.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..
Tutunamayanlar / Oğuz Atay
Tutunamayanlar / Oğuz Atay
Paulo Coelho etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Paulo Coelho etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
29 Mar 2012
Zahir yok olmuştu... Zahir?
Hemen şimdi gitmeli miydim? Ya da dayanmalı ve 'hadi gidelim' ne anlama geliyor görmeli miydim? Eğleniyordum ve vampir kılıklı kızı baştan çıkarmayı denemek istediğimi anladım. İleri, o zaman.
İlk tehlike işaretinde her zaman gidebilirdim. İlerlerken nereye olduğunu bilmiyordum tüm bu yaşadıklarımı düşünüyordum. Bir kabile. Birbirlerini kollayan gruplar halinde yolculuk eden ve sağ kalma olasılıkları çok az olan insanların yaşadığı zamanlara simgesel bir dönüş. Toplum adı verilen saldırgan bir diğer kabilenin tam ortasında bir başka kabile, toplumun topraklarından geçiyorlar ve reddedilmeye karşı savunma olarak saldırganlığı kullanıyorlar. İdeal toplumu oluşturmak için bir araya gelen, vücutlarındaki takılar ve üzerlerindeki giysilerin ötesinde haklarında hiçbir şey bilmediğim bir grup insan. Değerleri neydi? Yaşam hakkında ne düşünüyorlardı? Nasıl para kazanıyorlardı? Hayalleri var mıydı ya da sadece dünyayı dolaşmak yeterli miydi? Bütün bunlar, neler olacağını tamamen bildiğim bir sonraki akşam gitmem gereken yemekten çok daha ilginçti. Bunun votka yüzünden olduğuna kendimi inandırmıştım, ama kendimi özgür hissediyordum, geçmişim giderek daha da uzaklaşıyordu, sadece şu an vardı, içgüdü; Zahir yok olmuştu... Zahir?
Evet, kayboldu, ama şimdi Zâhir'in, bir objeye takıntılı olmaktan çok daha öte bir şey olduğunu anlıyorum, Borges'in söylediği gibi, sadece Kurtuba'da bir caminin on iki bin sütunundan birinin mermerindeki bir damar ya da geçen iki yıl boyunca benim şu acıklı durumumda olduğu gibi, Orta Asya'daki bir kadın değil. Zahir her şeye aşırı bağlanmaktı ve kuşaktan kuşağa geçiyordu; ardında yanıtlanmamış hiçbir soru bırakmıyordu, bütün boşlukları dolduruyordu; bazı şeylerin değişebileceği olasılığını aklımızdan bile geçirmemize asla izin vermiyordu. Çok güçlü olan Zahir her insanla birlikte doğmuştu ve çocukluk döneminde, daha sonra hep saygı duyulacak olan kuralların ona zorla kabul ettirilmesiyle tüm gücünü kazanmış gibi görünüyordu: Farklı olan insanlar tehlikelidir; başka bir kabileye aittirler; topraklarımızı ve kadınlarımızı isterler.
Evlenmeliyiz, çocuk sahibi olmalıyız, türümüzü sürdürmeliyiz.
Aşk bir kişiye yetecek kadar ufak bir şeydir ve yüreğin bundan çok daha büyük olduğuna dair herhangi bir fikir öne sürmek sapıklık kabul edilir.
Evlendiğimizde diğer kişiye, onun bedenine ve ruhuna sahip olma yetkimiz vardır.
Nefret ettiğimiz işleri yapmak zorundayız, çünkü düzenli bir toplumun parçasıyız ve herkes istediğini yaparsa dünya durma noktasına gelecektir.
Mücevher almalıyız; bu kabile kimliğimizi belli eder, tıpkı vücutlarına takılar takanların farklı kabileden olmaları gibi.
Gerçek duygularını ifade edenleri küçümsemeli ve onlarla her zaman eğlenmeliyiz; üyelerinin duygularını göstermesine izin verilmesi bir kabile için tehlikelidir.
Ne pahasına olursa olsun 'Hayır' demekten kaçınmalıyız, çünkü insanlar daima 'Evet' diyenleri tercih ederler ve bu şekilde düşman topraklarında sağ kalabiliriz.
Başkalarının düşünceleri bizim hissettiklerimizden çok daha önemlidir.
Asla ufak sorunları büyütme, bu düşman bir kabilenin dikkatini çekebilir.
Eğer farklı davranırsan kabileden kovulacaksın, çünkü diğerlerine de bulaştırabilirsin ve yeni baştan düzenlenmesi çok zor olan bir şeyi mahvedebilirsin.
Yeni mağaramızın görünüşünü daima hesaba katmalıyız ve eğer kendi fikrimiz yoksa o zaman ne kadar zevkli olduğumuzu başkalarına göstermek için elinden geleni yapacak bir dekoratör çağırmalıyız.
Aç olmasak bile günde üç öğün yemek yemeliyiz ve açlıktan ölsek bile, güncel güzellik ölçülerine uymuyorsak oruç tutmalıyız.
Modanın bize söylediği gibi giyinmeliyiz, sevsek de sevmesek de sevişmeliyiz, ülkemizin sınırlan için öldürmeliyiz, emekliliğin bir an önce gelmesi için zamanın çabuk geçmesini istemeliyiz, politikacıları seçmeli, yaşamın ne kadar pahalı olduğundan şikâyet etmeli, saç biçimimizi değiştirmeli, farklı olan herkesi eleştirmeli, dinsel inancımıza bağlı olarak pazar, cumartesi ya da cuma günleri dinî görevlerimizi yerine getirmeli ve orada günahlarımızın bağışlanması için yalvarmalı ve gerçeği bildiğimiz için gurur duyarak kendimizi göklere çıkartıp yanlış tanrıya ibadet eden diğer kabileyi küçümsemeliyiz.
