.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay
E. M. Cioran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
E. M. Cioran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Oca 2024

Düşünceler

 


Nihilist Değilim...

Bu dünyada hiçbir şey kendi yerini bulmuş değildir, başta bizzat dünya olmak üzere..Öyleyse, insan adaletsizliğini seyrederken hiç şaşırmamak gerekir. Toplumun düzenini reddetmek de kabul etmek de aynı şekilde abestir...

Bunlar beni hiç ilgilendirmiyor… Nihilist değilim… Öyle olduğum söylenebilir, ama bunun bir anlamı yok… Benim için boş bir formül bu… Basitleştirirsek, hiçlik ya da daha ziyade boşluk saplantım olduğu söylenebilir… Buna evet… Ama nihilist olduğum söylenemez… Çünkü alışılmış anlamıyla nihilist, az ya da çok siyasi art düşüncelerle ya da kim bilir hangi nedenlerle, her şeyi yere deviren bir tiptir… Ama ben hiç de öyle değilim… Öyleyse benim metafizik anlamda nihilist olduğum söylenebilirdi… Ama bu bile hiçbir şeyi içermiyor… Kuşkucu terimini daha kolay kabulleniyorum her ne kadar sahte bir kuşkucu olsamda… Şöyle diyeyim : 

Hiçbir şeye inanmıyorum…Bir adım geri durduğumuzda, ormanı seyretmek için ağaçları bir kenara ittiğimizde, ağaçların değersizliğiyle karşı karşıya kalırız… Daha fazla geri geldiğimizde, ormanı tamamen önemsiz buluveririz… Aynısı bu ülke, yeryüzü, güneş sistemi ve galaksi içinde geçerlidir… Bu evren o denli geniştir ki, biz bir kum taneciğinden daha ufak kalırız… En büyük problemlerimiz bizle birlikte hiçliğe karışır… Biz basitçe, Tanrıların oyuncaklarıyız, yine de Tanrılar oyunlarına bizi layık görmüyorlar bile… 

“İnsan asla bir cevap bulamadı ve bulamayacaktır da…” “Yaşam sahip olduklarımızın tümüdür ama yine de o hiçtir…”Gereksiz yere acı çekmeyelim… Kesin başarısızlıklar bazen yararlıdır… Onu karşılayın, sonra, hatta onu kutlayın… Yalnızlığımız güçlenecek ve pekişecektir…

 Kaçış tünellerimizden birkaçını kapatın sonunda kendi başınıza kalırsınız, şu an bir yaşama sahip olma beyhudeliği olan sınırlarımızı ve görevlerimizi sorgulamak için daha iyi bir yerdeyiz…Tanrı’nın ölümü, hepimizi kandıran bir parıltıdır… Bizi terkedilmişlik içinde yüzdürür, Thales kadar eskiye ait sorular sormaya zorlar ve anlaşılamayan bir cehennem çukuru önünde başı dönen biri haline getirir… Bu sürgünlük teolojisine duyarsız kalırsak, hemen günlük rutinlerin sıkıntılarıyla yüz yüze geliriz…

Kimim ben?... Gerçekten ben’im hangisi?... 

Uzun zamandır oldum olası bu dünyanın bana lazım olmadığının bilincindeyim, ne yapacağımı bilemiyorum… Boş bir manevi gurura kapılmanın ve artık varoluşumun bana bozulmuş ve çürümüş bir ilahi gibi görünmesinin nedeni sadece ve sadece budur!...

Her birimiz, yalnızlığa karşı işlenen günah, yani insanlarla alışveriş tarafından yozlaştırılmaya yazgılı bir saflık dozuyla doğarız… Zira her birimiz, kendimize hasredilmiş olmamak için elimizden geleni yaparız… Bu durum mukadderatı değil düşmüşlük eğilimini andırır… Ellerimizi temiz ve kalplerimizi bozulmamış bir halde muhafaza etmekten acizdir; yabancıların terleriyle temas ederek kendimizi kirletiriz; tiksintiye aç ve baya hayran bir halde, toplu çirkefin içine gırtlağımıza kadar gömülürüz… Kutsal suyla dolu Ummanları düşlediğimizde, artık oraya dalmak için çok geç kalmışızdır… İliğimize, kemiğimize kadar kokuşmuş olmamız, o ummana dalıp boğulmamızı engeller… Dünya yalnızlığımızı bozmuştur… Ötekilerin üzerimizde bıraktığı izler silinmez bir hale gelir…Bu dünyada hiçbir şey kendi yerini bulmuş değildir, başta bizzat dünya olmak üzere… Öyleyse insan adaletsizliğini seyrederken hiç şaşırmamak gerekir… Toplumun düzenini reddetmek de kabul etmek de aynı şekilde abestir… Onun iyi ve kötü yönde değişimlerine, ümitsiz bir tutuculukla maruz kalmaya mecburuz; tıpkı doğuma, aşka, iklime ve ölüme maruz kaldığımız gibi… Hayat yasalarının başında çürüme gelir : Kendi kalıntılarımıza, cansız nesnelerin kendi kalıntılarına olduklarından daha yakınızdır… Onlardan önce pes ederiz ve yok edilmez gibi görünen yıldızların bakışları altında kaderimize doğru koşarız… Ama bizzat yıldızlar da, sadece yüreğimizin ciddiye aldığı, sonra da istihza noksanlığının kefaretini büyük acılarla ödediği bir evrenin içinde ufalanırlar…Her şey mümkündür yine de hiçbir şey mümkün değildir… Her şey mubahtır ama aynı zaman da hiçbir şey mubah değildir… Hangi taraftan gidersek gidelim o yol diğerlerinden daha iyi değildir… Bir şeyi başarsan da, başarmasan da, inancın olsa da, olmasa da, ağlasan da, sessiz kalsan da hepsi aynı kapıya çıkar… Her şey için bir açıklama var, yine de hiçbir şeyin bir açıklaması yok… Her şey hem gerçek, hem gerçek dışı, hem normal, hem de saçma, hem görkemli, hem sönük… Herhangi bir şeyden daha değerli başka bir şey yok, herhangi bir fikirden daha iyi başka bir fikir yok… Birinin üzüntüsüyle üzülmek, neşesiyle sevinmekte ne?... Mutsuzluğunu sev ve mutluluğundan iğren… Her şeyi birbirine karıştır… Tüm kazanımlar birer kayıp, tüm kayıplar birer kazanımdır… Neden sürekli kararlı bir tutum, anlaşılır fikirler ve anlamlı sözcükler beklenir ki?...Ben yerin yerin yüzeyinde sürünen milyonlarca insandan biriyim… Biri, başkası yok… Bu sıradanlık herhangi bir sonucu, herhangi bir davranışı ya da hareketi haklı çıkarır… Sefahat, iffet, intihar, iş, suç, tembellik ya da isyan… Bu yüzden her insan yaptığında haklı demektir… Arzu ettiğim her şeyi yapabilirim ve bu bir fark yaratmaz… Herhangi bir düşünce, akla esen herhangi bir heves uygulanabilir ya da uygulanamaz… Düşüncenin gerçekleşip, gerçekleşmemesi bile önemli değildir… Günün sonunda hiçbir şey olmamış gibi olacak… Cinayet işlesem de, hayatlar kurtarsam da hiç önemli değil, çünkü bütün hayatlar benim ki kadar önemsiz… Bu sayfada ki düşüncelerim sadece çiziktirmeler ve onların arkasında ki düşünceler, bomboş… Benim kadar önemsiz olan bir şeye nasıl anlam yükleyebilirim ki?...Kendime sayısız ilah uydurdum, her tarafta bir sürü sunak diktim ve bir Tanrı kalabalığı önünde diz çöktüm… Şimdi tapmaktan bezdim, payıma düşen sayıklama dozunu har vurup, harman savurdum… Nereden geldiğimi artık söyleyemem… Tapınaklarda inançsızım, sitelerde coşkusuzum, hem cinslerimin yanında meraksızım, yeryüzünde kesinliğim yok… Bana belirgin bir arzu verin ve dünyayı alt üst edeyim… Her sabah bana bir diriliş komedisini ve her akşam mezara giriş komedisini oynatan, ikisi arasında da can sıkıntısı kefeninin azabından başka hiçbir şey yaratmayan o fiiliyat utancından kurtarın beni… İstemeyi düşlüyorum ve her istediğim bana paha biçilmez geliyor… Melankoli tarafından kemirilen bir Vandal gibi, bensiz ben, hedefsiz yol alıyorum bilmem hangi köşeye doğru… Terk edilmiş bir Tanrı, kendisi de tanrıtanımaz olan bir tanrı keşfetmek ve onun son şüphelerinin ve son mucizelerinin gölgesinde uykuya dalmak için…Hiçbir aklın hiçbir eleştirisi insanı dogmatik uykusundan uyandırmayacaktır…Hiçbir şey değilim, bu açık ama yıllarca bir şey olmak istedim… Bu arzuyu bastıramadım… Bu arzu var olduğu için var… O bunaltıyor beni ve egemenliği altına alıyor… Onu reddetmeme karşın onu geçmişe havale etmekte boşuna… O direniyor ve hırpalıyor… O hiçbir zaman doyurulmadan öylece dokunulmamış kaldı, buyruklarıma uymak istemiyor… Arzum ile ben arasında donup kalmış bir durumda, ne yapabilirim?...Şüpheyi yerkürenin derinliklerine kadar ekmek isterdim; onun maddeye nüfuz etmesini sağlamak, zihnin hiç girmediği yerde onun hükümranlığını kurmak ve varlıkların iliğine ulaşmadan önce de taşların huzurunu sarsmak, oraya güvensizliği ve yürek kusurlarını sokmak… 

