.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..
Tutunamayanlar / Oğuz Atay
Tutunamayanlar / Oğuz Atay
Ece Temelkuran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ece Temelkuran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
16 Oca 2012
Gezegenin Gezegen Yalnızları
Eğer cüzdanınızda her daim en az üç ülkenin bozuk paraları birbirine karışıyorsa… Herhangi bir anda durup düşündüğünüzde üzerinizdekilerin, iç çamaşırınızdan saç tokanıza kadar her biri başka bir ülkeden geçerken alınmışsa… Duty free’den aldığınız sigaralar bitmeden yeni duty free kartonunu açıyorsanız… Eve döndüğünüzde hangi çekmecede ne olduğunu unutuyorsanız… Her çantanın içinden muhakkak uçak biniş kartlarının parçaları çıkıyorsa… Ajandanızın haftalık planındaki yapılacak işler listesinde en az iki ülke ismi varsa… Evinizden ziyade otellerde daha rahat uyuyorsanız… Arkadaşlarınızın onlara telefon açtığınız zaman sorduğu ilk soru “Türkiye’de misin?” oluyor ve kapatırken “Ne zaman gidiyorsun?” diye tereddütsüz soruyorlarsa… Cüzdanınızda en az üç ülkenin telefon kartı duruyorsa ve en ucuzundan iki yedek telefonunuz daha varsa… Otellerin birine rahatlıkla “Bu kitaplar burada kalsın, alırım bir dahaki sefere” dediğinizde artık otel görevlileri bunu yadırgamıyorsa… Havalanındaki cafe’de artık sizi tanıyorlarsa… Uçak inip kalkarken uyuyabiliyorsanız… Evinize alışveriş yaparken kaç günlük mal alacağınızı bilemediğinizden, “Nasılsa gideceğim yine her şeyin küflenecek” diye düşündüğünüzden neredeyse hiçbir şey almadan dükkandan çıkıyorsanız… Gittiğiniz ülkedeki eviniz otel olduğu için artık bazı günleri evde geçirmek gibi otelde geçirmeye başlamışsanız… Eve döndüğünüzde “Geldim” diye arayacağınız tek kişi annenizse… Kulübe hoş geldiniz! Gezegenin gezegen yalnızları ekibindensiniz.
Hedeften uzak durun
Filmin ne olduğunu bir türlü hatırlayamam ama o sahneyi de unutamam. Şu tatlı İngiliz filmlerinden biriydi. İhtiyar bir erkek öğretmen oğlan çocuklarına elinde bir madenci feneriyle konuşuyordu: “İnsanlığın icat ettiği son yararlı şey madenci feneridir. Bunu unutmayın. Unutmayacağınız diğer önemli şey ise şu: Hayatta ne istediğinizi iyi bilin ve… Ondan uzak durun!” Ben de hayatta en çok gitmeyi ve yazmayı istemiştim. Şimdi yazmak ve gitmekten başka bir şey kalmadı. Böyle bir hayatın ihtiyarlığı nasıl olur, bunu düşünüyorum bugünlerde. Niyeyse filmlerin sonlarını hiç hatırlamam. Tıpkı bunun gibi Fransız bir yıldız falcısı kadının vaktiyle benim için söylediği sözün sonunu hatırlamadığım gibi. “Siz hep çatışmalı yerlerde olacaksınız” demiş ve sonra da dünya haritasında benim kaderimin geçtiği kuşağı göstermişti. Gezegende ne kadar kadersiz memleket varsa hepsini içine alan geniş bir kuşak. Fakat sonra ne demişti? Onu hatırlamıyorum. Filmin sonu nasıl bitecekti yani?
Senaryosunu yazanlar
Bir zamanlar, AKP’nin ilk iktidara geldiği seçimlerin öncesiydi. Şu meşhur “memleketin nabzı” gezilerinden birini yapıyorduk. İç Anadolu’da belirsiz bir noktada bir mola yerinde normalin heykeli olarak model alınabilecek bir aile ile karşılaşmıştım. On beş yaşındaki oğullarına ne olmak istediğini sormuştum. “Gümrük memuru” demişti. Anne ile babayı siz hesap edin artık! Oğlan ürkütücü derecede profesyonel ve donuk bir ifade ile “İyi para getiriyor hem de güvenli” diye devam etmişti. Anna Karenina kitabının ilk cümlesi şöyledir: “Bütün mutlu aileler birbirlerine benzerler, her mutsuz ailenin ise kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.” Sanırım Tolstoy, Türkiye’de seçim gezisine çıksaydı bu cümleyi yazmaktan vazgeçerdi. Her neyse…
Film gibi ha?
15 yaşında, yukarıdaki oğlan çocuğunun tam tersine, hikayenin sonunu düşünmüyordum. Sanırım yıllar geçti ve benim gibilerin çoğunluğu gezegenin gezegen yalnızları kulübüne oluşturdular. Elimizde biletlerimiz bir sonraki sahneye doğru ilerliyoruz. Sanırım artık hayatta büyük sürprizlerin olmayacağını bilecek kadar da büyüdük. Artık sadece bir sonraki sahnede düşüp kalmamayı dileyebiliyoruz. Evet hayatımız film gibi. Elimizde Tunus’ta ani bir sabaha karşı yağmuruyla ıslanıp sırılsıklam taksiye binip güneş doğarken Feyruz dinleme sahnesi var mesela. Güneş batarken Libya çölünde milislerle şakalaşma sahnesi de fena değil. Hatta Beyrut’ta gün batarken pes tondan ezan dinlerken bir şiir yazmak ya da ne bileyim, Londra’da uyuşturucu müptelalarıyla arka sokaklarda buluşmak da iyi sahnelerdi. Evet hayatımız film gibi ama gel gör ki senaryoyu kendimiz yazmamışız. Bunun dehşetli hafifliği içindeyiz…
28.9.2011
22 Kas 2011
Biz burda Devrim yapıyoruz sinyorita
insanlık, son yüzyılda, en az tanrı kadar iyi bir masal daha üretti: neo-liberalizmin
yeryüzünün yapabileceği en iyi şey olduğuna dair bir masal bu. başka hangi yüzyılda
krallar, daha az kişinin daha çok yiyeceği, daha çok kişinin aç kalarak öleceğini ve
herkes için en iyisinin bu olduğunu söylese bu kadar geniş bir tebayı inandırabilirlerdi
kendine? hangi kral, "gökyüzünün ve yeryüzünün tüm renklerini yok olana kadar somuracağız
maviyi ve yeşili. doğanın kusmuklarından çiklet ve deodorant yapacağız," dese, hangi
çılgın teba sevinçle koşarda çikletlerle deodorantları almaya? "asyalı çocukları tuvalete
bile gitmelerini yasaklayarak çalıştıracağız ve onların küçük elleriyle yaptıkları
plastik oyuncakları hazır yemek zincirlerinde dünyanın dört bir yerinde hediye olarak,
zehirli "çocuk menüleriyle" birlikte başka çocuklara vereceğiz. böylece doğu'daki ve
batı'daki çocukların aynı anda canına okuyacağız" dese krallar, hangi cahil ortaçağ
insanı inanırdı buna? başka ne diyor krallar?
bir kıtanın bütün güzel küçük kızlarını alıp para karşılığı tecavüze uğramaları için
gemilere bindirip başka memleketlere göndereceğiz!
geri kalan erkeklere birbirlerini öldürmeleri için eski masalları hatırlatacağız.
"kimlik" ve "inanç" diye iki karışmış yumağı önlerine atacağız ve onları bu yumakların
olmayan ucunu bulmaya çalışırken gerek duydukları silahları, kurşunları biz onlara
satacağız.
güney'i öyle sersemleteceğiz ve öyle susturacağız ki iyice sersemleyip gövdelerine
bombalar bağlayıp şehir merkezlerinde patlayacak insanlar. biz bu arada fabrika
gemilerimizle kendimize ucuz işçi aramak için ülke ülke dolaşacağız. hangi ülkenin
zenginleri bizi açlardan korumak için daha çok silah ve vicdansızlığa sahipse orada
konaklayıp emeceğiz zenginlikler bitince "bay bay!" deyip çekip gideceğiz. ha, belki
geride bizden hatıra olsun diye ufak tefek toplumsal sorumluluk projeleri bırakacağız.
diyelim nijerya'da toprağın canını emip, buna karşı çıkanları astırıp arkasından bir
çocuk parkı yapacağız.
ortadoğu'nun kalbini duvarla ikiye ayıracağız. duvar işi tutarsa bu fikri amerika
kıtalarına taşıyacağız.
batı'da insanların yapılanlardan vicdan azabı duymasın diye yeni filmler üreteceğiz
durmadan. kötü adamları vampirlerden ve şeytanlardan tutacağız. gençler artık dünyayı
kurtarmak istemeyecekler çünkü kötülüğün, vampirler ve ufo'lardan geldiğine inanacaklar.
eski isyan hikâyelerini onlardan o kadar iyi saklayacağız ki yoksunluğun kaderleri
olduğuna başka bir şey bilmeyecekler. öfkelendikçe elerindeki "play station" düğmelerine
daha hızlı basıp hayali canavarları öldürecekler. yetmezse internetten silah ısmarlayıp,
kurşunlarını wall mart'tan alıp gidip okullarında asgari ücretle çalışan öğretmenlerini
vuracaklar. onlar öğretmenleri vurmazsa öğretmenler aklını oynatıp öğrencilerini
kurşunlayacaklar. bu arada hiçbir şey üretmeden sayılarla oynayanlar wall street'de,
öğretmenler ve öğrenciler için onlar hiç bilmeden karar verecekler. onlar karar vermeden
önce sabahları gelip askerler, ortadoğu'ya uzaktan attıkları bombaların çocukları
öldürdüğünü saklayarak borsanın başlangıç çanını çalacaklar.
gün akşam olacak, avrupa'nın arka sokaklarında "kâğıtsız" ve "kayıtsız" adamlar ve
kadınlar, nelerini satsalar sabaha bir çörek parası kazanacaklarını düşünecekler. en çok
kamyonların arkasından gelen ve yeni kâğıtsız ve kayıtsız adamlardan ve kadınlardan, yani
kendilerinden de ucuz olandan nefret edecekler. gölge gibi büyüyecek kalabalıklar
sokaklarda. çünkü sistemin güneşi battıkça uzayacak yoksulluğun gölgesi. bütün avrupa
kapkara bir buluta benzeyen yoksulluk gölgesiyle karanlıkta kalana kadar sürecek bu.
sonra bir gün paris'in arka sokaklarında gölgelerin arasında bir patlama duyulacak, bir
araba yanacak. büyük isyan için geri sayım başlayacak.
