.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

22 Ara 2011

Yıldız Madalyalı Mektuplar



6. mektup (Pol’den Virginie’ye)

sevgili Virginie

kuantum tekinsizliği notların için
sana bir kızılıderilili selamı gönderiyorum:
“sen ve ben
hep birlikte
ve hep yalnızız.”
bunu bana tevk şen adında başka bir ilginç
denizci öğretti. tevk şen bütün gün rom içiyor
ve tuhaf şeyler okuyor. senin pagels kitabını
tuhaf bir rastlantıyla onun elinde de gördüm.
bunlar da makroskopik tekinsizlikler virginie.
bunu görünce belli belirsiz bir kıskançlıkla
not defterini karıştırdım.
şili yerlilerinden şöyle bir not düşmüş:
“mamihlapinatapai:
ikinizin de çok istediğiniz halde yapamadığınız
bir şeyi belki karşınızdaki teklif eder diye
birbirinize bakın”
kafamda marazi bir duygu belirdi virginie.
tevk şen’in bahsettiği bu 2. kişi
sen olabilir misin?
maraz! hiç bir zaman tatmin olmayacak mısın?
gemide anlatılan diğer ilginç bir olay da
ağaçların fotoğraf çekme yetisi.
bunu ilk önce burada denizciler arasında
dürüstlüğüyle tanınan sur bayk anlattı.
öykü yavaş yavaş bütün denizcileri sardı.
şimdilerde en çok konuşulan şey şu:
deniz de bizim fotoğraflarımızı çekiyor mudur?
eğer öyleyse benimfotoğrafımın yanına
pastel bir hayat düşüyor olmalıdır virginie.
bu pastel hayat bütün denizcileri tüm kadınlardan
ve hayattan bunca uzak denize çeken şey olmalıdır.
balk nac’ın deyimiyle ‘camels’ fotoğrafı.
burada anne yok...kız kardeş yok...
virginie burada yok...
toplayışı başkalarına bırakıyorum...
bırak korksunlar...derin uykularında...
olacağım...beni hiç terk etme...
...quos...
solis et admotis inficit ignis equis:
güneş-tanrının atları doğuluların derilerini
boyamak için eğiliyorlar...
ormanın bütün vahşi hayvanlarını
kendilerine çekebilen denizciler...
sağlıksız güneşler...
necat leoparların akordlarına
geldiğini söylüyor...
gemide bir de tatu adında bir dalgıç var.
herkese süngere daldığını söylüyor ama
ben inanmıyorum. bir gece gizlice
onu pruvadan izledim.
çok derine gitmiş olmalı ki
dakikalarca su yüzüne çıkmadı
boğulduğunu sandığım anda
elinde kızıl bir geyik boynuzu gibi parlayan
mercanla güverteye çıktı.
beni fark edince
“ben” dedi “virginie’yi biliyorum.
seni de mektuplarını da.
madem ki gördün, görebildin beni, al,
bütün ömrümce tanrıçalar için
topladığım bu mercanları
(ve ceplerinden incileri çıkartarak)
bunları da al ve bir gün beni anımsayarak
bu zamansız sarayın terasında
bunları virginie’ye tak.
onlar da ona benim öykümü fısıldayacak.”
donat’ın elmira üstünlüğü:
şuraya gel dedi lombozun yanına
bak bak...ne görüyorsun?

(carrie white, 29.12.2004 00:37)


7. mektup (virginie’den pol’e)