Çocuklarımız bizi izlemeli; ne de olsa biz daha yaşlıyız ve dünyayı tanıyoruz.
Bir üniversite diplomamız olmalı, hatta eğitimini almak için zorlandığımız bilim dalıyla ilgili bir işi asla yapmasak bile.
Asla kullanmayacağımız, ama birisinin mutlaka bilmemiz gerektiğini söylediği cebir, trigonometri, Hammurabi kanunları gibi şeyleri öğrenmeliyiz.
Anne ve babamızı asla üzmemeliyiz, bu bizi mutlu edecek her şeyden vazgeçmek anlamına gelse bile.
Sessiz müzik çalmalıyız, sessizce konuşmalıyız, gizli gizli ağlamalıyız; çünkü ben çok güçlüyüm, Zâhir'im, kurallara teslim olan ve tren rayları arasındaki uzaklığı belirleyen, başarının anlamı, sevmenin en iyi yolu,
ödenen bedellerin karşılığı.
Zahir / Paulo Coelho
7 Mar 2012
Ne ?
" ihtiyacım var."
"İhtiyacın olan her şeye sahip değil misin?"
"Bir kadının isteyebileceği her şeye sahibim."
"Yaşamındaki yanlışlık nedir o zaman?"
"Kesinlikle bu. Her şeyim var, ama mutlu değilim.
Sadece ben değilim böyle olan; yıllarca birçok kişiyle tanıştım, her çeşit insanla söyleşi yaptım: zengini, yoksulu, güçlüsü ve sadece elindekiyle yetineni. Aynı sonsuz acıyı bu insanların da gözlerinde gördüm, insanların kabullenmeye hazır olmadıkları bir keder, ama bana ne söylediklerine aldırmadan, yine de orada olduğunu gördüğüm keder. Beni dinliyor musun?"
"Evet, dinliyorum. Sadece düşünüyordum. Öyleyse sana göre kimse mutlu değil, öyle mi?"
"Bazıları mutlu görünüyor ama açıkça bu konu üzerinde fazla düşünmüyorlar. Diğerleri planlar yapıyor: Bir kocam, yuvam, iki çocuğum, şehir dışında bir evim olacak. Bunlara sahip olmak için uğraşırken matadora bakan boğa gibiler: İçgüdüsel tepkiler veriyorlar, hedefin nerede olduğu hakkında hiçbir fikirleri yokken aptalca hareket ediyorlar. Araba alıyorlar, bazen bir Ferrari'leri bile oluyor ve yaşamın anlamının bu olduğunu düşünüyorlar ve asla bunu sorgulamıyorlar. Oysa ruhlarında taşıdıklarını bile bilmedikleri keder, gözlerinden okunuyor. Sen mutlu musun?"
"Bilmem."
"Herkes mi mutsuz bilmiyorum. Hepsi bir şeylerle meşgul, fazla mesai yapıyor, çocukları, kocaları, kariyerleri, dereceleri, yarın yapmayı planladıkları, satın almak istedikleri, başkalarından aşağı kalmadan sahip olmak istedikleri ve buna benzer şeyler için endişeleniyorlar. Çok az kişi bana gerçekten 'Mutsuzum,' dedi. Çoğu İyiyim. Her istediğime sahibim,' der.
Sonra ben, 'Seni ne mutlu eder?' diye sorarım. Yanıt: 'Bir insanın sahip olmak isteyebileceği her şeye sahibim bir aile, ev, iş, sağlıklı bir hayat.' Yine sorarım: 'Yaşam sadece bundan ibaret mi diye merak ettiniz mi hiç?' Yanıt: 'Evet, bu kadar.' Israr ederim: 'Öyleyse yaşamın anlamı iş, aile, bir gün büyüyecek ve sizi terk edecek çocuklar, gerçek bir sevgiliden çok, bir arkadaşa dönüşecek bir zevce ya da koca. Ve elbette bir gün gelecek iş de bitecek. Bunlar olduğunda ne yapacaksınız?' Yanıt: Yok. Hemen konuyu değiştiriverirler.
"Hayır, aslında söyledikleri: 'Çocuklar büyüdüğün de, kocam ya da karım tutku dolu bir âşıktan daha çok arkadaşım olduğunda, emekli olduğumda her zaman yapmak istediğim şeyi yapmak için zamanım olacak: Seyahat edeceğim.' Soru: 'Ama şimdi mutlu olduğunuzu söylemediniz mi? Zaten hep yapmak istediğiniz şeyleri yapmıyor musunuz?' Yine çok meşgul olduklarını söyleyecek ve konuyu değiştireceklerdir.
"Israr edersem, daima yokluğunu duydukları bir şeyle yanıt verirler. İşadamı henüz istediği anlaşmayı yapamamıştır, ev kadını daha fazla özgürlük ve daha çok para sahibi olmak isteyecektir, âşık delikanlı sevgilisini kaybetmekten korkar, üniversiteden yeni mezun genç mesleğini kendisinin mi seçtiğini, ya da mesleğin kendisi için mi seçildiğini merak eder durur, diş hekimi şarkıcı olmak istemiştir, şarkıcı politikacı olmayı, politikacı yazar, yazar da çiftçi olmayı hayal eder. Kendi seçtiği işi yapan biriyle karşılaştığımda bile, onun da ruhu hâlâ azap içinde kıvranıyordu.
