.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..
Tutunamayanlar / Oğuz Atay
Tutunamayanlar / Oğuz Atay
4 Mar 2012
Başım Göğe Erse de!
Bedenimdeki küçük adamlara bugünlük izin vermiştim. Bugünlük bedenimde değillerdi. Bunu, Tibet'le ilgili bir kitabı okuyan arkadaşım anlatmıştı bana: Sadece beyazı düşün. Yoksun artık. İzin ver gitsin o küçük adamlar teker teker. Rahatsız etmeden gitsinler orada masumca uyur gibi oturan bedeni.
Yine aynı şeyi yaptım bugün, bedenimi ufak parçalara ayırdım, küçük adamlara. Sonra da onlara soruların cevaplarını bulmaları için izin verdim. Hepsinde farklı soru... Böylece anlayacaktım dünyanın sırrını.
Her cevap kendi sorusunda gizli. Anagram dünyası... Tüm cevapları bulacağız aslında, biraz düşünsek. Ama üşeniyoruz düşünmeye.
Aşk nedir ki? Kedin Şakir. Sorunun cevabı onda. Bir adam "Kedin Şakir"e...
Aşık olmak.. Ya da kaşık olmak bir restoranda. Sevdiğinin ruhunu doyurmasına yardımcı olmak. Sonra ruhunu doyurup da seni bıraktığında bulaşık makinesinde yeni bir sevgili için süslenmek.
Düşlerine aşık olursan heteroseksüel mi olursun, homoseksüel mi? Ve ben galiba düşlerime aşık oldum. Masmavi düşlerimde bir yunus var. Ona sonarca 'Seni seviyorum' diyebilsem düşlerim düşüşlükten kurtulacak. Ellerimde ümit balonlarım olacak.
Aramızdaki uzaklık, nerede olduğunu bilmezlik bir cümlenin çift kişilik tek öznesini ayırıyor birbirinden. Ama biliyorum seni yanımda hissettiğim; nefesini, ruhunu hissettiğim zaman, inan bana yaşayacağımız en beyaz gün olacak o gün. Yaşayacağımız en beyaz gün ve asla yaşamayacağımız...
Havada sönmüş bir İtalyan ümidi uçuyor.
İşte sonunda bana baktı. Göz gözeyiz. Gözlerimiz konuşuyor:
- Seni seviyorum.
- Fincanındaki çayın bitti mi? Boşları alıyorum.
Evet anlamalıydım, bir saniyelik 'fincanın boş mu' bakışıydı bu.
Havada söndürülmüş bir kocaman saçlı çocuk ümidi uçamıyor...
Ümitsiz aşıklar, ümitsizce aşık olmuşlar geceye. Aynı gece çirkin bir kız güzel bir dişi kurbağaya dönüşmüş, prensesini arayan bir kurbağa tarafından öpülerek. Yine aynı gece ben, düşlerim tarafından reddedilmişim. Platoniklerden bıkmışlar çünkü.
Oysa o sevmişti beni. Bense nefret etmiştim. Ona sarılırken somut kalbini bulmaya çabalamıştım aslında. Beline doladığımı sandığı elim, kazığı nereye saplayabilirdi acaba?
İlki gibiydi: ben sevmiş, o ise nefret etmişti. İnsan sevildiğini öğrenince tokat atmak daha mı zevkli oluyor kendinden üç yaş küçüğüne?
Sizin de hoşlanacağınız kişilerin kulağına 'Tanışmaaa' diye fısıldayan bir cininiz olsa siz de birinci tekil şahıslı cümleler kurardınız.Her şeyi genellemelerle anlatmak zorunda kalır, özele indirebilecek özelleriniz olmazdı. Kim bilir belki dünyaya sağır biriyle evlenirim.
Küçük adamlardan biri kısa ve net bir cevapla bedenime geri dönüyor: Aşk nedir ki suratında patlayan bir şaplaktan başka? Aşk, ŞAK!
Ben kimim bence? Kendime sorabilme ve benim cevap verebile ihtimaline bağlı kişiliğim. Çünkü kendin için var olmazsan başkaları için de var olamıyorsun.
Ben üstüne kusulacak bir katilim. Hayatını bir türlü öldüremeyen. Daha pencereyi bile kıramadım. Oysa hayatımı o kırıklarla bile öldürebilirdim.
Ben bir ip cambazıyım, kafasındaki her şeye ip üzerinde takla attırabilen. Ben bir dans hocasıyım, pembe hırkasını 2'yle dans ettirebilen. Ben bir estetisyenim, daha iyi dans edebilsin diye 2'yle kol yapmaya çalışan.
Dakikalardır net ve tek bir cevap bulamadığıma göre bensizim ben. Çok fazla hayal gücü geliştirici şeyler kullanmışım demek ki. Hayallerin yan etkisi varmış. Hayal gücü geliştiricilere yasal uyarı konmalı: Doz aşımında kişiliksizleştirir!
Acaba yarın dolabımdaki hangi kişiliği giyinsem?
Küçüktüm, küçücüktüm. Nefes alıp verdiğimi keşfettiğim gün benliğini arayan kızla tanışım. Benliğini arıyordu bomboş sokakta. Yıllar önce kaybettiği, yıllar önce pencereden bakarken kalabalığın, gürültünün arasında sonsuzluğa, yokluğa uğurladığı benliğini... Oysa ne bu sokak bu kadar kalabalık ve gürültülü olmuş ne de böyle bir sokak olmuş. Ama işte gidivermiş benliği o kalabalıkta .
O kadar yıl boş, şuursuzca yaşamış. İstediği tek şey belki de mutlulukmuş. Yanında olmasını istediği kişi Tuğçe değil, ona gerçekten cevap verebilen, konuşabilen, etten kemikten gerçek biriymiş. Uçmak istediği zaman 'Sen uçamazsın.' demeyi bilen biriymiş istediği. Ama işte şimdi uçabiliyordu az da olsa. Uçabiliyordu boşlukta. Düşe kalka öğrenmiş, kaç kere ölmüş ama uçmuş. Kaybetmiş kendini sonunda, artık inemiyormuş yere, inmek istediği halde.
