.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay
Hasan Ali Toptaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hasan Ali Toptaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Haz 2013

Yalnızlıklar


yalnızlık âsâsıdır musa`nın, nuh`un gemisidir, isa`nın çarmıhı,

muhammed in devesi.

teraziden havalanıp bakkal hüsnü'nün, omuzlarına konan sineğin kanadıdır

sinek için,

elimdir benim, ayağımdır.

tenimdeki ürpertidir ansızın,

ansızın bana bakışınızdır.

6 Mar 2012

Gölgesizler



koltuktaki adam hala rüya görüyormuş gibi yavaş yavaş aynanın içine gömülüp hareketsiz kalmıştı.haline bakılırsa üstüne çöken yorgunluk gitgide ağırlaşıyordu. hani gözleri aynadaki görüntüsüne takılmasa belki yeniden uyuyacaktı.hem de bu kez motosiklete binecekti rüyasında; pat pat sesleriyle aşıp dağları ovaları geçecek ve bir yerlerde, unutulmuş köylere ulaşacaktı. ola ki oralarda bekleyenler vardı onu, yolunu gözleyenler, yüzünü düşleyenler ya da daha önceki gidişlerini anımsayarak birbirlerine fısıltıyla anlatanlar vardı.

"benim gitmem gerek" dedi bir ara.
gene de ben, bunu gerçekten söyleyip söylemediğinden pek emin değildim.işittiğim ses, uzaklara ait cılız bir sessizlikti çünkü; bulanık bir tümce okumuştum yada hayal meyal silik birkaç sözcük görmüştüm. belki de koltuktaki adam benim işittiğim sandığım şeyi yalnızca düşünmüştü de henüz söylemmişti. artık soluğumu tutmuş, aynı sözü yeniden duyabilme beklentisiyle yüzüne bakıyordum.

"benim gitmem gerek" dedi tekrar.
"nereye?" diye sordum hemen.
aynadan uykulu gözlerle yüzüme baktı.
"ne nereye?"
"gitmem gerek dedin ya?"
gülümsedi birden.henüz fark edemediğim bir durumla alay ediyor gibiydi.
"ben" dedi, "öyle birşey demedim"

şaşırmıştım.birkaç dakika önce rüya gördüğünü idda etmem onu öfkelendirmişti herhalde; şimdi aynı yolla benden intikam alıyordu. çünkü işittiğim şeyden emin olmadığımı görünce gözlerinden belli belirsiz bir sevinç ışıltısı geçmişti.

"sen gitmem gerek demedin mi?" dedim tekrar.
"hayır" dedi, "demedim."
"peki, bana son kez ne söyledin?"
"belki de şu an konuştuklarımız bir rüyadır dedim."

susmuş, neyapacağımı bilmeden aynaya bakıyordum. oysa o, sabunu pul pul dökülmeye başlayan yüzüyle hala gülümsüyordu. anlaşılan intikamını aldığından emindi.

8 Oca 2012

bin hüzünlü haz



anlaşılan, insanoğlunun, kendi yarattığı şeyi bile elinde tutamayacak kadar zayıf ve çaresiz bir yaratık olduğunu bilmiyormuşum daha. hatta ben, kendi dışımda kalan birçok şeyi bilmediğim gibi, ne yazık ki insanın aradığını hiçbir zaman, hiçbir yerde bulamayacağını da bilmiyormuşum. bulamazmış oysa... ona benzer birtakım şeylerle karşılaşabilirmiş belki, çoğu kez bunlardan bazılarını aradığı şeyin ta kendisi sanabilir, hatta onlara bir an için sımsıkı, hiç kopmamacasına sarılabilir ve işte böylece, insanın algılama zayıflığından doğan tatlı bir yalanın içinde bir süre de olsa oyuncağına kavuşmuş bir çocuk gibi avunabilmiş ama, nedense aranan asıl şey hep insanın içinde kalırmış... hem de, kimi zaman kılık değiştirip kendini başka bir şeymiş gibi kabul ettirerek, kimi zaman da bir el hareketinin nedensizliğine, bir bakışın bulanıklığına, bir iç çekişin derinliğine ya da bir soluk alıp verişin alışılmışlığına gizlenip kalırmış... bu yüzden, olsa olsa bu arayışın sonunda ben, eğer tat alma kapılarımın hepsi ardına kadar açıksa, ancak arayış boyunca çekeceğim zevkli bir ıstırabın damaklarımda kalan tadını bulabilirmişim. ama olsunmuş; gene de bir an bile yılmadan, aramayı hep sürdürmeliymişim. herkesin nicedir aramayı unuttuğu bir şeyi, farkına bile varmadan herkes adına arıyor olabilirmişim çünkü...

