.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay
Samuel Beckett etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Samuel Beckett etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Eki 2021

Çaba sarf etmek bir suçtur, çünkü her eylemle bir düş ölür.




"ne yapacağımı bilemediğimde, göbeğimde bir fermuar olduğunu hayal ederim, boynumdan kasıklarıma inen ve onu yukarıdan aşağıya açtığımı. sonra kollarımı kollarımdan, bacaklarımı bacaklarımdan ve başımı da başımdan çekerim. kendimi kendi vücudumdan çıkardığımda, eski giysiler gibi aşağı düşer. onların altında, daha ufak, yumuşak ve neredeyse şeffaf olurum. bir denizanası gibi olur vücudum, beyaz, sütlü, fosforlu.

beni rahatlatan tek fantezi bu işte. ah evet, ancak ondan sonra özgürüm."

sür pulluğunu ölülerin kemikleri üzerinde  , olga tokarczuk

"rüyasız geçen uzun, sıkıcı bir zamandan sonra, nihayet gece bir düş gördüm. bu, hemen anlamlı bulduğum, pek anlamadığım, ama unutmadığım düşlerdendi. tek başıma, tanımadığım bir kentte yürüyordum, troya değildi bu, ama önceden görmüş olduğum tek kent troya'ydı. düşümdeki kent çok daha büyük ve genişti. gece olduğunu biliyordum; ancak ay ve güneş aynı anda gökyüzündeydiler ve üstünlük mücadelesi içindeydiler. kim tarafından bilmiyorum, hakem olarak çağrılmıştım oraya: iki gök cisminden hangisinin daha aydınlık parlayabileceği konusunda. bu yarışta ters olan bir şey vardı, ama ne kadar kendimi zorlasam da bunun ne olduğunu bulamıyordum. ta ki sonunda cesaretim kırılmış, sıkıntılı bir sesle, herkes en aydınlık parlayanın güneş olduğunu bilir ve görür deyinceye dek, 'phobios apollon!' diye haykırdı muzaffer bir ses ve aynı anda sevgili ay kadın selene'nin yakınarak ufukta aşağı kaydığını gördüm korkuyla. beni aşan bir yargıydı bu, ama sadece olanı söylediğim için nasıl suçlu olabilirdim.

bu soruyla uyandım. zorlama bir gülüşle, üstünkörü marpessa'ya anlattım düşümü. o sustu. kaç gün sürdü benden uzaklaşması. sonra geldi, daha koyulaşmış, derinleşmiş gibi görünen gözlerini çevirdi bana ve şöyle konuştu: düşünde en önemli olan, kassandra, senin tamamen yanlış bir soruya yine de bir yanıt bulmak için gösterdiğin çabaydı. yeri geldiğinde bunu anımsamalısın."

kassandra, christa wolf.

"bilgi diyorum ama aslında bir sır. hayvanlarla bizim aramızdaki fark nedir? konuşmak mı? bütün hayvanlar bir şekilde konuşurlar, gel, derler, dikkat, derler, daha bir sürü şey söylerler; ama hikayeler anlatamazlar, yalan söyleyemezler. biz bunu yapabiliriz..."

the other wind / ursula k. le guin

"... onlar saygıyı, inancı, güveni unutmuş, belki de hiç duymamış, hiç öğrenmemiş kişiler. insan, öylelerine kişi derken, dilin yetersizliği karşısında iğrenti duyar. kişi bile değiller ki! olsa olsa tanrının yanlışları, taslaklarıdır onlar."

gece, bilge karasu

sınamalı insan kendisini, bağımsızlığa mı yazgılı, boyun eğmeye mi; bunu da tam zamanında yapmalı.
sınamalarını saptırmamalı yolundan,
oynanabilecek en tehlikeli bir oyun sonunda,
başka bir yargılayıcının değil de
yalnız kendinizin tanık olduğu sınamalar bile olsa,
hiçbir kişiye bağlı olmadan:
en sevilene bile.

friedrich nietzsche, iyinin ve kötünün ötesinde

yıllar yılı hemen her gün görmeye alıştığımız yarı-anonim kişileri (bizi işe götüren otobüs şoförü, her zamanki benzin istasyonunda parayı alan adam, ofisimizdeki asansörcü, postanede pul satan adam vb.) artık görmemeye başladık mı, hemen unutuyoruz. "gösteri devam etmeli" kuralı, yalnız tiyatro için değil, bizim için de geçerli. hepimiz gösterinin bir parçası haline geldik. sahnede olmayan, artık ölmüş demektir; yoktur. yaşamla ilgilenişimiz, onu sahnede gördüğümüz gibi. bizim sahnemizde. bizim tasarladığımız sahnede.

