğini kim öne sürebilir? Aksi ispatlanmadıkça, bu ölçütlerle değil yalnız onlar, herkes, elbette herkes iyidir.
Gündelik hayatta, toplumsal işbölümü içinde hiçbir zararı ya da hiçbir yararı olmamak mıdır iyi olmak?Bir insan kişisel çıkarlarından başka hiçbir şeyle ilgilenmiyorsa, toplumsal bir kaygı duymamış ve kendinden ötesi için hayatında hiçbir özveride bulunmamışsa, cebinde sakladığı bir şiiri bir insana okumamışsa, üşüyen birinin üzerini örtmemişse, bir hastaya ilaç bulmamışsa, hep zararsız ya da hep yararsız yaşamışsa, iyi olabilir mi ? İyi olmak bu kadar ucuz olabilir mi hiç?
İyi olmanın da bir şerefi vardır ve herkes duyarlılığı, ahlâkı, bilinci kadar iyidir...
Yerli melodramlarda kendilerine ilgi gösteren yabancı adamlara “siz ne kadar iyi bir amcasınız?”diyen çocuklar artık büyüdüler ve onlara şefkatle yaklaşan o amcaların ilgilerinin odağında analarının olduğunu pekala gördüler…Artık bu toplumda da iyi olmanın ve iyiliğin kriterleri çok değişti(...)
Nedir bu biat kültüründe iyi olmanın kriterleri?Ezberlerimiz mi?Bize öğretilen paket servis doğrular mı?Üç büyük kulüp taraftarı olmak, Ağrı dağı kadar Türk ve Hira dağı kadar Müslüman olmak ve başka hiçbir şey olmamak mı?Nedir iyi vatandaş olmanın kriterleri? Vergi vermek, askere gitmek, oy kullanmak mı?Nedir iyi bir memur olmanın kriterleri?Amirlerine itaat etmek, hiçbir şeyi kurcalamamadan kişinin bir bayrak direği gibi çakıldığı yerde kalması mı?Hayat, sadece size sunulmuş aidiyetler mi, sadece bilincin belirlenmiş sınırları içindeki yeşil ışıklar hattı mı?
İyi öğrenci ya da iyi evlat olmanın kriterleri nedir?Bu soruların yanıtları ayrı, uzun yazıların konusudur.Beni hep "iyi insan"larla tanıştıran o okur kardeşime serzenişte bulunurken şunları söylemiştim: Ben ‘iyi insan’ olmak istemiyorum; ya zararlı ya da yararlı olmak istiyorum.Kızdıklarıma zarar, sevdiklerime yarar istiyorum!Benimle aynı sancıları, kaygıları paylaşmayan, hayatında bir kitabın sayfalarını dahi aralamamış, toplumsal acılara bir kez sahip çıkmamış ve olup bitene gündelik bakıp sadece sığ sularda avunmuş ilkesiz, rotasız, pragmatist insanlarla -sırf semirmiş bir tüccar veya sessiz sedasız bir memur diye- beni tanıştırmayın!
Yararı da oldu tepkimin.O günden sonra “iyi insan”larla tanıştırılmadım; o küçük kasabada ortalıkta pek kötü insan da yoktu. Zaten ben de yalnız kalmak, oturup okumak ve yazmak için oraya gelmiştim. Bu yazıyı da kendi kötülüğümle baş başa kalarak yazmış, kötüyüm ben, demiştim: Üstelik kötü olmak ve kötü kalmak için özel bir çabası olan kötülerdenim.Kötülük o kadar işlemiştir ki iliklerime, “iyi insan” olmaktan çok daha zor olduğu halde yine de caymam kötülüğümden...
B.Brecht olmalıydı:”iyi bir insanı, iyi bir yere götürüp iyi bir silahla iyi bir vurmalı," diyordu…
Gücüm yetse, keşke daha çok kötü olabilsem! diyerek şöyle sürdürmüş ve eklemiştim:
Unutulmamalıdır ki yalnız kötüler için değil, “iyi”ler içindir de ölüm...Onlar da en az kötüler kadar ölümlülerse eğer, sözde “iyi” kalmaktaki ısrarlarını anlamakta güçlük çektim her zaman.
Fransız yazar Marguerite Duras, ölümünden önce kendisinden yaşça çok küçük genç sevgilisi Yaan Andrea’nın “Öldükten sonra ne kalır?” sorusuna:
“Hiçbir şey!”diyordu:”Hiçbir şey. Gülümseyenler de, anımsayanlar da yaşayanlardır yalnızca...”
Böylelikle, birçok psikanalistin yazma edimini yazarın ölüme karşı bir savunusu olarak yorumlayan avuntuları da yadsıyordu.
Yazıda(da) böyledir: Sonra gelenler, öncekileri aşmakla yükümlüdür; bu yüzden sonrakiler, -istisnaları bir kenara koyarsak- öncekileri genellikle unutturur. Ancak kırk yıl barajını aşan yapıtlar birer klasik olabilirler, fakat yapıtların birer klasik olmalarının da yazarıyla bir ilgisi yoktur. Herkes gibi yazarlar da ölür ve öldükten sonra yaşamak diye bir şey yoktur; yapıtlarda yaşamak diye bir şey de yoktur.
Yapıt kalırsa eğer, yapıtın ve bu yüzden de onu üretenin ismi kalır; o kalan da bir zamanlar hisseden, gülümseyen, anımsayan o insanın dışında nesneleşmiş, metalaşmış bir şeydir ve bu yüzden de evet:
“Gülümseyenler de, anımsayanlar da yaşayanlardır yalnızca...”
Çünkü kalmak için kalmak gerekir; anımsamıyorsan, gülümsemiyorsan yoksundur.
Bu yüzden benim de herhangi bir kitabımın beni ölümsüz kılacağı gibi beklentilerim yok; kalacaksa bile, umurumda değil.Üstelik umurumda olsun desem bile, zamanın vicdanının, edebiyatın tarihsel sürecinin umurunda olmayabilir.
Kaldı ki zamanın vicdanı beni kırmasa bile, ölüler hiçbir şey hissetmezler ve üzülemedikleri gibi, örneğin bir mezarlıkta, “Ulan kırk yıl geçti, kitabım hâlâ okunuyor!” diye sevinemezler de.
Gerçek olan, bu yazımın yer alacağı kitabımın da yayınlandığı an’ dan itibaren benim dışımda, benden uzak bir nesne, bir meta olacağıdır; yazım bittiğinde onunla kesinlikle ayrılacağımız ve onun da tıpkı benim "naciz bedenim gibi" yazgısıyla baş başa kalacağıdır.
Herkes ölür ölümünü; göğe salıp düşlerini, salıp tenini, nefesini bırakır ceketini.Herkes bırakacaktır ceketini...Herkes...Bırakacaktır çeketini!
7 Ağu 2011
Notaları Kurşunlanmış Bir Şarkıdır Yalnızlık...
“Le Bruyere, bir yerlerde, ‘yalnız olmamak gibi büyük bir mutsuzluk!’ der. Kendi kendilerine katlanamamaktan korkarak kalabalıkta kendilerini unutmaya koşanları uyandırmak ister sanki.Bir başka bilge, yanılmıyorsam Pascal da,‘neredeyse bütün dertler odamızda kalmayı bilmememizden geliyor başımıza’ der; böylece, içekapanış hücresinde, mutluluğu devinmede, bir de yüzyılımızın deyimiyle kardeşcil diye adlandırılabileceğimiz bir fuhuşta arayanları getirir usumuza.”
-Baudelaire-
Yalnızlığın Atlası:
I
Hayat, çarpar ya ağırlığını camlarına evlerin, ışıklara aldanmayın, evler de yalnızlıktır, evler de...Siz çekersiniz gece büyür, gece çeker de bazen siz küçülürsünüz; geceler yalnızlıktır...
Yalnızlığın tablosunu çizer ufukta biri, atlasını yalnızlığın uzak sularda bir gemici; birileri sınırlar koyar, haritalar basar biri… Oysa harita basan bütün matbaalar suçlu, bütün silgiler yalancıdır.Haritalar yalnızlıktır...
Kaç bin ışık yıl uzağız belki de en uygar gezegene.
Ay tutulur-
sa ay orda bir yalnızlıktır.
Yalnızlıktır emzirdiğimiz göz göre göre...
II
Yerkürenin son jesti insanın dehşet yalnızlığı olacak. Biz yine de çiçekleri sulamayı unutmayalım, ama yalnızlığımız çiçeklere de kalmaya- cak...Bu gezegen her gün milyonlarca ton ağırlaşıyor; her gün aşksız, azıksız azalıyoruz. Azalıyoruz, çoğalıyoruz; ikisini birlikte tartsak azlığımız çok gelecek.
Yerkürenin son jesti insanın dehşet yalnızlığı olacak! Bunu bilmek için kutsal kitaplara gerek yok; işte hiç de kutsanmayan bir kitap bile bunu söylü- yorsa, inanın, yalnızlığımız kitaplara da sığmayacak.
III
Bir ölüdenizdir yalnızlık...
Bir çınarın upuzun gölgesidir çınar boylu yalnızlık.
Atlasına akbabalar, haramiler tüner de
kendi olmakta diretir yine...
IV
Her insanda birden doğan, ama can çekişip ölemeyen yalnızlık. Herkes bir evrede anlar bunu; kimileri de menapozlarda, antropozlarda, bir gözaltında, uzun bir yolculukta ya da.
Dal değil, köktür yalnızlık; kurumuş olmalıdır ve bir daha yeşermez…
V
Okyanuslar analarıdır denizlerin; gökyüzünün anası yok: Gökyüzü yalnızlıktır. Kurt dağında, kuzu sürüsünde, çoban kavalında yalnız.Kalabalık, kabarık verirsin kavgalarını; bin yumruğun tek olup göğe doğrulduğu günlerde de, akşam, dönerken evine filen kadarsın...
Yazıyorsan, duyarlığınla yalnızsın kendi derininde; duyarlığınla suya ya- zılan sözlerle... En az yalnızlık çeken şairlerdir yine de; bölüşürler seslerini bir- lerle, ikilerle, beşlerle, ama beşlerle...
VI
O, sevgiyi kendi için istiyor; sevgisiyle yalnız.Onu değil, ben sevgimi seviyorum, sevgimle yalnız...Yalnızlığı deşiyorum yapayalnız, yapayalnız! Sonra bölüyor, bölüşüyor, topluyor, çarpıyor ve çıkarıp giysilerimizi birer birer sevişiyoruz; susup kalıyoruz belki, çekip gidiyoruz, ama geride kalanın adını yalnızlık koymaktan neden ürküyoruz?
İşte kadınlar da, erkekler de doymaz uzuvlarıyla birer yalnızlıktır...Doğasının insana ihane- tidir yalnızlık; özünde yaşamın da, ölümün de birer ihanet olduğunu kavradığımızda sorun yok...
VII
Tek kişilik kalabalıktır aşk.
Aşk tek kişiliktir; ikinci kişiye bilet yoktur.
Kendinin yayasıdır aşkta ikinci kişi, kendinin mayası;
herkes kendi sevgisini sever...
