.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..
Tutunamayanlar / Oğuz Atay
Tutunamayanlar / Oğuz Atay
Ayşe Kulin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ayşe Kulin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
18 Şub 2013
Nevra İle Zelha
Yaşlar gözlerimden iplik gibi iniyor. Uzanıp, Zelha'nın önünde duran ses kayıt makinesinin düğmesine basıyorum.
"O çoktan bitti. Boşa dönüp duruyordu, sen fark etmedin," diyor Zelha.
"Niye haber vermedin? Başka kaset takardım."
"Takacaksın da ne olacak? Bir daha dinleyecek değilsin ki. Öğrenmek istediğini öğrendin işte."
"Doğru, öğrendim. Hep öğreniyorum. Her gün öğreniyorum. Demin dedin ya Zelha, kaset boşa dönüp duruyordu, sen fark etmedin, diye... benim hayatım bu işte! Boşa dönüp duruyor, boşa, boşa, boşa... ben hiç fark etmiyorum. Hep bir ümitle bekliyorum. Hep bekliyorum ama hep boşa dönüyor."
"Al şunu da burnunu sil." Bana kâğıt peçetelerden birini uzatıyor. Sümkürüyorum kâğıt peçeteye.
"Haydi, ağlama artık. Olan olmuş."
"Olanlar olmasaydı, keşke..."
"Keşkelerin faydası yok Nevo. Boşver. Ben hiçbir şeye ağlayamıyorum artık. Duvar gibi oldum."
Boğazımda bir tıkaç var, ne aşağı iniyor ne de yukan çıkıyor. Söyleyecek söz bulamadan oturuyorum öylece. Kime yanayım, Cengiz'e mi, babama mı, dedeye mi, Türk olsun, Kürt olsun dağlarda ölen gençlerine mi, vurmaktan, kırmaktan, küfürden ve işkenceden başka çıkar yol bilmeyen insanlarına mı bu cennet vatanın? Kime küfredeyim, kime bzayım bizi buralara getirdikleri için? Politikacıya mı, milliyetçiye mi, bölücüye mi, askere mi, esnafa mı, hacıya mı, hocaya mı, yobaza mı? Kime? Kime? İçim eziliyor. Açlıktan mı eziliyor, üzüntüden mi, dinlediklerimin vahşetinden mi, bilemiyorum. Elimi çantama daldırıp, elmaları çıkartıyorum. Birini Zelha'ya uzatıyorum. Alıyor elimden, hart diye ısırıyor. Ben de kendi elmamı ısırıyorum. Suyu süzülüyor ağzımın kenarından... Siz kanatmadınız mı ellerimi elma çiçekleri... Ne müthiş bir güzellikle çiçeğe dururdu elma ağaçları. Beyaz gelinlik giymiş taze gelinlere benzerlerdi. Bembeyaz, pıtrak pıtrak tomurcuklar fışkırırdı dallarından. Çiçekleri Zelha ile koparır, büker, taç yapar başımıza koyardık. Bağınşır-dık sonra, "Biz gelin olduk! Biz gelin olduk! Biz gelin olduk!" O çiflikte ve o yaşta gelin olmanın dışında hiçbir gelecek hayal edemezdik. Bembeyaz rüyalara yatardık. Büyüdüğümüzde, düğünümüz birlikte yapılacaktı. Başımıza elma çiçeklerinden taçlar takacaktık. İçinde elma, erik çiçekleri açan bir büyük bahçemiz, bahçemizde birbirine yakın evlerimiz olacaktı. Çocuklarımız- her birimiz için ikişer kız, ikişer de oğlan- birlikte büyüyeceklerdi bizim gibi ve sonra birbirleriyle evleneceklerdi. Akraba olacaktık böylece. Hiç ayrılmayacaktık.
Büyüdük, yollarımız ayrıldı. Bahçelerimiz, dünyalarımız ayrıldı. Birbirimize uzak şehirlerde ayrı ayrı evlendik. Elma çiçeklerinden taçlar takamadık başımıza. Hüzün taçlan taktık, bize hiç yakışmayan. Akraba olmayı hayal ederken, nerdeyse düşman olduk birbirimize. Ah Zelha, neden? Neden? Arkadaşımın anlattıklannı dinlerken, ona kıyasla ne şanslı olduğumu fark ettiğim için, bir sızı gibi ince bir utanç duyuyorum yüreğimin derininde. Benim şikâyete hakkım yok! Ben bir şehir kızıyım, kuma nedir bilmeyen, tutuklanmamış, işkence görmemiş, kan davasında canı yanmamış, sadece dinlediği öykülerin dehşetiyle kederlenen... Daha ne kadar çok dinler ve kederlenirsem, çektiğimiz acılarda eşitlenecekmişiz gibi, deşip deşip duruyorum arkadaşımı.
"Zelha, Cengiz eve döndükten sonra... onu gördün mü sen?"
Bir Gün / Ayşe Kulin
25 Tem 2012
"Keşke bu işlere hiç bulaşmasaydın..."
Yüzünden bir gölge gelip geçti. Bu işlere gönüllü bulaşmadığı besbelliydi. Biz, otuz beş yıl öncesinin yakınlığını, anında yakalayabilmiş olduğumuz için, rahat rahat anlatıyordu yüreğin-dekileri ama, her şeyin de bir sının vardı elbette. Dikildi kaykıldığı sandalyede Zelha,
"Bu işler dediğin, bizim davamız Nevo. Mevlam bana da bir rol biçmiş bu davada. On dördüme basar basmaz Karançilere gelin gidip, dokuz-on çocuk da doğurabilirdim. Alişan'ın evinde, yüreğim yana yana kumamın bebelerini büyütüyor olabilirdim. Sarıcadam'da analarımla birlikte yufka açıyor da olabilirdim. Nereden baksan, kurtuluşum yoktu benim. Hiç olmazsa kendi insanlarım için onurlu bir kavgam var şimdi. Bırak beni de, sen kendini anlat gayrı. Evli misin? Çocukların var mı?"
"Evliydim. Boşandım. Bir oğlum var."
"Allah bağışlasın. Neden boşandın Nevo? Senin üzerine de kuma gelmedi ya!"
Konuşamadım hemen. Neden boşandığımı tam olarak ben bilemiyorum ki, ona anlatabileyim. Tahta iskemlenin üzerinde ellerimi bacaklarımın arasına sokmuş, omuzlarım düşük, başöğretmen karşısında oturan suçlu çocuk gibi duruyorum. Hikâyemi dinledikten sonra, beni suçlayacak olursa arkadaşım, kendimi savunmak için söylenecek tek sözüm yok. Suçluyum çünkü. Suçum, şımarık ve savurgan olmak. Payıma düşen sevgilerin değerini bilemediğim için şımarık, önüme serilen fırsatları har vurup harman savurduğum için savurganım. Aynı ülkenin sınırlan içinde doğup, arkadaşımın hayalini dahi kuramayacağı tüm nimetlerden yararlanarak büyüyen ve evliliğinden sıkılınca, gönlü bir başkasına kayar gibi oldu diye yuvasını yıkan ben, kaderini törelerin çizdiği, üstüne kuma geldiği için aşkından vazgeçmek zorunda kalan, karşımdaki onurlu kadına ne cevap vereyim.
"Sen mi istedin aynlmayı?" diye soruyor.
Evet anlamına başımı sallıyorum.
"Neden? Aldattı mı seni?"
Evet deyip kurtulmak geçiyor içimden ama, dokuz yaşındayken küt uçlu bir çiviyle kan kardeşi olduğum insana nasıl yalan söylerim?
"Hayır."
"Dövüyor muydu?"
"Hayır, asla!"
"Eee, niye aynldın o zaman?"
"Kocam gitti..."
"Başka kadına?"
"Hayır dedim ya! Anlaşamadığımız için gitti."
Aldatılmanın dışında boşanma nedeni düşünemeyen Zelha'ya, kocam bir mutfak robotu yüzünden gitti desem, inanır mı? Kendimi suçlamamak, kendimle yüzleşmemek için bunca yıldır ben inanabilmişsem buna, belki o da inanır. Ama bir süredir gayet iyi biliyorum, gidenin aslında Murat değil, ben olduğumu. Üstelik pişmanım da biraz. Karşımda oturan ve doğulu bir kadın olmanın tüm ezilişlerini ve zorluklannı yaşamış olan arkadaşıma, kendi hikâyemi aktarmaya dilim varmıyor. Kocamın evden gidişini hızlandıran son yirmi dört saat, film şeridi gibi akarken gözlerimin önünden, yüzüm kızanyor, boğazım kuruyor. Sıkıyorum kendimi, gözyaşlanm sel gibi boşalmasın diye.