gündüz vassaf - cehenneme övgü

"... yani iletişim kuran ile alıcı arasında paylaşılan şey ne kadar çoksa, açık biçimde ifade edilmesi gerekenlerin sayısı o kadar azdır diyebiliriz..."
ne var bunda biliyoruz zaten, tabu oynarken de öyle değil mi, diyebilirsiniz.
ama insanlarla yeni tanıştığınızda kafanızdan geçen, şöyle biri demek ki, böyle demek istedi diye en az veriye dayalı oluşturduğunuz o önyargılar hep bunu özümsememekten işte.
belki bunu derinden anlayabilsek, bu kadar iletişim kazası yaşamazdık.

insan iletişiminin kökenleri - michael tomasello

insana benzer bir tarafımız var mı?
dıştan bakınca kan, sefalet, şehvet, hırs, cinayet.
içten bakınca can sıkıntısından boğuluyoruz.

 oğuz atay - günlük

"bu dünyada zaten çok sayıda kötü şey varken, toplum bunların en kötüsü olarak kalmaktadır. bu yüzden, arkadaş canlısı bir fransız olan voltaire bile, 'yeryüzü , kendileriyle konuşmaya değmeyen insanlarla kaynıyor' demiştir."
-arthur schopenhauer

“doğru yolu bulmak için kaybolmak gerekir. labirent, içine giren kaybolsun ve dolaşsın diye yapılır. fakat labirent, o aynı kişiye; yeni bir plan çizmesi ve labirentin gücünü yok etmesi için bir başkaldırıyı da düşündürür.
işte o insan bunu başardığı takdirde labirenti yıkacaktır, çünkü; onu boydan boya geçen biri için labirent yoktur.”

italo calvino

''nereye giderdim, gidebilseydim eğer, kim olurdum, varolabilseydim eğer, ne derdim, bir sesim olsaydı eğer, kim konuşuyor böyle, ben olduğumu söyleyerek.
...
onun için benim olmadığımı görmek, yeterli olmalı, ama değil, orada olmamı istiyor, bir biçime ve bir dünyaya sahip, onun gibi, ona karşın, her şey olan benim, hiçbir şey olan o.
...
görünen o ki sözün olduğu yerde bir yaşam kesinlenebilir, bir öyküye gerek yok hiç, bir öykü zorunlu değil, yaşam yeterli yalnız başına, yaptığım bir yanlıştı bu, birçok yanlıştan biriydi, yani yaşam kendi başına yeterliyken kendime bir öykü aramam yanlıştı diyorum.
...
önemli olan dünyada olması insanın, yeryüzündeki varlığının yanında duruş nedir ki? soluk alıp vermek zorunlu yalnızca, avarelik edilmese de olur, arkadaşlık edilmese de, açıkça itiraf etmek koşuluyla kendinizi ölmüş bile sayabilirsiniz, daha özgürlüklere açık bir düzen düşleyebilir misiniz, bilmiyorum, ben düşleyemiyorum.

samuel beckett

"ne kadar az yer, içer, kitap okursan, tiyatroya, dansa, meyhaneye ne kadar az gidersen, ne kadar az düşünür, sever, kuram yaratır, şarkı söyler, resim ve eskrim yaparsan, o kadar fazla sermaye biriktirirsin; mezar böceklerinin ve toprağın yok edemeyeceği hazinen o kadar büyür. kendin ne kadar azalırsan o kadar çoğa sahip olursun; kendi öz hayatını dile getirmenle dışsallaşmış hayatını dile getirmenle ters orantılıdır; yabancılaşmış varlığın gitgide büyür."

karl marx (1844 elyazmaları)


"bir insanın bir başkası için ifade edebileceği şey öyle çok büyük değildir: neticede herkes yalnız kalır ve önemli olan şey yalnız kalanın kim olduğudur."