Aşk nedir İncil’e göre? Nedir Tevrat’a, Zebur’a, Kur’ân’a göre?
Bu kitaplardaki aşklar, küfürler neyin rengine göre?
İnsandır, insan aslolan: İnsana göre!
Bir bedeni o kıyısızlığa bırakma saati geldiğinde
gitmek bir yalnızlıktır.
Bütün gitmeler yalnızlıktır
kalmaya göre...
VIII
Sevginin ve cesaretin cesetleriyle günler ağır ve kirli, tortusunu bırakırken ömrümüze; günler düşlerimize, özlemlerimize... Uzaklığın şakağında kaç namlu kim bilir yakın olmasın diye?Sonra biz, burada uçurumlara teslim gençliğimizle...
IX
En rezil parayla insan arasındaki yalnızlıktır; hiçbir inanç, hiçbir ideoloji, hiçbir aşk, hiçbir kitap bu yalnızlığın kurallarını bozamıyor.Bu
da bir yalnızlıktır...
X
“Yalnızlık bir yağmura benzer...”
Yağmurdan önce biz, bütün çılgınlıkları bir bir bölüştük. Bir bir türküleri, telaşlı koşuşları; silahları, tabuları, ayrılıkları; çoğaltıp yalnızlığı-mızı feodal tekkelerde, ellerimizin üzerinde bir el bile yokken bölüştük vuruşları.Sonrası geceydi ve yalnızdık çoğalttık susuşları...
Yağmura yakalandığımız gece-
ye çarptık; geceye hiçbir şey olmadı.
Ama biz paramparçaydık
ve hayat gaspetti o vakur duruşları...
XI
Hâlâ dağların üstünde, zambakların içinde işte şu hayat; destan ve yalnız hayat!Yalnızlığa halay halay ellerim; kırılası, kırılası ellerim! Benim ellerim, yuh ellerim, şair ellerim... Kalemini silahıyla koruyan; kalemi de, silahı da yalnız ellerim!
“Yalnızlık bir yağmura benzer.”
Yağmurlarda sırılsıklam ellerim...
XII
Daha birileri bir yerlerde yaralardan söz ediyor; sonra binlerce ses o bir sesin üstüne, belki de yüzbinlerce... Ama kime anlatılır ki yara, orada yara olarak yalnız.Yarayı anlatan, anlatırken; yara ise orada yara olarak yalnız.
Destan ve yalnızdır hayat kırılası ellerim.
Herkes kendine göre bir yalnızlıktır...
XIII
İyi ki doğmadınız hiç doğmayanlar ya da doğması olasılık kalanlar. Doğarken, biz de spermdeki olasılık kadardık; o olasılıkla doğmak veya doğmamak üzere yalnızdık. Şimdi yaşamak ve ölmek hâlâ bir olasılıktır.
Hep mengenede, kederde en çok da yaşamak bir olasılıktır.Sevişmek ey, yaşamak bir olasılıktır…
XIV
Yalnızlığı sevişirken eksiltiyor, eskitiyor
ve eskiyoruz...
Seviştiğim gece emzirdiğim gecedir.
Özümü katarım ona.
Geceyi kanatırım, gece beni kanatır.
Geceyi kanatırız, gece bizi kanatır.
Geceler insanlığımız,
insanlığımız yalnızlıktır...
XV
Giderek insanlaşıyor, uygarlaşıyor
ve insansızlaşıyoruz...
“Görgü tanıklarının ifadelerine göre”:
Dağınık yüzü günlerin ter ve keder içinde;
zanlıları her sabah o resmi geçitlerde...
İşte hayatlarımız intiharların ve cesaretlerin sustuğu yerde; hayatları-
mız diğer hayatların da cesetleriyle...Hayatlarımızda kimselerin bilmediği yalnızlıklar; ama kimseler bilse de, bilmese de yalnızlık var ey bütün yal- nızlıklar!
XVI
Şimdi travestiler kalçalarında ve slikon göğüslerinde biriken yorgunlukla Dante’nin “İlahi Komedya”sını konuşuyorler sperm kokan duvarlarla...O yır- tık, yamalı ve yaralı sevgilerden, o kaypak sevgililerden, servetlerden geride hep namuslu bir orospum oldu benim de; tünediler yalnızlığıma hüzünlü bir yüzle o gecelerde...Sonra günlerin de üzerinde bir hayat; sürgit yoğunlukların, yorgunlukların, öfkelerin üstünde...
XVII
Şimdi güzel bir deniz karşımda; korkunç çırpıntılı, dehşetli mavi bir deniz tutmuş da bir ucundan b(akıyor) uzaklara...
Uzak, uzaklığında,
ben kendi yakınlığımda yalnızım;
ortalarda olsam da ortalı yalnızlıktır…
XVIII
Böyle yakın uzaklıklarda hep yalnızlıklar ve “yalnız değiliz” derken de yalnız!İşte cesetler ve cesaretler içinde aynadaki suretimi tuzla buz ediyorum; keder ırmakları akıyor ortasından...Birden bir kırlangıç sürüsü kanat çırpıyor uzaklara; yollara ve yolculara bakıyorum da, şarkıların kırık dökük notaları saçılmış sokaklara. Herkes kendine göre bir şarkıyı tutturmuş yangınlar orta- sında!
/Y a n g ı n l a r o r t a s ı n d a
n o t a l a r ı k u r ş u n l a n m ı ş b i r ş a r k ı d ı r y a l n ı z l ı k.../
-Baudelaire-
Yalnızlığın Atlası:
I
Hayat, çarpar ya ağırlığını camlarına evlerin, ışıklara aldanmayın, evler de yalnızlıktır, evler de...Siz çekersiniz gece büyür, gece çeker de bazen siz küçülürsünüz; geceler yalnızlıktır...
Yalnızlığın tablosunu çizer ufukta biri, atlasını yalnızlığın uzak sularda bir gemici; birileri sınırlar koyar, haritalar basar biri… Oysa harita basan bütün matbaalar suçlu, bütün silgiler yalancıdır.Haritalar yalnızlıktır...
Kaç bin ışık yıl uzağız belki de en uygar gezegene.
Ay tutulur-
sa ay orda bir yalnızlıktır.
Yalnızlıktır emzirdiğimiz göz göre göre...
II
Yerkürenin son jesti insanın dehşet yalnızlığı olacak. Biz yine de çiçekleri sulamayı unutmayalım, ama yalnızlığımız çiçeklere de kalmaya- cak...Bu gezegen her gün milyonlarca ton ağırlaşıyor; her gün aşksız, azıksız azalıyoruz. Azalıyoruz, çoğalıyoruz; ikisini birlikte tartsak azlığımız çok gelecek.
Yerkürenin son jesti insanın dehşet yalnızlığı olacak! Bunu bilmek için kutsal kitaplara gerek yok; işte hiç de kutsanmayan bir kitap bile bunu söylü- yorsa, inanın, yalnızlığımız kitaplara da sığmayacak.
III
Bir ölüdenizdir yalnızlık...
Bir çınarın upuzun gölgesidir çınar boylu yalnızlık.
Atlasına akbabalar, haramiler tüner de
kendi olmakta diretir yine...
IV
Her insanda birden doğan, ama can çekişip ölemeyen yalnızlık. Herkes bir evrede anlar bunu; kimileri de menapozlarda, antropozlarda, bir gözaltında, uzun bir yolculukta ya da.
Dal değil, köktür yalnızlık; kurumuş olmalıdır ve bir daha yeşermez…
V
Okyanuslar analarıdır denizlerin; gökyüzünün anası yok: Gökyüzü yalnızlıktır. Kurt dağında, kuzu sürüsünde, çoban kavalında yalnız.Kalabalık, kabarık verirsin kavgalarını; bin yumruğun tek olup göğe doğrulduğu günlerde de, akşam, dönerken evine filen kadarsın...
Yazıyorsan, duyarlığınla yalnızsın kendi derininde; duyarlığınla suya ya- zılan sözlerle... En az yalnızlık çeken şairlerdir yine de; bölüşürler seslerini bir- lerle, ikilerle, beşlerle, ama beşlerle...
VI
O, sevgiyi kendi için istiyor; sevgisiyle yalnız.Onu değil, ben sevgimi seviyorum, sevgimle yalnız...Yalnızlığı deşiyorum yapayalnız, yapayalnız! Sonra bölüyor, bölüşüyor, topluyor, çarpıyor ve çıkarıp giysilerimizi birer birer sevişiyoruz; susup kalıyoruz belki, çekip gidiyoruz, ama geride kalanın adını yalnızlık koymaktan neden ürküyoruz?
İşte kadınlar da, erkekler de doymaz uzuvlarıyla birer yalnızlıktır...Doğasının insana ihane- tidir yalnızlık; özünde yaşamın da, ölümün de birer ihanet olduğunu kavradığımızda sorun yok...
VII
Tek kişilik kalabalıktır aşk.
Aşk tek kişiliktir; ikinci kişiye bilet yoktur.
Kendinin yayasıdır aşkta ikinci kişi, kendinin mayası;
herkes kendi sevgisini sever...
Aşk nedir İncil’e göre? Nedir Tevrat’a, Zebur’a, Kur’ân’a göre?
Bu kitaplardaki aşklar, küfürler neyin rengine göre?
İnsandır, insan aslolan: İnsana göre!
Bir bedeni o kıyısızlığa bırakma saati geldiğinde
gitmek bir yalnızlıktır.
Bütün gitmeler yalnızlıktır
kalmaya göre...
VIII
Sevginin ve cesaretin cesetleriyle günler ağır ve kirli, tortusunu bırakırken ömrümüze; günler düşlerimize, özlemlerimize... Uzaklığın şakağında kaç namlu kim bilir yakın olmasın diye?Sonra biz, burada uçurumlara teslim gençliğimizle...
IX
En rezil parayla insan arasındaki yalnızlıktır; hiçbir inanç, hiçbir ideoloji, hiçbir aşk, hiçbir kitap bu yalnızlığın kurallarını bozamıyor.Bu
da bir yalnızlıktır...
X
“Yalnızlık bir yağmura benzer...”
Yağmurdan önce biz, bütün çılgınlıkları bir bir bölüştük. Bir bir türküleri, telaşlı koşuşları; silahları, tabuları, ayrılıkları; çoğaltıp yalnızlığı-mızı feodal tekkelerde, ellerimizin üzerinde bir el bile yokken bölüştük vuruşları.Sonrası geceydi ve yalnızdık çoğalttık susuşları...
Yağmura yakalandığımız gece-
ye çarptık; geceye hiçbir şey olmadı.
Ama biz paramparçaydık
ve hayat gaspetti o vakur duruşları...
XI
Hâlâ dağların üstünde, zambakların içinde işte şu hayat; destan ve yalnız hayat!Yalnızlığa halay halay ellerim; kırılası, kırılası ellerim! Benim ellerim, yuh ellerim, şair ellerim... Kalemini silahıyla koruyan; kalemi de, silahı da yalnız ellerim!
“Yalnızlık bir yağmura benzer.”
