.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

26 Oca 2011

Aylak Adam



-

- Öğle yemeğine bize gitsek? Annem..
- Olmaz. Birisi bekleyecek beni. (Yalan söylüyor.)
Orada bilmediği insanlar vardır. "-Rica ederim, çıkarmayın ayakkaplarınızı." Çıkarmazsınız ama çıkarmadınız diye kızdıklarını sanırsınız. Hele hatır sormanın yapmacığı...
 
 -
"Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değil. İnsanlarla barışık. Onun büyük işler yapacağı umulur. Ama beş-on dakikada ölüyor. Sokak sinemadan çıkmayan insanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar. Bunları kurtarmanın yolunu biliyorum. Kocaman sinemalar yapmalı. Bir gün dünyada yaşayanların tümünü sokmalı bunlara. İyi bir film görsünler. Sokağa hep birden çıksınlar..." Kafasından geçene güldü. Duraktakiler dönüp baktılar. Kadının biri kaşlarını çattı. Sokakta kendi kendine sesli gülünemeyeceğini bilmeyen yoktu. "Ne adamlar be. Güldüysem güldüm, size ne?" İçindeki 'sinemadan çıkmış kişi'yi öldürdüler. Sağ kalan sıkıntılı, kızgın. Hep ölçülü-biçimli mi davranmak gerek? Kim demiş?
 
 - Yoksa dünyada olmayanı mı arıyordu?
 
 - Kim bilir, iç sıkıntısı olmasa, belki insanlar işe gitmeyi unuturlardı. 


 - Günlerin adı, sürelerince yaşanılan olayların değerine göre değişebilir. Bugün, şimdilik "paltosunu ilk çıkardığı gün"dü, sonra "Güler'i ilk gördüğü gün" olacaktı.
 
 - Kapıya yürürken duvardaki takvimi gördü. 27 Mart Cumartesi yazılıydı. Rahatladı. İşte boşuna beklemişti. İnsanların düzeninde bütün ayrıntılar önemliydi. Günlerin adı bile... 

 - İnsanların yaşamasında önemli olan ayrıntılar değil mi? Ayrıntısız yaşayan yalnız bitkiler. Azotlu, sulu, klorofilli, güneş ışıklı bir yaşama. Biraz da hayvanlar. At, aşacağı kısrak topalmış, kemikliymiş aldırmaz. Gene de yem yediği ahırın, çifte koşulduğu tarlanın yolunu ayırır. Köpekler, görmeye alışmadıkları bir çeşit giysi giymiş insana havlarlar. Ya insanlar? Onların yaşamasında her şey ayrıntı. Önemli olan yemek değil, yenecek yemeğin çeşididir; giysi değil, giysinin çeşidi; ayakkabının çeşidi. Günlerin adı bile... Belli günlerde belli yaşamaları vardır. Pazar günleri pazarlık yaşamlarını kuşanırlar, çarşambaları çarşambalık! Hep ayrıntılar!
 
 - Bu da onun tiki. Karşılaştığı güçlükleri onunla hafifletiyor. Bütün insanların bir tiki var.
 
 - Bütün sıkıntım tez geçen bu sıcak kül yanığı, diye düşündü. Bu kadar rahatlık beni korkutuyor. Hiç olmazsa birkaç gün sürecek bir hastalığa tutulsam!
 
 - Bütün çağların trajedisi bu, Ku-ya-ra; Kumda yatma rahatlığı. A-da-ko: Ağaç dalı kompleksi. Kuyara, alışılmış tatların sürüp gitmesindeki rahatlıktır. Düşünmeden uyuyuvermek. Biteviye geçen günlerin kolaylığı. Ya adako? Ağaç dalındaki, gövdeden ayrılma eğilimini fark ettin mi bilmem? Hep öteye öteye uzar. Gövdenin toprağa kök salmış rahatlığından bir kaçıştır bu. Özgürlüğe susamışlıktır. Genç hastalığıdır. Çoğunlukla Kuyara dişidir. Adako erkek. Pek seyrek cins değiştirdikleri de olur. Ağaç dalı kompleksine tutulmuş kişi tedirgindir. İnsanların ağaç dallarını budayıp gövdeye yaklaştırdıkları gibi, yakınları onun içindeki bu Adako'yu da budarlar. Onu gövdeden ayırmamak için ellerinden geleni yaparlar. Kimi insana ne yapılsa yararı olmaz. Asi daldır o. Ayrılır. Balta işlemez ona.
 
 - Gerçek olan içimdeki bu boşluk mu? Değil! Bir şey var, ama eksile eksile var. 

Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaylardaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kimi zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine, sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü fark etmez.

25 Oca 2011

yolda / jack kerouac





“Yolda’yı sanırım 1959’da okudum. Hayatımı değiştirdi; tıpkı herkesin hayatını değiştirdiği gibi.”   
-Bob Dylan-

Kitaptan:

* Amerika’nın ortasında, gençliğimin Doğusu ile geleceğimin Batısını ayıran çizgideydim; belki de olanlar bu yüzden tam orada ve o zaman oldu, o garip kızıl öğleden sonra.

* Sırtüstü uzanmış, gözlerimiz tavanda yatıyor ve Tanrı’nın hayatı bu kadar acıklı kılarken ne planladığını düşünüyorduk.

* İşinde sorunları olmasına ve sivri dilli bir kadınla kötü bir aşk hayatı yaşamasına rağmen, en azından gülmeyi nerdeyse dünyadaki herkesten daha iyi öğrenmişti.

* Kaybettiği her şeyi geri alma derdindeydi, kayıplarının sonu yoktu, hayat sonsuza kadar böyle devam edecekti.

* Onunla bir geceyi daha dünyadan gizlenerek geçirmeye karar verdim, sabah ne olacaksa olurdu.

* Terry’ye, gidiyorum dedim. Bütün gece bunu düşünmüş ve kabullenmişti. Bağda duygusuz duygusuz öptü beni; ardından da asma sırasının yanından ilerlemeye koyuldu. Birkaç adım attıktan sonra dönüp son kez birbirimize baktık, aşk bir düellodur çünkü.

* Ekimde yuvaya dönüyordum. Ekimde herkes yuvaya döner.

* Huzur aniden gelecek ve geldiğini fark etmeyeceğiz.

* İnsanlara kendi şaşkınlığımdan başka verecek şeyim yoktu.

* Hayattaki her şey, hayatın bütün yüzleri aynı küf kokulu odada toplanıyordu.

* Gecenin ortasında bir şeye karar vermeye çalışan ve önlerindeki karanlıkta geçmiş yüzyılların tüm ağırlığını taşıyan üç yeryüzü çocuğuyduk biz.