bütün bunlar olurken, bütün bunlar geçip giderken yerin yüzünden, karın kaslarımızın
düzleşmesi için yeni aletler icat edilecek ve victoria's secret defilesi için yeni
seçmeler yapılacak. güzellik yarışmalarında kızlar insanlara yardım etmekten söz edecek
ve dünya barışından: ama yine de en güzel memelisi birinci gelecek. araba ve kot pantolon
reklâmlarında icat edilecek hayat sloganları. giderek daha büyük kalabalıklar,
içlerindeki sıkıntıdan nike ayakkabı giyerek kurtulabileceğine inanacak. kadınların
dudakları kolajenle şişerken, erkekler, içinden ferrari'ler geçen hayaller için bir araya
gelecekler sadece. çocuklarımızı göndermek için en iyi okulları bulmaya çalışacağız ve bu
okulların hiç biri çocuklara ağaçların isimlerini öğretemeyecek, bir simidi tam ikiye
bölerek paylaşmayı ve arka sıralarda oturan bahtsızlarla dayanışmayı. arada birkaç tane
üretim hatası çıkarsa, bir çocuğun aklına bütün bunların yanlış olduğu takılıverirse
onların da icabına, zamanı gelince hapishanelerimiz bakacak. hapishanelerimiz
kıymalaştırılamamış genç insanları sadece atm'lerden para çekebilen yaratıklara
dönüştürene kadar işkence edecek. işkenceden bir sonuç alamazsa bazı mahkûmlar "sabuna
basıp kayıp düşecek". ölenler hesabı sorulamayacak kadar çoğalacak. hesap sormak
isteyenler aç kalmakla tehdit edilecek. sonunda ekranda kolları ve bacakları olmayan bir
çocuk göreceksiniz zenginlerin bombalarıyla yok edilmiş bir çocuk çıkıp o zenginlerden
takma kol ve bacak alacak. dünya ağlarken izlediklerine, reklâmlar girecek. en sonunda
bütün bunların yeniden başlaması için bir reklâm arası verilecek. reklâmlar bitince... ne
demiştik en başta? krallar yeniden konuşmaya başlayacak. konuştuklarında en çok bütün
bunların insanlığın başına gelebilecek en iyi şey olduğunu söyleyecek krallar. biz başka
bütün hayat seçeneklerinin hayal olduğuna inanacağız bu keşmekeşin içinde. ya
ulaşılamayacak kadar güzel ya güzel olamayacak kadar masalsı.
4 Kas 2011
Sen de mi?
Sen de öyle misin acaba? En tuhaf sabah oyunları düşünürüm ben. Geceleri, gün ışığından sakladığımız, kılık değiştirmiş "fena uydurma" rüyalara üşüştüğü için belki de sabahları böyle oluyor insan. Herkesin kılık değiştirmiş fena anıları vardır.
Onları rüyalarda görmek cesaret ister. Hatırlamak daha büyük cesaret. Anlamak ise insanın kendiyle muhabbetini becer. O zaman zaten sen artık "varsındır".
Biliyor musun diye düşünüyorum? Kendiyle konuşabilenler "vardır" sadece. Hiç ses vermiyorsan kendine, "oldugunu" nereden bileceksin ki?
İnsan el yapımı olmalı
Kendinle konuşmak için bir dilin olmalı. Yoksa sabahları, kötü bir ses, neler yapamadığını hatırlatarak, söylene söylene uyandırıyor insanı.
Neleri yapmayı unuttuğunu, zaten hep unuttuğunu. Kimleri araman gerekirken aramadığını, zaten vefasız olduğunu. O gün orada şöyle deseydin her şeyin bambaşka olacağını, ama bir türlü lafı gediğine koyamadığını...
Yenik başlıyorsun güne anladın mı? Kendi kendine, takımdan ayrı düz koşudasın bir bakıma. Kendi tarafında olmalı insan, kendi yanını tutmalı bilhassa sabahları, kahvaltıdan önce. Sabahları yataktan, şöyle söyleyeyim ben sana, insan yataktan bir takım halinde kalkmalı.
"İyi oynayan kazansın" demeli; hızlı koşan değil, güzel koşan göğüslesin ipi. Güzel koşmaya inanmalı fakat, ta derinden.
İpi göğüsleyemeyince, sonradan yani, pişman olmayacak kadar güzel şeyler biriktirmiş olmalı koşarken. Güzel şeyler biriktirdiğini insan hep kendiyle konuşa konuşa hatırlatabilmeli kendine.
Sana da olur mu? Sabahları en tuhaf şeyleri düşünürüm ben. Geriye kaç sabah kaldığını mesela. Bir aceleyle yaşamak ister insan böyle olunca. Binlerce şeye aynı anda başlamak istersin. Dev bir telaş küçültür gövdeni. Hayatın sadece kendi zamanı içinde yaşandığını anlayana kadar öğlen olur. Öğlen olunca zaten, dünya, güne doluşur, fena fikirlere yer kalmaz gürültüden. Sabahları kurulan kumdan kaleler yıkılır. Ama, biliyor musun?
Gerçekten istersen başlarsın
İnsan ancak gerçekten istediklerine başlayabilir. Sonra dönüp bakınca anlarsın ki, başlamış olduklarını istemişsin zaten; üzülecek bir şey yoktur. Onları istemeyi istemiyorsan o başka işte, sabahları insanın aklına onlar da üşüşür.
İnsanlık deryasında bir damla, insanın damlasında bir insanlık deryası olduğunu, kelimesiz, sessiz anladığından o sabahlarda, bir göğüs genişlemesiyle anlarsın ki, sen de aslında birisin. Birilerinden birisin sadece. Ne şefkatlidir bu, ne zalim aynı anda. Bitip gideceksin adını anlamayacaklar bir yandan, bir yandan sen de bir çizik atıp geçmiş olacaksın dünyadan.
Her dokunuş bir iz bırakıyorsa hakikaten sen basbayağı bir insanın ayak izlerini bırakacaksın yeryüzünde. İnsanlık adına küçük bir adım olacak belki, ama sen "güzel" yürümüş olacaksın.
Az gitmiş, uz gitmiş olacaksın yani, ama uzaydan bakılınca görülebilecek o şeyler arasında olmayacak ayak izlerin. Sen de uzaydan bakma o zaman kendine. Yakından bak, deli misin?
Kendine yakından bak
Sen de en tuhaf cinayet sabahları mı düşünürsün? Durup dururken ilk sevişmen gelir mi aklına ve martıların ölmek için nereye gittiği? Türkçenin hiç de okunduğu gibi yazılmayan bir dil keşfedildiğinier misin aniden? Çok az çokün numaracı aslında ...
Sigarayı bırakman, yataklısan hayatının kaçta kaçını kaybedeceğini düşünür müsün dahatan kalkmadan, bırakmazsan kaçta kaçını?
Onun elbisenin bir kaderi oldugunu, elbiselerin kaderlerini giyindiğimizi? Rüyalarda anne ve babalarımızın hep kılık değiştirdiğini? Sonra sen de mi kalkıp gidersin, benim gibi?
Milliyet
14/12/2006
3 Kas 2011
muz sesleri
insanlar başlarından geçenleri anlatmak için kendi başlarından geçmemiş bir sürü şey anlatacaklar. hikayeleri açık yaralar gibi karıncalanarak tarihin içinde yaşıyor olacak. tarih, o hikayeleri tedavi etmeye çalışacak durmadan. Hiç uğramayan hikayeler, tarih yediğinin yanında en canlı yeri olarak kalacak. kan oraya akacak.
insanlar filipina, zannediyorlar ki tarihi halklar ayakta tutuyor. ezberledikleri tarihler ve takip yemin edip kuşaktan kuşağa geçirdikleri intikam yeminleri ... oysa halkları ve insanları, görüp, bilip, belki de hiç kimseye anlatmadıkları halde o küçük hikayeler ayakta tutar.
çünkü yarım kalmış bir hikayeden daha çok kanayan hiçbir şey yoktur.
insanlar filipina, zannediyorlar ki tarihi halklar ayakta tutuyor. ezberledikleri tarihler ve takip yemin edip kuşaktan kuşağa geçirdikleri intikam yeminleri ... oysa halkları ve insanları, görüp, bilip, belki de hiç kimseye anlatmadıkları halde o küçük hikayeler ayakta tutar.
10 Eki 2011
"soru yağmur doluysa, insanı öldürür."
"hani bazen olur ya, ağlamak yetmez. ağlamanın hiçbir türlüsü yetmez. bağırmak da yetmez. çekip gitmeye gerek bile yoktur. garip bir gülme kaplar göğsünüzü. çünkü acı öyle büyüktür ki, bedeninizi kaplar. bedeniniz acı olur. acı yabancı değildir, batmaz. gülersiniz.. gülüyorum.. bütün gizlenmiş, yatıştırılmış, bütün yasaklanmış gülmelerimi gülüyorum."
"tak.. tak.. tak.. fidel geri geldim.. yine de aklına çocuklar koyuyorum fidel. eline geçiyor mu, zeplinlerle kediler yolluyorum sana her gün. boncuklarımı, kutularımı, çantalarımı, kokularımı, çaylarımı ve her şeyimi alıyor musun? seni seviyorum diyorum, boynunda böcekler oluyor mu?.."
"söz yoksa, sürgün vardır. kaçarsın. nereye? en yalan yere"
"ellerimi ceplerime sokmalıyım bazen. cepsiz şeylere dayanamam. insan ellerini nereye koyacağını şaşırıyor. şaşırdıkça ellerimiz çoğalır. dikkat edin bir kez, mutlaka çoğalır.
"alara, sen neleri terk ettin annen gibi yenilmemek için? biz ne zaman annemiz gibi olduk? aslında babamız olan o adamları ne zaman bulduk? yenildiğimiz bir maçın rövanşı bu, alara, dikkatli ol.
o adamlarda babanı öldürebildin mi? ihtimal, öldüremedin, yenildin.
öfke, her yenilgiyle içimizde büyüyen cüzzamlı bir çocuk, alara. anlamsız ve zamansız ağlamalar. ve sonra:
'neden oluyor bilmiyorum. ara sıra böyle olurum ben. aslında seni çok seviyorum. çok seviyorum. dengesizliklerim için özür dilerim.'
aslında ne sevdin ne de öldürebildin onları, alara.
anlasana, biz yokuz aslında. yani ellerimiz hiçbir zaman temiz olamadı. yok yere topuklu ayakkabılar giymeyi öğrendik, kitaplar okuduk ve dolma sarma dersine çalıştık. psikoloji ve sosyoloji okuduk ve bol bol sustuk.
alara, biz kaçtığımız tuzaklara yakalandık. bu kadar işte.
'hadi salona dönelim'"
o adamlarda babanı öldürebildin mi? ihtimal, öldüremedin, yenildin.
