.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..
Tutunamayanlar / Oğuz Atay
Tutunamayanlar / Oğuz Atay
Murat Menteş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Murat Menteş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
23 Eyl 2013
kalbin darmadağın olunca, kafan da karışır
şebnem, italyan kahvesine batırılmış irlanda çöreğim;
çöpten metal kutular toplayan zombi gibiyim.
şebnem peynirsiz labirentte dönüp duran fare gibiyim.
şebnem beynim bulaşık teline döndü.
sana olan duygularımı mesafe, boşluk, bildiğin hiçlik mayalıyor.
bazı konuları açıklığa kavuşturmak için çenemi tutmam ve birtakım sonuçlar elde etmek için de hiçbir şey yapmamam gerekirdi.
asmaların başında nöbet tutmak, üzümlerin olgunlaşmasını sağlamıyor.
saatin akrebinden hız beklememeliyim.
tüm umudumu hayırlara vesile olan aksaklıklar, 12'den vuran yanlış anlamalar ve sorunları halleden hatalara bağladım. dünyada sahtelik kadar gelişim gösteren başka bir şey yok.
o yüzden paradokslarla haşır neşir olmadan hayatımıza canlılık katamıyoruz şebnem.
imkansıza yatırım yapmadan kazanamayız.
kaybetmedikçe zenginleşemeyiz.
dirilmek için kendimizden başlayarak her şeyi yok etmemiz gerek.
vücut bulması için can attığımız şeyi inkar etmek, yok saymak, reddetmek zorundayız.
doğru, ancak yalanların sürekli desteği sayesinde ayakta durabiliyor.
kederliysen güleçliği, sevinçliysen somurtuşu kalkan olarak kullanmalısın.
dostluğa rekabet ve imha; aşka kurallar ve prosedürler eşlik ediyor.
insanın ayna karşısında yaşadığı türden önemsiz bir belirsizlik ile sarsıcılıktan uzak karmaşa dinmiyor.
sen de benim aklıma uysan, kalbime uysan, belki bu tuhaflıktan büyük heyecanlar çıkarabilirdik.
ben riskleri yönetemiyorum şebnem. afeti kontrol edemiyorum, krize söz geçiremiyorum.
sürprizlerin üzücülük arz etmesi sürpriz olmuyor.
bana öyle geliyor ki, bizlerde olgunluk alametleri gibi yansıyan şeyler, tecrübelerimizdeki alelade acılıktan ileri geliyor.
delidoluluğun uzantıları gibi algılanabilecek davranışlarımızın da doğallığı su götürür.
geçerlilik kazanmış riya sisteminin kusursuz işleyişi, ilişkilerimize garantiler getiriyor.
güvenliği kilitlerde buluyoruz şebnem.
emniyet ile itimat aynı şey artık.
ve birine itimat edecek kadar güvenmenin manası yok.
aşk hiçbir çağda güvenli bir heyecan olmadı. fakat aşkın bizi manasızlığa kelepçelemesini, aşağılayıcı bir üslupla imha etmesini göze alamıyoruz.
insan kendi aptallığını büyüklüğüyle yüzleşince kahrolmaktan kaçınamıyor.
artık iltifatlar, ikramlar, nazik teklifler en büyük tehditlere dönüşüyor.
peygamberin mirası tebessüm, riyanın kırmızı alarmı haline geldi.
dostluğumuz, arkadaşlığımız, tanışıklığımız tümüyle eğlenceli olmak zorunda.
her türlüsü ürkütücü olan içtenlik baş gösterdiği anda, şakaların opak muşambasına bürünüyoruz.
birbirimizi oyalamak kibarlığın yegane yolu oldu.
saptırılmış ve bir yönetmeliğe uyarlanmış saygının gereği olarak cıvıtmak... ne kader ama.
kral, en büyük soytarı olmak zorunda.
insanlar, yakınlaşmanın yolunu kendilerini acındırmakta ya da muhataplarını kafasına demirle vurmakta arıyorlar çoğu zaman.
bir de benim gibi, dokunaklı genelllemeler yapanlar var.