sevgili pol

makroskopik tekinsizlikler senin kafanı
karıştırmış olmalı.
maraz! hiç tatmin olmayacak mısın sen?
yine de yalancı olduğum söylenecek,
bana hakaret edecekler, beni kovacaklar
ve benimle savaşacaklar.
ruhani yol böyle bir yol pol.
elçi’ye de, selam onun üzerine olsun,
üç ana ithamda bulundular. bu üç olasılık
1) şair olmasıydı
2) büyücü olmasıydı
3) deli veya başına cin musallat olmuş biri olmasıydı.
“aşamalarının delilik dediğimiz
kimlik parçalanmasına benzer aşamalarla
belirlenebilmesi, ruhani yol’un doğasında vardır.
deli olan kişiler ya ‘dışarı çıkacak’ ve bedeni
terk edecekler –onu dürtebilirsiniz ve o, içeride
birisinin ‘ikamet ettiğine’ ilişkin hiçbir işaret
vermeyecektir- kendilerini güvenli bir yere, aya,
yukarılara yerleştirecekler; ya da içe kapanacaklar,
‘adlandırma’ sürecine katılmayı reddedeceklerdir.”
ya da gizli bir dil ortaya koyulacaktır.
böylece, gerçekliği parçalar,
kendi kalbini parçalar, çünkü
“göğüste iki kalp yoktur.”
ben roma’dan barış elçileri gelecek sanıyordum.
yukarıdan geldi. biliyor musun
benim gördüğüm bir vizyonda
platin saçlı bir isa vardı.
ışıktandı.
ona aşık oldum.
yuhanna da, elçi de, selam onunüzerine olsun,
onu beyaz saçlı görmüş...
chloé ve aurelia düşlerine giriyor mu hala?
(carrie white, 29.12.2004 00:37)

" 8. mektup (Pol’den Virginie’ye)

sevgili Virginie

sabah gemi doğu tepelerine doğru
hareketsiz duruyordu.
sen çok özelsin virginie...
ben serserinin tekiyim...
yine de kutsal kitaplardan senin için
birkaç şey not ettim.
şimdi kamaramda bunları yazarken
etrafta hiç kimse yok.
demin mazlar aradı. sesi bedbindi.
ona da şu cümleleri okudum:
“yere baktım, ve işte, ıssız ve boş,
ve göklere baktım ve ışıkları yoktu...
baktım ve işte, adam yok, ve göklerin
bütün kuşları kaçmışlar... ve sen,
harap olunca ne yapacaksın? erguvani
giyinsen de, altın süslerle bezensen de,
gözlerini sürme ile büyütsen de, boşuna
kendini güzelleştirirsein; aşıkların seni hor
görüyorlar, canını arıyorlar.”
bunları yazarken kamarama doğru
sıcak bir yel geldi. dedim ki
“ah ya rab yehova işte, ben söz söylemek
bilmiyorum, çükü çocuğum. ve rab elini uzattı ve ağzıma
dokundu ve rab bana dedi: işte sözlerimi senin ağzına
koydum, sen ne görüyorsun? diye geldi. ve dedim:
ben bir badem dalı görüyorum ve rab bana dedi:
iyi gördün; çünkü ben sözünün üzerinde duruyorum.”
bunlar olup bittikten sonra kamaramda
yatağımın sıcaklığına çekildim.
duman mavisi bir kumaş üzerine sulusepken kar yağdı.
seni düşündüm. seninle geçireceğimiz ilk kar günlerini.
böyle günler için kendine duman mavisi bir palto bak.

(carrie white, 29.12.2004 00:37)"

9.mektup (virginie’den pol’e)

sevgili pol

sonuç olarak her güzel söz
doğanın yanından hafif kalıyor.
evet yaratıcı olduğumu ispat
etmek zorunda değilim.
elyazım giderek seninkine
benzemeye başladı. bu sabah
platin saçlı bir çocuk bana tırtıl getirdi.
bahçeye çıktım. frambuazlar
frambuazlar olmuş.
yolculuğun bende solgun bir
yürek bıraktı pol.
içinde ‘e’ olan aylar bana dayanılmaz geliyor.
kızıl bir yıldız ya da
elsiz koşan bir adam gibi geliyor bana umut...
sana söyleyeceğim sözler...onları biliyorsun
ama ne önemi var...gece gelecek...
yel değirmenlerinden başka
bir şey kalmayacak havada...
(carrie white, 29.12.2004 00:38)