* Yolculuğumuzun başında yağmur çiseliyordu ve esrarengiz bir hava vardı. Büyük bir sis destanına tanık olacaktık anlaşılan. ”Hey!” diye bağırdı Dean. “Gidiyoruz işte!” direksiyona abanıp gazladı; havasını bulmuştu, herkes farkındaydı. Hepimiz keyifliydik, karmaşayı ve anlamsızlığı arkada bıraktığımızın, zamanla ilgili tek ve yüce işlevimizi yerine getirmekte olduğumuzun farkındaydık: hareket etmek. Ve hareket ettik!

* Sonunda çıkıp yalnız başıma rıhtıma yürüdüm. Çamurlu kıyıya oturup Mississippi Nehri’ni incelemek istiyordum; bunun yerine bir tel örgüye burnuma dayayıp öyle bakmak zorunda kaldım nehre. İnsanları nehirlerinden ayırmaya başlarsanız ne kalır geriye? Bürokrasi...

* Otuz beş sent ödeyip eski filmler gösteren bir sinemaya girdik, balkona yerleştik ve sabah kovulana kadar bir yere kıpırdamadık. O sinemadakilerin hepsi yolun sonuna gelmiş insanlardı: bir söylenti üzerine araba fabrikalarında çalışmaya gelmiş Alabamalı bitik zenciler; yaşlı beyaz serseriler; şaraplarını yanlarında taşıyan, yolun sonuna varmış uzun saçlı zamane gençleri; orospular; sıradan çiftler ve yapacak işi, gidecek yeri, inanacak kimsesi olmayan ev kadınları. Detroit elekten geçirilse bundan daha bitik bir topluluk elde edilemezdi.

* 1942’de dünyanın gelmiş geçmiş en iğrenç oyunlarından birinin yıldızıydım. Denizci olarak Boston’da bulunuyordum, Scollay Meydanı’ndaki Imperial Cafe’ye içmeye gitmiş, altmış bardak bira devirdikten sonra tuvalete kapanmış ve klozete sarılıp uyumuştum. Gece boyunca en az yüz denizci ve çeşit çeşit insan gelip, ben tanınmaz bir şekilde topraklaşana kadar üstüme her türlü duygusal pisliklerini saçmışlardı. Ne fark eder ki? İnsanların dünyasında adsız olmak cennette ünlü olmaktan iyidir. Cennet nedir ki zaten? Yeryüzü nedir? Hepsi zihnimizde.

* Hepimiz aynı yolun yolcusuyuz. Hiçliğin altüst olmuş gölünde ufak dalgalarız.

* Bir gün çocuklarımızın merakla, anne babalarının inişsiz çıkışsız, düzenli, resimlerin dondurduğu gibi durağan hayatlar yaşadıklarını, sabahları kalkıp hayatın kaldırımlarını gururla adımladıklarını sanarak, bizim esas yaşantılarımızın, esas gecelerimizin hırpani deliliğini, bitikliğini, cehennemini ve o anlamsız yol kâbusunu akıllarının ucundan bile geçirmeden bakacakları fotoğraflardı bunlar. Hepsi sonsuz ve başlangıçsız bir boşluğun içinde.

J.Kerouac, Yolda, Ayrıntı Yay., 2008





Çocukluğun Soğuk Geceleri'nden



“... İşte şimdi olaylar o denli ileri gitti ki, bana elektroşok veriyorlar / belki de beni elektroşokla konuşturma yöntemine gidiyorlar / doktor eve gelmiş olmalı / üstelik elindeki şok gereci garip bir gereç / tahta bir boyacı sandığı gibi / kim bilir belki de elektriği iyi ayarlayamadı / ya da kent ceryanı işte / yükselir alçalır / ve öldürür insanı / ve işte beni şimdi evimde şok komasına soktular / konuşturmak mı istiyorlar / kocam gerçekten aldatılıp aldatılmadığını öğrenmek mi istiyor / aldatılsa ne olur aldatılmasa ne olur / konuşturuyorlar mı / konuşuyor muyum / bana bunu yapmamalıydılar / bir gizlim yok ki / hepsine her zaman hastayken de iyi davrandım / kimseye bağırmadım / kimseye saldırmadım / acıları kendim çektim her zaman / öleceğim de ne olacak / ölsem ne olur / ama şokun derecesini çok kaçırdılar / işte elektriğin dişlerimdeki metal dolgulardaki titreşimini duyuyorum / dayanılır gibi değil / böyle şoklar altında ölenler olduğunu biliyorum / bunları bana anlatmışlardı / hastanelerde dersleri dinlerken duymuştum / öğrenmiştim / başımda Süm var mı / olamaz / annem erkek kardeşim kocam / şok içinde onların başımda olduğunu anlıyorum / doktorun da kim olduğunu biliyorum / biraz sonra gözlerimi kapayınca öleceğim / artık uğraşacak kimseleri kalmayacak / istedikleri ne / yaşamımı elektrikle bitirecek kadar / kızmıyorum / salt iyiliğimi istiyorlar / doğal bir olay mı bu / yaşayarak düşünerek yaşanacak olay mı bu / belki de doğal

    - Ölüyorum, devrimci mücadeleyi bensiz sürdürün,
Diyorum. “

Onlar ve Biz




ön balkonda oturmuş

konuşuyorlardı:
hemingway, faulkner, t.s. elliot,
ezra pound, hamsun, wally stevens,
e.e. cummings ve birkaçı daha.

“baksana” dedi annem “şunları
susturamaz mısın?”

“hayır,” dedim.

“boş konuşuyorlar,” dedi
babam, “kendilerine iş bulsalar
iyi ederler.”

“işleri var
onların,” dedim.

“bok var,” dedi
babam.

“kesinlikle,”
dedim.

faulkner girdi içeri
sendeleyerek
dolapta bir şişe viski buldu
ve sendeleyerek çıktı.

“korkunç bir insan,” dedi
annem.

sonra kalkıp
balkonu gözetledi.

“bir de kadın var aralarında,” dedi, “ama
daha çok erkeğe benziyor.”

“gertrude o,”
dedim.
“kasılıp duran biri var
bir de,” dedi, “üç kişiyi birden
marizleyebileceğini söylüyor.”

“o ernie,” dedim.

“ve sen,” dedi babam, “onlar gibi
olmak istiyorsun, öyle mi?”

“onlar gibi değil,” dedim, “onlardan
biri.”

“lanet bir iş bulacaksın
kendine, anladın mı?”