Yağmurlarda sırılsıklam ellerim...
XII
Daha birileri bir yerlerde yaralardan söz ediyor; sonra binlerce ses o bir sesin üstüne, belki de yüzbinlerce... Ama kime anlatılır ki yara, orada yara olarak yalnız.Yarayı anlatan, anlatırken; yara ise orada yara olarak yalnız.
Destan ve yalnızdır hayat kırılası ellerim.
Herkes kendine göre bir yalnızlıktır...
XIII
İyi ki doğmadınız hiç doğmayanlar ya da doğması olasılık kalanlar. Doğarken, biz de spermdeki olasılık kadardık; o olasılıkla doğmak veya doğmamak üzere yalnızdık. Şimdi yaşamak ve ölmek hâlâ bir olasılıktır.
Hep mengenede, kederde en çok da yaşamak bir olasılıktır.Sevişmek ey, yaşamak bir olasılıktır…
XIV
Yalnızlığı sevişirken eksiltiyor, eskitiyor
ve eskiyoruz...
Seviştiğim gece emzirdiğim gecedir.
Özümü katarım ona.
Geceyi kanatırım, gece beni kanatır.
Geceyi kanatırız, gece bizi kanatır.
Geceler insanlığımız,
insanlığımız yalnızlıktır...
XV
Giderek insanlaşıyor, uygarlaşıyor
ve insansızlaşıyoruz...
“Görgü tanıklarının ifadelerine göre”:
Dağınık yüzü günlerin ter ve keder içinde;
zanlıları her sabah o resmi geçitlerde...
İşte hayatlarımız intiharların ve cesaretlerin sustuğu yerde; hayatları-
mız diğer hayatların da cesetleriyle...Hayatlarımızda kimselerin bilmediği yalnızlıklar; ama kimseler bilse de, bilmese de yalnızlık var ey bütün yal- nızlıklar!
XVI
Şimdi travestiler kalçalarında ve slikon göğüslerinde biriken yorgunlukla Dante’nin “İlahi Komedya”sını konuşuyorler sperm kokan duvarlarla...O yır- tık, yamalı ve yaralı sevgilerden, o kaypak sevgililerden, servetlerden geride hep namuslu bir orospum oldu benim de; tünediler yalnızlığıma hüzünlü bir yüzle o gecelerde...Sonra günlerin de üzerinde bir hayat; sürgit yoğunlukların, yorgunlukların, öfkelerin üstünde...
XVII
Şimdi güzel bir deniz karşımda; korkunç çırpıntılı, dehşetli mavi bir deniz tutmuş da bir ucundan b(akıyor) uzaklara...
Uzak, uzaklığında,
ben kendi yakınlığımda yalnızım;
ortalarda olsam da ortalı yalnızlıktır…
XVIII
Böyle yakın uzaklıklarda hep yalnızlıklar ve “yalnız değiliz” derken de yalnız!İşte cesetler ve cesaretler içinde aynadaki suretimi tuzla buz ediyorum; keder ırmakları akıyor ortasından...Birden bir kırlangıç sürüsü kanat çırpıyor uzaklara; yollara ve yolculara bakıyorum da, şarkıların kırık dökük notaları saçılmış sokaklara. Herkes kendine göre bir şarkıyı tutturmuş yangınlar orta- sında!
/Y a n g ı n l a r o r t a s ı n d a
n o t a l a r ı k u r ş u n l a n m ı ş b i r ş a r k ı d ı r y a l n ı z l ı k.../
10 Tem 2011
Cezaevi Şiir Günlükleri
demiştim şu durakta biraz daha kalalım
biraz daha....biraz daha ceplerimde
kelepçesiz ellerim...
demiştim, gidip geniş bir bulut alalım
çünkü yarın
gökyüzü üzerimde hep dikdörtgen kalacak...
bir izmarit gibi unutulsam
da düştüğüm yerde
öperim bulutumu
ölürüm ölümümü
ölürüm ölümümü
ey hayat, yine de yenerim zulümünü!
7 Tem 2011
Herkes Ölür Ölümünü
“Ölüm gelecek ve senin gözlerinle bakacak.”
-C. Pavese-
I
Kanatlanır, kanatılır bütün boşluklar.
Aynalar her gün bir başka yalan söyler
ve kalınır geride çizilmiş hayatlardan,
geride yağmurlardan ve çığlıklardan.
Herkes çizer boşluğunu…
II
Her aşk başlarken pembe,
ayrılıkta rengi siyah yalnızlığın…
(Herkes arar pembesini.
Oysa kendinden ötesi yoktur;
kimse sevmez yalnızlıkta gölgesini…)
III
Herkes sever doğumunu;
kim sever ölümünü?
Herkes sever doğrusunu;
kim sever yanlışını?
Herkes susar ayıbını.
Herkes susar ayıbını…
IV
Herkes bilir gitmesini.
Bir zaman öğrenirsin
gideni sırtından öpmesini
Herkes yaşar hasretini…
V
Herkes geçer gençliğini
Herkes…Buğusunda anıların
yitirir kekliğini…
VI
Herkes yaşamakla suçlu,
aşkıyla hükümlüdür;
herkes doğarken ölümlüdür.
Herkes ölür ölümünü;
göğe salıp düşlerini,
salıp tenini, nefesini
bırakır ceketini.
Herkes bırakacaktır ceketini…
30 Haz 2011
Bileklerimde bayat bir intihar
Geliyormuşum;
pencerelerde yaz
ve bileklerimde bayat bir intihar
Oysa ölünecek bir şey yokmuş,
gidince sen,
yaşanacak bir şey olmadığı kadar
Yanıyormuşum;
vardığım yere bırakıp kendimi.
Atlasında yeryüzünün
çılgın
ve çirkin
ve hüzünle oyalanan.
Yüreğimde kül tadı nice yangından kalan...
Ölüyormuşum;
senin saçların uzuyormuş üstelik.
Ölünce ben, cıgarayı da bırakıp taksit ödüyormuşsun.
Bedenin tecritmiş geçliğinden,
ikisi de yalnızmış,
geceler öpüyormuş memelerinden…
Bense geçliğimi pazarlıksız
ve hızla geçtiğimden;
bugünler saçlarımla birlikte şiir yazmayı da kısa
kestiğimden,
piç kalmış aşklarla avutup kendimi,
bileklerimde bayat bir intiharın dikiş izleri,
gelip geçmiş yılların diş izleri ömrümde,
neşter ve gül’müş hayat.
Gülüyor...Gülüyor...Gülüyormuşum!
pencerelerde yaz
ve bileklerimde bayat bir intihar
Oysa ölünecek bir şey yokmuş,
gidince sen,
yaşanacak bir şey olmadığı kadar
Yanıyormuşum;
vardığım yere bırakıp kendimi.
Atlasında yeryüzünün
çılgın
ve çirkin
ve hüzünle oyalanan.
Yüreğimde kül tadı nice yangından kalan...
Ölüyormuşum;
senin saçların uzuyormuş üstelik.
Ölünce ben, cıgarayı da bırakıp taksit ödüyormuşsun.
Bedenin tecritmiş geçliğinden,
ikisi de yalnızmış,
geceler öpüyormuş memelerinden…
Bense geçliğimi pazarlıksız
ve hızla geçtiğimden;
bugünler saçlarımla birlikte şiir yazmayı da kısa
kestiğimden,
piç kalmış aşklarla avutup kendimi,
bileklerimde bayat bir intiharın dikiş izleri,
gelip geçmiş yılların diş izleri ömrümde,
neşter ve gül’müş hayat.
Gülüyor...Gülüyor...Gülüyormuşum!
1 Haz 2011
O Uzak Göçebeler, Epeydir Göçebeler
"Say acı olanı, uyanık tutanı say Beni de onlara kat..." -Paul Celan-
I
I
Nerdesin?
Beni anlamazsan duyulmaz sesim
Masallar öldü,
o sevilen yüzler de.
Benim ömrüm ölü yüzlerle arkadaş;
yaslı sözlerle, yitik güzlerle,
benim ömrüm infazlarda o güllerle arkadaş...
Hey güller, martıları bilir misiniz?
Kaç metre küp ter,
kaç milyon megavat keder yüklenir otobüsler:
Sorsam... Sorsam anlatabilir misiniz?
O uzak göçebeler
epeydir göçebeler...
II
Masallar öldü,
öpülesi yüzler de!
Biz şu dağların buzulundayız.
El vurup yüz sürdükçe zamanın aynasına,
gördük ki tufanlar ortasındayız
Masallar öldü,
yaralıdır düşler de;
biz aynı notalardayız,
köhne rüyalardayız
İlkyazlar yağma,
esriktir gülüşler de,
hangi anılarla avunmadayız?
O uzak göçebeler
epeydir göçebeler...
III
Daha aşklarımız kuruyor, dağlar kuruyor;
hızla ölüyor her şey, hızla soluyor.
Bu yüzden kahrını dağlara salan uzak bir yıldız gibi,
yıldızını uzaklara salan kahırlı dağlar gibi,
yıldızsız dağ, dağsız yıldızlar gibi,
yaşamak bile bile:
Üstelik kuşlar gibi.
Üstelik kuşlar gibi...
IV
Yine geceyi bir kurşun sesi vurdu;
kimse görmedi, kimse!
Fail de beraat, meçhûl de.
Ölüm oyununda duraklardayız.
Şu yıkımlarda savrulan ömrümüzdür,
savruldukça küçülen, çürüyen ömrümüzdür;
biz külü, kül de bizi tanımlar, ağlar...
V
Büyük sevgiler büyük ölürler.
Papatyalar, akarsular ölürler.
Kan sıçrar, seherin göğsüne vurur:
masallar ölür, düşler ölürler!
Oysa kim bilir ki
yanağımda
yangınlardan çok önce
o yârin bıraktığı öpüş izi var;
yüreğimde oralardan kalan bir düş izi var...
VI
Kaç ömür eskittik şunca yaşamışlıkta.
Nerdesin?
Nerdesin?
Beni anlamazsan duyulmaz sesim...
Daha bizi soracak olursan,
burada her şey bilmediğin gibi.
Daha beni soracak olursan:
Herkesin biraz faili olduğu meçhûl bir cinayetim şimdi!
23 May 2011
gitti... kanatları yüreğimdeydi kalan, elimde minyatür bir kuş şimdi
''ışığın'' diyordu: kırılıp düştüğü yerlerden geliyorum; karanlık kördü ve acımasız... ellerimle kırdım ben de kalan kanatlarımı; kanatlarımı kanatmaktan geliyorum...
o bir yenik serçeydi sıkılınca ağlamaya çıkardı. sonra da çift çıkardık; kar yağardı, biz dinlemez, çıkardık! o kentte bütün sokaklar biz yan yana yürümeyelim diye dar yapılmıştı, insanlar dar yapılmıştı, çıkardık!
kar durmazdı, üşüşürdü saçlarına ve hep bir şeylere ağlardı o karlı havalarda... avurtlarına çarpan kar taneleri, gözyaşlarının sıcaklığına çarpıp erirdi... erirdi... biz yan yana, yana yana... yana yana!