öfke, her yenilgiyle içimizde büyüyen cüzzamlı bir çocuk, alara. anlamsız ve zamansız ağlamalar. ve sonra:
'neden oluyor bilmiyorum. ara sıra böyle olurum ben. aslında seni çok seviyorum. çok seviyorum. dengesizliklerim için özür dilerim.'
aslında ne sevdin ne de öldürebildin onları, alara.
anlasana, biz yokuz aslında. yani ellerimiz hiçbir zaman temiz olamadı. yok yere topuklu ayakkabılar giymeyi öğrendik, kitaplar okuduk ve dolma sarma dersine çalıştık. psikoloji ve sosyoloji okuduk ve bol bol sustuk.
alara, biz kaçtığımız tuzaklara yakalandık. bu kadar işte.
'hadi salona dönelim'"
17 Eyl 2011
Bütün Kadınların Kafası Karışıktır
Öyle bir suçluluk duygusu var ki bende, yemeğin yemediğim yarısının bile kalbinin kırıldığını düşünüyorum.. Böyle yaşamak kolay olmuyor elbette.. İnsan, yaşamayı becerebilenlerin karşısında donup kalıyor.. Yani merak ediyorum, insanlar nasıl oluyor da yaşamaya ara vermek istemiyorlar.. Bana gelince, ara vermek bir yana, yaşamak istediğimden bile o kadar emin değilim.. O tür bir saplantım -ya da kararlılığım diyelim- hiç olmadı.. Kendimi dünya için o kadar zorunlu veya yararlı da görmüyorum üstelik.. Soğuk makarna gibiyim, ne dünyaya zarar vermek istiyorum ne de büyük bir yarar sağlamak gibi önlenemez bir isteğim var.. Var olmak, o kadar da heyecan verici gelmiyor bana.. Buna karşılık, yok olmanın da anlamlı bir yanını göremiyorum.. Tavşan boku gibiyim bir bakıma; kokmaz, bulaşmaz.. Sizin anlayacağınız, eğer ölümü anlamlandıran yaşadığınız sürece yaptıklarınızsa, pek şansım yok..
16 Ağu 2011
Bedelsiz söz
Sanılanın aksinedir; söz, semaya karışmaz. Söz, semaya karışıp yok olmaz. Görünmez bir yerinde dünyanın, havanın içinde perdelenerek durur. Söz, uçmaz aslında; asılı durur havada.
Sözcükleri savurmanın da bir bedeli vardır.
Öyle sözler vardır ki bedelini söyleyen öder. Tek başına öder.
Söz yanmaz
"En el hak" dersin mesela, kül olur gözlerin. Sözlerin gelip gözlerinin üzerine durmuştur. Sözlerini yakmak için gözlerini yakarlar. Söz yakılamadığı için gözlerini yakarlar.
Bir söz söylenir. Bir atlı atına biner, koşar bulutların içinden. Sözü bir yere iletmek ister. Söz, taşınan bir şeydir, insanın koynunda, kalbinde, aklında. Yolda durdurup ciğerini oyarlar atlının. Sözü çıkaramadıkları için insandan, bazen kalbini çıkarırlar.
Söz ölmez
Bir söz dolaşır sokaklar arasında. Bakarsın gizli gizli öfkelenmeye başlamış herkes. Söz, korkudur artık. Korku yaratan sözü yok edemeyeceklerine göre insanlar birbirine saldırmaya başlar. Söz öldürülemez, insan öldürülür söz başımızdan gitsin diye. Katliamlar çıkar. İnsanlar yanar, sürülür çöllere. Söz öldürülmez, çocuklar öldürülür.
Başka söz vardır, omurgana işlenir. "Tam bağımsız Türkiye" dediği için taze yeşil selvilere benzeyen çocuklar asılır. Söz asılmaz, insanlar asılır. Söz ortadan kalkmadığı için tabutlara sokulur.
Söz kapatılmaz
Söz, uçucudur. Kapı baca dinlemez dolaşır, salınır havada. Sözü alıp kapatmak mümkün olmadığı için hapishaneler, hapishaneler yetmezse F tipi hücreler kurulur. Sıkı sıkı kilitlenir insanlar, söz dışarı çıkmasın diye. Açlıktan ölsün diye beklenir söz, ölüm orucunda ölsün diye. Söz açlıktan ölmez, on yaşında kızlar incelip incelip kopar inceldiği yerden.
Ama söz vardır, bedelini kendin ödemezsin. Öyle sözler vardır ki söyleyiverirsin havada uçuşur, gelir gider başkalarını vurur. "Savaş çıksın" dersin, söyleyiverirsin. Kolaydır söylemesi.
Ne olacak hepi topu iki sözcük. Telaffuzu en kolay cümlesidir bu Türkçenin. Belki de en kolay cümle. Nasılsa bedelini sen ödemeyeceksindir. O sözün bedelini, dağlarda sırtında kendinden çok yük taşıyan erkek çocukları ödeyecektir.
Söz, yere düşmez
"Yürüyün aslanlarım" dersin. Çocuklar korkusunu unutuncaya kadar "aslan" dersin onlara. Dersin çünkü sen yürümeyeceksindir nasıl olsa. Arkada durup, oturup onlara bakacaksındır.
Çocuklar düşecektir "can tarlalarına". Can tarlalarından anneler ölü çocuklarını toplayacaktır. O çocuklar gömülünce o ilk sözü kim söyledi, zaten o bile o unutulacaktır. O yüzden en kolayıdır bu söz. Çünkü çocuklar gömüldüğünde nasılsa "Bunu ilk kim söyledi?" diye kimse sormayacaktır.
Sen o sırada başka bir ülkenin, başka bir şehrinde, başka sözler söyleyebilirsin, istediğin gibi, canın nasıl çekerse, paşa keyfinin istediği gibi...
Bizim işimiz, bu gazete köşelerinde söz söylemek. Mesleğimiz, söz üzerine. Bu yüzden işte, her zaman, ne olursa olsun bedelini sadece kendimizin ödeyeceği sözler söylemek gerek.
Bedeli, herhangi bir nedenle, bu neden ne kadar meşru sayılırsa sayılsın o sırada, eğer bu sözün bedeli başkaları tarafından, başkalarının ölümüyle ödenecekse çenemizi kapalı tutmamız gerek.
Kır kalemini ama yazma bunu, sonunda çocukların öleceği şeyler yazma. Sana söylüyorum köşe yazarı, genel yayın yönetmeni, muhabir, emekli general, savaş uzmanı, stratej vesaire...
Söz, "Ölmesinler" der
Size söylüyorum. Bedelini kendinizin ödeyeceği hangi sözü edebildiniz ki şimdi savaştan bu kadar kolay söz edebiliyorsunuz? Hangi sözünüz sizi hapse soktu, hangi sözünüz yüzünden işkence gördünüz, hangi sözünüz yüzünden ölümle burun buruna geldiniz ki bu hakkı görüyorsunuz kendinizde?
Allah aşkınıza söyleyin, bir kere yandınız mı ki böyle kolay yakıyorsunuz insanları? Bir kere hanginiz hakiki bir bedel ödedi sözü sebebiyle?!
Ve "Ölsünler" demek niye hep daha kolaydır "Ölmesinler" demekten?
6 Tem 2011
ikinci yarısı
kimin hayatını yaşıyorsun sen? kendininkini mi? öyle mi? hep mi? dursan baksan şimdi ne kadar kendin kaldın bu hayatta? kendinde ne kadar sen varsın? dursan baksan şimdi, kendini ikna ede ede ne kadar yol gittin
kendinden? "olması gereken bu" diye, "hayatın zaten pek fazla numarası yok" diye? "zaten daha ne olacaktı?" diye... "burası iyi, güvenli" diye diye diye diye...
ne kadar yol gittin kendinden kendine hikayeler anlata anlata? düşünsene, o hikayelerle ne kadar çok zaman oyalandın aslında başkasının olan hayatlarda?
oysa bir gün...
kendine geri yürüyeceksin. bu yüzden dikkat et de fazla uzaklara gidip geri dönüş yolunu kaybetmeyesin.
ece temelkuran - ikinci yarısı
kendinden? "olması gereken bu" diye, "hayatın zaten pek fazla numarası yok" diye? "zaten daha ne olacaktı?" diye... "burası iyi, güvenli" diye diye diye diye...
ne kadar yol gittin kendinden kendine hikayeler anlata anlata? düşünsene, o hikayelerle ne kadar çok zaman oyalandın aslında başkasının olan hayatlarda?
oysa bir gün...
kendine geri yürüyeceksin. bu yüzden dikkat et de fazla uzaklara gidip geri dönüş yolunu kaybetmeyesin.
ece temelkuran - ikinci yarısı
30 Haz 2011
Sen olarak yaşamanın ne olduğunu onlar nereden bilecek ki?
"Düşen yapraklar acıtsa da ağacın canını, onlar yerlerine yapışmaz ki! Yaralar alınmamış gibi yapılmaz ki!."
"Bu sistem benim o küçük, eski kalbimi bozuyor."
"Hayatlar evler gibi olabilse keşke. Kapısına kilit vurup biraz dışarı çıkabilseniz. Selam veren tanıdıklara, kusura bakmayın ben bir süreliğine ben değilim, kendim de. tatildeyim" diyebilseniz."
"Sen olarak yaşamanın ne olduğunu onlar nereden bilecek ki?"
"Hayatın da bir kuramı var. Çünkü yüz bile yorulur üzülmekten. Sıkılır kendinden insan."
"Vitesi başa alıp kendine yuvarlanmak, etin o hastalıklı yumuşak kıvamı alıncaya dek durmak, sesli mi içinden mi konuştuğunu unutana kadar yalnız kalmak, git gide 'zaten insanlarla bir arada olmanın saçma olduğu' kanısına kapılmak, derken ipin ucunu kaçırmak..."
"Sen bir kayalıksın. Sen, kendin için sonsuzsun. Sen, sonuna kadar beraber yaşamaya, katlanmaya, taşımaya mecbur olduğunsun. Geri kalan her şey sana vurup vurup köpükleri sönen dalgalar yalnızca."
"Çocuk kalalım ya da hepimizin içine bir çocuk var hamaseti değil; büyümeye öfkelendiğimden ya da bunu sevmediğimden bile değil. Beni kızdıran, büyümeye, büyümüş olanlar tarafından iliştirilmiş, yakıştırılmış olanlardı. Kötü olan, senden geride bırakmanı, terk etmeni istediklerindi."
"Ama herhalde bütün çocukların büyümesinin sebebi, yaptıkları kaçış planında bir eksik olmasıdır."
"Yaz, fazla şımartılmıştır, fazla havalı. Beden kusurlarını göstermeye zorlayıp yorar insanı. Bedenlerin mevsimidir yaz; yani sükseli bir kimse değilsen bitiktir işin.
Bahar tehlikelidir. İnsana olmayacak işler yaptırdığı gibi çabucak kaçtığı için suçu hiçbir zaman ispatlanamamıştır. Tekin değildir yani.
Sonbahar başlangıç ve sondur. Niyeyse hep bir şeye karar vermelisindir sonbaharda...
