.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

6 Ara 2014

Kibrit Çöpleri





Vaat, s. 8.

Her zaman oturduğum köşedeki kafede, camdan dışarı bakarken görmüştüm onu. Genç bir adam kucağında taşıdığı sevimli köpeğini veterinere götürüyordu. Üç yol ağzındaki veterinere. Herkese karşı indirdiği yüzünün kepenklerine rağmen, içindeki şefkati dünyaya söylediği sessiz anlardan biriydi bu ve ben bu gizli vaatten etkilenmiştim.
Onu tanımaya karar verdim o an; nasıl olsa aynı mahallede oturuyorduk, mahallemizin kafelerinden birinde nasılsa karşılaşır, tanışırdık bir gün. O zaman öyle düşünmüştüm.


İyi ve makas, s. 55.

"İyi bir adamdır," demişlerdi onun için.
İyi bir insanmış gibi görünüyor, ama kadın iyiliğin bu görünüşünü tanıyor: Başarısızlığın verdiği bir iyilik bu. Başka bir hayatı olmayacak, olamayacak biri, belli. Gözünün bebeğinde hayatın izin vermediği kör bir hınç parıldıyor. Sözde iyilikten yapılmış bir kalkanın arkasında kendisini hayata, insanlara karşı daha güvenli hissediyor olmalı. Böyleleri, karşısındakinin kendisinden daha zayıf biri olduğunu hissettiğinde, saklandığı kalkanın arkasından çıkmakta ve güçlerini sınamakta hiçbir sakınca görmez. Onların görünüşteki iyilikleri daha çok güç karşısında saygıyla eğilip boyun eğen kirli bir itaate benzer, başını önüne eğip getirdiği dosyasını inceleyen adama bakarken, bu düşünceler geçiyor aklından.
Kalkıp gitmek istiyor. Hiçbir şey söylemeden kalkıp gitmek. Ama ya yanılıyorsa, ya adam gerçekten iyi biriyse, ya sahiden yararı dokunacaksa. Genç kızlığı boyunca dikişlerine yardım ettiği annesinin sözü çınlıyor kulaklarında: "Sokağa çıkarken makasların ağzını açık bırakma, uğursuzluk getirir."
Böyle bir makas ağzında hissediyor şimdi kendini. Bugün sokağa çıkarken ardında bıraktığı evin halini hayal etmeye çalışıyor içinden. Makasın ağzının kapalı; her şeyin düzgün ve yerli yerinde olduğuna inanmak istiyor.

                      

23 Kas 2014

In un'altra vita


bizim uslanmaz ruhlarımız
hiç kumrulaşabilir mi?
suskuyla yanyana oturan iki kumru…
iki sevgili yanyana oturarak
uzun süre hiç konuşmadan
yani kumrulaşabilinir mi?

Lale Müldür

        

umutlu değilim ama umutsuzluğu yendim.



sonra yanmayan lamba
kalkamamak yürüyememek
yalnız alt ve üst çenenin birbirine vurması

titreyen
ve
parçalanan yürek

bir gece daha
söylenmek istenen söylenemeyen
gırtlakta takılıp
kalan
boğuk
bir hece daha.

.....

anlamak ortak bir dil  gerektirir.
ortak dil ise,
ortak yaşam / ortak bilgi / ortak birikim / ortak düş
kimi yerde, ortak düşüş demektir. .

......

nerden geldiğini pek anımsamayan/ niçin burda olduğunu pek bilmeyen/ kendine oldukça bulanık geçmiş yakıştıran/ ve buna inanması gerekip gerekmediğini/ kendisi de bilmeyen biri/ bir gün/ kendini ararken başkalarını buldu.

......

kaptansız bir gemideyiz. hiç kimse nereye gideceğimizi bilmiyor. amaçsızca gökboşluğunda kanat çırpan kuşlar gibi ordan oraya gidiyoruz. ama çaldığımız tüm kapılar kapalı. vardığımız her yer, boyumuzu aşan bir duvar. deliksiz taş bir duvar. ardında neler olup bitiyor, bilen yok.