Hayatı yalanlardan ibaretmiş bir zamanlar. Şimdi ise yalanlar hayatından ibaret...
Bir gün gelmiş Tuğçe bırakmış onu, hayatını mahveden Tuğçe... İkinci kez mahvetmiş onu. Bu sefer mahvettiği onun hayatı değilmiş aslında. Çökmüş, olmayan bir şeye üzülmenin saçma olduğunu anlatmamış kimse ona. Olmayan bir dünyada yaşıyormuş.
Tanrı'ya kaç kez yalvarmış onu kurtarması için. Olmamış. Tanrı onu sevmiyormuş. Belki de bildiği bir tane dua var diye. Ama onun dünyası tek dualıkmış. Sonunda içinden biri, onu sevmeyen birini sevmenin aptallığını açıklamış ona. Doğru gelmiş. Tanrı'yı sevmiyormuş artık. Bildiği tek duayı da unutmuş. Duasız hayat -ya da ölüm- sürmeye devam etmiş.
Bir gün gelmiş, hayatı gibi uzun ama renksiz apartmandaki odasının penceresinde otururken ruhunu hiç olmadığı kadar yakın hissetmiş kendine. Bir an yere inmek, artık uçmamak istemiş. Ya da ruhu, ona gerçeği, uçamayacağını söylediği zaman uçabildiğini kanıtlamak istemiş. Sonra uçmuş ya da yere inmiş. Sonuçta ikisi de aynı şeymiş onun için.
Sonra kendisini inanmadığı Tanrı'nın dünyasına giderken görmüş. Yüzü böyle miydi? Hayır, bu o olamazdı! Bu başka biriymiş ve Tanrı ona gülüyormuş.
Küçüktüm, küçücüktüm. Benliğini arayan kızdan bana uçmayı öğretmesini istediğimde bana bir dürbün verdi sadece. Ben zaten çok yükseklerdeymişim. Hayal gücü geliştiricilerin panzehirini bulana dek dürbünümle aşağıya alışacakmışım. İşte o zaman keşfettim, yükseklik korkusu olanların dürbün kullanabileceklerini.
Küçüktüm, küçücüktüm. Herkesin kuşlarının taşıdığı bir dünyası olduğunu keşfettiğim anda ben penceremin önüne konan yeşil benekli güvercinleri kovuyordum, deli bir anına gelip de elinde makasla onların konduğu pencere camını ayna olarak kullanıp özgürlüğünü kesen kızla dalga geçmek için geldiklerini sanarak.
Küçüktüm, küçücüktüm. Nefes vermemin nedenini keşfettiğim gün daha yavaş soluk vermeye başladım. Nedenini hala keşfedemeyenler için söyleyelim: Yaşadıkça kalbi gömmek için akciğeri kazıyorlar. Kazıdıkça akciğerdeki gazlar dışarı çıkıyor. Ben de kalbime görkemli bir yer hazırlatıyorum daha yavaş soluk vererek.
Küçüktüm, küçücüktüm. Bensizliğimi ya da birden fazlalığımı gidermek için ellerimi kirleterek küçültüyordum kendimi aslında.
"Ama yalnız ellerimi kirli görünce / Hatırlıyorum / Çocuk olduğum günleri."
(Federico Fellini, Amarcord)
Ellerimi kirletip saklambaç oynayan bir çocuğun beyniyle düşünüyordum. Ama biraz sonra dayanamayıp 'çay içtin' diye bağıracaktım benliğime ve o, bir dahaki oyunda yine saklanacaktı.
Bedenime gelen adam konuşmaya başlıyor: Sen bensin. ama ben kimseyim. Çünkü ben kim olduğumu bulamıyorum.
Hayat nedir ki? Sorunun cevabı 'İhtiyar Dekan'da.
Hayat ya da yaşadığın yıl sayısı aslında bir ölçü birimi: sabır ölçer. Fakat bir kişiye bağlı olarak değişmiyor bu. Ölen kişilerin öldüklerinde sizden ne kadar hayat götürdüklerine bağlı. Bir canlının hayatını kurtardığınızda ya da ona bir hayat şansı verdiğinizde, kendi hayatınızdan verdiğiniz miktara bağlı.
Aslında asıl marifet ölmüş bir insanın hayat kurtarabilmesinde. Onlar zirve insanları. Bu yüzden süper gücü olduğuna inandığım İskender Iğdır, sana 'Wind of Change'i söylüyorum.
Hayatın neresinde olduğun fark etmiyor hiçbir zaman. En sıfırındaysan hayatın, nedir ki farkın, en sonsuzdakiyle?
Adamlardan bir diğeri de sadece hayatın çok basit bir denklemden ibaret olduğunu söyleyerek geri geliyor. Hayatın nasıl sıkıcı olduğunu bulursam denklemi de bulurmuşum.
Hayat bensiz çok sıkıcı olurdu. Kesinlikle. Sıkıştırılmış gibi olurdu. Evet, evet bir press ütüye benzerdi hayat.
Güzel bir denklem: Hayat - Aslı = Press ütü
Hım... Aslı'yı diğer tarafa atarsak daha da güzel olur. Eğer bir hayatım olmasını istiyorsam hemen bir press ütü edinmeliyim. Bu kadar basit işte hayat!..
Küçük adamlardan biri cevapsız dönüyor bedenime. Hatta isyan edip bana sorular soruyor: "Niye soruların cevaplarını bulmaya çalışıyorsun? Öğrendiklerini saklayabilmek için kafan büyüyecek. Başın göğe erecek sonunda. Ama koca kafalı olmanın zararları, yararlarından fazla ya da daha incitici. Koca kafalılar fazla yaşayamıyorlar bu ülkede. Hem zaten öğrendiklerini kimseye anlatamadıktan sonra neye yarar bilmen? Kimse umursamıyor çünkü ya da umursatmıyorlar. Kimseye kopya veremeden gir(diril)eceksin eni boyundan büyük mezarına."
