.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..
Tutunamayanlar / Oğuz Atay
Tutunamayanlar / Oğuz Atay
1 Tem 2014
Alexis ou le Traité du vain combat..
Beni seviyordunuz. Beni aşkla sevdiğinize inanacak kadar kendini beğenmiş değilim; hâlâ, bana nasıl tutulabildiğiniz demiyorum ama, beni nasıl bu şekilde benimseyebildiğinizi anlamış değilim. Her birimiz, başkalarının anladığı haliyle aşk hakkında pek az şey biliyoruz; sizin için aşk belki de tutkulu bir iyilikten başka bir şey değildi. Veya, benden hoşlandınız. Tam da, genellikle en vahim kusurlarımızın gölgesinde büyüyen o nitelikler —zayıflık, kararsızlık, ince düşüncelilik— sayesinde benden hoşlandınız. En çok da, bana acıdınız. Sizde acıma uyandıracak kadar ihtiyatsız davranmıştım; birkaç hafta boyunca iyi davranmış olduğunuz için, bir ömür boyu öyle davranmayı doğal karşıladınız: siz mutlu olmak için mükemmel olmanın yettiğini sandınız; bense, mutlu olmak için artık suçlu olmamanın yettiğini sandım.
Epey yağmurlu bir ekim günü Wand'da evlendik. Belki de, nişanlılığımızın daha uzun sürmesini tercih ederdim Monique; zamanın bizi alıp götürmesini isterim, sürüklemesini değil. Önümüzde açılan bu hayat konusunda endişelerim yok değildi: düşünün ki yirmi iki yaşındaydım ve siz de hayatıma giren ilk kadındınız. Ama sizin yanınızda her şey her zaman çok basitti: beni bu kadar az ürküttüğünüz için size minnettardım. Şatodaki misafirler birbiri ardınca gitmişlerdi; biz de gidecektik, birlikte gidecektik. Köy kilisesinde evlendik, babanız uzak seferlerinden birine çıkmış olduğundan etrafımızda birkaç dost ile ağabeyim vardı sadece. Ağabeyim, bu yolculuk pahalıya mal olduğu halde gelmişti; ailemizi kurtarmış olduğum için —böyle demişti— bir çeşit sevgi gösterisiyle bana teşekkür etti; sizin servetinizi ima ettiğini o zaman anladım ve bundan utanç duydum. Hiç cevap vermedim. Yine de dostum, sizi ailem için feda etseydim kendim için feda ettiğimden daha suçlu olur muydum? Hatırlıyorum, güneş ve yağmurun bir ara olduğu, tıpkı insan yüzü gibi kolayca ifade değiştiren o günlerden biriydi. Sanki hava güzel olmak için çabalıyor, ben de mutlu olmak için çabalıyordum. Tanrım, mutluydum. Utana sıkıla mutluydum.
Ve şimdi Monique, susmak lazım. Kendimle olan diyaloğumun burada son bulması lazım: burada, birleşmiş iki ruhun ve iki bedenin diyaloğu başlıyor. Birleşmiş ya da sadece bir araya gelmiş. Her şeyi söylemek için dostum, sahip olmaktan kendimi alıkoyduğum bir cüret lazım; özellikle de, aynı zamanda bir kadın olmak lazım. Ben sadece hatıralarımı sizinkilerle karşılaştırmayı, belki de fazla acelecilikle yaşadığımız o keder ya da zoraki sevinç anlarını bir anlamda yavaşlatılmış olarak yaşamayı isterdim. Bunlar, neredeyse uçup gitmiş düşünceler, alçak sesle fısıldanan çekingen itiraflar, duymak için dinlemek gereken çok sessiz bir müzik gibi geliyor aklıma. Ama alçak sesle yazmanın da mümkün olup olmadığını da göreceğim.