“kapa çeneni,” dedim.

“ne?”

“’kapa çeneni’dedim, bu adamları
dinliyorum.”

babam karısına baktı:
“bundan böyle
oğlum yok benim!”

“umarım,” dedi annem.

faulkner sendeleyerek girdi içeri
yine.

“telefon nerde?” diye sordu.

“n’apıcan telefonu?” dedi
babam.

“biraz önce ernie çifteyle beynini
dağıttı,” dedi.

“gördün mü bu adamların başına
ne geldiğini?” diye bağırdı
babam.

yerimden
yavaşça kalkıp
bill’e telefonun yerini
gösterdim.

Rain - Breaking Benjamin

Bir deniz düşü için





Herkes aynı sahilde kümelenirken, denize karşı çölün sevgisini  öneriyorum...Bir şarlatanın sevgisine, bir abdalın kederli sevgisini.Ölüme karşı yaşamın, geçmişe karşı geleceğin sevgisini.Tutulmayan ellerin, bakılmayan gözlerin, bulutların, suların, yosunların sevgisini...Kuşların; evet, bütün kuşların sevgisini.Bir  nehirken, bir deniz olmak düşü için düşlerin sevgisini...Düşlerin sevgisini!


        Elitis, “En yorgun nehir bile/Dolanıp ulaşır denize,” diyor; örselenmelerin, coşkuların büyük depremlerinin ummanında yorgun nehirler gibi -hep bir deniz düşüyle- akıyor ve yaşıyoruz bizler de... Akıp varacağımız yer ise düşteki denize rağmen meçhul bir soru imi günlerin terli göğsünde...
       Çünkü bir sonraki günün sabahına kimin, nasıl uyanacağı belirsiz bir toplumsal güvensizlik ülkesi Türkiye.  Birey olarak duruşunuzdaki vakur tercihler için ansızın bedeller konulabilir önünüze...Tabii “kral” değilseniz, soytarıyı oynamayı da reddediyorsanız, bu bedellerle çok sık karşılaşırsınız; fakat üzülmeyin, zamanla alışırsınız...
       Bütün kederlere, yıkımlara rağmen insan, her zaman Dünyaya geldiğine minnettar; aşka, ekmeğe, gökyüzüne minnettar.Modern dünyanın insanlığa kazandırdığı sosyal refahın yanı başında yaşattığı kuşatma ve örselenmelere rağmen yaşıyor olmak,insan için hiçbir gerekçeyi pişmanlığa dönüştürmeyecek kadar güçlü bir duygu.
       Bu duygunun, duyarlığın civarında ise kral ve soytarı oyunu, insanlık tarihinin büyük oranından bugüne, evrile evrile, ama öz değil, sadece biçim değiştirmiş ve sürüyor... Daha gündüzler boyu ışıkta, yarı aydınlıkta ve zifiri karanlıkta bile inanlığınküçümsenemeyecek bir oranının bu oyunu sürdürdüğünü görüyoruz.
       Mevcut normlara göre barbar değilseniz, kralı oynayamazsınız; soytarıyı oynamayı seçtiğinizde ise asla kendiniz olamazsınız... Kralı oynamak, verili bütün toplumsal yasalarla koşulsuz uzlaşmayı öngördüğünden, hiç de albenili değil; duygularından ruhuna, ilişkilerinden değerlerine dek ne çok şeyi aldıktan sonra, verdiği rezil karşılıkla bir süre hükümran olunur belki, ama “insan” olunur mu ki?
     
      Kralı da soytarıyı da oynamayı reddettiğinizde, giderek yalnızlaşır, giderek daha çok yaralanır ve mağlupların hanesine yazılırsınız...Oyun dışı kaldığınızda, mağlupların hanesine yazılmaktan başka bir seçenek sunulmaz size; haklı bir yalnızlık ve onurlu bir yaralanmadır bu.Çirkinliklere dalkavukluk, rezilliklere figüranlık etmeye her zaman yeğdir...

      Montaigne, “Krallar da, dilenciler de hep aynı iştahla acıkırlar” diyor; fakat siz, huzura ne kadar acıksanız da, ta başından verili olana bir figüran olmayı reddettiğiniz için payınıza eksiler düşürürler...
       Kral ve soytarı oyununda krallar, soytarılar ve bilumum dalkavuklar hep yerleşik; verili olanla uzlaşmayı reddeden ödünsüzler ise hep göçebe, hep sürgündürler. Çünkü köşe ve su başlarını tutmuş krallar ve onların uşak orduları, ödünsüzleri dize getirebilmek ve erklerini gerçekleştirebilmek için aman vermezler...
     Yaşadığımız gezegende pek çok tarihsel kişiliğin, kültür ve sanat adamlarının sürgünlerde heba olmuşluğu bilinir. Yara alan onurun son mevzisini kurtarmaktır bazen göçün işlevi... Kalanı kurtarmaktır; kalan ne ise onu kurtarmak ve yitirilen neyse yerine  geride kalanlar için bir ünlem bırakmaktır.
      Göç de bir tür başkaldırıdır. Sosyolojik olarak “göç”ün nedeni, özetle ve en yalın tanımıyla “daha iyi bir yaşam”dır. Tarih boyunca barbarlar, insanlığa daha iyi bir yaşam için başkaldırmaktan, bu yüzden de göç etmekten, sürülmekten başka bir seçenek sunmamışlardır.
      Göç, hayatın kurulu düzenini, verili olanı altüst edilebilmektir. Göç, elbette cürettir, serüvendir ve serüven, herkesin harcı değildir; mâlumdur, her memur göç etmez veya her memuru göç ettirmezler...
     
     Yerleşik yaşamlarından; işlerinden, ilişkilerinden, alışkanlıklarından -gerektiğinde cüretle feragat edebilenler, ehlileşmeyi aşarak, hayatın kurulu düzenle sınırlandırılan anlamını da cüretle altüst edebilenlerdir; kaldı ki hayatın sunulan anlamı altüst (de) edilebilmelidir; ama bunun için de önce kafasındaki duvarları, karakolları yıkabilmelidir insan.
     Sıradakinin, sürüdekinin evrenine kilitlenerek Kafka’nın hamamböceklerine ya da Gonçarov’un Oblomov’una benzeyerek yaşamak ve hep küçük imtiyazlar için büyük ödünler vermek zorunda kalmak, nasıl onur kırıcı ve katlanılmazdır...
     Hayatın verili anlamını altüst edebilmek, her şeye başka pencerelerden bakma olanağı sağlar ve insanı bilincin belirlenmiş sınırlarının dışına taşıyarak yitirebilecekleriyle yüzleştirir; yitirebileceklerimizle yüzleşebilmek, kafalarımızdaki korku duvarlarını yıkar.
    