İşte sorularımın sonu oluyor bu olay. Aslında daha da öğrenmek istiyorum. Çünkü insanlara kopya verebilirsem onlar için önemli olacağım, böylece de ölümsüz. Ölümsüzlüğün, önemsizliğinin arttığı oranda azalıyor. Bu kağıtlar aslında insanlığa bir kopya.
Bu arada süslenmek için girdiğim bulaşık makinesinin deterjanının az konulduğunu fark ediyorum. Her yemekten sonra lekeler kalıyor üzerimde. Ayrıca benliğimin her seferinde hayatımı karıştıran olayların, kişilerin arkasında saklandığını keşfediyorum. Bir dahaki oyunda ebe olmaktan kurtuluyorum.
Aslı Köksal
3 Mar 2012
Katedra (The Cathedral) by Tomek Baginski
Jacek Dukaj'ın romanından uyarlanmış şiirsel kısa film, Tomek Baginski tarafından yapılmış.
2003 yılında Kısa Canlandırma Film kategorisinde Oscar'a aday gösterildi.
2002 yılında SIGGRAPH festivalinde En İyi Kısa Canlandırma seçildi.
2 Mar 2012
Ahlakın Doğal Tarihi Üzerine
Tek tek bilimlerin tarihi izlendiğinde, gelişmesi içinde en eski ve en genel sürecini anlamak için bir ipucu bulunabilir, bilgi ve tanımanın: Bu ikisinde de gelişmemiş hipotezler, uyduruklar, şu iyi ve boş ‘inanma” isteği, o güvenmeme ve sabır eksikliği ortaya çıkar önce, -
Duyumlarımız, ince, güvenilir, temkinli tanıma organı olmayı geç öğrenir, üstelik tümüyle de öğrenemez. Gözlerimiz verilen bir uyarıya, daha önce birçok kez oluşturulmuş imgeyi bir kez daha oluşturarak yanıt vermeyi, alışılmamış ve yeni olanın izlenimini yakalamaktan daha rahatlatıcı bulur: Sonuncu daha fazla kuvvet, daha fazla ahlaklılık gerektirir. Yeni bir şey işitmek zor ve acı vericidir kulağa; yabancı bir müziği kötü işitiriz. Başka bir dilde işitilen sesleri daha tanıdık, daha bildik sözcükler haline getirmeye kalkışı gönülsüzce: Örneğin, Alman arcu balistayı işittiğinde onu Armbrust’a çevirmiştir. Duyumlarımız yeniyi düşman ve itici bulurlar; en basit duyum sürecinde bile, korku, sevgi, nefret, edilgen tembellik duyguları gibi duygular egemendir. - Bugünkü okurun bir sayfadaki tek tek tüm sözcüklerden (heceler bir yana) çok azını okuduğu gibi - Yalnızca yirmi sözcük arasında gelişigüzel beşini seçiyor, bu beş sözcükten çıkartılabilecek anlamı “tahmin” ediyor -, bir ağacın, tam tamına, yaprakları, dalları, rengi, biçiminin olanca ayrıntısı göz önüne alındığında, çok azını görebiliyoruz; bir ağaç görüntüsü uyduruvermek çok daha kolayımıza gidiyor. En nadir yaşantılarımızın orta yerinde de aynı şeyi yapıyoruz: Yaşantımızın büyük bir bölümünü uyduruyoruz, kendimizi herhangi bir olup bitenin uydurukçusu olarak görmemek için pek zorlanmıyoruz. Bütün bunların anlamı: Temelde, ta başından beri, yalan söylemeye alışmışız. Ya da daha erdemli ve ikiyüzlü, kısaca daha hoş söylenirse: İnsan sandığından çok daha artisttir. - Canlı bir söyleşide sık sık konuştuğum insan yüzünün dile getirdiği düşünceyle öylesine açık ve ince bir biçimde belirlendiğini görürüm ya da yarattığı etkiye inanırım. Öyle olur ki, bu açıklık görmek yetimin gücünü çok aşar: Yüzünde kasların ince hareketlerini ve gözlerinin ifadesini uydurmak zorunda kalırım. Kim bilir belki de o kişi, tümüyle değişik bir yüz takınmıştı ya da hiç de öyle değildi.
Quidquid luce fuit, tenebris agit: Oysa, tersi de doğru. Düşlerdeki yaşantılarımız, bu yaşantılara çok sık sahip olduğumuzu varsayarsak, eninde sonunda o da “gerçekten” herhangi bir yaşantı gibi ruhumuzun tüm çekip çevirmesine aittirler. Onlardan dolayı daha zengin ya da daha yoksul, daha çok ya da daha az gereksinmelerimiz var; sonunda, ışıl işıl bir günde, uyanık ruhumuzun en sevinçli anlarında, biraz düşlerimizin alışkanlığıyla yönlendiriliyoruz. Diyelim ki, biri düşlerinde uçuyor, sonunda, düş görür görmez, gücünün ve uçma becerisinin, kendisinin bir ayrıcalığı, kendine özgü, imrenilecek bir şans gibi bilincine varıyor: Her çeşit yay ve açıyı küçük bir fiskeyle gerçekleştirebileceğine inanıyor; belli bir tanrısal hafifmeşrepliği duyuyor yüreğinde, “yukarı” gerilimsiz ve zorlanmadan, “aşağı” düşmeden, alçalmadan - ağılıksız! - Nasıl da sonunda, uyanık günündeki “mutluluk” sözcüğünün daha değişik bir renk ve belirlenme taşıdığını anlayamaz: “Coşkuyla yükselme”, şairlerin betimlediği, bu “uçma” ile karşılaştırıldığında yere bağımlı,kaslarımızla ilgili, zorlanmış, “ağır” gelecektir ona.