Hâlâ zayıf olan sağlığım, ben şikâyet etmediğim için sizi daha endişelendiriyordu. İlk aylarımızı birlikte yumuşak iklimlerde geçirmemizde ısrar etmiştiniz: evlendiğimiz gün, Meran'a gittik. Sonra kış bizi daha da ılık ülkelere sürükledi; ilk defa denizi, güneş altındaki denizi gördüm. Ama bunun önemi yok. Aksine, daha hüzünlü, daha sert bölgeleri tercih ederdim, sürdürmeyi arzulamaya çabaladığım varoluşla uyum içindeki bölgeleri. Bu tasasız ve tensel mutluluk diyarları bende hem sakınma hem de rahatsızlık duygusu uyandırıyordu; bir günahı bastırma sevincini aklıma getiriyordu hep. Tutumum bana ayıplanmaya layık göründükçe, eylemlerini mahkûm eden katı ahlaki fikirlere sarılmıştım. Kuramlarımız içgüdülerimize çözüm yolu sunmadığı vakit, onların karşısına çıkardığımız yasaklara dönüşüyorlar Monique. Bir gülün kıpkırmızı göbeğini, bir heykeli, yoldan geçen bir çocuğun esmer güzelliğini bana fark ettirdiğiniz için size kızıyordum; bu masum şeylere karşı bir tür çileci dehşet duyuyordum. Ve aynı nedenden dolayı, daha az güzel olmanızı tercih ederdim.
Bir tür sessiz anlaşmayla, tamamen birbirimizin olacağımız anı geciktirmiştik. Önceden, biraz endişe, biraz da tiksintiyle bunu düşünüyordum; bu fazla büyük yakınlık bir şeyleri bozacak, alçaltacak gibime geliyordu. Hem sonra, bedenlerin uyuşması ya da birbirini itmesinin iki kişi arasında neleri ortaya çıkaracağı hiçbir zaman bilinmez. Bunlar pek sağlıklı fikirler değillerdi belki, ama benim fikirlerimdi işte. Her akşam, yanınıza gelmeye cesaret edip edemeyeceğimi soruyordum kendi kendime; buna cesaret edemiyordum, dostum. Ama sonra, bunu yapmak gerekti: yoksa kuşkusuz, davranışımı hiç anlamayacaktınız. Benden başka kim olsa, kendinizi bu denli basitçe sunuşunuzdaki güzelliği (iyiliği) ne kadar çok takdir edeceğini biraz hüzünle düşünüyorum. Sizi sarsabilecek, hele gülümsetebilecek bir şey söylemek istemem, ama bana öyle geliyor ki bu anaç bir armağandı. Daha sonra çocuğunuzun size sımsıkı sarıldığını gördüm ve her erkeğin, bilmeden, kadında her şeyden çok annesinin onu bağrına bastığı günlerin hatırasını aradığını düşündüm. En azından bu benim için doğru. Beni rahatlatmak, avutmak, belki de eğlendirmek için gösterdiğiniz biraz endişeli çabaları sonsuz bir merhametle hatırlıyorum; ve ilk çocuğunuzun bizzat ben olduğuma neredeyse inanıyorum.
Mutlu değildim. Bu mutluluk eksikliği bende epey hayal kırıklığı yaratıyordu, ama sonuçta boyun eğiyordum. Bir anlamda, mutluluktan vazgeçmiştim, ya da en azından sevinçten. Sonra, kendi kendime, bir evliliğin ilk aylarının nadiren en güzelleri olduğunu, hayatın aniden birleştirdiği iki varlığın birbirinin içinde bu kadar çabuk eriyip hakikaten tek varlık olmalarının mümkün olmadığını söylüyordum. Çok sabır ve iyi niyet gerekli. Bunlar ikimizde de vardı. Daha da yerinde olarak, sevincin bize bağlı olmadığını ve yakınmakta haksız olduğumuzu söylüyordum. Eğer makul olsak her şey eş değerde olur sanırım, ve belki de mutluluk daha iyi katlanılan bir mutsuzluktur sadece. Kendi kendime böyle söylüyordum, çünkü cesaret olayları değiştiremediğimizde onlara hak vermekten ibarettir. Ancak, yetersizlik ister hayatta ister sadece kendimizde olsun, bu onun büyüklüğünü azaltmıyor ve aynı ölçüde acı çekiyoruz. Ve siz dostum, siz de mutlu değildiniz.