    Yüzleşebilmek, insana özgüveninin kaçınılmazlığını da anımsatıp, kişiye yalnızlığını çırılçıplak gösterir; yalnızlığı, acıyı görmek ve bilmek, kişinin bilincini özgürleştirir; özgürleşmek, özerkleştirir.Özerkleşmek, özgünleştirir.Özgür, özerk ve özgün olmak, kişilik sağlığına her zaman iyi gelir...
     Kanımca en güçlü insanlar, yalnızlıktan, kendi olmaktan sakınmayanlardır.Bedeli yalnızlık mıdır bunun, yani kendi olmanın, kalmanın? Yalnızlıkta ne var, acı mı? Acı çekmeyi bilmeyen insanların başarılarına da, sevgilerine de inanmamalıyız!
      Özenle kurulmuş o köprüleri bir çırpıda atabilmek, her insanın harcı değildir.Çünkü bazı hayatlar, bazı dengelere adeta mıhlanmıştır. O hayatlar, biraz da iskambil kâğıtlarından yapılan şatolara benzerler; bir kâğıdı çektiğinizde bütün şato yıkılır gider.Onlar hep bayrak direği gibi çakıldıkları yerde yaşamayı kanıksamışlardır...
      Kimilerinin de şatolarındaki bazı kâğıtlar, zaten çekilip her biri bir yerlere saçılmışlardır; bu yüzden bir kâğıdın çekilmesiyle çekilmemesi arasında bir fark yoktur; o insanlar, gittikleri her yere kendi portatif şatolarını kurarlar.Çünkü onlar da portatif yaşarlar: Katlanabilmek için...
        
      “Olağan” ve “Olağanüstü” olmak üzere iki tür insana inanıyorum.Olağan insanlar, yaşamlarında hiçbir riske yer açmadıkları için, ne uzar ne kısalırlar.Sanki görünmez bir el onları bir atlıkarıncaya bindirmiştir ve güzergâhları: Tuvalet, mutfak, yatak odası, işyeri, stadyum, cami, mahalle kahvesi vb.’dir; hep aynı yerlere gider döner, gider ve dönerler.
       Genellikle sürüler halinde yaşar, birlikte düşünürler.Üremek, en önemli maharetleridir ve bütün canlılar gibi üremekten büyük haz duyarlar ve yaşamın anlamını bununla sınırlarlar. Kendilerinin yerine hep başkalarının düşündüğüne inandırılmışlardır.Bu yüzden fikirleri de kendilerine ait değildir. Genellikle milliyet, din, futbol takımı taraftarlığı gibi hazır, paket servis aidiyetlerle kendi aralarında, -ama sadece kendi aralarında- anlaşırlar.İlkeleri ve doğruları yoktur; çıkarlarına ve güdülerine göre -cemaatler, sürüler, mangalar halinde yaşarlar.   
      Bazıları kendilerine sunulmuş aidiyetlerin öyle ateşli savunucularıdır ki, o kişilerin sanki doğmadan önce milliyetlerini bir dilekçeyle sanki kendilerinin seçtiklerini, kutsal kitapları sanki oturup kendilerinin yazdıklarını, taraftarı oldukları futbol kulüplerini sanki kendilerinin kurduklarını sanırsınız... Kendi ürettikleri, kendilerinin yaşama kattıkları değerleri ve farklı konularda dişe dokunur fikirleri olmadığı için, bu konular kapandığında genellikle konuşacakları birşeyleri kalmaz...
     Yapışık yaşarlar...Uyanır uyanmaz birbirlerine ilişip gün batıncaya dek didişir, boğuşur, tartışır ve birbirlerine üzerlerinde rakamlar bulunan birtakım küçük kâğıtlar-yani çekler vb. evraklar- alır verir, sonra o kâğıtları geri almak veya yeniden bir başkasına vermek için debelenir dururlar; kendilerini oldurmak, hırslarını doyurmak için mütemadiyen birilerinin sırtlarını, onurlarını, emeklerini, kalplerini çiğnemek zorundaymışlar gibi davranırlar; bunlar kendi aralarında namaz kılanlar ve kılmayanları olarak ikiye ayrılırlar; namaz kılmayanları rakı ve bira içer, çok işer ve genellikle herkes çok uzaktaymış ya da sağırmış gibi en yakınındakilere bile bağırarak ve her fırsatta küfürleşerek anlaşırlar.Bazılarının sık sık “hııı”, “haaa”, “ohhhş” gibi hayvani sesler çıkardıkları görülür. Dağarcıklarında “....ına goym”, “..kmek” gibi sarf etmeden yaşayamayacakları  kimi cümle ve sözcükleri ve “hişşt”, “leyn” gibi her zaman umuma açık hitap biçimleri mevcuttur(!)
       Olağan insanlar, yaşıyor gibi yapmayı bin kez, finalde ölümü ise bir kez becerirken, yaşamın anlamını altüst edebilenler ise, öldüklerinde geride kalanlara sundukları değer ve erdemlerle anılabilen, yalnız yaşamı değil, ölümü de hakkedebilenlerdir... Onlar, yüreklerinde kasırgalar koparken bile hayata gülümseyebilen, kendilerinden öteye akabilmek için kendilerinden artabilenlerdir.
        
     Olağan insanlar, Pavlov’un “şartlı refleks” kuramına yakışarak, kendilerine öğretilmiş her şeyi tereddütsüz alıp bütün koşullanmışlıklarıyla yaşamlarının sonuna dek hiç eleştirel bakmadan, kıyaslamadan taşıyan, yenilik ve değişim talepleri olmayan “sessiz çoğunluk”takilerdir. Onlar, güçlü görünen zayıflar, cesur görünen korkaklardır; mal varlığı zengini, ama bilinç ve ruh yoksulu olma özellikleriyle de uzlaşmacı ve itaatkâr insanlardır.
     Olağan insanlar, her fırsatta yenilirler; bir acı, bir savruluş, bir yanılgı, bir aşk kırgınlığı, bir ölüm haberi yüreklerinde, belleklerinde derin izler bırakmakla kalmaz, geride kalan hayatlarını da bu nüanslar üzerine kurarak hasta kişiliklere bürünürler; onaramaz, bir daha doğrulamazlar...
     Bu nedenle ben, Hitler’in “ari ırk” tanımı gibi örneklerle kıyas kabul etmeyecek biçimde, “olağan” ve “olağanüstü” olarak iki ayrı kategoride niyetleyebileceğim insan ayrımına inanıyorum. Nietzsche’nin “üstün insan” tanımına da inanıyorum. Çünkü hiçbir zaman sadece tesadüfler, ilişkiler vb. faktörler, insanları ait olmadıkları kimlik ve duruşlara götürmez.Çünkü hiçbir başarı tesadüf değildir.
     