İnsanların farklılığı, yalnızca iyi bulduklarının çizelgelerindeki farklılıkta, yani, çabalamaya değer iyi anlayışlarında değil de, bir de az ya da çok değerli bütün ortaklaşa tanıdıkları iyilerin farklılığında, sıralanma düzenlerinin farklılığında gösterir kendini: - hatta bunlardan daha çok, iyi bir şeye sahip olup o şeyi, ele geçirmekten ne anladıklarında; kadınlarla ilgili olarak, örneğin, daha alçak gönüllü erkekler, kadın bedeninin sadece kullanımı cinsel hazzı, sahip olmanın ve ele geçirmenin yeterli ve doyurucu bir belirtisi olarak görürler. Bir diğer grup, daha bir kuşkulu, daha iddialı ele geçirme susuzluğuyla, “soru işaretini”, yalnızca böyle bir sahip olmanın görünüşü olarak görürler; daha ince denemeler yapmak isterler; her şeyden öte, kadının ona yalnızca kendini değil, ayrıca sahip olduğunu ya da olmayı istediğini verip vermediğini bilmek için-; ancak o zaman, kadın “ele geçirilmiş” olur. Bir üçüncü grup, sahip olma isteğinin ve güvensizliğin sonuna ulaşamaz bile, bir kadın kendini ona verdiğinde, bunu onun kendisi için değil de, kendi görüntüsü için yapıp yapmadığını sorar. Dibinden, ta en derinlerinden tanınmak ister, sevilebilmek için kendini keyfedilmeye bırakır.- Önce, sevgilisini tümüyle kendi mülkü gibi duyar; artık sevgilisi onun hakkında kendini aldatmaz olunca; onu, şeytanlığı, gizli doyumsuzluğun yanında, iyiliği, sabrı, manevi yanı için sevince. Diğer bir grup, bir halkı ele geçirmek ister: Bütün Cagliostro ve Catline yüksek sanatları bu amacı için onu uygundur. Bu diğeri daha ince ele geçirme susuzluğu içinde kendi kendine şunu der: “Ele geçirmenin olduğu yerde aldatma olmamalı!-, bir maskesinin insanların yüreklerini yönlendireceği düşüncesi onu kızdırır ve sabrını taşırır: “Öyleyse, haydi bilineyim, her şeyden öte kendimi bileyim!” Yardımsever, iyiliksever insanlar arasında hemen her zaman yardım bulur:
Sanki, örneğin, o yardımı ‘hak etmiş” de, tam onların “ yardımlarını istiyormuş gibi, aldığı bütün yardımların karşılığı olarak, onlara teşekkürünü, sadakatini, boyun eğmeyi kanıtlayacaktır, - bu düş gücü ile gereksinmesi onları sanki mallarıymış gibi göreceklerdir; yalnızca bu malları edinme isteğinden dolayı yardımsever ve iyiliksever olacaklardır. Biri, yardımlarında, onlardan önce davranır ya da yollarını keserse, kıskanırlar. İstemeye istemeye, ana ve babalar çocuklarını-, kendilerine benzer hale getirirler- buna “eğitim” deniyor-, hiçbir ana, yüreğinin derinliklerinde, doğurduğu çocuğun; kendi malı olduğundan kuşku duymaz; hiçbir baba çocuğun kavramlarına, değerlendirmelerine egemen olma hakkını tartışmaz. Evet, eskiden babaların yeni doğmuş çocuklarının yaşamasını ve ölümünü kararlaştırma gücü olağan bulunurdu. (Eski Almanlar arasında örneğin). Ve babalar gibi, öğretmenler, sınıflar, rahipler, prensler gözlerini kırpmadan her yeni insanı, yeni bir mal için fırsat olarak görüyorlar. Ve hep böyle sürüp gidiyor...
bölüm 193 / 194
Benim Adım Kırmızı / Katil Diyecekler Bana
O budalayı öldürmeden az önce bile, herhangi birinin canını alacağını bana söylense inanmazdım. Bu yüzden yapmıs olduğum sey bazen ufukta kaybolan yabancı bir kalyon gibi benden gittikçe uzaklasıyor. Bazen hiçbir cinayet islememisim gibi de hissediyorum. Zavallı Zarif kardesimi hiç de istemeden gebertmemin üzerinden dört gün geçti, ve simdiden duruma biraz alıstım. Önüme çıkı veren berbat meseleyi adam öldürmeden çözebilmeyi çok isterdim, ama hemen de anladım baska bir yol olmadığını. Đsi hemen orada bitirdim; bütün sorumluluğu yüklendim. Bir akılsızın iftirası yüzünden bütün nakkaslar camiasının tehlikeye atılmasına izin vermedim. Yine de ama katilliğe alısmak zor. Evde duramıyorum, sokağa çıkıyorum, sokakta duramıyorum, öteki sokağa yürüyorum, sonra o sokaktan sonrakine yürüyorum ve insanların yüzlerine baktıkça görüyorum ki ellerine daha cinayet isleme fırsatı geçilmemis oldukları için pek çok kisi masum zannediyor kendini. Bu küçük talih ve kader meselesi yüzünden, insanların çoğunun benden daha ahlaklı ya da iyi olduğuna inanmak zor. Olsa olsa henüz cinayet islemedikleri için biraz daha aptal suratlı oluyorlar ve bütün aptallar gibi iyi niyetli gözüküyorlar. Gözünde bir zekâ ısıltısı, yüzünde ruhundan yansıyan bir gölge gördüğüm herkesin gizli bir katil olduğunu anlamam için o zavallıyı öldürdükten sonra, Đstanbul sokaklarında dört gün yürümem yetti. Yalnızca aptallar masumdur.