şimdi bunları söylüyorum ya, sabah dünyaya, insanlara inanıyor olarak uyanacağım.
nefertiti’yi [üst kat komşumun kedisi] ve yavrularını görünce, yani bekleyen bir takım vazifeler, insanlık görevleri olduğu fikrine kapılacağım.
hayatın ölümden, aşkı her ikisinden de büyük olduğuna inanacağım.
ve bu saçmalığı doğuran şartlar, seni benim için dünyanın en değerli insanı kılıyor.
keşke başka ihtimaller de olsaydı, gerçek hatalar yapabilseydim hiç değilse...
cehennem, biliyorsun, tüm sorulara aynı cevabın verildiği, azabın kurumsallaştığı, eziyetin otomatikleştiği yerdir.
ya çok derin acıların ya çok büyük hedeflerin var ya da çok inatçısın şebnem. bunların hepsi ya da her ikisi de olabilir. bazı şeylerin anlamı ortaya çıktığında, o şeylerin kendileri çoktan yitmiş oluyor şebnem. biz aslında kaybettiklerimiziz. kendisi kaybolunca anlamı parlayan şeylerle kuşatılmış durumdayız. bu anlam birikintisi, aslında hayatla ilgisi kesilmiş olduğu için anlamsızlığa matuf.
görüyorsun ya, tüm sözlerim, zavallılığa dönüşmüş bir samimiyetten geriye kalan ve ağıt izlenimi uyandıran gevelemelerden ibaret.
aslında tüm insanlığı ilgilendiren bunca belirsizlik içinde yalan da önce ihtişamını, sonra da görülebilirliğini kaybetti.
doğrunun önemi kalmayınca, yalanı ancak kendine söyleyebilirsin. kendini bulabilirsen tabii.
şebnem çok saçmaladım bağışla.
insanın kalbi darmadağın olunca kafası da karışıyor.
mümkünse söylediklerimi unuturken beni aklından çıkarma.
huşuyla öpüyorum.
27 Tem 2012
'Ölümden korkuyorduk, çünkü insandık.
Bengal kaplanı, sevgilime yiyecekmiş gibi bakıyordu.
Esneyen kaplana dublaj yapıyorum: “Voarg, güzelliğiniz dişlerimi kamaştırıyor küçük hanım.”
Şebnem'in, gülümsediğinde "U" harfine benzeyen ağzı, yanaklarında beliren parantezlerin içinde kalıyor.
Gökyüzünde dolunayı andıran, pudralı bir kış güneşi.
İki cihan aşkım Şebnem'in jelibon dudaklarının arasından çıkan buhar, bana hayatın özü, özeti gibi görünüyor. Nefesi, ancak rüyalarda işitilebilecek türde bir ninni. Parmaklarının muzlu gofret zarafeti beni mayıştırıyor. Gri, yeşil ve mavi karışımı, kestane irisi gözlerinde "patlayan şeker" kıvılcımları. Soyulmuş elmadan yontulmuş bir yüz. Burnunun üstünden geçerek yanaklarını birleştiren çiçek tozu çiller, kanatları açık bir kelebek etkisi uyandırıyor. Saçları, gül şerbetiyle boyanmış kızıl ipek.
Aşk insanın sadece psikolojisini ve kimyasını değil; tarihini, müziğini, coğrafyasını, edebiyatını, fiziğini, beslenme çantasının içindekileri, hayat bilgisini de değiştiriyor.
Büyük dedem, zamanında, bir dilberin aşkından aklını kaçırmış, sonra da İstiklal Harbi'ne katılıp şehit olmuş. Şebnem'e bakınca, damarlarımdan bir çılgınlık akımının geçtiğini hissediyorum.
Kaplan departmanından akbaba kafeslerine yöneliyoruz.
Burası, şehir merkezinin uzağında, kocaman bir hayvanat bahçesi. Teleferikle tepeye çıkıyor, sonra aşağı doğru geze toza iniyoruz.