           

25 Oca 2014

En attendant godot


godot;
kimisine göre tanrı,
kimisine göre aşk,
kimisine göre sevgi,
kimisine göre para,
kimisine göre iş,
kimisine göre aş,
kimisine göre mevki,
kimisine göre makam,
kimisine göre maneviyat,
kimisine göre de maddiyattır.

aslında godot dediğin senin bu hayatta beklediğindir ve o beklediğin şey sırf sen beklediğin için ya da bazen kendiliğinden gelmez.

evet godot gelmez.

ama insanlar onu beklemekten vazgeçmez. hem de neden, niçin, nasıl beklediğinin hiç önemi olmadığı halde.

sadece beklerler. godot gelmez çünkü zaten godot gelmeyenin adıdır aslında.


28 Şub 2012

Molloy



Bir sefer, sonra sanırım bir kez daha, ondan sonra, sanırım, bu dünyayla işim kalmayacak.

(s. 10)

“Evet, ara sıra yalnız kim olduğumu değil, var olduğumu da, var olmayı da unutuyordum. O zaman beni bunca iyi saklamış bulunan şu kapalı kutu olmaktan çıkıyordum, bir perde iniyordu araya ve ben, örneğin son derece bilge kök ve saplarla, çoktan ölüp gitmiş, az sonra yıkılacak fidan destekleriyle, gece molaları ve güneşin bekleyişleriyle, ve bir de, kışa doğru yaklaştığı ve kış onu değersiz kabuklarından kurtaracağı için herkes tarafından hırpalanan gezegenin gıcırtılarıyla doluyordum. Ya da güvenilmez dinginliğiydim bu kışın, hiçbir şeyi değiştirmeyen karların eriyişiydim, her şeye yeniden başlamanın verdiği tiksintiydim. Ama her zaman başıma gelmiyordu bu, çoğu zaman ne mevsim ne de bahçe tanıyan kutumun içinde kalıyordum. Ve böylesi daha iyiydi. Ama onun içinde de dikkat etmek, kendi kendine sorular sormak, örneğin hala yaşayıp yaşamadığımızı, yaşamıyorsak ömrümüzün ne zaman sona erdiğini, yaşıyorsak daha ne kadar süreceğini, yani hayalin ucunu yitirmemize engel olan herhangi bir şeyi araştırmak gerekiyordu. Ama ben bunları seve seve soruyordum kendi kendime, birbiri ardından sadece seyretmek için. Hayır, seve seve değil, bir nedenle, hala orada bulunduğuma inanmak için. Oysa, hala orda olmak hiçbir şey anlatmıyordu bana. Düşünmek diyordum buna. Adeta hiç durmadan düşünüyordum, durmaya cesaret edemiyordum. Çocuksuluğumu belki de buna borçluyum. Biraz bayat ve kenarlarından yenmiş gibiydi çocuksuluğum, ama ona sahip olmaktan hoşnuttum, evet bir hayli hoşnuttum.”

(s. 65-66)

“Gerçekten de verdiğim kararların şöyle bir özelliği vardı, bu kararları aldığım an gerçekleştirilmelerini engelleyen bir şey ortaya çıkıyordu.”

(s. 43)

“…konuşabildiğim günlerde, çoğu zaman pek az bir şey söylediğimi sandığım anda pek çok şey, pek az şey söylediğimi sandığım anda da pek çok şey söylediğimi görüyordum. Diyeceğim, düşündükçe daha doğrusu giderek, konuşmadaki aşırılığım konuşma kıtlığı, konuşma kıtlığı da aşırılık biçiminde ortaya çıkıyordu.”

(s. 46)

“Yaşamım, yaşamım, kimi zaman bundan sona ermiş bir şey gibi, kimi zaman da hala devam eden bir şaka gibi söz ediyorum ve haksızım, çünkü hem bitti, hem devam ediyor yaşamım, ama bunu fiilin hangi zamanıyla anlatmalı.”

(s. 48)

” Seve seve yapabileceğimiz, sevinerek değil, seve seve yapabileceğimiz, görünürde yapılmaması için hiçbir neden bulunmayan, ama yapmadığımız şeyler! İnsan özgür değil mi acaba?”

(s. 49)

” Ama gerçekleştirecek yerde, hani deyim yerindeyse, oturup seyrediyordum bu isteği, buruşmasını ve sonunda şu ünlü tılsımlı deri gibi, ama ondan daha çabuk, ortadan yok oluşunu seyrediyordum. Çünkü insan istekler karşısında iki türlü tavır takınabilir galiba, etkin tavır ile seyirci tavrı, ve aslında ikisi de aynı sonucu veriyordu, ama ben ikinciyi yeğliyordum bir mizaç meselesi herhalde.”

