.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay
Turgut uyar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Turgut uyar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Eki 2020

Toprak çömlek hikayesi 1


 k ı r ı k

... sigara içerler. en çok sevdikleri, denizi örtmeye yaradığı için keten ipliğinden örülü perdelerle o küçük porselen vazolar bir de o sarı çamur çömlekti. ben o vazoları çin'den biliyorum, öyle tatlı hoşuma gidiyor belki de ondan. birinin üzerinden erkeğine karşı ağır, ipeksi giysilerinden soyunan, ince, büyük saçlı bir kadın var, lâcivert turuncu karışığı, nasıl zarif, nasıl hazır ve erkekcil. büyük yunus balıkları insanın aklından geçiveriyordu, derin denizlere istekle koşan büyük, erkek-dişi yunus balıkları. öteki hep kırmızıydı, sürekli, balıklı bir kırmızı. birbirine girişmiş iki üç gece vardı içinde, ışıltılı, suskun, iri yunusların uğramayacağı sığlıklarda ancak bulunabilecek bir suskunluk içinde. çömleği ise anlatamam. anlatılamaz zaten. yeri gelince duyuluverir.

ben hep gözlerinden uzağa götürürdüm onları bile bile. aramalarını bilmek beni sevindirir. bir zaman sonra yine yatağın, yatıldığında görülebilecek bir uzağına koyarlardı. onların bulunduğu ortamda sevişmek hoşlarına gidiyordu. ben kaldırıyordum, onlar oraya getiriyorlardı. aradıklarını bilmek beni hem sevindiriyor, hem katlanamıyorum. bir buna katlanamıyorum galiba. bu olmasa o kadar derinime inemez, beni o kadar çaresiz, o kadar yalnız bırakamaz bu sevişmeleri.


keten örgülü perdeleri denizi örtüyor onun için seviyorlar, biliyorum, söyledim. her şeylerini o kadar iyi biliyorum ki, kendi yaşadığımı sanıyorum. sevişirken deniz dağıtıyor onları sanıyorum, bir de açıklığına, gizlisizliğine katlanamıyorlar. hele yatağı nasıl seviyorlar kimbilir. loş odada, vazoların, çömleğin ülkelerinde, birinden öbürüne gidip gelerek, onlardan dağılıp yayılan tükenmez zamanda, damarsız, ince siyah bir ağaçtan, beyaz tentenelerin çevrelediği yatakta nasıl akıp gidiyorlar kimbilir. koyu vişne rengi örtünün serinliğine uzanıyorlar, donuk parıl bakır kırmızı sigara küllükleri, keten örgü perdelerle örtülmüş yakın bir deniz, uzak sokaklar ve içeri bırakılmayan o güneşler.

yataklar, bir yatan olmadıkça içlerinde hep bir hüzün verir insana. ama onlar bu hüzün içinde gitgide daha çok birbirlerine sarılmak isteğini, gereksinmesini, bundan kaçınılmazlığı duyarlar. yatakların yataklı hüzünlerin getirdiği yalnızlık kokusu, avunmak istemelerinin ateşini, doyuruculuğunu arttırır. yatağı doldururlar. yatağın karşısına düşen aynada, birbirlerinin bacaklarını, omuzlarını, göğüslerini, sıkı sıkı, istekle saran kollarını, utangaçlığı, bir orman uğultusunda, önüne durulmaz bir çavlan akıntısında, yitmiş birbirlerine borçlu gözlerini ister istemez, daha çok kaçamak isteklerle gördükçe, sevişmelerine küçük küçük günahlar da katılırmışçasına, sarsılırlar, tadları artar, deniz gitgide unuttukları bir şey olur. sonra o ormanaltı serinliğine vardılar mı, iki porselen vazoya, sarı çamur çömleğe bakarlar. birinin balıklar gibi diri, aç gençliği, öbürünün hiçbir şeyi umursamamak zorunda olan, geçmeye, tükenmeye yüz tutmuşluğun telâşındaki doymazlığı, erkek delicesine aradığı pürüzsüzlüğü, düzlüğü, tüysüzlüğü öbüründe bulur, doyar. öbür saatleri bekler. yanyana uzanır sigara içerler.

ama ben yekta, bunları neye kuruyorum. andıkça içlenmem, inlemem artıyor. şimdi bu odada oturmayı seviyorum. bu koltukta, hem de, bu resmin karşısında. eskiden bilmezdim bu resmin böyle güzel idiğini. bu mor lekeler beni dinlendiriyor sanki. akçaburgaz yalnızlığıma benziyor. gene vazolar yataklarına göre. belki de benim varlığımdır, benim varlığımdan önlerine duran engeldir onların istediklerini bileyip, önüne durulmaz, doyulmaz eden.

şimdi konukları var içeride. onun için, benim için neler söyleyecekler kimbilir. uzaklarında çok kalmasa.


y a n g ı n t o p l a n t ı s ı


faliha –aşkın o yalnızlığı ellerinde ağzında nasıl belli nasıl o giysileri hüzünlü balkonlara sığdıramıyor her gün görüyorum. işte evindeyiz eşyalarına bile sinmiş

rüksan –yalnız kalabilmek gitgide güçleşiyor eğer bu aşk ise imrenirim doğrusu ben örneğin ben deli örümcekler gibi yalnızlığa vurgun yeni geceler kuruyorum pencereleri nasıl kapıyorum görseniz suları sürüyorum ekinleri düşünüyorum horasanla örülmüş surlarca heryerlerim sımsıkı ama bir yerden yine sızıyorlar bir şehir bir elbise çarşısı bir öbek çiçek bir başkasının isteği yine sızıyorlar çaresiz kuşanıyorum başkalarını,

faliha –ama onun yalnızlığı başka ürkütücü midyeler gibi kapanıyor mutluluğa ister istemez...

neclâ –bana kalırsa bunun tek bir adı var evinde olduğumdan söylemeye dilim varmıyor utanıyorum.

faliha -...bu iki başlı aykırılık töreye tabiata bu gizlemek, bu gizlenen ilinti bir gün ağulayacak onu korkarım hem kimselere anlatamayınca mutluluğu eksik kalmıyor mu döküp saçamayınca pazarlara çıkaramayınca gözlerimde ağzımda götüremeyince dükkânlara yalnızlık mı demeli bilmem sürgün mü demeli yoksa o elleri ayıklayınca yatağından o duvarlara dönünce surlar gibi surlar gibi o rahatlığı bulanınca akmaz suların sizden yana değilim rüksan öyle sanıyorum

rüksan –ötesini umursamıyorum o şavkıma o güneşler balkıması o dilim dilim gemi ateşleri bir vursun yaşamama şehirleri bir bir bırakır gider gibi bir yeni dağlara ormanlara hayvanlara gider gibi kumlar gibi canlılar gibi öyle gibi bir bunu düşünüyorum işte bir bunu bir doyurgan yalnızlık geliyor aklıma yerimde duramıyorum

dağbaşı yalnızlığı değil sukenarı yalnızlığı değil bir şehir yalnızlığı, boşluğu, ancak istekle takılan gerdanlıklar gibi boyunda göğüste pırıl pırıl, bizi yiyen geliş gidişlere sokak gecelerine kötü aşklara karşı kuşanılmış bir yalnızlık, yeniden doğurganlığımızı hazırlayan hatırlatan kırgın belki ama gitgide bizi hem kendimize hem insanlara iteleyen bir yalnızlık gerisi tembellik diyorum belki belki yılgınlık kabullenmişlik daha iyisini bilememeklik bir parça bir bilsem aşktandır bu durulma bu yalnızlık ondaki bir bilebilsem kimdir nerdedir ölü müdür diri midir bir bilsem gider bulurum benim yalnızlığımı

faliha –tıpkı düşünemiyorum elimden gelmiyor ama size hak verebilmek sevindiriyor beni bir şeylerin usul usul avuttuğunu duyuyorum bir yel esiyor sanki ince bir akşamüstü yeli içli kır resimleri geliyor aklıma

neclâ –aman bırakın tanrı aşkına, hiçbirinizi anlamıyorum, ortada düpedüz bir aldatma var işte o kadar. ben asıl kocasını düşünüyorum. iyi dayanıyor doğrusu, talihli kadın yani. ama dedikodunun önünü almak mümkün değil elbet. herkes neler söylüyor, ben de ayıplıyorum doğrusu. aman çok hoş şey kardeş. hem nerdeyse gelir şimdi kapatalım.

adile –şu denizin uğultusu olmasa unuttuğum pek çok şey olacak bu saçlarıma üzülüyorum bazı günler oluyor yetmiyor yaşamama... soğuk bir şey içmez misiniz

şermin –ama bugünlerde çok iyi görünüyorsunuz adileciğim, üstelik pek mutlu bir haliniz var.

adile –öyleyse sevindim. ama mutlu olmamak için hiçbir gerek yok dünyada, siz de olabilirsiniz, biraz cesaret biraz da mutluluğu istemek yeter galiba, evet bu kadarı yeter, sevmekle elbet... "içeri girer girmez sezdim benden konuşulduğunu, anlıyorum niyetlerini, beni tedirgin etmek istiyorlar, kınamak istiyorlar kendi güçsüzlüklerinde bulamadıklarının yankısı var bende. ama bu kalabalık iyi bir fırsat, söyleyeceğim, söylemeliyim daha mutlu olmak için, bütün tadını duymalıyım söylemenin açığa vurmanın herkese herkese..."