Kabanımın cebindeki mücevher kutucuğunu yokluyorum. Evlenme teklif etmek amma zor işmiş. Teleferikte baş başayken, içimden binlerce kez “Evlen benimle Şebnem” deyip cebimdeki kutuyla oynadım. Boşuna. Kaplanın huzurunda da yeterince konsantre olamadım. Akbaba kafesinin önü, hayırlı bir iş teklifi için pek ideal bir yer sayılmaz, haksız mıyım? Rakunlar, develer, tavuslar, yaban domuzları, ayılar, goriller, tavşanlar, foklar, aslanlar, midilliler, tilkiler, flamingolar, gergedanlar, lamalar, zebralar, kurtlar, papağanlar, kangurular… Hiçbiri, tarihî bir an'a yanıklık etmeye hazır görünmüyordu. Hayvancağızlar zaten mahpusluktan akıllarını oynatmışlar, bana tezahürat yapacak mecalleri yok.
Yağmurun baskınına uğradık. Gürül gürül yağıyor. “Hemen bir gemi bulup hayvanları toplasam iyi olacak” diyorum.
Şebnem şakır şakır gülüyor. Bir sarayın tavanından sarkan ve pervane gibi fırıl fırıl dönen kristal avizeler düşünü.
Yağmur, etraftaki tek tük ziyaretçileri adeta siliyor; görevliler de dahil herkes kantine doğru koşarak kayboluyor. Hayvancıklar da kuytulara, köşelere sığınıyorlar.
Biz, alçacık bir duvardan dışarı sarkan salkımsöğüde yanaşıyoruz. Pat! Duvarın üstünden bir penguen! Nasıl mı? Diğer tarafta, ağacın altında birbirine sokulmuş penguenlerden birini yakalayıp, Şebnem'e çaktırmadan duvarın üstüne konduruyorum.
“A-a? Bu da nerden çıktı?” Şebnem'den şimşek güzelliğinde bir kahkaha.
“Yağmurla birlikte gökten düşmüş olmalı” diye fikir yürütüyorum.
Cebimdeki yüzüğü kutusundan alıp avucumda saklıyorum. Penguen'i boynundan tutuyorum: “Sevgilim hiç penguen yumurtası görmüş müydün?”
“Ne demezsin, her sabah iki tanesini çiğ çiğ içerim…”
Terkedilmiş bir okyanusta başbaşa kalmış iki balık gibi sarhoşuz.
"Çok dikkatli bak o halde" diyorum ve penguenin altında yumurta aramaya koyuluyorum. "İşte!" Tek taş pırlanta yüzüğü, başparmağımla işaret parmağımın arasında tutarak Şebnem'e uzatıyorum: “Sanırım bu penguenin sende gözü var Şebnem… Onunla dövüşmek zorundayım. Lütfen şu yüzüğü tutar mısın?”
Şebnem'in yüzünde göz kamaştırıcı bir gülücük beliriyor. Şeffaf elini yavaşça kaldırıyor. Tam o anda, elimdeki yüzüğün içinden bir mermi geçiyor! Vınnn!
Sırtından vurulan penguen, nar taneleri saçarak infilak ediyor! Bum!
Silahlı iki adam, yokuşun başından bize doğru koşuyor! Niyetleri ciddi, her hallerinden belli. Derhal, Şebnem'in bileğini kavrıyorum, vargücümüzle kaçıyoruz. Duvarın bitiminden sola dönüyoruz.
İnsan ile tabiat, gene ayrı dillerden konuşuyorlar: Mermiler, yağmurun içinde metalik ve yatay bir başka yağmur olup yağıyor. Tam anlamıyla nefes kesici…
Titreyen bir göledin kıyısında kıpırdamadan poz veren, gözü yaşlı Nil timsahının kuyruğundan bir kurşun sekiyor. Başını, paçavra bulutlara gömmüş zürafa boynundan; yüksek kafesindeki tünekte pusmuş olan kaya kartalı göğsünden vuruluyor! Güzelim postunda siyah bir delik açılan İran leoparı yana devriliyor!
Dünyanın dört bir yanından getirilerek burada hapsedilmiş bütün hayvanlar feryat figan ediyor.