      Dahiler, mucitler, halk önderleri, sanatçılar, bilim adamları, kendilerini risk kulvarlarında duruşlarıyla, emekleriyle var ederek yaşamın, düşüncenin kurulu düzenini çoğu kez altüst edip, insan olmayı, yaşıyor olmayı daha çok anlamlandıranlardır.Onlar, bilincin belirlenmiş sınırlarını dinamitleyen insanlardır.Onlar nicel kalabalıklara fark atanlardır...
       Onlar, günlerin çarmıhında yorgun nehirlerden denizlere akabilen ve bir deniz düşünü düş olmaktan çıkarıp, kendilerine ve hayata giydirebilen veya bunun için emek vermeyi, bedel ödemeyi göze alanlardır. Onları tarih boyunca yargılayanlar ise geride mezarlıklarda kemiklerinden başka hiçbir şey bırakmayanlardır.
    İnsanlık, bin yıllar boyunca katedebildiği bütün kültürel, sosyal, düşünsel, siyasal mesafeyi, cüretle atılıp “Hayır!” diyebilen, üretebilen, diretebilen, sevebilen ve ısrarla  değiştirebilen o insanlara borçludur; katettiğimiz sosyokültürel duraklarda, yaralandığımız teknolojik, hukuksal vb. gelişme ve yaptırımlarda hep onların parmak izleri vardır ve biz, kısacık ömürlerimizle onların en kötü kopyaları bile olmayı başarabilirsek, onların ortaya koyduklarına bir nebze yaraşabilirsek, bize ne mutlu…
     
    Bu yüzden işte herkes aynı sahilde kümelenirken, denize karşı çölün sevgisini öneriyorum... Bir şarlatanın sevgisine bir abdalın kederini.Ölüme karşı yaşamın, geçmişe karşı geleceğin: tutulmayan ellerin, bakılmayan gözlerin, bulutların, suların, yosunların sevgisini.Kuşların; evet, bütün kuşların sevgisini! Bir nehirken deniz olmak düşü için düşlerin sevgisini... Düşlerin sevgisini!


Haymana Cezaevi (Ankara), Mart 1995

Günlük 3





25 Subat 1912

Bugunden baslayarak Gunluk’e simsiki sarilacagim. Duzenli yazacagim artik. Kendimi koyvermeyecegim. Bir yerden beni kurtaracak bir el uzanmasa bile, yine de her an boyle bir kurtulusa layik olmaya calisacagim. Aile bireylerinin toplandigi masada bu aksami tam bir ilgisizlik icinde gecirdim; sag elim yani basimda iskambil oynayan kizkardesimin sandalyesinin arkaligindaydi; sol elim hafifce kucagimda dinleniyordu. Zaman zaman mutsuzlugumun bilincine varmak istedim, ama pek basardigim soylenemez.

———-

Kendi uzerimdeki dusuncelerimde son zamandan beri pekistirici yeni bir guc belirdi; bu son hafta uzuntu ve ise yaramazlik duygusundan adeta cozulup dagildigim icin, ozellikle ve ancak simdi bu gucu algilayabiliyorum.

26 Subat 1912

Adeta zahmet vermeyen bir mahmurluk icinde ciziktirdigim bu ise yaramaz, bu yarim yamalak seyler.

2 Mart 1912

Baskaca seylere karsi ilgisizligimin, dolayisiyla kalpsizligimin, salt alinyazimin edebiyatla ugrasmak olmasindan kaynaklandigini ya da kaynaklanabilecegini kim bana dogrulayabilir.

8 Mart 1912

Onceki gun fabrika dolayisiyla isittigim paylamalar. Ardindan bir saat kadar kanepede oturup kendimi pencereden asagi atma konusunda dusuncelere daldim.

———-
Eski kâgitlardan birkacini bastan sona okudum. Boyle bir seye katlanabilmek, insandaki guclerin tumune gereksinim gosteriyor. Ancak bir cirpida yapilirsa basariya ulasacak bir is kesintilere ugradi mi basa gelecek felaket! Ve bu da simdiye dek boyuna geldi basima; bunu simdiye dek surekli yasayip durdum; kâgitlari bastan sona okurken soz konusu felaketi eski gucuyle degilse bile daha bir yogunlukla yasamak zorunda kaliyorum.

17 Mart 1912

Sozum ona bilge idiysem, her an olmeye hazir oldugumdandi ve bunun da nedeni yukumlu kilindigim her seyi yapip cikarmam degil, bu konuda en ufak bir sey yapmamis olmam, ileride de en ufak bir sey yapmamis olmam, ileride de en ufak bir sey yapma umudunun bulunmayisiydi.

26 Mart 1912

Yazdiklarimin degerini bir kez gozumde fazla buyutmemem gerekiyor, cunku boyle yapmakla onlari kendim icin erisilmez duruma sokuyorum.

1 Nisan 1912

Bir haftadan beri ilk kez yazmada ugradigim adeta tam bir basarisizlik. Neden? Gecen hafta da cesitli ruh durumlarini yasamis, yazma eylemini ilgili durumlarin etkisinden korumustum; ama Gunluk’e buna iliskin bir not dusmekten cekiniyorum.

ALTINCI DEFTER

22 Mayis 1912

Dun Max’la gecirdigim harikulade bir aksam. Kendimi sevince, onu da daha cok seviyorum. (…)

23 Mayis 1912

Dun: Sikintidan arkamizda bir adam sandalyesinden yere yuvarlandi. -Rachilde’nin benzetisi: Yasamaktan kivanc duyan, baskalarinda da ayni kivanci gormek isteyenler, gece bir dugunden donen ve karsilarina cikan insanlari, kim oldugunu bilmedikleri gelinin sagligina icmeye zorlayan sarhoslar gibidir.

11 Haziran 1912

Yazilan bir sey yok.

6 Haziran 1912, Persembe

Bir agirliktan, etten ve kemikten yoksun olarak iki saat sokaklarda dolastim ve ogleden sonra yazi yazarken neler cektigimi dusundum.