Mevsimlerin en merhametlisidir kış. Evin mevsimi, sarılmanın, sarınmanın, sarmalanmanın. Uzun çayların, derinlemesine yemeklerin, etraflıca içmelerin mevsimi...Karşılaşmaların değil buluşmaların... Sıcak olan her şeye doğru neşeyle yönelmenin, böylece beraber ılımanın..."
"Minnacık hayatların kendini pek orijinal sanan insanları, pek zekice sandıkları konuşmalarıyla iyice sürdürüyorlar günü."
"İnsanlar en çok hayallerini gerçekleştirmiş olanlardan bahsederler. Onlara yapamadıklarını hatırlattıkları için de en çok onlardan korkarlar, en çok onları caydırmaya uğraşırlar."
"Belki de insanlar her şey bittikten sonra ya da öyle hissettikleri yaştan sonra yaşamaya başlıyorlar."
"Bir ülkeyi anlamak, ancak kadınlarını anlayınca mümkün oluyor."
"Olsa olsa en sıkıcısı gülün hayatıdır. Öyle dur, sessiz ve dik, bir klişe olarak elden ele azal, hiç istifii bozmadan ifade et, durmadan poz vererek ifade et. Hiç konuşmadan, hiç konuşmadığı için aşık olunan kadınlar gibi yalan. Cümlesi bittiğinde unutulan zavallı bir aktristtir gül, kısa gösterisi bittiğinde sahneden apar topar çıkıveren. Ölüsü bir hatıra olarak lüzumundan fazla saklanan ekseriyetle."
"Hep sıkıldım sevelim-sevilelim teranesinden. Sanki o kadar kolaymış gibi, o kadar pürüzsüz, o kadar şipşak oluveren bir şeymiş gibi sevmek. Öyle değil işte. Birini içine almak, ona orada yer açmak, gövdeyi, hayatı düpedüz yeniden düzenleyen, kesip biçen bir şey. Hadi bunu becerdin diyelim. Ya o gidince? Onun için onca zahmetle açtığın yerdeki boşluğa kim ne yapacak? Sevelim-sevilelim deyiverenler sanki bunları yaşamayan kişiler gibi."
"Biriktirdiklerini sürüklerken insan hareket edemeyecek kadar ağırlaşıyor. "
Ece Temelkuran - İÇeriden Kıyıdan Konuşmalar
"Bu sistem benim o küçük, eski kalbimi bozuyor."
"Hayatlar evler gibi olabilse keşke. Kapısına kilit vurup biraz dışarı çıkabilseniz. Selam veren tanıdıklara, kusura bakmayın ben bir süreliğine ben değilim, kendim de. tatildeyim" diyebilseniz."
"Sen olarak yaşamanın ne olduğunu onlar nereden bilecek ki?"
"Hayatın da bir kuramı var. Çünkü yüz bile yorulur üzülmekten. Sıkılır kendinden insan."
"Vitesi başa alıp kendine yuvarlanmak, etin o hastalıklı yumuşak kıvamı alıncaya dek durmak, sesli mi içinden mi konuştuğunu unutana kadar yalnız kalmak, git gide 'zaten insanlarla bir arada olmanın saçma olduğu' kanısına kapılmak, derken ipin ucunu kaçırmak..."
"Sen bir kayalıksın. Sen, kendin için sonsuzsun. Sen, sonuna kadar beraber yaşamaya, katlanmaya, taşımaya mecbur olduğunsun. Geri kalan her şey sana vurup vurup köpükleri sönen dalgalar yalnızca."
"Çocuk kalalım ya da hepimizin içine bir çocuk var hamaseti değil; büyümeye öfkelendiğimden ya da bunu sevmediğimden bile değil. Beni kızdıran, büyümeye, büyümüş olanlar tarafından iliştirilmiş, yakıştırılmış olanlardı. Kötü olan, senden geride bırakmanı, terk etmeni istediklerindi."
"Ama herhalde bütün çocukların büyümesinin sebebi, yaptıkları kaçış planında bir eksik olmasıdır."
"Yaz, fazla şımartılmıştır, fazla havalı. Beden kusurlarını göstermeye zorlayıp yorar insanı. Bedenlerin mevsimidir yaz; yani sükseli bir kimse değilsen bitiktir işin.
Bahar tehlikelidir. İnsana olmayacak işler yaptırdığı gibi çabucak kaçtığı için suçu hiçbir zaman ispatlanamamıştır. Tekin değildir yani.
Sonbahar başlangıç ve sondur. Niyeyse hep bir şeye karar vermelisindir sonbaharda...
Mevsimlerin en merhametlisidir kış. Evin mevsimi, sarılmanın, sarınmanın, sarmalanmanın. Uzun çayların, derinlemesine yemeklerin, etraflıca içmelerin mevsimi...Karşılaşmaların değil buluşmaların... Sıcak olan her şeye doğru neşeyle yönelmenin, böylece beraber ılımanın..."
"Minnacık hayatların kendini pek orijinal sanan insanları, pek zekice sandıkları konuşmalarıyla iyice sürdürüyorlar günü."
"İnsanlar en çok hayallerini gerçekleştirmiş olanlardan bahsederler. Onlara yapamadıklarını hatırlattıkları için de en çok onlardan korkarlar, en çok onları caydırmaya uğraşırlar."
"Belki de insanlar her şey bittikten sonra ya da öyle hissettikleri yaştan sonra yaşamaya başlıyorlar."
"Bir ülkeyi anlamak, ancak kadınlarını anlayınca mümkün oluyor."
"Olsa olsa en sıkıcısı gülün hayatıdır. Öyle dur, sessiz ve dik, bir klişe olarak elden ele azal, hiç istifii bozmadan ifade et, durmadan poz vererek ifade et. Hiç konuşmadan, hiç konuşmadığı için aşık olunan kadınlar gibi yalan. Cümlesi bittiğinde unutulan zavallı bir aktristtir gül, kısa gösterisi bittiğinde sahneden apar topar çıkıveren. Ölüsü bir hatıra olarak lüzumundan fazla saklanan ekseriyetle."
"Hep sıkıldım sevelim-sevilelim teranesinden. Sanki o kadar kolaymış gibi, o kadar pürüzsüz, o kadar şipşak oluveren bir şeymiş gibi sevmek. Öyle değil işte. Birini içine almak, ona orada yer açmak, gövdeyi, hayatı düpedüz yeniden düzenleyen, kesip biçen bir şey. Hadi bunu becerdin diyelim. Ya o gidince? Onun için onca zahmetle açtığın yerdeki boşluğa kim ne yapacak? Sevelim-sevilelim deyiverenler sanki bunları yaşamayan kişiler gibi."
"Biriktirdiklerini sürüklerken insan hareket edemeyecek kadar ağırlaşıyor. "
Ece Temelkuran - İÇeriden Kıyıdan Konuşmalar
15 Haz 2011
Bileceklerin
Söylemiştim oysa; ben gürültüde kalıcı değilim.
Yeniden ayrıkotu bulmalıyım içimde.
Yoksa kendimi iyiden iyiye kalabalıktan biri sanabilirim.
Göçe yetişmemiş bir kuş kadar üşüyor sağ elim.
Oysa büyük yüzölçümlü cümleler kurmak için okyanuslar geçecektim.
Dar odaların oyuncak yaygaralarında çok vakit kaybettim.
İçimin ılık, tanıdık seslerini bastırdı kalabalık.
Ancak tek bir gündüzün hükümdarı kağıtlar üzerine,
her şeyi biliyormuş gibi yapan cümleler kurmanın bedeli bu.
Oysa hiç keyfini sürmedim ki "biri" olmanın.
Nasıl süreyim? Benimle ilgisi olmadı hiç,
bütün bu kalabalıların "iyi"
dediği şeylerin.
Ece Temelkuran - Kıyı Kitabı
Yeniden ayrıkotu bulmalıyım içimde.
Yoksa kendimi iyiden iyiye kalabalıktan biri sanabilirim.
Göçe yetişmemiş bir kuş kadar üşüyor sağ elim.
Oysa büyük yüzölçümlü cümleler kurmak için okyanuslar geçecektim.
Dar odaların oyuncak yaygaralarında çok vakit kaybettim.
İçimin ılık, tanıdık seslerini bastırdı kalabalık.
Ancak tek bir gündüzün hükümdarı kağıtlar üzerine,
her şeyi biliyormuş gibi yapan cümleler kurmanın bedeli bu.
Oysa hiç keyfini sürmedim ki "biri" olmanın.
Nasıl süreyim? Benimle ilgisi olmadı hiç,
bütün bu kalabalıların "iyi"
dediği şeylerin.
Ece Temelkuran - Kıyı Kitabı
26 Nis 2011
Muz Sesleri
“o, bu pazar burada değil.
o biri de değil ama sanki bizden biri. bizimle yaşıyor, apartmanımızda ama aslında yok gibi. hepimiz bir araya gelsek söyleyemeyiz tam nerede olduğunu. sanki sadece hepimizin toplamı gibi. birbirimizle olan hesaplarımızın toplamı. kavgamızın ve sonra bitirmeden uykuta yatırdığımız kavgamızın hepsi. kuyusuna günahlarımızı ve kahkahalarımızı attığımız biri gibi. adını pek sık anmayız. çünkü hepimiz biliyoruz neden bahsettiğimizi. her şeyin sebebi o çünkü.
kurşun yaraları vardı başından beri. yağmur yağdığında zamanın tozu akardı yarasından, kurum gibi. ama gözü alışınca insanın, yaraları görmezsin. biz görmezdik. bizim gözümüz böyle alıştı. zaten hepimiz biraz ona benzemiştik sonunda. acıyan yerlerimizi birbirine dayayarak susturmayı ondan öğrenmiştik.
bırakıp gitsen, çok seven bir kadını terk etmek gibi bir çentik bırakır sende. geri dönsen, “ben seni hiç çağırmadım ki,” diyen bir erkek, zalim.
ne zaman inansan aldatan, ne zaman silahlarını kuşansan seni zırhınla, savaşsız kalmış bir asker gibi güneşinin altında yalnız bırakan bir hali vardı.
itip kakardı insanı. ancak yediği dayakları affede affede büyümeyi öğrenmiş bir çocuksan seversin onu. çünkü nefret etmeyi de bilmelisin eğer onu seveceksen. bunu bilmeyenler gelir geçer. anlatamadıklarını hep bildikleri, yine de durmadan anlattıkları bir hikayeyi alıp ondan, giderler.
niye ona gelip duruyorlar, biliyor musun? çünkü her seferinde gençliklerini geri veriyor onlara. onda öyle bir şey var. kim tanısa öyle der. demeyebilirler belki, ama döne döne ona gelmelerinin sebebi bu. anlattıkları yüzünden. her gün yeniden anlatabildiği yeni hikayeler yüzünden. sonrasını merak ediyorsun ya, o seni çocuk yapıyor bir bakıma. soysuz sopsuz, hesap vereceği evi olmayan bir çocuk. hep yarın var, dün yok onda. o yüzden sen de dünün olmadığı bir yaşında donup kalıyorsun onunla olunca.