tam olarak şurdan ; Ev
12 May 2014
Bazı sabahları dünya, çok zor alışıyor bana
- Gerektiği kadar iyi yaşayamıyorum
- işin komiği 'gerektiği kadar iyi' nasıl yaşanır, onu da pek bilmiyorum
- devamsızlığım çok hayatta
- bir yıl düş'e dokunur gibi hiçbir şey yaşamıyorum, sonra, ertesi yıl bir gömülüyorum hayata ve aşk'a, kaldırabilene aşkolsun
- nerede, nasıl, ne zaman, kiminle, ne kadar daha fazla mutlu olunur, bilmiyorum
- olmadığım yerleri, yapmadığım şeyleri düşlüyorum bazen
- bazen diyorum: 'cinsim başka olsaydı daha mı mutlu olurdum acaba'
- dallıyorum günleri, bugünün ne içerdigine bakmadan, ertesi gün'e geçiyorum hemen
- yaşayacaklarımı hep son ana bırakıyorum
- kendimi çogunlukla yaşamayacak kadar yorgun hissediyorum
- ne yasarsam yasayayım, gözüm hep öteki hayatlar'da kalıyor bazen
- yaşamaya iyi konsantre olamıyorum
- bence hayat, cinselliğin önemli bir parçası
- bazılari çalıp-çırpıyor her şeyi, öteki hayatlar'dan otluyor hep bazıları
- sevişince acıkıyorum
- her sabah bir gün eksik uyanıyorum ömrümden
- kafamdaki insan, olamıyorum
- kendi ömrümdeymiş gibi rahat yaşayamıyorum
- herkes ağzına kadar başkası dolu
- içimde hiç kötülük yok.. bu çok kötü
- depremle yaşamaya da alışabilirim.. tamam.. olur.. fakat bir şartla: beni öldürmeyeceğine söz verirse
- ömrüm bir dönem çok açık kaldı, hayatıma kaç insan girdi hatırlamıyorum
- aslında ileride çok mutlu olunacak sota yerler biliyorum
- bazı sabahları dünya, çok zor alışıyor bana
- orjinal bir kaç insan arıyorum
- atsan atılmaz, satsan satılmaz bir yük gibi geliyor bazılarına hayat
- tez'siz, antitez'siz, gel bana hipotez, hipotez
- hayatta bir ağırlığım olsun diye, şişmanlıyorum
- üçün biri'ni seçerken bile ikilem'e düşüyorum
- yaşamak için sonsuz ideal bir yer var mı? ben bulamıyorum..
- yaşamam gereken bir çok şey ve yaş, başka bir çok şey ve yaşları düşünürken geçip gidiyor
- bazen çok geriden yaşıyorum
- ömrüm son bulduğunda neleri yaşamış olayım.. neleri yaşamış olmalıyım.. bilmiyorum
- bu benim ilk tecrübem dünyada
- bütün güzel kızları, iyi oğlanları kapmışlar
- bütün şahane mevzuları çok önceden konuşmuşlar
- bütün güzel pozisyonları biz yokken sevişmişler
- iyi bir ömür, hangi iyi bir ömürle kıyaslanabilir ki
- kim olarak öleceğimi, ne olarak kalacağımı bilmiyorum
- hayat, benden, zevk alıyor mu acaba bilmiyorum
- tanrı veya doğa, beni böyle kullanarak ne yapmak istiyorlar, pek anlamıyorum
- ancak yine de ömrümden geleni yapıyorum..
met-üst
2 Nis 2014
Filiz Hiç Üzülmesin
“Evden çıktıktan sonra bir şey unuttuğunu fark ederek duraklayan, fakat unuttuğunun ne olduğunu bir türlü bulamayarak hafızasını ve ceplerini araştıran, nihayet, ümidini kesince, aklı geride, ileri gitmek istemeyen adımlarla yoluna devam eden bir insan gibi üzüntülüydüm.
.
Katledilişinin 66. yılında Sabahattin Ali'yi sevgi ve saygıyla anıyoruz...