......

 kendime dedim ki:
zorlama, zorlanma, burda bir yabancı olduğunu bil.
bir kazazede olduğunu çıkarma aklından.
yeni bir kazayı göze alamıyorsan eğer
önce özgürlüğünün sınırlarını çiz
ve çizdiğin bu alan içinde ilerle yalnız
kendine başka alanlar arama.

 ......

ne diyorduk?
hiçbir şey.
ah! demek başladığımız yere döndük.
hiçbir şeyden mi başlamıştık?
evet. sanırım.
öyleyse yeniden başlayabiliriz.
niçin olmasın? önce sen başla.
ne diyorduk?
hiçbir şey.

......

oylesine uzak ki anlar
bellek durdugunda
oylesine yakin ki
o geceki usumemi usuyorum simdi
o geceki urperti su anda ihtiyar bedenimde
ama gene de ayni usume, ayni titreme degil.
eksik bir sey var.
o aksam da eksik bir sey vardi.
tum yasamim boyu eksik bir sey vardi.
hicbir zaman bulup cikaramadim.
hicbir zaman bulup cikaramadim,degil mi?
bu eksikligi mi aramaya dondum bu eve?
bu yastan sonra? bulsan ne cikar? bulsan da artik neye yarar?
neyi doldurursun? hangi boslugu? bosluklardan hangisini?
hangi bir boslugunu delik desik yasaminin?

......

her kim ki seni gercekten yasamistir
bir inilti surup gider yasaminda, dusunde.
ornegin:
senden ayrildiktan sonra
buyuk, sana hic benzemeyen
gercek kentlere gittim.
uygarligin buyuk kentlerine.
o kentlerde de insanlarla konustum
yabanci, ama bildigim dillerinden.
(sen benden, ben senden oldugum halde, garip, yuzyillar boyu hic ogrenememisiz birbirimizin dilini.)

.....

yalnızca tavanda bir noktaya dikilmiş bir bakış: hayat dedikleri demek buymuş.

Ferit Edgü

15 Kas 2014

Dün dağlarda dolaştım evde yoktum


Güneş cebimde bir bulut peydahladı. Taş, kördür diye yaz­dım. Ölüm, geleceksiz. Şeylerin yalnız adı var. Ve: 'Ad evdir.' (Kim söyledi bunu?) Dün dağlarda dolaştım, evde yoktum. Bir uçurum bize bakmıştı, uçurumun konuştuğu usumda. Buydu bi­zim kendinde sonsuz olanı duyduğumuz. Nesneler ki zamanda vardır. Terziler çıracısı Hermüsül Heramise'nin pöstekisi her ba­har ayaklanırdı. Yağmur yağmamazlık edemez. Taş, düşmemezlik.

Ne diyordum, dünyanın düşünceleri yoktur. Otların canı sıkıl­maz. Kurşunkalem kendini ağaç sanır. Ufuk, hüthüt kuşu. Seni bilmem, bir söylene dönüşmek içindir dünya. Onun için başka bir son yok. Bir söylene dönüşmek, bir söylen olmak! Sonsuzluk de­diğimiz budur.

Nerden başlasam yine oraya geliyorum. Ben. gidiyorum. Ölü­me, o büyük tümceye, çalışacağım.

