.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

6 Mar 2012

Un monde parfait



kayıp ruhların tanrısı, tanrılar içinde kaybolup gitmiş olan sen, duy sesimi:bizleri, deli ve gezgin ruhları gözeten aziz kader, duy sesimi:kusursuz bir soyun ortasında duruyorum,
en kusurlu olan ben, ki eksiğim çoktur.bir insanlık karmaşası, yolunu şaşırmış nesneler bulutu olan ben, sonlanmış dünyalar arasında gezer dururum - kusursuz insanlar arasında,
ki yasaları sağlam, asayiş berkemaldir.
ki onların düşünceleri münasip, rüyaları muntazamdır. hayalleri defterde kayıtlıdır. onların erdemi, ey tanrı, ölçüdür, günahları biçilidir. erdeme veya günaha uğramayıp da alacakaranlıkta dolanan sayısız şeyin bile defterde kaydı tutulur, saklanır. burada, günler ve geceler mevsimlere ayrılır ve şaşmaz kesinlikle yönetilir.
yemenin, içmenin, uykunun, örtünmenin ve daha sonra tasalanmanın, hepsinin belli bir zamanı vardır. çalışmak, oynamak, meşk'etmek, raks'etmek ve sonra uzanmak, bunların da zamanı bellidir. filancayı düşünmek, falancayı derinden hissetmek, sonra düşünmeyi ve hissetmeyi kesmek, bunların da zamanı ayrıdır. filanca yıldızın falanca ufkunda yükselmesinden anlaşılır. komşular güler yüzle aldatılır. zerafetle hediyeler bahşedilir. övgü de ve sövgü de ihtiyatlı olunur; tek bir kelime bile yeter bir ruhu yıkmaya, bedeni tutuşturup kül etmek için bir nefes yeter. günün sonunda, bütün bu işler yapılıp bitince, eller güzelce yıkanır. sevmek, önceden kurulmuş bir düzene uyar. hoşça vakit geçirmenin usulü bellidir. tanrılara tapınmanın adabı vardır, iblislerin tuzağı maharetle savuşturulur. sonra bunların hepsi unutulur gider, bellek bütünüyle saf dışı kalmış gibi. hoşlanmanin gerekçesi olmalıdır, ince elenip sık dokunur. mutluluk tatlı tatlı yudumlanır, acılara asaletle katlanılır. sonra bardak boşaltılır, ertesi günün getirecekleri yeniden doldurabilsin diye.
bütün bu şeyler, ey tanrı, basiretle yoğrulur, kararlılıkla doğrulur, selametle büyütülür, yasalar marifetiyle düzenlenir, akıl ile yönlendirilir, sonra da -yine önceden belirlenmiş usule gore- katl' ve defnedilir. bunların insan ruhu icindeki sessiz kabirleri bile işaretli, numaralıdır.burası kusursuz bir dünyadır, tastamam mükemmel bir dünya. aşkın mucizelerle dolu olduğu bir dünya, tanrı'nın bahçesindeki en olgun meyve, kainatin temeli.


fakat, benim burada ne işim var, ey tanrı?


emeline varamamış tutkunun yemyeşil tohumu olan ben, ne batıya ne de doğuya koşmayan deli fırtına, yanmış kül olmuş bir gezegenin şaşkın parcası olan ben?
duy sesimi, ey kayıp ruhların tanrısı, tanrılar içinde kaybolup gitmiş olan sen!

cevap ver: neden buradayım?!

Gölgesizler



koltuktaki adam hala rüya görüyormuş gibi yavaş yavaş aynanın içine gömülüp hareketsiz kalmıştı.haline bakılırsa üstüne çöken yorgunluk gitgide ağırlaşıyordu. hani gözleri aynadaki görüntüsüne takılmasa belki yeniden uyuyacaktı.hem de bu kez motosiklete binecekti rüyasında; pat pat sesleriyle aşıp dağları ovaları geçecek ve bir yerlerde, unutulmuş köylere ulaşacaktı. ola ki oralarda bekleyenler vardı onu, yolunu gözleyenler, yüzünü düşleyenler ya da daha önceki gidişlerini anımsayarak birbirlerine fısıltıyla anlatanlar vardı.

"benim gitmem gerek" dedi bir ara.
gene de ben, bunu gerçekten söyleyip söylemediğinden pek emin değildim.işittiğim ses, uzaklara ait cılız bir sessizlikti çünkü; bulanık bir tümce okumuştum yada hayal meyal silik birkaç sözcük görmüştüm. belki de koltuktaki adam benim işittiğim sandığım şeyi yalnızca düşünmüştü de henüz söylemmişti. artık soluğumu tutmuş, aynı sözü yeniden duyabilme beklentisiyle yüzüne bakıyordum.

"benim gitmem gerek" dedi tekrar.
"nereye?" diye sordum hemen.
aynadan uykulu gözlerle yüzüme baktı.
"ne nereye?"
"gitmem gerek dedin ya?"
gülümsedi birden.henüz fark edemediğim bir durumla alay ediyor gibiydi.
"ben" dedi, "öyle birşey demedim"

şaşırmıştım.birkaç dakika önce rüya gördüğünü idda etmem onu öfkelendirmişti herhalde; şimdi aynı yolla benden intikam alıyordu. çünkü işittiğim şeyden emin olmadığımı görünce gözlerinden belli belirsiz bir sevinç ışıltısı geçmişti.

"sen gitmem gerek demedin mi?" dedim tekrar.
"hayır" dedi, "demedim."
"peki, bana son kez ne söyledin?"
"belki de şu an konuştuklarımız bir rüyadır dedim."

susmuş, neyapacağımı bilmeden aynaya bakıyordum. oysa o, sabunu pul pul dökülmeye başlayan yüzüyle hala gülümsüyordu. anlaşılan intikamını aldığından emindi.

Salıncak



I

Büyük bir oda. Bahçeye açılan bir pencere
Ortada bir masa
Yanda bir kapı
Daha birkaç şey: Örneğin bir yunus balığı camdan, bir heykel
Sabah. Duvarda gün tanrıları
Rezneler, sedef otları, küpe çiçekleri görünür pencereden
Görünür ama görünmez
Yani hiçbir şey yerinde değil pek. Bugün ne?

Salı! O bile yerinde değil
Bir bardak, bir sürahi yerinden edilmiştir, nereye koysak
Nereye?
Bilmem!
Bir çıkrık bir zaman dışını kolaçan eder şöyle
İyi. Biz buna bir durumun sınırsız gelişimi diyoruz
Diyoruz; sanki o her şey kadar bir her şeyi getirir, yığar
Çıkrık
Bir su gürültüsü, bir pul koleksiyonu, bir duanın yaratılışı duyulur bu ara
Duyulmaz ama duyulur
Başlar çünkü onlar da; yani pul, su gürültüsü, dua
Başlar bir insan gibi; süreyi, düzeni ölümü taşımaya

Sabah. Duvarda gün tanrıları
Birinin süresiz terlik giyeceği tutmuştur yukarı katta
Aşağıda
İskemle gıcırtısı, ayak
Tütün kokusu, koku
Yaz kelebeği tadında bir soluma
Yer değiştirme, kımıltı
Tekrar soluma
Kadın
Sessizlik.