10. mektup (Pol’den Virginie’ye)

sevgili Virginie

gençliğindeki tazliğini,
gelinliğindeki sevgini, adada,
ekilmemiş diyarda nasıl ardımca
yürüdüğünü senin için andım.
boşluk ardınca gitmeni ve boşluk olmanı.
fakat ben dedim: boş şey hayır, çünkü
yabancıları sevdim ve onların ardınca gideceğim.
demin mazlar geldi bana gördüğü bir rüyetten bahsetti.
bana rüyeti görmemiş de kutsal kitaptan aktarmış gibi
geldi ama onun sözcükleriyle anlatayım:
“başlangıçta bana görünen rüyetten sonra, bana mazlar’a
bir rüyet göründü. ve vaki oldu ki, ben, mazlar, bu rüyeti
görünce, onu anlayayım diye araştırdım; işte karşımda
biri durdu, sanki bir insan görünüşü: bir eli ışıktandı
ve sonra dünyanın yaradılışındaki gibi ışık patlamaları
oldu. ve durduğum yere yakın geldi, ve o
gelince ben yıkıldım, ve yüzüstü düştüm ve bana dedi:
anla ey adem oğlu; çünkü bu rüyet sonun vaktinden
ötürüdür. ve benimle söyleşirken, yüzüm yerde olarak
derin uykuya daldım. ve dedi: gördüğün iki boynuzu
olan koç medya ve fars krallarıdır. ve o kıllı ergeç
yunan ili kralıdır. ve kırılmış ve yerine dört boynuz
çıkmış olana gelince, o milletten dört krallık çıkacak.
ve ben mazlar bayıldım, ve günlerce hasta oldum, sonra
kalkıp kaptanın işlerini yaptım ve bu rüyete şaştım,
fakat anlayan yoktu.” mazlar’a dedim ki ona bir şey
açıldı ve bu şey hakikattı ve bu şeyi anladı ve
onun rüyette anlayışı vardı. o günlerde ben, pol,
yas tutuyordum. sanki adam görünüşünde biri bana
dokundu ve dedi: “korkma, ey sen, çok sevilmiş olan adam,
mazlar ve sana selamet, kuvvetlen, evet kuvvetlen.
fakat sen, ey pol, sonun vaktine kadar bu sözleri
sakla, ve kitabı mühürle;birçok adamlar araştıracaklar
ve bilgi çoğalacaktır. bir vakit ve vakitler ve
yarım vakit olacak. “sağ elini ve sol elini göklere
doğru kaldırıp ebediyen hay olanın hakkı için and etti:
ve ben işittim, fakat anlamadım ve dedim: efendim,
bunun en sonu ne olacak? ve dedi: git, pol, çünkü sonun
vaktine kadar bu sözler saklıdır ve mühürlüdür.
birçoğu kendilerini temizleyecekler ve eve elektrik
verilecek ve evsahibinin içi temizlenecek fakat
birçoğu sürçüp gidecek ve bulunmayacak. fakat kötüler
kötülük edecekler ve kötülerden hiçbiri anlamayacak
fakat anlayışlı olanlar anlayacaklar. fakat sen,
sen oluncaya kadar git; çünkü rahata varacaksın ve
günlerin sonunda kendi nasibine kalkacaksın.

mazlar çok enterasan bir adam virginie,
sanki boşlukla yürüyor ve boşlukla geliyor.
onun için bir saksı menekşe yetiştirmek isterdim.
sabahları o üzerine hohlasın diye.
biliyorum çünkü derin bir nefes var onda
ve o da solitaire oyunu oynuyor hayatla.
isa diyor ki kapının önünde duran çok kişi var
ama yalnızca yalnızlar evlilik yerine girecek.
yalnızca yalnızlık oynayışı değil ama yalnızca
derin menekşe nefesi yalnızca içindeki o engin
çağrı değil ama yalnızca o büyük haydutların
yüce işleri...