Havuzunun üzerindeki ahşap köprüden geçerken, kırmızı gagalı siyah kuğular bize acıyarak bakıyorlar. “Burada kurda kuşa yem olacağız” diye düşünüyorum.
Sürüngen akvaryumlarının sağlı sollu sıralandığı ışıklı, sıcak bir tünelden geçiyoruz. Ardımızdaki maratoncu katiller, akvaryumlara kurşun delikleri açarak koşturuyorlar. İguanalar, bukalemunlar, çıngıraklıyılanlar… hiç istiflerini bozmuyorlar. Galiba hepsi sağır.
Tünelden fırlayıp yağmura daldığımız anda sağ omzumu sıyırıyor bir mermi ve gök gürlüyor.
Gövdeleri, yağmuru sünger gibi emen devekuşlarının saçaklı kirpikleriyle gıdıklanarak, kafesle duvar arasındaki daracık boşluğu aşıyoruz. Üstünde "LÜTFEN SESSİZ OLUNUZ" yazılı bir tabela bulunan ahşap kapıdan içeri giriyoruz. Kare bir holde buluyoruz kendimizi. Şebnem de ben de soluk soluğayız. Karşımızda bir kapı daha. Açıyorum, bir Afrika masalının ortasındayız. Önümüzdeki dikdörtgen levhaya takılıyor gözüm: "CÜCE MAYMUNLAR GALERİSİ" Müstakil tel kafesler, yüksek mi yüksek tavandaki koridorlarla birbirine bağlanıyor. Daha önce görmediğim türden, bildiğimiz ağaçlara hiç benzemeyen, kocaman bitkilerin kollarına atlıyoruz. Devasa, kalın yaprakların arkasına saklanıyoruz. Maymunlar gözlerini bize dikiyorlar. Bazıları, tepedeki kanallardan geçerek, arkadaşlarını çağırıyorlar…
Berbat haldeydik. Hayvanat bahçesinde, ormandaki hiyerarşi de, sirkteki disiplin de yoktu. Cüce maymunların ocağına düşmüştük.
Şebnem, omzumdan akan kana parmak uçlarıyla hafifçe dokunuyor. Gözlerinden naylon ip gibi yaşlar iniyor. “Ben iyiyim, sadece sıyrık” deyip gülümsüyorum.
Galerinin kapısı, uğursuz bir gıcırtıyla aralanıyor. Maymunlarla birlikte ben de kapıdan giren tabancalı iki adama bakıyorum. Biri, gözleriyle etrafı tararken, diğeri, ona yerdeki ıslak ayak izlerimizi işaret ediyor. Maymunlar, durumdan vazife çıkarıp vahşice bir işgüzarlıkla bizi gammazlıyorlar: Çığlık çığlığa zıplayıp, ellerini kafeslerden uzatarak, peşimizdekilere bulunduğumuz yeri gösteriyorlar.
Son sözlerimi söylememin vakti geçmek üzere. Şebnem'in kulağına, sessizce “Seni seviyorum” derken, pırlanta yüzüğü parmağına takıyorum.
Şebnem aşk coşkusu ve ölüm korkusuyla şoklanmış halde fısıldıyor: “Sevgilim bu adamlar bizi öldürecek!”
Son sözlerime şerh düşüyorum: “KORKMA BEN VARIM!”
14 Ara 2011
korkma ben varım
Şebnem, çizgi film kuzusu, tütsülenmiş bir bahçede saklambaç oynuyor gibiyiz. Sensiz bütün tabancalar, fincanlar, odalar boş; sokakların hepsi ıssız, hiçbir gezegende hayat yok. Şebnem, her şeyde senden bir anı aksediyor, senin maumiyet kanıtı parmak izlerinle dolu sanki dünya. Gelgelim masumiyet, yaşam belirtilerinin azlığı demektir Şebnem. Bu gidişle yokluğunun gürültüsünden sağır olacağım. Eline sihirbazın değneği geçmiş kör gibiyim. Arabalar etrafımda keskin frenler yaparak duruyorlar. Beynime sıcak asfalt dökülmüş gibi, hasretin katranı kafatasımdan gövdeme damlıyor. Şebnem seninleyken içimi padişah gururu kaplıyordu. Gözlerine bakınca, kanımda gıcır gıcır hançerler, kılıçlar yüzüyordu. Senin kadife geometrin başımı döndürüyordu. Bir yandan da karşında kendimi mağaranın girişindeki kütük gibi hissediyordum. Şebnem, İstanbul, Türkiye, dünya, galaksi, uzay senin olduğun yerden başlıyordu; Nerdesin?...