ıslak omuzları ıslanmış saçları deniz güneşlerinde kuruturcasına yanarak soluyarak ama gen tadla yaradılışın o güzel gereğine uymak bir zamanlar bir tükenmez bayırda gitgide ölüyordu o küçük canlı çekirdek gitgide e tuz rüzgârlar nemli hava saldırgan ellerle bulunuyordu yüreklerle aranan ben o bayırdan dönmüş ekmek içtiğimiz sular dizlerimizdeki bu güç derimizdeki tad karşı koymak için kaçmak için değil alçacık durgun düzlüğümden el sallıyorum beni kınadığınız tepelereiyi baksanız bir gül olacak avuntum gözlerinizde iyi baksanız bir şaşmaz tüfek iyi baksanıza yolunu bilen bir coşkun beygir bunlar kandırmıyorsa yatın tavana uzun uzun bir coşkun beygir şerminciğim, o sarı delikanlıyı sevemediniz bir türlü ama iyi de gizlediniz. beni kınarken şimdi neler dışarı aklınızda acaba.

siz neclâ hanım, sizi günün birinde birden bırakıp giden belki de bıktığı için giden o güzel tatar evliı yüzünden kinlisiniz sevmeye, kocanız ne yapıyordu o zaman. kimselere duyurmadım sanıyorsanız öyle sanmayın artık.

suzan hanım, mehlika hanım bütün yanılmış kadınlar sizler sizler sizler hepiniz çok rahatım artık deniz akşamları gibi rahatım kötü rüzgârlara karşı koruyorum teknemi yaşlı teknemi ama iyi sevgili teknemi birinden aldığım bitkisel huzuru insanca öbürüne taşıyorum onda bulduğumu kadar bilseniz ona söylerim o güzel ben böyle öğrendimden bitkiler alakanat şen balıklardan böyle artık töreler değil örnek örnek örnek uçmak kendi kurduğum her şey beni mutlu ediyor umurumda değil başka hiçbir şey hiçbir şey bu gece de işte istekle onu bekliyorum


arapar ç a


Sevmek ve söylemek

Sonra iyilik gelir ister istemez

Bir orman buduyoruz uyanın farkına varın

Bir kasırgaya karşı duruyoruz

Bitkice değil şğphesiz tam insanca

Korkmayın dalgalardan yılmayın

Çekin kürekleri


Dünyanın En Güzel Arabistanı 45-46-47-48-49-50-51


12 Kas 2016

Beni bir sardunya büyüttü belki de



''tut ki bir fransız bayrağı bulmuşsun
bleu blanc rouge
ya da bir olimpiyat meşalesi
kim barıştırır seni dünyayla
hangi sulh hukuk
hangi uyuşmazlık mahkemesi
'derin dereleri derin mi sandın'
diyor birisi radyoda.''


Turgut Uyar



Ayıcılar geçti, affedilmemiş insanlar geçti
Şehirler taş yürekliydi şarkısı-beyaz
İnsanların büyük rüyaları vardı
İnsanlar bir ölümle öldüler ki
Sevgiler arasında şaşırıp
Bir unuttular ki deme gitsin
Ben olanca kuvvetimle halatlara asılıyorum nafile
Ben ayrı düşmüştüm bir kere
Ayrı düşmüştüm insanlardan
Bu yıldız tutmaz mavilikte
Ne deniz ne köpük kâr eder bana
Arada bir ağlamak için
Onu kocaman ellerimle sevdim
Ölüm daha saçlarına gelmemişti şarkısı-beyaz
Saçlarını kestim ,şarapla ıslattım
Saçlarını koynumda saklıyorum
Arada bir ağlamak için
Ve suların altında mavileyin
Küstah bir çalparaydı ayağını uzatmış
Mesut hatırasına balıkların
Ve kocaman küfürleriyle sarhoş
Yatardı yavaşlamış tüyleriyle
Gemicilerin öldürdüğü kuş
Siraküzaya uğrayamadık
Torbadaki çakıllara baktım şarkısı -beyaz
Sonra dalgalar geldi dile
Sonra bir mavilik aldı her yerimizi;
Nasıl hatırlıyorsan dünyayı
Öyle..

Cemal süreya

Bana bir şeyler söylediniz, anlamadım
Bir cümle, bir iyi söz, gene anlamadım
Doğrusu hiç anlamadım, siz ne demiştiniz?
Ben ne demiştim, ve çekip gitmiştim sonra
Öyle ya, niye hiç değişmedi bakışlarınız?


Edıp Cansever



Neruda ne iyi diyor: 'Yalnız Kedi, baştanberi kusursuz biçimdeydi' diye. Yere düşen bir gazete, yeni ütülenmiş bir çamaşır, yeni alınan bir eşya, hep Kedi içindir. Evin en rahat, en yüksek, en alımlı köşesini bulur ve kendine ayırır. Kedi, evi sever. O yüzden denizi bile aşıp bulur evini de sahibini pek aramaz. Sahipsizdir. Yemek vererek gönlünü kazanamazsınız. Sizi o seçer, görmeyince de unutur. Bir daha gördüğünde, aradan hiç zaman geçmemiş gibi sürdürür ilişkiyi. (...) Kedi, kendi varoluşunun başlıbaşına bir mutluluk kaynağı olduğu inancındadır, ödün vermez. Nankör sayılması bu yüzdendir sanırım. Almaktan çok paylaşmayı sevenlerin hayvanıdır Kedi. Uyudu mu kinini de unutur..

Tomris Uyar 

          

29 Ağu 2014

yataklar



Yataklar, bir yatan olmadıkça içlerinde hep bir hüzün verir insana. Ama onlar bu hüzün içinde gitgide daha çok birbirlerine sarılmak isteğini, gereksinmesini, bundan kaçınılmazlığı duyarlar. Yatakların yataklı hüzünlerin getirdiği yalnızlık kokusu, avunmak istemelerin ateşini, doyuruculuğunu arttırır. Yatağı doldururlar. Yatağın karşısına düşen aynada, birbirlerinin bacaklarını, omuzlarını göğüslerini, sıkı sıkı, istekle saran kollarını, utangaçlığı, bir orman uğultusunda, önüne durulmaz bir çavlan akıntısında, yitmiş birbirlerine borçlu gözlerini ister istemez, daha çok kaçamak isteklerle gördükçe, sevişmelerine, küçük küçük günahlar da katılmışçasına, sarsılırlar, tadları artar, deniz gitgide unuttukları bir şey olur. Sonra o ormanaltı serinliğine vardılar mı, iki porselen vazoya, sarı çamur çömleğe bakarlar. Birinin balıklar gibi diri, aç gençliği, öbürünün hiçbir şeyi umursamamak zorunda olan, geçmeye, tükenmeye yüz tutmuşluğun telaşındaki doymazlığı, erkek delicesine aradığı pürüzsüzlüğü, düzlüğü, tüzsüzlüğü öbüründe bulur, doyar. Öbür saatleri bekler. Yan yana uzanır sigara içerler,,,

9 Şub 2014

Ben



Ben hep sıkıntılıyım, Yani bir adamın canı sıkılır, o ben'im. Çünkü bana en yaraşan durumdur sıkıntılı olmak. Ben silâhsız bir askerimde ondan. Törenler aske­riyim ben. Cumartesi ve Pazar as­keri. Aslında karışık bir şey, kime ne söylenebilir? Bir sıkıntıyı ısrarla büyüterek, asıl büyük sı­kıntıya ısrarla giden tümün attığı çekirdek. Pis bir köleliğe, ve. son­suz çılgınlığa varacak bir oluşu­mu sıkıntıyla bekliyen bölünmez Varlık'ın ben'i.

Ondan severim sıkıntıyı, Se­vincin o amansız, o aşağılayıcı bönlüğünden korur beni.

Ne söylenmişse ve ne söylenmemişse, ne yapılmışsa ve ne ya­pılmamışsa, ne düzeltilmişse ve ne düzeltilmemişse ondan sıkılan biri. Belki, söylenmemişin, yapıl­mamışın ve düzeltilmemişin telâşı içinde biraz. O kadar. Ve sıkıntılı. Ve sıkıntılı.

İşte böyle başlıyordu heryerde mutsuzluk. Ve mutsuzluk büyük bir umut gibi çekiyor kendine be­ni. Değişiyorum ve çoğalıyorum gibi. Tek büyük doğrunun yarım dilimi o. Kim bilebilir işe yarama­manın değinmesini? Ha!.. Cumar­tesi ve Pazar günlerinde. Yorgun, izinli ve silâhsız bir asker.

Sonra kim döneniyor ortalar­da benden başka. Şiir yazdığım söyleniyor ortalarda. Değil.

Ben, kutsal bir bahaneyim, belki de bir sığınakım kendime.