Bir Gün / Ayşe Kulin
8 May 2012
Dede
Uzun beyaz entarisinin üzerine geçirdiği gri örgü yeleği, bembeyaz sakalı, sigaradan çatallaşmış sesiyle gözümün önünde beliriyor dede. Önce bir bacağını altına alıp sedire kuruluyor, Erzurum işi gümüş tabakasından sigarasını çıkarıp Eskişehir taşı ağızlığına takıyor, mangalın korunda bir süre tutup, tüttürerek ateşliyor sigarasını, derin bir nefes çekiyor, sonra rengi solmuş, feri kaçmış kirpiksiz gözlerini pencereye dikip uzun uzun ufka bakıyor. Bir sinema oynuyor sanki baktığı yerde. Çocukluğu, gençliği, orta yaşı, sevdalan, acılan, kavgalan hatta doğum öncesi ve ölüm sonrası... duyduktan, dinledikleri, o güne dek yaşadıkları hatta ölümden sonra da tadacaklanyla birlikte her ama her şey ufka gerilmiş bir perdede akmakta.
"Bizim aşiret, Osmanlı'dan beri devletine bağlıdır, bunu iyi bilesin, canım ciğerim Zelha kızım, taa Malazgirt savaşına dayanır Türklerle beraberliğimiz. Bizanslılara karşı, omuz omuza savaşmışız diye anlatırdı, benim büyük dedem. Van Gölü'nün kıyısında, Selçuklulara bağlı bir eyalet olmuşuz bir ara, ama aramızda toparlanıp, bir devlet kuramamışız. Gelen ezmiş, giden ezmiş bizleri. Moğolunu mu istersin, Safevisini mi, Akkoyunlu-sunu mu, Osmanlısını mı... hepsi emdiğimiz sütü burnumuzdan getirmiş. Neden dersen, aşiretler aramızda birleşip, bize eza edenleri tepeleyememişiz de ondan. Sürekli sen-ben kavgasına düşmüşüz. Birbirimizle itişmekten, dalaşmaktan, bir bütün olamamışız. Nasıl olalım ki, kimimiz Sünni, kimimiz Şii, kimimiz Alevi. Hiçbir Kürt beyi bir diğerinin öne çıkmasına, parlamasına aman vermemiş. Oradan oraya savrulmuş, kâh Acem'den kâh Osmanlı'dan yana olmuşuz. Derken, Sultan Selim, Çaldıran'da Şah İsmil'i yenince, yirmi beş adet Kürt beyliği fikir birliği edip, selameti Osmanlı'ya bağlanmakta görmüş. Birine kul olacaksak, aynı peygambere inanana, aynı mezhepten olana kul oluruz diye düşünmüşler, zahir. Bir de mektup yollamışlar Yavuz Sultan Selim Han'a. Aynen şöyle yazmışlar.
'...Can ü gönülden İslam Sultanına biyat eyledik... İslam Sultanının namı ile şeref bulduk ve hutbelerden dört halifenin ismini yada başladık... Cihada gayret gösterdik ve İslam Padişahının yollarını belledik... Mevlâna İdris-i Bitlisli'yi makamınıza gönderdik ki, hepimiz arzusunu niyaz eylesin: Bu muhlis ve size itaad eden bendelere yardım edesiniz. Bizim beldelerimiz Kızılbaş diyarına yakındır, komşudur ve hatta karışıktır. Nice yıldır bu mülhidler, bizim evlerimizi yakmış ve bizimle savaşmışlardır... Bizleri o zalimlerin zulmünden kurtarmayı merhametinizden bekliyoruz. Sizin inayetiniz olmasa, bir kendi başımıza bunlara karşı çıkamayız. Zira Kürtler, ayrı ayrı kabile ve aşiret tarzında yaşamaktadırlar. Sadece Allah'ı bilip Muhammed ümmeti olduğumuzda ittifak halindeyiz. Diğer hususlarda birbirimize uymamız mümkün değildir..."
Bu mektup* iyi mi olmuştur kötü mü, bunu iyice düşünmek lazımdır, kızım. Sünni Kürtlerin Osmanlı'dan yana olmaları, göbek bağlarını bir saymalanndandır, ama bu mektup, Kürtlerin birbirlerinden iyice kopmalarına sebep olmuştur. Çünkü, Sultan Selim Han bu mektubu firsat bilerek, şikâyetçi Sünni Kürtleri, Şii ve Alevi ateşinden korumak için, Doğu Anadolu topraklarında yaşayan Kızılbaş'ların üzerine yürümüş. Gözünün yaşına bakmadan kesmiş, doğramış hepsini. Şii mezhepli Acemlere de gözdağı vermiş böylece. Bu kıyımla büsbütün birbirine düşmüş mü Kürtler! Aynı soydan gelen insanlar birbirinin düşmanı olmuş mu! Ne diyelim, kendi düşen ağlamaz, kızım. Şunu iyi belle ki Zelha, insanların başına gelen belaların çoğu, din yüzündendir. Yaşlandıkça daha çok düşünür oldum, din ve mezhep ayrılıkları olmasa, insanlar dalaşmadan, savaşmadan, dostça yaşarlar mıydı dünya yüzünde, diye. Kanaatim şu ki, yaşarlardı. Haa, bir şey daha söyleyeyim sana, unutmadan... mezhep ayrılığı yetmezmiş gibi, bir de sınırlarla bölünmesi vardır halkımızın. Dördüncü Murat Han, Bağdat'ı alınca, Kasr-ı Şirin anlaşmasıyla Kürtlerin yaşadıkları topraklarının bir kısmı Osmanlı'da bir kısmı da Acemistan'da kalmak üzere, bölündü mü ikiye... Canım ciğerim Zelha, işte bu savaş bizim soydaşlarımızdan, bu sefer de resmi sınırlarla ayrılmamıza sebep olmuştur."
Zelha'yı dinlerken, kulağımda dededen öğrenip bir ağızdan söylediğimiz destanların bitmez tükenmez nakaratları çınlıyor. Hafif hafif mırıldanıyorum, "Sıcak, sıcak, sıcak, sıcak.." Koza-noğlu'nun üstüne yürüyen Kürt beyi Sürmeli Mehmet Paşa'nın, Kozanoğlu'nu yendikten sonra ejderha ile savaşmasını anlatan destanın namesi... Zelha da kanlıyor bana... derken, Van Gölü ve çevresinin güzelliklerini anlatan türkülerin nakaratları... kollarımız karşılıklı havaya kalkıyor, ellerimiz sağa sola gidip gelirken, oturduğumuz yerde ağır ağır sallanıyoruz. Kürtçe bilgim, destan ve türkü sözleriyle, yıllan aşarak belleğime dönüyor kelime kelime. Hayret otuz küsur yıl geçmiş, hâlâ unutmamışım sarkılan. Zelha şarkıyı bitirip, yine dedenin ağzından anlatmaya devam ediyor. Oysa ben çocukluğumun Sancadam'ında kalmışım. Düğünlerde çalan davul zurna sesi kulağımda, halay çeken köylülerin arasında hoplayıp zıplıyorum, Hıdrellez ateşlerinin üzerinden atlıyorum, çiftliğin çocuklarıyla. Gül fidanlannı eşeleyip, diplerine Hıdır Aleyhisselam'a ısmarladığımız istek kâğıtla-nm gömüyoruz güneş battıktan sonra. Genç kızlar, sevdiklerinin adlannı yazıyorlar kâğıtlara, büyüklere yakalanmamak için, biz çocuklara gömdürüyorlar. Elimde bir kaşık, bileğime kadar çamura batmış, bana verilen kâğıdı gömerken, yakamdan çekip kaldınyor beni, Cevahir Ana'nın güçlü elleri. Zelha anasının geldiğini görüp, tüymüş çoktan.
"Ne gömdün kız, fidanın dibine, bacak kadar boyunla?"
"Hiiiç."
Cevahir Ana elleriyle eşeliyor toprağı. Az önce gömdüğüm kâğıt parçasını bulup
çıkanyor.
"Bu ne?"
"Dileğimi gömdüm Cevahir Ana."
"Ne dileğin varmış ki bu yaşta, lo?"
"Var işte."
Uzatıyor bana kağıdı, "Oku!"
Hediye'nin sevdiğinin adını nasıl söylerim. Kâğıt elimde bön bön bakıyorum karşımda duran ve benden yanıt bekleyen iri yan kadının yüzüne.
"Sen okumazsan, başkasına okuturum." Elini uzatıyor almak için kağıdı.
"Bisiklet... bisiklet, bisiklet."
"Ne?"
"Hani var ya Cevahir Ana, tekerlekli hani... oğlanlar biniyor ilçede. İşte ondan istedim."
"Kızlar biner mi hiç, o şeye!"