Bu aksam mesela, Esir Pazarı'nın arkalarındaki kahvehanede sıcak kahvem ile ısınır, arkadaki köpek resmine bakıp köpeğin anlattıklarına herkesle birlikte kendimi koyuvererek gülerken, yanımda oturan bir herifin de benim gibi katilin teki olduğu duygusuna kapıldım. O da benim gibi meddaha gülebiliyordu, ama kolunun benim kolumun yanıbasında kardes kardes durmasından mı, fincanı tutan kıpır kıpır parmaklarının huzursuzluğundan mı neden bilmiyorum, onun da benim soyumdan olduğuna hükmediverdim ve birden dönüp suratına dik dik baktım. Hemen korktu, yüzü allak bullak oldu. Kahve dağılırken bir tanıdığı onun koluna girmis:
"Artık Nusret Hocacılar burayı basar," diyordu. Ötekini kas göz isaretiyle susturdu. Onların korkuları bana da bulastı. Kimse kimseye güvenmiyor, her an karsısındakinden bir alçaklık bekliyor herkes. Hava daha da soğumus ve sokakların köselerinde, duvar diplerinde kar iyice tutmus, yükselmis. Kör karanlıkta gövdem yolunu dar sokakları ancak hissederek buluyor. Bazen de, kepenkleri iyice çekili, pencereleri kapkara tahtayla kaplı evlerin bir yerinden içerde hâlâ yanan bir kandilin soluk ısığı dısarı sızıp karda yansıyor, çoğu zaman ise hiçbir ısık, hiçbir sey göremiyorum da bekçilerin sopalarının taslara vurusuna, çılgın köpek sürülerinin ulumalarına, evlerin içlerinden gelen iniltilere kulak verip yolumu buluyorum. Bazen, gece yarıları sehrin dar ve korkutucu sokakları karın sanki kendi içinden sızan harika bir ısıkla aydınlanıyor ve karanlıkta, yıkıntılar ve ağaçlar arasında yüzlerce yıldır Đstanbul'u tekinsiz kılan hayaletleri gördüğümü sanıyorum. Bazen de, evlerin içinden mutsuzların uğultusu geliyor; ya harıl harıl öksürüyor, ya burunlarını çekiyor, ya rüyalarında ağlayarak çığlık atıyor, ya da karı kocalar, yanıbaslarında çocukları ağlarken birbirlerini boğazlamaya girisiyorlar. Katil olmadan önceki mutlu hayatımı hatırlamak, neselenmek için bir iki aksam bu kahvede meddahı dinlemeye geldim. Bütün ömrümü birlikte geçirdiğim nakkas kardeslerimin çoğu her aksam gelirler. Tâ çocukluktan beri birlikte naksettiğimiz bir budalaya kıydım kıyalı hiçbirini görmek istemiyorum artık. Birbirlerini görüp dedikodu etmeden yapamayan kardeslerimin hayatında, buradaki rezil eğlence havasında beni utandıran çok sey var. Beni burnu büyük bulup iğnelemesinler diye bir iki resim de ben yaptım meddah için, ama bunun kıskançlığı durduracağını da sanmam. Ama kıskanmakta çok da haklılar.. Renk karıstırmakta, cetvel çekmekte, sayfa istifinde, konu seçiminde, yüz çizmekte, kalabalık savas ve av meclislerini yerlestirmekte, hayvanları, padisahları, gemileri, atları, savasçıları, âsıkları resmetmekte, naksın içine ruhun siirini dökmekte, hatta, tezhipte de en usta benim. Bunu size övünmek için değil beni anlayın diye söylüyorum. Kıskançlık, zamanla usta nakkasın hayatında boya kadar vazgeçilmez bir malzeme olur.
Huzursuzluktan gittikçe uzayan yürüyüslerimin ortasında bazen saf mı saf, masum mu masum din kardeslerimden birisiyle gözgöze geliyorum ve birden su tuhaf düsünce beliriyor içimde: Simdi katil olduğumu düsünürsem, karsımdaki bunu yüzümden anlayacak.Böylece hemen kendimi baska seyler düsünmeye zorluyorum; tıpkı ilk gençlik yıllarımda namaz kılarken kadınları düsünmemek için utanç içinde kıvranarak kendimi zorladığım gibi. Ama çiftlesmeyi aklımdan bir türlü çıkaramadığım o gençlik buhranlarının tersine, islediğim cinayeti unutabiliyorum. Bütün bunları durumumla iliskili olduğu için anlattığımı anlıyorsunuzdur. Bir
seyi aklımdan bile geçirirsem her seyi anlarsınız. Bu da aranızda bir hayalet gibi gezinen adsız, hüviyetsiz bir katil olmaktan çıkarır da beni, yakayı ele vermis, yüzü belirgin, kafası vurulacak sıradan bir suçlu durumuna düsürür. Đzin verin de her seyi düsünmeyeyim; kendime bir seyler saklayayım: Sizin gibi ince kisiler de ayak izlerine bakarak hırsızı bulur gibi, kelimelerimden ve renklerimden benim kim olduğumu kesfe çalıssınlar. Bu da bizi simdi çok revaçta olan üslup konusuna getiriyor: Nakkasın kendi sahsi usûlü, kendine mahsus bir rengi, sesi, var mıdır, olmalı mıdır?