durmadan konuşur. çok konuşur. üstelik elini kolunu çok oynatır konuşurken. kaşlarını çatar, aldırma. sanırsın ki hep kavga ediyor. sen de kızarsan işte o çok fena. başa çıkamazsın, gazabının sonu yoktur. gülümseyeceksin. ne zaman ki sinirlendi, gülümseyeceksin ve diyeceksin ki uygun bir dille: “yapma haji, haram!”
dökülür kızgınlığı. nasılsa en iyi o bilmiyor mu bu gece kimsenin eve gidemeyebileceğini, yani değmeyeceğini. sırtını okşayacaksın, çünkü ancak sevildiğini bilince yumuşar. öyle tuhaf bir huyu var. sana bile saldırsa, bilirse yine de onun için orda olduğunu, ağlar bile suçluluktan. oğlan çocuğu gibi işte, tıpkı kendi hırçınlığına hayret eden ama zulmüne hükmedemeyen oğlan çocukları gibi.
sesleri çok iyi taklit eder ve her sesi ayırt eder. böyle bir özelliği var. çünkü dinleyerek yaşıyor aslında. seslere göre karar veriyor. kuşların sesini biliyor, bütün silah seslerini ve insan seslerini. arap alfabesinin ince ses ayrımlarıyla terbiye edilmiş bir kulağı var onun. bir de bu sesleri iyi ezberlemezse hayatta kalamayacağını biliyor. yani orman gibi yaşıyor biraz. seslere göre karar veriyor tehlikenin ne kadar yakında olduğuna, kimin başına bir şey geleceğini sesleri dinleyerek anlıyor.
bak, keyfetmeyi peki iyi bilir. arak’ını koy önüne, biraz kıbbe, biraz nane. sonuna kadar gider. senin sonuna kadar… onunla bir gece geçir, gör kendini. nasıl dener seni! işlemeyeceğin bütün günahları su içer gibi işlersin, nefes alır gibi, bilmeden. sabahından korkma, zaten onu yanında bulamazsın. bu yüzden yeniden denemek istersin. o gece bir daha olsun, “belki bu sefer yanımda tutarım,” dersin, hınçla ve aşkla. yok, olmaz. sahtekarların kralıdır, tavlayamazsın.
anlattırır. demeyeceğin ne varsa dedirtir sana. ağzından karnın dökülür, karnının dibinde ne tuttuysan. bu yüzden yenilirsin her seferinde zaten. o hikayeler anlatır ama sana hep kendini anlattırır. onda laf bitmez ama sen bitersin. dibini gördün mü anla ki artık sen onunla birliktesin. git, başkalarına git, dene. yok, olmaz. döner gelirsin. dibini gördün ya, kendinin esiri olursun. o yine sana anlatsın istersin, kendi dibini unutmak için artık, dinlersin. artık ancak onun hikayeleri unutturur sana kendinde gördüğünü. onun için hep daha güzel olmak istersin, artık seni beğenmeyeceğinden korkarak. bu, diri tutar seni.
çok “yani” der. yerli yersiz. neden dersen, anlaşılmayacağını sanır, ondan. yani’leri kendi cümlesini kazıp söylediklerinin içinden tamı tamına meselenin kalbini çıkarmak içindir. hikayesi çok karmaşık olduğu için ve sen bütün bunlar yaşanırken orada olmadığın için, hep anlamadığını düşünür. dene anlatmayı yeniden o hikayeleri, simleri dökülür, beceremezsin.
bir de durmadan “unuttum,” der, “bilmiyorum.” her şeyi hatırlıyor aslında alçak! unuttuğu tek şey yok. sadece kimsenin o kadar zamanı çok, bunu biliyor. bu yüzden demez diyeceğini. her şey, hatırlıyor da niye anlatsın? neye yarayacak? “hem hikaye bitmedi ki!” böyle der.
kokusu pek bahis konusu olur. sadece insan gibi kokar oysa. insandan başka hiçbir şey kokmaz. çünkü hepimize benzer. ama hep bizden daha güzeldir. bizden başka kimsesi yok ama hiçbirimizi sallamaz. öyle on dokuz yaşında bir oğlan çocuğu gibidir, omuz atar geçer. ama sorsan hepimizden ihtiyar.
onda güzel olan ne diye sorsan, kimse söyleyemez. ben söyleyeyim. senden habersiz bir şey yaptığını sanırsın hep. müptelası olduğu budur herkesin. o seni bulana kadar onu bulamayacağın için, oturup ne yapıyor olduğunu düşünürsün. merak edersin, öfkelenirsin ve o seni bulduğunda şaşarsın kendine, nasıl hiç kızmamış gibi onu yeniden sevdiğine. onun yanında zayıfsın işte, bu halini seviyorsun. ağzına tükürüşünü seviyorsun, seni böyle aşağılayışını, kendine benzetmesini.
bir gün öyledir, bir gün böyle. kafasının tası atmışsa, derhal kendine bir sığınak bulacaksın, yerin altına kaç. keyfi yerindeyse çık beraber korniş’e, denize karşı nargilesini sanki biraz önce ortalığı kurşunlayan kendi değilmiş gibi tüttürür. ve pek haşhaşlıdır. başka türlü katlanamıyor kendine muhakkak. uyuyamıyor başka türlü.
esmer, zayıfça, sıcak ve kıvırcık. baksan bir şeye benzetemezsin. ta ki sana bakacak. gözünün içine. seni çok seviyormuş gibi, kimsenin sevmediği gibi. hep seni beklemiş gibi, her şeyi anlatacakmış gibi, her şeyini verecekmiş gibi, sonrası yokmuş gibi, umurunda değilmiş gibi, dertli dertli bakacak sana.. “içimde böyle bir yer mi varmış?” dersin, oralarına kadar değer. çözülmeni bekler. görmek için nasıl soyunduğunu. koltukaltlarına kadar sevmek için seni. oralarına kadar ısırabilmek için. bırakma kendini. o gözler bir daha öyle bakmaz çübkü. kendi bir daha isteyene kadar. o da sadece yeniden soyunurken görmek için seni, o kadar. o zamana kadar senin işin, toplamak kendini. böyle işte. çözül ve sar kendini, yeniden çözül ve yeniden sar sonra. insanı öyle fena yapar. hiç bitmesin istersin.
niye? çoğu insanda öyle bir yer var. insan kaybolmak ister çünkü. bakma sen söylediklerine, insan kendini feda etmek ister. bir acıda, bir sevinçte, bir kavgada. bir hikayede erimek ister. başka türlü katlanamaz aslında kendine. o yeri, bir tek o biliyor, o alçak ömür hırsızı!
aslında paramparça. cam kırığı dolu içi. bazen kaleydeskop gibi görünmesi ondan. bak bak, doyama. ama o renkli resimleri yaratan, birbirine çarpa çarpa, canları yana yana bölünen cam kırıkları. her kırılmada o da kanar. kanayan bir kaleydeskop aslına bakarsan. çünkü ne zaman cam parçaları çarpsa birbirine, canı sıyrılır onun da.
fakat niye bilinmez, her seferinde sanki hiçbir şey olmamış gibi camdan dünyalar kurar kendine. sanki hiç kırılmayacakmış gibi yeniden. başka türlü unutamıyor herhalde. ve unutmak zorunda hatırlayabilmek için kendinin ne olduğunun. sorularınla yorma onu, aklında tuttuklarını unutmaya çalışıyor.
çok sigara içiyor. bırakamadı bir türlü. ölümle ilgili hiçbir şeyi ciddiye almadığı için diyorlar, ama değil. aslında sadece ellerini nereye koyacağını bilmiyor. ellerini bıraksa, dinlense biraz, dursa yani, düşer. o yüzden hareket ediyor. durmadan. dizlerini sallıyor otururken, yürüse karmakarışık saçlarıyla oynuyor, parmaklarına doluyor durmadan, karıştırıyor. çünkü çözülse, kopar.
çok tanıyanı var, ama kimsesi yok, bakma. fena halde öksüz o. belki çok iyi biri olabilirdi başka bir yerde olsaydı, başka bir zamanda. öyle bir hayali vardı sanki herkesin. ama böyle oldu. sanki herkes biraz o ihtimali seviyor. bir gün durulacağı ihtimalini, bunun onu öldüreceğini bile bile.. herkes onda kendi yaşadığını seviyor. sor, herkes söyleyecektir. hayatlarının en önemli dönemecini onunla aldıklarını anlatırlar. çünkü herkesten ve her şeyden koparır seni. kendinle bırakır. ne istediğini bir tek o zaman bilirsin, sana kendini itiraf ettirir.
aramızda bir yerde oturuyor. bizimle yaşıyor gibi ama.. sorsan kimse gösteremez yerini. efkarlı bir yerimiz var. ne zaman ansak onun adını, ne zaman “beyrut” desek, oramız sızlıyor. şimdi dön başa yeniden oku onu. çünkü o biri bile değil ama aramızda en çok o yaşıyor.”
22 Mar 2011
Bir çiçeğin yanından geçer gibi yaşamalıyız aslında...
Bütün Çocuklar, bir kez olsun, anne ve babalarını cezalandırmak için ölmeyi düşünmüştür mutlaka.
Ve nedense hep ağlamışlardır düşün sonunda.
Belki bu öykü de bir cezalandırma
Ağlama?
Bunları oku. denize karşı bir sigara yak. tek şekerli, demli bir çay koy masaya, çok neşeli bir müzik çalsın mutlaka, kapat gözlerini, gülümse, çünkü...
Bütün kadınların kafası karışıktır, çünkü...
Bir gün bir anda, bazı kızgınlıklarını unuttuğunun farkına varacaksın, artık pek düşünmediğini, çünkü artık bildiğini anlayıp, ellerini bir klarnet taksimi gibi uzatacaksın, hâlâ kafan karışık olacak, ama artık bunu seveceksin, sevmelisin de.
Kadınsın...
Ve nedense hep ağlamışlardır düşün sonunda.
Belki bu öykü de bir cezalandırma
Ağlama?
Bunları oku. denize karşı bir sigara yak. tek şekerli, demli bir çay koy masaya, çok neşeli bir müzik çalsın mutlaka, kapat gözlerini, gülümse, çünkü...
Bütün kadınların kafası karışıktır, çünkü...
Bir gün bir anda, bazı kızgınlıklarını unuttuğunun farkına varacaksın, artık pek düşünmediğini, çünkü artık bildiğini anlayıp, ellerini bir klarnet taksimi gibi uzatacaksın, hâlâ kafan karışık olacak, ama artık bunu seveceksin, sevmelisin de.
Kadınsın...
.