(s. 70)

“Sabahları saklanmak gerekir. İnsanlar canlı ve her şeye hazır olarak, düzene, güzelliğe ve adalete susamış olarak, sizden de bunları bekleyerek uyanırlar. Evet, saat sekiz ya da dokuzdan öğleye kadar olan süre tehlikeli geçittir. Ama öğleye doğru her şey yatışır, en aç gözlüler bile doymuştur, kabuklarına çekilirler, her şey iyi değildir, ama iyi bir iş yapılmıştır, bazı kaçaklar vardır, ama pek tehlikeli değildir bunlar, herkes kendi dökümünü çıkarır. Öğleden sonra ilk saatlerde tehlike yeniden başlayabilir, yemekten, kutlamalardan, törenlerden, kısa söylevlerden sonra, ama sabahkine oranla bir hiçtir bu, bir spordur başka bir şey değil. Tabi, saat dörde ya da beşe doğru gece ekibi, gece bekçileri dolaşmaya başlar. Ama gün hemen hemen sona ermiştir, gölgeler uzar, duvarlar çoğalır, herkes duvar diplerinden gider, bilgece omuzlarını kısmış, aşırı bir saygı göstermeye hazır, saklayacak hiçbir şeyi kalmamış olarak ne sağa ne sola bakmadan, gizlenerek, ama herkesi sinirlendirecek kadar değil, ortaya çıkmaya, gülümsemeye, dinlemeye, tırmanmaya hazır durumda, vebalı olmadan mide bulandırarak, fareden çok kurbağaya benzeyerek. Sonra asıl gece gelir, o da tehlikelidir, ama kendisini tanıyanlara, orada güneş gören bir çiçek gibi açılmayı bilenlere, gece gündüz kendi kendisinin gecesi olanlara karşı lütufkardır. Hayır o da, gece de pek ahım şahım bir şey değildir, ama gündüze oranla ahım şahımdır, hele sabaha oranla iyice ahım şahımdır.”

(s. 89-90)

“Yok canım sizinkiler gibi değildi bu kavramlar, benimkiler gibiydi, yani habire sarsılan, kan ter içinde durmadan titreyen kavramlardı, bunların içinde tek bir sağduyu ya da soğukkanlılık atomu yoktu.”

(s. 91)

“Çünkü anlıyorsunuz ya, eski acıya bir bakıma, evet, bir bakıma alışmıştım. Ama yeni acı gerçi aynı türden bir acıydı, ama kendimi bu yeni acıya uyduracak zamanım olmamıştı.”

(s. 103)

26 Oca 2012

Akşamüstü gölgeler








Çektiğim acılar varlığımın inşasının irili ufaklı parçalarıdır. Sadece düşünmek var etmez insanı; duygularını, ruhunu ve hatta zekasının geliştiren asıl öğreticiler acılardır. O halde varım çünkü çekiyorum. Doğduğum günden beri anlatmak istediklerim var ve elbette asla anlatmayacaklarım ve anlatıyor gibi yapıp asla anlatmadıklarım. Önce akciğerlere değen oksijenin yakıcılığıyla başladı ilk acılar, sonra dünyanın anlamsızlığı düşünüp duran beynimin kıvrımlarındaki patlamaların elektrik çarpmalarıyla.



Doğduğumu anımsıyorum, ölümü ise düpedüz hatırlıyorum. Bir insan doğ gözyaşları dökülür sevinçten. Bir insan öldüğünde gözyaşları dökülür, üzüntüden. Yani hayat boyunca değişmeyen tek şey gözyaşlarıdır ve yeryüzünde gözyaşları sonsuzdur. Biri ağlamaya başka yerde de, bir başkasının gözyaşları diner. Biri doğarken başka birinin de öldüğü gibi. Geriye kalan sadece gözyaşları ve hiçtir. Ve arada ağzımızda bir ömür dolandırıp durduğumuz onca laf, kağıtlara döktüğümüz onca kelime sadece bir tür duygu kalabalığıdır. Tutsaklığımızdan kurtulmaya pratik beyhude uğraşlarıdır bunlar.

Asla gerçekten bir şey anlatılamaz, ancak bir şeyin hayali anlatılabilir, kendisi değil. O yüzden anlatmaya değil, anlatmamaya bakarım. Anlatma derdinden çok anlatmamanın zevkine kurulurum. Ama yine de hiç susmam, eğer bir gün susarsam, bu artık söylenecek hiçbir şey kalmadığı içindir, her şey söylenmiş, hiçbir şey söylenmemiş olsa bile.