Mimar olsam, Yıkım’a bir tapınak inşa ederdim… 

Vaiz olsam, duanın gülünçlüğünü açığa vururdum…

 Kral olsam, başkaldırının amblemini dikerdim… 

İnsanlar gizliden gizliye birbirlerinden tiksinmeye heves ettiklerine göre, her tarafta kendine sadakatsizliği tahrik ederdim, masumiyeti hayrete düşürürdüm, kendine ihanet edenleri çoğaltırdım, kesinliklerin çürüme yerinde çoğunluğun kokuşup gitmesine engel olurdum…

23 Ağu 2020

Hayatın Pazarları ve Soyut Zehir



Pazar öğleden sonraları aylarına uzasaydı, ter dökmekten kurtulmuş, ilk lanetin ağırlığından sıyrılıp hafiflemiş olan insanlık nereye varırdı? 

Yaşanmaya değer bir tecrübe olurdu bu. Tek eğlencenin cinayet olacağı; sefahatın yürek temizliği, naranın melodi, sırıtmanın şefkat halinde görüneceği hayli muhtemel. Zamanın sınırsızlığı duygusu, her saniyeyi dayanılmaz bir azaba, darağacına çevirirdi. Şiirle dolu yüreklere şevksiz bir yamyamlık, bir sırtlan hüznü yerleşirdi; kasap ve cellatlar bitkin düşüp tükenir, kiliseler ve genelevler iç çekişlerle dolardı. Bir Pawr öğleden sonrasına dönüşmüş evren .. . sıkıntının tasviridir bu -evrenin de sonu ... Tarih'in üzerinde sallanan laneti kaldırın: O anda kendini iptal eder, tıpkı mutlak bir tatil içinde varoluşun kendi kurgusunu sergilemesi gibi. .. 

Gayret, hiçliğin içinde mitosları inşa eder ve sağlamlaştırır; bu temel sarhoşluk, "gerçekliğe" dair inancı kışkırtır ve ayakta tutar; oysa salt varoluşu seyre dalma, hareket ve nesnelerden bağımsız seyre dalma, ancak olmayan'ı özümler ... Uğraşsızlar uğraşlılardan daha çok şeyi kavrarlar ve daha derindirler: Ufuklarına sınır çeken hiçbir meşgale yoktur; sonsuz bir Pazar günü doğmuş olan onlar, seyrederler- ve kendilerini seyrederken seyrederler. Tembellik, fizyolojik bir kuşkuculuktur, tenin şüphesidir. Aylaklığa batmış bir dünyada bir tek uğraşsızlar katil olmazlardı. Fakat insanlığın bir parçası değildirler ve ter dökmeyi bilmediklerinden ötürü Hayat'ın ve Günah'ın sonuçlarına katlanmadan yaşarlar. Ne iyilik ne de kötülük yaptıkları için - insanlık sarasının seyircileri olan onlar- bilinci boğan çabalara, zamanın haftalarına burun kıvırırlar. Bazı öğleden sonraların sınırsız ölçüde uzamasından niye ürksünler ki?

 Kabalık ölçüsünde basit ve besbelli şeyleri savunmuş olmanın pişmanlığını duyarlar yalnızca. Bu durumda, hakikat içinde umarsızca saplanıp kalmak anlan, ötekileri taklit etmeye ve küçültücü bir biçimde meşgalelerin çekiciliğine kapılarak gönül eğlendirmeye sürükleyebilir. Cennetin mucizevi kalıntısı olan tembelliği bekleyen tehli­ke budur.

(Aşkın tek işlevi, bizi bir haftalığına -ve sonsuza dek- yaralayan ölçüsüz ve acımasız Pazar öğleden sonralarına dayanmamıza yardım etmesidir. Atadan kalma kasılmalann sürükleyiciliği olmasa. binlerce göz gerekirdi bize, saklı gözyaşlarımız için; ya da yenecek tırnaklar, kilometrelerce tırnak ... Artık akmayan bu zaman başka türlü nasıl öldürülür? Bu bitmez tükenmez Pazarlar'da var olma acısı kendini tümüyle gösterir. Bazen bir şey içinde kendimizi unutmayı başarırız; ama dünya içinde kendimizi nasıl unutabiliriz? Bu olanaksızlık o acının tanımıdır. Bu acının yakaladığı kimse hiçbir zaman iyileşmeyecektir, evren tamamıyla değişse bile. Değişmesi gereken yüreğidir, oysa yürek değişmez; onun gözünde, varolma'nın da tek bir anlamı vardır: Acısına gömülmek - gündelik bir nirvanaya varma talimi onu gerçeksizliğin algısına yüceltene dek ... )

Soyut Zehir

Bulanık dertlerimiz ve dağınık endişelerimiz bile fizyoloji içinde yozlaştıklarından, ters yönde bir yaklaşımla onları zekinın manevralarına indirgemek önemli bir şeydir. Ya Sıkıntı -dünyanın gereksizce tekrarlı algısı, sürenin iç karartıcı dalgalanması-, tümdengelimli bir ağıt mertebesine yükseltilir, ona eşsiz bir kısırlık eğilimi sunulursa?

 Ruhun üstünde bir düzene başvurulmadıkça, bu ruh tenin içinde kaybolur - ve fizyoloji, felsefi sersemleşmemizin son sözü haline gelir. Anlık zehirleri, zihinsel değişim değerleri bağlamına oturtmak; gözle görülür bozulmayı bir araç işlevine yükseltmek; ya da bütün duyguların ve ihsasın murdarlığını kurallarla örtmek: Zihin için gerekli olan bir zarafet arayışıdır bu; zihnin yanında ruh-o dokunaklı sırtlan- sadece derin ve tehlikelidir. Zihin kendi başına ancak yüzeysel olabilir; kavramsal olayların işaret ettikleri alanlarda yarattıkları sonuçları değil, yalnızca bu olayların sıradanlasışını dert eden bir tabiatı olduğu için ...

 Bizim hallerimiz zihni ancak değişik bağlamlara oturtulabildikleri ölçüde ilgilendirirler. Böylelikle melankoli bağrımızdan yayılır ve kozmik boşluğa kavuşur; fakat zihin, ancak duyuların kırılganlığına bağlayan şeyden arındığında benimser onu; yorumlar onu; melankoli inceltilir ve bakış açısı haline gelir: Kategorik melankoli. Teori, pusuda bekler ve zehirlerimizi ele geçirir; ve onları daha az zararlı kılar. Bu, yukarıdan aşağıya bir değer kaybıdır; saf başdönmelerine meraklı olan zihin, yoğunluklara düşman olduğu için ... 

Çürümenin Kitabı / E.M.Cioran

18 Tem 2016

Çürümenin Kitabı


Bu dünyada hiçbir şey kendi yerini bulmuş değildir, başta bizzat dünya olmak üzere… Öyleyse insan adaletsizliğini seyrederken hiç şaşırmamak gerekir… Toplumun düzenini reddetmek de kabul etmek de aynı şekilde abestir… Onun iyi ve kötü yönde değişimlerine, ümitsiz bir tutuculukla maruz kalmaya mecburuz; tıpkı doğuma, aşka, iklime ve ölüme maruz kaldığımız gibi… Hayat yasalarının başında çürüme gelir : Kendi kalıntılarımıza, cansız nesnelerin kendi kalıntılarına olduklarından daha yakınızdır… Onlardan önce pes ederiz ve yok edilmez gibi görünen yıldızların bakışları altında kaderimize doğru koşarız… Ama bizzat yıldızlar da, sadece yüreğimizin ciddiye aldığı, sonra da istihza noksanlığının kefaretini büyük acılarla ödediği bir evrenin içinde ufalanırlar..

Tanrı’nın ve insanların adaletsizliğini hiç kimse düzeltemez: Her fiil, kökendeki Kaos’un, görünürde örgütlenmiş, özel bir durumudur. Kökü çağların başlangıcına dayanan bir girdabın içinde sürükleniriz; o girdabın düzen çehresine bürünmüş olması da, sadece bizi daha iyi kapıp sürüklemek içindir.