(carrie white, 29.12.2004 00:38)"

11. mektup (virginie’den pol’e)

sevgili pol

bilmek istiyorsun pol niçin her şeyin benim ilgimi
çekebileceğini. lütfen beni ‘her yüksek tepede ve
her yeşil ağacın altında fahişelik yapanlara’
benzetme pol. mevsimlerin sayısı dörtse, denizin
altında karanlık tanrılar varsa, adada beni erdemli
yolumdan geri çevirebilecek insanlar yoksa, her
görüştüğüm insandan sonra hastalanıyorsam, benim
aşkım uğruna döğüşen hiç kimse yoksa, selene’den
diana’ya, diana’dan artemis’e kadar değişerek
dalgalanarak akıp gidiyorsam, gereksiz telefon
konuşmaları sinirini bozmayacaksa, benimle 10
yıllık ahit kesen aşıklarım seni tasalandırmıyorsa
bana verdiğin kleopatra bileziğini her gün
takmamaya özen gösteriyorsam, denize siyah
giysilerimle girip siyah bir kuğu gibi yüzüyorsam,
kafamı erken imparatoriçeler gibi siyah bir tülle
örtmek istiyorsam, su kenarında buluşan küçük
erden kızlar aralarında haif nörotik gülüşlerle
leopardi okuyarak benim için sazlardan ve
defnelerden bir taç örüyorlarsa, seni unutmak için
trakl gibi ormanlarda amonyak koklayıp kendimden
geçmeyi deniyorsam, saçımı portakal rengi yapıp
kenarlardan örüyorsam, görünmez balıkçılımla
dolaşıp kışın ona siyah bir yün kazak örmeyi
düşünüyorsam, belirli saatlerde emredildiği üzere
kafamı kutsal eğik bir çizgi üzre toprağın üzerine
düşürüyorsam, halıları ve l şeklindeki divanları
sokağa dışarı taşan sade bir çadırda oturmak
istiyorsam, kafamı gecelri o çadırdaki ak
yastıkların üzerine düşürdüğümde,
burası capri ve sen kayzer,
işte ak yastığın üzerinde bir baş,
benim başım...
ağlama benim için antartika,
buzun üstünde yalnız bir ispinoz
yavrusunu yitirmiş...
(carrie white, 29.12.2004 00:38)

"12. mektup (Pol’den Virginie’ye)

sevgili Virginie

bizim tutulabilir her şeyin üzerinde seyreden
sevgimiz her şeye yetmeyebilir diye korkuyorum
bazan virginie. genellikle geceleri.
herkes uyuduğunda. bütün lombozlardan çivit
rengi gökyüzü ve hilal göründüğünde.
gemiciler romantik düşlere yattığında.
güverteden konyakçılar bile elini ayağını
çektiğinde. kaptan köşküne kar gibi pembe
inciler yağdığında. yerlerde unutulan
sarı yağmurluklar söndürülen balonlar
gibi ezik ıslak bulundukları yerde kalakaldığında.
bir adam okyanus çizgisi boyunca
uzun bir kimlik yürüyüşüne çıktığında.
ginger adını verdiği küçük bir kızı
bulmak üzere kaybolmayı göze alarak
uzun bir yolculuğa çıktığında.
annabel lee...yani hep seni hep
seni düşünüp durduğumda.
gece mavisi vitraylarda beliren
bir yıldız adası bize yaklaştığında.
tarçın kokan bütün kıyıları, bütün kıyıları
doğu’nun sakin prensi gibi dolaştığımda.
apoletimde taşıdığım bir yıldız-madalya gibi sen..."

21 Ara 2011

Aşkın Z'si



"...Kalbimi mutfak tezgahının üzerine koydum. Dolapta alkollü bir şeyler aradım. Kalbim tezgahın üzerinde bir kez ürperdi. "değmez" dedi kalbim, "bırak her acıdığında kendini uyuşturmayı artık.." kalbime baktım. Haklıydı "haklısın" dedim, "üşümüşsündür gel..." aldım yerine koydum kalbimi.
Kızın yanına geçtim yeniden. Kız bir sigara yakmış, sigarayı parmaklarını arasında dolaştırıp duruyordu. Dolunay hala beni kesiyordu. Asabım bozuluyordu. Dilimde yakası açılmadık küfürler dolaşıyordu. "kes sesini" dedim sessizliğe. Sessizlik bön bön baktı yüzüme. Yüzüm sessizliğe kaşlarını çattı.
Kız ayağa kalktı
"nereye" dedim.
"geliyorum" dedi.
Ben de bir sigara yaktım. Öyle bir çektim ki dumanı ciğerlerim yandı.
"beynin olmadan sevişebilir misin" diye seslendim kıza.
kızdan bir cevap gelmedi. Tekrarladım
"ne diyorsun duymuyorum!" diye gelip yanıma uzandı kız.
"beynin olmadan sevişebilir misin" dedim yeniden.
"hayır" dedi kız.
"peki" dedim. "kalbin olmadan?.."
"hayır" dedi.
"peki" dedim. "bedenin olmadan?.."
"hayır" dedi.
"bana aşık mısın" dedim.
"hayır" dedi.
(sf:24)