şebnem kediler geliyor apartman boşluğuna,doğrudan bana miyavlıyorlar,sanki senden bahsediyorlar,dikkatle bakıyorum.
şebnem zarflar açıyorum,faturalar çıkıyor içinden. sanki senden bir haber gelecek,senin el yazın, imzan olacak. öyle saçma,küçücük,tülbent boncuğu gibi umutlar pıt pıt içimde beliriyor.
şebnem uçakalr geçiyor. uçakları sanki sen kullanıyorsun. her şeyde sana dair bir ipucu,bir işaret seziyorum."
"şebnem'in etrafında yemek turuna çıkmış tazmanya canavarı,aç kedilerden kaçan speedy gonzales, kemiğini kaybetmiş rin tin tin gibi fırıl fırıl dönüyordum..
7 Kas 2011
Kıyametten kopuş
Evrendeki tüm boşluklar hazindir.
Sessizliğin epidemik elemi,
yankıdaki avuntuyu gölgeler.
Kulak asma, bırak ne derse desin
podyumu, poligonu ateşe versin
modayı takip eden cansız mankenler.
Demli bir denizde uçuşuyorduk
kanlı mehtap hislerimi sömürdü.
Dün gene yıllar geçti,
mazi, kıyametin kopan kısmıdır
çocuktuk, oy hakkı yok, ah acıklı statü
bir cepte kuşüzümü, diğerinde kuştüyü
masumiyete gırla azap reva görüldü.
Israr, aczin soyundan; ikna etmek kısırdır.
Şanlı mitolojinin tahtına geçti
kapitalist şamata ve muasır magazin
şimdi moda star leşi ve göğe yakın çadır.
Acizlerin sürprizi, nişanıdır krizin
iddialı değilsen, hiç yenilmezsin.
Benim bir sırrım var mı?.. İşte bu bir sır.
Dünde mi kaldı cidden yirminci asır?
Sıkı dur geri tepsin delilik taş yürekten
hüznün kaynar asidiyle karışmaktansa,
yalnızlık bastırınca, ıstıraba münhasır
yeminler ver mutlaka yastığı ısır.
21 Eki 2011
Dublörün Dilemması
… Biz yetimler intikam iştiyakıyla doluyuzdur. Dehşeti dengelemeye yatkınızdır. Başkalarının öçlerini de almaya hevesleniriz. Yetimlik bize kanlı doğaçlamalar yapma cüreti verir. Suçlamakla ya da suç işlemekle kaybolmayan bir masumiyet imtiyazına sahibizdir.
İtiraf etmeliyim ki, aziz okur, benim ömrüm, her birini gebertmek istediğim insanlarla aramdaki buzdağlarını eritmeye çalışmakla geçiyor. Mesela zenginlerden nefret ediyorum, ne yapayım, elimde değil. O restoran sürüngenleri, fiyaka kumkumaları, yapmacık kasvetin mıymıntı bekçileri, ticari bir şiveyle konuşan zehirli papağanlar, hileli bir neşe içinde geviş getiren bunak vampirler, modanın ipiyle kuyuya inen kibirli cambazlar, tatile gebe fırlamalar, alaturka bir sadizmle zıvanadan çıkanlar, alafranga bir mazoşizmle yılışıklaşanlar… Hepsine teker teker Kolombiya kravatı takmak istiyorum! [Kolombiya kravatı: Meksika mafyasının uyguladığı bir cezalandırma biçimi: Kurbanın gırtlağına bir delik açılır ve dili bu delikten sarkıtılır.]