Henüz huzura da kavuşmamıştı. Sana yeniden soracağım: 'Mutlu musun?'"
"Hayır. Sevdiğim kadına, hep düşlediğim işe, dostlarımın kıskançlığına neden olacak kadar özgürlüğe, seyahat etme şansına, şöhrete, övgülere sahibim. Ama sanki bir şey..."
"Ne?"
"Bir an durduğumda, yaşamın anlamını yitireceğini düşünüyorum."
"Sadece dinlenmeyi beceremiyorsun, Paris'e bak, elimi tut ve şöyle de: İstediğim her şeye sahibim, şimdi yaşamın bize bıraktıklarının keyfini çıkaralım."
"Paris'e bakabilirim, elini de tutabilirim, ama bu sözleri söyleyemem."
"Bahse girerim, şu anda bu caddede yürüyen herkes aynı şeyi hissediyor. Az önce yanımızdan geçen şu zarif kadın zamanı elinde tutmak için çabalayarak günlerini geçiriyor, durmadan terazileri kontrol ediyor, çünkü aşkın buna bağlı olduğunu düşünüyor. Yolun karşısına bak iki çocuklu bir çift. Çocuklarıyla birlikte dışarı çıktıklarında çok mutlu oluyorlar, ama aynı zamanda bilinçaltlarında sürekli dehşet içindeler: Her an kaybedebilecekleri işlerini, yakalanabilecekleri hastalığı, gereksinimlerini karşılamaya yetmeyecek sağlık sigortasını, gitmeye hazırlanan çocuklardan birini düşünüyorlar. Dikkatlerini başka yere vermeye çalışırken, aynı zamanda bu trajedilerden kurtulmanın, kendilerini dünyadan korumanın bir yolunu da arıyorlar."
"Ya köşedeki dilenci?"
"Onun hakkında bir şey bilmiyorum. Bir dilenciyle hiç konuşmadım.
Kesinlikle sefaletin resmi, ama gözleri, diğer dilencilerin gözleri gibi sanki bir şey gizliyor. Kederli hâli o kadar belirgin ki, inanmakta zorlanıyorum."
"Eksik olan ne?"
"Bir ipucu yok. Herkesin gülümsediği ve mutlu göründüğü şu ünlü magazin dergilerine bakıyorum, ama ben de bizzat ünlü biriyle evli olduğumdan, her şeyin göründüğü gibi olmadığını biliyorum: Fotoğraftaki o anda herkes gülüyor ve eğleniyor, ama aynı gece daha sonra ya da ertesi sabah hikâye her zaman oldukça farklı oluyor. 'Bu dergide yer almaya devam etmek için ne yapmalıyım?' 'Şu anda sahip olduğum lüks yaşamı sürdürecek paramın bir süre sonra olmayacağını nasıl gizleyebilirim?' 'Lüks yaşantımı herkesin sahip olduğundan daha fazla göstermeyi nasıl beceririm?'
'Fotoğrafta yanımdaki İlim yıldızı ve gülümsediğim ve kutladığım kişi yarın benden bir parça çalabilir!' 'O kadından daha güzel mi giyindim?
Birbirimizden hiç hoşlanmadığımız halde neden gülümsüyoruz?' 'Derin bir mutsuzluk içinde ve şöhretin köleleri olduğumuz halde bu derginin okurlarına niye mutluluk satıyoruz?'"
"Şöhretin köleleri değiliz."
"Paranoyaklaşma. Bizden bahsetmiyorum."
"Öyleyse ne olduğunu düşünüyorsun?"
"Yıllar önce, çok ilginç bir öykü anlatan bir kitap okumuştum. Bir an için Hitler'in savaşı kazanmış olduğunu düşün, tüm Yahudileri yok ettiğini ve halkını Âri Irk diye bir şey olduğuna inandırmış olduğunu. Tarih kitapları değişmeye başladı ve yüz yıl sonra onun ardından gelenler de tüm Hintlileri yok etti. Üç yüz yıl sonra Zenci ırkı da yok edildi. Beş yüz yıl sürer, ama sonuçta tüm güçlü savaş makineleri yeryüzünden Doğulu ırkların tümünü silmeyi başarır. Tarih kitapları barbarlara karşı yapılan uzaklardaki savaşlardan bahseder, ama kimse okumaz, çünkü hiç önemi yoktur.
"Nazizm'in doğuşundan iki bin yıl sonra Tokyo'da bir barda, uzun boylu, mavi gözlü insanların beş yüz yıl boyunca yaşadığı bu şehirde Hans ve Fritz bira içmektedir. Bir anda Hans Fritz'e bakar ve sorar: 'Fritz, sence
her zaman böyle miydi?'
"'Ne?' diye sorar Fritz.
"'Dünya.'
'"Elbette dünya daima böyleydi, bize böyle öğretmediler mi?'
'"Tabii ki, böyle aptalca bir soruyu neden sorduğumu ben de bilmiyorum,' der Hans. Biralarını bitirirler, başka şeylerden bahseder ve bu soruyu tümüyle unuturlar."
"Bu kadar uzak bir geleceğe gitmene bile gerek yok, sadece iki yüz yıl geriye gitmelisin. Kendini bir giyotine, darağacına ya da elektrikli sandalyeye taparken görebiliyor musun?"