9 Nis 2016

Düşmüşlüğün Tahlili


Her birimiz, yalnızlığa karşı işlenen günah, yani insanlarla alışveriş tarafından yozlaştırılmaya yazgılı bir saflık dozuyla doğarız. Zira her birimiz, kendimize hasredilmiş olmamak için elinıizden geleni yaparız. Bu durum, mukadderatı değil düşmüşlük eğilimini andırır. Ellerimizi temiz ve kalplerimizi bozulmamış bir halde muhafaza etmekten iicizizdir; yabancıların terleriyle temas ederek kendimizi kirletiriz; tiksintiye aç ve vebaya hayran bir halde, toplu çirkefin içine gırtlağımıza kadar gömülürüz. Kutsal suyla dolu ummanlan düşlediğimizde de, artık oraya dalmak için çok geç kalmışızdır;

iliğimize kemiğimize kadar kokuşmuş olmamız, o ummana dalıp boğulmamızı engeller: Dünya yalnızlığımızı bozmuştur; ötekilerin üzerimizde bıraktığı izler silinmez bir hale gelir. Mahlfiklar arasında, sadece insan sürekli bir tiksinti uyandırabilir. Bir hayvanın yarattığı iğrenme geçicidir, düşüncemizde hiç olgunlaşmaz; oysa hemcinslerimiz düşünüşümüze musallat olurlar, dünyadan kopukluk mekanizmamıza sızarak itiraz ve katılmama sistemimizi teyit ederler. Sadece incelik derecesiyle bir uygarlığın düzeyine işaret eden her sohbet sonrasında, Sahra'yı aramamak ve bitkilere ya da zoolojinin bitmek bilmeyen monologlanna gıpta etmemek neden imkdnsızdır? Hiçlik karşısında her kelimeyle bir zafer kazansak bile, onun zorbalığına daha da fazla maruz kalmamıza yol açar bu. Etrafımıza saçtığımız kelimeler oranında ölürüz ... Konuşanlann sım yoktur. Ve hepimiz konuşuruz. Kendimize ihanet eder, kalbimizi teşhir ederiz; her birimiz dile gelmezliğin celladıyızdır; her birimiz sırlan, en başta da kendi sırlanmızı yok etmek için yııtınınz. Ötekilerle görüşmemiz de, kendimizi boşluğa doğru bir yanş içinde hep birlikte alçaltmak içindir; ister fikir teatisi olsun, ister itiraflar ya da entrikalar ... Merak, sadece cennetten dünyaya düşüşe değil, her günkü sayısız düşüşe yol açmıştır. Hayat, bu düşme sabırsızlığından; ruhun b§.kir yalnızlıklanru, Cennet'in en eski ve en gündelik inkı1rı olan diyalog yoluyla peşkeş çekmekten ibarettir. İnsan, aktarılamayan Kelam'ın sonsuz vecdi içinde yalnızca kendini dinlemeliydi; kendi sessizlikleri için kelimeler ve sadece kendine ait pişmanlıklar için işitilebilen akortlar uydurmalıydı. Ama evrenin gevezesidir o, ötekiler adına konuşur, benliği çoğul biçimi sever. Ötekiler adına konuşan kişi ise daima bir sahtekardır. Siyasetçiler, reformcular ve kolektif bir bahaneden yana çıkan herkes üçkiiğıtçıdır. Sadece sanatçının yalanı bütünsel değildir, zira o ancak kendini icat eder. Kendini iletişimsizliğe bırakmanın, tesellisiz ve sessiz heyecanlarımızın ortasındaki gerilimin dışında, hayat, koordinatlan belli olmayan bir alan üzerinde kopanları patırtıdır; evren ise, sara hastalığına tutulmuş bir geometri ...

(Gizli öznedeki zımnl çoğul ile "biz"deki açık çoğul, sahte varoluş için rahat bir sığınak oluşturur. "Ben" demenin sorumluluğunu sadece şair üstlenir; sadece o, kendi adına konuşur; sadece onun buna hakkı vardır. Şiir, içine kehanet ya da doktrin sızdırdığı zaman soysuzlaşır: "Misyon" ezgiyi soluksuz bırakır, fikir uçuşa köstek olur. Shelley'nin "cömert" tarafı eserlerinin büyük bir bölümünü hükümsüzleştirir: İyi ki Shakespeare asla bir şeye "hizmet" etmemiştir. Aslına uygun olmamanın zaferi felsefi faaliyette, kendini gizli özneyle hoş tutan o faaliyette vuku bulur; bir de kahinlik (dinl, ahliiki ya da siyasi) faaliyetinde, "biz"in ululaşmasında ... Tanını/ama. soyut zihnin yalanıdır; mülhem formül ise militan zihnin yalanı: Bir tapınağın kökeninde daima bir tanım bulunur; müminleri içinden sıynlınmaz bir şekilde bir fonnill toplar oraya. Bütün öğretiler böyle başlar. O zaman şiire doğru dönmemek elde mi? Onun da, tıpkı hayat gibi, hiçbir şey kanıtlamama mazereti var.)

Çürümenin Kitabı / E. M. Cioran

11 Oca 2016

Bir çift göz hangi yutturmacayla yalnızlığımıza sırt çevirtir bize?



"giysi bizimle hiçlik arasına girer. vücudunuza bir aynada bakın: ölümlü olduğunuzu anlayacaksınız. parmaklarınızı kaburga kemiklerinizin üzerinde bir mandoline dokunur gibi gezdirin: mezara ne kadar yakın olduğunuzu göreceksiniz. giyimli olduğumuz içindir ki ölümsüzlükle böbürleniriz: bir kravat takıldığında nasıl ölünebilir? giyinip süslenen ceset kendini iyi tanımamaktadır ve ebediyeti hayal ederek bunun yanılsamasını sahiplenmektedir. et iskeleti örter, giysi eti örter: tabiatın ve insanın ince kaçamakları, içgüdüsel ve itibarî aldatmacalar: bir beyefendi çamurdan ve tozdan yoğrulmuş olamazdı… itibar, saygıdeğerlik, kibarlık – çaresizlik karşısında bir sürü kaçış yolu. bir şapka taktığınızda, ana karnında günler geçirdiğiniz ya da solucanların yağlarınızı tıka basa yiyecekleri kimin aklına gelir?"


"sıkıntıyı hiç bilmeyen kişi, çağların doğuşundan önceki dünyanın çocukluğunda bulunmaktadır hâlâ; ahı gitmiş vahı kalmış , kendi boyutlarına aldırmayan o yorgun zamana, kendi geleceğinin eşiğindeyken âniden bir yadsıma lirizmi mertebesine çıkartılmış maddeyi de beraberinde sürükleyerek çöken zamana kapalı kalır. sıkıntı, kendi kendine yarılan zamanın içimizdeki yankısıdır...boşluğun açığa çıkmasıdır, hayatı destekleyen-ya da icat eden- o sayıklamanın kurumasıdır..."

"zira eğer hepimiz panayır cambazı olmasaydık, eğer bilgiç bir şarlatanlığın hünerlerini öğrenmiş olmasaydık, nihayet edepsizlik ya da trajedi düzeyinde samimi olsaydık yeraltı dünyalarımız okyanuslar dolusu kin kusardı, bu okyanuslarda kaybolmak şeref payemiz olurdu: böylelikle onca acaipliğin ve yüceliğin yakışıksızlığından kaçmış olurduk"

"seven kişi aşkı incelemez, harekete geçen kişi eylem üzerine hiç düşünmez: insanoğlunu araştırıyor olmam, olmaktan çıktığı içindir; kendi kendimi incelemem de artık "ben" olmadığımdan: tıpkı diğerleri gibi nesne haline gelirim. imanını tartan mümin sonunda terazinin üzerine tanrı'yı koyar ve ancak yitirme korkusuyla coşkusunu ayakta tutar. safdilliğin, bütünsel ve otantik varoluşun tam zıddında yer alan ahlakçı, kendisiyle ve ötekilerle karşı karşıyalık içinde tüketir kendini: soytarıdır, art düşünceler mikrokozmosudur, insanların yaşamak için kendiliğinden kabullendikleri ve tabiyatlarına kattıkları yapaylığa katlanamaz: duyguların ve fiillerin nedenlerini dillendirir, uygarlığın benzeştirimlerinin maskesini düşürür: onları sezinlemiş ve aşmış olmanın acısını çekmesindendir bu; zira bu benzeştirimler yaşatılırlar, yaşam'dırlar; halbuki onun varoluşu, bunları seyre dalarken, var olmayan ve var olmuş olsa bile kendisine eklenen yapaylıklar kadar uzak olacak bir "tabiat" arayışı içinde yolunu yitirir."