30 Eki 2011

Üçleme




Molloy, koltuk değnekleriyle kent dışında bir çukurun dibinde fiziksel çöküşünün tamamlanmasını beklerken modern insanın metafizik serüvenini dile getirir: 'Çürümek de yaşamaktır...' Yaşlı ve felçli olan Malone, ölüme, 'bedeninin karar vermesini' beklerken yaşamdan elinde kalan tek gücü kullanır: Kendi kendine anlattığı gerçekle düş arası öykülerle, ölüme giden devinimi içinde bilinçsel ben'ini, bedensel ben'inin çöküşüne tanık kılar. Molloy'un koltuk değnekleri gibi, Malone'un da fizik dünyayla ilişkisini ucu kancalı bir sopa sağlar: Her ikisi de uygarlığın yıkıntıları içinde, 'çürüme süreçlerine bir çeşni' katmaktan geri kalmaksızın, koltuk değnekleri ve sopalarıyla, kendilerine yaşamdan ölüme, dilden mutlak sessizliğe giden yolu açmaya çalışırlar.

"sayısını mevsimlere göre azaltıp çoğalttığım yatak örtülerinin içinde çıplak yatıyorum. terlemiyorum hiç, üşümüyorum da.
yıkanmıyorum ama kirlenmiyorum da!"


"aynı deftere, aynı kurşun kalemle yazıyorum kendimle ilgili de. çünkü ben olmaktan çıktı yazdığım, söylemiş olmalıyım bunu daha önce, yaşama yeni başlayan bir başkası o..."

"ölürken, benim düşerken duyduğum acıdan daha azını duymuş olmalıydı.
en azından ölmüştü..."

"yumulu gözlerimin ardında başka gözlerin kapandığını duyumsayacak kadar bir sürede yaşardım. ne kötü bir son."

"üzerimde bozuk para olsa yazı tura atardım. gece uzun, öğüt vermiyor insana, kesin bu. gün ağarana kadar dişimi sıkmalıyım diyorum. bence en doğrusu bu.
güzel düşündüm, çok güzel düşündüm. eğer gün doğduğunda hala hayatta olursam bir karara varırım. uykum geldi. ama cesaret edemiyorum uyumaya... ya ruhumu teslim etmişsem şimdiden?"

"gökyüzü aslında göründüğünden daha uzak değil mi anne, dedim. kötü niyetle sormamıştım, gökle aram kaç mil uzanıyor, bunu merak ediyordum yalnızca.
tam ne kadar görünüyorsa o kadar uzakta, diye yanıtladı...
haklıydı."

"acılarımdan söz etmeyeceğim ,onların en derinlerine gömülmüş, hiçbir şey duyumsamıyorum. orada ölüyorum işte, aptal bedenim ayırdına varmadan. görülen, bağıran ve çırpınan benim budala kalıntım. birbirlerinin farkında değiller. bu karmaşanın içinde bir yerde düşünce çabalıyor ama sonuçsuz çabası. her zamanki gibi beni arıyor olmadığım yerde. o da sakinleşemiyor, rahat bıraksın beni!"


"unutmamak için not alıyorum, her türlü olasılığı göz önünde bulundurarak, gecikmeden kafana iyice geçir şapkanı. ama her şeyin bir zamanı var..."
"gece uzun, öğüt vermiyor insana, kesin bu. gün ağarana kadar dişimi sıkmalıyım diyorum. bence en doğrusu bu. güzel düşündüm, çok güzel düşündüm.

eğer gün doğduğunda hala hayatta olursam bir karara varırım..."


"uykum geldi. ama cesaret edemiyorum uyumaya...ama ya ruhumu teslim etmişsem daha şimdiden? yeter malone..."


"kalbi elimin altında atıyordu, oysa elim kalbinden o kadar uzaktı ki. neyse ki bayır aşağı gidiyorduk. neyse ki şapkamı onarmıştım, yoksa rüzgar alıp götürürdü onu. neyse ki hava güzeldi ve artık yalnız değildim. neyse ki, neyse ki..."

"bu martı gözleri sinirimi bozuyor benim. eski bir gemi kazasını anımsatıyor bana, hangisiydi unuttum..."