II

Gün ışır iyiden iyiye, odanın orta yerinde bir kayalık
Sarı bir kertenkele... onunla her şey bir iki sıçrar, durur
Başkaldırır, düşer
Bir çorak bağırışı, bir taşın ikiye bölünmesi işitilir. Sonra?
Bir su arayışı, bir bozgun... Biz buna benzer her şey diyoruz, her şey her şey
her şey
Çünkü o, kadın
Uzanır, sağar bir yokluğun içinden
Gene bir yokluğu sağlar, üşenmez
Bir gül çukuru tersine döner, bir alev kıyısı doğurganlaşır
Çıkar boş kıyılardan katılaşmış akşamüstleri
Böler o bakışları bir sarkaç gibi binlere
Ama bir zaman gibi değil, bir sarkaç gibi böler
Yani olanlar olmuştur bir kere
Bir kartal donakalmıştır sıcaktan. Bir U sesi duyulur
Yaratılmaya uygun bir ses, U
Uzağa bakar kartal. O kadar bakar ki, bakmaz
Taş kesilmiştir taş, boynu ileri düşmüştür
Tanrım bize bir salıncak!
Çok çabuk geçmek için şu olup bitenleri
Bir daha, bir daha, bir daha
Unutmak unutmak unutmak
Tanrım!
Taş kesilmemek için taş
Bunu evrenin sonsuzluğu diye yorumlar varlığı olmayan bir söz

Kadınsa kımıldamak ister, olmaz
Yer değiştirmek ister, olmaz
Solumak birdenbire
Gene olmaz
Olacak bir şey boşuna aranır, boşuna boşuna boşuna
Bir kaya daha çatlar
Başlar ufacık taşlar yuvarlanmaya
Eser bir silinti, bir sisin dağılışındaki öz
Çıkar o yunus balığı, o heykel
Yaz kelebeği, kapı
Sonra?


III

Sonra ne? Sabah! İyi bir gün başlar ne de olsa
Tepeden tırnağa beyazlar giyinmiştir kadın
Ne var ki bir kadın gibi değil, bir aşk, bir umut gibi değil
Bir aralık gibi durur dünyada
İşte bir soru!
Okurken elinde tuttuğu; okumaz, gene elinde tuttuğu
"Önce hep gece vardı" diyen bir kitapla
Biz buna bir sorunun sınırsız gerilimi diyoruz
Diyoruz; çünkü o kadın
Ne yapsa, neye uygulansa
Bir aralıktır şimdi dünyada
Bir aralık, bir aralık!
Yıllanmış ağaç kabuklarında bir yara
Bir geçit, bir su akıntısı, bir bıçak izi
Ve batık gemilerden şimdiye arta kalan
Bir batışın korkunç, ama hiç bitmeyecek izlenimi
Tanrım ona bir salıncak!
Bir gidip bir geliversin diye boşlukta
Umutla, erinçle, tutkuyla
Kendine kendine kendine katlanarak
Hani görmeden daha, bilmeden darıldığı kendine
Tanrım
Ona bir salıncak!
Tam burda
Gözlüklü, kış akşamları yüzlü bir bahçıvan
Sorar o sokak kedisinin dilindeki hızla
Sorar o çiçekleri -bir çiçek olmayan yalnız- sorar sorar sorar
Nereye kadar bilinmez
Hani bir sormasa... korkunç!

Hani bir çalgıcı vardı, başını çalgısına koymasa uyuyamaz
Sonra?
Sonra ne? İşte bir çamur gibi sıvanmış odaya
Karanlık bir kilisenin
İhtiyar zangoçunun ağzıyla
Günaydın!
İyi bir gün başlar ne de olsa


IV

İyi bir gün başlar. Dünyadayız artık. Dünya!
Şu tatlı pencereniz. Sizin. Bunu anlamayacak ne var? Pencere
Tanıklık ediyor işte. Gün mavisi bir şey. Tanıklık ediyor
Pek açık değil. Değil de... Size. Tanıklık ediyor bir de
Bunu evrenin sonsuzluğu diye yanıtlar varlığı olmayan bir söz
Yok canım! kimsenin bir şey dediği yok, söylenmiş bazı sözler yaşıyor, o kadar
İşte
Yaşamış bir kadın yaşıyor orada
Yitmek, hani durmadan yitmek, ulaşmak bir aşkınlığa
Var ya
Orada
Tek imge kayalardır, işte orada
Yaşar hiç konuşmadıklarınız, işte orada
Dışa vurmadıklarınız, şimdi orada
Her şey hep kayalardır; otlar da böcekler de, sular da
Günler de, zamanlar da
-Görünen bir zamandır çünkü orada-
Bir el yana düşmemiş, kaldı ki birden havada
Değilse bir hareket bu, yalnız orada
Orada
Bir ayak boyu yerde, bir kadın
Bırakılmış gibi yıllarca
Tanrım ona bir salıncak!
Taş kesilmesin diye taş
Donakalmasın diye boşlukta.

Hani o balıkçılla yarışan çaylağa
Kırpışan gözleriyle bakan gemici
Gibi
Baksın o da görmeden
Ne çıkar ustaymış, erginmiş uzağı görmekte gözleri.

Tanrım size bir salıncak!