Ağaçlardan arkadaşlarım oldu

"Adlarla doldurdum sessizliği." Şeyleri kodladım. Gökyüzü­nün, ağaçların çocukluğunu bilirim. Ağaçlardan arkadaşlarım ol­du. Hâla da var. Samanyolunu anlamadım. Sayıları da. (Sayılar daha bulunmamış gibi davranıyorlardı.) Yalnız sekizle (5 + 3) içli dışlı oldum. (Kim olmamıştır ki?) Biraz da sıfırla (Sıfırın bulun­ması kolay olmamıştır.) Üç için çok kötü şeyler söylenmiştir. Ni­çin? Bilmem. Bilmek sayıdır. Bir de biri tanıdım. Bir ile düşünül­müyor. Bazı sayılar suçlu doğmuştur. Bir, bunlardan biridir. Anlamadan sevdim taşları. Çakıltaşının adıyla biçimi arasında hiçbir ilişki kurulamamıştır. Oltu taşının geçmişini bulamadım. Olsun. Gizem her şeydir. Kimi sessiz harfleri sökemedim. (Harf­lerin tini sessiz harflerde gezer. Kızılderililer bilir bunu.) Kuşlarla gittim geldim. Kuşlar sayıları bilmez, yusufcuk hariç. Doğu'da at­ların düş görmediğini anladım. (Homeros'da atlar ağlar.) Yürür­ken gördüm dağları. Dağlar yürürken düşünüyorlardı. Tanımak usu durduruyor. Dünya bizimdir! diye konuşuyorlardı araların­da sümüklüböcekler. Anladım diyemem. Anlamadım da. Sümük­lüböcekleri okumalı.

Sen ırmaklardan söz ederken konuşuyor ırmaklar, otlar gözle­rinde. Zaman bir izdüşümdür. Bir yerlere yaz bunu. Tinin dışarıya penceresi olmadığı doğru değildir. İsa'nın hayaleti hala dünya­nın üzerinde dolaşıyor. (Yalnız soruyorum. Sormak için yazar insan.) Gençliğini bilmeyen sabah tökezler. Gül ki adıyla vardır. Taş adını yüzü bulununca aldı. (Duvarcıların avcunda taş bunun için döner durur.)

Ben senin gözlerine dönmek istiyorum. Sonra da ... Sonra diye bir şey yoktur. Tarih dışıdır, sonra.

Sanat olsun, isterse dünya batsın!






Günümüz insanlarının giderek proleterleşmesi ve kitle oluşumlarının çoğalması, aynı olayın iki ayrı yüzünden başka bir şey değildir. Faşizm, yeni oluşan, proleterleşmiş kitleleri, bu kitlelerin ortadan kaldırılmasını istediği mülkiyet ilişkilerine dokunmadan örgütleme çabasındadır. Faşizm, kurtuluşunu, kitlelerin kendilerini ifade edebilmelerini (elbet haklarını tanımaya asla yanaşmaksızın) sağlamakta bulmaktadır.


 Kitlelerin mülkiyet koşullarının değiştirilmesini isteme hakları vardır; faşizm ise bu koşulların konserve edilişini, sözü edilen kitlelerin ifadesi kılmak peşindedir. Faşizm.........kendi içinde tutarlı, olarak, politik yaşamın estetize edilmesini amaçlar. Faşizmin bir liderin kültüyle boyunduruk altına aldığı kitlelerin ırzına geçilmesiyle, yine faşizmin kült değerlerinin üretilmesi için yararlandığı bir aygıtın ırzına geçilmesi, birbiriyle örtüşmektedir.


Politikanın estetize edilmesine yönelik bütün çabalar, tek bir noktada doruğuna varır. Bu nokta, savaştır. En büyük boyutlardaki kitle hareketlerini geleneksel mülkiyet ilişkilerini değiştirmeden
koruyarak belli bir hedefe yöneltmeyi, yalnızca ve yalnızca savaş sağlayabilir. Olayın politika açısından ifadesi budur. Teknik açıdan ifadesi ise şöyledir: içinde yaşanılan zamanın bütün teknik araçlarını, mülkiyet koşullarını koruyarak harekete geçirmeyi yalnızca savaş sağlayabilir. Faşizmin savaşı yüceltme eyleminin bu kanıtları kullanmaması, doğaldır. Ama bu kanıtları gözden geçirmek, yine de öğreticidir. Marinetti’nin, Etiyopya’daki sömürge savaşına ilişkin manifestosunda şöyle denilmektedir:

“Yirmi yedi yıldan bu yana biz fütüristler, savaşın estetiğe aykırı diye nitelendirilmesine karşı çıkmaktayız... Bu bağlamda yaptığımız saptamalar, şunlardır: ... Savaş güzeldir, çünkü gaz maskeleri, korkutucu megafonlar, alev makineleri ve tanklar aracılığıyla insanın, boyunduruk altına alınan makine üzerindeki egemenliğine gerekçe kazandırır. Savaş güzeldir, çünkü insan bedeninin o düşlenen konumunu, metalleştirilmesi konumunu kutsayarak gerçeğe dönüştürür. Savaş güzeldir, çünkü çiçekler açan bir çayırı mitralyözlerin ateşten orkideleriyle zenginleştirir. Savaş güzeldir, çünkü tüfek ateşini, top atışlarını, ateşin kesildiği anları, parfüm ve çürüme kokularını tek bir senfoni halinde birleştirir. Savaş güzeldir, çünkü büyük tanklarınki, geometrik uçak filolarınınki, yanan köylerden yükselen duman helezonlarınınki gibi yeni mimari biçimler ve daha pek çok şeyler yaratır... Ey fütürizm şairleri, yazarları ve sanatçıları... bir savaş estetiğine ilişkin bu temel ilkeleri anımsayın; anımsayın ki, yeni bir şiir ve yeni plastik sanatlar uğruna harcadığınız çabalar yine sizin ışığınızla aydınlansın!”

Bu manifestonun ayrıcalığı, çok açık oluşudur. Sorunları ortaya koyma biçimi açısından ise diyalektik düşünen birince benimsenmeye layıktır. Bu manifestoya bugünün savaşının estetiği şöyle görünmektedir: Üretim güçlerinin doğal yoldan değerlendirilmesi mülkiyet düzenince önlenirken, teknik araçların, temponun, güç kaynaklarının yoğunlaşması, doğaldışı bir değerlendirmeye zorlamaktadır. Bu doğaldışı değerlendirme, savaş aracılığıyla gerçekleşmektedir; savaş, yıkımlarıyla toplumun tekniği kendi organı kılmaya yetecek olgunlukta olmadığının, tekniğin de toplumun temel güçlerini yenecek ölçüde gelişmediğinin kanıtını sergilemektedir. Emperyalist savaş, en korkunç çizgileriyle, dev üretim araçlarıyla, bunların üretim süreci içersindeki yetersiz değerlendirilmesi arasında uzanan uçurum tarafından (başka deyişle, işsizlik ve sürüm pazarlarının eksikliği tarafından) belirlenmektedir. Emperyalist savaş, toplumun doğal malzemesinden yoksun kıldığı istemleri "insan malzemesi”nin yardımıyla karşılayan tekniğin bir başkaldırısıdır. Teknik, nehirleri kanalize edecek yerde, insan selini siperlere yöneltmekte, uçaklarından tohum atacak yerde kentlere yangın bombaları yağdırmaktadır; gaz savaşında ise Aura’yı yeni bir biçimde ortadan kaldırmaya yarayan bir araç bulmuştur.

“Fiat ars, pereat mundus” ( “Sanat olsun, isterse dünya batsın” (Ç.N.) ) diyen faşizm, tekniğin değişime uğrattığı, duyusal algılamanın sanatsal düzlemde doyuma ulaştırılmasını, Marinetti’nin itiraf ettiği gibi, savaştan bekler. Bu, herhalde tam anlamıyla sanat sanat içindir’in gerçekleşmesi olmaktadır. Bir zamanlar Homeros’ta, Olimpos Dağı’ndaki tanrıların gözünde bir tür sergi malzemesi olan insanlık, şimdi kendi kendisi için bir sergi malzemesi olup çıkmıştır. Kendine yabancılaşması, ona kendi yıkımını birinci sınıf bir estetik haz kaynağı niteliğiyle yaşatacak boyutlara varmıştır. Faşizmin politikayı estetize etme çabalarının vardığı nokta, işte budur. Komünizm, buna sanatın politize edilmesiyle yanıt verir.