"Sözü nereye getireceğini biliyorum insanoğlunun çektiği işkencelerin en kötüsü, çarmıha gerilme. Çarmıha gerilen kadın ya da erkeğe can vermeden önce korkunç acı veren bu yöntemden Çiçero'nun
'iğrenç bir cezalandırma' diye söz ettiğini hatırlıyorum. Buna rağmen günümüzde insanlar bunu boyunlarına takıyorlar, yatak odalarının duvarına asıyorlar ve bir işkence belgesine baktıklarını unutarak bu sahneyi dinsel bir sembolle özdeşleştiriyorlar."
Zahir / Paulo Coelho
9 Şub 2012
Zahir
İlk patronum beni üç saat boyunca bekletmiş ve ancak ben okuduğu kitabı yırtmaya başlayınca dönüp bana bakmaya tenezzül etmişti; şaşkınlıkla bana bakıp bende iyi bir muhabir olabilmek için önemli nitelikler sayılan düşmanın karşısına çıkma ve direnme yeteneğine sahip birini görerek işe almıştı. Sosyalist idealler için savaştım, hapishaneye girdim çıktım ve savaşmaya devam ettim, Beatles'ı ilk kez dinleyinceye kadar bir işçi sınıfı kahramanı gibi hissettim kendimi. Sonra rock müziğin Marx'tan daha eğlenceli olduğuna karar verdim. Birinci, ikinci ve üçüncü karımın aşkını kazanmak için savaştım. Birinci, ikinci ve üçüncü karımı terk edecek cesareti bulabilmek için savaştım, çünkü onlara duyduğum aşk bitmiyordu ve gitmek zorundaydım; ta ki beni bulmak için bu dünyaya gelmiş o kişiyi buluncaya kadar ve o, bu üç kadından biri değildi. Gazetedeki işimden ayrılacak cesareti bulmak için de savaştım ve kendimi kitap yazma macerasının içine attım, üstelik benim ülkemde hiç kimsenin yazarlıkla karnını doyuramayacağını bilerek. Bir yıl sonra, binlerce sayfadan fazla yazdıktan sonra pes ettim yazdıklarım o kadar dâhiceydi ki, ben bile okuyunca anlamıyordum.
Ben böyle her şeyle kavga ederken,
Duydum ki diğer insanlar özgürlükten bahsediyorlar ve bu biricik haklarını savundukça, ailelerinin isteklerine daha fazla boyun eğiyorlar, yaşamlarının geri kalanını birlikte geçirmeye söz verdikleri insanlarla evliliklerine, ekonomiye, yaptıkları diyetlere, yarım kalmış projelere, 'Hayır' ya da 'Bitti' demeyi bir türlü beceremedikleri sevgililerine, hiç sevmedikleri insanlarla öğle yemeği yemeye mecbur oldukları hafta sonlarına esir oluyorlar. Lükse, lüksün görüntüsüne, lüksün görüntüsünün görüntüsüne köle olanlar. Kendilerinin seçmediği ancak onlar için en iyisinin bu olduğuna inandırıldıkları bir yaşantının kölesi olanlar. Ve birbirinin aynı günler ve geceler geçirenler, 'macera' kelimesinin sadece kitaplarda geçen bir sözcük ya da daima açık duran televizyonda bir hayal olduğu günler ve geceler; ve ne zaman önlerinde yeni bir kapı açılsa, "İlgilenmiyorum. Havamda değilim," diyenler. Oysa hiç denemedikleri bir şey için hazır olup olmadıklarını nereden bilebilirler? Ancak bunu sormanın bir anlamı yok; gerçek ise içinde büyüdükleri ve alışkın oldukları dünya düzeninin bozulmasından korkmalarıdır. Komiser özgür olduğumu söylüyor. Şimdi özgürüm ve hapishanede de özgürdüm, çünkü dünyada en fazla değer verdiğim şey 'özgürlüktü'.
Elbette, sırf bu nedenle sevmediğim şarapları içtim, yapmak zorunda olmadığım ve bir daha da asla yapmayacağım şeyleri yaptım, bunlar bedenimde ve ruhumda izler bıraktı, bir başkasını benim yaşama duyduğum arzuya ve çılgın tutkuya eşlik etmeye zorlamanın dışında yapacak hiçbir şey olmadığını anladığım zaman beni bağışlamalarını istediğim halde, bu bazılarını incitmek anlamına geliyordu. Acı dolu günleri inkâr etmiyorum; izlerini madalyalar gibi taşıyorum içimde. Özgürlüğün bedelinin çok yüksek olduğunu biliyorum, en az köleliğin bedeli kadar yüksek; aradaki tek fark özgürlüğün bedelini keyif ve gözyaşlarıyla karışmış bile olsa bir tebessümle ödüyorsunuz.
3 Eyl 2011
Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum Ağladım
“Yalnızca içinde bulunduğun anı yaşamaya çalış. Eskiyi anımsamak, bizden daha yaşlılara özgüdür,” diyordu sevdiğim adam bana. (16)
Bütün aşk öyküleri birbirine benzer. (16)
İnsan, tehlikeye atılmayı bilmeli, diyordu. Yaşamın mucizesini ancak, beklemediğimiz şeyler olup bittiğinde gerçekten anlıyoruz.