5 Mar 2012

Zelo ile Nevoü / Bir Gün



"Zeliha Hanım, buraya sizi her yönünüzle yazabilmek için geldim. Hem de birçok tehlikeyi göze alarak..." Yüzündeki ifadeyi görünce, lafimı bitirmeden susuyorum. Yıllardır hapishanede yatmakta olan bir kadına, birkaç saatlik bir görüşme için tehlikeyi göze aldım demek, söylenecek şey mi! Boğazımı temizliyorum, "İstiyorum ki hiçbir art niyet taşımadan içtenlikle konuşalım...
bizleri karşı karşıya getiren nedenleri irdeleyelim, halle-dilemeyenleri iki kadın biz önce aramızda halledelim. Çözümü, yazımıza yansıtalım..."
"Dünyayı biz kurtaralım, öyle mi?"
"Dünyayı değil ama, belki kendi... memleke... insanlarımızı."
"Ne kadar iyi niyetlisiniz."
"Ben konuşarak ve anlaşarak her sorunun çözüleceğine inanıyorum."
"Keşke her şey sadece bizim anlaşmamızla düzelebileydi."
"Ben sıradan bir gazeteciyim, ama benim gibi düşünen milyonlarca insan var bu ülkede. Savaşmak, dalaşmak istemeyen, öldürmekten, sindirmekten hoşlanmayan, dileyenin ana dilini özgürce konuşmasından, radyosunu dinlemesinden, televizyonunu seyretmesinden yana olanlar var. Ben bir yerde, onlara tercüman oluyorum."
"O milyonlarca insan seçim zamanlan nereye gidiyorlar da, biz hep çözümsüzlükten yana olanlan buluyoruz başımızda? Bu millet neden hep savaştan, dalaştan yana olanlan hükümet yapıyor?"
"Zeliha Hanım, size savaşmadan, dalaşmadan sorunlannızı parlamentoda çözebilmeniz için büyük bir fırsat verildiydi. O firsatı kullanmamak da sizlerin hatasıydı... yani demek istiyorum ki yanlış yapanlar her iki tarafta da var."
"İki taraf olduğumuzu peşinen kabulleniyorsunuz, yani?"
"Ben tek bir ülkeye inanıyorum. Bu tek ülkenin insanlannın dilleri ve dinleri değişik olabilir, mesela Amerika'da olduğu gibi... ama, bu ülkenin insanlannın birbirine düşmanca davranmasını hazmedemiyorum. Hele savaşmalannı, asla."
"Ama hem düşmanca davranışlar sürüyor, hem de savaş var, öyle değil mi? Evler basılıyor, köyler boşaltılıyor, insanlar aşağılanıyor, işkence görüyor ve öldürülüyor. Kimileri de otel odala-nnda kebap ediliyor. Hepsinin belgeleri var."
"Evet Zeliha Hanım, aynen öyle. Ben kendi hesabıma bu saydıklannız adına utanç duyuyor, vicdan azabı çekiyorum. Ama, sizin gibi ben de, köyler basılıyor, erkekler duvar dibine sıralanıp kurşuna diziliyor; evler, içindeki yaşlılarla, bebelerle ateşe veriliyor, yollara mayınlar döşeniyor, askerlik görevini yapmaya giden masum gençler taranıyor, bölgeye yol ve inşaat yapmaya giden iş makineleri bombalanıyor, öğretmenler öldürülüyor ve bu korkunç eylemlere katılmayanlara kendi taraftarlannca işkence yapılıyor, diyebiliyorum, değil mi? Bu söylediklerimi, belgelerle, fotoğraflarla ben de kanıtlayabiliyorum. Kısacası kimse sütten çıkmış
ak kaşık değil! Bu nedenle isterseniz bu suçlamalara hiç girmeyelim. İleriye bakalım, ne dersiniz?"
"Bağımsızlıkları elde etme eylemlerinde, karşılıklı çatışma, şiddet ve ölüm olağandır."
"Bir devletin bu eylemlere karşı kendini savunmasında çatışma, şiddet ve ölüm olağan değil midir?"
"Öyledir. Ama insanlara pislik yedirmek... karşınızdaki en azılı düşmanınız dahi olsa, bu kabul edilebilecek bir şey değil. Bunu kabullenebilen bir toplumda ne vicdan ne de namus kalmıştır."
"Birkaç sapığın kişisel uygulamasını topluma mal etmeyin Zeliha Hanım. Bu söylediğinize aklı başında olan her insan ve her kurum şiddetle tepki verdi.

Toplumsal ahlaktan söz ederken de çifte standart olmaz. Çocuğunun gözleri önünde vurulan polis memuru için, cinayet çarşının orta yerinde işlendiği halde, onca esnafın arasından tek bir görgü şahidi çıkaramayan toplumda vicdan kalmış mıdır, sizce? Bilmem hatırlar mısınız, Cu-di Dağı'nın eteklerinde öldürülen çocuklar vardı. Bu çocukların cesetlerinin resim altlanın yazmak bana düşmüştü gazetede. Kaç yaşındaydılar biliyor musunuz? Kızların biri sekiz, diğeri dokuz, oğlancık da üç yaşındaydı. B. Köyü baskınında mesela, erkekleri cami duvanna yanyana dizip, çocuklarının, kanlarının ve ana-lannın gözü önünde taradılar. Bu eylemlere mi bağımsızlık savaşı diyordunuz, demin?"
Yüzünde düşmanca bir ifade beliriyor Zeliha Bora'nın, kara gözleri çakmak çakmak oluveriyor.
"Bir şey sorabilir miyim?"
"Buyrun."
"Siz kimin adına buradasınız?"
"Pardon?"
"Kimin adına geldiniz, benimle görüşmeye? Köşenizde kimin adına havlayacaksınız?"

Korktuğum başıma geliyor. Kanımın tepeme sıçradığını, kulaklarımın yanmaya, sağ gözümün seğirmeye başlamasından anlıyorum. Biliyorum ki, şu andan itibaren, ağzımdan çıkacaklardan sorumlu değilim. İçime giren şeytan, sürüyle laf edecek ve ben kendimi az sonra, koridorda dış kapıya doğru hızlı adımlarla yürürken bulacağım... röportajı gerçekleştirememiş olarak!