Gerçi zamanla esnekleştim. Ulaşılması ve vazgeçilmesi en zor nimetin sükunet olduğunu anladım galiba. Tamam, zenginlere merhamet duyacak kadar güçlü değilim hâlâ, fakat sayıların artışındaki boşunalığın eşiğini görebiliyorum. İbrahim Kurban’dan öğrendiğim kadarıyla, yeşil banknotlar kamuflajdan başka bir şeye yaramıyor: Aptallığı, beceriksizliği, acizliği, yalnızlığı kamufle ediyorlar… Ayrıca, yetimlik zaman aşımına uğramaz, haddizatında yetim olmayanlar da yetimliğe doğru seyreder. Yani kimsesizlik, kimsenin tekelinde değildir: Kainat ve tarihin bekleme salonunda biraz soluklanıyoruz, çoğunlukla da adımız anonslanmadan kainata ve tarihe gömülüyoruz…”
Melodiler ve Mermiler
Müzik değişince dans da değişir… Takeshi Kitanol
Adamın sol yanında Nike amblemi şeklinde bir yara izi vardı. Mr. Nike siyah bir takım elbise giymiş ve yemin ederim papyon takmıştı. Kırlaşmış saçları gayet gür görünüyordu. Oturduğu koltukta vahşice bir kibirle başını geriye atmış, dudağı tiksintiyle burkulmuş, kaşları sımsıkı dügümlenmişti. Hidiv Kasrı’nın bahçesinde toplanan jet sosyeteye mensup 150 kişi bana gülücükler gönderirken, bu tanımadığım adamın suratı neden bir kindarlık abidesi gibiydi. Yoksa… yoksa o muydu? Buraya leşimi uzaya yollamak için mi gelmişti?
Açılış konuşmasını yapmak üzere kürsüye davet edildiğimde, hain sevgilim yanağıma bir öpücük kondurdu. Alkışlar eşliğinde, sırıtarak çıktığım kürsüde, cebimdeki konuşma metnini bulana kadar vakit kazanmak için hitap faslını biraz uzattım: “Muhterem misafirler…” Arkamdaki Kasr’ın yanından bahçeye geçen Ferruh Ferman’a gözüm takıldı. “Meziyetli leydiler…” Hayret! Onun bu gece aramıza katılamayacağını sanıyordum. Ben zaten buraya onu temsilen gelmiştim. “Hatırşinas centilmenler…” O da ne? Öbür taraftan bir Ferruh Ferman daha çıkageldi! “Civanlar, eski topraklar ve bilhassa sabiler…” Misafirlerin arasına birkaç saniye içinde en az 20 Ferruh Ferman katılmışa! Besbelli yine halûsinasyon görüyordum.
Sevdiğim hain kadınla gözgöze geldim. Kapalı bir elbise giyerek beni şaşırtmıştı. Konuşma metnini aramayı bıraktım: “Bu harikulade yaz akşamında, çocuk bezinin mana ve ehemmiyetinden bahsedecek bir adamı dinlemeyi tercih etliğini; için teşekkür ederim.”
Nike Efendi’nin çevresinde bir grup şık fedai dolanıyordu. İçlerinden biri, kulacına eğilip birşeyler söyleyince spor suratlı ağır adam etrafa bakındı ve gizli bir komut verdi.