24 Mar 2014
Bir şeyi ilk defa sever gibi bir başka sevmeyi
bir şeyi ilk defa sever gibi
ayın tutulduğu her yerde ilk ay tutulması belki
içime bir bıçak ilk kez, kan nasıl da ılık
nasıl sorardım –
ayaklarım arzan bıçak gibi delerken küreyi
bir şeyi ilk defa sever gibi
gözçukurumda ilk kitabı görmenin mürekkep izleri
Neil Armstrong’un ayak izleri bilinemezlerimizi ezerken
bilincimizi ezerken bildiklerimiz
ağır yaralı bir tetiğin akla doğru sessiz bir yolu katedişi
bir şeyi ilk defa sever gibi
uzun kahve, koyu çiğ, ince damla, bir mucize kesinliği
artık bir söz bir sözü saracak kadar yakın
ve artık uçurum mutlak
bir ses bir sesi, çocuk unicorn’u, rüya ölümlü gerçeği
bir şeyi ilk defa sever gibi,
tanrısızlığın kandil geceleri, yanık levhaların tarihi
gözlerin gizli, parmakuçlarında topluiğne aşkları –sırça ölüm–
anısız bir öpüşme
her tarafı sünnet bir Asyalı nasıl ezer vişneçürüğü çimenleri
bir şeyi ilk defa sever gibi
ilk defa sever gibi diri meme uçlarını, taze dilini, yoğun tenini
arzın patlayacağı fikrini sever gibi serin ve kanlı bir histe
kurşunun kâğıda dokunduğu ânı
bir başka sevmeyi sever gibi şaşkın; aşkın el tutuşma saatleri
Kimsenin renkleri gördüğü yoktu.
Ne zamandı, kimseler tam bilmiyor, ama toprağın üstlerine ince bir torba geçirilmişti. Göğün hemen altında serilmiş, sınırlardaki son ağaçların kalın köklerine sıkıca kıstırılmıştı. Seyrek dokulu, nerdeyse saydam bir bir örtüydü, dışarının görülürlüğünü kısıtlamıyordu, çağdaştı, uygardı, ne var ki ona değip süzülen ışıkta, bütün renkler bulanıklaşıyor, parlaklıklarını yitiriyor, sonunda tek düze bir bozlukta, tiz bir alacakaranlıkta donuyordu. İnsanların yüreklerinin daralması, boğazlarının sık sık düğümlenmesi bu yüzdendi.
Dışarda kalan gökyüzü, belki yine masmavi, güneşliydi. Eskiden olduğu gibi. Bir yerlerde çingeneler, eski çağlardan bu yana yaptıkları gibi, alacalı çergilerini kentten kente taşıyorlardı.
Kadınlar, parlak yeşiller, derin maviler, kayısılar sürünüyorlardı yine.
Belki çocukların resim defterlerindeki uzak adalar yine uçuk mordu, güneş yine kocaman ve turuncuydu, çayırlar yine al gelinciklerle doluydu.
Sokaklarda plastik eşya satıcıları -rüzgar cambazları- arabalarına ustaca yerleştirdikleri oynak kovaları, bidonları, boy boy tasları, tel sepetleri, renkli topları, savrulan fırdöndüleri yokuşlardan iniyor, yokuşlar aşıyor, kentlerin, kasabaların kuytularına bir uçurtmanın renklerini püskürtüyorlardı.
Kimsenin renkleri gördüğü yoktu.
Günışığında ya da geceyarısı, sokaklara uğrayıp soluk almaya çalışanlar, paçaları, etekleri çamurlara bulanmış asık yüzlü insanlar, eskimiş dış görünüşleri, boşalmış yürekleriyle bir zaman kendilerinin olan yorgun kalıplarını güçlükle sürüklüyorlardı.
Akşamları, iş dönüşü, erkekler, yumruk beresi morunda ezik laleler, ölü dudağı kızılından kuzgun kılıçları, camgöbeği aşılarla renk değişimine uğramış kağıtımsı karanfiller götürüyorlardı sevdiklerine. Bitimsiz, alacakaranlıkta, çiçek sanıyorlardı ellerindeki yükü.
Pencerelerde onları bekleyenler oluyordu o saatte. Okul dönüşleri, kızlarını oğlanlarını bekleyen analar, geç saatlerde bu nöbeti babalara devrediyorlardı. O arada, balkonlarda, pencerelerde suskun duruyor, birbirleriyle konuşmaktan bile kaçınıyorlardı.
Çünkü alanların duvarlarında, geçitlerde, köprülerde, apartman aralıklarında, taraçalarda, bahçelerde, ağaçlıklarda, otellerin girişlerinde, fabrikalarda, aydınlık yazıhanelerde, tozlu devlet kurumlarında kol geziyordu ölüm. Yazılı ölümle gerçek ölüm, gündüz-gece nöbetini bölüşmüşlerdi. Yüzleri ve kimlikleri belirsizdi.