/o bir yenik serçeydi sıkılınca ağlamaya çıkardı
ben yürüsem bütün yollar ona çıkardı.../
o bir yenik serçeydi sıkılınca ağlamaya çıkardı. sonra da çift çıkardık; kar yağardı, biz dinlemez, çıkardık! o kentte bütün sokaklar biz yan yana yürümeyelim diye dar yapılmıştı, insanlar dar yapılmıştı, çıkardık!
kar durmazdı, üşüşürdü saçlarına ve hep bir şeylere ağlardı o karlı havalarda... avurtlarına çarpan kar taneleri, gözyaşlarının sıcaklığına çarpıp erirdi... erirdi... biz yan yana, yana yana... yana yana!
/o bir yenik serçeydi sıkılınca ağlamaya çıkardı
ben yürüsem bütün yollar ona çıkardı.../
Yenik serçe'den
15 May 2011
bozgun
biz bu kentlere sığdık da
bu kentler bize sığmadı asiya
ve bir çığlık gibi günlerin çarmıhında
arttıkça yalnız, sustukça silik...
ay ışığı gölgeleri büyüttü
son kuşlar da vuruldular dağlarda
yakamozları söndü sahillerin, ışıkları evlerin
çağın vebalı gövdesinde
bir hayalet gibi gölgemizde yalnızlık
kaldık...kırık bardaklar gibi
içilmiş sulardan geride buruk bardaklar gibi...
düşler artık ölü çocuklar doğuruyorsa
sevgiler boğduruluyorsa kürtajlarda
ve daha eskimemiş tüfeklerle
ordusu bozguna uğramış askerler gibi kalıp
bozuk paralar gibi yuvarlanıyorsak kaldırımlarda
bir bedeli vardır elbet cennetini çaldırmanın
ömrünü piç bir bebek gibi
bırakmanın
bulvarlara
bozgunlara
ve yanlış yalan aşklara;
bir bedeli
bu kuşatmaların, ilkyazları kurşunlatmaların...
biz bu kentlere sığdık aslında
bu kentler bize sığmadı asiya
ah son kuşlar da vuruldular dağlarda!
ay ışığı gölgeleri büyüttü
mutluluk oyununda geç kalan ölü kuşlara geldim
geldim...kırık bardaklar gibi
içilmiş sulardan geride buruk bardaklar gibi
ve ömürlerimizde bin kasvetle upuzun
sefalet seferlerinin ayazı
belki de yalnız gezeceğiz artık kimbilir
batan gemiler gibi yiten aşklardan geride
kalan her kışı, güzü ve yazı
ay ışığı gölgeleri büyüttü
ayrılıklar eskidi...biz eskidik
aşk bize küstü asiya...
belki de uzun sürecek bu bozgunun saçağında
sen şarkılarını sesine yasla
ve bırak beni de usulca
bir apansız yalnızlığa!
ay ışığı gölgeleri büyüttü
büyüdü ölüm
ve biz küçüldük asiya...
bu kentler bize sığmadı asiya
ve bir çığlık gibi günlerin çarmıhında
arttıkça yalnız, sustukça silik...
ay ışığı gölgeleri büyüttü
son kuşlar da vuruldular dağlarda
yakamozları söndü sahillerin, ışıkları evlerin
çağın vebalı gövdesinde
bir hayalet gibi gölgemizde yalnızlık
kaldık...kırık bardaklar gibi
içilmiş sulardan geride buruk bardaklar gibi...
düşler artık ölü çocuklar doğuruyorsa
sevgiler boğduruluyorsa kürtajlarda
ve daha eskimemiş tüfeklerle
ordusu bozguna uğramış askerler gibi kalıp
bozuk paralar gibi yuvarlanıyorsak kaldırımlarda
bir bedeli vardır elbet cennetini çaldırmanın
ömrünü piç bir bebek gibi
bırakmanın
bulvarlara
bozgunlara
ve yanlış yalan aşklara;
bir bedeli
bu kuşatmaların, ilkyazları kurşunlatmaların...
biz bu kentlere sığdık aslında
bu kentler bize sığmadı asiya
ah son kuşlar da vuruldular dağlarda!
ay ışığı gölgeleri büyüttü
mutluluk oyununda geç kalan ölü kuşlara geldim
geldim...kırık bardaklar gibi
içilmiş sulardan geride buruk bardaklar gibi
ve ömürlerimizde bin kasvetle upuzun
sefalet seferlerinin ayazı
belki de yalnız gezeceğiz artık kimbilir
batan gemiler gibi yiten aşklardan geride
kalan her kışı, güzü ve yazı
ay ışığı gölgeleri büyüttü
ayrılıklar eskidi...biz eskidik
aşk bize küstü asiya...
belki de uzun sürecek bu bozgunun saçağında
sen şarkılarını sesine yasla
ve bırak beni de usulca
bir apansız yalnızlığa!
ay ışığı gölgeleri büyüttü
büyüdü ölüm
ve biz küçüldük asiya...
6 May 2011
Münzevi
virajlı harfler gibi yaşadım
s’ de kaldım; kahrın alfabe(s) inde
ölümler vardı öldüm, ateşler vardı yandım
bir yanardağ gibi içimden dünyanın yüzüne karşı
içimden aşkların, inançların yüzüne karşı
ihanetle öpüştüm, yazgıma küstüm
öpüştüm ölümlerle, vuruldum düştüm
yapraklar sallanıp dururken ağaçlarda
içimde yarım kalmış bir orman...
yağmurlar vardı, hepsini yağdım
ne beklenen gelendi ne gelen beklenendi
devrildim sabrın tehditkâr kabzasıyla
uygarlık yarım kaldı, dedim ey zerdüşt
ve yarım barbarlık da
ikisi de caymadı…
gökyüzü soldu
avuçlarımda gencecik bulutlar öldü
ardımdan sürüyerek getirdim kendi ölümü
alın dijital dünyanıza kadavra yaparsınız...
içimde yarım kalmış bir orman...
içimde yanmış kalmış bir orman…
kan bile terk ederken damarını, zamanlar an’larını
her aşk kendi masalını…
dedim, yapraklar mı terk eder ağaçlarını
yoksa ağaçlar mı yapraklarını?
dedim, kimse konuşmayacak mı artık susuşlarını?
kimse…kimse toplamayacak mı çığlıklarını?
ve neden birbirinin yüzüne yaslamış herkes
kanlı mahcup bayraklarını?
yanıt yoktu…
çünkü soru yoktu, soru yoktu, soru yok!
dedim ey nüshasız aslım
be acıların hesabını veren yok; onları güneşe ser
onları güneşe ser, güneşe!
acı bu, herkes her yerde, o da güneşte çeker
sonra katlar dolabına koyarsın
arada bir çıkarıp ütülersin, anarsın
bu acılar başka ne işe yarar
bu başkalar hangi acıya yarar?
devrilse de üstümüze şehir yarar insana
acıtsa da kalbinizi şiir yanar insana…
yapraklar sallanıp dururken ağaçlarda
içimde yarım kalmış bir orman...
içimde yanmış kalmış bir orman...
kentli bir münzeviydim
virajlı harfler gibi yaşadım
ölümler vardı öldüm, ateşler vardı yandım
parlayıp yiterken kahrın alacasında
na çar bir gölgeydim şehrin uğultusunda
ve yalan bir müfreze hayatın ordusunda
nere dönsem iğretiydi bir yanım
ateş yanım, duman yanım, kül yanım
gelen yarım, giden yarım, ben yalım
yapraklar salllanıp dururken ağaçlarda
içimde yarım kalmış bir orman
içimde yanmış kalmış bir orman
ödeştim cehennemimle hiç dublör kullanmadan
boğuldu su, yenildi aşk, çürüdü devlet..
içimde çok yanılmış bir orman...
içimde çok yanılmış bir orman…
s’ de kaldım; kahrın alfabe(s) inde
ölümler vardı öldüm, ateşler vardı yandım
bir yanardağ gibi içimden dünyanın yüzüne karşı
içimden aşkların, inançların yüzüne karşı
ihanetle öpüştüm, yazgıma küstüm
öpüştüm ölümlerle, vuruldum düştüm
yapraklar sallanıp dururken ağaçlarda
içimde yarım kalmış bir orman...
yağmurlar vardı, hepsini yağdım
ne beklenen gelendi ne gelen beklenendi
devrildim sabrın tehditkâr kabzasıyla
uygarlık yarım kaldı, dedim ey zerdüşt
ve yarım barbarlık da
ikisi de caymadı…
gökyüzü soldu
avuçlarımda gencecik bulutlar öldü
ardımdan sürüyerek getirdim kendi ölümü
alın dijital dünyanıza kadavra yaparsınız...
içimde yarım kalmış bir orman...
içimde yanmış kalmış bir orman…
kan bile terk ederken damarını, zamanlar an’larını
her aşk kendi masalını…
dedim, yapraklar mı terk eder ağaçlarını
yoksa ağaçlar mı yapraklarını?
dedim, kimse konuşmayacak mı artık susuşlarını?
kimse…kimse toplamayacak mı çığlıklarını?
ve neden birbirinin yüzüne yaslamış herkes
kanlı mahcup bayraklarını?
yanıt yoktu…
çünkü soru yoktu, soru yoktu, soru yok!
dedim ey nüshasız aslım
be acıların hesabını veren yok; onları güneşe ser
onları güneşe ser, güneşe!
acı bu, herkes her yerde, o da güneşte çeker
sonra katlar dolabına koyarsın
arada bir çıkarıp ütülersin, anarsın
bu acılar başka ne işe yarar
bu başkalar hangi acıya yarar?
devrilse de üstümüze şehir yarar insana
acıtsa da kalbinizi şiir yanar insana…
yapraklar sallanıp dururken ağaçlarda
içimde yarım kalmış bir orman...
içimde yanmış kalmış bir orman...
kentli bir münzeviydim
virajlı harfler gibi yaşadım
ölümler vardı öldüm, ateşler vardı yandım
parlayıp yiterken kahrın alacasında
na çar bir gölgeydim şehrin uğultusunda
ve yalan bir müfreze hayatın ordusunda
nere dönsem iğretiydi bir yanım
ateş yanım, duman yanım, kül yanım
gelen yarım, giden yarım, ben yalım
yapraklar salllanıp dururken ağaçlarda
içimde yarım kalmış bir orman
içimde yanmış kalmış bir orman
ödeştim cehennemimle hiç dublör kullanmadan
boğuldu su, yenildi aşk, çürüdü devlet..
içimde çok yanılmış bir orman...
içimde çok yanılmış bir orman…
25 Nis 2011
Sana Yağmur Diyorum
(gidersen hani sığınaklarım?
eksilir, zarar kalırım
kalırım!
yeni günün tenine dağılır yaralarım
sana yağmur diyorum…)
uzun boylu umuttun
tadında unutuldun
nerde büyük uçurumların
kış suların, yaz uykuların?
sana yağmur diyorum ıslaklığım bundan
yağ da ıslanalım, ama uslanmayalım
uslanmayalım!