6 Mar 2011
Aldatılmış kuşak
Tarihçi-yazar Profesör Theodore Zeldin ile yıllık mutat durum değerlendirme toplantımızı yine bir kahve köşesinde yaptık Oxford’da. Kendime “şükretmeyi” öğrettiğimi anlatıyordum ve bunun bir yaşlılık, canlılığını yitirme belirtisi olup olmadığı üzerine laf geveliyordum. Şöyle dedi:
“Sizin kuşağınız üzerinde büyük bir oyun oynandı. Siz aldatılmış bir kuşaksınız. Size ‘mutluluk’ diye bir şeyden söz ettiler. Önceleri kapitalizmden ve kişisel çıkarlarınızdan bahsettiler. Sonra bundan biraz utanç duydular ve kendi kendine yetebilmek diye bir şeyden söz ettiler. O ne ki? Yine kişiselliği merkeze alan bir kavram. Sonra da size ‘mutluluk’ sözcüğünü verdiler. Senin kuşağın ‘mutlu olmak’ istiyor. Ne demek olduğuna dair de hiçbir fikirleri yok. Ben ‘mutluluğa’ karşıyım!”
MUTLULUĞA KARŞI OLMAK!
Ben de karşıyım. Hiç değilse kifayetsiz mutluluk avcılarına dönüşmeye… “Ye, Dua Et, Sev” cinsi bir mutluluk odaklı edebiyata, “Ferrari’sini satmayı” yüceltmeye ve “Çok eğlenelim, muhakkak eğlenelim” anksiyetesine… Ama dünya, bütün endüstri, ne olduğu bilinmeyen “mutluluk” kavramı üzerine kurulu.
Kürşat Oğuz’ un Habertürk için Alain Touraine ile yaptığı söyleşiyi okudunuz mu bilmiyorum, okumalısınız. Touraine, Fransız düşünür ve yazar, toplum kavramının yok oluşundan söz ediyordu. Örnek olarak Obama‘nın krizde, “toplumdan” toplanan parayla bankaları kurtarmasını veriyordu. Zeldin de daha oturur oturmaz, ilginç bir biçimde aynı örnekle başlamıştı konuşmaya. Bir kitap yazdığını ve bu kadar kötümser olmadığı gün gelene kadar sonunu yazmayacağını söylüyordu. Çünkü, evet, dünya, toplum,“insanlık” dediğimiz o devasa toplam, ölüyordu ona göre de.
SİTELERE BÖLÜNEN TOPLUM
Ben biraz onların kuşağını da suçluyorum. Devrimci, ilerici, insandan yana, özgürlükçü deneyimlerini, bilgilerini dünyanın bugünkü düzenine aktaramadılar. 70′lerde toplanan, biriken, sokaktan gelen özgürlük ve eşitlik bilgisi, bugünkü dünya düzeninde, karar vericileri pek de etkilemeyen sivil toplum kuruluşları, muhalif düşünce kuruluşları dışında pek de bir varlık gösteremedi.
Toplumun ölümü bakımından Batı toplumlarından daha da beter bir noktadayız. Hem Fransa gibi yoksullarımızı şehrin dışına gönderdik. Bakınız “kentsel dönüşüm projeleri”!
Ekonomik, sınıfsal ayrımların yanı sıra bir de ideolojik kutuplaşmanın yarattığı ayrım… Hatırlıyorsunuz “Atatürkçü site” haberlerini. Mütedeyyin siteleri de biliyoruz, kurulmaya devam ediyorlar. Böylece gerçek anlamda toplumun yok oluşunu seyrediyoruz. Bu yeni bir konu değil, epeydir tartışılan bir “cemaatleşme” meselesi var hem Türkiye’de hem dünyada. Ama bunun sonucunun ne olacağı… İşte o yeni soru.
ŞEFKAT AĞI OLARAK CEMAAT
Dünya, insanlık ve Türkiye bu sorunun içinde geçerken işte, “mutluluk” peşindeyiz. “Öteki”, “bir diğeri”, “başkası” olmadan mutlu olmak… Sanal varlıklarla mutlu olmak… Kimsenin de etekleri zil çalmadığına göre… Tarih her zaman ilerlemiyor nitekim. Üstelik kendini bu zalim ve insanlıktan uzak dünyada bir “şefkat ağı” olarak tarif eden “cemaat” yapısı da kapitalizmin ahlakını taklit ederek ayakta duruyor. Bakınız “abi-kardeş” ilişkisinden, “patron-çalışan” ilişkisine dönüşen cemaat ilişkileri! Orada da derman yok yani derdimize.
BİZİM KUŞAĞIN ‘SON’U
Biz, anneannemizden daha az mutluyuz. Çünkü anneannemiz bizim kadar çok mutluluk istemiyordu. Mutluluğu bu kadar çok istemiyordu. Theodore Zeldin ile yaptığımız bu konuşmaya bir şey daha ekleyeyim:
Bizden bir ya da iki önceki kuşak bizim kadar çok “son” görmedi. İlişkilerde bizim kadar çok son yaşamadılar. İşlerine bizim kadar hızlı son verilmedi, bizim kadar yeniden başlamak zorunda kalmadılar. Her son, yas demektir. Sonlandırdığınız şeyle ilgili ne kadar az şey hissederseniz hissedin bu, böyledir. Dolayısıyla bizler mutluluğun peşinden koşan ve aslında neredeyse aralıksız yas tutan bir kuşağız. Sevgililerin, arkadaşların, işlerin, evlerin, mahallelerin yani terk ettiğimiz her şeyin yasıyla doluyuz. Düşünün, anneannenizi düşünün.
23 Oca 2011
Ah! Hayat!
Öyle ki, bir varak ustası, artık bundan böyle beni hiçbir şey şaşırtamaz diye düşünürken, öyle ki artık bunu bile düşünmeyip ölümü beklerken, aniden içeriye ilk aşkı girmiş de elindeki bütün varak yapraklarını düşürmüş gibi.
O yapraklar havada asılı kalmış, sonra usul usul, yana yana suya inmiş ve denizi kaplamış gibi. Boğaz öyle işte. Kızlar gülüşüyor bu işe. Sudaki varakların kenarında. Kızların içine kuş kaçmış gibi, sanki kuşlar çırpındıkça karınları gıdıklanır gibi, gencecik gülüyorlar suyun kenarında. Birbirlerinin fotoğraflarını çekiyorlar.
Sonra yine aniden, yolda yürürken nedensiz geri dönme cesaretini gösteren insanlar gibi, bir banka oturuveriyor kızlar. Bacak bacak üstüne atıp şöylece, gazeteyi çıkarıyorlar birinin çantasından.
Şakır şakır arayıp bulup okuyacaklarını, saçlarını sarkıtıyorlar gazeteye. Minnacık bir yere odaklanıp hepsi, birer cümle okuyup dönüp birbirlerine bakıyorlar. Yorumlar yapıyorlar, gülüşüyorlar yeniden, biri bir sigara yakıyor canı sıkılıp.
Önceden biliniyormuş gibi...
Anlaşılıyor ki bir süre sonra, günlük fal köşesini okuyorlar. Fallarını sanki sadece kendilerine yazılmış gibi, sanki hakikati bir tek gazetedeki o üç satırlık fal biliyormuş gibi dikkatle, üzülerek ve sevinerek okuyorlar...
Kızlar haklı. Sırf diyalektik materyalizmle ömür geçmez. Zaman zaman da insan sanki bir şeyler önceden biliniyormuş gibi hissetmek, gırgırına bile olsa buna inanmak, kendini rahatlatmak istiyor.
Her şeye biz karar vermesek, bütün o kararların sorumluluğu, bedeli, suçu, ödülü, laneti bize ait olmasa. Yıldızlar da sorumlu olsa bütün bu başımıza gelenlerden. "Hayat öyle savurdu bizi" desek bazen, "Ben kontrol etmiyordum. Öyle olageldi" desek, diyebilsek gönül rahatlığıyla. Gökleri göstersek işler kötü gittiğinde. Bir küfür sallasak yukarı. Olmadı, güldürdüyse yüzümüzü gökyüzü, teşekkürler etsek, gülerek. Böyle böyle gitse hayat, sonunda "Ah! Minel hayat!" desek.
Tek hayatla olmuyor
İki hayat verseler bize işler ne kolay olacaktı. Var olmak bu kadar dayanılmaz ağır olmayacaktı. Birini emniyet içinde, işimizle gücümüzle geçirecektik belki. Diğerini "Ah! Minel hayat"a bırakacaktık. Sonuna kadar savrulmak üzere, yaprak yaprak rüzgâra verecektik ikincisini. Şimdi, elimizdeki tek bir hayatla olmuyor bu iş. Çünkü "kalbinin götürdüğü yere gitmelerin" bir de dönmeleri oluyor, kös kös. Hansel ile Gretel masalında olduğu gibi dönüş yolu için bıraktığımız ekmek kırıntıları çoktan yenmiş olduğu için orman kuşları tarafından, hep yolumuzu kaybederek.
Yıldızların ayarladıkları...
Ama sırf yıldızlara bakarak bulsaydık yolumuzu, gökyüzü söyleseydi hep ne yapacağımızı hiç geri dönmeyebilirdik. O zaman ne yapacağımıza karar vermek zorunda kalmayabilirdik.
Sadece seçtiklerimizin toplamı değiliz biz. Sadece seçmediklerimizin toplamı da değiliz. Bana sorarsanız, yıldızların bizim için ayarladığı şeyler de oluyor ara sıra. Tesadüflerin toplanıp bizim için kararlaştırdığı şeyler. Yoksa tanrılar bütün bu bin yıllar boyunca neyle eğleniyor olabilirler ki?
Kızlar haklı velhasıl. Sırf diyalektik materyalizmle geçmez hayat. Varak ustası da haklı artık bir şey ummamakta. Ve hep en ummadığın anda yıldızların yaptığı küçük bir organizasyonla yeniden yaşamaya başlamakta.
Öyle olmasa deniz bu kadar güzel parlıyor olabilir miydi? O varaklar o suyun üzerine düşmese hepimiz başı sonu belli hayatlar içinde grileşerek ölmez miydik? Öyle olsa biz ölmeden çok önce biterdi hayatlarımız. Hiçbirimiz ellerimizden varaklarımızı düşürmezdik...
16 Oca 2011
Ne olur geri dönme!
Önce Taksim'deydi. Beyoğlu'nda, İstiklal Caddesi'nde pek de ortalıkta olmayan duvarlarda gördüm:
"Ne olur geri dönme!"
Sonra Nişantaşı'nda gördüm aynısını. En afilli duvarı bile acısıyla tarumar edecek kadar acayip bir cümle gibiydi:
"Ne olur geri dönme!"
Büyük harflerle, şehre sığamayan büyüklükte.
"Buralarda bir çocuk herhalde" dedim. "Kendi kendine çekmek istiyor acısını ve söylüyor bunu şehirde yürümekte olan sevgilisine."
Sonra işler değişti. Maslak'ta, ki uzaktır Nişantaşı'na, oto sanayiinin duvarında gördüm aynı yazıyı, aynı harfler, aynı yazımla:
"Ne olur geri dönme!"
