.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

22 Şub 2012

Sesi Kaldı



-Edip Cansever'in anısına…-

Şairim, masaya: ''Kim bulmuştu ki yerini / Kim ne anlamıştı sanki mutluluktan'' sesini koydu. Nisan'dı; bulutları morarmış bir ilkyazda sesinin yankısı vardı. Onun soruları bütün ''İlkyaz Şikayetçileri''nin sorularıyla yağmurlarda sırılsıklamdı.Her şey uyarabilirdi onun içindeki sessizliği. Küreksiz bir teknede çıkarıp flütünü kendinden uzaklara çalardı...Oysa o da bir zaman geçerdi tek yıldızdan üşüyerek; yürüdükçe dizelerinin imbiğinde incelirdi kent...

Şairim masaya ''Umutsuzlar Parkı''nı koydu; park tenhaydı, ama rengarenkti hayat gibi, aşk gibi... Orada sözcükler seviştirdi; dizeleriyle ''Sevda ile Sevgi''yi kesiştirdi...Sonrası kalırken, sonsuzlukta şairin sesi... Elden ele, karanfilli! Daha ''dağılmış pazaryerlerine benzerken memleket'', kaypak rüyalara kaçardı yüzünde güz izleri taşıyan şairin esmer sevgilisi...

Şairim, masaya ''Tragedyalar''ı koydu; destur adlı şiirden ve ateşin böğründe durdu. Yangının alazında şiir demledi, ağladı, seyreyledi...Şairim, masaya ''Kirli Ağustos''u koydu. Ağustos, kirini güz aylarına emziriyordu; sonra yapraklar sararıp savrulurken, şairim ölüyordu... Dizeleri hâlâ ''Bakmalar Denizi''ni kulaçlıyordu; onun şiirinin Diyarbakır'da bile imbat kokması belki bundandı...

Şairim masaya ''Sonrası Kalır''ı koydu. ''Masanın üstüne ne varsa koydu: masa da masaymış ha / Bana mısın demedi bu kadar yüke.''Sonrası kaldıydı, bu doğru...Birileri az az içinde yaşıyordu; aşkı duyunca bir başına kalıyordu. ''Bir pencere az, bir pencere çoğala çoğala.'' Şairim bir pencerenin önünde bir karanfile gülüyor- du, karanfil ona. O ki ölüme dek şiirle hep bir itirazda ve öyle bir tevayuzdu ki yetindi toprakla, bir onunla...

''Kim bulmuştu ki yerini'' şairim, ''kim ne anlamıştı sanki mutluluktan? ''

/ Unutma, sesi geçti şairimin yorgun, yaslı kalabalıktan.../

Yağmura Ağıt



Sırılsıklam olduğumu söyledi.

Üstüm başım da zaten toz toprakmış hep; ıslanınca ‘çamur çocuk’ olmuşum öyle diyor.

Günü başlattığımda, gözlerimi açtığımda, güneşliydi gün. Ben de güneşten yüz bulup  yüzümü bile yıkamadan attım kendimi sokaklara. Bir kaç saat avare gibi gezdim; Moda’da  sahildeydim yine. Her zamanki gibi önümden defalarca geçti çay-nescafe-çekirdek satan   o abi, tuzlu çekirdeği canım çekmedi değil ama her zamanki gibi hiç bir şey almadım  ondan; o geçerken ben gözlerimle kaçtım. Kayaların üzerinden yürüdüm, ayağım da  burkulmadı değil bir kaç defa; umursamadım. Güneşin sıcaklığı da yakıyordu  yıkanmamış yüzümü; umursamadım.  Bana kalırsa hüznün güzelliği hiç yoktu bugün,  ondandır kayaların üzerinde oturmuş uzaklara – Suadiye’ye ya da başka bir yere –  bakanları anlamaya hiç çalışmadım; benim için tek sorun yürümeye çalıştığım kayalarda oturarak yolumu kapatma tehlikesi oluşturmalarıydı ama bunu da umursamadım.

Kafama bir yağmur damlasının düştüğünü hissettim.