"Şunu iyi bilin ki, kimsenin adına gelmedim. Hiç kimsenin sözcüsü de değilim, köpeği de. Ben bir yazarım ve hayatınızı kaleme almak istiyorum. Bu işi yaparken de, iki kadın, duyarlılık-lanmızın ışığında, baş başa vererek, aramızdaki sorunlara çözüm arayabilirdik diye düşündüm. Ben burada tek başımayım. Arkamda gazetemin dahi olduğunu söyleyemem. Bu röportajı gerçekleştirebilirsem ve basacak olurlarsa, elime geçecek olan tek şey, yazımın karşılığında bir miktar paradır. Ben sizin gibi bir dava insanı değilim. Sadece bir gazeteciyim, araştırmacıyım. Madem siz, siz-biz ayınmı yapmakta ısrarlısınız, kişisel nedenlerle 'sizlere' derin bir sevgi, davanıza da saygı duyuyorum üstelik. Benim sizden farkım, bağımsız olmam. Bu yüzden olaylara tarafsız bakabiliyorum."
İçimdeki ses, 'alttan al Nevra, bir çuval inciri berbat etme,' diyor, ama her zaman olduğu gibi, mantığım çeneme söz geçiremiyor. Hiç uslanmayacak mıyım ben, ders almayacak mıyım?
"Davamıza saygı, bizlere de sevgi duyduğunuz için mi böyle sinirleniyorsunuz ve suçluyorsunuz bizleri?"
Benim gibi onun da giderek asabileştiğini, dilindeki doğu şivesinin baskınlaşmasından anlıyorum. Dilindeki bu şive onu tedirgin ederken, beni aksine rahatlatıyor, sakinleştiriyor.
"İyi niyetime inanmıyorsunuz. Yazık! Kimler dolduruşa getirdi sizleri, kimlere kandınız da anlaşabilmek mümkünken, iş buralara kadar geldi? Ah bir görebilseniz, bizlerin bizden başka dostumuz yoktur. Anlaşma sağlayamazsak, hepimiz sadece kaybederiz."
"Kendimizi kandırmayalım, gazeteci hanım. Bizler diye bir şey yok. Her ikimiz de ne olduğumuzu biliyoruz. Ne istediğimizi biliyoruz. Misyonlarımızı biliyoruz..."
"Söyledim ya, benim sizin gibi misyonum yok," diye sözünü kesiyorum, "Siz sırtınızdaki küfeyi kolayca indiremezsiniz. Benim gibi özgür olamazsınız. Gönlünüzde yatanları söyleyemezsiniz. Birilerine ağzınızdan çıkan her sözün hesabını vermek zorunda kalacağınızı unuttum. Özür dilerim, sizi zorlamamalıyım, ne de olsa bir misyonunuz var. "
"Elbette var."
"Bu misyonu anlatın bana o halde."
"Halkımın özgürleşmesi..."
"Halkı sizin ve bizim diye ayırmak doğru mu, sizce? Özgürlüğü ülke sınırlannm içinde yaşayan herkes için istemiyor muyuz, biz kafası çalışan insanlar?"
"Beni önce kendi halkım ilgilendiriyor."
"O halk benim de halkım değil mi? Aynı topraklarda yaşamıyor muyuz?"
"Güldürmeyin beni!"
"Anadillerimiz değişik olabilir, ama aynı topraklarda iç içe asırlarca yaşabildikse Zelha... şey... Zeliha... size Zeliha diyebilir miyim?"
"Diyebilirsiniz Nevra'nım... madem 'bizi' bu kadar çok seviyorsunuz." Benimle alay ettiğini anlamamazlığa geliyorum.
"Siz de bana adımı hanımsız söyleyin, olur mu?" Yanıt gelmeyince, devam ediyorum sözlerime. "Birbirimizle evlenebildikse, komşu olabildikse, çok yakın dost
olabildikse,..."
"Öyle mi olduk?" Sesi alaylı.
"Olmadık mı?"
"Olmadık."
"Doğru değil. Biz birlikte, omuz omuza Kurtuluş Savaşı verdik."
"Bunu kabul ediyorsunuz, öyle mi?"
"Elbette. İyi niyetle her şeyi zaman içinde teker teker halledebiliriz. Ediyoruz da zaten."
"Yok canım?"
"Evet."
"Neyi hallettik mesela?"
"Dil sorununu çözülmek üzere."
"Bunca yıl anadilimizi konuştuğumuz için tartaklandıktan sonra."
"Ben daha geçen hafta doğudaydım.Türkçe konuşamayan kadınlarla, çocuklarla doluydu köyler.Bazı köylerde Türkçe bilen tek bir kişi yoktu. Nece konuşuyorlardı dersiniz?"
"Nevra Hanım, benimle dalga mı geçiyorsunuz? Ne demek istediğimi, kültürel haklanmızdan söz ettiğimi elbette biliyorsunuz. Ama sizler hep böylesiniz.
Zeytinyağı gibi üste çıkmaya alışmışsınız."
"Kusurluyduk, tamam. Ama hatalanmızı düzeltmeye çalışıyoruz şimdi. "
"Adlanmıza dahi rahat vermediniz. Yıllarca istediğimiz ismi veremedik çocuklanmıza. Benim adım mesela, nüfus kağıdımda, ailemin bana koyduğu isim değil, kayıt memurunun uygun bulduğudur. "
İncecik bir sızı dalıyor yüreğimi, kısa süren bir baş dönmesi geçirir gibi, çocukluğuma doğru bir gidip bir geliyorum çabucak.
"Çok saçma bir uygulamaydı. Ama geride kaldı bunlar."
"Avrupa'nın bastırmasıyla. Şu Avrupa Birliği'ne girme hayaliniz olmasaydı, sorunlann hiçbiri çözüme ulaşmamış olacaktı."
"Siz sonuca bakın. Bu memlekette demokrasi adına, yapılanlara karşı çıkan insanlar, gruplar, örgütler ve partiler var. Onlara rağmen, bugün şu sözünü ettiğimiz şeyler artık serbest. Bu hiçbir şey ifade etmiyor mu?"
"Elbette ediyor ama, bunca tahribattan sonra..."
"Bu tahribatta sizlerin hiç mi payı yok?"
"Yine mi başa döndük?" Sesi kızgın.
"Niyetim münakaşa etmek değil ama, olaya tek taraflı bakmak çözüm getirmez ki. İnsan, içinde yaşadığı, bir parçası olduğu vatanda durmadan isyan mı çıkartır? Elin gâvuruna uyup, sürekli ihanet içinde olursa birileri, devlet de kendini korumak için tedbirler almak zorunda kalmaz mı? Haksız mıyım?"
"Elin gâvuru diyorsunuz ama, bizi kollayanlar, özgürlüğümüz için mücadele verenler hep onlar, ne yazık ki."
"Haklısınız... da... size bir şeyi hatırlatmak isterim... ama önce 'gâvur' sözü için özür dilemeliyim, ağız alışkanlığı ile söylenmiş bir kelime, öyle dini takıntılanm filan hiç yoktur. Gâvur yerine, 'Batı devletleri' diyelim, bu devletler, hiç kimseye kara gözü, kara kaşı için iyilik yapmazlar. Şimdi sizi kolluyor ve koruyorlarsa, mutlaka bir çıkarları vardır. Bugün kaşıkla verdiklerini, yanna sapıyla çıkarmaya çalışırlar. Onlara çok güvenmeyin Zeliha Hanım."
"Kimlere güveneyim o halde?"
"Demokrasiyi yerleştirmeye çalışan yurttaşlannıza güvenin."
"Beni buraya yurttaşlarım tıktı."
"Yanlış kararlar her ülkede alınabiliyor. Yeter ki yanlışlardan dönülebilsin."
"Burada oturup sizlerin keyfini beklemeliyim, öyle mi?"
"Kimsenin keyfini değil ama yargı sürecini beklemenizde fayda var."
"Siz buraya benimle kavga etmeye ya da beni tehdit etmeye gelmemiştiniz hani!"
"Ben sizi tehdit etmedim."
"Ettiniz."
"Etmedim."
"Bana gözdağı vermek istiyor gibi bir haliniz var. Dilinizin altında yatan şu: İstediklerimizi yapmaz da bize kafa tutarsanız, yine yasaklar getiririz."
"Ben kim oluyorum da böyle bir tehditte bulunayım? Bu kanıya nasıl vardınız sorabilir miyim?" Bu topraklann insanı, hangi ırktan olursa olsun, paranoyadan nasibini bolca almış, diye düşünüyorum.
"Kimin adına konuştuğunuzu bilsem, söylerdim."
"Hepiniz böyle kuşkucu musunuz?"
"Evet, çünkü biz çok çektik."
"Bu memlekette herkes çok çekti ve çekiyor. Benim tek yapmak istediğim, aramızdaki düşmanlığı değil, dostluğu pekiştirmek."
"Bir dostluğumuz mu vardı sizinle?"
Gülümsemekle yetiniyorum.
"Gülün bakalım. Gülmek, elbette bana değil size düşer. Ben mağdur ve mahpusum.
Siz ise haksız, güçlü ve özgürsünüz."
Gülümsememi yanlış anlamasına kırılıyorum. Kızıyorum hatta.
"Mağdur olmanız yüzde yüz haklı olduğunuzu kanıtlamaz Zeliha Bora!"