gün, vursun yükünü gecenin hırkasına
yol, vursun sesini uzaklığın pasına
sesime kibrit çaksan tutuşacağım
sargısızım,
çoğalırım;
çoğaldıkça arsızım
sana yağmur diyorum…
en haklı aşk,
alkışsız sürebilendir
ve en haklı kavganın öznesi
ölmemek için dövüşürken de ölebilendir…
o an
işte o an
ey bizi ayrı takvimlere düşüren zaman
yere bir bahar dalı düşmüş gibi mi olur
sıradağlar mı tutuşur bağrının orta yerinde?
yeter
kan sıçratmayın sabahın seherine
boğulursunuz
boğulursunuz!
eksilir, zarar kalırım
kalırım!
yeni günün tenine dağılır yaralarım
sana yağmur diyorum…)
uzun boylu umuttun
tadında unutuldun
nerde büyük uçurumların
kış suların, yaz uykuların?
sana yağmur diyorum ıslaklığım bundan
yağ da ıslanalım, ama uslanmayalım
uslanmayalım!
gün, vursun yükünü gecenin hırkasına
yol, vursun sesini uzaklığın pasına
sesime kibrit çaksan tutuşacağım
sargısızım,
çoğalırım;
çoğaldıkça arsızım
sana yağmur diyorum…
en haklı aşk,
alkışsız sürebilendir
ve en haklı kavganın öznesi
ölmemek için dövüşürken de ölebilendir…
o an
işte o an
ey bizi ayrı takvimlere düşüren zaman
yere bir bahar dalı düşmüş gibi mi olur
sıradağlar mı tutuşur bağrının orta yerinde?
yeter
kan sıçratmayın sabahın seherine
boğulursunuz
boğulursunuz!
18 Nis 2011
Cehennem Bileti
I.
izi kalirdi sagrilari islak taylarin boynunda muhtesem kementlerin
ay isigina donerdim... muhurleri, muhtarlari, sizilari bilmezdim
yazgim
ki hep yazgimdan demlenen katillerin guzergahidir
cocuktum... bilemezdim... ahirlara saklanir olmeye gidemezdim
izi kalirdi sagrilari islak taylarin boynunda muhtesem kementlerin
geceleri, genclikleri, gecmisleri bilmezdim
uzak eskiya atesleri isitirdi daglari
ki allahlarin allahina bile isyandi durusalri
durup bir basima isiklara donerdim
dengbej soylencelerine gomulurdu gunlerim, gecelerim
daglara gidemezdim... o yollari bilmezdim!
izi kalirdi...
anam baskinlarda tabancalar saklardi memelerinde, ama titrerdi
kimseler duymazdi... eteginde tikirtilar dinlerdim
takvimler saskindi; on dordumde evlendirildim
ilk karim gece gelirdi yorgun, utangac opuslerle
oysa ben cocuktum, sevismeyi bilmezdim...
*
dagdi, yaylaydi ya da bostan... belki hasatlarla ter icinde
ayni goletlerden su ictigim eseklerle donerdim
geceler tenhaydi kivrilirdim, usurdum
hep usumenin dilinden ilk karimin dilini bilemedim
(kuma gitti bir yasliya 77'de... on besimde bir kisti... kentler, size ciktim!
asiretim, sana kustum! siyasi suc isledim, buyudum, ona 'nasilsin? '
diyemedim... daha mutlaka tezek kokar ve ucurum gibi bakar...hala
ankara'da o beyaz sarap tadinda gunleri yasarim; yirmi yila ragmen
onu bir unlem gibi hatirlarim...)
II.
izi kalirdi sagrilari islak taylarin boynunda muhtesem kementlerin
bir gun donerdim, donerdim
yuregimde gumbur gumbur tufeklerin sesiyle
tas katiliginda ve huzzam makaminda
sirtima kentlerde saplanmis hancerlerin iziyle
donerdim... bir basima; sanki bir golette bir damla
ama damla!
/degil mi ki herkesin bir hasadi var gonlunun avlusunda/
donerdim.
14 Nis 2011
Bir Aşk Yarası
'beni yalnızlığımda vurdular o gece
kalbimi suyla oydular gece vakti
öldüğümü bile söylemediler...
'-A.Erhan-
ben şu kısa boylu hayatta
uzun boylu kederlerle acırım
yorar şu telaş, şu karmaşa
bir sığınak aranırken şu uğultuda
bir aşk gelir bir yara
bir yara...bir yara daha!
eski bir aşk
yeni bir ayrılıktır her zaman
bunu kuşlar sorar yıldızlar da anlatır
kimse bilmez he canım
bir yara bir ömrü hergün nasıl kanatır...
ben seni hep ayrılıkla anmışım
titreyen ellerimle günlerin buğusuna
adını...hep adını yazmışım
bir aşk gelmiş bir yara
bir yara...bir yara daha!
eski bir aşk
yeni bir ayrılıktır her zaman
bunu kuşlar sorar yıldızlar da anlatır
kimse bilmez he canım
bir yara bir ömrü her gün nasıl kanatır...
9 Nis 2011
Kumrular Sokağı Şiirler
I
Yağmur dalgın bir efkâr giyinir Ekim’de.
Kumrular sokağı‘*nda çekilmiş bir diş gibi kalırım;
çekilmiş bir diş gibi Diyarbakır’dan...
Ağrırım,
bağırırım
aldırmaz!
İlle de gökkuşağı giyinir gökyüzü her Ekim’de...
II
Kumrular sokağı bir kente uzayıp gider.
Gökkuşağım, ayrılığım,
ömür ki eskir ve aşka uzayıp gider…
Tırmalarken göğsümü sabrın sancısı,
yalnızlığın kül tadıyım;
bakarım, yağmur utanmaz bulutundan,
hasretin üvey adıyım..
III
Kumrular sokağında
efkârın adıyla bir akşamüstü;
gövdesine tutunmuş dal,
dala tutunmuş serçe,
telaşlı, o da kendince…
Sonra aşklarda kül, camlarda perde;
usulca harlanır sevişmeler de...
IV
Kumrular sokağında
andlara hep bol geldim,
küfürlere dar.
Dönüp baktım, ne göreyim,
yağmalamış gençliğimi yargıçlar!
Desene Sivas’ın kırık sazıyım,
kendimin ayazıyım,
kalbimde ölü çocuklar…
Tufanlar ardımda ve buruşuk anılar.
Nedense hiç uslanmamış bozgunlar.
V
Oysa haklı ve haksız bütün kitaplar yazılmıştır.
Susuşlar eskimiş, küfürler edilmiştir.
Biliyorum, yalnızlıktan öte dostun yok insan;
insan ki bozuk paralarda bozgundur, yenilmiştir.
/Şimdi bilekleri kesik bir intihardır yaşam.../
VI
Düştüğü yerde tanımazken kendi suyunu yağmur;
biliyorum, aynı dalda gül bile anlamaz dikenini.
Anlasana, anlatamaz kimse yıkımını başka yıkıma.
Cudi’de napalm Datça’da ıssız koylara,
New york Şırnak’a anlatılmaz.
Her gün yanar söner yanar söner kasvetimle bin ateş;
ölüm, dirilere anlatılamaz...
VII
Bilirsiniz her sokağın bozuk bir sicili vardır
ve utancı sokakların,
günleri şehvete fedâ eden şizofren babalardır.
Gözlerinde yalnızlığı bir hançer gibi saklayan kadınlardır.
Sonrası sokakların, bozkırlardır,
hani bir ak tay düşüyle uzayıp gider
ve rüzgârların ıslığıyla göklere teğet geçer.
Oysa kumrular sokağı bir kente uzayıp gider;
gökkuşağım,
ayrılığım,
ömür ki eskir ve aşka uzayıp gider…
VIII
-Daha sevginin herkesten şikayeti var.-
Daha herkes kendi sanıklığıyla kör,
tanıklığıyla yargıç.
Bu yüzden söz,
bitmiştir...
Gökyüzü
mü?
O,
kırgındır,
kirletilmiştir!
.
4 Nis 2011
Yine Dağdir Dağ
I
"bir ölüm uzaklardan vurur yollara bizi
bilge bir yalnizliga serer hikayemizi kirik bir kirlangici daglara çeker beyaz
kapanir bir ustura, dindirir öfkemizi..."
-Sefa Kaplan-
firlatmiştim kalbimi uzaga, en uzaga
denk gelir de rastlar diye bir yildiza
yanilip susturdum agrimin çagrisini
çagrimin köhnemiş agrisini
"aldirma!" dedim oglum: yine dagdir dag
konup göçen kurdun kuşun ragmina
ayazda da, güneşte de yine dag! yazilirken
ayrilik
kentin küskün agaçlarina
tüllerine, pervazlarina ve varoşlarina
yazilirken
kederlerin pasina
yapayalniz yasina
yazilirken
bazen şarap tadina
aşklarin büyülü şarkisina
ihanetin hiç dinmeyen yasina ve bir ömür bakilirken
üç saniyede çekilen fotograplara
"aldirma!" dedim yamrugum vurup omzuma
yine dagdir dag!
ezberinde kaç defnenin, kaç mavzerin masali
kaç kurşunun, kaç çigligin hüsrani?
bilge bir yalnizliga serer hikayemizi kirik bir kirlangici daglara çeker beyaz
kapanir bir ustura, dindirir öfkemizi..."
-Sefa Kaplan-
firlatmiştim kalbimi uzaga, en uzaga
denk gelir de rastlar diye bir yildiza
yanilip susturdum agrimin çagrisini
çagrimin köhnemiş agrisini
"aldirma!" dedim oglum: yine dagdir dag
konup göçen kurdun kuşun ragmina
ayazda da, güneşte de yine dag! yazilirken
ayrilik
kentin küskün agaçlarina
tüllerine, pervazlarina ve varoşlarina
yazilirken
kederlerin pasina
yapayalniz yasina
yazilirken
bazen şarap tadina
aşklarin büyülü şarkisina
ihanetin hiç dinmeyen yasina ve bir ömür bakilirken
üç saniyede çekilen fotograplara
"aldirma!" dedim yamrugum vurup omzuma
yine dagdir dag!
ezberinde kaç defnenin, kaç mavzerin masali
kaç kurşunun, kaç çigligin hüsrani?
Şubat-Mart 1998
IV
ayrilik
kederlerin pasina
yapayalniz yasina
ölü daglar rüyalarla sevişir
sökülmüş düşlerin de çadirlari
neye yarar mezarliklarda çigan? sussam artik yillarca, bin yillarca
bogup agrimin köhnemiş çagrisini konuşturmasam
ben artik bu aşka koşturmasam! mezarliklarda çigan... mezarliklarda çigan...
V
ayrilik
aşklarin büyülü şarkisina
alnim kar, başim duman, kirpiklerimde çig
burada yatiyorum... burada!
uzaklarda o kadin gülümsüyor
kalbi buruk anilarda... "kal" diyorum: yamacinda;
bir yüzü bana kararirken dünyanin
şafak söküyor senin yaninda yenilme ve düşürme sen yüzünü kahrin inzivasina...