Papirüs Eylül 1966

29 Oca 2014

Yaralı olduğunu sanan birisinin hüznüne gazel


Şehir birden başladı, sol tarafta hendekler
işportacılar, dükkancılar ve akşamüstüne gidip gelenler
ve onun hüznü vardı

Şehirler olsun varsındı ve manavlar kapansındı.
evler ince bir buğuya, bir cinselliğe kapansındı

ve onun hüznü vardı

Aksaçlı ortodokslarla dövüşken çocuklar.
aşk romanları ve trafolar ve “Sen ne güzelsin”ler
kendilerini bitmez sansındı

Nalbantlar resamlarla ve bütün tarlalar çarşıda.
hele yılgınlıklar bir sabah temizliğinde
ve bir coşkudan artan sarı bir şeyler vardı

Bir yitik gibi yüceden, bir anı gibi bir sancıdan
ve onun hüznü vardı

“Her şey atılıyordu. Bitmiş sigaralar. otobüs biletleri. kullanılmış pamuklar muayyen zamanlarda. tarifeler. yaz gümrükleri. gazocağı iğneleri. kötü çıkmış resimler. bir yatma. bir evin oniki yıllık badanası. bir tarih kitabı. kazanılmış bir savaş ve sonucu. bir anlamsızlık. ölü bir çocuk ve pabucu. kibritler. sinemalar. Ve.”

onun hüznü vardı

Ah ellerim, ah beni hatırlayan herkes
Bir kötü romanda beşinci kişi gibiyim falan
ve beni tanımayan herkes

Ben aranan bir şeyim bir parça analjezik.
sesim dükkânsızlığın sesidir bir parça aralık
tahta kepenkli tahta kepenksiz bir parça aralık
Sokaklarda.
Havralarda.
Yataklarda.
Dünyada.

ve onun hüznü bir haydudun hüznüdür
biraz da kendinin yaptığı

31 May 2012

Ölümlü Yaşamaya Hergünkü Çağrı-1


Halbuki birçok şey söylenebilirdi.Yadsınırdı örneğin.Ben vurmadım denirdi.Yalvarırdı, kaçardı hiç değilse insan.Türkü bile çağırabilirdi.Herif sokağın ortasında yatıyordu.Kan içimde yatıyordu.Tıpkı ölmüş gibi.Öldüyse eğer sinemalara gidemeyecekti.Sıkıldı mı oturup ağlayamıyacaktı.Saçları kandan yapış yapıştı.Hem geceydi hem karanlıktı.Bir direkte bir lamba yanıyordu.Bildiğimiz lambalardan.Bir de bulut.Halbuki birçok şey söylenebilirdi.Polis dirseğimi sıktı.Ama hiç acımadı.Artık rahattım.Ayaklarım yerdeydi.Eller tutulurdu yaşadığım.Bir korkuyordum, bir korkuyordum. Titremek geliyordu içimden.Üstelik korkmaktan hoşlanıyordum.Birşeyler özlüyordum korktuğum zaman.Muz gibi, tüylü tüylü şeftali gibi, sıcacık kadın gibi.Ama değildi, bunlar değildi. Neydi bilmiyorum.En iyisi bir duvara yaslanıp sigara içmekti.Polis dirseğimi sıktı.Birçok şey söylenebilirdi.Denilebilirdi ki, herifin parası vardı benim yoktu, karıma sulanıyordu namussuz, anama avradıma sövdü durup dururken, senin geçmişini...dedi.Ama ben tutum ne dedim oysa.
İnce Zincir
Herif düpedüz beni aldattı
Beni mi ya hepimizi
Ense traşı uzamıştı inandım
Günlerden cumartesiydi iyi buldum
Bir ben yoktum başka herşey vardı.
Dedim ki kendime hatırlar arada bir
Bir selam versem bütün ışıkları yanar gözbebeklerinin
Kopmuş gemilerin birer birer rıhtıma bağlar
Merhaba dedim yüzüme baktı
Çektim herifi vurdum.

Halbuki sarhoş olmasaydım vurmazdım
Adamakıllı ağlasaydım yahut
Mavi tulumbalar gibi
Bir ışık boydan boya yolu donattı
Ortada ben yoktum şaşırdım
Paltosu eskiydi sevindim
Merhaba dedim yüzüme baktı
Cebinde gazeteleri vardı.
Çektim herifi bir daha vurdum.

Adamın kanı aktı şaşırdım
Dünya öyle güzel ki
Sevişmek var ölmek var
İç çekmeleri var şaraplarla
Bir kadının oh demesi var içinden
Koptuğu yerden başlamak
Yaşamak için herşey
Merhaba dedim yüzüme baktı
Çektim herifi vurdum.

Aslında bir ben vardım sokakta birde polis. Beni yeni olmuştum. Önce yoktum elbet. Bir de sokak lambası ile o bulut. Bir de vurduğum o adam vardı. Tamam birde ağustos gecesi. Elbette geceydi ne sandınız. Gündüz adam vurmak için sebep yok zaten. Polis benim savunmamı yeter buldu belki. Ama ille tanık gerekiyordu. Öyle dedi polis. Tanık olmadan olmaz dedi. Doğruydu ya. Tanık olmadan olmaz. Tanık kimse ne yaşar ne ölebilir, ne sarhoş olabilir, ne aşık olabilir, ne yankesici

olabilir. Bakındım. Sokak lambasını gördüm, gösterdim, bulutu gördüm gösterdim. Hem başka kimseciklere inanamazdım. Zaten kimse de yoktu. O sokak lambasının dedikleri bir bir hatırımda.Işığı da. Gidip birgün hatırını soracağım nokta.

Işığın Boğulduğu
Bu adamın(benim yani) aklında dumanı tüten çorbalar vardır
Üç beş kişi hatırlıyodu biri kendisi
Kendi elini üç defa öptü başına götürdü
Saçlarını düzeltti kravatının düğümünü çekti
Sislerin kötümser kokusunu ben bile duyuyordum.
Sokaklar meydanlar tüm boş tüm zehir kalabalıkta

Gümüş bukağılar vurulmuş bir beygir ikide bir uykusunu bölüyor
Bir bağırsa sesi bütün sokaklara yeter biliyorum.
Beni bu işe katmayın
Ben durur şuracıkta gelen geçeni aydınlatırım
Gece böceklerini gönenirim
Bu işi sevgiyle öptüm başıma koydum

Bunları bırak dedi, polis. İşin içyüzünü anlat biliyorsan.
Sokak lambası tıkandı baktım. Dokunsalar ağlayacaktı. Benim dedi, tıpkı böyle dedi, kendimden konuşturulmayan yerlerde sözüm yok. Bütün diyeceğim bu kadar. Ama yok yok bir türküm daha var onu da söylemek istiyorum.Sen bırakmasan da söyleyeceğim zaten.

Rahat Ayrılıklar İçin Giriş.

15 Mar 2012

Tomris Uyar İçin Bir Şiir Kurma Çalışması



seni sonsuz biçiminde buldum o biçimi almıştın
sandviçlerle, kötü şehirle, terle başbaşa kalmıştın

yürüdü üstüne herkesin neonu, herkesin babaannesi
herkesin en eski olan kökü, en eski hanesi

yeşili bozup suya çevirdin, akşamı sonsuz uzattın
ne buldunsa o akşama uygun, ne buldunsa ona kattın

perdeler uzundu, rüzgar kısa, masalar üç bacaklı
masalar dört bacaklı, rüzgarlar uzun, perdeleri kısalttın

sen bir atmacanın en uzun çığlığısın her tür gökte
göğü büyüttün, otobüsleri aldın, şehirleri ufalttın

yıkılan bir kedi bir süre olarak doldurur sesini
seversin bir kanaryanın sesinden çok kendisini

denizi ve ormanı, açlığı ve başkaldırmayı ayırmadın
bırakılmış bir köşebaşının en güzel tanımıdır adın

seversin diye söylerim her şeyi, sana uygun olsun
çünkü her şeyin birbirine uygununu sen bulursun

gel ellerini ver en güzel ellerini öyle
ruhum, ateş yüreğim, kokum, birlikte öyle