Uğur Özakıncı


katrankara

19 Ara 2011

Hani benim gençliğim - Ahmet Kaya

 

Hani benim sevincim nerde Akvaryumum kanaryam Üstüne titrediğim kaktüs çiçeği Aldılar kitaplarımı sorgusuz. Duvarlar konuşmuyor anne Açık kalmıyor hiç bir kapı Hani benim gençliğim nerde. Yağmurları biriktir anne..

17 Ara 2011

Sezen Aksu Yeter

     


Sezen'immm

Ne Garip Bir Oyuncak Şu İnsan





Ne garip bir oyuncak şu insan! Yürür, konuşur ve acı çeker. 70 kilodur. Kendisine ve aslaine ait hiçbir şeyi bilmez. Bir nevi ıstırap makinesi. İplerini başkaları çeker. Hantal ve şapşal bir robot. Neye sevinir bilinmez. Sınırsız olan yalnız hayalleri ve acı kabiliyeti. Etten bir kafes ve aciz içinde çırpınan bir ruh. Vücut araba akıl arabacı. Ama gözleri bağlı arabacının, arabaya hükmeden atlar .. Buda haklı: Varolmak için yokolmak lazım, parça bütüne kavuşacak ki hasret dinsin. Bütün musiki, bütün şiir, bütün aşk, bu bir çuval kemik, bu asi ten, bu aptalca endişeler ne olacak? Ne teklif bilen var mı? Kader hep oynayacağı silindir yükler insana ve ıslıklar. Alkış sahtekarların ..

Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı..

                                       

                       İnsanı insana oyuncak olsun diye yaratmamış Tanrı...










* Vakit bol bundan sonra. Vakit çok. Ölmek için de, bir şeyler yapmak için de, vakit bol, çok, çok bol. Bolluğun değeri, anlamı olmayacak ölçüde bol. Ne yapmalı bu vakti? Bir şeyler yapmalı, bir şeyler kurmalı. Ama kurmak... Kurmak için, kurmak gücünü bulmak için...

* Oysa bir şeyler kurmak için inanmalı insan. Her şeyden önce, inanmalı...

* İnmek için önce çıkmak gerek...

* Sesi kulaklarına ulaşıyor. Titrek, ürkek... Ürkek daha; ama sesini işitmeğe alışması gerek; sesini, kendi kendine de olsa, işittirmeğe alışması gerek.

* Keşişler içinde efsaneleşenleri vardı. İnançlarıyla dağı taşı, kurdu kuşu, şeytanı dize getirenlerin efsaneleriydi bunlar. Korkanı olmasa, yalnızlıktan başı dönüp birtakım düşleri gerçek gibi görenleri olmasa, kendi sesini, gölgesini, başkasının, maddesiz varlıkların belirtisi diye kabul etmeğe hazır bulunanı olmasa, bu keşişlerin dağ başında, çöl ortasında şeytanı bu kadar çok gördükleri, şeytanla bu kadar çetin didişmelere düştükleri üzerine bu kadar masal, bu kadar efsane niye anlatılsındı?

* Kalabalığın, insanların birbirlerinin ayağına basmadan yürüyemedikleri kentlerin, şehirlerin ortasında görünmeyen şeytan, niye bunları bu kadar tedirgin etsindi?