"bütün aşağılanmalarımız açlıktan ölmeye karar veremememizden gelir. bu ödlekliğin bedelini pahalıya öderiz. insanlara bağlı olarak, dilencilik kabiliyeti olmadan yaşamak! şişinen şanslılar, şu giyimli maymunlar önünde alçalmak! yazgınızın, hor görülmeye bile layık olmayan şu karikatürlerin insafına kalması!... toplum bir dert değil bir felakettir: içinde yaşayabilmemiz ne enayi bir mucize!"

her insanın içinde bir peygamber uyuklar ve o uyandığında, dünyadaki kötülük biraz daha artar…

vaaz verme çılgınlığı içimizde öylesine yer etmiştir ki, korunma içgüdüsünün bilmediği derinliklerden doğar. her insan, kendinin bir şey önereceği ânı bekler: ne önerdiği önemli değildir. bir sesi vardır ya, o yeter. ne sağır ne dilsiz olmanın bedelini pahalıya öderiz…

çöpçüsünden züppesine kadar herkes, cinaî cömertliğinin kesesinden harcar; hepsi, mutluluk reçeteleri dağıtır; hepsi, herkesin adımlarına yön vermek ister: ortaklaşa hayat, bundan ötürü tahammül edilmez bir hale gelir; insanın kendi hayatı daha da çekilmez olur: başkalarının işlerine hiç karışmadığı zaman kişi kendi işleri için o kadar endişe duyar ki, kendi “benliği”ni bir dine çevirir, ya da tersten havarilik yaparak “benliği”ni yok sayar: evrensel oyunun kurbanıyızdır…

varoluşun veçhelerine getirilen çözüm önerilerinin bolluğu, ancak bu önerilerin nafilelikleriyle mukayese edilebilir. tarih: ideal imalathanesi… huyu suyu belli olmayan mitoloji, sürülerin ve yalnızların taşkınlıkları… gerçekliği olduğu haliyle tasarlamanın reddi, ölümcül kurgu açlığı…

fiiliyatımızın kaynağı, kendimizi zamanın merkezi, nedeni ve sonucu zannetmeye bilinçsizce meyilli olmamızdadır. reflekslerimiz ve gururumuz, teşkil ettiğimiz et ve bilinç parçasını bir gezegene dönüştürür. eğer dünyadaki konumumuzu doğru olarak anlayabilseydik; eğer kıyaslamak, yaşamak’tan ayrılmaz olsaydı, mevcudiyetimizin ufaklığının açığa çıkması bizi ezerdi. ama yaşamak, kendi boyutlarına karşı körleşmektir…

bütün fiiliyatımız –soluk almaktan imparatorluklar ya da metafizik sistemler kurmaya kadar– kendi önemimiz hakkında bir yanılsamadan, bilhassa da peygamberlik içgüdüsünden çıktığına göre, kendi hükümsüzlüğünü doğru bir şekilde görmesi durumunda, işe yarar olmaya ve kendini kurtarıcı gibi göstermeye kim çalışırdı ki?

“ideal”siz bir dünya, doktrinsiz bir can çekişme, yaşamsız bir ebediyet hasreti… cennet… fakat kendimizi oyalamaksızın bir saniye bile var olamazdık: içimizdeki peygamber, bizi kendi boşluğumuzda ihya eden deli tarafımızdır.

ideal bir şekilde zihni açık, yani ideal bir şekilde normal insan, içindeki hiçlik’ten başka hiçbir şeye tutunmamalıdır… onu işittiğimi farzediyorum: “amaçtan, bütün amaçlardan koparılmışım; arzularımın ve burukluklarımın sadece formüllerini muhafaza ediyorum. sonuca bağlama eğilimine direndiğim için ruhu yendim; tıpkı hayatı da, onun içinde çözüm aramaktan dehşete kapılarak yendiğim gibi… insanın seyri – ne mide bulandırıcı şey! aşk – iki tükürüğün karşılaşması… bütün duygular mutlaklarını salgı bezlerinin sefilliğinden alırlar. asalet varoluşun yadsınmasındadır, harap olmuş manzaralara tepeden bakan bir tebessümdedir yalnızca.

(vaktiyle bir “benliğim” vardı; artık sadece bir nesneyim… yalnızlığın bütün uyuşturucularını tıka basa alıyorum; dünyanın uyuşturucuları bana benliğimi unutturamayacak kadar hafiftiler. içimdeki peygamberi öldürmüş olduğuma göre, nasıl olur da insanlar arasında hâlâ bir yerim olabilir ki?)

bir pazar ogleden sonrasina donusmus evren sıkıntının da tasviridir bu-evrenin de sonu...

hayat, ancak muhayyilemizin ve hafizamizin zayifliklariyla mumkundur.

eczanelerde varolusa karsi hicbir ozel ilac yoktur- yalnizca palavracilar icin kucuk ilaclar... peki berrak, alabildigine eklemlenmis vakur ve kendinden emin umitsizligin panzehiri nerededir? butun varliklar mutsuzdur ama ne kadari bunu bilir? mutsuzluk bilinci bir can cekisme aritmetiginde ya da devasizlik sicilinde boy gostermeyecek kadar vahim bir hastaliktir. cehennemin itibarini dusurur ve zamanin mezbahalarini kir siirlerine cevirir . hangi gunahi isledin de dogdun? hangi sucu isledin de varsin? acin da kaderin gibi sebepsiz.
zaman'in cumlesinde, insanlar virguller gibi yer alirlar; sense onu durdurmak icin , nokta olarak hareketsizlestin.

kader- magluplar terminolojisinin gozde sozcugu...

zihin ayniligi kesfeder, can sikintiyi vucut tembelligi. evrensel bezginligin üç bicimiyle ifadesini bulan ayni degismezlik ilkesidir bu.

deliler disinda hic kimse yalnizken gulmez.

hayalci fatih , insanlarin basina gelebilecek en buyuk ugursuzluktur.

anonim ter , toplumun temeli.

hayat bir uygarligin yegane saplantisi haline geldiginde o uygarlik dususe gecer.

ideolojiler yuzyillar boyunca ayakta duran barbarlik temeline bir cila cekmek icin, butun insanlarin paylastigi caniyane egilimleri ortmek icin icat edilmislerdir sadece.

önyargi kendi icinde yanlis, ama nesiller tarafindan biriktirilmis ve aktarilmis olan organik bir hakikattir.

bizzat gelecegi bir mezarlik gibi olmayi bekleyen her seyin potansiyel mezarligi gibi goren kisiyi bezginlik beklemektedir.

umit bir kole meziyetidir.

her tarafta isteyen insanlar... capsiz ya da esrarengiz hedeflere dogru kosusturan adimlarin maskaraligi, cakisan iradeler herkes bir sey istiyor, kalabalik bir sey istiyor bilmem neye dogru yonelmis binlerce insan.
onlari izleyemezdim hele onlara hic meydan okuyamazdim. sasirip kalirim: onlara bunca canliligi hangi mucize veriyor? olaganustu hareketlilik: bu kadar az ette bunca hayatdoluluk ve bunca histeri!

kotumserlik- beklentilerini bosa cikarmasindan oturu hayati affedemeyen magluplarin o zalimligi.

urkuntu devirleri sukunet devirlerini bastirir; insan olay bollugundan ziyade olay yoklugundan rahatsiz olur; tarih de onun can sikintisini reddetmesinin kanli urunudur.

emil michel cioran / Çürümenin Kitabı

18 Mar 2012

Alt-İnsanlar Geçidi...



Yolların dışına, içgüdülerinin dışına çıktığından, insan sonunda bir açmaza düşmüştür. Merhaleleri aşıp geçmiştir… Sonunu yakalamak için; geleceksiz hayvandır, idealine batmıştır, kendi oyununda kaybolmuştur… Durmadan kendini aşmak istediğinden, donup kalmıştır; elinde de kaynak olarak sadece çılgınlıklarını özetlemek, onların kefaretini ödemek ve onlardan hala başka çılgınlıklar çıkarmak kalmaktadır…

Bununla birlikte, kendine bu kaynak bile yasak olanlar vardır: “İnsan olma alışkanlığını kaybettiğimizden” derler, “hala bir kabileye, bir ırka, herhangi bir soya ait miyiz?... Hayat ön yargımız olduğu müddetçe, bizi ötekilerle aynı düzeye koyan bir hatayı benimsiyorduk… Fakat türden firar ettik… Zihin açıklığımız, kemik yapımızı kırarak bizi pörsük bir varoluşa indirgedi. Maddenin üzerinde gerinerek onu salyasıyla kirleten omurgasız ayak takımı. Uyuşuklar arasına geldik işte; meleklerimizi ve düşlerimizi fena aşındırmamızın bedelini ödediğimiz o gülünç sona vardık işte… Hayat bize hiç nasip olmadı: Onun sarhoşluğu olduğumuz anlarda bile bütün sevinçlerimiz onun üzerinden taşmalarımızdan geliyordu; intikam alarak bizi alt tabakalarına doğru sürüklüyor: Bir alt-yaşama doğru giden, alt-insanların geçit törenine…

19 Şub 2012

Çürümenin Kitabı'ndan..