“Evvela, idrar etmeliyim ki, birçoğunuz gibi ben de çocuk beziyle biraz geç tanıştım…” Sözlerime devam edemedim. Çünkü birdenbire Dead Can Dance’ın Yulunga’sı çalmaya başladı. Dev hoparlörlerin sesi sonuna kadar açılmıştı. Ve Bay Nike’ın adamları ile Ferrııh Fermanını aynı anda bellerindeki silahları çekip birbirlerine kurşun yağdırmaya koyuldular! Ortalık cehenneme döndü. Jet sosyete, havada çarpışan jetler gibi darmadağın olmuştu. f:akaı çığlıklar duyulmuyordu, çünkü müzik silah seslerini bile bastırıyordu. Camlar tuzla buz oluyor, bahçedeki sahipsiz orkestranın enstrümanları kırılıp dökülüyor, masalar devriliyor, her yer kana bulanıyordu. Tam bir katliamdı bu. Gövdesine isabet eden mermi, şişman bir kadını kırlent gibi puflanı. Ferruh Fermanlardan biri omzundan vurulunca kendi ekseni etrafında dönerek yere yığıldı. Nike Bey’in bir adamı koşarken sırandan zımbalanınca fırlayıp koca bir ağaca yapıştı. Misafirlerden; hızla çalkalanıp patlayan şampanya şişeleri gibi köpüklü kan saçılıyordu. Bu müzikal kapışmanın tek seyircisi olarak, kürsüde donup kalmışımı. Sevdiğim kadını bulmalıydım. Gerçi burada gebersem bile onun umursayacağı yok ya, benim haşat kalbim korkuyla değil aşkla çarpıyordu. Ve bu kurşun yağmurunun altındaki kan ırmağında, kupkuru bir adam, tabancasını alnıma doğrultmuş, cesetlerden oluşan bir köprüden bana doğru koşuyordu!..
Sürmeli Albino
Andolsun ki Nuh’u kendi kavmine
gönderdik ve o dokuzyüzelli sene yaşadı.
Kur’an, Ankebut Suresi/ 14
Peygamberin otlattığı kuzular kadar masumdu
Ya da bana ilk anda Öyle gelmişti Zira ‘ilk an’ ne kadar kalıcıysa, masumiyet de o kadar kalıcıdır.
Üzeri portakal, vişne ve çilek resimleriyle kaplı, yani Meyvendetta reklamıyla ambalajlanmış otobüse yetişmeye çalışıyordu. Çift katlı otobüs durdu, ilsi katın penceresinden ona bakarken, kalbimin zembereği boşaldı. Gözlerimi kapadım ve yanımdaki koltuğa oturması için dua eltim: “Allah’ım, bunu dilediğim için ayıp etmiş olur muyum’!” Solumda biri belirdi fakat ilkten cesaret edip gözlerimi açamadım. Yine de o olduğundan emindim. Su! gözümü azıcık aralayıp yana doğru bakımı; “Teşekkürler Allah’ım!” Elindeki kitabın kapağında Aziz Katherina’nın Çalınan Dili yazılıydı. Uyuma numarası yaptım, hafifçe kıpırdadım, “Ihmmm” gibi küçük sesler çıkardım ve bir arabanın aniden fren yaparak durmasıyla sona eren bir kâbusun ön camından fırlarcasına uyandım. İrkilerek bana döndü. Birbirimize baktık: Ömrümün gümüş çivisinin çakıldığı an! Bilincim ve vicdanım, zihnim ve gönlüm, aklım ve kalbim, fikrim ve hissim… her bakımdan eşitlenmişti. Kişisel ekinoksumu yaşıyordum.
Yüzünü doğallıkla kitaba gömdü.
Mahmurca bir yılışıklıkla “Lütfen söyler misiniz..” dedim, “horladım mı?”
Gözleri bir an kravanımdaki Kızılmaske desenine takıldı, ardından, patlamış bir greyfurda benzeyen suratıma baktı. Şaşkın görünüyordu. Ani bir kararla “Hayır” dedi
Sudan çıkmış bir balığın kurumlu ağzıyla “Beni kırmamak için böyle söylüyorsunuz?” dedim.
Cüretimden ziyade albinoluğuma denk geldiğini farketmeme yelecek kadar anlamlı bir tereddütten sonra yine “Hayır” dedi.
Biri boynuma enjektörle tımarhane sıvısı boşaltıyormuş gibi yavaşça kapatıp açtım gözlerimi. Ve kanla dolu bir siperde vurulmuş gibi düşmeden önce, acizce fakat kesin konuştum: “Horlarsam… horlarsam burnumu tutar mısınız? Burnumu… tutar mısınız, lütfennn?,. Burnu muuuuu…”
Başımı cama eğerek, uyuma numarasına tekrar başladım. Kısa bir süre sonra yaşlı bozayıların kış uykularında horladıkları gibi horlamaya koyuldum! Ama ne horlamak. Horlamıyor, adeta meydan okuyordum.