Ne oluyor? Biri, bir genç adam muhakkak, şehrin duvarlarına kaydetmeye mi karar verdi acısını? Şehrin duvarlarını çize çize mi katlanıyor yalnızlığa?
Çünkü sadece Avrupa yakasında değil, Anadolu yakasında da:
"Ne olur geri dönme!"
Büyük harflerle, kendine sığmayan büyüklükte...
Alışır insan. Alıştığı, alışmaya başladığı anı da bilir üstelik. Gidenin yokluğuna alışmaya başladığını, bir hastalığın nekahet dönemine girdiğini bildiğin gibi bilirsin. Ve ondan sonra esecek bir rüzgâr, çalacak bir telefon, gecenin bir yarısı pişman olmuş biri beliriverdiğinde kapıda...
En baştan, ta en baştan başlamak zorunda kalırsın hummaya. O yüzden işte, bir gün bir anda artık istemez olursun, geri gelmesini hiç istemez olursun. Giden bir kere gitmiştir çünkü. Bir kere giden ne kadar geri gelse gelmez.
Gelişi bir türlü dikiş tutturamaz. Bu yüzden içinden, çok içinden yalvarmaya başlarsın:
"Ne olur geri dönme!"
Artık geri dönme...
İtalo Calvino'nun bir hikâyesidir. Âşık olduğu sevgilisinin her anını fotoğraflamaya karar verir adam. Giderek bir saplantıya dönüşür bu. O kadar çok fotoğraf çekmeye başlar ki, sonunda kadın bıkar ve gider.
Bu kez adam, kadının yokluğunun fotoğrafını çekmeye başlar. Kadın "her yerde olmadığı" için her şeyin ve her yerin fotoğrafını çekmeye başlar adam, her anın fotoğrafını. Giderek kadının yokluğu, var olan her şeye yayılmaya başlar böylece.
Onun gibi bir şey işte. O yüzden bir genç adam da elinde kara bir boyayla dolaşıyor İstanbul'da bugünlerde. Her yere yazıyor:
"Ne olur geri dönme!"
Belki önce kızın geçme ihtimali olan yerlere yazıyor. Sonra biraz düşününce başka yerlere. Sonra geceleri aklına geliyor kızın şehrin herhangi bir yerinde, orasında ya da burasında olabileceği, şuraya ya da buraya işinin düşebileceğini. Gidip oralara da yazıyor:
"Ne olur geri dönme!"
Bunun ne acıklı olduğunu, ne korkunç bir alışmak olduğunu biliyor adam. Peki kadın biliyor mu? Adamın nasıl bir isyan ve inatla ağulu aşkı başından kovmaya çalıştığını? Geri dönse adamın yeniden bütün şehri dolaşacağını...
Bütün şehri dolaşıp tek tek o yazıların üzerini daha da kara bir boyayla kapatmaya çalışacağını...
Hayatın maskarası olduğunu düşünüp düşünüp enayiliğine ağlayacağını... Şimdi, bugün, hayatın karşısında böyle maskara olmamak için bağıra bağıra yazdığını o cümleyi:
"Ne olur geri dönme!"
Ve bunun dünyanın en güçlü geri dön çağrısı olduğunu...
İstanbul'da genç bir erkek, bugün, delirircesine istiyor bir kadının geri dönmesini. Şehir duvarlarının manşetlerine taşıyor bunu.
O adama işte, kolay gelsin diyorum...
.
15 Oca 2011
Muz Sesleri
"gidenler bizim gibi olmayacak, filipina. belki sonunda hikayelerimizi onlar anlatacak, kim bilir? çünkü hep öyle olur.yaşayanlar anlatmaz, gidenler daha dilli olur.yaşamak bize en çok susmayı öğretir.birlikte yaşamak, birlikte susmayı öğretir.susup, sonra acı bir şaka yapmayı. ve biz burada tarihi böyle anarız.şaka yaparak..."
" çözül ve sar kendini, yeniden çözül ve yeniden sar sonra. böyle işte. insanı öyle fena yapar. hiç bitmesin istersin. niye? çünkü insanda öyle bir yer var. insan kaybolmak ister çünkü. bakma sen söylediklerine, insan kendini feda etmek ister. bir acıda, bir sevinçte, bir kavgada, bir hikayede erimek ister. başka türlü katlanamaz aslında kendine. o yeri, bir tek o biliyor, o alçak ömür hırsızı! "
" aslında paramparça. cam kırığı dolu içi. bazen kaleydoskop gibi görünmesi ondan. bak bak, doyama. ama o renkli resimleri yaratan, birbirine çarpa çarpa, canları yana yana bölünen cam kırıkları. her kırılmada o da kanar. kanayan bir kaleydoskop aslına bakarsan. çünkü ne zaman cam parçaları çarpsa birbirine, canı sıyrılır onun da.
fakat niye bilinmez, her seferinde sanki hiçbir şey olmamış gibi camdan dünyalar kurar kendine. sanki hiç kırılmayacak gibi yeniden. "
" dibini gördün ya, kendinin esiri olursun. o yine sana anlatsın istersin, kendi dibini unutmak için artık, dinlersin. artık ancak onun hikayeleri unutturur sana kendinde gördüğünü. "
" herkes biriydi ve herkes daha çok biri olmak için uğraşıyordu. bir isim etiketi olarak hayata yerleştirmeye çalışıyorlardı kendilerini. önce havalı, sonra mümkünse ürkütücü bir yaka kartına dönüşmeye çabalıyorlardı var güçleriyle. "
" insanın bu kadar kıymetli olmasında, öyle sayılmasında bir yanlışlık vardı. insanı ezen bir şiddet. hiç kimse olmama konforu yoktu. herkes birbirinde ya da hayat içinde eriyemeyecek kadar katı haldeydi. "
" biliyorum, onlar, savaş bitse bile kadınları savaşır gibi sevecekler. ganimetleri gibi. ele geçirildikten sonra ancak yağmalayabildikleri. "
onu ağustosta muz tarlalarına götürecektim. muz seslerini dinleyecekti. nasıl sevineceğini, hayret edeceğini düşündükçe
" -dikkat et! dikkat et!-
millet birbirini öldürürken, allahın belası oyuncak her şeyden daha kıymetli gibi görünür. bu yüzden sevmem kıymetli oyuncakları. çocukları kıymetsizleştirmekle kalmaz, bütün aileye de sanki -başka dertleri yokmuş gibi- kadersizliklerini hatırlatan bir bildiri okur bu oyuncaklar..bana sorarsan, çocuğu bu ayı öldürdü. bu plastik ayının -bir keresinde kliniğin önündeki taş zemine oturup göstermişti bana- ayakları kısacıktı. yok gibi. tıpkı çocuğunki gibi..çocuk gömleğinin içinde taşıyordu ayıyı ve elleriyle yürüdüğü için plastik ayıyı ellemeden önce avuçlarını üstüne siliyordu. ayı yüzündeki sırıtmayla çalışmaya başladığında, çocuk yarım gövdesini yana yatırıp, yanağını eline dayayıp izlemeye başladı. ben de yanına yattım. bacaklarım utanç verici uzunluktaydı. çocuk epey sonra, korkunç bir rüya görmüş gibi, belerterek gözlerini baktı:
"pilleri bitince?.."
"her ilişkinin gizli bir mezarlığı vardır. eğer iki kişiden biri bu mezarlığı yalnız ziyaret etmeye başlamışsa pek yakında o mezarlık ilişkinin de ebedi istirahatgahı olacak demektir.
'sakın o mezarlığı yalnız ziyaret etme. ne olursa olsun yanındaki adamı da sürükle. yoksa...' "
"bu yüzden örtünüyor işte ortadoğu. ne petrol ne para. betonla, peçeyle haysiyetini korumaya çalışıyor. çocuk gibi...
...
ve ona haysiyetini geri vermeye söz verenlere çocuklarını veriyor, feda edilmeleri için. bir çocuk görmüştüm afganistan'da bombalanan evinin önünde ağlıyordu. anası-babası ölmüş ve elinde yanmış bir kuran. kuran'a ağlıyordu. başka bir şey. allahlarını yağmalıyorlar. ama mesele allah değil. insanların kalplerini tarif edecek başka bir sözcüğü kalmadı. bırakmadılar. insanların kalplerini yağmalıyorlar. onlar da kalplerini kapatıyor. hikayelerimizi yağmalıyorlar. kıra döke asur tabletlerini nasıl kaçırıyorlarsa, hikayelerimizi de bizden öyle kıra döke alıyorlar. sonra geri kalan döküntüleri bize veriyorlar. 'alın siz busunuz'!... new york times bestseller listesine giriyor döküntülerimiz. döküntülerimizi, kızılderililere renkli camlar verir gibi bize geri veriyorlar."
"bir insan bir insanda başka bir hayatın kapısını görünce âşık olur."
"o gece ona, "ülkene git," dedim ilk kez, "burası daha da kötü olacak. bu savaş bitmeyecek. git."
"benim evim sensin," dedi. daha çok ağladı."
"sevmeyi enkazlarda öğrenirler. bu yüzden, onlar büyüdüklerinde sadece kırık kalpli insanları sevebilirler."
" birlikte yaşanan hikayeler, insanları birbirinin evi yapar"
"tatlı kıbbem,
bu gece bitince ne yapacağız, bilmiyorum. hep birlikte beklediğimiz o sabah gelip de bu savaş bitince.. hepimiz, sadece 'ülke' adlı bir gemi batıp 'savaş' adlı bir adaya düşünce işe yarayan adamlarız. eğer bir gün 'kurtarılırsak' bu felaket adasından, hiç bir karşılığımız kalmayacak.
savaş bizi daha yakışıklı gösteriyor filipina. eğer bir gün biterse, erkekler sökülmüş lunapark oyuncaklarına dönüşecek, çürümüş plastiğimiz ortaya çıkacak. plastik olduğumuz ortaya çıkacak. kadınlar her sabah kalkıp başka bir hayata başlayabilirler, ama erkekler... bu topraklarda erkekler öyle bir yerinden yaralı ki filipina, ne kadar sevsen geçmez."
'bizim derdimiz ne biliyor musun filipina?annelerimizin intikamını almak için büyüyoruz biz.lanet olası savaşın,tozun toprağın içinde her gece kırık oğlan çocukları büyüyor.annelerinin babaları yüzünden nasıl ağladığınıizleyen oğlan çocukları.anneleri onlara o kadar aşık ki,yavaş yavaş büyüyüp babalarına benzediklerini görmüyorlar.her gün biraz daha annelerinin kocası olarak ihtiyarlıyorlar küçükken.bir gün bir kadın geleceğini sanarak büyüyorlar.bütün bu saçma denklemi değiştirecek bir kadın.ama gelse alacak yerimiz yok.çünkü annelerimiz gibi ağlamayan kadınları nasıl seveceğimizi bilemiyoruz biz.
onları ağlattığımız için kendimizden nefret ediyoruz,ama ağlamadıkları zaman annelerimiz kadar iyi yürekli olmadıklarını sanıyoruz.'