İkimizin de sesleri yükselmiş, ayakta, masanın üzerinde birbirimize doğru yaklaşmış, iki horoz gibi kabarmış, kavgaya hazır duruyoruz. Gözlerimizden ateş fışkırıyor. Her ikimiz de aynı anda bağnştığımız için, pek de anlayamıyoruz dediklerimizi.
"Çıkın gidin buradan, kimseye verecek hesabım yok."
"Ben hesap sormaya değil, röportaj yapmaya geldim."
"Bu röportajı yapmayacağım! Gidin!"
"Beni kovuyorsunuz! Oysa, biz sizi hiç kovmadık. Birlikte yan yana, omuz omuza hatta iç içe yaşamak istedik. Aranızdan milletvekillerimiz, bakanlanmız, başbakanlanmız çıktı. Ordu komutanlarımız çıktı. Profesörler, şarkıcılar, türkücüler, yazarlar, düşünürler, onca yokluğa, yoksulluğa rağmen, nice zenginler, hatta mafya babalan da çıktı içinizden. Bizim için değişik bir halk bile değildiniz. Siz 'biz'diniz. Siz böylesine her şeye sahip olabilecekken, neden bölünmeye çalıştınız, Zeliha?"
"Önce şunu kafanıza sokun, bu topraklar sadece sizin değil, bizim de. Bu yüzden sizi kovmadık, demeyin bana. Kendi toprağımızdan kovulacak değildik herhalde, bu biir. İkincisi, biz, 'siz' olmak istemedik hiç. Biz, 'biz' olmak istedik."
"Sizinle bizim ne farkımız vardı ki? Değdi mi onca genç insanın hayatına?
Yakılan boşaltılan köylere, sönen ocaklara değdi mi?"
"Dilimi konuşma ve yazma hakkımı kazandımsa, değdi!"
"Teröre başvurmadan da kazanabilirdiniz bu hakkı. Girdiğiniz gün istismar ettiğiniz mecliste kazanabilirdiniz."
"Nevra Hanım... biz anlaşamayız. Bu görüşmeyi burada bitirelim."
"Biz anlaşabiliriz. Biz anlaşmaya mecburuz. Hele siz ve ben, birbirini seven iki kişi, iki dost anlaşmaya mecburuz."
"Dost olduğumuz, birbirimizi sevdiğimiz de nereden çıktı, şimdi?"
İskemlesini iterek ayağa kalkıyor Zeliha Bora. Ben de yerimden firhyorum ve ondan önce vanyorum kapının önüne, çıkmasını önlemek için. Sırtımı kapıya verip kollarımı iki yana açıyorum.
"Çekilir misiniz önümden? Bu görüşmeyi bitirmiş bulunuyorum Nevra Hanım."
"Zelha..."
Eli kapının tokmağında, öylece donup kalıyor bir an,
"Gitme Zelo, lütfen gitme!"
Hayalet görmüş gibi, bembeyaz oluyor yüzü. Düşmemek için duvara yaslanıyor.
"Adım hiçbir şey hatırlatmıyor mu sana? Biz dosttuk, arkadaştık."
Çabuk toparlanıyor ve yine çok kızgın bakıyor yüzüme, "Asla değildik. Ve hiç olmayacağız. Çekilin de çıkayım. Bağırtmayın beni"
Kollarımı iki yana açmış, hâlâ yol vermiyorum ona.
"Zelha, yüzüme dikkatli bak. Gözlerime bak. Çocukken saçlanm bu renk değildi. Kumraldı. İki uzun örgüm vardı. Annem kırmızı benekli kurdeleler takardı uçlarına. Onlan sana bırakmıştım Sancadam'dan ayrılırken."
Yüzündeki kızgın ifade şaşkınlığa dönüşüyor. Gözlerimin içine bir süre dikkatle bakıyor.

"Tavşanımı da bırakmıştım sana, beni unutmayasın diye."

"Nevoü!"

4 Mar 2012

10 Nisan



Dün gece İsa-Mesih’i göreceğimi ümit ediyordum rüyamda. Onun yerine Erkan’ı gördüm. Yaptığım hesapların yanlış olduğunu ve diplomamın iptal edildiğini bildiriyordu bana. Dayanamadım, bütün gücümle bağırmaya çalıştım; tıkanıyordum. Senin yaptığın hesapların saçmalığını bütün daire biliyor diye haykırmak istiyordum Erkan’ın suratına. Başkaları için böyle hissederken İsa-Mesih’i görmeyi nasıl bekleyebilirim?

“Kötülüğe karşı direnmeyeceksin” sözünden büyük bir ferahlık duyuyorum. İnsana gerçek hürriyeti bu “direnmemek” kazandıracak gibi geliyor bana. Yalnız, insan bir saniye bile aklından çıkarmamalı İsa’nın bu sözünü. Yoksa bütün çabalar boşa gider. İnsan, bir an için olsun, duygularına kapılıp karşı koymaya başlarsa, benim gibi olur sonunda. Nereye döneceğini, kime saldıracağını bilemez. İsa bu gerçeği çok iyi biliyordu: hiç yanılmadı bu konuda. Sorguya çekildiği sırada bir muhafızın attığı tokada biraz sinirlenir gibi oldu; fakat gene kendini tuttu. Bense, sarhoşlar gibi küfrediyorum içimden (ve dışımdan). Haksızlığa uğradığımı sandığım zamanlarda göğsüme doğru bir yumruğun beni sıkıştırdığını hissediyorum. Oysa insan, yalnız davranışıyla değil, içinden de kötülüğe karşı direnmemeli; hayatında kötülüğe direnmekten başka yüksek ve güzel şeyler olmalı ki bütün ilgisini bu konuya toplamasın benim gibi.
Bütün vaktini bununla kaybetmesin ve sonunda yorulmasın benim gibi. Her nefes alışında bu cümleyi alıp vermeli insan: kötülüğe karşı direnmeyeceksin. İlk tokadı yediği zaman insan bu gerçeği bilse... yapılan işkenceler önemini kaybeder. Önemsiz bulduğunuz için de işkence yapılmaz size: faydasız hareketlerden kaçınır insanlar. Oysa, yüzünüze bakar bakmaz, gözlerinizin ifadesinden, size eziyet etmenin onlar için faydalı olacağını görüyorlar. Ne kadar gözlerinizi kaçırmaya çalışsanız fayda vermiyor, daha beter oluyor. Sizi ölü sanmaları gerekiyor önce: bizden bu dünya için ümitlerini kesmeleri gerekiyor. Bir ölüyü konuşturamayacaklarını bilirler ve vazgeçerler işkenceden. Haksızlığın insan ruhunu nasıl yıprattığını biliyorlar ve bunun için ısrar ediyorlar. Herkesin başına bir sorgu yargıcı dikiyorlar: neden bu sözü söylediniz? Neden mi? Öyle istedi canım. Olmaz. Bir sebep bulmalısınız. Mantık denen bir zehir aşılamışlar. Nedenini bulmak sorumluluğunu duyuyorsunuz.