24 Şub 2011
Naile
İyi bir dünya, paylaşan bir hayat düşü, bir ülkenin gençliğini topyekün ayağa kaldırmıştı o yıllar;
umudun saçağında kümelenmişti herkes.Sen henüz doğmamıştın...Sen doğmamıştın; daha sokaklara da inmemişti kışlalar. Kendini Picasso sanan o generalin saçma sapan resimleri de çizilmemişti henüz.Ama varoşlardan üniversitelere, alanlardan evlere herkes, umudun sağlığı ve geleceği hakkında öngörülerde bulunuyor, okumalar, tartışmalar çoğu zaman sabahlara dek sürüyordu…
Bir kuşak, ellerinde afişleri, boya kovaları ve fırçalarıyla bir “yarın” imgesini sabahlara dek duvarlara bağırıyor, alanlarda onbinlerce sol yumruk marşlar, sloganlar eşliğinde sıkılıyor ve gelecek güzel günler için hep birlikte yeminler edilip antlar içiliyordu.
Vurulup düşenler, inanarak öldükleri için yüzlerinde mutlu, buruk bir tebessüm bırakıyor, kalanlar ise kalplerine umudu yeniden pompalayıp, öfkelerine sımsıkı sarılarak yürüyor, yürüdükçe kabara köpüre akan nehirlere benziyorlardı.
Umudun genç oğulları, henüz evliliğe de inanmıyor ve o yıllar hep, “”Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” hakkında ateşli konuşmalar yapıyorlardı…
Coşkuyla, inançla bir gelecek düşüne tutunurken, birçoğumuz zaten caymıştık o günlerden. “Yarın” vardı sadece; “halkın” ve “emeğin” olacak olan yarın... Yaşadığımız, sadece yarının çatısını kuracak kırık dökük, işe yaramaz günler sayıldığı için, aslında yoktu o günler… Aşk için yürüyenlerin aşkları da, düş için yürüyenlerin düşleri de aslında kendileri için yoktu o günler…
Umudun coşkusunu uzak bir taşra kentinde; feodalizmin, tabuların basıncı altında yaşayanlar için kuşkusuz daha katı, daha kuşatıcıydı her şey… Aşk daha mahcup, sevdalar daha yasak, söylevler daha hırçın, kurallar daha katı, bedeller daha ağır ve sonuçlar da elbette çok daha sarsıcıydı…
Her şeyin emek ve sermaye çelişkisine, artı değere, proletaryaya ve devrimci kararlılığa endekslenerek tartışıldığı o süreçte, bizler de aynı ortak toplumsal-siyasal coşkuları Doğu’dan, o kan revan topraklardan paylaşıyor, yüzlerimizde yoksulluğun, bilincimizde feodalizmin ve sistemin açtığı yaraların hıncıyla birey olmaya çabalıyorduk; doğrusu hepimiz, aynı oyunu birlikte oynamak üzere evden kaçmış yaramaz çocuklara benziyorduk…
Gitmememiz öğütlenen yerlere gitmeyi, yapmamamız gerektiği söylenenleri yapmayı, inanmamamız istenenlere inanmayı yeğlerken, belki de yasaktaki hazzın tadını sınıyorduk…
O erkek egemen kültürde devrim için ant içen nicel kalabalığımızın ezici çoğunluğunu yine erkekler oluşturuyor, ama arada bir -tercihlerinin ağır bedellerini göze alarak- saflarımıza katılmış kadınlara, genç kızlara da rastlıyor, onları bacılarımız sayarak özenle koruyor ve tümüne yoldaşlık bilincinin gereği bir saygıyla yaklaşıyorduk.
Naile’yi, masum yüzündeki iri, kara gözleriyle gelip gittiğimiz legal dernekte ilk kez gördüğümde, yüreğimin ürpermesi nasıl şaşırtmış, nasıl utandırmıştı beni…
Böylesi duyguları henüz hiç tanımıyordum; on sekiz yaşımın mahcup heyecanıyla hissettiklerimi kimselere sezdirmeden yorumlamaya çalışırken, devrime ramak kala ihaneti böyle yaşayan, yaşatan kalbimdeki bu “lumpence”(!) duygulardan kurtulmam gerektiği sonucuna varıyor ve bir yoldaşıma böyle bir duygusal yakınlık hissettiğim için doğrusu kendime çok kızıyordum…
Bir demiryolu işçisinin kızı olan Naile, kentin öbür ucundaki bir gecekondu semtinden çıkıp geliyordu derneğe… Giydiği geniş yakalı, kaba saba gömlekler ve upuzun etekler göğüslerinin iriliğini ve ayak bileklerinin incecik, ak beyazlığını gizleyemiyor, makyajla hiç tanışmamış yüzündeki o sevecen, o anaç ifadeyle karşılaştıkça kalbimde orta şiddette bir depremin de nedeni oluyordu.
Onun zarif yüzüyle uyumlu iri, kara gözleri, gecekonduda oturan “işçi kızı”, “yoldaş” gibi imgelerle buluşunca, büsbütün soluksuz bırakıyordu beni…
Dövüp söverek, yumruklayarak kalbimden kovmaya çalıştığım duygular, her geçen gün biraz daha artarak boğucu bir kedere dönüşüyordu… O, her şeyin yasak olduğu bir kültürdeki soluk ve boğucu karanlıkta tutunduğum ışığım ve o tabular şehrinde iflah olmaz yangınımdı benim.Ona inandıkça aşka, aşkın o yakıcı ateşine daha çok inanıyordum…
Ama haftada birkaç kez göz göze gelmenin ötesinde onunla hiçbir bir diyalog kuramıyor, ben dışarıda bildiri dağıtmak, sendika ziyaretleri, öğrenci eylemleri ve tartışmalar için koşuştururken, o da çalışmalarını dernek yönetiminde kadın üyeler arasında sürdürüyordu.
Onunla aynı siyasi hareketin saflarında yer almamızın, yaşayabileceğimiz en anlamlı tek birliktelik olduğuna ve bununla yetinmem gerektiğine inanıyor, daha fazlasını düşünerek, düşleyerek bizlere öğretilmiş “devrimci ahlâk ve devrimci disiplin”in sınırlarını ihlal etmemem gerektiğini düşünüyordum.
Fakat nereye gitsem, onun ışıklı gözlerinin kalbime taşıdığı o sarsıcı kederden bir türlü kurtulamıyor, her şeye rağmen onun yörüngesinde dolanıp durmaktan kendimi alamıyordum…
Üyesi olduğumuz dernek, o günlerde oluşturduğu kadroyla maden işçilerini konu edinen bir tiyatro oyunu için provalar başlatmış, Naile de bir maden işçisinin karısı rolünü üstlenmiş ve oyunun organizasyonu yakın arkadaşım Fırat’a verilmişti.
Naile, artık hafta içi her akşam Halk Eğitim Merkezi’ndeki provalarda oluyor, ben de işlerimi bitirdiğimde, akşamüstleri provaları izlemek bahanesiyle soluğu orada alıyordum.
Dernek üyelerimizden Ekrem, spotların altında işçi giysileriyle sahnenin önüne gelip yumruklarını sıkarak, yüzünde dünyanın matemiyle, “Karanlık dehlizlerde her gün dünya yeniden kurulurken iliklerine dek sömürülen bir maden işçisi” olduğunu kederle fısıldarken, hemen arkasında, başına örttüğü beyaz tülbendiyle bir ateşin başında saç ekmeği pişiren Naile ise, “Sizi ne zamana kadar sömürecekler, yetmedi mi!” diye bağırıyor, o an heyecandan yüreğim ağzıma geliyor ve aynı provaları yenibaştan, sarsılarak izlemeyi sürdürüyordum.
İzlediğimin oyun provaları değil, aslında Naile olduğunu neyse ki yalnız ben biliyordum. Başka zaman onu böyle yakından izleme fırsatını bir daha nasıl, nerede bulurdum…
Naile’nin, masum yüzüyle, kara gözleri ve ak tülbendiyle bir oyunda ekmek pişirirken bile sınıfsal bilince vurgu yapması, üstlendiği rolle emekçilere böyle de hizmet etmesi, ona duyduğum hayranlığı, aşkı daha boyutlandırıyor, böylelikle onun aydınlık yüzünde geleceğin o büyük ışığını da görüyordum…
Provalar bittiğinde, birkaç dernek üyesi öne atılıp, karanlığın çöktüğü o saatlerde uzak bir semte gitmesi gereken Naile’yi evine bırakmayı öneriyor, genellikle, “Naile bacımı ben bırakacağım arkadaşlar!” diyebilen ve bu kararını kesin bir üslûpla, cesurca ifade edebilen bir yoldaşımız tarafından evine götürülüyordu.
Sonraki günlerde provaların bittiği bir saatte, ben de onu evine bırakmaya yeltenen birkaç yoldaşıma dönerek kararlı bir üslupla, “Arkadaşlar, Naile bacıyı ben bırakacağım!” diye bağırmaya başlamış, zira o centilmen fısıltılarla onu evine bırakma sırasının asla bana gelmeyeceğini anlamıştım(!)
İlk kez evinin yoluna koyulduğumuzda heyecandan elim ayağıma dolanmış, bir süre ne diyeceğimi bilememiştim. İlk yürüyüşümüzden itibaren ona sık sık ön adıyla seslenmeye başlamış, belki söylemek isteyip de söyleyemediklerimin önünde hep adı durduğu için, sık sık “Naile” dedikten sonra ya susmuş ya da hep saçmalamıştım.
Aslında ona adıyla her hitap edişimde, sadece, “Seni çok seviyorum!” demek istiyor, fakat diyemiyor, bu yüzden belki hiç istemediğim, hatta ummadığım konulardan söz etmek zorunda kalıyordum:
“Naile!”
“Efendim.”
… … … … … … … ...
“Hava çok sıcak değil mi?”
“Evet, öyle.Bugün provalarda da çok terledim…”
“Naile!”
“Efendim?”
“Bu oyun sahnelendiğinde kitlelerle buluşması, proletaryanın bilinçlenmesi açısından çok yararlı olacak bence; bir de öbür fraksiyonların bizim siyasi hareketimizin işçi ve emekçilere sanatla da neler verebileceğini görmeleri bakımından da çok önemli, öyle değil mi?”
“Öyle tabii; Marksizm, devrimci sanat diye bir şeyden de bahsediyor. Devrimci sanatla ilgilenmek devrimci bir görevdir bizim için…”
Sonra, ayrılırken arkasından süklüm püklüm, darmadağın bakıyor, onunla diyaloğumu hep böyle ilgisiz konuşmalarla sürdürerek akıp geçen günleri yakıyordum…
Naile de kişiliğini ortaya çıkarmıyor, birçok konuda sanki kendini olacaklara bırakmış gibi davranıyor, ama kendini benden, hissettiğine inandığım duygularımdan sakındığı izlenimi de vermiyordu.