"can tam yaradadır. biz, yani kimilerimiz, kan gibiyiz. yaranın olduğu yere doğru akıyoruz. başka türlü akmayı bilmiyoruz. bizim için hayat orada. dünyanın canı neresinden yanıyorsa başkent orası."
bir tanrıya inanmayı çok isterdim bay stevenson. insan bazen affedilmeyi çok istiyor.
.
14 Oca 2011
Yolculuğa Çıkarken Bırakacakların
Yolunu arayan bir yolculuksa çıkılacak olan, heybeni doldurmak değildir yapacağın.
Olabildiğince boşalt heybeni:"ben"i.
Sende ne çok fazla şey var şimdi. O yüzden gidemiyorsun belki.
...Tıklım tıklımsın sen;ellerin ana baba günü.
Bırak, sıkı sıkı tutmadığında seni bırakacak olan sesleri.
Kurduğun bütün o uzun cümleleri yırtıp yırtıp doldur,
burada kalacakların debelenecekleri döşeklere.
Saman cümlelerle dolu döşeklerin emniyetli kucağına ihtiyacı var kalıcı olanların.
Çok kullanılmış cümlelerin güvenliğine ihtiyacı var bu dünyaya yatıya gelenlerin.
Sen bu dünyaya yatıya gelmedin.
Gelseydin bu oyuncak yaygaralarda, bu dar odalarda küçük bir hükümranlığa kanaat eder, rahat ederdin.
Sen, rahat değilsin.
Bütün bu bilmeleri arsız yağmacılar için bırak geride.
Baksana, keyifleniyorlar, rahat ediyorlar bilince.
Bildiklerinden bahsettikçe mühim şeyler oluyor sanıyorlar yeryüzünde.
Karanlık köşelerde bilgi biriktiriyorlar, düzenli, disiplinli bir
sinsilikle; hava aydınlandığında kullanılmak üzere.
Bırak bilmelerini bu evde, bulunca keyiflensinler diye.
Bahsetmenden çok hoşlandıkları o kolay duyguları lime lime et çıkarken. Kullanılmaz hale getir.
Birinin eline geçebilir çünkü, para eder, tekrar tekrar satarlar bıkmadan.
Hiç tiksinmezler pörsümüş duyguları tıkınmaktan.
Karşılaşmaların anlık yüzlerini iade et sahiplerine.
Onlara geri ver gözlerini.
O gözler sende ne çok başka başka insanlar görmüştü.
Gülmemeye çalış onlara, sanılmış yüzlerini teslim ederken.
Sakın gülme, ciddiye alırlar seni.
Hiçbirşeyi doğru dürüst anlamazlar; ama, hızla fark ederler kendileriyle alay edildiğini.
Tiksinirsin, düşünürsen sıra bunu anlamaya gelince ne açıkgöz olabileceklerini.
Bu gümeleri, içmeleri, gezmeleri de bırak burada.
Bırak, soğurup dursun kalabalığın çocukları gecenin kaygan, şekerli hallerini.
Bu, mutsuzların eğlenme gayretinin acıklı resmi.
Bu gündüzleri de alma yanına.
Kararsız selmalaşmaların tökezlemeleri,
İyi hesaplanmış karşılaşmaların ödlekliği,
Aydınlığın yorucu nezaketleri...
Fena hırpalarlar bunları beceremeyenleri;
Kendi yüzlerini izlemeyenleri.
Kötü şeyler olacağı hissini yaratır umut.
Sakın alma yanına, uğursuzluğu çağırır.
Umut, geride kalanlara çok gerekli...
Bir şey olacağını sanıyorlar çünkü. birden bir şey olacağına gizli gizli inanıyorlar hepsi.
Korkaklar kötü bir şey geleceğini söylüyorlar dünyanın başına.
Aptallaştırıcı cesaretiyle övünenler herşeyin güzel olacağını tekrar ediyorlar.
Birden birşey olmayacak halbuki.
İnsanlığın zamanı o kadar kendinden ibaret ki!
Anlamak, geçmiş zamanlı bir fiil. Sen, geniş zamandasın, ferah bir zamanda.
Olmuşların ve olacakların ortak bilgisinin vaktine gitmektesin.
Geniş zamanlı bir bilmek kalıncaya dek sıyır kendini.
Bilmekten ibaret bir şey ol sen.
Eğer hakikaten bir yolculuğa niyetliysen.
Biraz susarsan, bildiğini anlayacaksın birazdan.
Yolculuk kimsesizliktir
Kimseyi alamazsın yanına
Avuç içine saklanacak kadar küçük birşey olsa aşk..
Keşke, saklayıp her yere götürebilsen.
"Gönülçelen" hiçbir şey kalmasın üzerinde. Bırak onu, bırak kendi evinde.
Kimse kimsede o kadar yol alamaz.
Sakın bilmediğini söyleme, bilmezden gelme:
Biri en fazla magmasını geçer diğerinin. Sıra çekirdeğe gelince...
Her aşk, çamur gibi bir eriyiğe dönüşür; yol, insanın çekirdeğine varınca.
Tarif edilmiş herşey, tariflere muhtaç bu dünyada kalacak
Onların ihtiyacı var buna. Biri bir diğerine karışmıyor böylece.
Hem kolaylaşıyor işleri, hem de vakit geçiriyorlar işte.
Bırak tarif edilmiş kendini burada.
Tarif edilmiş kendin, en büyük yükündür senin. Ya da kendin sandığın ne varsa..
Şimdi sen bir yolculuk insanısın. Yol olmak üzeresin.
Yolculuk için gerçekten hafiflemelisin.
Yol olmak için, hiçkimse olana dek eksilmelisin.
Eksilerek çoğalacağını iyice bilmelisin.
Olabildiğince boşalt heybeni:"ben"i.
Sende ne çok fazla şey var şimdi. O yüzden gidemiyorsun belki.
...Tıklım tıklımsın sen;ellerin ana baba günü.
Bırak, sıkı sıkı tutmadığında seni bırakacak olan sesleri.
Kurduğun bütün o uzun cümleleri yırtıp yırtıp doldur,
burada kalacakların debelenecekleri döşeklere.
Saman cümlelerle dolu döşeklerin emniyetli kucağına ihtiyacı var kalıcı olanların.
Çok kullanılmış cümlelerin güvenliğine ihtiyacı var bu dünyaya yatıya gelenlerin.
Sen bu dünyaya yatıya gelmedin.
Gelseydin bu oyuncak yaygaralarda, bu dar odalarda küçük bir hükümranlığa kanaat eder, rahat ederdin.
Sen, rahat değilsin.
Bütün bu bilmeleri arsız yağmacılar için bırak geride.
Baksana, keyifleniyorlar, rahat ediyorlar bilince.
Bildiklerinden bahsettikçe mühim şeyler oluyor sanıyorlar yeryüzünde.
Karanlık köşelerde bilgi biriktiriyorlar, düzenli, disiplinli bir
sinsilikle; hava aydınlandığında kullanılmak üzere.
Bırak bilmelerini bu evde, bulunca keyiflensinler diye.
Bahsetmenden çok hoşlandıkları o kolay duyguları lime lime et çıkarken. Kullanılmaz hale getir.
Birinin eline geçebilir çünkü, para eder, tekrar tekrar satarlar bıkmadan.
Hiç tiksinmezler pörsümüş duyguları tıkınmaktan.
Karşılaşmaların anlık yüzlerini iade et sahiplerine.
Onlara geri ver gözlerini.
O gözler sende ne çok başka başka insanlar görmüştü.
Gülmemeye çalış onlara, sanılmış yüzlerini teslim ederken.
Sakın gülme, ciddiye alırlar seni.
Hiçbirşeyi doğru dürüst anlamazlar; ama, hızla fark ederler kendileriyle alay edildiğini.
Tiksinirsin, düşünürsen sıra bunu anlamaya gelince ne açıkgöz olabileceklerini.
Bu gümeleri, içmeleri, gezmeleri de bırak burada.
Bırak, soğurup dursun kalabalığın çocukları gecenin kaygan, şekerli hallerini.
Bu, mutsuzların eğlenme gayretinin acıklı resmi.
Bu gündüzleri de alma yanına.
Kararsız selmalaşmaların tökezlemeleri,
İyi hesaplanmış karşılaşmaların ödlekliği,
Aydınlığın yorucu nezaketleri...
Fena hırpalarlar bunları beceremeyenleri;
Kendi yüzlerini izlemeyenleri.
Kötü şeyler olacağı hissini yaratır umut.
Sakın alma yanına, uğursuzluğu çağırır.
Umut, geride kalanlara çok gerekli...
Bir şey olacağını sanıyorlar çünkü. birden bir şey olacağına gizli gizli inanıyorlar hepsi.
Korkaklar kötü bir şey geleceğini söylüyorlar dünyanın başına.
Aptallaştırıcı cesaretiyle övünenler herşeyin güzel olacağını tekrar ediyorlar.
Birden birşey olmayacak halbuki.
İnsanlığın zamanı o kadar kendinden ibaret ki!
Anlamak, geçmiş zamanlı bir fiil. Sen, geniş zamandasın, ferah bir zamanda.
Olmuşların ve olacakların ortak bilgisinin vaktine gitmektesin.
Geniş zamanlı bir bilmek kalıncaya dek sıyır kendini.
Bilmekten ibaret bir şey ol sen.
Eğer hakikaten bir yolculuğa niyetliysen.
Biraz susarsan, bildiğini anlayacaksın birazdan.
Yolculuk kimsesizliktir
Kimseyi alamazsın yanına
Avuç içine saklanacak kadar küçük birşey olsa aşk..
Keşke, saklayıp her yere götürebilsen.
"Gönülçelen" hiçbir şey kalmasın üzerinde. Bırak onu, bırak kendi evinde.
Kimse kimsede o kadar yol alamaz.
Sakın bilmediğini söyleme, bilmezden gelme:
Biri en fazla magmasını geçer diğerinin. Sıra çekirdeğe gelince...
Her aşk, çamur gibi bir eriyiğe dönüşür; yol, insanın çekirdeğine varınca.
Tarif edilmiş herşey, tariflere muhtaç bu dünyada kalacak
Onların ihtiyacı var buna. Biri bir diğerine karışmıyor böylece.
Hem kolaylaşıyor işleri, hem de vakit geçiriyorlar işte.
Bırak tarif edilmiş kendini burada.
Tarif edilmiş kendin, en büyük yükündür senin. Ya da kendin sandığın ne varsa..
Şimdi sen bir yolculuk insanısın. Yol olmak üzeresin.
Yolculuk için gerçekten hafiflemelisin.
Yol olmak için, hiçkimse olana dek eksilmelisin.
Eksilerek çoğalacağını iyice bilmelisin.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
