Eski düşlerde bunalan koca tiritleriz , ütopyaya hepten elverişsiz bezginlik teknisyenleriyiz ,koca Adem'in serüvenlerinden dehşete kapılan gelecek gömücüleriyiz. Hayat ağacı artık hiç ilkbahar görmeyecektir : Kuru odundur ; onunla kemiklerimize , düşlerimize ve acılarımıza tabutlar yapacağız. Tenimize ,bin yıllara dağılan güzel leşlerin pis kokuları miras kalmıştır . Onların zaferi bizi büyülemiştir : Tüketmişizdir onları. Zihin mezarlığında ilkeler ve formüller yatar : Güzel , tanımlanmıştır, oraya gömülmüştür. Onun gibi doğru da , iyi de , bilgi de , Tanrılar da... Hepsi orda kokuşmaktadır. ( Tarih : İçinde büyük harflerin , onlarla birlikte onları tahayyül edip el üstünde tutanların çürüdüğü çerçeve )

12 Şub 2012

Bir Saplantının İçyüzü…



Yokluk fikri, emek veren insanlığa özgü bir şey değildir: Zahmet çekenlerin, kalıntılarını tartmaya ne zamanları ne de istekleri vardır; talihin sertliklerine ya da bönlüklerine boyun eğerler; ümit ederler:

Ümit bir köle meziyetidir.

Ak düşmüş saçlardan, kırışıklardan ve hırıldamalardan ödleri patlayarak, günlük münhalliklerini kendi leşlerinin suretiyle dolduranlar ise, kibirliler, kendini beğenmişler ve süs meraklılarıdır: Kendilerini çok severler ve
ümitsizlik çekerler; düşünceleri aynayla mezarlık arasında uçuşur ve çehrelerinin tehdit altındaki hatlarında, dinlerinki kadar ciddî hakikatler keşfederler. Her metafizik, vücuda ilişkin bir kaygıyla başlar ve bu kaygı evrensel bir hale gelir; öyle ki, havaîliklerinden ötürü endişe duyanlar, hakikaten ıstırap çeken ruhların habercisidirler.

Yaşlanma hayaletinin musallat olduğu yüzeysel aylak, Pascal, Bossuet ya da Chateaubriand’a, kendini dert etmeyen bir bilim adamından daha yakındır. Kibire bir nebze deha: Ölüme pek uyamayan ve onu şahsına bir hakaret gibi hisseden o koca gururlu çıkar karşınıza. Bütün bilgelerden üstün olan Buda bile, ilâhî ölçekte bir kendini beğenmişten başka bir şey olmamıştır. Ölümü, kendi ölümünü keşfetmiş ve bundan yara alarak her şeyden el çekmiştir ve kendi imtinasını diğer insanlara dayatmıştır. Yokluğa karşı koymak için, öc alma duygusuyla Yokluğu Yasa’ya dönüştüren o incinmiş gururdan, böylelikle en korkunç ve en nafile ıstıraplar doğar.

7 Şub 2012

İstifa / Çürümenin Kitabı




Bir hastanenin bekleme salonundaydım: Yaşlı bir kadın bana dertlerini anlatıyordu… İnsanların tartıştıkları şeyler, tarihteki kasırgalar – onun gözünde bir hiçtiler: Zaman ve mekan içinde bir tek onun derdi hüküm sürüyordu. “Yemek yiyemiyorum, uyku uyuyamıyorum, korkuyorum, mutlaka cerahat var”, diye sıralıyordu, dünyanın kederi buna bağlıymış gibi çenesini sıvazlıyarak… Tiridi çıkmış, çenesi düşük bir kadının kendine dikkat edişindeki bu aşırılık, önce beni dehşetle tiksinti arasında kararsız bıraktı; sonra, sıra bana gelmeden hastaneden çıktım gittim, ağrılarıma ilelebet sırt çevirmeye karar vermiştim…
“Her bir dakikamın elli dokuz saniyesi”, diye söylendim sokaklarda, “acıya ya da… acı fikrine vakfedilmiş. Keşke bir taş olabilseydim! "Yürek": Bütün azapların kökeni… Nesneye imreniyorum… maddenin ve donukluğun lütfuna… Küçük bir sineğin gelgiti bana kıyamet bir iş gibi görünüyor. Kendinden çıkmak günah işlemektir. Rüzgar, havanın çılgınlığı! Müzik, sessizliğin çılgınlığı! Bu dünya hayatın önünde pes ederek hiçliğe karşı kusur işlemiştir… Hareketten ve rüyalarımdan istifa ediyorum. Namevcudiyet! Tek zaferim sen olacaksın… "Arzu", sözlüklerden ve ruhlardan hepten silinsin! Yarınların başdöndürücü şakası önünde geriliyorum. Ve bazı ümitlerimi hala muhafaza etsem dahi, ümit etme melekemi hepten kaybettim”.

5 Oca 2012

Metafizik Bir Vatansız




Neden bir şey yapılmalıdır, neden? Her eylemin temelden yararsız olduğuna inanıyorum. Ve de insanın, hiçbir şey yapmamaktan ibaret olması gereken alınyazısını elinden kaçırdığına..

Bir kitap hayatınızdır, ya da hayatınızın bir bölümüdür ve sizi dışarıya çıkarır. Sevdiğimiz her şeyden yakayı sıyırırız orda, aynı zamanda da özellikle nefret ettiğimiz her şeyden. Daha da ileri gideceğim: Eğer yazmamış olsaydım katil olabilirdim. İfade etmek bir kurtuluştur…

Akli dengesi bozuk olanların sayısını birkaç misline çıkarmak, zihinsel özürleri vahimleştirmek, şehrin her köşesinde akıl hastaneleri inşa etmek mi istiyorsunuz? Sövmeyi yasak edin. O zaman, kurtarıcı faziletlerini, tedavi işlerini, yönteminin psikanaliz karşısındaki, Doğu jimnastikleri ve Kilise karşısındaki üstünlüğünü anlarsınız; özellikle de içimizden çoğunun,ne cani ne deli olmasını onun harikalarına ve her anlık yardımlarına borçlu olduğunu..

Kendime sayısız ilah uydurdum, her tarafta bir sürü sunak diktim ve bir Tanrı kalabalığı önünde diz çöktüm. Şimdi tapınmaktan bezdim, payıma düşen sayıklama dozunu har vurup harman savurdum. Nereden geldiğimi artık söyleyemem: tapınaklarda inançsızım; sitelerde coşkusuzum; hemcinslerimin yanında meraksızım; yeryüzünde kesinliğim yok. Bana belirgin bir arzu verin ve dünyayı alt üst edeyim. Her sabah bana diriliş komedisini ve her akşam mezara giriş komedisini oynatan, ikisi arasında da can sıkıntısı kefeninin azabından başka hiçbir şey yaratmayan o fiiliyat utancından kurtarın beni…İstemeyi düşlüyorum ve her istediğim bana paha biçilemez geliyor. Melankoli tarafından kemirilen bir Vandal gibi, bensiz ben, hedefsiz yol alıyorum, bilmem hangi köşeye doğru…terk edilmiş bir Tanrı, kendisi de Tanrıtanımaz bir Tanrı keşfetmek ve onun son şüphelerinin ve son mucizelerinin gölgesinde uykuya dalmak için..

Filancayı şu hedefin peşinde, filancayı başka bir hedefin peşinde gördüm…İnsanları, birbirini tutmayan konularla büyülenmiş, her biri aşağılık ve tanımlanamaz olan tasarı ve düşlerin sihrine kapılmış gördüm… İsraf edilen onca ateşliğin nedenlerine akıl erdirmek için her durumu tek tek incelerken, her hareket ve çabanın anlamsızlığını anladım… İnsanı yaşatan hatalardan etkilenmeyen tek bir hayatvar mıdır?… Kökleri küçük düşürücü olmayan, sebepleri icat edilmiş olmayan, arzularla ortaya çıkmış mitoslara sahip olmayan tek bir berrak ve şeffaf hayat var mıdır?… Her tür yararlılıktan arınmış fiil nerededir?… Akkorluktan tiksinen güneşte mi?… İmansız bir evrendeki melekte mi?… Yoksa ölümsüzlüğe terk edilmiş bir dünyada ki aylak solucanda mı?…

Her şey mümkündür yine de hiçbir şey mümkün değildir… Her şey mubahtır ama aynı zaman da hiçbir şey mubah değildir… Hangi taraftan gidersek gidelim o yol diğerlerinden daha iyi değildir… Bir şeyi başarsan da, başarmasan da, inancın olsa da, olmasa da, ağlasan da, sessiz kalsan da hepsi aynı kapıya çıkar… Her şey için bir açıklama var, yine de hiçbir şeyin bir açıklaması yok… Her şey hem gerçek, hem gerçek dışı, hem normal, hem de saçma, hem görkemli, hem sönük… Herhangi bir şeyden daha değerli başka bir şey yok, herhangi bir fikirden daha iyi başka bir fikir yok… Birinin üzüntüsüyle üzülmek, neşesiyle sevinmekte ne?… Mutsuzluğunu sev ve mutluluğundan iğren… Her şeyi birbirine karıştır… Tüm kazanımlar birer kayıp, tüm kayıplar birer kazanımdır… Neden sürekli kararlı bir tutum, anlaşılır fikirler ve anlamlı sözcükler beklenir ki?…