12 Ara 2011

Sonsuzluğa Nokta






"İnsanlar isterlerse, her şeyi ama her türlü şeyi silaha dönüştürebilirlerdi."

"Yolcuların çoğu yüzünü dışarıya dönmüştü. Bunun bir nedeni, herhangi bir şeyin içinde bulunmanın verdiği güdüyse; bir nedeni de, telgraf direklerinin camdan geçmişine bakarak otobüsün hızını saptamaktı belki. Meraktı yani; boş kalmanın boşluğundan doğan ve kapısı sessiz sedasız kendine açılan kupkuru bir meraktı. Belki de geçmişle geleceğin hesabına dalmıştı yolcular; yaşamların yaşamdan yontulmuş ve yaşamın bilinmezliğine sürtüle sürtüle bilenmiş makaslarla kesip biçerek, zihinlerinde yeniden biçimlendirmeye çalışıyorlardı. Ya da düşünme konumuna girmişlerdi de, hiçbir şey düşünmeden ve gözlerinin önüne hiçbir şey getiremeden öylece bozkıra bakıyorlardı bozkır gibi..."

"Belki de insanlar koskoca yaşamları boyunca yalnızca bir kez farklı olmaya katlanabiliyorlar, sonra da yavaş yavaş öteki insanların davranışlarına, düşüncelerine ve duygularına bürünerek, durup dinlenmeden kendini tekrarlayan uçsuz bucaksız bir benzerlikler denizinde kaybolup gidiyorlardı."

"Kirli duvarlarda, tozlu bavullarda, ellerde, ayaklarda ve kimsenin ilgisini çekmeyen mavi çöp sepetlerinde bile bir yerlere ulaşmanın telaşı vardı. Bu telaş, insanların o anda yaşamdan almaları gereken tatları oburca yiyip yutan bir canavardı kuşkusuz, ama kimse bunun farkında değildi. Hareket saati yaklaşan otobüslere binip koltuklarına oturanların yüzündeyse, bir yerlere çekip gitmenin heyecanını ve sevincini aramak boşunaydı. Kıpırtısızdılar çünkü... Her koltuğa insan duruşunda, insan bakışında ve insan sıcaklığında birer eşya bırakılmıştı sanki; yalnızca görüntüleriyle bakıyorlar, yalnızca görüntüleriyle işitiyorlar ve görüntülerinin diliyle konuşuyorlardı. Tek tük sevinçli görünmeye çalışanlar olsa da, onları yolcu edenlerin durumu daha da hüzünlüydü. Öyle ki, otobüs camlarındaki yakınlarına el sallarken hüzünlerini de gösterebilme telaşıyla birbirilerinin tepesine çıkıyorlardı."

"İnsanların gözlerinden başka birer göz daha vardır gözlerinin içinde, böyle zamanlarda onlarla bakarlar. Onlar dilli gözlerdir çünkü, sahiplerindeki gücün dışında başka bir güçten de beslenirler ve sahipleri neyi amaçlarsa onu apaçık yansıtırlar."

"Yaşamdaki yankısını yalnızca kendi düşlerinde bulmanın ve bunu bilmenin hüznü..."