* Matematikçilerin sıfır dedikleri şeyi düşünüyor. Onların sıfırı, o güne değin kendisinin yokluğu düşünmek için kullandığı terimlerden –ansızın– apayrı görünüyor gözüne. Kaos'a ancak Tanrı düzen getirmişti. Ama sıfırın üstüne insanlar biri, ikiyi çıkabiliyorlardı. Bu orman sıfırdı şimdi. Biri, ikiyi, üçü çıkmak, sıfırdan hareket ederek... Bu da yepyeni bir düşünce: Sıfırdan hareket etmek... Sıfırdan hareket ederek, kolu gücünce, kafası, insanlığı gücünce, bir şeyler dizmek art arda, bir şey yapmak...

* Yemek yiye yiye dağa tırmanmak, kişinin soluğunu kesmekten başka işe yaramaz.

* Oysa ölüm yararsız bir şey, boş bir şey. Ağzındaki lokmayı unutuyor Andronikos. Ölüm, kaçınılması gereken bir şey. Ölçü, herhangi bir nedenden ötürü, insanın içinde şaştığı zaman, yapılacak bir şey yoktur. Tanrı işlettiğini durdurmuş oluyor. Ama dışarıdan uzanan bir el, insanın içine girer, ölçüyü şaşırtmak isterse, insanın yapacağı tek bir şey vardır. O eli tutmak, o bileği bütün gücünü kullanarak bükmeğe çalışmak, gerekirse, kesmek. Ya da... İnsanın içine hiçbir elin uzanmağa hakkı yok, olmamalı.

* İnsanı insana oyuncak olsun diye yaratmamış Tanrı. Evet, ama ya şeytanın içimize saldığı gururla öyle düşünmek hoşumuza gidiyorsa...

* Değişiklik insanın yüzünde bile belli olurdu...

* Yeni inancı, değişikliği kabul ederse, ömründe bir kez daha, söylenen, istenen, uyulması buyurulan, kendisini herkesle birleştiren, herkese bağlayan şeyi yapmış olacaktı. Olacaktı ama bugüne dek inanarak yaptığı şeyi tamamıyla aykırı bir davranışa da zorlayacaktı kendini. Zorlayacaktı. Demek, eskiye bağlıydı. Demek eski inancın dışına çıkmak onun için kolay olmayacaktı.

* Anlamaktan sonra gelen bir hal vardı. Kavramak. Anladığının bütün ağırlığını beyninde duymak, ellerinde, kollarında, damarlarında duymak...

* Kaçmak. Gitmek. Kendini de, başkalarını da aldatmayacağı, aldatmak zorunda kalmayacağı bir yere kaçmak, bir yere gitmek...

* Korkum, benden yana benim parçam, belki en önemli parçam...

* Sürüven ardında koşmak için insan yürekli olmalı, yiğit olmalı, alışkanlıklarından her an kopabilmeli, daha doğrusu alışkı edinmekten kaçınan bir kişi olmalı...

* Ölüme karşı çarpışmak gerek. Ölüm, ancak gelip tepene dikildiği, seni gözünün yaşına bakmadan yanına alıp götürdüğü anda, onu kabul etmelisin...

* Kendini duymak, gücünü sınamak, istediğini yapmaya gücü yetebileceğini anlamak için güç yoldan gitmek, iyidir, gereklidir. İnsanın gerçekleşmesini istediği bir işe önce kendi benliğinin koşması, işe önce kendinden başlaması gerekir...

* Şehir buğu içinde ama şimdilik alev görünmüyor. Yalnız, batmağa başlayan güneş, birazdan şehri kızılımsı, bakırımsı, altınımsı bir ışığa boğacak. O zaman, ateş olsa da görünmez. Buğunun içinde kara dumanlar da görünmüyor. Yakılacak şeyler bitmiş olamaz. Yangınlar durdurulamaz. Yanacak şeylerin bitmesinden başka yolu yoktur yangınları durdurmanın. Yoksa, yakılması kararlaştırılan şeyler, parça parça, nöbet nöbet mi yakılacak?..