"Biner... yani babam almıyor bana... istiyorum ama almıyor. Ben de yazdım işte... bu gece ne istersen yaz gülün altına göm, mutlaka olur, dedilerdi."
"Olmayacak duaya amin denmez! Yürü git yatağına yat !"
Kağıdı bumburuşuk edip, cebime sokuyorum. Göstereceğim ben o hınzır Zelo'ya, insan arkadaşına bir haber eder, kaçarken... Eve koşuyorum, Hediye kapı dibinde beni bekliyor, kıpkırmızı olmuş yüzü heyecandan.
"Cevahir Ana'ya kâğıdı okudun mu?" diye soruyor.
"Okumadım." Çamurlu kâğıdı cebimden çıkartıp uzatıyorum Hediye'ye. Sarılıp öpüyor beni yanaklarımdan. "Gece geç vakit yine denerim, xwa (abla)."
"Yok, artık olmaz. Haydi git yat!"
Hediye'nin dileği yerine gelmeyecek mi şimdi, benim yüzümden? Yaşlar birikiyor gözlerime.
"Herkes uykudayken gömerim."
Başımı okşuyor Hediye, "Sibe, sibe... haydi git yat."
Kulaklanmı yeniden Zelha'ya verdiğimde, Botan Emin Be-dirhan Bey'in isyanına gelmişiz.
"Bedirhan Bey sayesinde şöyle bir silkinip kendilerine geldiler Kürtler. İlk kez, ben sen demeyip, toparlandılar, birlik oldular ve seslerini duyurdular kızcağızım. Vee ne yaptılar? Nasturi-lerin canına okudular! Neden böyle oldu dersen, bak anlatayım sana canım ciğerim Zelha'm."
Sedirde bir ayağını altına almış oturmakta olan dedenin mangala uzanıp ateşi korladığını görür gibi oluyorum. Bir an, alevin yalazında, tunç rengi oluveriyor çizgilerle dolu yaşlı yüzü. Nefesleniyor, boğazını temizleyip sürdürüyor konuşmasını. Gemi azıya almaya görsün bir kere, susturmak mümkün olmazdı artık onu.
"Tanzimat Fermanı'ndan sonra gavur fesadı girdi Kürt'le Osmanlı'nın arasına... Bak bak bak lafıma dikkat et Zelo, Kürt'le Türk'ün arasına demiyorum. Çünkü gülüm, Osmanlı'nın zamanında, Türk'ün de Kürt'ten bir farkı yoktu. O da ezilen, horlanan bir halktı. Aslında, Türk'ü, Kürt'ü, Ermeni'si, Nasturi'si, Keldani'si, Süryani'si, Rum'uyla ne kadar köylü varsa Anadolu'da yaşayan, hepsinin kâbusuydu Osmanlı. Ne demişler, ekmede yok, biçmede yok, yemede ortak Osmanlı! Gel gör ki, gavur halklar Ferman'dan sonra güçlenip, bitleri kanlanmaya ve Osmanlı'ya kök söktürmeye başlayınca kıymete binmiştir Türkler'le Kürtler Saray'ın gözünde, Müslüman oldukları için."
Dede tekrar nefesleniyor, boğazını temizliyor, bir yandan da çubuğunu tüttürüyor anlatırken, "Ne diyordum kızım... Tanzimat Fermam'yla gavurlar birtakım haklar elde ettiler, arkalannı da dayadılardı İngiliz ve Amerikan gavuruna, memleketin içinde ellerini kollarını sallaya sallaya gezinir oldulardı. Osmanlı bu işten hiç hoşnut değildi, ama eli kolu bağlıydı. Çünkü memuruna maaş bile ödeyemez hale gelmiş, Avrupa'nın büyük bankalarından faizle borç almıştı. Borç faizinin üstüne, faiz binmişti! Daha çok borç, daha çok faiz... Ha borç, ha faiz, ha borç ha faiz, gırtlağına kadar borca batmıştı. Olmuş muydu gavurun elinde oyuncak! Oturmuş ya gavurun kucağına, artık gavur ne derse onu yapacaktı, çaresiz! Gavur da babasının bahçesinde gezer gibi geziyordu, Osmanlı mülkünde. Amerikan misyonerleri bizim tepelere nah böyle koca koca taş binalan dikip dikip duruyorlardı. Neymiş? Okul yapıyorlarmış. Anadolu'da Amerikalı çocuk mu var, bu okullara gidecek? Yoo! Bizim çocuklarımızı okullara doldurup, kendilerine yandaş eğleyecekler, küçük yaşta kafalannı çelerek. Bak Zelha, iyi dinle kızım, bu da yetmedi, Anadolu'ya doluşan ve kendilerine misyoner diyen bu herifler,
Nasturileri başımıza çıkarttılar. Zaten Tanzimat Fermanı ile, iyice şımarmış olan Nasturiler, nerdeyse kendilerine bir devlet kuracaklardı. Kim ne devleti kuruyor, bu topraklarda? Bu topraklar sadece onlann mı? Müslümanı, gavuru hep birlikte kanşmış, alışmış, yaşayıp durmaktayız. Ama gavur fesadı araya girince, İngiliz misyonerleri de bunlan Müslümanlara karşı kışkırtınca, Nasturiler mirlere vergilerini ödemez oldular. Mir, halktan kendi vergisini toplayamaz ise, Osmanlı'ya olan vergisini nasıl ödesin, öyle değil mi ama? İşte meşhur Bedirhan Bey Mir, o esnada mütesellim. Yani vergileri o topluyor, alacağını alıp, kalanını devlete vergi diye ödüyor. Nasturilere diş bileyen Kürt aşiretlerini topluyor etrafina, çanlanna ot tıkıyor. Şiilerin kafasını bir gecede kestiriveren Yavuz Sultan Selim misali, haklarından geliyor, Nasturilerin. Kimi altı bin Nasturi öldürdü der, kimi on bin. Bu işe Osmanlı da için için sevindi sevinmesine ama, o sırada dediğim gibi, Osmanlı borca batmış, inim inim inlemekteydi. Direnecek gücü kalmamış, koynunda beslediği yılana, Mısırlı İbrahim Paşa'ya bile yenilmişti orduları. İngilizler'le Fransızlar da bastırıyorlar, Nasturiler'e kan kusturan bu Bedir-han'ın çaresine bak, yoksa biz senin çarene bakacağız diye. Osmanlı da can havliyle tepeledi Bedirhan'ı. Nasturi'ye bayıldığından değil, çaresizliğinden yürüdü Bedirhan'ın üzerine... Sen sana söylenenlere inanma kızım, bu işler benim sana anlattığım gibi oldu. Osmanlılar Bedirhan Bey Mir'in çanına ot tıkadı ama, Bedirhan'ın da Kürtleri bir araya toplamış olması hiç unutulmadı bir daha. Bu birleşme, Kürtlerin arasında bir kıvılcım olup, oradan oraya sıçradı durdu zaman içinde. İyi oldu gülüm, iyi oldu. Görüldü ki, gerektiğinde Kürtler de birleşip, kenetlenebili-yorlarmış birbirlerine."
Zelha'nın sözünü kesip, "İlahi dede, buna inandıysa, saflık etmiş biraz, insan insanın kurdudur," diyorum, "Anadolu toprağının huyundan mıdır, suyundan mı, insanı pek bir geçimsiz olur. Uzlaşmayı bilemez. Bedirhan'a rağmen, bir türlü birleşemeyen Kürt beylerinin, on altı ayrı devlet kuran Türklerden bir farkı var mı? Hangi kavim, bağrından on altı ayrı devlet çıkartabilmiş şu koca dünyanın üzerinde? Ortaokuldayken say say bitmeyen Türk beylikleri, tarih sınavlarımın kâbusuydu. Dulkadi-roğulları, Ramazanoğullan, Germiyanoğullan, o oğullan, bu oğulları, Akkoyunlular, Karakoyunlular... aman be, bölünüp bölünüp birbirinizle savaşacağınıza, birlik olsaydınız da, derdim öğrenciyken, ben de sizin her birinizi ayn ayrı ezberlemek zorunda kalmasaydım. Siz Kürtler de farklı değilsiniz. Hâlâ birbirlerini yemekte sizin aşiretler."
Zelha beni, Kürtlerin bir türlü devlet kuramamasında Türklerin de suçu olduğuna iknaya çalışıyor. Önemsediği ve sevdiği insanlann tesiri altında kalan, iyi yürekli ve saf arkadaşımı itiraz etmeden dinliyorum. Bir farkımız da bu, Zelha ile. Koskoca bir imparatorluk artığı olmanın genlerime işlemişliğinden olabilir mi, hoşgörüm?
Bir Gün / Ayşe Kulin
22 Mar 2012
Zelha
"Nüfusunda adın hâlâ Zeliha mı?" diye sordum.