Kentlerde kimseler birbirini tanımıyordu. O güne kadar tanımayı pek düşünmemişlerdi, ama artık önemliydi; tanınmayanlar kuşkuyla süzülüyordu. Bıyıktan, saçın taranış biçiminden, kısalığından ya da uzunluğundan, giyiniş özelliklerinden, bir düşmanlık, bir dostluk belirtisi çıkarılmaya çalışılıyordu. Her yerde; dolmuş motorlarında, arabalarda, kamyonlarda, otobüslerde, uçaklarda.
Raylara gelişigüzel atılmış bir pamuk paketi, apartman aralığına bırakılmış bir gazete tomarı, biraz sonra patlayacak bir bombayı anımsatıyordu. Yıllardır cepleri ısıtan sigara paketlerinde kötü belirtgeler, eski söylenceler aranıyordu: kurt kulakları, gamalı haçlar, orak çekiçler.
Kentleri, kimliği belirsiz kişiler tuttuğundan başka hiçbirşey bilinmiyordu artık. Fısıltıların, söylentilerinin, haberlerin gerdiği kalın umutsuzluk ağından korkanlar(birileri gidiyor, dönmüyordu; birileri ölüyor, bulunmuyordu), don vurmasından korkan ser çiçeklerinin telaşıyla, kendilerine düşen bölümüyle yetinmeyip torbaya sıkı sıkı yapışıyor, onu çekiştirip duruyorlardı. Ne de olsa çağdaş bir torbaydı bu, güneşin kızgın ışınlarını, bir süredir gökten yağan çamuru ince bir elekten geçiriyor, daha damıtık bir çamur, daha incelmiş bir ışın sunuyordu.
Torbanın böyle iyice gerilmesinden pek ürkmeyenler de vardı. Yaşananların gerçek yaşama uymadığına, hiçbir zaman uymayacağına inanlarlar. Dokusu ve boyutları çağdan çağa değişse de özü hep aynı kalan bu torbanın patlaması sonucunda renklerin eski parlaklığına, seslerin eski tınılarına kavuşacağına inananlar.
Gelgelelim, torbanın etkisiyle düşünceler de çarpılıyordu bir süre sonra. Torbanın, uyuza, sıtmaya, tifoya, uzak illerde koleraya, büyük kentlerde kalp yetmezliğine yol açtığı söyleniyordu. Damarları sertleştiriyormuş, yürekleri çürütüyormuş, gerçekleri silip yerine yanılsamalar yerleştiriyormuş. Ortaçağların ilkel hastalıklarıyla, salgınlarıyla, yeni çağların kanserini el ele çalıştıracak güçteymiş. Deniliyordu. Korkuluyordu.
Belki de o yüzden havada asılı kalıyordu sözcükler, bir yere ulaşmadan yok oluyordu.
Sabahları yataktan kolay kalkılamıyor, akşamları sofralarda uzun süre oturulamıyordu. Bir gazete haberi, bir fotoğraf, yaşamayı haksız kılmaya yetiyordu.
Sevişmenin sonunda, büyük can boşluğuna düşmeden önce kalakalıyordu sevgililer.
Anaların çocuklarını okşayan ellerinde korku okunuyordu.
Kimse, bir gün sonrayı bilemiyordu.
Öldürlenler, pusuya düşürülenler, kaçırılanlar, kan davası güdenler, soyanlarla soyulanlar ve bekçilerle veznedarlar, basılı kağıda geçtikten hemen sonra gerçekliklerini yitiriyorlardı. Yaşanılan acılar, büyük bir hızla simgesel acılara, okunulan, düşünülen, yazılan acılara dönüşüyordu. Toplu bir sanrı gibiydi, olamazdı, bir sürçmeydi sanki. (Şu öykü bir başka şeyin simgesiydi sözgelimi, masal mıydı neydi? Öylesine kaçılıyordu.)
En sonunda, iletilmeyen sözcüklerin küfünden, akan kanlardan, yıllardır dışarı sızdırılmayan işkence çığlıklarından, duvarlardaki aşı boyası yazılardan bir salgın yayıldı kente. Çamur yağdı, pusu koyulaştırdı.
Derken, güneş açtı bir gün.
Çamur birikintilerini kuruttu, renklere canlılık, yüreklere açıklık bağışladı.
Tutuklu, iki jandarmanın arasında yürüyordu. Elleri kelepçeliydi.Solmuş bir kot pantolon vardı üstünde. Ayaklarında çamurlu çizmeler. Kemerinden taşan adamlı gömleğiyle fanilası, alelacele hazırlandığı, bu yolculuğa birden bire çıktığı izlenimini uyandırıyordu.