Turgut Uyar

19 Oca 2012

Kaçak Yaşama Yergisi



Günlerden o gün alıp başımı evin yolunu şaşıracağım
taze ekmeğim eski kanlarım benim ellerim şaşıracak
ya da tek başına sen acıkacaksın sen tek başına gözlerin
hiç umurumda değil ya şundan şundan korkuyorum
kim uydurdu bu haziranı bu temmuzları bu yaşamaları gizli kapaklı
bu yulafları bardakları bu bütün puştlukları bu şarkıları
hiç umurumda değil yoksa yalnızlıklar, bozuk paralar, uzun boylu ayışıkları, gelip gelip giden sarhoşluklar, sabahleyin yatakta az az üşümek, hani insanin kendi kendini bulamadığı, hatırlayamadığı saatler olur ya, iste onlar. Bir keresinde böyle saatlerin birinde bir şarkı duymuştum da işimi gücümü koyup sokak sokak bir kadın aramaya çıkmıştım. Sonra bulamamıştım. Bir iğrenmiştim nedense, gidip bir köşede kusmuştum.
Akşamları eve hep arka sokaklardan dönüyorum
pencerelere bakmıyorum dükkanların mostralarına bakmıyorum hiç
sağıma soluma bir baksam biliyorum sapıtmak işten değil
bir baksam ertesi gün kim bilir nerelerde olurum
uzak şarkıları dinliyorum sıkı sıkı aşık oluyorum
iyi niyetle merhaba ağaçlar evler bildik bulutlar
öğrenciler memur kişiler bana benzeyenler
ben kaçmaya çabalıyorum hoşnut muyum
siz kaçtığınız yerde hoşnut musunuz
konuşup gülüşüyoruz umumhaneye nasıl gittiklerimizi anlatıyoruz
hiç yanıma yöreme bakmıyorum
ille şeytan minarelerini düşünüyorum büyük pullu deniz dibi balıklarını
kadınlar adamlar şehri uğultularla dolduran namussuz kalabalık
yorgun kalabalık iyi kalabalık alaycı düzenbaz kalabalık
bir karışsam içlerine bir uysam biraz gülmesem
ertesi gün kim bilir nasıl yaşarım
bir çalıştığım oda var üç pencereli, bir arka yol, bir gökyüzü, göre göre önce sevdiğim sonra alıştığım sonra ezberlediğim artık kurtulduğum ağır aksak gökyüzü, her gün her sabah bir su kadar kusun, adamın, uçağın, yağmurun yunup arındığı gökyüzü, bir de geceye karışmaya başlayan tek tük ışıklı, ama nasıl sıcak ışıklı tanıdık evler, zekeriya bey’in evi, suheyla doğrusöz’un evi, ali özacar’ın bakkal dükkanı, temiz iş kolacısı süleyman, sonra kendi evim, yatağım, yorganım, çorbalar
gidiyorum geliyorum dünyayı bu kadarcık belliyorum
halbuki ben ne hinoğlu hinim aslında, iyice biliyorum, açlıklar, inadına kanlar, çıngıraklar, dövüşken horozlar var, ormanlarda zaman zaman unuttuğumuz haydutlar, enginar tarlaları, pamuk tarlaları, ırgatlar, sekiz yüz kadem derinliğinde kömür arayanlar, zorlu aşklar, buğdaylar buğdaylar, ilaçlar ilaçlar
halbuki biliyorum biliyorum ama ne ben yokum ne onlar eksik
aksamları eve hep arka sokaklardan dönüyorum
biraz bıkkın, bir parça kırık, korkunç umutsuz ve sakin
eve geliyorum seni buluyorum bir seviniyorum bir kızıyorum
sonra biliyorsun.

17 Oca 2012

When the Clouds

     


dünya bir sunaktır
sonunda kalemlerin bile sunulduğu
işte benim kanım ortada
akmıyor artık

25 Ara 2011

Palyaço



i.

kaç kişiyi öldürdüm düşlerimde
kaç kilo çekerdi yalnızlık
kaç kere ezildim altında
yaz yağmurlarının

belki de palyaçolar ağlardı pazartesi sabahları
her sirk geldiğinde ağlamaklı olurduk
hep ağlamaklı olurduk gülünecek halimize

kim sevmezdi çiçekleri filan
”ben sevmezdim” dedim, “yalan” dedi

bunu palyaço söyledi,
palyaço söyledi ben yazdım
yazdım, yazmasam ağlayacaktım

herkes ağlarmış biraz, ben de ağladım
sırf bu yüzden mi ağladım
alçaklık gibi bir şey oldu bu biraz

biraz birazdım her şeyden
dün biraz sinirlenmiştim mesela
yarın bir kadını seveceğim biraz
biraz biraz kör oldum bügünlerde

ama rakı kadehlerini boşaltmayın
eksilmesin hiçbir şey
hiçbir şeyden dahi olsa
kalsın biraz

ii.

umursamıyorum yılgınlığımı filan
çünkü sessizce yaşanmalı her şey
bir devrim sesszce olmalı mesela
ve her sözcüğüne inanmalı bir palyaçonun

bir palyaço neden yalan söylesin ki
ben palyaço olsaydım söylemezdim
marangoz olsaydım da söylemezdim
ben insan olsaydım yalan söylemezdim!

hem nereden çıkardınız palyaçonun yalnızlığını
kaç kilo çeker ki bir palyaço
hem neden yüzüme vuruyorsunuz
bir çirkin ördek yavrusu olduğumu

gocunmam ki ben, ben gocunmam
bir palyaço ne kara gocunmazsa
o kadar, o kadar gocunmam işte

rakı doldurun! eksilmesin

iii.

bitmedi, yazacağım daha
yazmazsam ağlayacağım çünkü
alçakça olacak biraz

hem biz o zaman kimdik ki, nerelere giderdik
her sokakta biraz daha eksilirdik
bilirdim, geceleri puslu puslu olurdu bazen
bazen birisi fısıldarmış gibi olurdu
”duyamadım”, derdim, “tekrar et!”
sessizliğe bürünürdü o vakit her şey
sokaklar daha bir puslu
palyaçolar daha bir ağlamaklı olurdu
ve ben daha bir alçak olurdum
ağlardım biraz

hem sen kimsin, çekiştirme diyorum
hatta kuyruğuma basma diyorum
acıyor, tırmalarım,-
diyorum

kahrol, kahrol!
diyorum

iv.

geçen gün yüzüme rastladım bir ilan panosunda
korktum birden, kusacak gibi oldum
”olur öyle” dedi palyaço,
”herkes alçaktır biraz”
”otur ulan!” dedim, bağırdım ona
ben bazen bağırırım biraz

”rakı doldur!” dedim, “eksilmesin!”
ben bazen eksilirim biraz
aslında hepimiz eksilirmişiz biraz
bunu sonradan öğrendim

ben aslında her şeyi sonradan öğrendim
herkes herkesi sonradan öğrenirmiş
bunu da sonradan öğrendim

örneğin;

geçen gün bir kadınla seviştim
biraz değil çok seviştim

ya işte öyle palyaço
diyorum ki,
bunu da yeni öğrendim
sevişmek de eksilmekmiş biraz

v.

kim sevmezdi ki kuş ötüşlerini filan
”ben sevmezdim” dedim, “yalan”
dedi
bunu palyaço söyledi
palyaço söyledi, ben yazdım
yazmasam, alçak olacaktım
hem ben roman da yazdım biraz

bazen diyorum ki, palyaço,
sen olmasan ben ne yaparım
alçakça eksilirim belki biraz
her yağmur yağışında yerindi dibine girerim
hiçbir kadının kasıklarını öpemem belki
ya da unuturum sonradan öğrendiklerimi

biraz biraz anlıyorum ki,
yüzler eller, o terli vücutlar filan
her şey plastikmiş biraz

vi.

haydi sirtaki yapalım palyaço
rakı doldur, yine eksildik biraz

8 Kas 2011

Sonsuz ve Öbürü





en değerli vakitlerinizi bana ayırdınız
sağolunuz efendim
gökyüzünün sonsuz olduğunu bana öğrettiniz
öğrendim
yeryüzünün sonsuz olduğunu öğrettiniz
öğrendim
hayatın sonsuz olduğunu öğrettiniz
öğrendim
zamanın boyutlarının sonsuzluğunu
ve havanın bazan kuşa döndüğünü öğrettiniz
öğrendim efendim

ama sonsuz olmayan şeyleri öğretmediniz
efendim
baskının zulmun kıyımın açlığın
bir yerlere kıstırılıp kalmanın susturulmanın
aşk mutluluğunun ve eski hesapların
aritmetiğin bile


bunları bulmayı bana bıraktınız
size teşekkür ederim.

26 Eki 2011

Yitiksiz



Sabaha karşı oturup ağladınız
Ama mesela şimdi ben
Ne aradığımı bilmiyorum

Sabaha karşı oturup ağladınız
Çünki sizin aşkınız vardı
Kurumuş çiçekleriniz vardı
Aşina yıldızınız gökte
Oturup çok çok ağladınız
Ağlayıp iyi ettiniz
Size imreniyorum çünki
Çünki ölümsüz gibiyim yalnızlığımda
Çünki yalnızlığımda öyle güzelim

Üç beş kalem insan gelip geçtiler
Benim aradığımı bulup geçtiler
Biliyorsunuz bu dünya bana yetmez
Biliyorsunuz bütün kapıları omuzladım
Kimini açtım kimini açamadım
Bütün gemileri dolaştım limanlarda
Hepsi rıhtımlara bağlıydılar
Bütün adalar vakti yitikti
Sabaha karşı oturup ağladınız
Çünki siz bulup da yitirdiniz

Ben yitirmem bir bulsam
Büyük kayaları üst üste korum
Ama biliyorsunuz her şey gelip geçicek
Süslü kadınlar gibi oymalı arabalarda
İki vakit arasında sessiz bir çiçek
Bir dökülecek bir açacak
Sonunda cılız köprülerin öte başında
Bir benim bulamadığım kalacak

Sabaha karşı oturup ağladınız
Ama mesela şimdi ben
Ne aradığımı bilmiyorum.