"Hâlâ öyle. Alıştım artık. Nüfus kâğıtları değişirken de itiraz etmedim. Şehirde Zeliha'yım köyde Zelha. İki ruhlu insanlar gibiyim. Belki de öyleyim Nevo, iç içe yaşayan iki kişiyim ben. Esas Zelha içimde, derinlerde bir yerde duruyor. Mahpusta yatan, Zeliha'dır. Işıklar kapanıp da karanlıkta kaldığımda, bazen soranm kendime burada ne aradığımı? Sonra içimden bir ses, burada yatan Zelha değil, Zeliha'dır, der. Adıma i harfini ekleyenler, mahpusa da düşürmüş Zeliha'yı. Böyle düşününce, rahatlarım. Bilirim ki bir gün gelecek, yine Zelha olacağım. Köyüme, evime döneceğim. Üstümdeki giysileri çıkartıp, alacalı entarimi giyeceğim, başıma yazmamı örteceğim, bacağımı kırıp sedirime oturacağım.Yine Zelha olacağım, ama bu kez de Zelha olmanın acılarını çekeceğim. Sanma ki adıma İ harfini ekleyen o kayıt memuru, tek dayatmacıdır hayatımda. Ben, yanlış zamanda, yanlış yerde doğmuşum. Bu dünyaya hep başkalarının istediğini yapmak için gelmişim. Ben diye biri yok da hep başkalarının dediğini yapmaya çalışan biri var, sadece... "
"Ah Zelo," dedim içtenlikle "adına bir harf eklemekle mi başladık seni, sen olmaktan çıkartmaya, acaba." "Hayır," dedi Zelha, "yazgım, nüfusumdaki i harfinden çok önce alnıma yazılmıştı Nevo. Dünyaya Sarıcadam'da bir aşiret kızı olarak gelmenin bir vebali vardır. Babamın ben daha çok küçükken ölmesi, Alişan'a kaçmam, aşiretime geri dönmem, şimdiki kocama varmam, hatta seni, sizleri tanımam... bunlar benim alın yazımdı."
"Bizim alın yazında yer alacak kadar önemli olduğumuzu sanmıyorum."
"Yapma Nevo! Sizleri tanımasaydım, evinizde kalmasaydım, ilçedeki okula gitmeseydim aynı Zelha olabilir miydim? Aşirette yetişen her kız gibi, harfleri okuyup yazamadan, on üçümde kocaya gidecektim. Amcama sevdiğime varacağım diye, Alişan'ın dayısına da diploma alacağım diye tutturur muydum, kuma yüzünden çeker gider miydim, hayatıma girmemiş olsaydınız?..."
"Alişan'ın dayısına mı tutturdundu ilkokul diploması için? Sahi nerede bitirdin ilki sen?"
"Dayının evinde kaldımdı ya, askerliği bitene kadar. İşte o sırada evde çalıştım, ilkokulu dışardan bitirdim sınavlara girerek. Allahtan baban ısrar etmiş de, amcamgiller bana kafa kâğıdı çıkartmışlar zamanında."
"Aferin sana. Akıllı Zelo'm benim."
"Akıl, şans olmayınca işe yaramıyor."
"Şansını kendin kapatmışsın. Bekçinin oğluna kaçılır nu hiç? Ya öldürselerdi sizi!"
"İnsan gençken ölümden korkmuyor pek. Sevmediğim herifin koynuna gireceğime, oluveririm diye düşünmüştüm, ölmek kolaymış gibi. Şansımız varmış ki sıyırttık kurşunlanmaktan, Nevo. Alişan, askerde olmasının yüzünden, ben de dedemin sayesinde kurtulduk."
"Yaa?"
"Alişan'ın söylediği gibi kışlaya gitmişler aşiretin adamları. Komutanlarla konuşmuşlar. Asker herif kızınızı getirdi de, erlerin arasında mı saklıyor, demiş komutanlar. Başka birine kaçmıştır kızınız, demişler, onu başka yerde arayın. Böylece kelleyi kurtarmış Alişan. Benim için de dedem mani olmuş töre karan çıkmasına."
"Sahi mi?"
"Torunuma bir şey yaptığınızı duyarsam, bu tarlaları, bağları, bahçeleri vallahi billahi devlete bağışlarım, kalırsınız açıkta, diye gözdağı vermiş."
"Yok yahu! Seni çok sevdiğini bilirdim, ama bu kadarını beklemiyordum."
"Bir nedeni varmış meğer. Benim bir büyük amcam varmış, Nevo. İlk göz ağnsıymış dedemin. Üzerine titrermiş dedem. Amcam aramızın bozuk olduğu, aşağı aşiretten bir kıza âşık olmuş. Ailesi vermemiş, o da kaçırmış kızı. Kızın akrabaları bulmuş bunları, kurşunlan boşaltmışlar göğsüne, kafasına amcamın. Yüzü tanınmaz hale gelmiş. Çok yanmış ilk göz ağnsına dedem, yıllarca yasını tutmuş. Babam da kan davasında öldü ya zaten. Bu yüzden mani olmuş bizi öldürmelerine. Sonradan duydum, Cevahir Ana'dan."
"Zelha, madem tehlike içindeydin kaçtığında, yerin yurdun yoktu, beni, bizleri aramak aklına gelmedi mi hiç?"
"Gelmez olur mu! Ama siz kim bilir nerelerdeydiniz. Adresiniz yoktu bende. Önceleri okumak isterim diye, Alişan meselesi çıktıktan sonra da, sizi bulur, babanın kanatlan altına girerim diye, senin mektuplannı hep yok ettilerdi analanm. Alişan'la sevdamız başladıktan sonra çok baskı altına aldılardı beni. Az mı dayak yedim
ben, o sıralar!"
"Sonra ne oldu?"
"Askerliği bitince, dayısının yanından aldı beni Alişan, Antalya'ya göçtük, o inşaatlarda çalışmaya başladı. Bir yolunu bulup, boya işlerine girdi. Oralarda çok inşaat vardı o yıllar. İyi para kazanıyordu. Yaz aylannda hiç işsiz kalmıyordu. Yağmur mevsiminde azalıyordu iş ama, o zaman da bekçilik yapıyordu inşaatlarda. Zaten bekçilik ettiği bir inşaatın şantiyesinde kalıyorduk. Ev kirası ödemiyorduk bu yüzden. Sonra ben hamile kaldım. Sevindik. Doğurunca ailemle banşınm diye düşündüm, dedem araya girer, bebenin haünna bağışlatır bizi. Analanmı da özlemiştim. En çok da Kader anamı tabii. Kokusu burnumda tütüyordu. Ama tek umudum, dedemdi. Yaparsa o yapardı bu işi. Ona ne düşkündüm, bilirsin."
"Bilmez olur muyum! O da seni çok severdi. Nur içinde yatsın. Bağışlandın mı, doğum yapınca?"
"Doğuramadım ki Nevo, altı aylık hamileyken erken doğum yaptım. Ölü doğdu bebe."
"Ne diyorsun Zelo! Vah canım..."
"O kadar erken doğan bebe zaten yaşamazmış. Ben de ölüyordum az daha. Çok kan kaybettim. Yataklara düştüm, toparlanamadım uzun zaman. Bir zamanlar senin annene olduğu gibi, doktorlar yatak istirahati verdiler, en az dört hafta yataktan çıkmayacaksın dediler. Ben ne yaptım? O halimle evin işine koştum, yemek pişirdim, yer sildim, avlu suladım. Alişan'ın üstünü başını yuvup, ütüledim. Dinlenemeyince, ağnlanm, kanamala-nm hep sürdü. İyileşir gibi oluyorum, on gün sürmüyor iyilik hali, haydi yine kan boşalıyor benden, zamanlı zamansız. Tekrar doktorlara taşındım. İçinde parça kalmış dediler. Kürtaj yaptılar. Uzun süre bana el süremedi Alişan. Biliyor musun Nevo, meğerse Alişan'ın gönlünde aşirete damat olmak yatıyormuş. Çocuğu doğurabilseydim, bizi affederler, yanlanna çağnrlar diye düşünmüş olmalı. Ama ben bebemi ölü doğurunca bundan umudunu kesti. Ona ağır gelmeye başladım. "
"Olur mu hiç! O da seni sevmiş, belli."
"Başlarda evet. Ama bir nikâh bile kıymadı bana yaşım erince."
"Nikahlanmadınız mı siz?"
"Nasıl nikâhlanalım ki? Benim yaşım tutmuyordu. On sekizime bastığımda ise... o başkasına âşık olmuştu."
"İnanmıyorum," dedim kızgınlıkla, "bu kadan da olmaz ama!"