Güneşin düştüğünü gördüm, siyah bulutların hakimiyetini…

Umursadım…

Ağır ağır yürüyordu biri bu yağmurda – bir kadın – şemşiyesi olan bir kadın – yüzü nasıl da güleçti; umursadım. Kayalardan inip yola çıktım; yağmurdan kaçmaktı aklım. Aklımdan geçmezdi o güleç kadınla aynı şemşiyenin altında adımlarımızın olacağı: Ne tarafa gittiğimi sorduğunda bir yer belirtmek istemedim; şu tarafa dedim – ellerim ceplerimdeydi gözlerimle işaret ettim – öylece yürümeye başladık aynı şemsiyenin altında. Adımları ne kadar da yumuşaktı; camdandı da sanki ayakkabıları, kırılmasınlar istiyordu ya da yola bastıkça inciniyordu da kıyamıyordu. Alain de Botton’un “Yalnız Erkekler” denemesini-öyküsünü hatırladım birden: Erkeklerin aslında ne kadar da duygusal olduğunu söylüyordu; sanılanın aksine, bir trende rastgeldikleri hoş bir kadınla bile hemencecik kafalarında gelecek kurabileceklerini. Bu yolları incitmek istemeyen camdan ayakkabıları olan kadınla gelecek planlarım benim de hazırdı: O da benim gibi Moda’yı seviyordu belli ki, eh başka yerden ev tutmak olmazdı öyleyse…

Zeki bir kedisi olduğunu anlattı bana dışarda olmasından kokuyormuş şimdi bu yağmurda ne yapar diye üzülüyormuş. Üzülmemesini söyledim; bugün hava çok güzeldi çünkü en azından yağmur benim kafama düşmeden senin şemsiyeni açtırmadan yani o zamana dek güzeldi dedim. İlk defa bana doğru dönüp yüzüme bakmaya çalıştı; umursadım. Şemsiyesini kapattı. Tekrar bana doğru döndü. Bir şeyler söylüyordu. Omzumdan tuttu sarsmaya çalıştı beni. “İyi günler sana” dediğini duydum; öncesinde yağmurun durduğunu söylediğini hatırladım – aklıma geldi. Önümden sağdaki sokağa- sinemanın olduğu sokak- saptı hala aynı ahenkle yürüyordu hala kırmadan dökmeden… Benim gelecek planlarıma son vermem de o camdan ayakkabılının sokağa dönüşü ile bitmişti…

Kabul etmek gerekir bitişini daha çok umursamıştım yağmurun- başlamasından…

Omuzumdaki saç da neyin nesiymiş.

Yağmurlarda kızlarla mı gezmekmiş yeni hevesim…

Fenaymışım, “çamur çocuk fenasın fena” dedi.

“Yağmurdan” dedim: “Yağmurdan hep anne, valla yoksa nereden gelcek konacak omzuma kadın saçı…”

Anlamadı ki annem: “Ne diyorsun sen çamur çocuk git üzerini değiştir sırılsıklamsın” dedi.

Gittim üzerimi değiştirdim; umursamadım…



Muhammed Fatih ATEŞ

Cenk Hikayeleri / Şahmeran'ın Bacakları ( Bölüm 2 )


Belkıya'nın Şahmeran'a ihaneti üzerine Şahmeran'ın anlattığıdır :

       Vaktiyle Yuşa adında bir Yahudi hükümdar var idi. Zamanının çoğunu Tevrat'a vermiş olan Yuşa, Tevrat'ın bir yerinde, Musa2nın son yalvaç olmadığını okudu. Son zaman Tanrı elçisinin üstün niteliklerini, iyi huyunu, kutsal adaletini okudu.
       Bunun üzerine aldı hükümdarı bir düşünce. Gerçi son yalvacın risaletine daha çok zaman vardı. Ama bu düşüncenin "hükümdarlığını" zayıf düşüreceğinden korktu. Onun kavmi, kendi bilgilerini dünyanın tek ve mutlak bilgisi sanıyor; kendi doğrularını dünyanın tek ve mutlak doğrusu diye  biliyordu. Buna sonsuza dek inanmaya ve iman etmeye hazırladılar. Bu gerçeğin açıklanması ise karışıklık çıkaracaktı. İnsanlarla inançları arasına tarihin uzaklığı girecekti. İnsanoğlu, kendinden sonraki kuşakların inançlarının ve yaşama biçimlerinin değişebileceğine inanmak istemez. Kıskanır. Eğer ölümsüzlük olsaydı kıskanmazdı. Tevrat'ın sayfalarında saklı kalan bu gerçek gün ışığına çıksaydı, kavminin insanları değişimi, dönüşümü öğreneceklerdi.
       Oysa;
       Mutlaklık düşüncesi bir kez yıkılmaya görsün,
       Hiçbir hükümdarlık dayanamaz.