 Tanrı ürküntümüzün üzerine dosdoğru düşüş; hiçbir ümide konmayan ve arayışlarımızın arasına yıldırım gibi inen selamet; tesellisiz kalmış ve zaten teselli edilmek de istemeyen kibrimizin dolambaçsız bir biçimde geçersizleşmesi; bireyin kızağa çekilmesi yolunda ilerlemesi; endişe noksanlığı yüzünden ruhun işsiz kalması…

 Tanrım, bana hiç dua etmeme gücü verin, her nevi tapınma saçmalığından koruyun, beni sizin elinizden hepten teslim edecek o sevgi eğilimini benden uzak tutun… Kalbimle gökyüzü arasında ki boşluk genişlesin!… Issızlıklarımı mevcudiyetinizle doldurmanızı, gecelerimi nurunuzla hırpalamanızı, Sibiryalarımı güneşinizle eritmenizi hiç temenni etmiyorum… Sizden de yalnız, ellerim tertemiz kalsın istiyorum; yeryüzünü yoğururken ve dünya işlerine karışırken hepten kirlenen ellerinizin aksine… Sersem kadiri mutlaklığınızdan, yalnızlığıma ve ıstıraplarıma saygı istiyorum sadece… Sözlerinize ihtiyacım yok, bunları bana dinlettirecek çılgınlıktan da çekiniyorum… Siz yoklukta bir gedik açarak şu zaman panayırını başlatmaya ve böylelikle beni evrene oluştaki aşağılamaya ve utanca mahkum etmeye iten o hoş göremediğiniz huzuru, ilk anın öncesinden devşirilmiş mucizeyi gösterin bana…

27 Ara 2011

Tanrı vardır , Yoksa bile !



‘Başkalarında onbin yıl önce, yada sonra yaşamayı ,insanlığın başına yada sonuna ait olma duygusunu ‘ içselleştiren  ‘insan çağının şafağında ,ilahların kahkasını ‘duyan Modern bir hilkat garibi,insandankaçan bir insan güzelidir  Cioran. ‘Kendi içinde Tanrı  kadar çıplak ve zavallı olmaktır dileği .O doğarken yitirmiştir her şeyi doğmuş olmak sakıncalıdır !Yaşamak ,savaşı kaybetmektedir.’



’ Her birimiz yalnızlığa karşı işlenen  günah  ,Yani insanlarla alışveriş tarafından  yozlaştırılmaya  yazgılı bir saflık dozuyla doğarız.Zira her birimiz kendimize hasredilmiş olmamak için elimizden geleni yaparız.Bu durum mukadderatı değil düşmüşlük eğilimini andırır.Ellerimiz temiz ve kalplerimizi bozulmamış muhafaza etmekten acizizdir ;yabancıların terleriyle temas ederek kendimiz kirletiriz;tiksintiye aç vebaya hasret bir halde toplu çirkefin içine gırtlağımıza  kadar gömlülürüz. Kutsal suyla dolu Ummanları düşlediğimizde de artık oraya dalmak için çok geç kalmışızdır.iliğimize kemiğimize kadar kokuşmuş olmamız, o ummana dalıp kurtulmamızı engeller.Dünya yalnızlığımızı bozmuştur ;ötekilerin üzerimizde bıraktığı  izler silinmez biri hale gelir. ‘

’ Şüpheyi yerkürenin derinliklerine kadar ekmek isterdim.Onun maddeye nufus etmesini
sağlamak ,zihnin hiç girmediği yerde onun hükümdarlığını kurmak ve varlıkların iliğine ulaşmadan önce de taşların huzurunu sarsmak, oraya güvensizliği ve yürek kusurlarını sokmak isterdim. Mimar olsam, yıkıma biri tapınak inşa ederdim ;Vaiz olsam,duanın gülünçlüğünü açığa vururdum; Kral olsam başkaldırının amblemini dikerdim.İnsanlar gizliden gizliye birbirirlerinden tiksinmeye heves ettiklerine göre ,her tarafta kendine sadakatsizliği tahrik ederdim.Masumiyeti hayrete düşürürdüm.Kendine ihanet edenleri çoğaltırdım.Kesinliklerin çürüme yerinde çoğunluğun kokuşup gitmesine engel olurdum.’

 ‘ Zorbalığın  en kötü biçimi sistemdir ! Felsefede ve her şeyde ‘

11 Kas 2011

Yeni Bir Hayat'ın Acı Alayı..






Kendi içimize mıhlanmış olduğumuzdan, doğuştan gelen ümitsizliğimizin çizdiği yoldan ayrılma melekemiz yoktur... Hayat bizim ortamımız değil diye, kendimizi hayattan muaf mı tutturalım?... Var olmama belgesi veren kimse yoktur...Soluk almada sebat etmek, havanın dudaklarımızı yaktığını hissetmek, temenni etmediğimiz bir gerçekliğin bağrında pişmanlıkları biriktirmek ve mahvımıza sebep olan derte bir açıklama bulmaktan vazgeçmek zorundyızdır... Zamanın her anı üzerimize bir hançer gibi atıldığı, arzuların ayarttığı tenimiz taşlaşmayı reddettiği vakit, bahtımıza eklenecek tek bir anla bile nasıl yüz yüze gelebiliriz?... Hangi hünerlerin yardımıyla başka bir hayatın, yeni bir hayatın peşinden gidebilecek yanılsama kuvvetini bulabiliriz?...

Şu ki, geçmiş yıkımlarına bir göz atan bütün insanlar "gelmekte olan bütün yıkımlardan kaçınabilmek için" kökten yeni bir şeye başlayabilme gücünde olduklarını hayal ederler... Kendi kendilerine görkemli bir vaatte bulunur ve kaderin onları batırdığı o vasat uçurumdan çıkartacak bir mucize beklerler... Ama hiçbir şey olmaz... Herkes aynı olmaya devam eder; sadece hepsine damgasını vurmuş olan o düşkünlük temayülünün sivrilmesiyle değişirler... Etrafımızda yoğunluğu azalmış ilham ve çoşkulardan başka birşey görmeyiz: Her insan her şeyi vaat eder; ama her insan kıvılcımın dayanıksızlığını ve hayattaki deha noksanlığını öğrenmek için yaşar... Bir varoluşun aslına uygunluk derecesi kendi yıkımından ibarettir... Oluşumuzun çiçeklenmesi : Muzaffer görünümlü olup, başarısızlığa götüren yol... Yeteneklerimizin serpilmesi : Kangrenimizin kamuflajı... Güneşin altında leşlerle dolu bir bahar hüküm sürmektedir; bizzat güzellik, tomurcuklarının içinde şişinen ölüm den başka birşey değildir...

Kökeninde aldatıcı ve yıkıma mahkum olmayan hiçbir yeni hayat görmedim şimdiye kadar... Her insan zamanın içinde ilerleyip, bunaltılı bir geviş getirmeyle kendini tecrit ettiğini, yenilenme niyetine de ümitlerinin beklenmedik yüz buruşturmasıyla karşılaşıp kendi içine düştüğünü gördüm...

29 Eyl 2011

de l'inconvenient d'etre ne




-üretmek kolaydır, zor olan yeteneklerini kullanmaya tenezzül etmemektir.

-film çekiliyor, aynı sahneye bir çok kez yeniden başlanılıyor.yoldan geçen biri, taşralı olduğu belli, çok şaşırıyor: ”bundan sonra asla bir daha sinemaya gitmeyeceğim”
gizli olanları sezinler gibi olduğumuz ve sırrını yakaladığımız her hangi bir şeye karşı böyle bir tepki gösterebiliriz. bununla birlikte, mucizeyi andıran bir gizemle, doğum doktorları vurulur, mezarcılar çocuk yapar, onulmaz projeler, şüpheciler de yazarlar hala ...

-başkalarının yaptığını bizim daha iyi yapabileceğimizi düşünmek hep.bizzat bizim yaptığımız hakkında ne yazmak ki aynı kanıya sahip değiliz.

- sabahtan akşama kadar ne yapıyorsunuz?
kendime katlanıyorum.

-herşey uyur istirahate çekilir,hasta bile...ama hastalık tüm geceyi hastanın başında uykusuz geçirir.

-başkalarının her kusuru bende de var,ama yine de onların yaptığı her şey bana tuhaf görünür.

-ölüm karşısında “giz” ile “hiçbir şey” arasında,piramitlerle morg arasında durmaksızın salınıp duruyorum.

-eskiden,bir ölünün önünde sorardım kendi kendime:”bunun doğması neye yaradı?”şimdi, aynı soruyu,her canlıdan önce kendime soruyorum.

-olağanüstü ve hiç-bu iki görüş,belirli bir eyleme ve bu eylemden doğan herşeye,en önce de hayata uyar.

-hiçbir şey yapmıyorum,kabul.ama saatlerin geçtiğini görüyorum-bu,onları harcamaya çalışmaktan iyidir.