Bazen her şeyi seziyormuş da, fikrimi değiştirmeye çalışmanın anlamsız olduğuna inanıyor ve umursamıyormuş gibi görünüyor, bazen de kendini devrim düşünün coşkusu dışında her şeye kapatmış ve her şeyi kendi için anlamsızlaştırmış bir rahibe gibi yansıyordu.
Onun kişiliği ve sınırları hakkında fikrimi netleştirebilsem, nasıl bir yöntem izlemem gerektiğini de düşünecek, böylelikle göstereceği tepkiyi göze alarak belki onunla apaçık konuşabilecektim…
Yine bir akşamüstü, onu evine bırakmak üzere yeniden yola koyulduğumuzda, bu kez ona yakınımızda bulunan bir başka dernekte -o yıllar TKP’nin gençlik örgütlenmesi İGD’de- daha müsamaha gösterilen kadın-erkek ilişkilerinden söz ederek aklımca tepkisini öğrenmeye çalışacaktım. Bu düşünceyle fısıldadım:
“Naile…”
“Efendim.”
“Derneğin arkasındaki caddede İGD var ya, oradan erkeklerle kadınlar bazen el ele çıkıyorlar. Bizim yoldaşlar onlara çok gülüyor ve İGD’ye ‘evlendirme dairesi’ diyorlar, biliyor musun?”
Bu cümleleri sarf ettikten sonra yüzüne dikkatle baktım; ama o kayıtsız bir ifadeyle sadece “biliyorum” dedi:
“Güldüklerini de, öyle dediklerini de biliyorum…”
…
Sonraki günlerde Naile’yi evine bırakmak isteyen ve onu tıpkı benim gibi hayranlıkla izleyenlerin hep aynı üç kişiden oluştuğunu fark etmiş ve üç yoldaşımın daha ona sırılsıklam âşık olduğunu anlamıştım. Ayan beyandı aşkları, ama sorulsa onlar da inkâra yazgılıydılar… Çünkü onlar da tıpkı benim gibi bir aşk için devrim saflarından kovulmuş aşağılık adamlar olmayı ya da yönetim kurulu odasında özeleştiri vermek zorunda kalmayı göze alamıyorlardı.
Naile’yi bir gölge gibi izleyen arkadaşlarımın ilki, ortaokulu ve liseyi birlikte bitirdiğimiz Fırat’tı. Önceleri, lise birinci sınıfta okul çıkışları yoldan gelip geçen kerli ferli adamlara, “Selamınaleyküm” deyip, selamımız alınınca kendimizi adam yerine konulmuş hissetmemizin o garip heyecanını çabuk unutup, iki okul kaçkını olarak demiryolunda şarap içmeye başlamıştık; sonra, daha lise ikinci sınıfta ise onunla aynı saflarda iki gözü kara yoldaş olmuştuk.
Fırat’la birçok eyleme birlikte çıkıyorduk. İkimiz dövülmesi gereken adamları birlikte dövüyor, ikimiz dövüşmeyi, silahı seviyor, ikimiz de hep Yılmaz Güney’e benzemeye çalışıyorduk; fakat o, benzemeyi daha çok başarıyor, bazen bir saat tek sözcük etmeden uzaklara onun bakıyor, onun gibi mutsuz, boynu bükük oturup, onun gibi kederli sözler ediyordu. Bazen, paramız olduğunda ciğer kebabı yerken Fırat’la ortak bir bira açtırıyor, şişemizi diğer yoldaşlarımız görmesin diye masaların altına saklayarak içiyorduk.
Altı yıl süren dostluğumuzdan, birlikte nice ölümcül yolculukta, eylemde paylaştıklarımızdan sonra, ikimizin de kalplerini aynı kadının, Naile’nin fethetmesi, ikimizin de aşkı ilk kez aynı kadınla tanıması kötü bir rastlantı ve berbat bir talihsizlikten başka bir şey değildi…
Fırat, en iyi dostumdu benim ve bu yüzden hiç oynamadan, birbirimizi aldatmadan, oyalamadan oturup apaçık konuşmamız gerekiyordu.
Belki o da benim hissettiklerimi biliyor, kırılmamı istemediği için açık konuşmuyor, belki o da böyle bir ilgiyi apaçık adlandırmanın devrimci ahlâkla bağdaşmayacağını düşünüyordu…
O günlerde birlikte bir sendikaya uğramış, görüşeceğimiz sendika başkanının yarım saate kadar geleceği söylenince, bir çay ocağında kürsüleri çekip oturmuş, bir süre sustuktan sonra Naile’den hiç söz etmeden yakında sahnelenecek oyunu uzun uzun konuşmuştuk… Sohbetin bir yerinde birden, damdan düşer gibi sormuştum:
“Fırat kardaş, sana bir şey soracağım ve sen de bana bir cevap vereceksin. Naile… Naile hakkında ne düşünüyorsun?”
Fırat, hiç ummadığı bu soruyla gövdesini hiç kıpırdatmadan başını sağa çevirip bir süre öylece kalmış, sonra kendini toplayıp yüzüme, gözlerimin ortasına derin bir acıyla bakarak yanıtlamıştı:
“Naile iyi bi bacımızdır.”
Bir an susup, sonra yeniden tekrarlamıştı:
“Evet, Naile iyi bi bacımızdır…”
Bu yanıtıyla birlikte başını öne eğmiş, sonra ikimiz de hiçbir şey konuşmadan çay paralarını ödeyip kalkmıştık.
İlk kezdi aşk; bu yüzden ilk kezdi dilsiz kalışımız… Öyle bıçkın, öyle külhan yaşarken, silahlarımıza şarjörlerini hınçla sürerken, yeşil parkalarımızla, postallarımızla ve upuzun, dal gibi gövdelerimizle eylemlere inançla ve hep bir galibiyet duygusuyla koşarken yenilgimiz, şaşkınlığımız ilkti…
Naile’yi yakın markajına alan ikinci kişi, saflarımıza Fırat’ın kazandırdığı ve bizim gibi on sekiz ila yirmi yaşlarında, Naile ile aynı oyunda maden işçisi rolündeki Ekrem’di. Derneğe geldiği ilk günlerde onun uzun saçlarını ortadan taramasını önceleri çok yadırgamış, ama günler geçtikçe alışıp kaynaşmıştık. Neredeyse hepimizin esmer, kara gözlü olduğu o dernekte tek sarışın da oydu.
Üçüncü kişi, yirmi sekiz yaşlarında, asık yüzlü ve hiç yakınlaşamadığımız, sevemediğimiz muhasebeci Cemal’di; her fırsatta bizden yaşça büyük olduğunu hissettiren küstah bir üslûbu, soğuk, taş kayıtsızlığında bir yüzü vardı. O, ailesiyle kalmıyor, bir işyeri olduğu için de, aramızda sadece o parasızlık çekmiyor ve filtreli sigara içebiliyordu.
Üç hafta süren provaların biteceği günlerdi ve Naile’yi evine bırakmak üzere artık son yürüyüşümüzdü. Yolda neredeyse bir metre aralıkla yürürken, onunla apaçık konuşabilmek için uygun bir fırsatı belki bir daha bulamayacağımı düşünüyor, yine de tereddüt ediyordum. Yine sık sık adını yineliyor, gerisini getiremeyip soluksuz kalıyor, her zaman olduğu gibi heyecanımı ona hissettirmemeye çalışıyordum.
Onun tepkisini ta başından göze almıştım oysa… Ya gülümseyip bir yanıt vermeyecek veya dönüp, “Yazıklar olsun! Biz yoldaşız seninle!” diye bağıracak, dahası ve en kötüsü de suratıma okkalı bir tokat atıp gidecekti…
Ama benim asıl korkum, ona aşktan söz ettiğimi yönetim kuruluna şikayet etmesiydi.Bunu yaptığında , sadece tecrit edilerek devrimin saflarından kovulmuş bir adam ol-makla kalmayacak, siyasi hareketimizin tabanındaki unsurlar arasında bir bayan yoldaşının ırzına göz dikmiş lanetli bir lümpen olarak da anılacaktım(!)
Oysa yakında proletarya devriminin gerçekleşeceğine bütün kalbimle inanıyordum.Bu yüzden nice eylemi inançla, tereddütsüz üstleniyor, ait olduğum saflara gençliğimi, geleceğimi adıyordum…
Dudağımdan dökülecek sözcüklerin yalnız Naile’yi değil, ait olduğum safları ve tümüne içtenlikle bağlı olduğum yoldaşlarımı da kaybetmeme neden olacağını pekâlâ biliyor, bu yüzden son yürüyüşümüzde bile tercihimi susmaktan yana koyarak, devrim saflarının “yiğit bir nefer”i olmayı hak ediyor, ama bu kez onu yitiriyordum…
Derken, derneğimizin hazırladığı oyun, aynı günlerde küçük bir salonda sahnelendi. O günler birçoğumuz birbirimize ve sendikalara bilet satabilmek için seferber olmuştuk. Oyunu da emekçiler filan değil, daha çok derneğimizin üyeleri izledi, halkın ise haberi bile olmadı...
Oyunun sahnelenmesinin ardından, biz yine gündelik sorumluluklar alarak koşuşturmaya başlamıştık. Naile ile eskiden olduğu gibi sadece dernekte karşılaşıyor, selamlaşıp hal hatır sorduktan sonra yeniden uzaklaşıyor ve binlerce kişiden oluşan bir tabana sahip o örgütün içinde aşkı yadsıyarak, belki en çok da yalnızlığı yaşıyor ve yaşatıyorduk; benliklerimizde uçurumlar, kalplerimizde yasak duygular büyütüyorduk.
O günlerde Fırat’la bazı siyasi tartışmalar ve örgütlenme çalışmaları için civar ilçelere ve köylere gidip dönüyorduk. Gittiğimiz her yerde, tek parçada mı, yoksa dört parçada merkezi örgütlenme gerektiği konusunu; o günler sıcağı sıcağına yaşanan Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgalini; …tan’da yarı feodal mi, yoksa kapitalist üretim ilişkilerinin mi hâkim olup olmadığını; Türkiye’de faşizmin mi yoksa burjuva demokrasisinin mi yaşanıp yaşanmadığını, diğer örgütlerin ideolojik eleştirisini, vb. konuları konuşup duruyorduk.
Son olarak Diyarbakır’ın Bismil ilçesinin TÖB-DER şubesinde onlarca kişinin katıldığı ve paket paket sigaraların tüketilip yüzlerce çayın içildiği ve herkesin bildiğiyle gelip, yine bildiğiyle kalktığı upuzun bir tartışmaya katılmış, geceleyin de yakın bir köye geçip, köyün gençlerini bir dut ağacının altına toplayarak gündoğumuna dek upuzun bir söyleve koyulmuştuk. Elektriğin olmadığı ve kağnılarla çift sürülen o köyün gençlerine, emek-sermaye çelişkisini, sanayi devrimini, kolhoz solhozları ve yakında gerçekleşeceğini öne sürdüğümüz proletarya devrimini uzun uzun anlatmıştık.