Canın cehenneme, diyemiyorsunuz. Hürriyet, gerçek hürriyet kalkıyor ortadan.
 

Tanımlar istiyorlar sizden: sonradan aynı tanımlarla canınıza okumak için. Tanımlarınız yoksa, bu sefer konuşturmuyorlar sizi. Tanımlar veremeyen insan saçmalar, diyorlar. Saçmalarla uğraşamayız. Kimseye saçmalama hürriyeti veremeyiz. Mantıksızlık hürriyeti veremeyiz. Tanımları verince de herkes, daha önce kendisi için kazılmış olan çukura düşüyor. Başkaları için de tanımlar istiyorlar sizden. Başkalarının işine karıştırıyorlar sizi zorla, başkalarının da size karışması için yolu açıyorsunuz böylece. Bugün neden düşüncelisiniz? diyorlar. Düşüncelerinizin içine kadar sokuluyorlar. Mantığı ortadan kaldırmadan, bu gidişe bir son vermek, kötülüğe direnmekten vazgeçmek ve gerçek hürriyeti tanımak imkânsız.

İsa-Mesih, hürriyetin yollarını gösteriyor. Hürriyet, ölümden kaçmak demek değildir. Belki de yalnız ölüme giderken hür olabilir insan. Ancak ölüm-kalım anında hürriyetin gerçek anlamını kavrayabilir. Geceleri yatmadan önce İncil okuyorum: beni sakinleştiriyor. Yaşadığım sürece sakin bir hayattan kaçtım. Şimdi herhalde öldüm. İsa’nın krallığı bu dünyada başlıyormuş: benim de ölümüm bu dünyada başladı. Ölmeden ölmek zormuş: öyle söylüyor şair. O kadar zor değil. Ölümü beklemek zor. Ölümü bekliyorum ve ölüm gelmek bilmiyor. Ben de bu arada vaktimi boş geçirmemek için ölümcül düşüncelerimi geliştiriyorum. Aynı zamanda kişiliğimi de aşağılık bir duruma getirmeye çalışıyorum. Belki ölüm geldiği zaman beni ölmeye değer bir yaratık bulmayacak. Ölümden kaçmak için sonsuz sayıda aşağılık düzen peşinde koştum; sonunda, yaşamama izin verilirse, ne yapacağımı bilemeyeceğim. Karanlık günlerimde beni hor görenlerin anıları yüzünden rahat edemeyeceğim.

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

Yangın



ben bu kadına aşık oldum
ve işte sırf bundan dolayı ondan kaçtı ruhum.

şaşırmamalı aslında
sanatçılar böyledir, haklıydı.
hep.
ilhamlar için insanları kullanan sıçtığımın ruhuna sahibim ben de
hayat pezevenginin orospu ruhlu duluyum
kim ne verirse, hatta daha çok verirse;
canım ne isterse, istetirse.

kadınları severim, sevişirim, her zerresine dokunurum şefkatle ve sonra canım istediği diye, anlıyor musunuz sırf canım istediği diye çeker giderim
hiç bir gerekçeye gerek yoktur
öylece gitme hakkını kendimde görürüm
ama haksızlık etmeyin bana
ben kartları hep açık oynarım
fırça ile tuvali tatmin ederken, ruhum ile ruhunu tatmin ederim kadınların
ve onlar
en başından beri bilirler gelip gideceğimi.

bir gel git malzemesi kılındıklarını da bilirler elbet.
severler ama beni
çılgın gibi hem de.
bir sanatçının gözünde yaşamayı
bir sanatçı ile sevişmeyi
fırça ile orgazm olmayı
ruh ile öpüşmeyi
şarap ile soyunmayı
sırtıma tırnaklarını geçire geçire kendinden geçmeyi de severler

alış-veriş azizim.
alan var veren var. Adalet!

Ticaret basittir:
Mesela ben özgürümdür
ve onlara da özgürlüklerini veririm.
Kendimi tutsaklaştırsam bile bu katran yaşama,
bir izmarit yakar üzerine tükürürüm kelepçelerimin

dedim ya,
O da,
evime getirdiğim o kadın da biliyordu beni.
ta ilk baştan anlamıştı gözlerimi
gözlerimden ruhumu
hatta en çabuk anlayanı olmuştu tanıdıklarımdan!

O gece,
sıcak battaniyenin altında uyanıp çıplaklığından utanmadan küfürvari bir şeyleri havaya soluduğunda anlamıştım içindeki o vahşiliği

O, hiç anlamadığım dilde kendi kendine küfürler ederken,
ben aşık oldum o'na

Yo, sanatçının aşık olması gibi değil,
bir insanın
hatta bir hayvanın aşık olması gibi
doğal
olağan
sıradan.

o anda
küfürvari hıçkırırken
aslında ne dediğini hiç sormadım O'na.

ama ben o kelimeleri haykıran, acı sümküren kadına baktım
baktım.
Baktım.

şarap istedi benden
ölümü arzular gibi ..
titremeden sesi..
yayık harflerle ıslatıyordu fransızcayı
fransız değildi
asla değil!
ya da en az ben kadar fransız O da.

nereli tahmin edemiyorum,
belki diyorum benim gibi biraz oradan biraz buradan almış
biraz ötede biraz beride yaşamış

Sinirleniyorum o anda.
Her şey berraklaşıyor zihnimde
gidip ilaç alıyorum dolaptan,
sıçtğımın salağı komaya girecek!
titriyor deli gibi
İlacı veriyorum,
bir tane daha
en etkilisinden
ağzına ne versem alacak, o kadar yumuşak bedeni
o kadar salmış kendini!
.
rahatlıyor
gevşiyor
zamanı bir pastil gibi odamda eritiyor

anlatmaya başlıyor
her sarhoş gibi
tüm bilinç altını en müstehcen, en rahat, en uç kelimelerle sıralıyor bana
sadece bedeni değil, ruhu çırılçıplak karşımda!Bir sanatçının en sevdiği şeyi yapıyor. Soyunuyor ruhuyla.