Tanrı, güneşi her gün yeniden doğdurarak, bizi mutsuz kılan her şeyi değiştirmemiz için zaman tanıyor bize. Oysa biz her gün, böyle bir zamanın bize bağışlandığını görmezden geliyoruz, bugünün düne benzediği gibi, yarına da benzeyeceğini düşünüyormuş gibi davranıyoruz. Ama dikkatini yaşamakta olduğu güne veren kişi, o büyülü anın varlığını keşfediyor. O büyülü an belki de sabah anahtarı kilide soktuğumuz dakikada, akşam yemeğini izleyen suskunluk sırasında, bize birbirinin benzeri gibi gelen bin bir şeyde gizli. Ama öyle bir an var ve işte o anda yıldızlar tüm güçleriyle içimize doluyor ve bizi mucizeler gerçekleştirmeye hazır hale getiriyor.
Mutluluk kimi zaman bir kutsamadır – ama çoğu zaman bir fetihtir. Günün o büyülü anı, değişmemize yardım ediyor, bizi düşlerimizin peşinde koşmak için yola koyulmaya itiyor. Acı çekeceğiz, zor zamanlar yaşayacağız, ne var ki bunlar geçici, iz bırakmayan dönemler olacaktır. Ve daha sonra geriye dönüp gururla ve inançla bakacağız.
Kendini tehlikeye atmaktan korkan kişiye ne yazık! Çünkü o kişi belki de hiç düş kırıklığına uğramayacak ve peşinden koşacak bir düşü olanlar kadar acı çekmeyecek. Ama dönüp de arkaya baktığında (çünkü her zaman, sonunda dönüp arkamıza bakarız), yüreğinden şu sözcüklerin döküldüğünü duyacak: “Tanrının, yaşadığın her güne ektiği mucize tohumlarını ne yaptın? Yaradanın sana bağışladığı yetenekleri ne yaptın? Hepsini bir çukura gömdün, çünkü onları yitirmekten korkuyordun. İşte, şimdi elinde kalan: Yaşamını yitirmiş olmanın kesinliği.”
Bu sözleri duyan kişiye ne yazık! Mucizelere o anda inanacak, ama varlığının büyülü anları geçip gitmiş olacak. (23)
Hemen karşılık görmese bile, -o kişi istediği kadar uzakta olsun- günün birinde sevilen kişiyi fethetme umudu olmaksızın yaşayamazdı. (47)
Bilbao’ya yağmur yağıyor, dünyaya yağmur yağıyor. Seven insan, önce kendinden geçmeyi, sonra kendini bulmayı özler. (49)
Kendimi denetim altında tutmam zor olmayacak, aşık değilim çünkü. Yüreğine söz dinletebilen kişi, dünyayı fethedebilir. (49)
Barajlar gibidir aşk, bunu biliyorum: Bir zerre suyun sızabileceği bir çatlak bırakırsanız, bu su duvarları yavaş yavaş kemirir ve öyle bir an gelir ki, akıntının gücünü artık kimse denetleyemez. Duvarlar yıkılacak olursa, aşk efendi olarak her şeye el koyar; neyi yapabilirim, neyi yapamam, sevdiğim kişiye yanımda tutulabilir miyim, tutamaz mıyım, gibi sorular artık boşunadır… Aşık olmak, denetimi elinden kaçırmak demektir. (51)
Aşk tuzaklarla doludur. Kendini göstermek istediğinde, bize yalnızca ışığıyla belirir ve bu ışığın içindeki gölgeleri gözümüzden saklar. (55)
“Gülünç, diyorum, kendi kendime. Aşktan daha derin hiçbir şey yoktur. Çocuk masallarında, prensesler kurbağalara öpücük verir ve kurbağalar sevimli prenslere dönüşür. Gerçek yaşamdaysa, prensesler prensleri öper ve prensler kurbağaya dönüşür.” (57)
– Kimi insanların başkalarıyla arası bozuktur, kendileriyle arası bozuktur, yaşamla arası bozuktur. Bu kişiler tiyatro oynar ve oynadıkları oyunun metnini, yoksun bırakıldıkları şeye göre yazar. (60)
Evren her zaman, istediği kadar saçma görünsün, düşlerimizi gerçekleştirmek için verdiğimiz savaşımda bizim yanımızdadır. (73)
– Sevmek tehlikelidir.
– Biliyorum bunu. Daha önce birini sevdim. Sevmek; uyuşturucu almak gibidir. Başlangıçta kendini iyi hissedersin, bütünüyle verirsin. Ertesi gün, daha fazlasını istersin. Henüz zehirlenmemiş, o duygudan hoşlanmışsındır ve onun üzerindeki egemenliğini sürdürebileceğini sanırsın. Sevdiğin kişiyi iki dakika düşünür, sonraki üç saat boyunca unutursun.
– Biliyorum bunu. Daha önce birini sevdim. Sevmek; uyuşturucu almak gibidir. Başlangıçta kendini iyi hissedersin, bütünüyle verirsin. Ertesi gün, daha fazlasını istersin. Henüz zehirlenmemiş, o duygudan hoşlanmışsındır ve onun üzerindeki egemenliğini sürdürebileceğini sanırsın. Sevdiğin kişiyi iki dakika düşünür, sonraki üç saat boyunca unutursun.
Ama, yavaş yavaş onun varlığına alışır, ona bütünüyle bağımlı hale gelirsin. Böylece, onu üç saat düşünüp, iki dakika unutmaya başlarsın. Yakınında değilse, bağımlılarının uyuşturucu bulamadıkları zaman hissettikleri şeyi hissedersin. Uyuşturucu bağımlılarının, gerek duydukları şeyi bulamadıkları zaman hırsızlık yaptıkları, kendilerini aşağıladıkları gibi, aşk için her şeyi yapmaya sen de hazırsındır.