Walter Benjamin / Pasajlar

4 Eki 2014

ceux qui ne peuvent pas tenir







“Evet, sayın sekreterim: nerede kalmıştık? Son cümleyi tekrar okur musun lütfen?”
Turgut: “Babanın uşağı yok,” diye karşılık verdi. “Sen de, günümüzdeki son Osmanlı müverrihleri gibi bunadın mı yoksa?”
“Evet, nerede kalmıştık? Uzatmayın, rica ederim.”
“Benim Gogol’a benzediğimden ve senin de Belinsky dümeniyle beni batırdığından bahsediyorduk.”
“Babanızın aksine, bildiğiniz birkaç kelimeyi ne kadar da yerinde kullanırsınız aziz Turgut! Üstelik, doğru da telaffuz edersiniz.”
“Beni kızdırma! Başmaçkin ve Çiçikov derim sonra; kendine gelemezsin. Seni Dostoyevski bile kurtaramaz.”
“Turgut Bey oğlumuz, kelimeleri yerli yerinde kullanmakla birlikte, henüz genç ve ateşli oldukları için, meselelerin derununa nüfuz edemiyorlar. Lütfen, kıraat buyurun!”
Turgut: “Bu kadarı da fazla,” dedi ve son yazdığı cümleyi okudu.
“Bazı telaffuz hatalarına rağmen kıraatiniz fena değil, Turgut Bey oğlumuz,” diyerek Turgut’un yanağını okşadı Selim.
Turgut: “Eski Osmanlı ediplerine çok özendiğiniz ayan oluyor efendim,” dedi. “Beni gözünüze kestirdiniz galiba.”
“Bu sözdeki imayı anlamamış olalım ve tarihi vazifemizi ifaya devam edelim. Evet: Turgut, pısırık bir baba ve müstebit bir annenin tesirinin ruhunda uyandırdığı hercümerci, çok küçük yaşta farketti ve...” Turgut tamamladı: “Hürriyeti seçti.”


“Evet! Genç yaşımızda okumuş olduğumuz ve her vatanperver Türk genci gibi tesir aldığımız ve bizim ruhumuzda da derin inikâsları olan sabık ve sakıt Rus Mühendis-i Hümayunu Victor Kravchenko Efendinin komünizma rejimini tel’in için yazmış olduğu kitabının başlığında ifade ettiği tabirle ‘Hürriyeti seçti’. Yani, sokağa düştü.”
Turgut: “Sokağa düşen senin...” dedi, vazgeçti. “Fakat, üstadım Selim! Osmanlı ifade tarzından vahim inhiraflar gösteriyorsunuz.”
“Turgut’un ileride ne kadar mütehayyiz bir şahsiyeti olacağını anlamaktan âciz bulunan Lâlegül Sokağı sakinleri, küçük yaşta sokağa düşen -tabirimi mazur görün- Birinci Dragut’a hüsn-ü kabul göstermediler.”
“Allahtan Hüsnü Bey’le ilgili bir kelime oyunu yapmadın burada.”
“Beni minimize ediyorsunuz. Sus yahu! Biyografinin canına okudun. Nerede kalmıştık?”
“Bir daha okursam öleyim!”
“Evet! Turgut, tercümei halini yazan büyük müverrih Selim Işık’ın aksine, ilk tahsilini sokakta yapmıştı. Henüz üç yaşının baharındaydı. Güneşli bir günün sabahında, minimini Turgut, ilk defa sokağa çıkıyordu. Nasıl, minimini Newton, gene böyle güneşli bir günde, bahçesinde dolaşırken,
başına düşen bir elma sayesinde yerçekimi kanununu bulmuşsa, Turgut da o gün, sokak, dolayısıyla hayat mücadelesi kanununu keşfetmişti. Evlerinin yanındaki boş arsada top oynayan çocukların arasına, yaşının verdiği teklifsizlikle sokulmaya çalışınca, beş yaşında kocaman bir sokak serserisinden ilk yumruğu yedi gözüne. Hidrostatik kanununu bulur bulmaz hamamdan fırlayan Arşimidis’in hızıyla geriye döndü ve annesine şikâyete koştu. Annesinden yediği dayak, ona ikinci hayat kanununu keşfettirdi: ‘... ve şikâyet etmeyesin.’ Daha sonraki bütün muvaffakıyetlerine rağmen, hayatındaki bu ilk lekeyi silmek, hiçbir zaman mümkün olmadı. O günkü çocuklar -bugün futbolcu oldular- ‘Mahallede topu ayağına sürdürmezdik. Şimdi başvekil olmuş,’ derler.”