O gecenin sabahı Fırat’la Diyarbakır’a döndüğümüzde, ikimiz de yorgun ve uykusuzduk. Sonraki gün dernekte görüşmek üzere kucaklaşıp ayrıldık.Onu son görüşüm olacağını nasıl bilebilirdim…
Ayrılmamızdan sonra, aynı günün akşamı evde haberleri izlerken, bir subayı kurşunlayarak öldürdüğü iddiasıyla TV’de birden Fırat’ın bir fotoğrafını gördüğümde beynimden vurulmuşa döndüm! O yıllar siyah beyaz olan tek kanallı TRT'de Fırat’ın, cinayet zanlısı olarak arandığı söylenerek gösterilen fotoğrafına dehşetle bakarken, onun bu kadar kısa sürede bu cinayeti işlemiş olabileceğini de, bu sürede bir de fotoğrafının bulunup televizyonlara nasıl ulaştırıldığını da hiç aklım almıyordu.
Ben, o haberin faili bulunmayan bir cinayet için koca bir iftira, bir komplo çıkacağını düşünüyordum ki, sonraki gün, ayrılmamızdan sonra Fırat’ın derneğe uğrayıp oradan Ekrem’le birlikte çıktığını ve daha önce gözaltında tanıştığı işkenceci bir subayla bir sinemada karşılaşıp tartışınca, silahını çekip vurduktan sonra kaçtığını öğrendim…
Fırat’la altı yıl süren paylaşımlarımız, o muhteşem arkadaşlığımız onun gece o subayı öldürüp Diyarbakır’ın dar ve kör karanlık sokaklarında kaybolmasıyla noktalandı.Aynı günlerde İran sınırından yurtdışına kaçtı. Onu bir daha göremedim…
O gece Diyarbakır’da bir lokantada sıkılan birkaç kurşunun, Fırat’la yazgılarımızı birdenbire değiştirmesinden on gün kadar sonra 12 Eylül 1980 Askeri darbesi gerçekleştirildi ve ben de bir gecenin ilerleyen saatleri uzun namlulu silahlarıyla gelen birtakım adamlar tarafından gözlerim bağlanarak apansız götürüldüm.
Ekrem’i de aldılar sonra… Ekrem, subay cinayetinde Fırat’ın yanında bulunduğu için, “örgüt adına cinayete azmettirmek ve yardım, yataklık” gibi suçlamalardan dolayı idamla, ben ise “örgüt kurmak” suçundan on beş yıl ağır hapis cezası istemiyle yargılandım…
Hiçbir eylemim kanıtlanamadığı için bir yıl süren mahkûmiyetten sonra tahliye edildim.Çıktıktan sonra Naile’yi de bir daha göremedim…Ekrem ise on üç yıl kesintisiz yattı.
Fırat’a gelince, o da vatandaşlıktan çıkarıldı ve Türkiye’ye bir daha dönemedi.O, her zaman belleğimde çatık kaşlarıyla, parkasıyla, o kederli yüzünde kocaman burnuyla Yılmaz Güney’e benzemeyi başaran yegâne dostum olarak kaldı...Aradan geçen yirmi yılda birbirimizi bir daha görmediğimiz için, ikimiz de birbirimizin belleğinde hep gencecik kaldık.Herkes yaşlandı; ben ve o, ikimiz gencecik, incecik iki âşık militanız hâlâ… Bunun aksini kim kanıtlayabilir? Biz, dostluğumuza altı yıl namertliğin, korkunun gölgesini bile yaklaştırmayacak kadar gerçek ve hakikiydik; hakiki olanı zaman da dahil kim yok sayabilir ki?
Askeri darbeden sonra hiç kimsenin hakkında bir haber alamadığı ve birdenbire ortadan kaybolan muhasebeci Cemal’in ise, bir istihbarat elemanı olduğunu yıllar sonra öğrendik...
Naile’nin kara gözlerinin hüzünlü buğusu, yıllar yılı anılarımda, bilincimde kocaman ve iri gözlü bir yara olarak kaldı…
Sonra, yirmi beş yaşımda bir iş seyahati için gittiğim İzmir’de güzel bir genç kız tanımıştım; fakat kişiliğine, yüreğine, beynine hiç bakmadan onu alıp Diyarbakır’a kaçırmakla, hiç farkında olmadan hayatımın en onulmaz, en büyük hatasını yapmıştım Yedi ay sürebilen o evlilikle öyle dehşete düştüm ki, ayrılmamızdan sonra on beş yıl evlenmeyi bir daha aklımdan bile geçirmedim.Aradan geçen upuzun yıllara rağmen o evliliğin izleri; kederi, belası, sömürüsü, icrası, küfrü, hapishanede olduğum dönemlerde bile peşimi bırakmadı.Binlerce kez pişmanlığı ve utancı yaşadım…
Fırat ise, İsveç’te tanıştığı Şili’li bir kadınla gerçekleştirdiği evliliğini iki yıl sürdürebilmiş…
Ekrem, on üç yıl mahkûmiyetten sonra hapishaneden orta yaşlı bir adam olarak çıkınca, ailesi tarafından aynı yaşlarda bir akraba kızıyla alelacele evlendirilmişti.
Sanırım üçümüz de ölesiye sevdiğimiz Naile’yi anılarımıza gömdükten sonra özel alanında, evlilikte yanılan, yanılmakla kalmayıp bozguna uğrayan adamlar olduk.
Kalplerimizin kara gözlü “bacı”sı Naile’ye gelince.Arada bir karşılaştığım bazı eski yoldaşlarıma da onu sormuş, ama tam on bir yıl boyunca onun nerede olduğunu, ne yaptığını bilen birine rastlamamıştım…
1991 yılıydı… Diyarbakır’da bir kitabevi ve sanat galerisi açıyordum; davetiyeleri dağıtmış, tüm hazırlıkları yapmış ve açılış kokteyli için işyerimin giriş kapısında şık giysilerimle dostlarımı karşılıyordum. Diyarbakır’da bir kültür merkezi açmak, orada etkinlikler düzenlemek benim her zaman en büyük düşlerimden biriydi.Ömrümce sadece birkaçı gerçekleşebilen düşlerimden birinin günüydü o gün; bu yüzden mutlu bir tebessüm iliştirmiştim yüzüme…
Kentteki bazı siyasi partilerin, bürokrat, sendikacı ve aydınların ve dostlarımın gönderdikleri çelenkler, çiçekler kokteylin başlama saatiyle birlikte art arda gelmeye başlamış, işyerim kısa sürede bir çiçek bahçesine dönmüştü… Arada bir içeri girip konuklarımla ilgilensem de, yeni gelenleri karşılayabilmek için sık sık dışarıya, caddeye bakıyordum… Bir ara yolda yaşlı bir kadının kolundan tutarak çekiştirdiği bir kadın ilgimi çekti; ona dikkatle baktığımda, Naile’yi çok anımsattığı için birden irkilerek dışarı yöneldim.
Felçli gibi görünen yüzü, donuk, ışıksız gözleri ve yağlı saçlarıyla bir zaman tünelinden çıkıp gelmiş gibi görünen o kadına iyice sokularak çökmüş avurtlarını, küt saçlarını bir süre inceledim. Yolun kıyısında duraksıyor, yanındaki yaşlı kadın da yürümesi için onu habire çekiştiriyordu… Üzerinde kirli, soluk bir elbise ve çorapsız ayaklarında o yaz günü kaba saba ve kışlık siyah ayakkabılar vardı.
Çok başka görünmesine, tıpkı bir özürlü gibi durmasına rağmen, o kadının yüz hatları ya belleğime silinmezcesine kazıdığım Naile’nin yüz hatlarıydı ya da zamanın, tam on bir yıl sonra yüz hatlarını eskitip tıpkı ona benzeterek karşıma çıkardığı başka biriydi.
Heyecanla yutkunarak birkaç adım attım; kadının karşısına dikilerek yüzüne bakıp birkaç saniye bekledim. Ama kadın, hafif sağa kaymış, titreyen çenesinin ürkütücü görünümüyle bana değil, bir boşluğa garip garip bakmayı sürdürünce dayanamayıp fısıldadım:
“Naile… Naile! Sen Naile misiin?”
Beklediğim yanıtı, soruyu yönelttiğim kadın değil, yanındaki, kolunudan tutup yürümesi için onu çekiştiren yaşlı kadın verdi:
“He he, o Naile’dir. Sen kimsin beg, onu nerden taniysen?”
Bu yanıtla dehşete düştüm.Bizim kalplerimizin o ak çiçeği Naile’ye ne olmuştu?
Elim kolum gevşedi bir an… Gözlerimi ondan ayıramadan sordum:
“Konuşamıyor mu Naile, kimseyi tanıyamıyor mu teyze? Konuşamıyor mu benimle?”
“Yoh, konuşmaz, su der, ekmek der, başka bi şey demez. Yüzi felç olmiş, hestedır kızım, çohtandır bele hestedır benim kızım…”
Gözlerime, duyduklarıma inanamadım! Ben ona acıyla, dehşetle bakınırken, yaşlı kadının sorusu yeniden çarptı kulaklarıma:
“De söyle begım, oni nerden taniysen?”
“Ben... Ben onun çok eski bir arkadaşıyım teyze,” dedim sesim titreyerek:
“Onun ta 1979’da, dernekten, örgütten arkadaşıyım!” dememle, yaşlı kadın birden atılıp Naile’nin kolunu sımsıkı kavrayarak onu yanına doğru çekti ve hışımla çıkıştı:
“Zaten telebelerle gezdi bele oldi! Hep sizin yüzünüzden bele oldi, sizin yüzünüzden…Get, bizden uzah get! Lanet gele size, hepinize!”
Hiçbir şey söyleyemedim. Sonra ağır adımlarla yürüyerek oradan uzaklaştılar…
Naile’nin ardından darmadağın bakakaldım, donakaldım.İçeride dostlarım, konuklarım bekliyor, birkaç kişi de pencerelere yönelmiş olup biteni izliyorlardı. Ben ise o an yer yarılsa da nasıl içine girsem diye düşünüyordum…
Birkaç adım atarak işyerimin bitişiğindeki duvara tutundum.İyi olmadığımı anlayan birkaç arkadaşım hemen yanıma gelerek koluma girdiler. Durmadan ne olduğunu soruyorlardı.
“Bir şey yok,” dedim:
“Siz içeri girin, ben birkaç dakika sonra geleceğim…”
Bir şişe su getirtip yüzümü yıkadım.Kendimi toparlamam fazla zaman almadı...
Yeniden içeri girip oradakilerle sohbete koyuldum. Dışarıda, caddeden taşıtlar hızla akıp geçiyor, işyerimin açılış kokteyline katılan konuklardan kahkahalar yükseliyor ve hayat, mutsuz, mağlup insanları çoğaltarak, geride bıraktığı heba olmuş ömürleri hiç umursamadan acıların, yılların üzerinden akıp gidiyordu.
Yıllar geçince anladım ki, aşkın kavgasını veremeyenler, hiçbir şeyin kavgasını veremezlerdi; aşkın özgürlüğünü yaşamayan ve yaşatmayanlar ise hiçbir özgürlüğü hak edemezlerdi…
2001,
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


