Ustalar ustası, naksın piri Behzat'ın bir resmini ele alalım. Bir cinayet resmi olduğu için, benim durumuma da iyi uyan bu harika seye, acımasız bir taht kavgasında öldürülmüs bir Acem sehzadesinin kütüphanesinden çıkmıs Herat isi doksan yıllık bir kusursuz kitabın Hüsrev ile Sirin'in hikâyesini anlatır sayfalarında rastlamıstım. Hüsrev ile Sirin'in sonunu bilirsiniz; Firdevsi'nin değil de Nizami'nin anlattığını diyorum: Đki âsık ne maceralar ve fırtınalardan sonra evlenirler, ama Hüsrev'in önceki karısından olan çocuğu genç Siruye Seytan gibidir, onları rahat bırakmaz. Babasının tahtında ve genç karısı Sirin'de gözü vardır bu sehzadenin. Nizami'nin "Ağzı aslanlar gibi pis kokardı," dediği Siruye, bir yolunu bulup babasını esir alır ve tahtına oturur. Bir gece, babasının Sirinle yattığı odaya girer, karanlıkta dokuna dokuna onları yatakta bulur ve hançeriyle babasını ciğerinden bıçaklar. Babanın kanı sabaha kadar akacak ve yanında huzurla uyuyan güzel Sirin ile paylastıkları yatakta ölecektir. Büyük üstat Behzat'ın resmi, bu hikâye kadar yıllardır içinde tasıdığım gerçek bir korkuyu da isliyordu: Gece yarısı karanlıkta uyanıp, göz gözü görmez odada tıkırtılar çıkaran baska birisi olduğunu farketmenin dehseti! O baska birisinin bir elinde bir hançer olduğunu, öbür eliyle de sizin boğazınıza sarıldığını düsünün. Odadaki ince ince islenmis duvar, pencere ve çerçeve süslerinin, sıkılmıs gırtlağınızdan çıkan sessiz çığlığın rengindeki kızıl halının kıvrım ve yuvarlaklarının ve katilinizin sizi öldürürken çıplak ve iğrenç ayağıyla acımasızca bastığı harika yorgana inanılmaz bir incelikle ve neseyle islenmis sarı ve mor çiçeklerin hepsi, aynı amaca hizmet ederler: Bir yandan bakmakta olduğunuz resmin güzelliğini vurgularken, bir yandan da içinde ölmekte olduğunuz odanın, terketmekte olduğunuz dünyanın ne de güzel bir yer olduğunu hatırlatırlar. Resmin ve dünyanın güzelliğinin sizin ölümünüze kayıtsızlığı, ölürken yanınızda karınız da olsa yapayalnız olusunuz resme bakarken kafanıza dank eden asıl manadır. "Behzat'ın," demisti yirmi yıl önce benimle birlikte titreyen ellerimdeki kitaba bakan ihtiyar usta. Yüzü yanı basımızdaki mumdan değil, görme zevkinden aydınlanmıstı. "O kadar Behzat'ın ki, imzaya gerek yok."
Behzat da bunu bildiği için imzasını resmin gizli bir kösesine bile atmamıstı.
Sessizliğin Anarşisi / İnsana; Bir İhtimal Olarak...
İnsanın kaotik varlığı, bütünlüğünü borçlu olduğu kaotikliği, müphem hali...
İnsanın bir haliyle diğer halleri arasına sınır çekip, temel-tali, sahici-sahte ilişkisi kuran anlayışlar (Hegel-Marx çizgisinde kendinde-şey/kendiiçin- şey, Heidegger’de otantik olan/olmayan hal, Nietzsche’de üstinsan, Freud’da ben/üstben...) hep insan ruhunun karşıtlıklarını çözmeyi, onu bütünlemeyi, müphem yanını ortadan kaldırmayı amaç edinmiştir; uyumlu, çelişkisiz, bütün insana böylece kavuşulacaktır!... İnsanı maddi (iktisadi) koşulların, bilinçaltının, cinselliğinin ya da güç istencinin... belirlediği fikri, sonuç olarak, hep indirgeyici, onu somut-kaotik varlığından koparan, sakatlayan anlayışlardır (felsefe, diğer iktidar kurumları gibi, soyutlayıcı, tümleyicidir).
Köken –ilk, başlangıç– arayışı, bu başlangıçta tümlük ya da ikilik aramak, boş bir kurgu. Madderuh, doğa-kültür, ben-başkası gibi karşıtlık ya da hiyerarşiler, insanın toplumsal (dolayısıyla kurumsal) varlığına denk düşse de, tüm bu karşıtlıklar, parçalanmalar insanı ezer, böler. İnsan, yaşayan haliyle,içinde bulunduğu anda ve o andan yola çıkarak geçmişe ve geleceğe uzanışıyla –karşıtlıkları ve çelişkileriyle– anlaşılabilir ya da anlaşılamaz (ama vardır).
O, doğayla, diğer insanlarla, kendisiyle çatışkılı, gerilimli, kaotik ve müphem bir ilişki içindeyken, başka türlü olamazken, ayırt edici yaratıcılığı bu müphemliğin farkında olmasıyken, burada ne tümlükten ne de hiyerarşik bir ilişkiye tabi kılınabilecek ikilikten söz edilebilir. İnsanın müphemliğini aşikâr ve aleni kılarak, onu tanımlanabilir ve sınıflandırılabilir yapan şey, kaotikliğini bütünleme adına varlığını parçalayan, çokluğunu tekliğe indirgeyen toplumdur. Kitle; birörnek, aleni ve hayatta kalmak için her şeyi mubah gören –kaotikası yalınkatlığa indirgendikçe çobansürü güdülerinden başka bir şeyi kalmayan... Dinin, iktisadın, felsefenin, politikanın tarihi; insan üzerindeki zorbalıkların tarihidir. İnsanın “neyse o” olma haline izin verilmez. Yokluğu, imkânsız imkânları, iç sesleri, suskunlukları, hisleri, gönül gözleridir tahrip edilen. (Doğa, zaten tahrip edilmiş; ilksel haliyle insanın, üstüne üstlük de toplumun ve kurumların melezleştirdiği doğa, o da bir zombi artık).
İnsan, doğal olmayan, mutasyon ürünü varlığını sürdürmek, kendine yer açmak için, doğada bulunmayan kültürel ve etik simgeler sistemini yarattığından, toplumu ve kurumları yarattığından beri, maddeye, doğaya, ben’e geri dönemez; tıpkı, ruh, kültür ve başkası adına da yaşanmış olan bu dönüşümden kaçamadığı gibi. Parçalanmış, indirgenmiş de olsa, kaotikliğini ve müphemliğini yanında taşır insan. Topluma ve kuruma rağmen, her yerde ve her durumda kendini yeniden ortaya koyan, bu halidir insanın. Yer üzerindeki en uzak geçmişinden Evren İçindeki geleceğine, biyolojik varlığından ruhsallığına uzanan, gidip gelen, fırlayan, kendini fırlatan insan; geçmişe ve geleceğe, şimdiki halini fırlatan insan –yüzünü ve bedenini, ayrı ayrı, geçmişe ve geleceğe döndüren, kimi zaman her ikisini de aynı yöne döndüren insan–; insanlaştırılmış olduğundan, bebeklik ve vahşilik hali zor kullanılarak uygarlaştırıldığından, aslında köleliğini köleliğine fırlatır daima.