-elementler aynı döngüyü yinelemekten yorgun,aynı bileşimlerden bıkkın,ne değişiklik,ne sürpriz...onları bir “oyun” ararken düşünüyorum:hayat,bir konu dışına çıkmaktan,bir anekdottan başka bir şey olmayacaktır...

-canımız istediğinde kendimizi öldürebileceğimizden emin olmadığımız zaman,gelecekten korkarız ancak.

-her düşünce bastırılmış bir duygudan kaynaklanır.

-ne zaman bir hakarete uğrasam,intikam arzusundan kendini tamamen kurtarmak için,kendimi mezarımda sessiz,sakin hayal ettiğim bir zaman oldu.ve hemen yatışıyordum böylece.cesedimizi fazla küçümsemeyelim.fırsat olursa işe yarayabilir.

-bütün görüş noktalarının boşluğunu gören özgürdür ve bütün vargılarını buradan elde eden kurtulmuştur.

-eğer, vaktiyle herhangi biri olmayı öylesine istediysem, bu sadece, bir gün yuste manastırındaki şarlken gibi; ”artık hiçbir şey değilim” diyebilme zevki içindi.

-olayların görünüşüyle ​​yetindiğimiz seçim yapar, kesin karar veririz, derine dalar dalmaz, artık ne seçim yapabiliriz ne de kesin kararlar alabiliriz, sadecee üzülme ...

-pişmanlığın üstünlüğü: yapmadığımız eylemler bizi izlediklerinden ve bizim de onları aralıksız düşündüğümüz için, bilincimizin tek oluştururlar.

-bu an, hala elimde, akıp giden öteki, benden kaçan, batıp giden öteki.gelecek bir ile görüşecek miyim? ona karar veriyorum: orada, bana ait ve henüz uzakta.sabahtan akşama dek, üretip üretip durmak!

-her şey olma duygusu ve hiçbir şey olmamanın gerçekliği.

25 Eyl 2011

Boşluğun Yelpazesi…



Filancayı şu hedefin peşinde, filancayı başka bir hedefin peşinde gördüm…İnsanları, birbirini tutmayan konularla büyülenmiş, her biri aşağılık ve tanımlanamaz olan tasarı ve düşlerin sihrine kapılmış gördüm… İsraf edilen onca ateşliğin nedenlerine akıl erdirmek için her durumu tek tek incelerken, her hareket ve çabanın anlamsızlığını anladım… İnsanı yaşatan hatalardan etkilenmeyen tek bir hayatvar mıdır?... Kökleri küçük düşürücü olmayan, sebepleri icat edilmiş olmayan, arzularla ortaya çıkmış mitoslara sahip olmayan tek bir berrak ve şeffaf hayat var mıdır?... Her tür yararlılıktan arınmış fiil nerededir?... Akkorluktan tiksinen güneşte mi?... İmansız bir evrendeki melekte mi?... Yoksa ölümsüzlüğe terk edilmiş bir dünyada ki aylak solucanda mı?...

Kendimi bütün insanlara karşı savunmak, çılgınlıklarına tepki göstermek ve bunun kaynağını ortaya çıkarmak istedim; dinledim ve gördüm… Ve korktum : Aynı sebeplerle ya da herhangi bir sebeple hareket etmekten, aynı hayaletlerle ya da tamamen başka bir hayalete inanmaktan, aynı sarhoşluklara ya da tamamen başka bir sarhoşluğa gömülmekten korktum… Son olarak da ortaklaşa hayal kurmaktan ve son nefesimi bir vecd kalabalığı içine vermekten korktum… Bir varlıktan ayrılırken bir yanılgının daha elimden çıktığını,onda bıraktığım yanılsamayla yoksullaştığımı biliyordum… Ateşli sözleri, kendisi için mutlak benim içinse gülünç olan kaçınılmaz bir gerçeğin mahpusu olduğunu açığa çıkarıyordu… Onun saçmalığıyla temas ettiğimde, kendiminkinden sıyrılıyordum… Aldanma hissine kapılmadan ve yüzü kızarmadan kime katılınabilir?... Ancak her fiil için gerekli akılsızlığı tamamen bilinçli olarak alışkanlık haline getiren ve kendini kaptırdığı kurguyu hiçbir düşle güzelleştirmeyen kişi haklı çıkarılabilir, tıpkı ancak inançsızca ölen ve işin aslını sezdiği ölçüde kendini feda etmeye hazır bir kahramana hayranlık duyabileceği gibi… Aşıklara gelince, yüz buruşturmalarının ortasında, kafalarından ölümün önsezisi geçmeseydi çekilmez olurlardı… Sırrımızı –yanılsamamızı- mezara götürdüğümüzü, soluğumuzu canlandıran esrarengiz hatayı atlatamadığımızı, hazların ve hakikatlerin hükümsüzlük açısından denk oldukları kestirilemediği için fahişelerle kuşkucular ışında herkesin yalana battığını düşünmek insanın aklını karıştırır…

İnsanların var olmak ve harekete geçmek için sarıldıkları nedenleri, kendimde ortadan kaldırmak istedim… Sözle anlatılmayacak kadar normal bir hale gelmek istedim… Şimdi de sersemlemiş bir halde, budalalarla aynı düzeyde ve onlar kadar boşum…

20 Tem 2011

Benim için insan ancak hiçbir şey yapmadığı zaman varoluyor.



I) Biraz Rimbaud’yu düşünün. En büyük Fransız şairi, yirmi yaşında, yok, yirmi bir yaşında yazmayı bıraktı. Yirmi bir yaşında düpedüz sıfırı tüketmişti. Bir dâhi dehadan vazgeçme  kararı alıyor, hiçbir ilginçliği olmayan zavallı biri haline geliyor. İnsan Rimbaud’nun başına gelenin tehdidi altındadır. Sınırlı bir zamanda şaşılacak bir taşma, benzersiz bir olaydır; ama çok kısa sürmüştür. Bugün insan, artık söyleyecek hiçbir şeyi kalmamış bir yazar; çizecek hiçbir şeyi kalmamış ve hiçbir şeyi ilginç bulmayan bir ressam gibi geliyor bana. Ruhu henüz tükenmemiştir, ama kendisi, kuvvetlerini bütünüyle yitirmeye çok yakındır. Hâlâ gerçeklik üretebilir, kuşkusuz aletler üretebilir, hatta belki birkaç şaheser der yaratabilir, ama manevi açıdan mecali kalmamıştır. Mesela bence, yeni ve derin bir din üretemez. Üretebilir, ama artçı ya da taklitçi olarak. sf.184


II) Yaptığımız her şey gerçeklikten yoksun. Kitaplar okuyoruz elbette; her halükarda ben çok okuyorum, belki de haddinden fazla okuyorum. Ama bunun hiçbir anlamı yok. Hayat benim için bir anlam kazanırsa, bu daha ziyade yatakta olduğum zaman ve düşüncelerimin hedefsiz avareliklerine izin verdiğim zaman oluyor. O zaman hakikaten çalıştığım izlenimine kapılıyorum. Ama  pratik olarak çalışmaya koyulduğum zaman, hemen bir yanılsamanın peşinden gittiğimden emin olarak yıkılıyorum. Benim için insan ancak hiçbir şey yapmadığı zaman varoluyor. Harekete geçer geçmez, bir şey yapmaya hazırlanır hazırlanmaz, acınacak bir yaratık haline geliyor. sf.185


Emil Michel Cioran, Ezeli Mağlup -Söyleşiler-
Metis yayınları, 2005. (Çeviri; Haldun Bayrı)

14 May 2011

Çürümenin Kitabı




Yokluk fikri, emek veren insanlığa özgü bir şey değildir: Zahmet çekenlerin, kalıntılarını tartmaya ne zamanları ne de istekleri vardır; talihin sertliklerine ya da bönlüklerine boyun eğerler; ümit ederler:

Ümit bir köle meziyetidir.

Ak düşmüş saçlardan, kırışıklardan ve hırıldamalardan ödleri patlayarak, günlük münhalli...klerini kendi leşlerinin suretiyle dolduranlar ise, kibirliler, kendini beğenmişler ve süs meraklılarıdır: Kendilerini çok severler ve
ümitsizlik çekerler; düşünceleri aynayla mezarlık arasında uçuşur ve çehrelerinin tehdit altındaki hatlarında, dinlerinki kadar ciddî hakikatler keşfederler. Her metafizik, vücuda ilişkin bir kaygıyla başlar ve bu kaygı evrensel bir hale gelir; öyle ki, havaîliklerinden ötürü endişe duyanlar, hakikaten ıstırap çeken ruhların habercisidirler.