       Bunun üzeirne Yuşa, kendini tarih yerine koyan büyün hükümdarlar gibi davrandı: Tevrat'ın bu konuyu taşıyan sayfalarını söküp aldı Tevrat'ın bağrından. Tevrat'ı eksiltmeyi, Tevrat'ı korumak sandı. Çıkardığı sayfaları gümüş bir muhafazaya koydu, üzerini mühürledi. Daha sonra bir küçük odaya koyup, kapısını kilitledi, sürgüledi. Bununla da yetinmedi -ki yetinemezdi; bunca derin bir gizi ve gerçeği kendinde kilitleyemiyordu-. Odanın etrafına bir duvar ördürüp gizledi.
       Böyleylikle gerçek saklı kalır sandı.
      Oysa bilgi de, hava gibi, su gibi, güneş gibi bütün insanlığındır. Onun insanlardan esirgemeye kimsenin gücü yetmez. Yasaklar gerçeği yok etmez, yalnızca erteler. Kaldı ki gerçek, kendisine ihanet edenlerden öcünü bir gün mutlaka alır.
      Nitelim birkaç yıl sonra Yuşa öldü.
      Kimseye hiçbir şey söylemeden öldü.
      Yerine oğlu Belkıya geçti tahta.
      Yuşa nereden bilebilirdi ki, herkesten gizlemeye çalıştığı bu gerçeğin en çok oğlunu tüketeceğini.
      Ve bir gün hazine dairesini gezerken, kapalı duvarlar ardındaki bu odayı buldu Belkıya. Tevrat'tan eksiltilmiş bu sayfaları büyük bir heyecanla okudu. "Yazı, karanlıkta ve gizlilikte beklemişti yıllardır; büsbütün güzelleşmişti." Birdenbire yaşamının bütün boşluklarını bu sayfaların dolduracağını hissetti.
      Gerçek gözünü kamaştırdı Belkıya'nın.
      Her şeyi unutturdu ona.
      Kimsenin bilmediği bir şeyi biliyordu şimdi o.
      Kimsenin bilmediği bir şeyi bilmenin büyüsüne kapıldı.
      Tacını, tahtını kardeşine bırakıp abdal oldu; aradığı gerçeğe abdal oldu.
 