Doğanın ve zamanın tutsağı olarak yaşamaya, ölmeye mahkûm olduğunu bilen tek canlı... Kültürel simgeler yaratıcısı insan, tinsel varlık. Tinsellik; dünyayla, insanla dolaysız ilişkiye açılma, kendini dünyaya açma. Hayata ve ölüme, her haline, başkaya ve kendine, iç seyre, deneyime, vecde, suskunluğa, esersizliğe; yok etmeye ve yaratmaya...
Şimdi, kimse, hayatı böyle yaşamıyorken...
1 Mar 2012
Bahtiyar Köpek
Niçin hep acı şeyler yazayım? Dostlar, yufka yürekli dostlar bundan hoşlanmıyorlar. -Hep kötü, sakat şeyleri mi göreceksin?- diyorlar. -Hep açlardan, çıplaklardan, dertlilerden mi bahsedeceksin? Geceleri gazete satıp izmarit toplayan serseri çocuklardan; bir karış toprak, bir bakraç su için birbirlerini öldürenlerden; cezaevlerinde ruhları kemirile kemirile eriyip gidenlerden; doktor bulamayanlardan; hakkını alamayanlardan başka yazacak şeyler, iyi güzel şeyler kalmadı mı? Niçin yazılarındaki bütün insanların benzi soluk, yüreği kederli? Bu memlekette yüzü gülen, bahtiyar insan yok mu?-
Hiç olmaz olur mu? Arayıp, bulup görmek lazım. Bunun için de kenarı köşeyi araştırmak istemez. Her şey apaçık ortada, göz önünde. Sade güler yüzlü, bahtiyar insanlar değil, bahtiyar köpekler bile var. Ben de karar verdim, bu sefer açlıktan, ızdıraptan, nefretten değil... rahattan, tokluktan, sevgiden bahsedeceğim.
Oturduğum semtin sokakları geniş ve asfalt. Her biri bir fakir çocuğun liseyi bitirinceye kadar okumasına yetecek masraflarla yetiştirilen bodur çamlar, caddeye gölge vermese bile güzellik veriyor. Sabahları yaya kaldırımında şık giyinmiş genç anneler, renk renk çocuk arabalarında al yanaklı, gürbüz, iyi beslenmekten yüzlerine bön bir rahatlık ifadesi gelmiş çocukları gezdirirler. Çeşitli oyuncaklarını ipekli örtülerinin üstüne seren, bir eliyle çıngırağını sallarken ötekiyle uzun bir düdüğü ağzına götüren bebeklerin yanında, bukleli saçlarını savura savura annelerine bir şeyler anlatan biraz daha büyücek çocuklar yürür. Ara sıra genç annelerin birkaçı yan yana gelir, tatlı tatlı konuşur ve çocuklara bakalak olmak işini, dört beş adım gerilerden gelen temiz kıyafetli beslemeye bırakırlar. Yolun kenarındaki küçük parkın kum bahçesinde miniminiler kovaları, kürekleri ile saraylar, nehirler halk eder, sonra bir yumrukta yıkarlar. Bir kenardaki kanepede beyaz başlıklı bir mürebbiye yabancı dille bir kitap okur. Başörtülü bir hanım, ağlayan torununu avutur, başka bir kanepede üç dört şirin anne yün örüp ahbap çekiştirir. Her şey aydınlık, her şey rahattır. Yalnız hepsinin yüzünde garip bir can sıkıntısı ifadesi vardır. Elle tutulamayacak kadar ince, asla yırtılmayacak kadar sağlam bir ağ halinde onları saran bu can sıkıntısı, biraz dikkat edince, kahkahalarda boş bir çınlama, gözlerde soğuk bir alakasızlık halinde kendini gösterir. Söyleyen de, dinleyen de o anda başka bir şey düşünüyor gibidir, halbuki hiçbir şey düşünmezler. Ama bundan şikayetçi değildirler; hatta canları sıkıldığının bile farkında değildirler. Boş da olsa gülerler ve hallerinden memnun olmasalar da, hayatlarında bir değişiklik istemezler.
Yakası kapalı kahverengi çuha elbisesinden bir odacı, bir kavas, yahut kibar bir evde uşak olduğu anlaşılan genç, iriyarı, yakışıklı bir adam bu caddede her sabah küçük bir köpek gezdirir. Açık kahverengi tüyleriyle uzun kulakları yerlere kadar sarkan ve yüksekliği bir karıştan fazla olmayan köpek, meşin tasmasına bağlı yine meşinden örme bir yuların arkasından tıpış tıpış gider. Adam yürüyüşünü köpeğinkine uydurmuştur. O biraz duraklayacak olsa kendisi de bekler. Köpeğin keyfi yerine gelip tekrar yürümeye başlayınca o da yürür.
Serince havalarda köpeğin üzerinde kenarları lacivert şeritli kahverengi çuhadan güzel bir hırka vardır. Hayvanın dört bacağından geçip karnında düğmelenen ve sırtında kalıp gibi yapışmasına bakınca usta bir terzi elinden çıktığı anlaşılan bu hırka pırıl pırıl fırçalanmıştır. Köpeğin, tüyleri de güneşte tertemiz parlar.
Hayvan, masum bir ihtiyacını gidermek için yolun kenarındaki ağaçlardan birinin dibine sokulunca, on dönüm tarlayı bir günde yorulmadan çapalayacak kadar kuvvetli görünen uşak, yahut odacı, yahut kavas, efendisinin köpeği işini bitirinceye kadar hürmetle bekler. Sonra yine ağır ağır yollarına giderler. Bu hırkalı köpek, yoldan geçen başka köpeklerin hırlamasına cevap vermez; hatta sahibi tarafından tasması çözülmüş irice bir köpek dövüşmek için bağıra bağıra yanına sokulsa, üstüne atılmaya kalksa bile, o aldırmadan yoluna gider. Onun yerine uşak işe karışır: Bağırır, tekme savurur. Saldıran köpekler birkaç tane olursa efendisinin köpeğini kucağına alır, hırkasında, tüylerinde tozlanmış, kirlenmiş yerleri siler. Bu sırada gözlerinde hiç saklayamadığı bir korku vardır: Köpek her tehlikeden uzak olduğuna emin, aşağıya doğru bakar, yalanır, uzun tüylü kuyruğunu oynatırken, uşak acaba hayvana bir şey oldu mu diye telaş içinde onun her tarafını yoklar.