– Ne korkunç bir benzetme!” diye bağırdı. (74)
Çünkü biz aşkın peşine düştüğümüz anda, o da bizi karşılamaya çıkacaktır. (93)
Ne düşünüyorsun? diye sordu bana.
– Vampirleri. Bir yere kapatılmış, birinin eşliğine umutsuzca gerek duyan gece yaratıklarını. Ne var ki onlar kimseyi sevemez. Bu yüzden de, efsaneye göre, vampiri ancak, yüreğine saplanan bir kazık öldürebilir; böylelikle yüreği uyanır, aşkın enerjisini özgür kılar, bu da kötülüğü ortadan kaldırır. (98)
Kafasının içi bölünmüş bir insan, yaşamın yükünü gerektiği gibi kaldıramaz. (114)
“Bundan böyle kendi karanlıklarım beni hiç boğamayacak, diye kendi kendime söz verdim ve kapıyı Ötekinin yüzüne çarptım. Üçüncü kattan düşmek de, yüzüncü kattan düşmek kadar hasar bırakırdı.”
Düşeceksem, çok yükseklerden düşmeliydim. (136)
Düşeceksem, çok yükseklerden düşmeliydim. (136)
Beklemek. Aşk konusunda öğrendiğim ilk ders buydu. Gün sürüklenip gitmektedir, binlerce plan yaparsınız, olası tüm diyalogları düşlersiniz, davranışınızı değiştirmeye söz verirsiniz kendi kendinize – ve orada öylece beklersiniz, kaygılar içinde, sevdiğiniz insan dönünceye kadar.
O an geldiğindeyse, ne diyeceğinizi bilemezsiniz. Beklemekle geçen o saatler, gerilime dönüşmüş, gerilim korku halini almıştır; korkuysa, duygularınızı belli etmekten utanç duymanıza yol açar. (140)
“Her birimiz bir yeteneğe sahibiz. Bu yetenek kimi insanlarda kendini hemen belli eder; başkalarına gelince, sahip oldukları yeteneği bulmaları için çaba harcamaları gerekir. İşte ben, manastırda geçirdiğim dört yıl boyunca bunu yaptım.” (189)
Piedra Irmağının kıyısında oturup ağladım. O gecenin anıları belirsiz ve karışık. Ölecek gibiydim, bunu biliyorum yalnızca; onun yüzü nasıldı, bunu anımsamıyorum; beni nereye götürüyordu, bunu da bilmiyorum. Anımsamak isterdim, onu da yüreğimden çıkarıp atabilmek için. Ama başaramıyorum. O karanlık tünelden çıkıp, kendimi karanlık bir gecenin indiği bir dünyada bulduğum andan sonra olup biten her şey bir düş gibi geliyor bana. (197)
Oğlu onu bırakıp gitti, bu doğru. Ama oğullar, analarından babalarından her zaman ayrılırlar. Gelecek sevgisi, dünya sevgisi ya da oğul sevgisi yüzünden acı çekmek kolaydır. O acı, yaşamın bir parçasıdır, soylu ve yüce bir acıdır o. Bir dava ya da bir misyon uğruna acı çekmek kolaydır: bu, o acıyı çekenin yüreğine yücelik kazandırır.
Ama bir erkek uğruna acı çekmenin ne anlama geldiğini nasıl açıklamalı? Buna olanak yok. İnsan, işte o zaman cehennemi yaşar, çünkü o acıda soyluluk da, yücelik de yoktur – yıkım vardır, mutsuzluk vardır yalnızca. (198)
Gözlerimi kapamadan önce, annemin sesini duydum. Bana küçüklüğümde anlattığı bir masalı anlatıyordu, ama ben o zaman, o masalın benim masalım olacağını düşünemiyordum.
“Bir delikanlıyla bir genç kız birbirlerini çılgıncasına aşık olmuşlardı,” diyordu annemin sesi, ben rüya ile kendimden arasında bocalarken. “Ve nişanlanmaya karar verdiler. Nişanlılar her zaman birbirlerine armağan sunarlar. Ama delikanlı yoksuldu – sahip olduğu tek zenginlik, ona dedesinde kalan saatti. Sevgilisinin güzel saçlarını düşünerek, ona çok güzel bir gümüş tarak alabilmek için, dedesinden kalan saati satmaya karar verdi.
Genç kızın da sevdiği erkeğe nişanlılık armağanı alacak parası yoktu. O da, yaşadığı yerin en büyük tüccarına giderek saçlarını sattı. Eline geçen parayla da, sevdiği adamın saatine altın bir köstek aldı.
“Ve nişanlanacakları gün yeniden buluştuklarında, genç kız ona, sattığı saat için bir köstek armağan etti; delikanlıysa genç kıza, kestirdiği saçlarını taraması için gümüş bir tarak.” (199)
– Sanki benim yaşamımı biliyorsunuz.
– Tüm aşk öykülerinin bir çok ortak yanı vardır. Böyle anları ben de yaşadım. Ama artık anımsamıyorum. Anımsadığım tek şey, aşkın, bir başka erkeğin kılığında, yeni umutların, yeni düşlerin kılığında bana yeniden döndüğü. (204)
“Unutmayın,” diye bağırdı, ben uzaklaşırken, “aşk kalıcıdır; değişen yalnızca insanlardır!” (205)
– Yeteneğine yeniden kavuşacağını düşünüyor musun? diye sordum.