* İnsan yorulunca küçüklüğünü daha iyi, daha çok duyduğu için mi kendini büyütmeğe, büyüklük düşünceleriyle kendini bile aldatmağa kalkıyor?..

* Sevginin, kurmanın, yapmanın, sözü değil, kendi gerek; yaşanması gerek bunların...

* Sırtını bir daha, bu akşam da çevirecek ırmağa, suların uğultulu akışını arkasına alacak, doğmadığı, büyümediği bu şehirdeki, ama öleceği, toprağına gömüleceği muhakkak olan bu şehirdeki kalesinin, sarayının, tapınağının, tek,biricik evinin, ocağının sağından yürüyecek, yolun çatallandığı yerde sağdaki patikaya dalacak. Bir daha dalacak. Yürümeyecek, ayaklarını değneğinin arkasında sürükleyecek, her akşamki gibi, bir yakarı bilinçliği içinde, çukur alana inmiyorum, tepeye doğru çıkıyorum diyecek içinden, ağır ağır ilerleyecek, güneşle yarışır gibi, bu yarışı her gün biraz daha erken başlatmak zorunluluğunun farkına vararak, adımlarını boş yere sıklaştırmağa, hızlandırmağa uğraşarak, bunun boşluğunu bile bile, gönlünde duya duya, Aventinus’un eteğine tırmanacak...

* Ürperdiği su götürmez. Ama havanın soğukluğundan değil ürperişleri, ürpertisi. Toprağın soğuğu bu, diyor kendi kendine. Toprağın, içinde her geçen günle artan toprağın, ölümün payının estirdiği soğuk...

* Olgunlaşan. Yemişler düşünüyor şimdi, olgunlaşan, derileri incelen, çatlayan, içlerindeki yumuşaklığı, tatlılığı, artık kapalı, örtülü tutamazmış gibi çatlayan yemişler... Bu deri çatlaklarının kıyıları, kenarları, çabuk kararır. Birkaç gün, birkaç saat ötesi, ölümün bu başlangıcını çürük diye, küf diye, kararma diye ilerletir. Gül yapraklarını koruyan şey, onları güllüğün, yapraklığın, tatlılığın ötesine götüren şey, o koyu şerbetin içinde yarı yarıya erimeleri değil mi?..

* Yaşamayı eskitmekten
Eskitmek için kullanmak gerektir bir şeyi, herhangi bir şeyi
Yaşamayı tüketmekten
Bu da öyle, tüketmek için başlamak gerekir
Yaşama sanki hiç gelmeyecek, erişmeyecek bir bayram gibi,
Bir
Belki, belki bu yoldan giderek
Bir bayram nasıl beklenirse
Belki bu yoldan giderek bir şeye varacak
Bir bayrama nasıl hazırlık yapılırsa,
nasıl, yaşamanın bütün kaygıları, işleri, oruçları bayrama yönelirse, o kaygılar, o işler, o oruçlar nasıl o bayramda gerekliklerinin doğrulanışını bulursa
Ama bayram gelirse
Burada duruyor. Bayram gelirse...
Ama bütün bir ömür bayram hazırlığıyla geçer de o bayram gelmezse...
Bayramın geldiğini kaç kez düşündü hayatı boyunca, kaç kez “işte geldi artık” dedi, kaç kez artık gelen bu bayramla
Bugün, bu bayramı gelmiş sayacak mı ki?
Oysa bir imgenin
Ama imge dediği anda, aklına imgeyi getirdiği anda, bir sözle biçimleştiriyor bu kavramı. Bu söz bütün ömrüne, yaşamasını başarmış olsa da olmasa da, bütün ömrüne yön vermiş, bir ömrünü yönetmiş bir söz değil mi?
Ne yapmışsa o söz yüzünden yapmış değil mi? Hiç değilse, öyle görünmüyor mu? O sözü de bir yana bırakabilmeli. Artık o sözün burada yalnız bir anlamı var, o anlamın ötesinde bir değer taşımıyor. Yaşamasını yönettiği zaman taşıdığı değere yer yok buralarda. Hele bu anda. Her sözün her yerde, her çağda, bir başka gerçekliği, bir başka geçerliği
Oysa bir imgenin, bir resmin, yan yana gelen iki rengin, bir rengin çeşitli ayrıntılarının üzerinde durmak, düşünceyi sayıklatıyor. Asıl bundan kaçınması gerekmiyor mu?..