      Kendi sahrasının kıyılarına ulaşmak için bir gün bir sahile vardı Belkıya. Deniz bütün serüvenlere çağırıyordu. Rüzgar yazgılı yelkenleri gördü; büyük gemiler; güneş tenli, yolsun gözlü deniz adamları gördü. Bir gemiye binip açık denizlere çıktı Belkıya. Gemi, Şam'a doğru yol alıyordu. Son zaman elçisini arayacaktı o topraklarda.
      Belki son zaman elçisi, kendisi bile bilmiyordu son yalvaç olduğunu. Bunu ona Belkıya anlatacaktı.
      Gemi, Şam'a doğru yol alıyordu.
      Belkıya düşüne doğru yol alıyordu.
      Bir kez yola çıkmıştı artık.
      Birkaç gün sonra gemi, ıssız bir adaya uğradı. Koyu yeşil gür bitkilerini, nemli deniz rüzgarlarının araladığı, bol yemişli bahar kokulu sessiz bir adaydı burası. Denizin üzerine uysal bir kedi gibi uzanmıştı.
      Denizciler arasında "Uyku Adası" diye bilinirdi. Tropikal çiçeklerin uyuşturucu kokuları, adını kimsenin bilmediği açağçarın etli, geniş yaprakları, adanın derin ve kesin sessizliği uykuya çağırırdı insanı.
      Deniz adamları adanın dört bir yanına dağılmış, adını ve tadını bilmedikleri yemişlerden topluyor, kumanya tazeliyorlardı. Belkıya da bir süre onlarla birlikte gezdi, yemiş topladı, daha sonra yalnızlığı sevmenin alışkanlığıyla onlardan ayrıldı, yorgun gövdesini bir ağacın altında dinlendirmek istedi. Deniz yolculuğunun sersemlettiği başını bir ağacın gövdesine dayayıp uyuklamaya başladı. Az sonra uçuk renkli çiçeklerin bayıltıcı kokuları deniz rüzgarının mışıltılı ninnisi Belkıya'yı derin uykulara sürükledi.
      Gözlerini saatler sonra açtığında herkesin gitmiş olduğunu gördü, geminin kendisini adada unutup, denize açıldığını anladı. son bir umutla sahile indiyse de, sahil bomboştu. Uyku adası bir keez daha alıkoymuştu birini. Bir yolcu daha koparmıştı kendine uğrayan gemilerin birinden. "Yalnızlıkta adımlar hep aynı yere getirir insanoğlunu. Belkıya da ne kadar dolaşırsa dolaşsın hep o ulu ağacın gölgesinde karar kılıyordu." Yazgısının döngüsü başlamıştı.
      Umarsızlık içinde geçirdiği birkaç günden sonra, sazlıkların arasında bulduğu eski bir kayıkla sonu belirsiz bir serüvene açıldı yeniden. Artık yaşamının bundan sonrasını denizin akışına bırakmıştı...
      Birkaç gün suların akıntısına göre çalkalanarak yol alan kayık, bir gün benim bulunduğum adaya baştan kara etti.
      Bu ada benim adamdı. Belkıya karaya çıkıp da biraz dolaşmaya başlayınca, ifritlerimden birine rastladı, az sonra bir başkasına, bir başkasına daha. Korkup kaçmaya çalıştıysa da, çevresinin ifritlerle, yılanlarla sarılı olduğunu gördü.
      Seslendim ona:
      "Ey insanoğlu! Gördüğün ifritlerden, ejderlerden korkma! Yaklaş yanıma! Çekinme, yaklaş!"
      Yaklaşınca sordum:
      "Şimdiye değin insan ayağı basmamış bu adada işin ne? Nereden geliyor, nereye gidiyorsun? Ne arıyorsun bu açık denizin ortasında?"
      Belkıya öyküsünü uzun uzun anlattı.
      Ağırbaşlı, vukur edası etkilemişti beni. Belli soylu biriydi, dolgun bir yüreği vardı.
      Görür görmez sevmiştim Belkıya'yı. Zaten hep görür görmez sevdim.
      "Benim adım Şahmeran'dır," dedim. "Bu ada da payitahtımdır. Var olalı beri daha insan ayağı basmamıştır buraya."
      Madem ki tılsımı çözdüldü;
      Belkıya gitmeyi diledi benden...
      "Olmaz," dedim. "hiç olmaz! Adama ayak basan insanoğlu ömrünü burada, tamam etmek zorundadır. Seni salıversem şimdi insanlar yerimizi bulurlar; bu da soyumuzun sonu olur."
      "Yerinizi kimseye, ama hiç kimseye söylemem!" dedi Belkıya. Gülümsedim.
      "Belli olmaz yâ Belkıya," dedim. "İnsanoğlu ihanet eder böyle öğretilmiştir bize."
      "Peki ya siz sınadınız mı bu öğretileni?" diye sordu.
      "Hayır," dedim. "Olmazı sınamanın kime ne yararı var?"
      Belkıya dinlemedi beni, uzun uzun yalvardı. Yalvarışı bile ağırbaşlı, ödünsüz ve vukurdu. Yalvarmaktan çok, hakkını istiyormuş gibiydi.
      Dedi ki: "Burası benim yurdum değil."
      Dedim: "Sen yurduna gitmiyorsun ki..."
      Dedi: "Kim bilir belki de aradığım şeydir benim yurdum. Düşün ki, ben bu uğurda tacımı tahtımı bıraktım, bu adaya nasıl sığarım?"
      Düşündüm: Belkıya düpedüz bir insan değil. Bir gerçeğin ardından koşuyor. Bir düşüncenin, bir inancın, bir insanın... Böyle biri, bir gizi korumak pahasına ölmeyi göze alabilir. Bir gizi korumasını, saklamasını bilir. Canına sahip çıktığıı kadar sözüne de sahip çıkabilir. Bir gizin, bir davanın önemini, kutsallığını kavrar. ( O zamanlar öyle sanırdım.) Ama ya ihanet ederse, işte o zaman gene aynı noktaya dönecektim: İnsanoğlunun doğasına, dönekliğine... Kısacası, Belkıya'nın ihanetini göze alamıyordum. Herhangi bir insan olmayışına, sıradan bir insan olmayışına bu denli güvenmek doğru muydu? Bilmiyorumdum. Kararsızdım. Üstelik kötüsü Belkıya da bu kararsızlığımı sezmişti. Üstüme üstüme geliyor, ısrar ediyordu.
      Belkıya'nın ihanetinden çok, Belkıya'nın ihanet edebileceği düşüncesinden korkutuyordu beni. Bunun insanoğlunu sınamaktan çok, Belkıya'yı sınamak olduğunu daha o zamanlar seziyor, kararımdaki "duygu" payından korkuyordum.
      Çünkü sonuçta insanoğlulları arasındaki tüm ayrımlar silinecek; ve ben insanoğlunun doğasına, dönekliğine varacaktım.
      "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın," diyen insanların ayırdında olmadıkları bir gerçek var ki: Bir gün, yani uyanma günümüz geldiği gün, bütün yılanlar dokunacak.
      "Hangi gündür o gün?" diye sordu Belkıya.
      "Benim öldüğüm gün," dedim. "Ya da öldürüldüğmün yeryüzündeki bütün yılanlarca öğrenildiği gün..."
      Konukluğu birkaç gün daha sürdü Belkıya'nın. Üstelik sana anlattığım gibi, ona anlatacak bir şeyim de yoktu...
       Birkaç gün sonraydı ki, bir kayığa bindirip salıverdim Belkıya'yı. gideceği yönü gösterdim, uğurladım gitti. Bu, onu son görüşüm oldu. ama hiç unutmadım.
      Ayrılırken dedim:
      "Seninle ilk ve son karşılaşmamız bu."
      İlk ve son... Her şey, hepsi bu kadar...
     Oysa, onu bir kez daha görmek isterdim, bir kez daha, bir kez daha birkez daha, hep. Yok hayır istemezdim; çünkü bu ancak bir ihanet pahasına olabilirdi.
     Nitekim Belkıya'yı uzun bir zaman sonra, yani bana ihanet ettiğinde bir kez daha görecektim. ama bu Belkıya, benim tanıdığım, benim salıverdiğim, benim uğurladığım ve benim sevdiğim Belkıya değildi. İnancına ihanet katmıştı. İnancının en çok öğrenmesi gereken şey, sabırdır. Belkıya ise aradığı gerçeği, ya da düşü, kendi ömrüne sığdırmak istedi. Oysa "gerçeklerimiz" ya da "düşlerimiz" çoğu kez bizim "müddet-i ömrümüzü" aşarlar. Belkıya'nın bilmediği de buydu işte. Uğruna ömrünü ortaya koyduğu şeye, ömrü içinde ulaşmak istedi. Zamanı gelmemiş bir inancın yükünü taşıyamadı. Hem kim bilir Belkıya onu aradığında belki de son zaman elçisi daha doğmamıştı bile; ya da yalvaçlığına daha çok vardı. Belkıya'nın ivecenliğine, ardına düştüğü gerçek kadar, kendi ölümlülüğünün bilinci, o bencil bilinci de yol açıyordu. Tüm bunlar Belkıya'nın bilmedikleriydi. İhanetinde, sabırsızlığının ve bilgisizliğinin payı vardı.
     Tuttu Ukap'ın aklına uydu.
     Ukap kim diyeceksin?