19 Tem 2011

“Disamistade”



“Hayır, hiçbir zaman kurtulamadım kendimden, hatta yaşadığım bölgenin sınırlarını bile bilmiyordum. Ama oldukça geniş sanıyordum onları. Ancak, bu inanç hiçbir ciddi temele dayanmıyordu, basit bir inançtı sadece. Çünkü bölgem gidebildiğim yerde sona erseydi, bana öyle geliyor ki, bir çeşit alçalış bana bunu hissettirirdi. Çünkü bölgeler, bildiğim kadarıyla ansızın bitmez, belli belirsize birbirlerinin içinde erirler. Ve ben, hiçbir zaman böyle bir şey fark etmedim. Şu ya da bu yönde, ne kadar gidersem gideyim, gök aynı gök, toprak aynı topraktı, günler ve geceler boyu, hep aynıydı. Öte yandan, eğer bölgeler belli belirsizce birbirlerinin içinde eriyorsa, ki kanıtlanması gereken bir noktadır bu, o zaman, hep orda olduğumu sanırken, birçok kez kendi bölgemden dışarı çıkmışımdır belki. Ama basit inancımı sürdürmek daha işime gelir, bana, Molloy, senin bölgen çok geniş, hiçbir zaman çıkmadın onun dışına, bundan böyle de çıkmayacaksın, diyen inancımı. Ve onun o uzak sınırları içinde nereye gidersen git, hep aynı şey, tıpatıp aynı şey olacak. Bundan şu sonuç çıkarılabilir ki, yer değiştirmelerimin, katettiğim yerlerle hiçbir alışverişi yoktu, onlar başka bir şeyden, örneğin, göze görünmez sarsıntılarla beni yorgunluktan dinginliğe, dinginlikten yorgunluğa götüren gizli tekerlekten ileri geliyorlardı. Ama şimdi aylak aylak dolaşmıyorum artık, hiçbir yere gitmiyorum, hatta yerimden bile kıpırdamıyorum, bununla birlikte hiçbir şey değişmemiştir. Odamın, yatağımın, vücudumun sınırları benden en az bölgemin sınırları kadar, görkemli günlerimin sınırları kadar uzak. Ve çevrim sarsılarak devam ediyor, kaçışlar ve açık ordugahlar, sınırsız bir Mısır’da çocuksuz ve anasız. Ve örtünün üstündeki ellerim, daha şimdiden buruşmaya başlamış ellerime bakıyorum, benim değil artık onlar, kolum yok benim, bir çift bu, örtüyle oynuyorlar, belki de aşk oyunları bunlar, belki birbirlerinin üstüne çıkacaklar. Ama çok sürmüyor bu, yavaş yavaş kendime çekiyorum onları, oh direniş başlıyor. Kimi zaman, ayaklarım için de aynı şey oluyor, onları, biri parmaksız, biri parmaklı halde yatağın ucunda gördüğüm zaman. Ve bu, ayrıca üstünde durulmaya değer bir noktadır. Çünkü bacaklarım, az önceki kollarımın yerini tutan bacaklarım, şimdi, kaskatı ve son derece duyarlıdır ve onları, hani bir bakıma kazasız belasız duran kollarım gibi unutamamalıydım. Bununla birlikte unutuyorum ve benden uzakta, birbirlerini gözleyen çifte bakıyorum. Ama ayaklarımı, böyle oldukları zaman kendime çekmiyorum, çünkü yapamam bunu, onlar, benden uzakta, gerçi az öncekine oranla daha uzakta, ama yine de uzakta, öylece kalakalıyorlar. Toplanma borusunun susuşu. Kentten kesin olarak çıktığım ve geriye dönüp baktığım zaman, kentin bir parçasına baktığım zaman, sanki işte o anda, bunun benim kentim olup olmadığını anlamam gerekir gibiydi. Ama öyle olmadı, boşu boşuna baktım ona, belki de hiçbir soru sormadan, geri dönüp yalnızca alınyazımı kışkırtmak için baktım. Belki de, sadece bakıyormuş gibi yapıyordum. İçimde, bisikletimi arama duygusu yoktu, hayır, gerçekten yoktu. Daha önce de söylediğim gibi, karanlıkta, kırın ıssız, dar yollarında, küçük tepecikler arasında inip çıkarak ilerlemek pek de hoşnutsuzluk yaratmıyordu bende. Ve kendi kendime, başkaları tarafından tedirgin edilme şansız az, diyordum, tersine, eğer görürlerse, ben onları terdirgin ederim. Sabahları saklanmak gerekir. İnsanlar, canlı ve her şeye hazır olarak, düzene, güzelliğe ve adalete susamış olarak, sizden de bunları bekleyerek uyanırlar.”