Köpeği gezdiren bu adamı bir gün kasapta gördüm. Sıra sıra asılmış kuzuların içine bakıyordu. Nihayet bir ciğer takımı beğendi:
-Şunu tart!- dedi. Parayı sayarken kasapla ahbaplığa başladı:
-Ne diye kuzunun karaciğerini ayrı satmazsınız, aklım ermez. Bizim köpek akciğer, yürek filan yemiyor. Karaciğeri de güzelce pişiririz de ondan sonra önüne koruz. İçine bir lokma akciğer katsak ağzını sürmez, olduğu gibi bırakır. Midesine dokunuyormuş. Geçende muayeneye gelen baytar söyledi... Hayvan ama, aklı eriyor; köftesine biraz sığır eti karışsa onu bile anlıyor. Allahın işine akıl ermez ki...-
Sonra bütün takımı sarmak üzere olan çırağa döndü:
-Duymadın mı be! Hepsini sarma. Karaciğeri ayır, ver... Öbürlerini at bir kenara!-
Paketini alıp çıktı...
Başka bir gün bu uşağı geniş, çiçekli bir bahçenin kapısı önünde, kucağında sıcak, yumuşak bir battaniye tutarken gördüm. Kocaman bir otomobile binmek üzereydi. Kucağındaki şeyin kımıldadığını, içinden sesler geldiğini fark edince dayanamadım, sokulup sordum:
-Ne o? Köpeğe bir şey mi oldu?-
Uşak beni şöyle bir süzdü:
-Yok, elhamdülillah bir şeysi yok!.. Bugün üç beş kere öksürdü. Baharları hep olur, ama hanım telaş etti. Hayvan hastanesine götürüp bir baktıracağım- dedi.
Sonra hayvanı bir yere çarptırmamak için dikkat ederek otomobile bindi. Koskocaman araba hızla uzaklaştı...
Geçen gün bu uşağı aynı geniş bahçeye girerken gördüm. Bu sefer ince burunlu, beyaz tüylü bir köpeğin ipini tutmuştu. Yanında kıyafeti kendine benzeyen başka biri daha vardı. Yine merak ettim:
-Ne oldu?.. Köpeği değiştirdiniz mi?- diye sordum.
Adam beni süzdü; geçenlerde köpeğin hastalığını soran meraklı olduğumu hatırlamadı ama, cevapsız bırakmadı:
-Hiç değiştirilir mi?- dedi. -İçerde, kulübesinde; bak, sesi geliyor!-
Büyük köşkün biraz ötesinde, bahçıvan odası büyüklüğünde, filizi boyalı şık bir kulübeden sahiden kesik kesik havlamalar geliyordu.
-Nasıl oldu- dedim, -sizin köpek havlamazdı!-
-Eh, şimdi kızgınlık zamanı... Dişi istiyor!-
diye cevap verdi. Sonra yanındakinin yüzüne bakıp gülümsedi: -Nefis bu, isteyince hayvan da olsa kendine hükmedemiyor. İyice huysuzlandı. Hanımefendi hemen otomobili baytara koşturdu. Ama dedim ya, derdi buymuş... Hani bizimkine layığını bulmak da kolay olmadı. Hanımefendi soysuz köpekle istemem, huyu bozulur, dedi. Bütün köşkleri dolaştım, ona göresini buluncaya kadar canım çıktı...- İpini elinde tuttuğu uzun beyaz tüylü, ince burunlu köpeği yanına çekerek devam etti: -Ama bak! Kendisine layık, soylu bir hayvan. Duruşu bile kibar. Bizim beyefendi arkadaşın beyefendisiyle konuştular, münasip gördüler. Bir ben oraya götüreceğim, bir o bize getirecek.-
Parmaklıklı bahçe kapısını dirseğiyle itti, arkadaşına:
-Gel bakalım, birbirlerinden hazzedecekler mi?- dedi.
Nazlı bir gelin gibi süzüle süzüle yürüyen saçaklı, beyaz köpekle beraber içeri girdiler.
Ah, ben hayvanları çok severim. Bütün canlı mahlukları, hayatı, güzelliği, saadeti severim. Bahtiyar bir köpek bile benim içimi sevinçle dolduruyor. Ben karanlık şeylerden bahsetmek için dünyaya gelmemişim. İçim tatlı, sıcak, neşeli şeyler anlatmak isteğiyle yanıyor.
Hele cümle alem bu köpeğin onda biri kadar rahata kavuşsun, bakın ben bir daha acı şeylerden söz açar mıyım!
1946
Giden İçin
teni yıkılan ilk sen oldun
bir mevlevi hüznün ardından
bak en güzel en güzel kadınlar
çekiliyor aşktan
hiç kimseye dokunmayan
bir hüznün ortasında durdun
ey ilahilerle beslenen
uzaklık
bize dokundun mu?
bir mevlevi hüznün ardından
bak en güzel en güzel kadınlar
çekiliyor aşktan
hiç kimseye dokunmayan
bir hüznün ortasında durdun
ey ilahilerle beslenen
uzaklık
bize dokundun mu?
bir sim ve bakır müziği
onmazların penceresinde
gidenlerin hemen kaçtığı
o yerde
ilk kalan sen mi oldun?
güneş ve ayın düğününü
görmezden gelen sen
toprak ta bir başka denizdi çünkü
ardında bırakıp her yaşadığını
bir ney sesiyle yokoldun
yorgunuz, durgunuz şimdi
bizi duyuyor musun?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