Erdem Yener- Belki



Belki bir parça ömür bulunur bir yerde,
Belki içine biraz hayat konulur.
Belki ölmeden insan olunur yine,
Belki biraz da hava solunur.
Belki bir gün
Ağaçlar kök salınca, hepsi göğsüme batınca
Tek odalı kağıttan şatomda
Uyanırım belki.
Yalnızken kırık yatağımda, alışırım zamanla.
Bu kadarı var bana hayatta,
Yetinirim belki.

21 Şub 2012

Artık tek başınıza üzülmeyin, ne olur?




 Birlikte üzülelim.

Her şeyi yeniden yaşayalım. Üçümüz birlikte dolaşalım. Onu adada görmek isterdim. Birlikte çiçek toplamıştık yıllar önce. Öyle olsaydı. Siz elele tutuşmuş gidiyorsunuz. Bana da gösterseydi manastırı. Ahşap bir manastır mıydı? Ne düşüneceğimi bilemiyorum. Düşünebildiğim gün yazsam mı dersiniz? Para yapar mıyım bu işten? Mühendislikteki kadar? Az da olsa razıyım. Herhalde birinin teklif etmesini bekliyorum. Bana her şeyi anlatın. Burhan’ı bile anlatın. İçimdekileri size tarif edemem. Uzun boylu mu desem, geniş yürekli mi desem, bir ay sonra mı desem, bir yıl sonra mı? Sana bir yol görünüyor oğlum Turgut. Bana her şeyi anlatın: birlikte yola çıkalım. Her şeyi anlattı Günseli. Daha anlatın. Daha anlattı. Her şey karıştı. Karışsın. Daha heyecanlı oluyor. Banka reklamları kadar heyecanlı. Artık bu yalancı dünyayı beğenmiyorum. Çiçeklerden papatyayı, insanlardan Selim’i beğeniyorum. Şimdiye kadar yapılan bütün teklifleri reddettim. Şimdi ben teklif ediyorum. Duygularımı hangi kalıba dökeceğimi bilemiyorum. Bir rahibe bulursam, ben de manastıra çekilebilirim. Ruhunu dinlendirmek için Selim de çekilebilir. Hep birlikte çekiliriz. Siz yemekleri yaparsınız, ben de alışverişi. Selim dinlensin. Sizden öğrendiklerini düşünsün.