9 Agustos 1912

Bunca zamandir yazilan bir sey yok. Yarin kollari sivayacagim. Yoksa yine onumde acilacak olan o karsi durulmaz hosnutsuzluk ucurumundan iceri yuvarlanirim, aslinda icindeyim zaten. Sinir krizleri basliyor. Ama bir sey yazabileceksem, ancak batil onlemlere basvurmadan yapabilirim bunu.

11 Agustos 1912

Yapilan bir sey yok, yapilan bir sey yok. Kucuk kitabin hazirlanmasi ne cok zamanimi aliyor, yayinlanacaklarini dusunerek eskiden yazilanlari okurken insanda ne kadar sakincali ve gulunc bir ozguven duygusu uyaniyor. Iste bu da yazmaktan alikoyuyor beni. Oysa karsiliginda dogrusu elde ettigim bir sey yok ve aradaki olu zaman bunun en guzel kaniti. Yalniz parmak uclarimla gercegin icinde bulunmak istemezsem, kitabin yayinlanmasindan sonra dergi ve elestirilerden kendimi daha cok geride tutmam gerekecek. Ne kadar da agir hareket eden birine donustum! Eskiden hal’dekine aykiri yonde bir tek soz soylesem, kendim de o yonde ucup giderdim hemen; simdi ise kendi kendime bakip durmaktan baska bir sey yapmiyor, nasilsam oyle kaliyorum.

15 Agustos 1912

(…)

Kendimden uzakta tutacakken, eski gunluk notlarini yeniden okudum. Yasayabildigim kadar sersemce yasayip gidiyorum. Butun bunlar otuz bir sayfanin yayinlanmasi yuzunden. Kuskusuz suc, boyle bir seyin beni etkilemesine izin veren gucsuzlugumde daha cok. Silkinip toparlanacakken oturuyor, nasil her seyi elden geldigi kadar onur kirici bicimde dile getirecegimi dusunuyorum. Ama korkunc serinkanliligim icat gucumu sekteye ugratiyor. Bu durumdan nasil yakayi siyiracagim, allah bilir. Saga sola itilip kakilmama izin veremem, ama dogru yolu da bildigim yok. Peki, nereye varacak sonu? Acaba buyuk bir kitle olusturuyorum da, yurudugum dar yolda bir daha kendimi kurtaramayacagim gibi sikisip kaldim mi? -O zaman, hic degilse basimi dondurebilmem gerekmez miydi?- Ama basimi da donduruyorum.

23 Eylul 1912

(…) Yazi, ancak boyle yazilabilir, boyle bir kesintisizlik icinde, ruh ve bedenin boylesine eksiksiz bir acilimiyla ancak. (…)

YEDINCI DEFTER

8 Mart 1914

Beni cepecevre saran bir tutukluk icinde bulundugum kuskusuz; ama artik kendisinden ayrilmayacagim gibi bu tutuklukla “yekvucut” olmadigim kesin; zaman zaman bir gevsemenin bas gosterdigini ve tutuklugun sokulup atilabilecegini fark ediyorum. Iki care var bunun icin: Evlenmek ya da Berlin. Ikincisi daha guvenilir, birincisi su an daha ayartici.

9 Mart 1914

Fazlasiyla yorgunum, uyuyup dinlenmem gerekiyor, yoksa her bakimdan isim bitiktir. Insanin kendisini ayakta tutabilmesi icin bu ne cok caba! Hicbir anit yoktur ki, dikilmesi bunca gucun harcanmasini gerektirsin.

15 Mart 1914

Ogrenciler Dostoyevski’nin cenaze toreninde tabutun zincirlerini tasimak istiyorlardi. Dostoyevski isci mahallesinde, bir kira evinin dorduncu katinda olmustu.

———-

Beklemek yalnizca, bitip tukenmeyen bir caresizlik.

29 Mayis 1914

(…) Bir kez yazma hunerini ele gecirdikten sonra hicbir yanlisa dusulemeyecegi, hicbir seyin elden cikarilamayacagi, ama buna karsilik cok ustun bir basariyla da seyrek karsilasilacagi dogru mu? (…)

14 Haziran 1914

Sakin yuruyusum, basimin dort bir yaninda bir segirme; tepemi hafifce siyiran bir dal hepsinden cok keyfimi kaciriyor. Baska insanlardaki huzur, baska insanlardaki guven duygusu var icimde, ama nedense olmasi gereken yerde degil.

5 Agustos 1914

Icimde bir kili kirk yararliktan, karar verme gucsuzlugunden, tum kotuluklerin baslarina gelmesini yurekten diledigim savascilara karsi haset ve kinden baska bir sey kesfedemiyorum.

6 Agustos 1914

Yurtseverlik tasan yuruyus. Vali’nin konusmasi. Derken dagilma, sonra yeniden toplanma ve Almanca haykiris: “Yasasin sevgili hukumdarimiz, yasasin!” Kotu kotu bakarak oracikta dikiliyorum. Bu yuruyusler, savasa eslik eden alabildigine igrenc goruntulerden biri. (…)

15 Agustos 1914

Pek cok gunden beri yaziyorum, boyle gitse keske! Yirmi yil onceki gibi tastamam korunmus ve calismanin icine girip yuvalanmis degilim, ama ne de olsa yasamim bir anlam kazandi; duzenli, bos, sacma bekârsi yasamim hakli bir nedene kavustu. Kendi kendimle yine ikili soylesiler yapabiliyor, dipsiz bir bosluga gozlerimi dikip bakmiyorum. Benim icin ancak bu yoldan bu duzelmenin sozu edilebilir.
SEKIZINCI DEFTER

21 Temmuz 1913

Umutsuzluga dusmemek, umutsuzluga dusmeyisten bile umutsuzluga dusmemek. Her sey bitmis gorunse bile yine de bir yerden cikip gelebilir yeni gucler, bu da iste senin yasadigini gosterir. Ama soz konusu gucler cikip gelmedi mi o zaman her sey biter, hem de kesinlikle.

———-

Uyuyamiyorum. Hep dus, uyku yok. Bugun dusumde bayir asagi bir parka varabilmek icin yeni bir ulasim araci kesfettim. Pek kalin sayilmayacak bir dali alip yanlamasina yere saplayacaksiniz; bir ucunu elinizde tutacak, alabildigine hafif, uzerine kurulacaksiniz, tipki bir hanim egeri uzerinde oturur gibi; o zaman dal, kuskusuz butunuyle bayir asagi dolu dizgin segirtir, uzerinde oturdugunuz icin sizi de beraberinde alip goturur. Tam yol ucup giderken esnek dal uzerinde rahatcacik sallanirsiniz. Hem bayir yukari cikarken de daldan yararlanma olanagi vardir. Ama dalin saglayacagi asil avantaj, tum mekanizmanin yalinligi bir yana, inceligi ve devingenliginden dolayi (indirilip kaldirilabilir cunku) gerektiginde bir insanin bile zor gecebilecegi yerlerden gecebilmesidir.