Ayağa kalkıyor, hiçkırıyor, elleriyle kollarıyla çırpınıyor adeta anlatırken

bir erkek mi!!
yani
tüm bunların sebebi bu mu?
Siz kadınlar,
sizi algılamak bile başlı başına bir başarı
bu ruhları titretecek kadar asil duran kadını
hıçkırarak titreten çulsuz, sapsız, gerizekalı bir erkek ha!
Acıyorum ona
acınası acılar bunlar
çaresizlikler
mazoşizm!
eline jilet versen zaman adında, doğrar kendini acısıyla bu tip kadınlar!

Kıvrımlı hatlarıyla karşımda huzursuzluktan danslar yaparken üşüyor,
yerde kıyafetlerini görüyor, üzerine geçiriveriyor hırkasını

Şaşırıyorum
bana hiç bir şey sormuyor
ama bir fahişe gibi de kokmuyor!
Neden her şeyi bu kadar olağan karşıladığını anlayamıyor, sadece alkole veriyorum bu rahatlığı

derken,
aradan saatler geçmiş, dudakları konuşmaktan uyuşmuşken öpüyorum onu
o anda
sırf istedi canım diye.

dudaklarıma ekşi şarap tadı geliyor
kekremsi
ağlayarak öpüyor beni, dudakları nemleniyor zevkten
üzerini çıkarıyor bilinçsizce ve ben içine giriyorum bilinçle.
İnlemiyor, konuşmuyor neredeyse nefes bile almıyor.

SAdece yapışıyor,
ruhuma hiç ayrılmamak üzere
Bir parçam olmak için benimle bütünleşek garip bir ben gibi!

Kendimle mastürbasyon yapmak gibi onla sevişmek
Güçlü ve buruk

Ki ben,
bu kadınla
sadece iki kez sevişiyorum koca iki ayda
ilki ilk karşılaştığımızda beni parçalayarak, inleterek dağıtıp, kendini içime soktuğu o günde.

Diğeri
yani sonuncusu ise,
yangının çıktığı gece.
YA da yangını çıkardığım gece.
Onla sevişmemizin ertesinde, taşıyamayacağımı anlayınca bu sevgiyi bedenimde,
sırf gitsin düşüncesiyle.

ve canım öyle istedi diye!

benden uzaklara, benden nefret ederek, beni taşımadan, bana alışmadan, beni anlamadan gitsin diye

yaktım evimi
Kendimi
Ellerimi ruhumu bedenimi
sonra
Yanına yattım usulca,
bedeni ılıktı
Aşıktım ben bu kadına
anlıyor musunuz
hücrelerimi çalmıştı benden
beni bana borçlu kılmıştı!
farkında bile değildi
ve ben, sırf aşık olduğum için istemiyordum onu hayatımda

beni mahvederdi aşk!
ben aşkı yöneten, aşka aşık olan, aşkla oynayan
aşkı yaşatan, aşkı resmeden,
aşkın tüm renklerini hazda, anda, mekansızlıkta, zamansızlıkta, pervasızlıkta gören adam istemedim o kadını!
AŞık olduğum kadını
tek kadını!

Omuzundan
sağ omuzundan öptüm onu
.
duman odaya dolmaya başladı ve
O,huzursuzca kıpırdanmaya başlayınca kalktım yataktan
koştum
resimlerimi toparlamaya başladım,
çocuklarım gibi titrer göründüm onların üzerine


ARadan bir kaç dakika geçmedi ki,
yanıma geldi
BAkışları buz gibiydi,
alevler arkasını kaplamıştı
donuk bakıyordu
anlatılmaz bir donukluk
RENGİ olmayan bir donukluk!

en kaliteli ottan çekmiş gibi
Duygusuz ve zevksiz


O anda,
burnuma değecak kadar yaklaştı tenime
Elini yanağıma koydu
Buz gibiydi elleri!
üşüdüm.

Yangından ötürü ben bile heycanlanmışken,
o hiç bir şey demeden ve hissetmeden gözlerime baktı
baktı
baktı..

Ruhuma geçirdi sessizlik bıçağını ve neredeyse fısıldadı yarama kan niyetine:

Beni niye uyandırmıyorsun manyak herif?

O kadar sakindi ki.
O kadar..

İçindeki yıkımları duyuyordum,
ve o neredeyse delirmiş bir halde bana bakıyordu
Sonra dudakklarını büzerek,
iğrenç bir şey görmüş gibi
bana baktı
baktı
baktı

Ve yürüdü o büzülmüş dudağı ile,
evden kaçtı.

Anahtarlı Kilitler

Hakikat boş bir kağıttan ibarettir, yanıverir / Har



A yerlilere birbiri ardınca bin melekle yardım edici değildi, insan bir kurtçağız, bir böcekti, insan haksızlığı su gibi içmekteydi, haksızın azı dişleri yerli yerindeydi, A'nın karşısında ölüler diyarı çıplaktı, mahşer gününde herkes anadan doğma dirilecekti, ama kimse kimseyi dikizlemeyecekti, işimiz başımızdan aşkın olacaktı, içimdeki ruh beni sıkıyordu, içim açılmamış şarap gibiydi, A sığındığım kayamdı, kalkanımdı, kurtuluşumun kuvvetiydi, yüksek kulemdi, süt gibi döküp peynir gibi mayalamıştı beni, hayatımdan tiksiniyordum, damağımda günahlarım geziniyordu, gıdıklanıyordum, kaybolmuş koyundum, şaşırmıştım yolumu, yaban eşeğinin sıpası gibi doğmuştum, insan ki meşakkatte doğardı, kıvılcımlar yukarı uçar gibi, esvabım tarçın kokardı, sütü sıkarsan yağ, burnunu sıkarsan kan, öfkeni sıkarsan kavga çıkardı, derin uykudayken çıkmıştım içeriden, anam rahminin kapılarını kapatmıştı, gün gelecek, elbet benim de yaralarıma kuru incir basılacaktı, o gün yemekte taze incir vardı:


- Annem besili bir tavuktu. Mutfakta mesai yapa yapa düdüklü tencereye dönmüştü. Gerek sofra ahalisini helme fasulyeler eşliğinde kendinden geçirmek, gerekse beş para etmez meselelerde yerli yersiz gıdaklamak bakımından bir ömre bedeldi. Lakin evin içinde lastik top gibi oradan oraya çarparken ve tüyleri babam vasıtasıyla tek tek yolunurken, öttürdüğü düdüğü kimseler duymazdı.

- Suretimde aile büyüklerinin sağlama yapabilmesini sağlayacak derlitoplu bir kerrat yerine, mührü çoktan vurulmuş bir tasdikname taşıyordum. Onların gözünde ben şerre kadem basmıştım.

- Dışarıda havanın pırıl pırıl parladığı günlerde bile binanın içindeki kesif kasvet varlığını sürdürür, en parlak renkler dahi çok geçmeden pastelleşir, silikleşirdi. Orayı bitirmek demek, ruhu bitirmek demekti...