5 Eki 2011

Bıktım Böyle




 
 
Üç yıl sonra mıydı bilmiyorum
ama ekimin onbeşiydi biliyorum
ekimin onbeşiydi ama 
ekimin onbeşinde ne oldu bilmiyorum
herkesin sular gibi dağıldığı ama herkesin
bir sur önünde miydik bir yolda mı
semtini bilmediğim bir karakolda mı
sonra topluca bir bahçede durduk

bıktım böyle sayrılıklardan
ateşim çıksa neyse ne 
neyi bıraksam aklımdan bir suya karışıyor
bir büyük savaşda Kıbrıs kıyılarında
vurulan ve ölen bir askerin
çelik miğferi gibi 
dipde ışıltısını görüyorum yalnız
elimi eteğimi çekiyorum bahçeden
sazlıklara vuruyorum belliğimi

zalim bir ilk yazdı ama yaşadığımız
işte bunu unutmamalı unutmamalı
bir ölüm nefes alırken bir dudakda
öbür bütün şeyleri nasıl anlatmalı
miğferin paslandığını usul usul
bir yangının söndüğünü
ve suların pırıl pırıl kaldığını
bir otobüs Mersin den Mardin e giderken

o zaman aşkınla dol kalbim
nerden ne kadar derlediysen o kadar
senin kendine seçtiğin alameti farika
uzun bir gece görünümünde geçerli hala 

21 Ağu 2011

Vs...vs...







inanmazsınız
ona olmayacak bir yerde rastladım*
-benim mi, ahmet gibi bir addır adım
ömrümün bir bölümünde basbayağı topalladım
saçmaydı oysa, ne gereği vardı
'dünya ne kadardı' dedim
'mavi kadar' dedi
eli yüzü düzgündü
anladığımca, iyi yürekliydi
çok uzun bir şey daha söyledi doğrusu anlamadım
'birtakım insanların bir yerlerden
bir başka yerlere gittiğini
ve bunun nedenlerini...' vs.
kocamış biri gibi her şeyi bildiğini
bir ilâç gibi duydum kanımda
'yaşlı kadınların şamdanları da götürmekte direttiğini
damatların bunu saçma bulup gelinlerin ağladığını
galiba eski şeylerin yeniden gözden geçirilmesi
gerektiğini' vs... vs...
'bir düşün dedi, her şeyin çarçabuk görülmesi zorunluluğunu
bir durağın yerinin değiştirilmesinin kaçınılmaz olduğunu
üstelik eski damatlarla kaynanalar öldüler
hem öyle bir öldüler ki toz gibi
aman canım işte her şeyi her şeyi...
ah canım işte vesaireyi vesaireyi...'

tamam ama şimdi nasıl rahat yaşayabilirim ben
onun bütün söylediklerini hatırlamadan

aman canım işte her şeyi her şeyi

gelsem bilmiyorum bulabilir miyim seni
yine orada mısın ara sıra...



*İlk dizeye bundan başka uyak bulamadım, işte şair soyu bu yüzden tükeniyor bundan ötürü yalnızız, ama insanlar coşkun geleceklerle kutlanıyor gene bundan ötürü.





Kayayı delen incir / Turgut Uyar

22 Tem 2011

Alıntılarla



"insan en çok sabahları arar sevdiği kadını"(1)
diyor birisi, katılıyorum o sabahlara
öğleler kaba yaşanır, kalındır
akşamüstleri ince hüzünlü
çiçekler alınıp verilebilir
sabahtır yalnızlık
nasıl sabah nasıl yalnızlık
ve şiirsel hiçbir yanı yok sanılır
var mıdır, vardır
vardır, ama çiçeklerle değil
kendi başına
zımpara taşı gibi acımasız

ne aklıma gelse bir bakıyorum unutmuşum

tren penceresinden bir tarla
eskiyip atılmış bir gömlek - hiç unutmam

"hiç unutmam hiç unutmam hiç unutmam"(2)

diyor birisi, yineliyorum
hiç unutmam hiç unutmam hiç unutmam
çünkü hiç unutmam hiç unutmam hiç unutmayın
insan nasıl direnir başka
"hiç unutma"

bir zamanlar Kars’ta bir otel odasında

bir gezgin kokucunun bana verdiği
bir alüminyum şişeyi unutmuyorum

"ölümü geciktirmek sonsuzluğu kısaltmaz"(3)

diyor birisi, evet ama
hayatı uzatır sanki

sanki ama ne adına

-hayatın kendisi adına
sonsuz bir törenle susuyorum
sonsuz dirim için, o sonsuz adama

sonra duyguya, ele benzer şeyler giriyor hayatıma

el midir duygu mudur
evet bazı kişiler kararsız ama
benim seçmediğim sanılır hayatımda

"el altından el ilanı dağıtıyor"(4)

birisi, almıyorum allahaşkına
alamam, neden alamam
biliyorum hiçbir şey yapamam tek başıma
biliyorum beni kendi başıma sana birisi
durmadan hata yapıyor
serçeye kumruya öküze sormadan

insanın kendi seçtiği toprak

-doğrusu, toprağın kendi seçtiği insan-
dirimin geleceğini doğruluyor durmadan

"her şeyden biraz kalır"(5)

diyor birileri, çoğulluk haklılıktır
kavanozda biraz kahve
kutuda biraz ekmek
insanda biraz acı
insanda biraz mutluluk
ama en geçerli söz
(1) numaranın söylediğidir
Türkiye'de ve Dünya'da

(1) John Gordon Davies

(2) Metin Eloğlu
(3) Lucretius
(4) Turgut Uyar
(5) Bir İtalyan Atasözü 


Kayayı Delen İncir

20 May 2011

Ölüme dair konuşmalar




İşte ben hep böyle garip mahzun,
Bir şey beklermişcesine yaşıyorum.
Bazan öyle günlerim oluyor ki, Elâgözlüm,
Ne oldu, nasıl bitti şaşıyorum..
Bazı bilmem, gün nasıl başladığında,
Kayıp kayıp gidiyor dünya bıkkın bakışlarımdan.
Yaşıyorum, yaşıyorum da bitmiyor,
Bir tutam sakız oluyor ağzımda zaman..

Yaşamak ne kadar çekilmez gelse de arasıra,
Bu görmek, bu sevmek, bu aziz sıcaklık tende.
Bu bir nimet, bu bir nimet, Elâgözlüm,
Bu yaşamak bir şiir, harikulâde.

Sen ki, saçından tırnağına kadar
Bir hürriyete bedelsin,
Bu ılık saçlar, bu gözler; fakat her şeyden önce
Yaşadığın için güzelsin..

İşte böyle yeşil bulutlar misali senelerce,
Oradan oraya elinde kaderin.
Kimbilir kaç kere üstünden geçtim,
Şarkılar söyledim karşısında
Bir gün bana mezar olacak yerin..

Gerçi şimdi çağımız değilse de Elâgözlüm,
Bu bir kötü tecelli ki, nasıl diyeyim.
Bir gün bir kara gölge görürsen gözlerimde
Akşamsa beni uyut..

Bir nefis sabahsa eğer, ölümü
Ellerin ellerimde bekliyeyim...

Arz-ı Hal

kaynak: http://turgutuyarkulliyati.blogspot.com/   

18 Nis 2011

Açlık Çoğunluktadır



Gülü çiğdemi filan bırak
Sardunyayı karidesi filan bırak
Acıyı ve ölümleri bırak
Oy pusulalarını ve seçimleri bırak
Evet
Seçimleri özellikle bırak
Çünkü açlık çoğunluktadır
Her kişinin ukala ömrü
Yeter sanılır çiçeklenmeye
Ve dünyanın karanlığından
Bir aşk bahanesiyle kurtulmaya
Kaçıp giden baharların anısı
Elden ele devredilen bir gençlik duygusu
Laleler sümbüller bütün öbür boklar püsürler
Hakkım var mıdır bunları söylemeye
- vardır
Güneş doğarken ve batarken
Yazdan kışa girerken ve kıştan çıkarken
Ve dağda ve kırda
Hakkım vardır -
Çünkü en azından dünyadan
Dölsüz katırlar geçer
Yüklü vagonlar geçer
Demir yüklü şilepler geçer
Yelkenleri işletenleri ve tayfalarıyla
Ve onların karıları ve çocuklarıyla
Ve bilinmez sanılır geleceği
Bir demiryolu makasçısının
Oysa kesinlikle yazılmıştır
Her sevgi kitabında
Asıl olan açlıktır
Çoğunluktadır