Turgut: “Tahrif! Tahrif!” diyerek kalktı. “Aynı sütunlarda, aynı punto, aynı katrat ve aynı ifadeyle tekzip ederim. Be-yanınız hilaf-ı hakikattir. Mahsulünüz garibe-i hilkattır. Hadise, aslında şöyle vuku bulmuştur: ben o sıralarda, bir işim dolayısıyla, top dediğiniz gâvur icadını oynadıkları mahalden
geçiyordum.”
“O küçük yaşta ne gibi bir işiniz vardı, canım efendim?”
“Dünyayı da ona benzeterek yuvarlak zannettikleri için beğenmediğim bu nesne -buyurduğunuzun aksine- tesadüfen de olsa ayağıma çarptı ve böylece ben, ‘topa ayağımı sürmüş’ oldum. Bu keyfiyet bile, sözlerinizin ne kadar hayal mahsulü olduğunu göstermeye kifayet eder sanırım.”
“Eder, eder,” dedi Selim aceleyle. “Sen eder dediğin için eder. Osmanlı kafasında mantık ne gezer? Aman tahtaya vur değmesin nazar.”
“Yarım kafiye,” dedi Turgut ilgisizce.
“Hayır efendim, göz kafiyesi. Ben sizi Muallim Nacici zannediyordum cici çocuk. Bu meselenin derinine girelim mi?”
Turgut: “Girmeyelim,” dedi.
“Peki efendim. Zaten niyetimiz yoktu. Devam edelim, sürüp gitsin bu macera; eğer bulabilirlerse kendine uygun bir mecra. Yediği dayağa rağmen, ya da yediği dayağın verdiği hırsla, Turgut -bunu itiraf etmek zorundayım- Türk’ün, Kuzey Korea’da gösterdiği ve daha önce Yunanlı pehlivan Cim
Landos’un yakinen bildiği acı kuvvetini, o günden itibaren damarlarında hissetmeye başlamıştı.”
Turgut: “Adalelerinde,” dedi kesin bir tavırla.
“Evet. Adalelerinde. İşte, neresindeyse orasında duyduğu ve sonra üniversite kantininde, karşı masada oturan kızlara da gazoz kapaklarını birer birer bükmek suretiyle gösterdiği acı kuvveti sayesinde, arkadaşları arasında haksız şöhret kazanmıştı. Ne olacak? Ayı işte.”
“Hislerinize mağlup oluyorsunuz üstadım.”
“Mağlubiyet hakkındaki hükmü tarihe bırakalım ve serencama devam edelim.”
“Akıl hocası Makyavel’in bir köprüyü geçişi sırasında, karşısına birdenbire çıkan bir ayıyı, annesinin erkek kardeşi sıfatıyla selamlaması gibi, Turgut da, kuvvetli olduğu yerlerde ayıya ayı dediği halde, işine gelmeyince onunla bir akrabalık kurması...”
“Peki Selim, ayı-dayı-Makyavel oyunlarının zavallılığını nasıl olur da görmezsin?”
Selim: “Rezilliğimden,” dedi. “Biliyorsun, Yeraltından Notlar’da Dostoyevski...”
“Gene sözünü keseceğim. Ne olur, oraya girmeyelim. Ben kayboluyorum orada.”
“Oysa biraz okusaydın, sen de orta halli bir Dostoyevski olabilirdin pek güzel. Orta çapta bir humiliation çıkardı ortaya; bir hikâye filan yazardın. Geçinip giderdik.”