Acaba ona her şeyi öğrettiniz mi? Çiçeklerin adlarını da öğrettiniz mi? Hangi mevsimde hangisi açar, hangisi uzun zaman dayanır, dört yapraklı yonca var mıdır, yoksa bir efsaneden mi ibarettir, hangi çiçek güneşi sever, hangisi evde solar? Güneş nereden doğar, batışı nereden seyredilir? Sabahları insanlar kahvaltı ederler ve tıraş olurlar. Hiçbirini bilmiyordu. Dans etmeye gelince, başlıbaşına bir mesele. Selim usulüne göre öğrenemez, ancak müziğe ayağını uydurabilir; dikkat edin ayağınıza basmasın, üzülür. Saç taramak diye bir şey vardır. Bilir misiniz, üniversiteyi bitirdiğimiz zaman, hepimiz nasıl saçlı sakallı kocaman bebeklerdik. Bilemezsiniz. Anlatınca olmaz. Yaşamak diye bir problem yoktu bizim için. Böyle bir problem çözmedi asistanlar tatbikatlarda. Sonunda hepimizi kurt kaptı tabii. İnsan taklidi yaptığımız için, kurtlar bizi adam sandı. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir rezalet görülmemiştir.

Az gelişmiş aşklar ülkesi olarak dünya milletleri arasında ön sıraları işgal ediyoruz. Birleşmiş Milletler istatistiklerine göre ancak Nijerya ve Gana bizden daha az gelişmiş. Aşık olma oranı yüz binde kırk iki. Beş yıllık plan yüzde yüz gerçekleştiği takdirde bu oran bin dokuz yüz seksende yüz binde seksen altı olacak. Gene yeterli değil. Planlama örgütünde herkes evli olduğu için, meselenin üzerinde çok durmuyorlar. Beş yıllık planın uygulanmasına geçeli bizim sınıftan yalnız Güner âşık oldu: o da bir bar artistine. Cinsi aşk olduğu için sayılmadı. Aşkta geriyiz de başka şeylerde ileri miyiz sanki? Yalnız trafik kazalarında birinciyiz. Buyrun bakalım. Binde dört onda iki. Gururumuza dokunuyor. Selim kadar olamıyoruz. Ayrıca, büyük şehirlerde bir bakıma yüksek görünen bu oran, köylere doğru gittikçe azalıyor. Milli gelirin dağılımı gibi. Aşk sağlığı enstitüsünün bültenine göre, bir yıl içinde sadece on iki bin yedi yüz on altı muhallebicide buluşma, yedi bin sekiz durakta buluşma (bunun bin sekiz yüz yirmi beşi gerçekleşmemiş), bin dört yüz altmış iki çeşitli açık yer gezintisi (parklar, kırlar, adalar v.s.) ve yalnız altı yüz on iki sinema locası olayı tespit edilmiş. Buna gizli aşkları da ekleyin (bültende Selim’in adına rastlanmadığı için, bunu gizli aşk olayları arasında düşünebiliriz.) Gizli aşk sayısının da, ihtimal hesaplarına göre dört bin altı yüz kadar olduğu tahmin ediliyor. Emniyet genel müdürlüğünün tespit ettiğine göre de (yuvarlak olarak) yüz yirmi altı bin sekiz yüz bakıp da iç geçirme, kırk dört bin otobüs ya da dolmuşta hafifçe temas, dört bin iki yüz peşinden gidip de vazgeçme, sekiz yüz elli eve kadar izleme ve on beş bin yedi yüz uzaktan âşık olma ve sadece (bu sayı kesin) sekiz yüz on dört ümitsiz aşk olayı kaydedilmiş. Bu arada, park bekçileri, seksen iki bin kadar çifti düdük çalarak, tabanca çekerek ve benzeri tehditlerle korkutmuş. Parklar, bahçeler ve kırlar genel müdürlüğüne göre de, altmış bin papatya sevgi falı için koparılmış ve aşıkların üzerinde uzandığı yirmi sekiz bin metrekarelik bir sahanın çimleri ezilmiş. Tahmini zarar, yarım milyon lira civarında. Uzun sözün kısası, nefes alışın bile izleniyor Selim. Manastıra çekilmekten başka çare yok. Onun istatistiği henüz tutulmamış. Yalnız, geleneklerimize uygun görülmüyor. Medreseye çekilseydin, daha milli olurdu. Ne iyi olduğunu bilemezsiniz gelişinizin Günseli. Bu bilgileri, sizden başka kime verebilirdim? Yoktan neler yarattığımı görüyorsun.