"Tabur tabur askeri birlikler oluşturdukları, aynı marşları aynı biçimde söyleyerek aynı koğuşlarda aynı kıvrılışlarla yattıkları ve bu edimlerle beraberlik ruhunu yakaladıklarını sandıkları, sonra bir bavul dolusu anıyla terhis olup eve döndükleri, anne babalarına hiç değişmeyen ve toplumun hazırladığı reddedilmez duygularla sarıldıkları, aynı yasalara uyarak evlendikleri, babalarından devraldıkları yöntemlerle seviştikleri ve babalarından boşalan iş kadrolarına kaplanınca dünyanın yarısını ele geçirmişcesine sevindikleri ve tıpkı kendilerinden öncekiler gibi gene çocuk doğurdukları ve onları besleyip büyütmeye başladıkları ve bütün bu olup bitenlere 'dönüp duran paslı bir çember' diyecekken 'akıp giden yaşam' adını verdikleri uyumsuz bir toplumda, yelken kulaklı bir uyumsuzdum ben."

"İnsanı insan eksiltir, nasıl çoğaltırsa..."

"Yükselmek: Kendini aşağılarda saymanın ateşli hastalığı; insanın kendisi için doğurduğu son anne; bugünün tadını alıp götüren büyülü bir düş, ya da yukarıya doğru bir alçalış..."

"Yaşamın büyük bölümü düşünülmeyen şeylerden oluşur."

18 Haz 2011

Ben hep şarkı sanırdım gökyüzünü kim bilir kimin söylediği...



"ben ninemi yalnızlık sanmıştım bir keresinde.

o yıllarda söylenceler eşkıya türküleriyle başlardı
ninemim sesinden keklik ötüşmeleriyle çınlayan
keklik kokulu ormanlar geçmezdi hiç;
dağlar geçerdi
geçerse;
kanlı,
fermanlı
ve dumanlı dağlar geçerdi.
..

ben yalnızlığı sensizlik sanmıştım her keresinde.

o yıllar henüz elektrik gelmemişti baklan'a
geceler şeytan kandilleri ve çıralarla aydınlatılan
birer yalnızlıktı.
güneş görme yetimizin sınırında batınca,
dağlar el ele verirdi hemen;
cinler çoğalırdı yavaş yavaş
ve cinler nedense
hep ninemin tanıklığında evlenirlerdi.
..

ben sensizliği yalnızlık sanmıştım her keresinde.

yüzün gelirdi bir yerlerden bir ülke,
kokun gelirdi bir bahar
ve gülüşün gelirdi ve bir düş gibi,
ille de kendini kendine vurmuşluğun gelirdi de;
ben hep şarkı sanırdım gökyüzünü
kim bilir kimin söylediği.
..

ben sensizliği yalnızlık sanmıştım her keresinde.
(yalnızlık bende bensizlikti oysa;
ya da bende birçok ben.)
..

ben sensizliği yalnızlık sanmıştım her keresinde.

sensiz kalmamak için sendim o vakitler
seni uyuyordum sürekli,
seni içiyordum çay diye,
cennet diye seni düşlüyordum
..

ben yalnızlığı sensizlik sanmıştım her keresinde.

tenler coğrafyası alışkanlıkla geçiliyordu o vakitler.
sevişmeler tek başına değildi henüz;
her dudakta bir toplum nefes alıyordu,
her bakış pencereler kadardı
ve her dokunuş dokunuşlardan kopmuş
küçük bir bağıştı;
adı vardı sevişmenin,
mühürlenmiş rengi sonra,
tanrısı,
hep vardı.
..

ben sizsizliği yalnızlık sanmıştım her keresinde.

laleleştirilmiş bir lale açmıştı o gün yastığımızda,
gözleri çırılçıplak bir arzu'ydu güler'ken;
ve biz bedeni küçülmesin diye
adını almıyorduk ağzımıza.
öpe öpe büyütmüştük çünkü onu;
öpe öpe geçmiş
ve gelecekten.
çünkü her zamanki gibi,
şimdi,
şimdide değildi.
..