"Bizim şantiyenin orada bir bakkal vardı, bakkala gidip gelen genç bir kıza gönül düşürmüş Alişan. Onunla da yetinmemiş, işi pişirmiş. Benim bundan aylarca haberim olmadı. Kendi kendime eseflenip dururdum, kanlık vazifelerimi yapamıyorum, ama bir gün olsun beni zorlamıyor diye. Meğer yolunu tutmuş o yılan."
Masanın üzerinden uzanıp elini sıkıyorum Zelha'nın. Gözleri buğulu ama ağlamıyor.
"Nasıl öğrendin?"
"Kendi söyledi. 'Sen hastasın,' dedi. 'Bir kız var,' dedi, 'hem sana bakacak, hem evin işini görecek. Sen de dinlenir, çabucak iyileşirsin,' dedi. Önce inandım söylediklerine. 'Kaç para vereceğiz bu kıza,' diye sordum. 'Para stemiyor,' dedi, 'boğaz tokluğuna kalacak burada.' 'Ne demek burada kalacak Alişan,' dedim. 'Yani geceleri de bizde yatacak, çünkü yatacak yeri yokmuş,' dedi."
Bir an susuyor Zelha, yutkunuyor.
"'Alişan sen kendine avrat mı buldun, bunu mu söylemek istiyorsun bana,' dedim.
'Hastasın sen,' dedi. 'Sen iyileşene kadar kalsın, her ikimizin de işini görür, sonra yollarız, gider,' dedi. Çocuk kandırıyordu sanki."
"Bu yüzden mi ayrıldın ondan?"
Yine uzun bir sessizlik oluyor. Zelha gözlerini dikmiş karşı duvara bakıyor, duvarda sanki ilginç bir film oynarmış gibi. Nihayet konuştuğunda, tarazlı sesi.
"Sonra bir gün eve getirdi onu. Çektim Alişan'ı bir köşeye, 'kıza söyle, bohçasını alsın gitsin,' dedim, 'yoksa ben giderim, analarıma bana yaptığını anlatırım, aşiret senin peşine düşer. Dedem bu kez durdurmaz onları, bilesin,' dedim."
"Yolladı mı kızı?"
"Yollamadı. Karnında bebesi varmış meğer kızın!"
Yine bir süre hiç konuşmadan oturduk karşılıklı. Gözlerime bakmadan konuşuyor Zelha, suç Alişan'da değil de ondaymış gibi.
"Ben gitmeye kalkışınca, yalvardı bana kalayım, diye. Nasılsa alıştığımız şeymiş kumayla yaşamak. 'Alişan, senin için ölümü göze aldım ben, aşiretime karşı çıktım. Bana yapacağın bu muydu?' diye sordum. Hüngür hüngür ağladı. Ayaklanma kapandı, yalvardı, yakardı. Eve dönersem, akrabalanm onu vurur diye korktuğundan herhalde, gitmemi de istemiyordu."
"Hiç utanmadan?"
"Hiç utanmadan! O, minareye kılıfını hazırlamıştı Nevo. Yine gebe kaldığımda, ya yine düşürürseymişim bebemi, ya düşürürken ben de ölüverirseymişim. Zor kurtulmuşum zati. Bana bir şey olur diye, benim doğurmamı istemiyormuş. İşte bu yüzden getirmiş kumayı eve, çocuklarımızı kuma doğururmuş, evin işini kuma görürmüş, ben de baş köşede otururmuşum kocamın baştacı olarak."
Zelha sigarasını yere atıp üstüne bastı. Benimkinin uzayan külü, eteğime dökülmüş çoktan. Silkeledim eteğimi.
"Bir tane daha içer misin?"
"Ver."
Bir sigara daha uzattım masanın üzerindeki paketten. Ona verdiğim çakmağı cebinden çıkanp yakü sigarasını, derin bir nefes çekip ciğerlerinin tüm gücüyle üfledi.
"Ne yapacağımı, nereye gideceğimi bilemediğim için dayanmaya çalıştım bu duruma. Alişan'la yattığımız döşeğe kuruldular mı bir güzel!
Ben oturma odası diye kullandığımız holde, çekyatın üzerinde yatmaya başladım. Hiçbir işe elimi sürmüyorum. Tek bir kelime olsun konuşmuyorum ikisiyle de. Gündüzleri, pencereden dışarısını gözlüyorum, minderlere sırtımı dayayıp yün örüyorum, surat sarkıtıp oturuyorum. Geceleri ellerimi yumruk edip ağzıma bastırıyor, başımı yastıkların altına sokuyorum, ağladığımı duymasınlar diye... Başlarda dikkatliydiler. Benim önümde cilveleşmiyorlardı. Zaman geçtikçe saygıları azaldı. Sonra bir gece, yatak odasından gelen iniltilerini dinledim, sevişirlerken. Bebeği düşürürken içim nasıl aktıysa kan olup, bu kez alev olup akü, Nevo. Karnımda büyüyen bir alev topu usul usul kaşıklanma indi, oradan bacaklarıma yürüdü. Belimden aşağısı ateş sanki. Yüreğimse kıpkızıl kor. Kendimi dar attım evin dışına. Bedenim ve ruhum ayrılmış gibi birbirinden, sanki iki parçaya bölünmüşüm. Oturdum ayazda, sabaha kadar. Sabah her yanım uyuşmuş. Üçbeş gün ateşler içinde yattım. Kuma kız baktı bana. Hiç konuşmadım. Ne onunla ne de Alişan'la. Tek bir kelime çıkmadı ağzımdan. Biraz güçlenince, bir sabah Alişan işe gittiğinde çıktım evden, yürüdüm durdum sokaklarda, sonra bir eczaneye girdim. Bir kutu aspirin alıp eve döndüm. Bir kupa suyu da koydum başucuma. Başladım teker teker yutmaya aspirinleri. Kaç tanesini yuttum, bilemiyorum ama, birden koca ninenin cesedi geldi gözümün önüne. Bumburuşuk yüzü, kirli sarıya çalmıştı, ağzını bağlamışlar, göğsünün üstüne bir bıçak koymuşlardı. Cevahir Ana, yatağının başına götürüp, damarlı elini öptürmüştü bana. Ödüm patlamıştı. Günlerce uyku uyuyamamıştım. Öylesine tiksinmişim ölüden. Alişan eve dönünce benim cesedimi bulacak diye düşündüm. Aklında hep o ölü halimle kalacağım. Belki ağzımdan salyalar akmış olacak. Altıma yapmış da olabilirim. O halimi görünce, memnun bile olur benden kurtulduğuna. Bunları düşününce, sürüne sürüne helaya gittim. Parmaklarımı boğazıma sokup öğürdüm. Başladım kusmaya. Kız geldi peşimden, yerdeki takunyayı alıp nrlattım kafasına. 'Geber', diye bağırıp içeri kaçtı. Yine sürüne sürüne yatağıma gidip yattım. Akşam oldu, hâlâ yaşıyorum ama, midem deliniyor sanki. Sabaha da ölmemişsem, ölmem artık diye düşündüm. O kadar halsizdim ki, uyuyakalmışım. Ertesi sabah uyandım. Evde ne Alişan var ne de kız. Başım dönüyor, ayağa kalkamıyorum. Eyvah, dedim, dün ölemedim, şimdi öleceğim. Başladım dua etmeye yattığım yerde, Allah'ım beni affet, canımı köyüme varana kadar bana bağışla. Öleceksem, evimde, anamın kucağında öleyim, canımı Alişan uğruna yuttuğum haplar değil, amcalanm, yeğenlerim alsın, namuslarını temizlesinler. Beni vurduktan sonra Alişan'ı da sağ koymazlar, nasılsa. İyi ederler. Ben nasıl ödüyorsam suçumu, o da ödesin...
Bir Gün / Ayşe Kulin
5 Mar 2012
Zelo ile Nevoü / Bir Gün
"Zeliha Hanım, buraya sizi her yönünüzle yazabilmek için geldim. Hem de birçok tehlikeyi göze alarak..." Yüzündeki ifadeyi görünce, lafimı bitirmeden susuyorum. Yıllardır hapishanede yatmakta olan bir kadına, birkaç saatlik bir görüşme için tehlikeyi göze aldım demek, söylenecek şey mi! Boğazımı temizliyorum, "İstiyorum ki hiçbir art niyet taşımadan içtenlikle konuşalım...
bizleri karşı karşıya getiren nedenleri irdeleyelim, halle-dilemeyenleri iki kadın biz önce aramızda halledelim. Çözümü, yazımıza yansıtalım..."
"Dünyayı biz kurtaralım, öyle mi?"
"Dünyayı değil ama, belki kendi... memleke... insanlarımızı."
"Ne kadar iyi niyetlisiniz."
"Ben konuşarak ve anlaşarak her sorunun çözüleceğine inanıyorum."