Dalgındı, ama her gün geçerken tökezlediği bu taşları bozuk yolda, bugün özellikle tökezlememeye çalıştığı belliydi. Gerçeği gözleriyle görmesine az kalmıştı. On-onbeş metre sonra jandarma kışlasına varacaklardı. Tutuklu, kendisine bağışlanan bu kısacık sürede, gerçekle yüz yüze geliş denen o kutlu olayı, kendi değerlerine tıpatıp uyan bir törenle kutlamaya hazırlıyordu içini.
Az kalmıştı.
Şu duvarlara, epeski yıkıntılara, saraylara, ağaçlara baktıkça. Devraldıklarının, yaşadıklarının ve geleceğe aktardıklarının ödentisini vermeye hazır birinin cömertliğiyle yürüdükçe.
Adımlarını kesinliğe, kaçınılmazlığa doğru ilerledikçe. Önünde korku uçurumları açılmıyor değildi. Ama her uçurumu her atlayışında o adamının anlamını daha iyi kavrıyordu.
Kimler geçmemişti ki buralardan?
Buralardan çürük kokusu alınan kıyıdaki şu hareli deniz, şu günlük yaşama karışmış görünen deniz, ne cesetler sürüyüp götürmüş, kuyulardan, zindanlardan gizlice atılmış ne ölümleri kendine katmış, tortulanmış, ağır ağır akmaya alışmıştı. Yüzyıllardır.
Beş-on adım kalmıştı.
Tutuklu, yüreğinin bir yanıyla geriye, tepelerde, bir yokuşun başında bıraktığı evine koştu:
"Yeterince para var mı acaba?"
"Kimden borç alabilir?"
"Çamaşırlarımı ne zaman değiştirmişim?"
O, sessizce sorduğu sorularınyanıtlarını arayadursun, biraz sonra demir bir kapı, bu güneşli günü, yıkıntılar, ahşap evler, eski çınarlar, konak yavruları ve saraylarla dolu bu yolu ve taşlaradn yükselen buğuyu, kara bir leke gibi örtüverecekti.
Sağındaki jandarmadan bir cigara istedi o zaman. Jandarma, çocuk yüzlü, genç irisi bir delikanlıydı. Neler düşündüğünü kimse bilmiyor; belki yalnızca tutukluyla birlikte yürüdüğü bu yolu düşünmüştü. Ama hayır demedi, yaktığı cigarayı tutuklunun dudakları arasına sıkıştırdı.
Tutuklu, geniş, doyurucu dumanı tutkuyla içine çekti, tam kapıdan girecekken bir daha döndü güne doğru.
Bir otobüs geçiyordu.
Cam kenarında, babasının kucağında oturan oğlan, o kısa geçiş anında, kendisini görmeyen tutukluyu gördü, zaten biraz önce yol tıkandığında başlamıştı onu izlemeye. Çocuğun yüzünde sağır-dilsizlere özgü o uysal, anlamsız iyilik. Ağzı yarı aralık. Anlamlı bir sözcüğü söktüğü ilk günden bu yana kimseye soru sormasına izin verilmediği, hiçbir soruyla karşılaşmadığı için olağan sayılabilir suskunluğu.
Otobüs sarsıldıkça, durup durup ilerledikçe, çocuk abartılmış bir biçimde sallanıyor, babasını gizliden tedirgin etmenin tadını paylaşmak için anasına bir göz atıyordu.
Yanıbaşında uyuklayan anası, bu yaşama hilelerini unutmuş gibiydi. Başını yana eğmişti, yüzü görünmüyordu. Kınalı, şişkin, iş gören parmaklarını öndeki koltuğun demirine geçirmiş, uykuya tutunmuştu sıkı sıkı.Uyandırılamazdı.
Baba, her sarsıntıda, her duruşta, her kalkışta, ellerini beceriksizce oğlunun omuz başlarında gezdiriyordu. Okşamaya değil, tespih çekmeye alışkındı parmakları. Gözleri, dalgın bir saldırganlıkla ötelere, dışarıya bakıyordu. Çember sakallıydı, ön dişlerinden biri çürüktü, yaşı belli değildi. Doğduğu gün, bu yaştaydı sanki.