- Bu ülke, ki Netamiye derler adına, ulu bir ejderhanın mide fesadından doğdu. Biz oradaydık, gördük her şeyi. Kıyametin yarım boy küçüğü bir alamet gündü. Yalan elbet, ulu falan değildi ejderha. Kanatlarından irin saçan, pespaye bir yaratıktı aslında. Hastaydı, uçarken kusuyordu sürekli. Şöyle son bir kez titredi, süzülürken ağzını açtı ve macunumsu fokurdak bir sıvıyı, uzun ince kilimler misali, kadim suyun ortasına seriverdi. Ejderha olgun bir armut gibi yere düşerken, macunkilim de hızla katılaştı, kabarcıklarından dağlar vadiler denizler hasıl oldu, bu ülke böyle vücut buldu.

Üzerinden her daim ekşi kokulu dumanlar tütmesi ondandır.

- Büyük karanlıktan sonraki ol yaradılışa tanıklığımız bizi muteber kıldı mı? Ne gezer! Göz kamaştıran muazzam alemlerin bir toz zerreciğine sığışıp yittiği, cümle ateşli destanların keskin bir ünleme kapılıp gittiği demler gördük de, hiçlikten kurtulamadık. Hiçlik kötü değildi elbet, hayatta bıraktı. Lakin başlarını ağır ağır kaldırıp alemlere korkulu bir huşuyla bakanlara malum olsun ki, göklerin de paryaları vardı.

Alemleri koca bir deftere temize çeken Büyük A'nın, defterin ilk satırına yazdığı ilk kelime, ağır mı ağır bir küfür, zikredilmekten korkulan bir bedduaydı. Meleklerin anlattığına göre Büyük A, "Bundan önceki ilk kelimem dirime övgü oldu da ne oldu? Cümle alemler başıma geçti. Bu kez ilk kelimem insandır," demiş ve kutlu kalemini kızıl çamura batırıp dediğini yazmıştı. Alemlerin lisanında insan "pislik içinde boğulmak" demekti ki, başkasına "insan ol" diyecek kadar gözü karartan ilahi varlık, bin yıllık dilsizliği göze almış demekti.

- Seçenekler arasında katı bir şey bulunmaması hiç hayra alamet değildi. Bilirdik ki, katıya yakın olan güvende olurdu. Lügat-ı alemde, "taşa oturan şapa oturmaz" şeklinde bir deyim bile vardı. Bize bitap bakan meleğe, "Taş yok mu taş?" diye sorup, "Merak etmeyin, katının ömrü kısadır, buharlaşır," yanıtını aldıktan soma, çaresiz, elimizi havaya buladık.

- Lakin biriktirdiğimiz onca hikayeyi Büyük A'dan başkasına anlatamadık, Dilimiz bağlanmıştı zira, ilahi piramidin tüm mahluklarına bahşedilen hikaye anlatma kabiliyeti esirgenmişti bizden. Hacmimize mahkumduk. O yüzden cisme varıp insanların arasına karışamadık. Asırlar süren meşakkatli seyahatlerde, edebi bir suskunluğun, bir yarı görünmezliğin esirleri olarak, kesif bir bulut kafilesi halinde semalarda dolaştık durduk. Tek bir harfe giydirilen o alengirli şapka marifetiyle makul ve meşru kılınan insani günahları kuşbakışı seyredip kahrolduk.

- İnsanın kelimeleri örse yatırıp hakikati yamultma becerisine hayran olmamak elde değildi. İskelet yığınlarının üzerinde hayatı, buzdan soğuk zincirlerin üzerinde hürriyeti en hararetli cümlelerle kutsayan ülkeler kurabiliyorlardı mesela. Açlıktan nefesleri kokarken kurt sütü içtiklerine, mecalsiz kollarını kıpırdatamazlarken demir dağlar deldiklerine, miskin miskin oturup geviş getirirlerken dörtnala bozkırlar geçtiklerine inanabiliyorlardı, zira bizdeki gerçek hikayelerden bihaberlerdi.
Biz ne kadar avaz avaz anlatsak da, sözlerimiz duyulmaz, insani menzile erişmezdi. Halbuki körlere ışık, dilsizlere kelime, sağırlara ses, aksaklara denge, yani cümle bahtsızlara baht biçebilecek nice hikayelerimiz vardı, bizde kaldı.

Bağlanan sadece dilimiz değildi üstelik, biz de birbirimize bağlanmış, adeta yapıştırılmıştık. Çok, lakin tektik. Yalnız, lakin kalabalıktık. Nereden ve ne sebepten üzerimize sıvandığını anlayamadığımız bu lanetli yekparelikten, bu şer kaderden yakınmaya da hakkımız yoktu. Cürmü meçhul köleler, ilahi nizamın hadımları, gökler aleminin paryalarıydık. Milyon asır var ki biz, yani gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutlar, bu azap üzre yaşadık.

- Anlaşılan Tefail, fazla tozdan koku alma melekelerini hepten yitirmişti...

- Bu melek takımı böyleydi işte. Hem gökler katında hem yerler altında her halta musallat olup işleri karıştıran onlardı, lakin bütün kabahati fanilere ve bize yıkıp ortadan toz olan yine onlardı.

- Belki de bizde insanlara karşı muhabbet hasıl eyleyen şey, bizi o sese mahkum eden kara yazımız, tam da o acz halimizdi, kim bilir...

 - Kahramanlığın ve dalyanlığın ölüme mani olmadığını biliyorduk artık.

-  Savaşlar olmasa iyiyi kötüden, yiğidi ödlekten nasıl ayıracaz...

- Zamanın latif bir rüzgar, hakikatin nazif bir yaprak olduğunu idrak etseydiniz, hem vakit çabuk geçerdi hem de anlattığınız hikaye güzel olurdu...

- Hakikat boş bir kağıttan ibarettir, yanıverir...

- Hakikatin yerine hakiki olmayanı koymak ne kadar da zordu. Zor, ama bir o kadar da zevkliydi. Bir kez hakikat hudutlarını aştığında, akıl zehir gibi işlemeye başlıyor, kelimeler tuhaf bir kudret ediniyordu. Zira kelime, artık kelimeden fazla bir şey olduğunu biliyordu...

- Büyük A'nın temel prensibiydi: İnsan, manası küfre dahil olsa da, onun eseriydi, insanların hepsi eşitti ve hiçbir insan hor görülemez, hatta hoş bile görülemezdi. “Hoş görmekte bir aşağılama türüdür. İnsanları hoş gören, aynı zamanda hor görüyordur.” diye yazıyordu, ilahi mahluklar için genel kılavuzda...

- İnsanın ruhuna erişeceksen, deliğinden değil yarasından gireceksin...

- Mezarın üzerine koyuyorum irice bir taş, elim yüzüm tozlu topraklı beyin, soruyorum küçük Onüç'e, beyin nasıl bir fıskiyedir ki, açıklıklarda fışkırmaz, fışkırır dar mekanlarda.
Dar mekanda savaşılmaz, diyor, savaşta da beyne ihtiyaç olmaz...

-  Okumak mağlupların işidir...