“Farkındasın değil mi?” diye sordu Turgut. “Sen o İngilizce sözü edince, nasıl budalaca bir bilgiçlik gülümsemesi kapladı suratımı.”
“Fakat, Turgutçuğum; sen Dostoyevski’yle Çehov’u karıştırıyorsun, bana kalırsa.”
“Olsun, bir daha denerim. Üzülürüm bu sözlerine; biraz kendi kendimi yerim. Gene de iyi niyetle denerim bir daha.”
Selim güldü: “Bu biraz daha iyi oldu. Yalnız, kendi kendini yerken, bunu sen bile bilmeyeceksin, kendine bile söylemekten korkacaksın. Bir gölge gibi, kapının altından süzüleceksin. Duvarda karafatmalar; gerçek karafatmalar değil tabii. Daha kapıdan girerken hiçbir şeyin yoktu; oysa dereceyi koyuyorsun: otuz dokuz ateş...”
“Dostoyevski için ölüp bittiğin halde bu sözleri söylemen humiliation bana kalırsa.”
“Turgut! Bu sözü, nasıl buldun? Farkında mısın öneminin? Hayır, olamaz, bir yerde okudun bunu.”
“Selim, biliyorsun, biz Türkler, mahalle...”
“Hayır, sus konuşma, bozma. Bak, Turgut; hayatın boyunca bir daha konuşmayacaksın bu sözünden sonra. Söz veriyorsun değil mi?”
“Yoldan çıktığına göre ilhamını kaybetmiş olmalısın”
“Hayır, dostum. Ben, en acıklı anda bile güldürücü sözler bulabilen bir insanım. Kendime acımam yoktur.” Silkindi, gözlerini yumdu; sonra hemen açtı; değişik bir sesle devam etti:
“Küçük yaşta, akranları arasında önder olması, onun birçok aşağılık duygusundan kurtulmasına yardımcı olduysa da manevi bakımdan kaçınılmaz bir fakirliğe sürükledi onu. Bu arada, Ahmet Mithat Efendi gibi, kısa bir süre için de olsa, okuyucularımızdan izin alarak mevzumuzu bir yana bırakmamıza rağmen, bize bu fırsatı verenlere, bu arada bu satırların yazarına, ayrıca bizzat gelemeyerek yarı yolda kalanlara bilhassa teşekkür ederiz. Turgut, yukarıda zikredildiği gibi, kısa pantalonlu yaşantısının bu erken başarısına kapıldı; ondan sonra da her davranışında, Borjiya gibi ‘Zafer veya hiç’ düsturuna sadık kaldı. Bu orman yasasını, üniversite kapıcısının o sırada başka yere bakmasından faydalanarak mukaddes camiamızın içine de soktu. Evet beyler! İştirakiyun mezhebinden de yıkıcı olan bu telakkiyi aramıza sokan Turgut’tur. Turgut değil o hayduttur. Halbuki
‘Vermesini bilmeyenler alamayacaklardır.’”
“Hayatımdır bahis konusu olan. İncil’i karıştırma ulan,” diye Selim’in sözünü kesti Turgut.
“Uygun bir kafiye bulamadığım için bu müdahaleni karşılıksız bırakmak zorundayım.”
Turgut: “Her zamanki gibi işin sonunu kendine bağlamak gibi kaçınılmaz bir eğilim görüyorum sende,” dedi.
“Mülahazat hanesine yazacaklarımız şimdilik bu kadar.