"Keşke her şey sadece bizim anlaşmamızla düzelebileydi."
"Ben sıradan bir gazeteciyim, ama benim gibi düşünen milyonlarca insan var bu ülkede. Savaşmak, dalaşmak istemeyen, öldürmekten, sindirmekten hoşlanmayan, dileyenin ana dilini özgürce konuşmasından, radyosunu dinlemesinden, televizyonunu seyretmesinden yana olanlar var. Ben bir yerde, onlara tercüman oluyorum."
"O milyonlarca insan seçim zamanlan nereye gidiyorlar da, biz hep çözümsüzlükten yana olanlan buluyoruz başımızda? Bu millet neden hep savaştan, dalaştan yana olanlan hükümet yapıyor?"
"Zeliha Hanım, size savaşmadan, dalaşmadan sorunlannızı parlamentoda çözebilmeniz için büyük bir fırsat verildiydi. O firsatı kullanmamak da sizlerin hatasıydı... yani demek istiyorum ki yanlış yapanlar her iki tarafta da var."
"İki taraf olduğumuzu peşinen kabulleniyorsunuz, yani?"
"Ben tek bir ülkeye inanıyorum. Bu tek ülkenin insanlannın dilleri ve dinleri değişik olabilir, mesela Amerika'da olduğu gibi... ama, bu ülkenin insanlannın birbirine düşmanca davranmasını hazmedemiyorum. Hele savaşmalannı, asla."
"Ama hem düşmanca davranışlar sürüyor, hem de savaş var, öyle değil mi? Evler basılıyor, köyler boşaltılıyor, insanlar aşağılanıyor, işkence görüyor ve öldürülüyor. Kimileri de otel odala-nnda kebap ediliyor. Hepsinin belgeleri var."
"Evet Zeliha Hanım, aynen öyle. Ben kendi hesabıma bu saydıklannız adına utanç duyuyor, vicdan azabı çekiyorum. Ama, sizin gibi ben de, köyler basılıyor, erkekler duvar dibine sıralanıp kurşuna diziliyor; evler, içindeki yaşlılarla, bebelerle ateşe veriliyor, yollara mayınlar döşeniyor, askerlik görevini yapmaya giden masum gençler taranıyor, bölgeye yol ve inşaat yapmaya giden iş makineleri bombalanıyor, öğretmenler öldürülüyor ve bu korkunç eylemlere katılmayanlara kendi taraftarlannca işkence yapılıyor, diyebiliyorum, değil mi? Bu söylediklerimi, belgelerle, fotoğraflarla ben de kanıtlayabiliyorum. Kısacası kimse sütten çıkmış
ak kaşık değil! Bu nedenle isterseniz bu suçlamalara hiç girmeyelim. İleriye bakalım, ne dersiniz?"
"Bağımsızlıkları elde etme eylemlerinde, karşılıklı çatışma, şiddet ve ölüm olağandır."
"Bir devletin bu eylemlere karşı kendini savunmasında çatışma, şiddet ve ölüm olağan değil midir?"
"Öyledir. Ama insanlara pislik yedirmek... karşınızdaki en azılı düşmanınız dahi olsa, bu kabul edilebilecek bir şey değil. Bunu kabullenebilen bir toplumda ne vicdan ne de namus kalmıştır."
"Birkaç sapığın kişisel uygulamasını topluma mal etmeyin Zeliha Hanım. Bu söylediğinize aklı başında olan her insan ve her kurum şiddetle tepki verdi.
Toplumsal ahlaktan söz ederken de çifte standart olmaz. Çocuğunun gözleri önünde vurulan polis memuru için, cinayet çarşının orta yerinde işlendiği halde, onca esnafın arasından tek bir görgü şahidi çıkaramayan toplumda vicdan kalmış mıdır, sizce? Bilmem hatırlar mısınız, Cu-di Dağı'nın eteklerinde öldürülen çocuklar vardı. Bu çocukların cesetlerinin resim altlanın yazmak bana düşmüştü gazetede. Kaç yaşındaydılar biliyor musunuz? Kızların biri sekiz, diğeri dokuz, oğlancık da üç yaşındaydı. B. Köyü baskınında mesela, erkekleri cami duvanna yanyana dizip, çocuklarının, kanlarının ve ana-lannın gözü önünde taradılar. Bu eylemlere mi bağımsızlık savaşı diyordunuz, demin?"
Yüzünde düşmanca bir ifade beliriyor Zeliha Bora'nın, kara gözleri çakmak çakmak oluveriyor.
"Bir şey sorabilir miyim?"
"Buyrun."
"Siz kimin adına buradasınız?"
"Pardon?"
"Kimin adına geldiniz, benimle görüşmeye? Köşenizde kimin adına havlayacaksınız?"
Korktuğum başıma geliyor. Kanımın tepeme sıçradığını, kulaklarımın yanmaya, sağ gözümün seğirmeye başlamasından anlıyorum. Biliyorum ki, şu andan itibaren, ağzımdan çıkacaklardan sorumlu değilim. İçime giren şeytan, sürüyle laf edecek ve ben kendimi az sonra, koridorda dış kapıya doğru hızlı adımlarla yürürken bulacağım... röportajı gerçekleştirememiş olarak!
"Şunu iyi bilin ki, kimsenin adına gelmedim. Hiç kimsenin sözcüsü de değilim, köpeği de. Ben bir yazarım ve hayatınızı kaleme almak istiyorum. Bu işi yaparken de, iki kadın, duyarlılık-lanmızın ışığında, baş başa vererek, aramızdaki sorunlara çözüm arayabilirdik diye düşündüm. Ben burada tek başımayım. Arkamda gazetemin dahi olduğunu söyleyemem. Bu röportajı gerçekleştirebilirsem ve basacak olurlarsa, elime geçecek olan tek şey, yazımın karşılığında bir miktar paradır. Ben sizin gibi bir dava insanı değilim. Sadece bir gazeteciyim, araştırmacıyım. Madem siz, siz-biz ayınmı yapmakta ısrarlısınız, kişisel nedenlerle 'sizlere' derin bir sevgi, davanıza da saygı duyuyorum üstelik. Benim sizden farkım, bağımsız olmam. Bu yüzden olaylara tarafsız bakabiliyorum."
İçimdeki ses, 'alttan al Nevra, bir çuval inciri berbat etme,' diyor, ama her zaman olduğu gibi, mantığım çeneme söz geçiremiyor. Hiç uslanmayacak mıyım ben, ders almayacak mıyım?
"Davamıza saygı, bizlere de sevgi duyduğunuz için mi böyle sinirleniyorsunuz ve suçluyorsunuz bizleri?"
Benim gibi onun da giderek asabileştiğini, dilindeki doğu şivesinin baskınlaşmasından anlıyorum. Dilindeki bu şive onu tedirgin ederken, beni aksine rahatlatıyor, sakinleştiriyor.
"İyi niyetime inanmıyorsunuz. Yazık! Kimler dolduruşa getirdi sizleri, kimlere kandınız da anlaşabilmek mümkünken, iş buralara kadar geldi? Ah bir görebilseniz, bizlerin bizden başka dostumuz yoktur. Anlaşma sağlayamazsak, hepimiz sadece kaybederiz."
"Kendimizi kandırmayalım, gazeteci hanım. Bizler diye bir şey yok. Her ikimiz de ne olduğumuzu biliyoruz. Ne istediğimizi biliyoruz. Misyonlarımızı biliyoruz..."
"Söyledim ya, benim sizin gibi misyonum yok," diye sözünü kesiyorum, "Siz sırtınızdaki küfeyi kolayca indiremezsiniz. Benim gibi özgür olamazsınız. Gönlünüzde yatanları söyleyemezsiniz. Birilerine ağzınızdan çıkan her sözün hesabını vermek zorunda kalacağınızı unuttum. Özür dilerim, sizi zorlamamalıyım, ne de olsa bir misyonunuz var. "
"Elbette var."
"Bu misyonu anlatın bana o halde."
"Halkımın özgürleşmesi..."
"Halkı sizin ve bizim diye ayırmak doğru mu, sizce? Özgürlüğü ülke sınırlannm içinde yaşayan herkes için istemiyor muyuz, biz kafası çalışan insanlar?"
"Beni önce kendi halkım ilgilendiriyor."
"O halk benim de halkım değil mi? Aynı topraklarda yaşamıyor muyuz?"
"Güldürmeyin beni!"
"Anadillerimiz değişik olabilir, ama aynı topraklarda iç içe asırlarca yaşabildikse Zelha... şey... Zeliha... size Zeliha diyebilir miyim?"
"Diyebilirsiniz Nevra'nım... madem 'bizi' bu kadar çok seviyorsunuz." Benimle alay ettiğini anlamamazlığa geliyorum.