Otobüstekilerden kimileri isyan elti: “Nesi var bunun?!”, “Biri uyandırsın şu adamı, hasta mıdır nedir?!”, “Hanımefendi, bu hey sizinle mi birlikte?”…
Kızın dünyasını karartmış um. Yanımdan kalkıp kaçarak uzaklaşmak isliyordu, kesin, ama otobüsle boş kolluk kalmamıştı.
Omzumu hafifçe dürttü: “Uyanın…”
Yaşlı bozayı horlayışından fırtına bulutlarının karşılıklı horlayışına geçtim. O kadar iddialı bir hiçimde, horluyordum ki, bu dalda verilen ödüllerin tamamım almaya azmetmiştim sanki….
17 Eyl 2011
Korkma Ben Varım
İntikam sosyolojinin, mantığın, hukukun, kısacası medeniyetin sınırlarını 'insanlık namına' ihlal etmektir.intikamcı, kabadayıdan kesin kesimler.bir olgunlık imtihanıdır intikam.haysiyetimizin kesinlik kazanmasıdır.kindarlıkla değil, salihalle [barışçılık]; sapkınlıkla değil, itidalle oyuncak; ile bir olgudur.savunmasızlığın, biçareliğin ve kısırlığın püskürtülmesidir.zorbalığın bozuk ağzına çakılan gümüş bir belağat çivisidir.kalbin, ruhun ve vicdanın havzasında biriken meşrutiyet tortusudur.hakikatin muazzam cilvesidir.merhametin mevmezinin, cilvelikidir.merhametin mevcudiyetinin, nüfuzunun ve çelinin .. .intikamın kuru bir asabiyetten doğduğunu sananlar utanmalı.
lakin
unutulmamalı
intikam bir denge kurmanın ötesine geçti mi, bahanesi hazır bir acımasızlığa dönüşür.
lakin
unutulmamalı
intikam bir denge kurmanın ötesine geçti mi, bahanesi hazır bir acımasızlığa dönüşür.
29 Nis 2011
Korkma ben varım
"dünya, uzaylıların akıl hastanesidir. moron değilseniz böyle bir gezegende iyi olunamayacağını bilirsiniz. çünkü boyun eğişin ürünü olan hiçbir iyilik, ahlaki değildir. kurallara uymak, şahsiyetsizleşmeye varır. uygarlık disiplini denen şey, insanın olgunlaşmasını engelleyen sistemdir. ermişler gibi metropolden kaçıp tabiatla haşır neşir olmayı özendiren bir tek reklam göremezsiniz. teknoloji aptalların kötülük yapmasını kolaylaştırmaya adanmıştır. eğitim, iş, aile, sağlık, iletişim, politika, güvenlik, eğlence..kısacası sistemin her ana unsuru, köleliğin şablonlarına uyarlanmış durumda.
hakikatten umudumuz kesildi. yalnızca bir sonraki yalanı merak etmek bizi ayakta tutuyor. insanlar birbirlerinin dertlerini kusur sayıyor. hayat, insanın kaybetmekte olduğu bir oyuna dönüştü. suç, ihlal, terör, delilik ve kaçışın sunduğundan başka bir özgürlük seçeneği yok.
suç artık cezalardan oluşan işleyişe direnmektir.
ihlal artık gayri insani sınırların dışına çıkmaktır.
delilik artık düşünmek, soru sormak ve en korkuncu itiraz etmektir."
hakikatten umudumuz kesildi. yalnızca bir sonraki yalanı merak etmek bizi ayakta tutuyor. insanlar birbirlerinin dertlerini kusur sayıyor. hayat, insanın kaybetmekte olduğu bir oyuna dönüştü. suç, ihlal, terör, delilik ve kaçışın sunduğundan başka bir özgürlük seçeneği yok.
suç artık cezalardan oluşan işleyişe direnmektir.
ihlal artık gayri insani sınırların dışına çıkmaktır.
delilik artık düşünmek, soru sormak ve en korkuncu itiraz etmektir."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