ben sensizliği yalnızlık sanmıştım her keresinde,

alevin cürmüydü kum düşü;
bir elma hangi nakışa yakışırsa
ordaydı yaprağın ölümü
ve her pusula kendini gösteriyordu önce,
her bıçak kendine batıyordu
ve gerçekler öyle yalandı ki o yıllarda,
böcekler bile herşeye inanıyordu;
otlar ve taşlar bile,
her şeye.
..

ben neyi yalnızlık sanmıştım bir keresinde?

sulardan bana akanı bilmiyordum o vakitler,
elmalardan, vitrinlerden, bebeklerden
bana akanı bilmiyordum.
pencere camı çatlasa
İçimde bir cam fabrikası yıkılırmış bilmiyordum.
güzelliklerim güzelliklerinizdendi
güzelliklerimi bilmiyordum.
çirkinlikler varmış insanı büyüleyen,
bilmiyordum...
..

ben yalnızlığı ne sanmıştım bu keresinde? "

5 May 2011

Bin Hüzünlü Haz



"Sonra, Motel Rom'un derinliklerinde yankılanan kaygılı bir sesle, herkes gibi benim de serap gördüğümü söyledi. Ona göre, ruhumda uğuldayıp duran boşluğu doldurabilmek, giderek dipsiz bir boğuntu kuyusuna dönüşen, şu lanet olası hayatın ağırlığına katlanabilmek, ya da içimde açılan çeşitli yaraları onarabilmek için, belki de farkına bile varmadan ben yaratmışım bu serabı... Hatta, işi gücü bırakıp günden güne onu büyütmüş, parıltılarını bakışlarımla beslemiş ,her yanını iyice allayıp pullamış, sonra hızımı alamayıp Alaaddin diye adlandırmış ve işte bütün bunların sonucunda da, uğruna deli divane olunacak, göz kamaştırıcı bir hale getirmiştim. Bu, insanoğlunun baştan beri kurtulamadığı ve sonsuza dek de asla kurtulamayacağı, tuhaf bir yazgıymış zaten, önce ne yapıp edip binbir güçlükle, kıvrana kıvrana yaratır, sonra yaratma sevinci gibi gözüken hazin bir teslimiyetle yarattığının kulu kölesi olur, ardından da ille onu ellerimin arasında tutacağım, ya da içinden bir daha, bir daha doğacağım diye, kendini hırpalıya hırpalıya helak olur gidermiş...İşte ben de öyleymişim şimdi;elime umut denen o en eski ve en dayanıklı bastonu almış, çile odalarından fırlayan dervişler gibi soluk soluğa gözlerimdeki serabın parıltılarına doğru koşuyormuşum. Boşuna koşuyormuşum tabi... Anlaşılan, insanoğlunun, kendi yarattığı şeyi bile elinde tutamayacak kadar zayıf ve çaresiz bir yaratık olduğunu bilmiyormuşum daha. Hatta ben, kendi dışımda kalan birçok şeyi bilmediğim gibi, ne yazık ki insanın aradığını hiçbir zaman, hiçbir yerde bulamayacağını da bilmiyormuşum. Bulamazmış oysa... Ona benzer birtakım şeylerle karşılaşabilirmiş belki, çoğu kez bunlardan bazılarını aradığı şeyin ta kendisi sanabilir, hatta onlara bir an için sımsıkı, hiç kopmamacasına sarılabilir ve işte böylece, insanın algılama zayıflığından doğan tatlı bir yalanın içinde bir süre de olsa oyuncağına kavuşmuş bir çocuk gibi avunabilmiş ama, nedense aranan asıl şey hep insanın içinde kalırmış... Hem de, kimi zaman kılık değiştirip kendini başka bir şeymiş gibi kabul ettirerek, kimi zaman da bir el hareketinin nedensizliğine, bir bakışın bulanıklığına, bir iç çekişin derinliğine ya da bir soluk alıp verişin alışılmışlığına gizlenip kalırmış... Bu yüzden, olsa olsa bu arayışın sonunda ben, eğer tat alma kapılarımın hepsi ardına kadar açıksa, ancak arayış boyunca çekeceğim zevkli bir ıstırabın damaklarımda kalan tadını bulabilirmişim. Ama olsunmuş; gene de bir an bile yılmadan, aramayı hep sürdürmeliymişim. Herkesin nicedir aramayı unuttuğu bir şeyi, farkına bile varmadan herkes adına arıyor olabilirmişim çünkü... Bakılmasınmış benim böyle Alaaddin, Alaaddin deyip durduğuma; bu Alaaddin, pekala hiç tadılmamış bir özlemin, kelimelere hiç dökülmemiş bir duygunun, henüz şekline göz değmemiş bir eşyanın, ya da hayali bile kurulmamış bambaşka bir hayatın adı olabilir,"