– Bunu bilmiyorum. Ne var ki Tanrının bana ikinci bir şans bağışladığını biliyorum. Bu şansı bana, seninle birlikte olduğum şu anda bağışlıyor. Ve yolumu bulmama yardım edecek bana.
Bir kez daha sözünü kestim:
“Bizim yolumuzu.”
Beni ellerimden tutup ayağa kaldırdı.
“Git eşyalarını topla. Düşler boş oturtmaz insanı.” (211) (212-son)
7 Haz 2011
Zahir
Kaybedecek daha fazla bir şeyim kalmadığında, bana her şeyi verdiler. ben olmayı bıraktığımda kendimi buldum. rezil olduğumda ve hala yürümeye devam ettiğimde kendi kaderimi seçmekte özgür olduğumu anladım. belki de bende yanlış olan bir şey var, bilmiyorum, belki evliliğim biterken bile anlamadığım bir düştü...
bütün bildiğim onsuz yaşayabildiğim halde hala onu yeniden görmek, birlikteyken hiç söyleyemediğim şeyleri söylemek istediğim: seni kendimden bile çok seviyorum. eğer bunu söyleyebilirsem o zaman kendimle barış içinde yaşamayı sürdürebilirim, çünkü bu aşk beni rehin aldı.
bütün bildiğim onsuz yaşayabildiğim halde hala onu yeniden görmek, birlikteyken hiç söyleyemediğim şeyleri söylemek istediğim: seni kendimden bile çok seviyorum. eğer bunu söyleyebilirsem o zaman kendimle barış içinde yaşamayı sürdürebilirim, çünkü bu aşk beni rehin aldı.
30 May 2011
şeytan ve genc kadın
Bu tabloyu yapmayı düşündünde Leanordo da Vinci büyük bir güçlükle karşılaştı.İyi'yi İsa'nın bedeninde,Kötü'yü de İsa'nın arkadaşı olan ve son akşam yemeğinde ona ihanet etmeye karar veren Yahuda'nı bedeninde tasvir etmek zorundaydı.Tabloyu yarım bırakarak bu iki kişiye model olarak kullanabileceği birilerini aramaya başladı.
Bir gün bir koronun vermiş olduğu konser sırasında korodakilerden birinin İsa tasvrine çok uygun düştüğünü fark etti.Onu poz vermesi için atölyesine davet etti,sayısız taslak ve eskiz çizdi.
Aradan üç yıl geçti.'Son Akşam Yemeği' neredeyse tamamlanmıştı,ancak Leanordo da Vinci henüz Yahuda için kullanacağı modeli bulamamıştı.Leanardo'nun çalıştığı kilisenin kardinali tabloyu bir an önce bitirmesi için ressamı sıkıştırmaya başladı.
Günlerce aradıktan sonra vaktinden önce yaşlanmış genç bir adam buldu,paçavralar içindeki bu adam sarhoşluktan kendinden geçmiş bir durumda kaldırım kenerına yığılmıştı.Leanardo yardımcılarına adamı güçlüklede olsa,doğruca kiliseye taşımalarını söyledi,çünkü artık taslak çizecek zamanı kalmamıştı.
Kiliseye varınca yardımcılar adamı ayağa diktiler.Zavallı, başına gelenleri anlamamıştı; Leanardo bir yandan adamın yüzünde açıkça görünen inançsızlığı,günahı,bencilliği tabloya geçiriyordu.
Leanardo işini bitirdiğinde, o zamana kadar sarhoşluğun etkisinden sıyrılmış olan berduş gözlerini açtı ve duvardaki resmi gördü.Şaşkınlık ve hüzün dolu bir sesle şöyle dedi:
Ben bu tabloyu daha önce gördüm!
Ne zaman? diye sordu Leanardo da Vinci, o da şaşırmıştı.
Üç yıl önce, elimde avucumda olanı kaybetmeden önce. O sıralarda bir koroda şarkı söylüyordum, pek çok hayalim vardı, bir ressam beni İsa'nın yüzü için modellik yapmak üzere davet etmişti.
Bir gün bir koronun vermiş olduğu konser sırasında korodakilerden birinin İsa tasvrine çok uygun düştüğünü fark etti.Onu poz vermesi için atölyesine davet etti,sayısız taslak ve eskiz çizdi.
Aradan üç yıl geçti.'Son Akşam Yemeği' neredeyse tamamlanmıştı,ancak Leanordo da Vinci henüz Yahuda için kullanacağı modeli bulamamıştı.Leanardo'nun çalıştığı kilisenin kardinali tabloyu bir an önce bitirmesi için ressamı sıkıştırmaya başladı.
Günlerce aradıktan sonra vaktinden önce yaşlanmış genç bir adam buldu,paçavralar içindeki bu adam sarhoşluktan kendinden geçmiş bir durumda kaldırım kenerına yığılmıştı.Leanardo yardımcılarına adamı güçlüklede olsa,doğruca kiliseye taşımalarını söyledi,çünkü artık taslak çizecek zamanı kalmamıştı.
Kiliseye varınca yardımcılar adamı ayağa diktiler.Zavallı, başına gelenleri anlamamıştı; Leanardo bir yandan adamın yüzünde açıkça görünen inançsızlığı,günahı,bencilliği tabloya geçiriyordu.
Leanardo işini bitirdiğinde, o zamana kadar sarhoşluğun etkisinden sıyrılmış olan berduş gözlerini açtı ve duvardaki resmi gördü.Şaşkınlık ve hüzün dolu bir sesle şöyle dedi:
Ben bu tabloyu daha önce gördüm!