* Oysa şimdi, değneğine tutuna tutuna her doğruluşunda, her içten gelen ürperişte, dışarıdan ensesine yapışan buzlu yelin her pençe atışında biraz daha ufalarak, boynunu biraz daha kısarak, bakıyor karşıya...

* Bir zamanlar ağzına dek dolu, ama ne ile dolu olduğunu bilinmeyen süslü bir kutunun günün birinde boşalmış olduğunun ansızın farkına varıldığında, içeriğinin bilinmediğini, hala bilinmediğini, boşalışının fark edilmediğini anlamak gibi bir şeydi bu; artık kutunun alışılmış süsleri, bezekleri vardı yalnız, insanı yalnız bunlar ilgilendiriyordu; insanın gözü, elleri gönlü bunlardan başka bir şey aramıyor, alışkanlığın sivrilttiği belirli noktalarla yetiniyordu...

* Sözler, anlamları kolay kolay ölmüyor...

* Ürperişin içinde sazlığı, bataklığı yiyen gölgeyi görüyor. Ölü bataklığının, ölü sazlığın günle ölmesini, güne yenilmesini. Karanlık, ölüleri yemekle başlar işe...

* Yanlışlar alışkanlık, alışkanlıklar yanlış olunca daha mı kolay yaşanır sanki yanlışlığın alışkısını bile bile...

* Bütün tümceler belki burada biter, burada bitmeli. Gölge karşısını da köklerden yapraklara, temellerden uçlara doğru kemirmeğe, yemeğe başladıktan sonra, fıstıkların şemsiyeleri de bu kararan kabarık suyun yüzünde yüzmeğe başladıktan sonra burada durulmaz...

* Irmağın sezildiği yerde artık karanlık birikmiş; yüzünü çarpan yel yumuşaklığını yitirmiş; batan gün artık yalnız gökyüzünde iz bırakıyor...

* Tanrı adına da olsa insanlar, adaleti kendi ölçüleri içinde dağıtıyorlar...

* Paylaşılan cezaların ağırlığı iki kat olurmuş...

* Duvarın ötesine geçemedikten sonra bir ömür boyu onu süslemişti, neye yarar?..

* Yükünü anlamaktan çok yadsımağa yatkındır insan...

* Parça parça anılar. Korkusundan, o tek bir kez yan yana gelebilecek iki taşı bile yan yana koyamadan ölen...

* Açlığın insanı öldürmesi o kadar kolay değildir...

* Hangi düşünce yalnız bizimdir? Bir şeyi bir başkası bizden önce söylediği zaman, onun başka birinden yararlanmadığı söylenebilir mi?..

* Baş kaldırmak içinse, bir şeyi benimsemek, ciddiye almak, ona bağlanmak, o bağlılığın yükünü duymak gerekmez mi?..

* Mızıkçılık kabul etmeyecek bir düzendi yalan...

* Bundan böyle güneş, sağında doğabilecek
Ama dönmeyecek yurduna
Önünde doğacak
Bir daha tepeye çıkarsa.
Ama çıkmaz gibi geliyor ona.
Bundan böyle iniş yolu başlıyor. Küçük alışkanlıklarının içinde ineceği yol...
Bu alışkanlıklarından artık kurtulmaya çalışmayacağı, her türlü çarpışmanın, direnmenin artık anlamını yitirdiği, ölüme doğru dümdüz inen yol. Batının yolu.
Üç kol denizin en darına, yıkık duvarların içinden, geriye doğru, yağmur sularının bulandırdığı, sepetleri, köpek leşlerini sürükleyen ırmağa doğru yol. Büyük lağımın ağzından biraz ötede belki, duracak olan yol...
Kahramanlığın kırıntısını taşımayacak bir yenikliğin utkusu bu...

Bilge Karasu...