"Siz de bana adımı hanımsız söyleyin, olur mu?" Yanıt gelmeyince, devam ediyorum sözlerime. "Birbirimizle evlenebildikse, komşu olabildikse, çok yakın dost
olabildikse,..."
"Öyle mi olduk?" Sesi alaylı.
"Olmadık mı?"
"Olmadık."
"Doğru değil. Biz birlikte, omuz omuza Kurtuluş Savaşı verdik."
"Bunu kabul ediyorsunuz, öyle mi?"
"Elbette. İyi niyetle her şeyi zaman içinde teker teker halledebiliriz. Ediyoruz da zaten."
"Yok canım?"
"Evet."
"Neyi hallettik mesela?"
"Dil sorununu çözülmek üzere."
"Bunca yıl anadilimizi konuştuğumuz için tartaklandıktan sonra."
"Ben daha geçen hafta doğudaydım.Türkçe konuşamayan kadınlarla, çocuklarla doluydu köyler.Bazı köylerde Türkçe bilen tek bir kişi yoktu. Nece konuşuyorlardı dersiniz?"
"Nevra Hanım, benimle dalga mı geçiyorsunuz? Ne demek istediğimi, kültürel haklanmızdan söz ettiğimi elbette biliyorsunuz. Ama sizler hep böylesiniz.
Zeytinyağı gibi üste çıkmaya alışmışsınız."
"Kusurluyduk, tamam. Ama hatalanmızı düzeltmeye çalışıyoruz şimdi. "
"Adlanmıza dahi rahat vermediniz. Yıllarca istediğimiz ismi veremedik çocuklanmıza. Benim adım mesela, nüfus kağıdımda, ailemin bana koyduğu isim değil, kayıt memurunun uygun bulduğudur. "
İncecik bir sızı dalıyor yüreğimi, kısa süren bir baş dönmesi geçirir gibi, çocukluğuma doğru bir gidip bir geliyorum çabucak.
"Çok saçma bir uygulamaydı. Ama geride kaldı bunlar."
"Avrupa'nın bastırmasıyla. Şu Avrupa Birliği'ne girme hayaliniz olmasaydı, sorunlann hiçbiri çözüme ulaşmamış olacaktı."
"Siz sonuca bakın. Bu memlekette demokrasi adına, yapılanlara karşı çıkan insanlar, gruplar, örgütler ve partiler var. Onlara rağmen, bugün şu sözünü ettiğimiz şeyler artık serbest. Bu hiçbir şey ifade etmiyor mu?"
"Elbette ediyor ama, bunca tahribattan sonra..."
"Bu tahribatta sizlerin hiç mi payı yok?"
"Yine mi başa döndük?" Sesi kızgın.
"Niyetim münakaşa etmek değil ama, olaya tek taraflı bakmak çözüm getirmez ki. İnsan, içinde yaşadığı, bir parçası olduğu vatanda durmadan isyan mı çıkartır? Elin gâvuruna uyup, sürekli ihanet içinde olursa birileri, devlet de kendini korumak için tedbirler almak zorunda kalmaz mı? Haksız mıyım?"
"Elin gâvuru diyorsunuz ama, bizi kollayanlar, özgürlüğümüz için mücadele verenler hep onlar, ne yazık ki."
"Haklısınız... da... size bir şeyi hatırlatmak isterim... ama önce 'gâvur' sözü için özür dilemeliyim, ağız alışkanlığı ile söylenmiş bir kelime, öyle dini takıntılanm filan hiç yoktur. Gâvur yerine, 'Batı devletleri' diyelim, bu devletler, hiç kimseye kara gözü, kara kaşı için iyilik yapmazlar. Şimdi sizi kolluyor ve koruyorlarsa, mutlaka bir çıkarları vardır. Bugün kaşıkla verdiklerini, yanna sapıyla çıkarmaya çalışırlar. Onlara çok güvenmeyin Zeliha Hanım."
"Kimlere güveneyim o halde?"
"Demokrasiyi yerleştirmeye çalışan yurttaşlannıza güvenin."
"Beni buraya yurttaşlarım tıktı."
"Yanlış kararlar her ülkede alınabiliyor. Yeter ki yanlışlardan dönülebilsin."
"Burada oturup sizlerin keyfini beklemeliyim, öyle mi?"
"Kimsenin keyfini değil ama yargı sürecini beklemenizde fayda var."
"Siz buraya benimle kavga etmeye ya da beni tehdit etmeye gelmemiştiniz hani!"
"Ben sizi tehdit etmedim."
"Ettiniz."
"Etmedim."
"Bana gözdağı vermek istiyor gibi bir haliniz var. Dilinizin altında yatan şu: İstediklerimizi yapmaz da bize kafa tutarsanız, yine yasaklar getiririz."
"Ben kim oluyorum da böyle bir tehditte bulunayım? Bu kanıya nasıl vardınız sorabilir miyim?" Bu topraklann insanı, hangi ırktan olursa olsun, paranoyadan nasibini bolca almış, diye düşünüyorum.
"Kimin adına konuştuğunuzu bilsem, söylerdim."
"Hepiniz böyle kuşkucu musunuz?"
"Evet, çünkü biz çok çektik."
"Bu memlekette herkes çok çekti ve çekiyor. Benim tek yapmak istediğim, aramızdaki düşmanlığı değil, dostluğu pekiştirmek."
"Bir dostluğumuz mu vardı sizinle?"
Gülümsemekle yetiniyorum.
"Gülün bakalım. Gülmek, elbette bana değil size düşer. Ben mağdur ve mahpusum.
Siz ise haksız, güçlü ve özgürsünüz."
Gülümsememi yanlış anlamasına kırılıyorum. Kızıyorum hatta.
"Mağdur olmanız yüzde yüz haklı olduğunuzu kanıtlamaz Zeliha Bora!"
İkimizin de sesleri yükselmiş, ayakta, masanın üzerinde birbirimize doğru yaklaşmış, iki horoz gibi kabarmış, kavgaya hazır duruyoruz. Gözlerimizden ateş fışkırıyor. Her ikimiz de aynı anda bağnştığımız için, pek de anlayamıyoruz dediklerimizi.
"Çıkın gidin buradan, kimseye verecek hesabım yok."
"Ben hesap sormaya değil, röportaj yapmaya geldim."
"Bu röportajı yapmayacağım! Gidin!"
"Beni kovuyorsunuz! Oysa, biz sizi hiç kovmadık. Birlikte yan yana, omuz omuza hatta iç içe yaşamak istedik. Aranızdan milletvekillerimiz, bakanlanmız, başbakanlanmız çıktı. Ordu komutanlarımız çıktı. Profesörler, şarkıcılar, türkücüler, yazarlar, düşünürler, onca yokluğa, yoksulluğa rağmen, nice zenginler, hatta mafya babalan da çıktı içinizden. Bizim için değişik bir halk bile değildiniz. Siz 'biz'diniz. Siz böylesine her şeye sahip olabilecekken, neden bölünmeye çalıştınız, Zeliha?"
"Önce şunu kafanıza sokun, bu topraklar sadece sizin değil, bizim de. Bu yüzden sizi kovmadık, demeyin bana. Kendi toprağımızdan kovulacak değildik herhalde, bu biir. İkincisi, biz, 'siz' olmak istemedik hiç. Biz, 'biz' olmak istedik."
"Sizinle bizim ne farkımız vardı ki? Değdi mi onca genç insanın hayatına?
Yakılan boşaltılan köylere, sönen ocaklara değdi mi?"
"Dilimi konuşma ve yazma hakkımı kazandımsa, değdi!"
"Teröre başvurmadan da kazanabilirdiniz bu hakkı. Girdiğiniz gün istismar ettiğiniz mecliste kazanabilirdiniz."
"Nevra Hanım... biz anlaşamayız. Bu görüşmeyi burada bitirelim."
"Biz anlaşabiliriz. Biz anlaşmaya mecburuz. Hele siz ve ben, birbirini seven iki kişi, iki dost anlaşmaya mecburuz."
"Dost olduğumuz, birbirimizi sevdiğimiz de nereden çıktı, şimdi?"
İskemlesini iterek ayağa kalkıyor Zeliha Bora. Ben de yerimden firhyorum ve ondan önce vanyorum kapının önüne, çıkmasını önlemek için. Sırtımı kapıya verip kollarımı iki yana açıyorum.
"Çekilir misiniz önümden? Bu görüşmeyi bitirmiş bulunuyorum Nevra Hanım."
"Zelha..."
Eli kapının tokmağında, öylece donup kalıyor bir an,
"Gitme Zelo, lütfen gitme!"
Hayalet görmüş gibi, bembeyaz oluyor yüzü. Düşmemek için duvara yaslanıyor.
"Adım hiçbir şey hatırlatmıyor mu sana? Biz dosttuk, arkadaştık."