Sevişmek o yüzden gereklidir
Evet açlık, yok olsun bütün incelikler
Mendiliniz var mı, kabak ograten
Bof strogonof mantar fileminyon
Güneş görmemiş midye
Midye görmemiş güneş
Ve soygun halindeki otel malzemeleri
Ve altın arayıcılar
Ve istedikleri yerlerde
Yüksek graviteli petrol bulanlar
Hem thames kıyısında
Hem mekong deltasında
Bir kalça fotoğrafına bunlarla birlikte bakanlar
Çoğunlukta değildir
Açlık çoğunluktadır
Artık her şeyi yaşadık
Ve birlikte düşündük
Ve düşündük ki her şey cehennem
Bir bakışta
Ve cehennem
Başarılmamış bir savaştır
Dünyanın ortasında kullanılmamış bir su
Cehennem, insanın kendi ciğeri
At sırtında taşınan ölü
Kundağa girmeyen bebe
Karanlıklarda açan çiçeklerin
Bir insanın ölümüne dönüşü
Bir insan ölümü olmaya
Çünkü açlık çoğunluktadır
- İşte o zaman diyorum ki -
Gelişin şen olsun senin
Her şey esirgesin seni
Çünkü açlık çoğunluktadır
Ve ezecektir gücüyle dünyayı
- İkimize bir aşk elbette yetmez
Türlü şeylerin savunulduğu -
Diriliğe eşitliğe tokluğa
Artık ayıp olan tokluğa
Çünkü açlık çoğunluktadır
Açlık.

sanatlog sitesinden alıtılanmıştır

16 Şub 2011

Böyle bir şiir yazıp sonra ölebilirsin


1970’lerin başında, yakın bir arkadaşımla birlikte iyice merak sarmıştık çağdaş türk şiirine. Sabah akşam şiir okurduk. Turgut uyar’ın ünlü şiir kişileri yekta ile davut gibiydik. Dünyanın en güzel arabistan’ı elimizin altında tuttuğumuz kitaplardan biriydi. Arkadaşım yalnızca şiir okumakla yetinmez, yazardı. Bir köşeye çekilir, beyaz dosya kâğıtları üzerine kargacık burgacık el yazısıyla bir şeyler karalar, sonra yazdıklarını beğenmez, kâğıtları buruşturup atardı. Ben de gır gır geçerdim onunla. “göğe bakma durağı”nı yüksek sesle okur, “böyle bir şiir yaz ve öl!” derdim. Satırlarla sokakları birbirine karıştırdığımız, hayatı şiirin önemsiz bir ayrıntısı saydığımız günlerdi onlar; kendimizden büyük olduğumuz günler.
Hayat bizi kendimize getirdi (mi?) ama hâlâ elimin altındadır o kitap. Salt o mu? turgut uyar’ın şiirlerinin hepsi: büyük saat biçiminde. Sekseninci doğum yılı dolayısıyla yeniden karıştırdım uyar’ın yazdıklarını, özellikle o andığım gizemli kitabını. Yazıldığı yılları düşünmeye çalıştım. Şiir tarihimizin uzmanı değilim, ama bu kitabın da içinde yer aldığı ikinci yeni dediğimiz o büyük devinim olmasaydı herhalde türkçe şiir tıkanırdı. Toplumcu şiir damarında, bildiğimiz birkaç büyük ad dışında yeni şiir üremesi güçtü. Fazıl hüsnü hep yalnız kalacağa benziyordu. Attilâ ilhan, necip fazıl gibi adların süreği yoktu. Dranas, tanpınar gibi adlar da arkalarına bakınca kimseyi göremiyorlardı. Birinci yeni ise tükenmişti. Türkçe şiir yeni söyleme yollarını bulmak zorundaydı. Yaşanmakta olan toplumsal / kültürel değişimler de şiir katında dışavurum için yeni sözler gerektiriyordu. O dönemde sezai karakoç’tan ilhan berk’e, turgut uyar’dan ülkü tamer’e, edip cansever’den ece ayhan’a, cemal süreya’dan oktay rifat’a dek, eloğlu’nu, necatigil’i unutmadan, has şairlerimiz yeni söylem arayışına giriştiler. Dünya görüşleri, duyarlılıkları birbirinden ayrımlı olan bu söz işçilerinin, aralarında bazı benzerlikler kurulabilse de, ortak denilebilecek bir şiir anlayışında birleşmeleri, türdeş bir akım yaratmaları elbette beklenemezdi. Ancak her biri kendi yolunda bireysel şiirini kurarak çok önemli yapıtlar ortaya koydular. Bir bakıma türkçe şiiri kurtardılar, giderek türkçenin önünü açtılar. 
Turgut uyar da, bu verimli devinime katılmasaydı, ilk iki kitabıyla kalsa ya da bu kitaplardaki şiir anlayışını sürdürseydi, bildiğimiz turgut uyar olmazdı herhalde. Arz-ı hal de, türkiyem de, bugünden geriye doğru bakıldığında, türk şiiri açısından önem taşıyan kitaplar gibi görünmüyorlar. Biraz cahit sıtkı - ziya osman çizgisi, biraz halk şiiri, biraz garip, hece vezni: düzgün şiirler ama o kadar, belli ki şair kendine bir dil arıyor ama bilinen şiir yollarından giderek. Üçüncü kitap dünyanın en güzel arabistan’ı öyle mi? ikinci yeni’ye yakıştırılan söyleyiş aramalarının birçoğu görülüyor bu kitapta. Sözcüklerin bilinen anlamlarının dışında kullanılması, alışılmadık sözcük bileşimleri yapılması, şirin çağrışım, giderek anlam alanını genişleten biçimde dolaylı dile getirmeler… vezin anlayışı bırakılıyor. Birçok şiirde dize de bir yana atılıyor. Öyküleme yapılıyor uzun şiirlerde. Sonuçta, “geyikli gece”, “meymenet sokağı’na vardım”, “göğe bakma durağı” gibi şiir gökyüzümüzde birer yıldız olan şiirler çıkmış ortaya. Öyküleme yapılan şiirlerde “akçaburgazlı yekta”, “tel cambazı” gibi şiir kahramanları gelip yerleşmişler yazınküremize. 


İlk iki kitap ile üçüncü kitap arasındaki ayrımlar izlekler katında da görülüyor elbette. Çok kabaca söylersek, ilk iki kitapta bir taşra adamı var, istanbul’a göndermeler olsa da genellikle anadolu’dan beslenen şiirler bunlar. Üçüncü kitapta ise büyük kentin cenderesine girmiş, küçük kentsoylu sınıfın havasını koklayan sıkıntılı bir insan. Taşranın, doğanın özlemini de çekmiyor değildir bu insan. Aslında ikinci yeni döneminin özelliklerinden biri de ortaya çıkıyor böylece. Garip şiirinin büyük kentlerde avarelik yapmayı seven, sokakta parkta deniz kıyısında yaşama sevincini tadan insanı sahneden çekilmiştir artık. Turgut uyar bir söyleşisinde dediği gibi, 1950’li yıllarda türkiye’de “para patlaması” dönemi yaşanmıştır. Bu dönemin küçükkentsoylu aydın üzerindeki olumsuz etkileri turgut uyar’ın şiirinde de izlenebiliyor. Ancak, uyar’ın şiiri, örneğin bir baudelaire’in “şer çiçekleri”nde olduğu gibi köklü bir sorgulama olarak gelişmiyor. Yalnızlık, sıkıntı, yaptığı işe yaşadığı ortama yabancılık, sevgisizlik gibi temel birkaç izlek ve özellikle kadın-erkek ilişkisi üzerinde yoğunlaşıyor. 


İlk iki kitapla üçüncüsü arasındaki ayrımlardan söz ediyoruz ama bir şairin dünyası bir bütün olarak ele alındığında, bu tür ayrımların altında ortak, bağlayıcı çizgiler olduğu birçok kez görülmüştür. Bu ortak çizgiler genellikle imgeler düzeyinde ayrımsanırlar. Şairin imgeleminin kurucu öğeleri olarak dikkat çekerler. O zaman ilk kitaplar, beğenilmeseler de, şairin dünyasını daha iyi anlayabilmek bakımından önem kazanırlar. Elbette, şairin, bizim örneğimizde turgut uyar’ın sanatını geliştirmesi imgeleri kullanma, işleme becerisini, söz konusu imgelerin imledikleri izlekleri derinleştirici söz biçimlerini bulmasına bağlıdır. Yoksa, yine turgut uyar örneğini izlersek, ilk iki kitaptaki çoğunlukla kalıplaşmış bir şiir diliyle bu imgelerin dile getirilmesi ne anlam ne de biçim derinliği kazandırır yapıta. Ancak ardından önemli ürünler gelmişse, yapıtın tümünü imgelerin yapısı ve anlamları bakımından anlamak için bu tür ilk kitaplara dönülmesi yarar sağlayabilir. Giderek, şairin okunmasını istemediği parçalar bile yapıtın çepçevre yorumlanabilmesi bakımından önemlidir. 


Bu açıdan turgut uyar’ın büyük saat’in başındaki yad şiiri ilgiye değer görünmektedir. Bu şiirden başlayarak, turgut uyar’ın ilk üç kitabında yer verdiği temel nitelikte birkaç imgeyi irdelemeye kalkışabiliriz belki. Çekim alanından çıkamadığımız bu şiir dünyasının küçük de olsa bir bölümünü bu yoldan anlamlandırmayı deneyebiliriz. 