Yaşlanma hayaletinin musallat olduğu yüzeysel aylak, Pascal, Bossuet ya da Chateaubriand’a, kendini dert etmeyen bir bilim adamından daha yakındır. Kibire bir nebze deha: Ölüme pek uyamayan ve onu şahsına bir hakaret gibi hisseden o koca gururlu çıkar karşınıza. Bütün bilgelerden üstün olan Buda bile, ilâhî ölçekte bir kendini beğenmişten başka bir şey olmamıştır. Ölümü, kendi ölümünü keşfetmiş ve bundan yara alarak her şeyden el çekmiştir ve kendi imtinasını diğer insanlara dayatmıştır. Yokluğa karşı koymak için, öc alma duygusuyla Yokluğu Yasa’ya dönüştüren o incinmiş gururdan, böylelikle en korkunç ve en nafile ıstıraplar doğar

26 Nis 2011

ümitsizliğin doruklarında-delilik önsezisi





Aklımı kaybetmeyi bir şartla isteyebilirdim, gece gündüz güleç, sorunsuz ve takıntısız, neşeli ve keyfi yerinde bir deli haline geleceğim kesin olmalı. Kaynağını aydınlıktan alan esriklikleri şiddetle arzular ama yine de onlara sırt çevirirdim, çünkü onlar, karanlık bunalımları daima peşlerinde sürüklerler. Bunun yerine, yalnızca benim içimden fışkıran ve dünyanın çehresini güzelleştirebilecek, esrikliğin geriliminden uzak, aydınlık bir sonsuzun sukunetini koruyabilecek bir ışık banyosunu tercih ederim. O, bir gülümsemenin zarafetine, onun sıcaklığındaki hafifliğe sahip olurdu. Ve ben, bütün dünyanın, bu aydınlık rüyanın üzerinde, bu saydamlık ve özdeksizliğin içinde yüzmesini isterdim. Artık ne bir engel ne bir madde varolsun, ne bir biçim ne de sınır kalsın; ve işte ben de bu cennette ışıkla ve ışık içinde ölüp gideyim...



 

Metin:LE PRESSENTIMENT DE LA FOLIE
Kitap: SUR LES CIMES DU DESESPOIR
Alıntılar:CIORAN - OEUVRES/ QUARTO Gallimard yayınları 1995/
Fransızcadan Çeviren: Damla Şıkel

9 Şub 2011

Çürümenin Kitabı

 



Bir şairin yaşamı bir yere varmaz.




Gücünü, girişmediği her şeyden, ulaşılamazlıkla beslenen tüm anlardan almaktadır. Var olmadaki mahzuru mu hissetti? Bu sayede ifade yeteneği sağlamlaşır, soluğu genleşir.

Bir yaşamöyküsü ancak bir yazgının elastikliğini, içinde barındırdığı değişkenler tutarınız bariz kılarsa meşru olur. Ama şair, katılığı hiçbir şeyle yumuşamayan bir mukadderat çizgisi izler. Hayat zevzeklerin hissesine düşer ve yaşanmamış hayatlarına telafi sağlamak için şair yaşamöyküleri icat edilmiştir…
Şiir, ele geçirilemeyenin özünü ifade eder; nihai anlamı her tür “güncelliğin” imkansızlığıdır. Neşe şiirsel bir duygu değildir. (Bununla birlikte, tesadüf tarafından aynı demette birleştirilen alevlerle budalalıkların lirik evreninin bir bölümünden doğar.) Bir rahatsızlık, hatta bir tiksinti duygusu uyandırmayan bir ümit şarkısı hiç görülmüş müdür? Bizzat mümkün de bir bayağılık gölgesiyle lekelenmişken, bir mevcudiyete nasıl şarkı düzülür? Şiir ve ümitlenme arasında tam bir bağdaşmazlık vardır; şair de yaman bir çürümenin kurbanıdır. Ölüm aracılığıyla canlı olan biri, kendine hayatı nasıl hissettiğini de sormaya cesaret edebilir mi? Mutluluğun cazibesine boyun eğdiğinde ise komedinin alanına girer…Ama bilakis yaralarından alevler yayılırsa ve büyük mutluluğun –mutsuzluğun o haz dolu akkorlaşmasının- şarkısını söylerse, her tür olumlu vurgudan ayrılmaz olan bayağılık nüansından kurtulur. Bir hayal Yunanistanı’na sığınan ve aşkın çehresini daha saf sarhoşluklarla, gerçekdışılığın sarhoşluklarıyla değiştiren Hölderlin’dir bu…
Şair, kaçış sırasında mutsuzluğunu beraberinde götürmese, iğrenç bir gerçek döneği olurdu. Mistiğin ya da bilgenin tersine, ne kendinden kurtulabilir ne de kendi saplantısının merkezinden kaçabilir: Vecdleri bile devasızdır ve felaket habercileridir. Kendini kurtarmayı beceremediğinden, onun için her şey mümkündür, kendi hayatı hariç…

2
.
Hakiki bir şairi şundan tanırım: Onunla görüşe görüşe, eserinin mahremiyetini uzun süre yaşayınca, içimde bir şeyler değişir; eğilimlerim ya da zevklerim falan değil, bizzat kanım; sanki içine ince bir dert sızmış, akışını, kıvamını ve vasfını değiştirmiştir. Valery veya Stefan George bizi onlara yanaştığımız yere koyarlar, ya da zihnin biçimsel düzleminde daha talepkar kılarlar: İhtiyaç duymadığımız dehalardır, sadece sanatçıdırlar. Ama bir Shelly, bir Baudlaire, bir Rilke, organizmamızın en derinine müdahale ederler; organizmamız da bir zaaf gibi benimser onları. Onların yakınında olunduğunda vücut önce kuvvetlenir, sonra yumuşar ve dağılır. Zira şair bir tahrip etkenidir, bir virüstür, kılık değiştirmiş bir hastalıktır ve harikulade biçimde belirsiz olmasına karşın alyuvarlarımız için en vahim tehlikedir. Onun çevresinde yaşamak mı? Kanınızın inceldiğini hissetmektir bu; bir kansızlık cenneti düşlemek ve damarlarınızda gözyaşlarının aktığını işitmektir…

3

Mısra her şeye imkan tanırken, onun üzerine gözyaşlarınızı, utançlarınızı, vecdlerinizi –özellikle de yakınmalarınızı- dökebilirken, düzyazı içinizi dökmenize ya da ağlaşmanıza izin vermez. İtibarı soyutluğu bundan tiksinir. Başka hakikatlar talep eder; denetlenebilir, tümdengelimli, ölçülü. Halbuki ya şiirin hakikatleri elinden alınsaydı, maddesi yağmalansaydı ve şairler kadar cüretkar olunsaydı? Onların edepsizliği, aşağılanmaları, yüz buruşturmaları ve iç çekişleri neden sızdırılmasın söyleme? Neden çürümüş, kokuşmuş, ceset ya da daha kaba bir deyişle, melek veya Şeytan olunmasın ve onca havai ve uğursuz uçuşa duygusal olarak ihanet edilmesin? Zekanın cesareti ve kendi olma gözüpekliği, filozofların okulundan ziyade şairlerin okulunda öğrenilir. Onların “önermeleri” eski sofistlerin en tuhaf biçimde küstah sözlerini soluklaştırır. Hiç kimse benimsemez onları: Baudlaire kadar uzağa giden, Lear’ın pırıltısını ya da Hamlet’in bir tiradını sistemleştirme yürekliliğini gösteren tek bir düşünür olmuş mudur hiç? Belki sonundan önce Nietzshce, ama ne yazık ki (!) hala peygamber nakaratlarında ısrar ediyordu…Azizlerin tarafında mı aranacaktır? Avilalı Tereza’nın ya da Angele de Foligno’nun bazı taşkınlıkları…Ama orada da çok sık Tanrı’yla karşılaşılır; cesetlerini pekiştirirken onları vasıf olarak ufaltan o teselli edici anlamsızlıkla..Hakikatlerin ortasında kanaatsiz ve yalnız başına dolaşmak ne bir insanın ne de bir azizin işidir; ama bazen bir şairin işi olabilir…
Bir gurur davranışıyla şöyle bir haykıran bir düşünür tahayyül ediyorum: “Bir şairin benim düşüncelerimi kendi alınyazısı haline getirmesini isterdim!”. Ama bu hevesinin meşru olması için bizzat onun da uzun süre şairlerle düşüp kalkması, onlardaki leziz lanetlerle beslenmesi ve onlara, soyut ve tamamına ermiş bir halde, kendi düşmüşlüklerinin ya da kendi sayıklamalarının suretini vermesi gerekirdi. Özellikle de şarkının eşiğinde pes etmesi ve ilhamın berisinde yaşayan ezgi olarak şair olmamanın pişmanlığını yaşaması gerekirdi, anın ölümsüzlüklerine vakıf olmamanın pişmanlığını…


…Tüm ağızları bilen, bütün mısralara ve bütün ruhlara yakın ve uzak dünya üzerinde, merhum Fars ülkelerini, Çin’leri, Hindistan’ları ve can çekişen Avrupaları dolaşarak zehirlerin, coşkuların, vecdlerin ardında koşan melankolik ve mütebahhir bir canavarı kaç kez düşledim –şairlerin hepsini, içlerinden biri olmamanın ümitsizliğiyle yaşamış bir şair dostunu kaç kez düşledim.