Ne zaman? diye sordu Leanardo da Vinci, o da şaşırmıştı.
Üç yıl önce, elimde avucumda olanı kaybetmeden önce. O sıralarda bir koroda şarkı söylüyordum, pek çok hayalim vardı, bir ressam beni İsa'nın yüzü için modellik yapmak üzere davet etmişti.
elif
"ben bir yabancı değilim,çünkü evime sağ salim dönmek için durmadan dua etmedim,evimi,masamı,yatağımı hayal ederek vaktimi israf etmedim.ben bir yabancı değilim,çünkü hepimiz aynı yolun yolcusuyuz,kafamızdaki sorular,yorgunluğumuz,korkularımız,bencilliğimiz,cömertliğimiz hep aynı.ben bir yabancı değilim çünkü ihtiyacım olduğunda verileni almasını bildim.çaldığım kapılar açıldı.aramasını bilince kafamdan geçeni buldum."
12 Nis 2011
Elif
"İnsanların olmamızı istediği kişi değiliz. Olmaya karar verdiğimiz kişiyiz. Suçu başkalarına atmak çok kolaydır. Ömrünü başkalarını suçlayarak geçirebilirsin, ama başarılarının da tökezlemelerinin de tek sorumlusu sensin. Zamanı durdurmaya uğraşsan da boşa kürek çekmiş olursun."
.
16 Oca 2011
Simyacı
"Çünkü Aşk, ne çöl gibi devinimsiz durmaktan, ne rüzgar gibi dünyayı dolaşmaktan, ne de senin gibi her şeyi uzaktan görmekten ibarettir...
Aşk, Evrenin Ruhu'nu değiştiren ve geliştiren güçtür. İlk kez onun içine girdiğim zaman, onun kusursuz olduğunu sandım. Ama daha sonra onun, yaratılmış olan her şeyin yansıması olduğunu, onun da savaşları ve tutkuları olduğunu gördüm....
Evrenin Ruhu'nu bizler besliyoruz ve üzerinde yaşadığımız dünya, bizim daha iyi ya da daha kötü olmamıza göre, daha iyi ya da daha kötü olacaktır...
Aşk'ın gücü işite burada işe karışır, çünkü sevdiğimiz zaman, olduğumuzdan daha iyi olmak isteriz..."
.
15 Oca 2011
Veronika Ölmek İstiyor
" dis saldirilardan kacinmak amaciyla, kendi icsel gelisimlerini de sinirlamislardir. ise gitmeyi, televizyon seyretmeyi, cocuk yapmayi, trafikten sikayet etmeyi surdururler ama bunlar hep otomatige baglanmistir ve herhangi bir duyguyla iliskileri yoktur.- hersey kontrol altinda oldugu surece-
zehrin bunyeye yayılmasinin yarattigi en buyuk sorun, tutkularin-nefret,ask,umutsuzluk,merak vb.- su yuzune cıkmasını onlemesidir. acilasan insan zamanla hic bir istek duymaz. ne yasayacak ne de olecek iradeye sahiptir artik, sorunun ozu de budur."
'' ... tanrı varsa, ki ben olmadığına gerçekten inanıyorum, insan aklının sınırları olduğunu da bilir. yoksulluğu, haksızlığı, açgözlülüğü, yapayalnızlığı, bütün bu karmaşayı o yaratmadı mı? mutlaka çok iyi niyetlerle girişmiştir bu işe, ama sonuçlar bir felaket. tanrı varsa, bu dünyayı erkenden terk etmeyi seçen yaratıklara karşı cömert davranacaktır, hatta bizleri burda vakit harcamaya zorladığı için özür bile dileyebilir ... ''
"...zalim bir büyücü bir ülkeyi yok etmek için,ülkedeki herkesin su içtiği kuyuya içenlerin delireceği sihirli bir toz atmış.tüm ülke içmiş o suyu,kral ve karliçe hariç çünkü onlar sarayın bahçesindeki kuyudan su içiyorlarmış.derken tüm ülke aynı anda delirmiş.kralın verdiği emirleri duyan herkes kralın delirdiğini düşünmüş.birgün ülkede krala karşı isyan çıkmış,kaçışın olmadığını gören kral ve kraliçe de sihirli kuyudan su içip diğerlerine benzemeye karar vermişler.suyu içtikten sonra saçma sapan emirler vermeye başlamışlar ve herşey normale dönmüş.ülkede komşularından çok farklı bir hayat hüküm sürse de,kral ölümüne kadar ülkeyi idare edebilmiş..."
"... ölmeye karar vermesinin çok basit iki nedeni vardı. bunları açıklayan bir mektup bırakacak olsa, pek çok kişinin ona hak vereceğinden kuşkusu yoktu.
birinci neden: yaşamındaki her şey hep aynıydı ve birkez gençliği sona erdi mi hep yokuş aşağı gideceği belliydi: yaşlılık dönüşü olmayan izler bırakacak, hastalıklar birbirini kovalayacak, dostlar birer birer yok olacaktı. yaşamını sürdürmekle hiçbir şey kazanmayacaktı, tam tersine acı çekme olasılığı hep artacaktı.
ikinci neden daha felsefiydi: veronika gazete okuyan, televizyon seyreden, dünyada olup bitenlerden haberli biriydi. her şey yanlıştı ve kendisi herhangi bir şeyi düzeltebilecek durumda değildi. bu, tamamiyle aciz olduğu duygusunu büyütüyordu içinde."
.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