 Bütün azgelişmişliğime rağmen, elimden geleni yapıyorum. Sen bir cümle söyle, ben ondan neler çıkarırım şaşarsın. Selim de öyle söylerdi. Sen Selim’e bakma. Asıl şimdi görmeliydi beni. Selim baba, oğlunla iftihar ediyor musun? Derslerine iyi çalışmış mı? Ezberini iyi söylüyor mu? Babasının sözleri hep kulağında çınlarmış. Ders çalışmıyor bu çocuk, diye durmadan homurdanırmış Numan Bey. Bu çocuk kitap yüzü açmıyor. Ben de açmıyorum canım Selim. Gene de tutunamayanlar üniversitesinden mezun olmayı hayal ediyorum. Orta dereceyle tabii. Diploma töreninde “Onlar” marşını söylerdik hep bir ağızdan. Bunları yazmalıydın Selim. İnşallah bir dahaki sefere Turgut. Sen şimdi aklında kalanlarla idare ediver. Bir daha gelecek misiniz? Biz oldukça kalabalıklaşıyoruz. Günseli bir, ben iki, Olric’i de sayarsak üç... Diğer isimler aklıma gelmiyor şimdi.

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

Aynada ki Yalan



—  Söylesene kuzum, senin yaşamak dediğin nedir.? Biliyordu ki,   o kafada olanlara göre hayat, yatmak, kalkmak, yemek, içmek, görmek, tutmak, koklamak, çiftleşmek, pençeleşmek melekeleri gibi zorlamaya yanaşmaz, ötesini kabul etmez içgüdüler toplamından ibarettir. Fikir diye bildikleri tek şey de, biricik hakikat fert hakkını cemiyet isimli yalana kaptırmaktan ibaret... Halbuki ölen, fert ve tek gerçek fertte... Yoksa ferdin binbir aynadaki hayaline nasıl vücut tanınabilir? Asıl ölene hakkını veriniz!

Mine'ye şöyle demişti:
—  Yaşamanın mânasını mı  soruyorsun?.. Sana göre bir cevap vereyim: Her işde ölümü unutmak faaliyetinden başka bir şey değil... Evet, size göre yaşamak bu!..
—  Demek bir başka yaşamak da var?..
—  Bir şey ki, bir şeyin olmamasıyle vardır, o şey gerçekten var mıdır?
—  Sen kafa çelmelemekten başka hüneri olmayan bir (paradoks) ustasısın! O kokmuş beynini ne zaman tazeleyeceksin?.. Git de bu fikirlerle Belma hanımefendiyi avlamaya bak!..
Ve kafasına yine bir tabak yemişti. Böyle yaşamak... Sonrası?.. Sonrası, içinde ''sonrası?'' sualine bile yer olmayan bir tükeniş, bitiş, siliniş... İplik gerilince üstündeki büklümün uçup gitmesi, yok olması... Yok da ne demek?.. O bir ''var'' almak gerek... Tam yokta yok da yoktur. Öyleyse ''yok'' bir ''var'' m var ettiği var... Bir ''var'' ki, yalnız o var, gerisi yok, yok da yok... Yok da o ''var''ın icadı...

Gecenin bu saatinde, karşısında cami, önünde musalla taşı, yine.eski nöbeti tutuyor. Öyle bir nöbet ki, hiçbir termometre, ateşini ölçemez ve hiçbir göz onun madde üstündeki kıvrımlarını tesbit edemez. Naci, her defasında aklı tükeniş noktasına sıçratan bu fikirlere ''akrebin kıskacı''  ismini vermiştir.
Akrebin kıskacı, bu fikirleri kovayım derken, gözünün önüne yine öbürünün hayali çöktü. —

Ya ölürse o?.. Ne yaparım?..

Sessizliğin Anarşisi / Rutin Bakış, Operasyonel Görüntü



Kan aydınlıkta dökülür.