23 Nis 2011

Yoksunluğun Gerçeküstü Halleri





''bir yandan da kaçıp kurtulmayı düşünmüştür sürekli; susmuşsa suskunluğunun içinde gözleriyle dilsiz kaçış haritaları çizmiştir gözlerinin bir kenarına; sarp kayalıkları aşıp giden belli belirsiz patikalar, kuş cıvıltılarının gagalayıp durduğu günlük güneşlik tepeler, ıssız dere boyları, alaca karanlık vadiler ve kıvrıla kıvrıla uzanan, çam gölgeleriyle kaplı taşlı yollar çizmiştir. aman kimsecikler görmesin diye de gözleriyle ıslatıp bozmuştur sonra o haritaları, ellerinin tersiyle defalarca silmiştir...''



 "belki, diyorum kimi zaman içimde gezinen içli bir sesle, ölmesine çoktan öldüm ben bir gerçeğin saklısındayım şimdi..."


Gerçek nereye gizlenirse gizlensin arada bir kendiliğinden parlayıp söner..." Küçük bir kasabadaki eski bir aşkın peşinden giden, gizemlerle ve hayallerle dolu bir hikaye, daha doğrusu bir hikayeler labirenti Kayıp Hayaller Kitabı. Labirent dememizin nedeni kitabın neresinden başlarsanız başlayın çıktığınız noktanın aynı olması ve öykünün bir labirentin düzenli karmaşasını okura hissettirmeyi başarması. “Yüzyılın son çeyreğindeki Türk edebiyatının birkaç kilometre taşından biri. O bir kurgu-dil sanatçısı; ödün vermez bir biçim ustası; yirminci yüzyıl edebiyatının vardığı çizginin en uç noktası” diyor Yıldız Ecevit yazar Hasan Ali Toptaş için. 

10 Nis 2011

Gölgesizler



"belki de iki yüzlü bir pencereydi benim gördüğüm; ondan geçen bakışın hangi taraftan geldiği hem görenin hem de görülenin yaşadığı duygulara bağlıydı.üstelik ona ille içeriden ya da dışarıdan bakılacak diye kesin bir kural da yoktu, göz yetiyorsa aynı anda iki taraftan da bakılabilirdi. hiç kuşkusuz bu durumda kendisiyle karşılaşırdı insan; görse görse, bir pencereden eğilip bakan kendisini görürdü düş kadar yakın bir uzaklıktan...ola ki şaşırırdı önce; bir yanıyla, yüz yüze geldiği insanın kendisi olduğuna inanmak istemezdi.


peki, ya pencerenin karşı tarafındaki; o inanır mıydı aslında kendisinin öteki olduğuna?"

...

"düşünce insanın içine düşünce, yolun yarısı tamam. yani varılır bir yere, önceki noktada değilsindir artık ve dönemezsin. dönsen de , eksik..."

...

"o zaman anlamış bütün gerçeği; ne yürüyormuş, ne duruyor. yürüyorum dediği, durmanın ta kendisiymiş. düş gibi bir şey yani... koşarsın koşarsın da varmazsın hani; içindeki umut, varamadığın kadar büyür. sen bakarsın ışıtıyla. ileriye uzanırsın (uzanmak istiyorsun yalnızca), uzandıkça da kolların uzar babam uzar... gene de boşluğu avuçlarsın hep; düşünü düş yapan boşluğu..."



.