Büyük saat’in elimdeki yky basımında bu şiirin yanında bir yıldız imi görüyorum. Kitabın başındaki yky’nin sunuş yazısından anlaşıldığına göre, şairin kendi seçimiyle yayımlanan ilk büyük saat’te yer almamış. Söyleyiş bakımından dikkati çekmese de çocukluk dünyasına özlemi içten bir biçemle dile getiren sıcak bir şiir. Asıl bizi ilgilendiren yanı şiirdeki imgesel dünya. Güneş yok bu şiirde. Çocukluğunun güneşli günlerinden söz etmiyor, başka birçok şairin tersine. “güzel günlerim vardı yağmurlarla ıslanan” diye açılıyor şiir. “göğü bulutlar saran bahar havalarında” dolaşmaktan, ayı seyretmekten söz ediyor. Gündüzü değil gece vaktini anıyor özlemle. İkinci dizede “ve güzel gecelerim masallarla dopdolu” diyerek özlediği geceyi anlatıyor; bu sözün anlamını şiirin sondan ikinci dizesinde daha da derinleştiriyor: “petrol değil masaldı lambalarda yanan”. Çocukluğundaki mutluluk anlarının temel öğeleri belirleniyor böylece: yağmurlar, yarı aydınlık geceler ve masallar. Neden? diye sorabilirsiniz. Şiirde bunun yanıtı da veriliyor, “o doğduğum yerde, o kuru ıssız yerde” dizesiyle. Yoksul ve çorak bir ortam imleniyor böylece. Masallar bu gerçeklikten kaçış olanağı yaratıyor. Yağmur ise kuruluğun karşıtı olarak konumlanıyor. Bu tür bir ortamda kavurup yakan güneş elbette olumsuz, istenmeyen yönüyle sızacaktır şairin dünyasına. 


Nitekim ilk iki kitapta fazla görünmez güneş. İkinci kitapta, “kantar köprü” şiirinde, köprüye doğru söylenen “içlisin, uzaksın geceler içinde / bulut olur dolanır, güneş olur batarsın” dizelerine rastlarız. Ne ki bu şiirde olumlu öğe yine gecedir: “kantar köprü gecelerde / ah eder, güzelleşir.” bitmemiş şiirler’de de güneş ile gece karşı karşıya gelirler: “o bütün tatlı saatlerimde gecemi / güneş perdelere gelene kadar, / kollarında bulutlar gibiyim.” gecenin olumluluğu yalnızca karanlık olmasından ileri gelmez. Bir su ya da sıvı öğesiyle birlikle yer alması gerekmektedir; köprünün altındaki su gibi, bulut gibi… belki de bu izlek için güzel bir örnek “durmuş, süt mavi gecesine yazların” dizesidir. 


Üçüncü kitapta, açar açmaz “geyikli gece” çıkar karşımıza, olanca görkemiyle. Hınzır güneşiyse birkaç dizede olumsuz kılıkta görürüz. Aslında bu şiirde anlatılan ruhsal ortam “yad” şiirindeki ortamla akrabadır. “geyikli gece”, şiirin öznesinin olumsuz, giderek mutsuz günlük kent yaşamından kaçmasını sağlayan düşlem ortamıdır. Günün bitmesiyle başlar düşlem, şiirin öznesini zamandışına götürür: “güneşin asfalt sonlarıyla batmasıyla ağırdan / hepimizi vakitten kurtaracak.” “geyikli gece” yine güzel bir geçmiş özlemidir: “belleğimde tüylü tüylü geyikli gece duruyor.” ancak “yad” şiirinden ayrımlı olarak, duygusal bir anımsamanın ötesine geçilir bu kez. Geyikli gece, şiirin öznesini çevreleyen, daha doğrusu kuşatan olumsuz yaşama teslim olmayan ya da edilmeyen insan ruhu olur: “ve büyük şehirlerden / gizleyerek yahut döğüşerek / geyikli geceyi kurtardık.” geyikli geceye geçiş yalnızca güneşin batmasıyla gerçekleşmez. En azından “bir bardak şarabı” gerekseyecektir şiirin öznesi. “yad” şiirindeki yağmurun yerini burada şarap, giderek bir kadını yıkamak düşlemi gibi su öğeleri alır. Gecenin olumlu olabilmesi için su ulamından bir öğeyle tamamlanması gerekmektedir. Su dişi öğedir imgelem dünyasında. Şiirin son dizesi “uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum” biçimindedir. İlk yaklaşımda, bu dizenin özsever bir tutumun dışa vurumu olduğu düşünülebilir. Ne ki, turgut uyar’ın şiirinde özseverlikten çok erkeğin tamamlayıcısı olarak kadına duyulan özlem ağır basar. Büyük bir aşk şairidir turgut uyar. Büyük saat’teki son şiirin başlığı “aşk için”dir. “aşk için söylediğim her şeyi bir daha söylerim” diyerek bitirmiş ozan yolculuğunu. Geyikli gece de dişi çağrışımlarla donatılmış bir imgedir. Şiirin öznesinin ulaşmaya çalıştığı dişidir bir bakıma: “geyiğin gözleri pırıl pırıl gecede.” gecenin bir mutluluk iklimi olarak şiirin öznesini sarması için bir kadınla birlikte gelmesi gerektir. Nitekim ikinci kitaptaki bazı şiirlerde bu imgesel örgü yavaş yavaş hazırlanmıştır: “ithaf” şiirinde “gün söner yıldızlar yanar gecelerden / bir ölümsüz âlem başlar senden yana” demiştir özne. Yine aynı başlığı taşıyan ikinci şiirde “ben seni arıyorum rüyalarımda / geceler içinde bir yıldız, bir yıldızı” dizeleriyle bu izlek daha da koyulaşacaktır. Bitmemiş şiirler’deki “kurumuş kirpiklerime bir yağmur gibi dökül…” dizesi izleksel tabloyu tamamlar gibidir: yarı aydınlık bir gecede yağmur ve kadın. (elbette, “geyikli gece” bu ilk dönem şiirleriyle teknik açıdan karşılaştırılamayacak denli karmaşık ve ayırtılıdır. Okurla konuşmalar, geçmişe zengin imgelerle uzanmalar, şiir içine şiir sokmalar, düşlem ile gerçeklik arasında gidip gelmeler… “geyikli gece”deki bol işlemeli şiir kumaşı şairin nereden nereye geldiğini göstermektedir. Şiiri bu denli güzel bulmasaydık, okur geçer, neyi anlattığını daha iyi anlayabilmek için şairin eski şiirlerine inmeyi düşünmezdik.) 


Güneşten, daha doğrusu gerçeklikten loş, ıslak, dişil ortama kaçış üçüncü kitapta da sürecektir. Gerçek mutluluk değil kaçış ülkesidir yolun sonu. Ünlü “aşki karanlık” kavramına giden izleksel yoldur bu. Göğe bakma durağı’nda “güneşlerden…/ …şu gözlerimi al kurtar” diyen özne, “bu karanlık böyle iyi afferin tanrıya” biçimindeki dizeyi gönlümüze kazıyacaktır. Dahası: öykülemeci bir şiir olan “toprak çömlek hikâyesi”nde âşık kadın adile, “denizi işte perdeyle kapıyorum / sızamasın dünyamıza / bu uzak loşluk içinde sabırsızlandığını görüyorum / saçlarımı çözüyorum bak” diye konuşacaktır. Başka bir şiirdeyse sevgilinin saçları “gürül gürül”dür. 


Ancak üçüncü kitapta güneş imgesi kendini, daha önceki kitapların tersine birçok kez gösterecektir. Üstelik bu kitapta, yine şiir sanatından özür dileyerek kabaca söylersek, güneş olumlu ve olumsuz anlamlar arasında gidip gelecektir. Gerçi turgut uyar, kendi imge dünyasını bir ahmet haşim ya da tanpınar denli özenle denetlediği izlenimi vermez. Dolayısıyla güneş ya da yağmur gibi imgeleri her seferinde, şiirlerinin tümünü düşünerek, denetli, dizgeli biçimde kullandığını söylemek de doğru olmayabilir. Bununla birlikte, öyle ya da böyle ortaya çıkan bir imgeler dünyası vardır. Bir yapı olarak düşünülebilecek bu dünya çerçevesinde her imge, şairin bu imgeleri yazarken ne yapmak ya da denemek istediğiyle her zaman örtüşmeyen biçimde ayrı bir anlam ya da işlev yüklenir. Turgut uyar’ın güneş imgesini (ve diğerlerini) kendi şiircesi içinde ne denli dizgeli olarak kullandığı ayrıca tartışılabilir. Bununla birlikte, güneş imgesinin (ve diğerlerinin) çeşitli kullanımlarını bir bütün olarak ele almak olanaklı görünmektedir. 