21 Agustos 1913

Evlenmenin leh ve aleyhindeki nedenlerin ozeti:

1. Hayata tek basina katlanmanin gucsuzlugu; tek basina yasama gucsuzlugu degil, tam tersine; bir kimseyle birlikte yasayabilmem olasiligi yok; ama kendi yasamimin uzerime cullanmasina, kendi sahsimin gereksinimlerine, yas ve zamanin saldirisina, icimdeki, yazma hevesinin beni belli belirsiz sikistirmasina, uykusuzluga, yakin bir cinnetin sezgisine, iste butun bunlara tek basima katlanacak gucten yoksunum. Belki, diye eklemem gerekiyor kuskusuz, F. (Felice Beuer) ile hayatimi birlestirmem varligima daha cok direnc saglayabilir.

2. Her sey hemen dusuncelere saliyor beni! Mizah dergisinde okudugum bir nukte, Flaubert ve Grillparzer’i animsayis, gece icin hazirlanan yataklar uzerinde anne ve babamin geceliklerinin gorunumu, Max’in evliligi. Dun kizkardesim dedi ki: “Evlenenlerin (bizim akrabalar arasinda) hepsi de nasil mutlu oluyor, anlamiyorum.” Kizkardesimin bu sozu de dusundurdu beni, yine icimdeki o korku depresti.

3. Pek cok yalniz olmam gerekiyor. Elde ettigim tum basarilar sadece yalnizligimin urunudur.

4. Edebiyatla iliskisiz her seyden nefret ediyorum. Onun bununla konusmak, edebiyata iliskin olsa da sikiyor beni; onu bunu ziyaret etmek sikiyor, akrabalarin aci ve sevincleri ruhumun derinliklerine kadar beni sikintiya boguyor. Konusmalar dusundugum her seyin onemini, ciddiligini ve gercekligini silip goturuyor.

5. Baglanmaktan, karsi tarafa akistan korku. Cunku o zaman asla yalniz kalamayacagim demektir.

6. Kizkardeslerimin onunde -ozellikle eskiden boyleydi- cokluk obur insanlar karsisindakinden bambaska biri oluyorum: Korkusuz, dis etkilere acik, guclu, sasirtici, icimde baska zaman ancak yazi yazarken duydugum bir heyecan. Esimin araciligiyla herkesin onunde de boyle olabilsem! Ama o zaman bu, bir borc gibi yazma eyleminden dusulmeyecek mi? Eksik olsun! Eksik olsun!

7. Yalniz olsam belki bir gun burodaki isimi gercekten birakabilirim. Evlenirsem bunu asla yapamam.

13 Agustos 1913

Belki her sey bitti artik, dunku mektubum belki son mektuptur. Dogrusu da budur ancak. Benim cekecegim uzuntulerle onun cekecegi uzuntuler, bir arada yasamamizdan dogabilecek ortak uzuntulerle karsilastirilacak gibi degil. Ben yavas yavas kendimi yine toparlayacagim, o ise evlenecek; canli yaratiklar icin tek cikis yolu. Biz, ikimiz icin kayalari oyup acamayiz kendimize, koca bir yil bu yuzden aglayip kahroldugumuz yeter. Son mektuplarimdan anlayacak boyle oldugunu. Anlamazsa elbet kendisiyle evlenecegim; cunku ortak mutlulugumuz konusundaki dusuncesine karsi koyacak gucum yok ve gerceklesebilecek gibi gordugu bir seyin gerceklesmesi benim cabama bakiyorsa, boyle bir cabadan kacmak elimde degil. (F. Kafka bu satirlari, bir donem nisanli kaldiklari, Felice Beuer ile ilgili yazmistir.)

14 Agustos 1913

Tersi oldu, uc mektup geldi, son mektup karsisinda da diretmedim. Gucumun yettigi kadar onu seviyorum; ama korku ve ozsuclamalar altinda gomulmus bu sevgi havasizliktan adeta bogulacak.

15 Agustos 1913

Sabaha karsi ayakta beni kivrandiran dusunceler. Tek cozumu kendimi pencereden atmakta gormem. (…)

Aklimi kacirana dek her seye kapayacagim kendimi. Herkesle bozusacak, kimselerle konusmayacagim.

15 Ekim 1913

Dusmek uzereyken belki bir kez daha yakalayip tuttum kendimi; belki kisa bir yolu yine gizlice kostum da, yalnizliktan umutsuzluga kapilmaya baslamis kendimi simdi yine durduruyorum. Iyi ama, ya bas agrilari, ya uykusuzluk! Evet savasmak gerekiyor, daha dogrusu, savasmaktan baska cikar yol yok.

———-

Kropotkin’i unutmamak gerekiyor. (Anarsist Prens Peter Kropotkin, “Memoiren eines russischen Revolutionars” -“Bir Rus Devrimcisinin Anilari”- Stuttgart 1900; 1913’de dorduncu basimi yapildi.)

22 Ekim 1913

Pek gec. Huzun ve sevgideki tatlilik. Kayikta bana gulumsemesi. Hepsinden guzeli buydu. Olmek istegini hep icte yasatmak; beri yandan kendini henuz ayakta tutuyor olmak, iste yalniz budur sevgi.

6 Kasim 1913

Ansizin su guven nereden cikti? Keske kaybolmasa yine! Beli bukuk bir insan olarak da butun kapilardan girip cikabilirdim nihayet. Ancak, bunu gercekten isteyip istemedigimi de bilmiyorum.

18 Kasim 1913

Yine yazacagim; ama bu arada yazma gucume karsi ne cok kuskuya kaptirdim kendimi. Zorlanarak, kendiliginden en ufak bir caba harcamaksizin, zorlandigini da pek fark etmeden okula gitmese, bir kopek kulubesinde tuneyip yiyecek uzatildiginda kulubeden cikacak, uzatilan nesneyi govdesine indirdikten sonra tersyuz segirtip kulubeden iceri girecek yeteneksiz, hicbir seyden haberi bulunmayan biriyim gercekte.