İktidar-kitle görmek ister; görmesi için ise görünür olmak, onun ışığını yansıtır olmak, ışığına yanıt vermek, yapay da olsa (özellikle yapay olarak) ışıklandırılmış olmak gerekir. Görünür olmak gözetlenir olmaktır, tanımlanmış, adlandırılmış, sınıflandırılmış olmaktır. İktidar- kitle, görmek/gözetlemek için görünür olmayı yeterli bulmaz, görünür olmayı istemeyi, arzulamayı da zorunlu kılar. Gözetlemek, gözetlenir olmayı bir özellik olarak benimsemiş kitleler yaratır: Gözetlenmeye uygun yığınlar, gözetlenmek için görünür olan, görünür olmak için şeffaf olan, içi dış olan yığınlar! Görüntü ve gürültü eseri, itirafçılar! Kendini bakışa sunmaya, teslim etmeye alışkın yığın, iktidarların gözetleyiciliğinden hoşnut kalır, gözetlendikçe gevşer, “ayrısı gayrısı olmadığını” göstermekten haz alır, iktidarın gözünde meşrulaşmak için açıldıkça açılır, saçıldıkça saçılır. Görüntünün ve gürültünün cazibesiyle kendini ortaya sermekten pornografik bir haz alan yığın,gözetlemekten de aynı hazzı alır: Röntgenciliğin ve teşhirciliğin birlikteliği! Farklı olmadıklarını, genelin, vasatın içinde yer aldıklarını, iktidara, modaya (ve medyaya) uyduklarını, paraya ve sopaya itaat ettiklerini gösterebilenlere –tüm bunları farklılık söylemi içinde yapanlara– bu hayatta yer vardır. Görme, görülme arzusu, gündelik hayatı parçalara ayırmış ve bu parçalar üzerinde denetim kurmuş iktidarların tatminsizliğidir. Gündelik hayattaki faşizmin temelidir bakış. Şiddet, bakışı örgütlemiş ve kurumsallaştırmış olanın, görünür olana, ışıklandırılmış olana dönük edimidir. Bu nedenle, “faili meçhul” şiddet, kurumsal-kitlesel şiddet, ancak gözetleyenin, daima “yüzsüz”, “biçimsiz”, “gayri şahsi” olanın, dolayısıyla “sorumsuz” olanın edimidir. İktidar-kitle, çoğu zaman hiçbir yerde elle tutulamazken bir hortlak gibi her yerde belirir, gözetlediğini bildirir, sezdirir. Cezalandırabileceğini de... Dolayısıyla, imha etmediği yerde tedirginliği kalıcılaştırarak hizaya getirir. Devlet; gözle görülemez, elle tutulamaz olsa bile simgeler ve temsiller yoluyla devasa bir kuvveti seferber edebilen bu en yetkin hortlak, daha ziyade, operasyonel bir varlık olarak örgütlenmiştir. Gündelik hayat, yeri ve zamanı ince ince hesaplanmış bir kuşatmanın, operasyonun alanıdır. Cinayet anlıktır; uzatılan, sürdürülen şey ise ötekilerin, sürüden geriye kalanların bakışına yöneltilmiş olan operasyondur: gücün kendini gösterişi, görkemi, görüntünün ve gürültünün  yalanı, yalan üretimi, dağıtımı ve tüketimi.

İktidar ve iktidar kurumlarından biri olan devlet, yalana ihtiyaç duyar (iktidar ve devlet olmak isteyen de yalana ihtiyaç duyar). Kurumsal ve örgütlü yalan, medyatik yalan, kişisel yalandan farklı olarak, manipülasyonun ve dezenformasyonun tezgâhından geçmiştir; bu nedenle, gerçekten daha gerçektir, aşırı-gerçektir. Kitle, yalana ve hakikate aynı ölçüde yakın ve uzaktır. Açıklık ideolojisi herkesçe benimsendikçe, herkes itirafa ve günah çıkarmaya kışkırtıldıkça, herkes teşhirci ve röntgenci olmaya zorlandıkça, hepimiz, iktidar-kitle ortaklığı şiddetinin taşıyıcısı ve hedefi haline geliriz. İktidar-kitle karşısında açıklık, açık olma, her şeyin ortada olması, ortada olan her şeyin göründüğü kadar –seste, sözde ve yüzde göründüğü kadar, ekranda, basılı kâğıtta olduğu kadar; yüzey kadar– olması, görüntülerin eşdeğerliliği, hızla yer değiştirişi; değersizleşme, iç boşalması ve anlamsızlaşma: Deşmek amacıyla insanın içine yönelme, özünü açığa çıkarma çabası, iç yolculuklar yapıp bunları dışarı vurma, içi keşfetme! Keşfedildiği sanılan şey, söylemleşen şey kadardır. Kevgire dönen insan ruhu ishal olur... Ve iktidar/toplum, bu açıklık sayesinde, kapsadıklarıyla, içine aldıkları, dışladıkları ve imha ettikleriyle sürdürür varlığını. Röntgencilikle teşhircilik arasında sıkışmış bir çağın temel özellikleri. Renksiz, katmansız, zevksiz, estetikten ve etikten yoksun bir dünya; dışkılarla, dışlarla, dışa çıkmış, deşilmiş içlerle, dışla aynılaşmış içlerle, dışsız içlerle ve içsiz dışlarla dolu bir dünya. Örtülülüğün, perdeliliğin, peçelenmişliğin, gizemin, sırrın, mahremin, hakikatin yokluğu; yasadışının yokluğu: Şiddete açıklık!