“kan uykusu” şiirinde güneş olumlu anlama doğru evrilir. “daha bir aydınlık olsun diye içtikleri su / sarı toprak testileri güneşte pişiriyorlar” dizelerinde güneş, giderek kurak toprak kavramlarını su kavramıyla barıştırmak eğilimi boy gösterir. Aynı şiirde, ağaçların “havaları birden güneşli” dizesiyle olumlu bir tablo çizildiği görülmektedir. Ünlü “meymenet sokağı’na vardım” şiirindeyse şu dizeler dikkat çeker: “uzakta körler vardır aşk olsun derim onlara / tutarlar güneş ışığını maviye boyarlar yahut mora / gönendiklerini mi söylesem mutsuzluklarını mı”. Bu dizelerde körlerin görmedikleri ama kuşkusuz görmek istedikleri güneşi yine su rengi sayılabilecek mavi ya da mora (akşam vakti su, belki?) boyamalarında karanlıktan güneşe, ama su öğesiyle barışık güneşe çıkma özlemi okunabilir. Karanlıkta oldukları için mutsuzdurlar, ancak ürettikleri düşlem (güneşi boyama işlemi) ile gönenirler. 
“güneşi kötü o evler” şiiri şiirin öznesinin güneşi tümüyle değillemediğini, ancak belirli bir güneşi istediğini ortaya koyar: “o benim bildiğim sevdiğim bellediğim, güneş diye bellediğim güneş değildi odadaki.” “güneşi değiştiren evler”in mutsuzluğu anlatılır bu şiirde. Kötü güneş, şiirin öznesini çevreleyen tinsel bakımdan kurak ortamı imlemektedir. Asıl iyi güneş ise özlem konusu olarak durmaktadır öznenin zihninde: “bir o güne beslerim o ak pak güneşe / o her şeyin birden serpilip ortaya döküldüğü gelişeceği gizlice kalmış uçların bir bir belireceği günlere/ sular gibi dururum.” ak pak, yani arılığı mutluluğu simgeleyen güneştir öznenin özlediği, suları kurutmayan, sularla barışık, suların beklediği güneş. Başka bir deyişle, yukarıda ele almaya çalıştığımız loş dünya, kötü güneşin kavurduğu çorak ruhlu gerçeklikten kaçış yeridir. Suyla barışık güneşli belde ise şiirin öznesinin temel özlemidir. “eski kırık bardaklar” şiirinde “bakın bu ikide birde bozulan güneş” dizesi, güneş imgesinin iki anlamlılığını açıkça göstermektedir. Özne ikide birde bozulmayan güneşi istemektedir. Aynı şiirde birkaç dize öncesinde “bir ahşap evde taşlıkta yaz günleri bilmesem / bir testiden soğuk soğuk sular sızdığını bilmesem / güç dayanırım.” özne, kötü güneşe dayanabilmek için suya, sevgiliye, onlar yoksa düşlemlerine gereksinim duyar. 


Bu bağlamda, “üçyüzbin” şiirindeki şu dize üzerinde özellikle durmak gerekir: “senin ağustos çeşmeleri yüzüne özlemle eğiliyorum.” rastgele bir bakışla, ikinci yeni karşıtlarına göre bu akıma özgü temelsiz bir imge sayılabilecek sevgilinin “ağustos çeşmeleri yüzü” aslında uyar’ın imgelem yapısı içinde yerini bulan bir imgedir. Güneşin en güçlü dönemi olan ağustos ayında sevgilinin yüzünün çeşmelere benzetilmesi herhalde artık bizi şaşırtmayacaktır. Güneşin yakıcı etkisini su olarak sevgili denkleştirmektedir. İmgelemin itici güçlerinden biri, öznenin güneş ile suyun barıştığı noktayı arayışı olarak kesinlenebilir. 


“büyük kavrulmuş” şiiri, başlığından da belli, olumsuz bir durumu anlatır: “büyük, kavrulmuş soy kırlar gelir aklıma hep, hep tükenince insan dayanıklığım.” tinsellik kavgasında yenik düşen insan kendini yeniden canlandıracak “diri su”yu özler, ulular bu güzel şiirde. Ancak şiirde arada bir yerde geçen “sanki ay dökülür diri balıklara, sanki gümüş şeyleri güneşler güneşler ışıtır” dizesinin güneşli bölümü biraz sırıtır ilk bakışta. Bununla birlikte kavuran güneşin bu olmadığı, burada olumlu güneşten söz edildiği dizenin bütünü açısından öne sürülebilir. Asıl üzerinde durulması gereken, bu şiiri izleyen “toprak çömlek hikâyesi”nin sonuna doğru öznenin özlemlerini dile getirirken, “kavruk bozkırlara yağmur yağmasını” dilemesidir. Böylece bir önceki şiiri tamamlar sanki. 
Elbette, toprak çömlek imgesinde ayrıca duraklamamız gerekmektedir. Değindiğimiz şiirdeki çömlek, daha önce “kan uyku”da rastladığımız sarı topraktan testiyi anımsatır. Ancak onun gibi sertleşmiş toprak, yönü ağır basan bir su tutucu değildir. “sarı çamur çömlek”tir: “o anlatılmaz çömleği bir dere çamurundan karıp yapmışlar…” iki sevgili karanlıkta, “…doygun bitkisel bir erinçle o sarı çamur çömleğe karşı yan yana uzanır…” arayıştan çok kaçışın simgesidir karanlıkta sevgililere nerdeyse bir aşk mihrabı olan bu çömlek. Güneşten uzakta loş, ıslak, içine kapanık dünyanın öbür adıdır. Olumlu güneşin “soluk”, olumsuz güneşin ise kavurucu olduğu bir dış dünyadan kaçılmaktadır içeriye, sevgi(li)ye çekilerek. 


Güneşin kavuruculuğu (“bir kantar memuru için”) “incil” şiirinde iyice vurgulanır, ikinci dipnotta yer verilen “…nasıra’lı isa’yı peygamber eden budur, güneş altında yalnız kalınca iyice korktu” sözleriyle. Kavurucu “güneşin altında yalnızlık” şiirin öznesinin değiştirmek istediği durumudur. Gelgelelim “o güneşler daha da ortalıkta”dır. Şiirin öznesi kendi güneşlerini özler ama boşuna. Korkar geldiği büyük kentte. Kaçamaz da; kıskıvrak yakalanmış gibidir: “ben yokum desem kimse bırakmıyor / yokum diyorum inanmıyorlar / yokum diyorum bulup çıkarıyorlar / yokum / lambamı üflüyorum bir bardak su içiyorum.” 


Şiirin öznesinin yaşamdan eksilmesinin, kendini çekmesinin tek yolu “lambayı üfleme” eyleminin imlediği uykudur. Uykunun karanlık âlemi bir bardak su ile bütünleşerek bildiğimiz imgesel tabloya dönüşür. Uykuya yatmak aynı zamanda düş âlemine yönelmektir. Nitekim “içiyorum” sözcüğünün bitiminde ufacık bir altı rakamı vardır, altıncı dipnota gönderir bizi. Bir düşlem anlatılır bu dipnotta. Öyle bir düşlem ki, “adamlar kadınlarını alıp arabistana götürürlerdi / dünyanın en güzel arabistanına”. Uzun dipnot içinde ana imge adamların kadınlarını dünyanın en güzel arabistanına götürmesidir. Niye arabistan? kavurucu güneşin ülkesi değil midir arabistan? özne düşleminde olanaksızı istemektedir. Kavurucu güneş altında kadınla mutlu olabileceği bir beldeyi düşlemlemektedir. Şiirin imge yapısı açısından bakarsak buna, güneşin dişil öğeyle bütünleşerek tümüyle olumlu anlama evrilebilmesidir istediği, diyebiliriz. Ancak öyle bir ülke arabistanların en güzeli olacaktır. Karanlıkta içilen bir bardak suyun içinden çıkan düşlemdir bu: düşlemlerin en güzeli. 


“ölümlü yaşamaya hergünkü çağrı” şiirinin “sonuç için giriş” bölümünde şu dizeler de anlatır öznenin özlemini: “bizim mavi giyimlerle güneşlendiğimiz yerde / dişlerimizin arasında bir çöple güneşlendiğimiz yerde / ne insan tükenir ne gökyüzü.” mavi giyimin imlediği suyla barışıklık ve dişlerin arasındaki çöpün çağırdığı doygunluk anlamları sade, arı bir mutluluk resmidir. Bu resmin aslını bulmadığı için şiirin öznesi loşa çekilir. Elbette “olsun olsun, güneş olsun güneş olsun, olsun” demekten geri kalmayacaktır. Ne ki, bu isteğinin, isteminin içtenliğini, sağınlığını korumak için kavurucu, tinsel kuraklığa yol açıcı güneşi, kentin bozuk yaşamını değillemek zorundadır. Şiirin öznesi ikide birde bozulan güneşi değil, insanı insan yapan gerçek güneşi istemektedir bu dünyadan. İstediğini alamadığı sürece “öksüzoğlan balıkları gibi kuytulara kaçıyorum / akçaburgaz yalnızlığıma sarınıyorum” diyecektir. O ıslak kuytudan daha sonra, tütünler islak başta olmak üzere türk şiirinin çok önemli yapıtları doğacaktır. Biz bu büyük şiire, ucundan da olsa şöyle bir kendini hatırlatan, hayranlık içinde bir okur olmak istedik, o kadar. 


Oğuz demiralp/ "ikide birde bozulan güneş"e karşı şiir makalesi.