19 Kasim 1913

Gunlugu okumak olumsuz bir etki yapiyor uzerimde. Acaba nedeni su sira en ufak bir guvenden yoksunlugum mu? Her sey gozume bir kurgu gibi gorunuyor. Bir baskasinin soyleyecegi her soz, rasgele bir bakis icimdeki her seyi, hatta unutulan, asla onem tasimayan nesneleri bir baska tarafa itip suruyor. Simdiye kadar hic boylesine guvensizlige dusmedim. Beri yandan, icimde anlamsiz bir bosluk var. Gece dagda kaybolan bir koyun gibiyim ya da kaybolan koyunun pesi sira segirten bir baska koyuna benziyorum. Bu kadar yitik olmak ve bundan yakinma gucunu gosterememek.

———-

Kasten fahiselerin bulundugu sokaklarda dolasiyorum. Yanlarindan gecmek cezp ediyor beni; birinin pesine takilip gidebilirim; uzak bir olasilik, ama dusunulmeyecek gibi degil. Asagilik bir davranis mi? Ama daha iyisini bilmiyorum ve bana aslinda masum bir davranis gibi gorunuyor, neredeyse pismanlik duymayacagim bu yuzden. Gozum modasi gecmis, ama cesitli takilarla adeta luks giysiler giymis tombul ve yaslica kadinlarda hep. Galiba iclerinden biri beni taniyor. Bugun ikindi uzeri kendisine rastlamistim, henuz mesleklerine ozgu kiyafet yoktu uzerinde, saclari basina yapisik duruyordu; sapka giymemis, hizmetci kadinlar gibi bir onluk kusanmisti; elinde bir cikin tasiyor, belki cikini camasirci kadina goturuyordu. Bir baskasi cekici bir taraf gormezdi kendisinde, ama ben onu alimli bulmustum. Soylece bakismistik bir ara. Simdi aksamuzeri, havanin sogudugu bir sira, bedenini sikica saran sarimtirak kahverengi bir mantoyla onu Zenler Caddesi’nden ayrilan sokagin karsi kaldiriminda, kendi piyasa yerinde gordum. Iki kez donup baktim, o da bakislarima karsilik verdi; ama birden kosarak kendisinden uzaklasmaya basladim.

24 Kasim 1913

Onceki aksam Max’taydim. Giderek bana yabancilasiyor Max; simdiye kadar pek cok kez icimde boyle bir duygu uyandi. Bundan boyle ben de onun icin yabancilasmaya basliyorum. Dun aksam dogru yataga girdim.

4 Aralik 1913

Eriskin bir kimse olarak genc yasta olmek, hele kendini oldurmek disardan bakinca korkunc bir sey. Gelisim surecinin ileriki bir noktasinda anlam tasiyabilecek tam bir ruh karmasasiyla bu dunyadan cekip gitmek, umutsuzlukta ya da soz konusu davranisin buyuk hesap icinde olmamis gozuyle gorulecegine iliskin biricik umutla bunu yapmak. Benim simdiki durumuma da boyle bir gozle bakilabilirdi. Bir hici hice vermekten baska anlama gelmezdi olmek, ama duygu icin dusunulemeyecek bir sey sayilirdi; cunku bir hic de olsa nasil insan bilincli olarak kendini hice verebilir, hem de yalniz bos bir hice degil, hicligini salt kavranilmazligindan alan firtinali bir hice.

———-

Herkesin, hatta insana en yakin ve sokulgan kimse tarafindan bile salt duygusal yoldan da olsa zaman zaman kuskuyla karsilanan insanligin birlik ve butunlugu, tek kisiyle tum insanligin gelisimi arasinda surekli saptanabilen o katiksiz ortalikta herkesin gorebilecegi gibi kendini aciga vuruyor ya da vurur gorunuyor. Tek kisinin en disa kapali duygularinda bile durum baska turlu degil.

5 Aralik 1913

Anneme karsi nasil da kopuruyorum. Kendisiyle konusmaya baslar baslamaz hemen sinirleniyor, adeta bagirmaya basliyorum.

10 Aralik 1913

Kesifler insanlara kendilerini zorla kabul ettirdi.

11 Aralik 1913

Dogrusu bir darbe gereksiz; kendi ugrumda harcadigim son guc cekilip geriye alinmaya gorsun, beni parcalayacak bir umutsuzlugun kucagina yuvarlandim demektir. Okuma sirasinda serinkanliligimi asla yitirmeyecegimi bugun kafamda tasarlarken bunun ne turlu bir serinkanlilik olacagini, nasil bir nedene dayanacagini kendi kendime sordum ve serinkanliligin ancak kendi kendisinden kaynaklanacagi, akil almaz bir lutuftan baska bir sey sayilamayacagi sonucuna vardim.

9 Ocak 1914

Dairede ozguven duygusuyla nobetlese hissedilen korku. Baskaca her zamankinden iyimser. Degisim’in uyandirdigi buyuk nefret. Okunmaz son. Nerdeyse bastan asagi kirik dokukluk. Is gezisi calismami aksatmasaydi, cok daha iyi yazilabilirdi.

14 Subat 1914

Kendimi oldurursem, isterse ornegin F.’nin (Felice Beuer) davranisi acikca baslica nedeni olustursun, kimsenin bunda sucu yoktur. Bir ara yari uykuda sahneyi gozumun onunde canlandirdim, isin nasil sonlanacagini tahmin ederek cebimde veda mektubuyla F.’nin evine gittim, evlenme onerimin geri cevrilmesi uzerine mektubu masanin uzerine birakarak balkona yurudum; herkes segirterek kollarima sarildi; kendimi kurtarip balkon korkuluguna yapistim; ilkin bir elimi, sonra obur elimi birakip asagiya atladim. Ama mektuba, her ne kadar F. icin balkondan asagi atliyorsam da, onerimin kabulunun de durumda pek degisiklik yapmayacagini yazmistim. Benim yerim asagisi, baska cikar yol goremiyorum. F., alnima yazilanlarin gerceklesmesini saglayan rasgele bir neden yalnizca, onsuz yasayacak gucten yoksunum, dolayisiyla kendimi balkondan asagi atmam gerekiyor. Ancak -o da seziyor bunu- F. ile birlikte yasayacak guc de yok bende. Peki ama nicin bu geceden kafamdaki boyle bir tasariyi gerceklestirmek uzere yararlanmiyorum? Bu aksam veliler icin duzenlenen gecenin konusmacilari canlaniyor gozlerimin onunde, yasamdan, yasam icin gerekli kosullarin yaratilmasindan soz aciyorlar -ama ben soyut dusuncelerle oyalaniyorum, yakami siyiramayacagim gibi hayatin icine gomulmus durumdayim, dusundugumu yapmayacagim, bayagi duygusuz bir halim var, gomlegimin yakasinin boynumu sikmasi keyfimi kaciriyor, siste zorlukla solumaya calisiyorum.