Oğlunu okşarken, kendisine atalarının devrettiği çok gizli bir sözleşmenin koşullarını yerine getiriyordu. Yine de tetikteydi.
Otobüsün yolcuları, içlerinden konuşmayı sürdürüyorlardı.
Fötr şapkalı, elleri karaciğer lekeleriyle kaplı bir işadamı:
-Anarşistin biri olmalı, dedi içinden, tutukluyu görünce.
Taşıdığı kitaplara renkli bir karak geçirmiş üniversiteli:
-Evinde yasak kitap bulmuşlardır garanti, dedi içinden. Sonra, fötr şapkalıyı öfkeyle süzdü. Fötrlünün yüzündeki hıncı okuyan ana:
-Yazık, dedi, çok da genç.
Ama bunları içinden söylediğinden, üniversiteliyi mi, tutukluyu mu demek istediği anlaşılmadı.
İzninin tadını çıkarmaya çalışan er, en arkada, geniş pencerelerden izliyordu kenti, geri geri giderek.
-Belki de asker kaçağıdır, dedi, burası jandarma kışlası.
Tutuklu, tam o sırada kışlanın kapısından giriyordu. Döndü, derin, doyurucu dumanı tutkuyla içine çekti.
-Ağabeye bak! diye haykırdı çocuk ansızın.
Otobüstekiler, bir yerde bir bomba patlamışçasına yerlerinden fırladılar. Sessizlik bozulmuştu.
Baba, yaşadığı onca yılın kirini tırnaklarında barındıran kıllı ellerini oğlunun yüzüne indirdi.Ceketinden tutup silkeledi onu. Sonra karanlık kollarının arasına kıstırdı.
Babayla oğul arasındaki tek bağı oluşturan ceket, o anda açığa çıktı. Aynı kumaştandı. Pantolonu artık eskimiş, bez edilmiş, unutulmuş bir ceketti. Babanın ceketinin kumaşından artırılıp oğluna dikilmiş, uydurma bir ceketti. Ama dokusu seyrelmişti artık. eski koyuluğu kalmamıştı.
Tomris Uyar / Yürekte Bukağı
17 Mar 2014
Görülmemiştir.
Yanlızlığını biliyorum.
Yorgunluğunu, yakıcı susuzluğunu, yay gibi gerilmiş bir bedenin kasılmalarını, titremelerini, dişlerini birbirine kenetlemiş ızdırabı... O yabanıl, yabancı, yırtıcı acıyı... Her yönden kuşatan, her an saldıran, kabarıp taşan, önüne çıkan herşeyi yutan o korkunç... “Bedensel acı” dedikleri, ama onu sığdırmaya calışan tüm kavramları birer zarmışçasına parçalayan hantal bıçak! Boğuk boğuk hecelerle dile getirir kendini o, tenha ve tekinsiz cümleler kurar. Gecenin yolları kadar ıssız, uzun bir cümlenin orta yerinde bırakıverir sözcükleri... Yitip giden yollarında kanın, geri—dönüşsüz, girdaplı.
Terk edilmiş, ikiye ayrılmış bir kabuğa benzeyen bedeninin kendi kendine gerçekleştirdiği tuhaf, vakitsiz, son bir çiçeklenme. İçerideki, en içerideki bir yarılmanın yıllar sonra yüzeye vurmuş belirtisi belki. Bir zamanlar adeta sahip olduğun bu beden, mutlak ve bulanık sınırları varoluşunun, anbean daralan... Vargücüyle direniyor, karşı duruyor, derinlere saklıyor kemiklerini, sırları gibi. Kuytularında saklıyor kaybettiği, kaybedeceği herşeyi... Kapanmayan bir yara, kabuk kabuk susuyor.
Duvarla duvar, geceyle gece arasında, korkunç sınırlarında bedenin... Bir zamanlar adeta sen olan bu beden, şimdi çamura bulanmış bir savaş alanı, canlıyla cansızın birlikte çürüdüğü... Tek varoluşun, son ülken, sessizce çiçeklerini büyütüyor. Burada düğümleniyor zamanlar, geçmişle gelecek iç içe geçiyor, yaşanmışla hiç yaşanmamış... Burada başlıyor daha ıssız yollar, daha uzun sürgünler, her yol sanki bir yıldıza açılıyor, sessizliğe doğru akıyor bütün sözcükler, burada, senin gözlerinde sonlanıyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