“Sözcüklerin ve ölü şeylerin bildiği kadarını biliyorum, ve bu, tıpkı iyi kurulmuş cümlelerdeki gibi, cesetlerin o uzun sonatındaki gibi, bir başı, bir ortası, bir de sonu olan, güzel, küçük bir toplam meydana getiriyor. Ve ister şunu, ister bunu ya da başka bir şey söyleyeyim, gerçekten hiç önemi yok. Söylemek, uydurmak demektir. Doğru ya da yanlış. İnsan hiç bir şey uydurmaz, uydurduğunu, kaçıp  kurtulduğunu sanır, oysa dersini gevelemekten, öğrenip unutulmuş bir düşüncenin kırıntılarını, üzerinde ağlayıp durduğumuz gözyaşşız yaşamı gevelemekten başka bir şey yapmaz. Ondan sonrası bok.”


Samuel Beckett, Molloy, sf.  87, 88, 89, 154
Çv. Bertan Onaran,  Cem Yayınevi, Yaylacılık Matbaası, İstanbul 1967

17 Tem 2011

Godot'yu Beklerken...




* Ömrümce, kendime, Vladimir, makul ol, henüz her şeyi denemiş değilsin, deyip karşı koymuştum o fikre. Sürdürüyordum mücadelemi.

* Sanki bir sensin acı çeken! Ben insan değilim çünkü! Yerimde olmanı çok isterdim. Neler derdin kim bilir!

* İnsan hayatta küçük şeyleri ihmal etmemeli...

* İşte tipik bir insan - ayağının kusurundan ötürü ayakkabısını suçlayan!

* Doğduğumuz için mi pişman olalım? Ürkütücü bir mahrumiyet bu...

* İnsan gülmeye cesaret bile edemiyor artık. Sadece tebessüme imkan var...

* Kutsal toprakların haritalarım hatırlıyorum. Renkliydiler. Çok güzel. Ölü Deniz soluk maviydi. Bakmak bile susatırdı beni.

* Tam olarak nasıl davranmamız gerektiğini öğreninceye kadar bekleyelim...

* Neyse odur insan. Aslı değişmez insanın...

* Demiri tavında dövmek gerek...

* Yol herkesindir...

* İnsan tek başına seyahat edince yol bitmek bilmiyor...

* Benzerlerimden uzun süre ayrı kalamam, benzerlik kusurlu bile olsa...

* Teorik olarak kemikler, taşıyıcının hakkıdır...

* İkinci içiş harika olmaz... İlkine göre yani... Ama yine de hoştur...

* Ne kadar çok insan tanırsam o kadar artar mutluluğum. En zavallı yaratıktan bile çok şey öğrenir insan; zenginleşir, sahip olduğu nimetlerin önemini daha iyi idrak eder.

* Hep bir ağızdan konuşursak, hiçbir şeyi halledemeyiz...

* Herkes payına düşeni yaşar...

* Dünyadaki gözyaşı miktarı sabittir. Ağlamaya başlayan biri için, bir yerlerde bir başkası keser ağlamayı. Aynı şey gülmek için de geçerlidir...

* Zaten her şey yatışıyor...

* Ne beklemek gerektiğini biliyorsa insan eğer, sabretmekten yılmaz...

* Teşvik edilmeye öyle ihtiyacım var ki? Sonuna doğru biraz performansımda düşüş oldu fark etmediniz mi? Gördüğünüz gibi kusursuz değil...

* Ya yürür, ya sürünür...

* Herkes değişir, biz değişemeyiz...

* Ne olağanüstü oyunlar oynar hafıza!..

* İnsan halet-i ruhiyesine hakim olamaz ki.

* Ama önemli olan davranış tarzı, insan yaşamak istiyorsa buna dikkat etmeli.

* Aynı pisliği iki defa göremezsin.

* Ya çabuk unuturum ya da hiç unutmam.

* Tanımak mı? Nasıl tanıyacak mışım? Şu kepaze hayatımı çamurda geçirdim! Sen de tutmuş manzaradan bahsediyorsun!

* Her koyun kendi bacağından asılır. Ölene dek...

* Madem ki susmasını beceremiyoruz, beklerken sakin konuşmaya çalışalım.

* Başlamaktır zor olan.Evet ama karar vermek gerekir.