Çabuk toparlanıyor ve yine çok kızgın bakıyor yüzüme, "Asla değildik. Ve hiç olmayacağız. Çekilin de çıkayım. Bağırtmayın beni"
Kollarımı iki yana açmış, hâlâ yol vermiyorum ona.
"Zelha, yüzüme dikkatli bak. Gözlerime bak. Çocukken saçlanm bu renk değildi. Kumraldı. İki uzun örgüm vardı. Annem kırmızı benekli kurdeleler takardı uçlarına. Onlan sana bırakmıştım Sancadam'dan ayrılırken."
Yüzündeki kızgın ifade şaşkınlığa dönüşüyor. Gözlerimin içine bir süre dikkatle bakıyor.
"Tavşanımı da bırakmıştım sana, beni unutmayasın diye."
"Nevoü!"
13 Şub 2012
Eze te tu car ji bir nekim, Zelo! / Bir Gün
Valizlerin, denklerin kamyonetin kasasına yüklenmesi tamamlanıyor. Kaçınılmaz an yaklaştığı için boğazıma bir yumru oturuyor. Oysa o ayrılık anını uzatmak için, elimden geleni yapmışım. Tam üç kere çişim var bahanesiyle eve geri dönmüşüm, peşimde Zelha'yla. Evde tekrar tekrar kucaklaşmışız. Birbirimize karşılıklı sözler vermişiz. Annelerinin topladıkları dağ kekikleri kese kâğıtlarına doldurulup, işledikleri oyalarla, ördükleri patiklerle birlikte anneme verilmiş, ayrılık armağanı olarak. Kader Ana'nın bazlamaları yolluk niyetine, babamın itirazlarına rağmen, zorla arabamızın bagajına konmuş. Geçen yaz jandarma çavuşunun çektiği fotoğraflarımız son anda ayaküstü aramızda pay edilmiş. Bir gece önce, örgülerimden söküp ona verdiğim kırmızı puanlı kurdelelerimi kendi örgülerinin ucuna bağlamış Zelha. Ayaklarına babamın geçen bayramda her ikimize de bir örnek aldığı rugan ayakkabıları giymiş. Son kez sarılıyoruz birbirimize.
"Seni hiç unutmayacağım," diyorum, "benim can arkadaşımsın. Kan kardeşimsin."
"Sen de benim," diyor Zelha, "sık sık yazacaksın bak! Söz!"
"Söz!"
"Haydi bin arak şu arabaya," diyor babam, kolumdan tutmuş çekiştiriyor beni. Aynlıyoruz birbirimizden. Burnumu çeke çeke kamyonete tırmanıp, annemin yanına yerleşiyorum, tavşanımın kafesini ba-caklanmın arasına koyuyor Abbas Efendi. Tam kapıyı kapatırken bağınyorum, "Durun! Durun! Durun!" "Yine ne var?" Çalıştırdığı motoru lahavle çekip durduruyor şoför. Arabadan iniyor, uzanıp tavşanın kafesini alıyorum yerden.
"Zelo, Çinçin'i sana bırakacağım."
"Bak bu çok iyi bir fikir. Neden daha önce düşünmedik," diyor, tavşandan kurtulduğuna sevinen, karnı burnunda annem.
"Sen bana her hafta yazarsın tavşanımın neler yaptığını, c mi!"
"Benim yazım güzel değil ama, seninki gibi."
"Olsun. Yaz yine de."
"Yazanm Nevo, yazarım."
Aynı laflan kim bilir kaç kez söyledik birbirimize, aynı sözleri defalarca verdik. Son bir kere daha kucaklaşıyoruz. Bizi geçirmek için toplanmış olan kalabalığın alkışlan arasında nihayet düzülüyoruz yola. Arkamızdan kova kova su döküyor kadınlar. Ben yan pencereden sarkıp el sallıyorum ve boğazımı yırtarcası na bağınyorum,
"Eze te tu car ji bir nekim, Zelo! (seni hiçbir zaman unutmayacağım)"
Zelha, gözpınarlarında yaşlar, burnunda sümükler, elinde tavşan kafesi, örgülerinde puantiye kurdeleler, ayağında yanm numara büyük ruganlan, ince bacaklarında pazen pantalonu, sıranda yeşil- turuncu çizgili yün hırkasıyla giderek küçülürken, ruhu benden kopamayıp, arabamıza doğru akıyor. Beş yıldan beri, bir ferdi olduğu kaymakam ailesinin onda oluşturduğu yaşamı algılama değişikliğinin; örneğin okula gitmek, kendi seçeceği, seveceği kişiyle evlenerek kumasız yaşamak gibi özlemlerin yüreğinde filizlenmeye başladığının henüz farkında değil. Ben ise çocukluğumun tüm masumiyetiyle hissediyor hatta biliyorum, içimden bir parçanın kopup Sarıcadam'da kaldığını. Doğanın, insanın ve hayvanın birbirine bu kadar yakın ve iç içe, insanların böylesine yalın ve ilişkilerin çıkarsız olduğu bu coğrafyayı dünyanın başka hiçbir yerinde bulamayacağımın, garip bir önsezi ile, bilincindeyim. Canım acıyor bu yüzden.
Haydi arak, otur yerine, sarkma dışarı, camını kapat," diyor babam, "daha çook arkadaşlar edineceksin gittiğin yerlerde. Her birinden ayrılırken bu hale geleceksen, işimiz iş!"
Çocuk yüreğimi, Sarıcadam'da bırakarak gidiyorum. Göz-yaşlarım hiç dinmiyor taa istasyona varıncaya dek. Bizim yanımızda ağlamamaya çabalayan Zelha ise, sonradan duyduğumuza göre, araba gözden kaybolunca zılgıta başlamış. Hiç susmamış, kuş gibi ötmüş, incecik sesi kısılana kadar.
"Biliyor musun Zelha, ne zaman daralsam, sıkılsam tıpkı kayan yıldızlar gibi, akıp akıp Sarıcadam'a giderim hayalimde. Oraları düşününce içim ferahlar. Rüyalarımda ise seninle peş peşe koşturur dururuz dere kenarında. En huzurlu en derin uykularımdır onlar. İyi ki babamı görevi başında beş yıl unutmuşlar orada."
"İnsan o kadar uzakta olursa unutulur elbette."
10 Şub 2012
Bir gün
hayatımda. Bir çocuk mızıklansın, biri kapıları çarpsın, radyo parazit yapsın, sokak satıcıları detone sesleriyle bağırsın, aceleci sürücüler kornalarını sinirli sinirli öttürsün istiyorum. Çamaşır makinesi homurdansın, musluklar tıslasın, gevşemiş armatürlerden tıp tıp su damlasın, evimi temizlemeye gelen kadın beni hiç ilgilendirmeyen saçma sapan rüyalarını ve kaynanasının bel ağrılarını anlatsın, karşıma geçip... Gündelik yaşamımın, arka planında, farkına bile varmadan alıştığım fon müziği sesleri olmayınca zaman akmıyor, mekân da iki
boyuta iniveriyormuş. Bu-nalarak bekliyorum bu boğucu mekânın ve akmayan zamanın içinde. Dışarda ayak sesleri duyuluyor. Bir köpek gibi kulaklarımı dikip dinliyorum. Biri kapıyı açıyor, başını uzatıp bana bakıyor ve hiçbir şey söylemeden kapıyı çekip gidiyor. Demek kilitli değilmiş kapı! Ferahlıyorum biraz. Ayak sesleri uzaklaşıyor. Az önceki mutlak ve yoğun sessizlik kaplıyor yine odayı. Tıs yok. Renk yok. Hareket yok. Ben bej giysilerimin içinde, hiç kımıldamadan iskemlemde oturmaktayım. Yaşamın içinde değilim de bir fotoğrafa hapsedilmişim sanki. Birdenbire, karnımın gurultusu gök gürültüsü gibi yankılanıyor kulağımda. Ohh! Yaşadığıma dair bir işaret bu. Seviniyorum. Elimi göğsüme koyup kalbimin atışlarım da dinliyorum can kulağı ile. İyice dikkat kesilsem, kanımın damarlanmda akışını da duyabilir miyim acaba? Kişinin kendisiyle baş başa
kalmasının bu kadar ağır ve dayanılmaz bir yük olduğunu hiç fark etmemişim şimdiye dek. Tanrım, kendi hür irademle buraya kadar tıpış tıpış gelerek, tutuklu konumuna mı düştüm? Burada, bu odada bir siyasi mahkûmla yapacağım görüşme, onca dikkate, özene rağmen duyuldu ve şimdi de ben mi bir mahkûm oldum
bu taş duvarların arasında? Bu bekleme hiç bitmeyecek mi?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