* Her noktadan yola çıkılabilir.

* İnsan ararken bir şeyler işitir. Bu da bulmayı engeller. Düşünmeyi engeller.

* Kararlı bir biçimde Doğaya dönmemiz gerekir.

* Başka kompartımanda. Boşluktan yana eksiğimiz yok.

* Daima bir şey buluruz, değil mi Didi, bize varolduğumuz izlenimini verecek?

* Kulaklarımızda hala çınlayan imdat çığlıkları bütün insanlığa dönük!

* Kollarımızı kavuşturup durumun eğrisini doğrusunu ölçüp biçerken de, türümüzü onurlandırdığımız doğrudur.

* Kaplan kaplanın yardımına hiç düşünmeden koşar ya da balta girmemiş ormanın derinliklerinde. Kaybolur.

* Bütün bildiğim şu: saatler geçmek bilmez ve bu koşullarda bizi, vakit geçirmek için türlü türlü nasıl desem-ilk bakışta makul gözüken, ama zamanla monotonluğa dönüşecek oyunlara başvurmaya zorlar.

* Bekliyoruz. Sıkılıyoruz. (Elini kaldırır.) Hayır itiraz etme, sıkıntıdan patlayacağız, inkar edemeyiz bunu. Güzel. Peki. Bir değişiklik oluverince ne yapıyoruz? Fırsatı kaçırıyoruz. Hadi işe koyulalım. Birazdan her şey bitecek ve biz yeniden yalnız kalacağız, hiçliğin orta yerinde.

* Körlerin zaman kavramı yoktur. Zamanla ilgili nesneleri de görmez onlar.

* Dün kimseyle tanıştığımı hatırlamıyorum. Ama yann da bugün biriyle tanıştığımı hatırlamayacağım. Yani aydınlanma konusunda bana güvenmeyin.

* Ne zaman!Ne zaman! Günün birinde! Yetmez mi işte! Başka günlerden farksız bir gün dilsiz oldu, günün birinde de ben kör oldum. Günün birinde sağır olacağız. Günün birinde doğduk, günün birinde öleceğiz. Aynı gün, aynı an, size yetmiyor mu bu kadarını bilmek?

* Bir ayağımız mezarda dünyaya getirirler bizi, güneş bir an parıldar, sonra yeniden gecedir.

* Uyuyor muydu m ben başkaları acı çekerken? Şu anda uyuyor muyum? Yarın uyanınca veya uyandığımı sandığımda, bugün hakkında neler söyleyeceğim?

* Peki sen kimin omzuna basacaksın.


Samuel Beckett

Çeviri : Uğur Ün-Tarık Günersel

Okuma : Epigraf 1.ci Perde (Hasan Anamur Çevirisi)

18 Nis 2011

Cascando



1.
neden sadece halinden
ümit kesilsin
sözcük barınaklarının
düşük yapmak kısır olmaktan daha iyi değil mi
sen gittikten sonra saatler öyle ağır ki
hemen hep sürüklemeye başlayacak
arzunun yatağını kör gibi tırmalayan pençeler
eski aşklar büyütünce kemikleri
seninkiler gibi gözlerle dolmaya görsün yuvalar
hemen olması hiç olmamasından daha iyi değil mi
yüzlerine sıçrayan karanlık arzu tekrar
söylüyor dokuz gün asla yüzdüremedi batan aşkı
ne de dokuz ay
ne de dokuz ömür

2.
tekrar söylüyorum
öğretmezsen öğrenemem
tekrar söylüyorum bir son var
son defanın bile sonu
yalvarmanın son seferi
sevmenin son seferi
rol yapmayı bilmemeyi bilmenin
söylemenin son seferinin bile bir sonu var
beni sevmezsen sevilemem
seni sevmezsem sevemem
bayat sözlerin yayığı gene kalpte
eski lavabo pompasından aşk aşk aşk diye fışkıran ses
dövüle dövüle kesilmiş sütün suyu
değiştirilmesi imkânsız sözcükler
korkutuyor gene
sevmemek
sevmek ve seni değil
seviliyor olmak ve senin tarafından değil
rol yapmayı
rol yapmayı bilmemeyi bilmek
ben ve seni sevecek olan diğerleri
severlerse seni
3.
sevmezlerse seni

Samuel Beckett – Echo’s Bones and other Precipitates (Yankının Kemikleri) – 1936
Çeviri: Suat Kemal Angı