Gelelim Turgut’un okul ve dış dünyayla temaslarına.
“Turgut’un küçük yaştan beri geliştirdiği ve sonraları arkadaşlarının başına ağır bir yük tahmil eden hususiyetlerin den biri de her şeyi mantıkî neticelerine kadar takip etmek olmuştur. ‘Mantıki neticelerine kadar götürmek’ gibi korkunç bir tabir daha düşünemiyorum. Bu hususiyet onda, Selim Işık’ın aksine, sonradan olma bir vakıadır. Üniversite hayatı sırasında bir umumiyet halini alan bu hususiyet, zamanla büyük düşüşler kaydetmiştir. Esasında, herhangi bir konuyu mantıkî neticelerine götürmek son derece tehlikeli ve... yasaktır. Hiçbir vatandaşımızın bu oyuna kapılmasına asla ve kat’a müsaade edilmemelidir. Bu, ancak oyun kabilinden ve Cumhuriyet Bayramlarında, maytapla birlikte
patlatılması caiz olan bir kaziyedir.

“Turgut, bu oyunu, önce işine geldiği için sevdi. Ben, her sene sınıfın birincisiyim ve herkesten kuvvetliyim ve kızlarla konuşuyorum. Ama ne demişler: gülme Menderes gülme, senden büyük Allah var. Halbuki o ne diyor. ‘Gencim, güzelim, matematikten de on aldım. O halde mantıkî neticelerden ne korkum olabilir? Komplekslerim yok ve ellerim terlemiyor. Bana kimse dokunamaz.’

“Bir insanı, diğerinden ayıran hususiyet nedir? Dış şartlar mı? Olamaz. Nedir o halde?

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

diagnostic


Erdem Olarak Islah Edilmiş Vahşet. — Sadece kendini gösterme dürtüsüne ilişkin bir ahlaklılıktır buradaki... hakkında fazla iyi düşünmeyin! Aslında nasıl bir dürtü bu ve nedir bunun arkasındaki düşünce? İnsan bakışlarının başkasına acı vermesini ve kıskançlığının onda acizlik ve çökme duygusu yaratmasını istiyor. Diline bir damla bizim balımızdan damlatmak ve bu sözümona iyilik sırasında uğradığı zararın sevinciyle gözlerine keskin bakışlarla bakmak suretiyle ona alınyazısının acılığını tattırmak ister insan. Bu kişi alçakgönüllü olmuş ve şimdi kusursuz bir alçakgönüllüdür. Uzun zamandan beri bununla işkence yapmak isteyenleri arayın! Onları mutlaka bulacaksınız! O kişi hayvanlara karşı merhamet gösterir ve bundan dolayı hayranlık uyandırır... ama bazı insanlar var ki, vahşetini onlarla boşaltmak ister. Orada büyük sanatçı duruyor: Kıskançlıkta önceden duyumsanan şehvete yenilen rakip, gücünü büyüyene kadar uykuya yatırmamış... büyümesi uğruna diğer ruhlara ne kadar çok acı anlar yaşatmıştır! Rahibenin iffeti: Nasıl da cezalandırıcı gözlerle bakar başka türlü yaşayan kadınların yüzüne! O gözlerde ne de çok intikam aşkı var! — Konu kısa, hakkındaki varyasyonlar sonsuz olabilir, ama öyle can sıkıcı olamaz... çünkü hala tümüyle kendi içinde çelişkili ve neredeyse acı veren bir yeniliktir ki, kendini gösterme ahlaklılığı son neden olarak nazikleştirilmiş vahşetten zevk alma olur. Son nedende... burada bu şu anlama gelir: her seferinde ilk kuşakta. Çünkü kendini gösteren herhangi bir eylem alışkanlığı kalıtımsal olarak intikal eder ama arkada yatan düşünce intikal etmez. (Sadece duyular; ama düşünceler intikal etmezler): Ama eğitimle tekrar verilmemek koşuluyla; ikinci kuşakta vahşet zevki artık belirmez: Tersine sadece alışkanlık olarak zevk söz konusudur. Ama bu zevk “iyi şeyin” ilk basamağıdır.

Tinden Gurur Duymak. — İnsanın hayvandan türediği öğretisine karşı mücadele eden ve doğa ile insan arasına büyük bir uçurum koyan gururu... bu gururun nedeni tinin ne olduğuna ilişkin önyargıdır: Bu önyargı nispeten yenidir. İnsanlığın tarih öncesi büyük çağında tin her yerde var sayılıyor, ama ona insanın ayrıcalığı olarak saygı göstermek kimsenin aklına gelmiyordu. Tersine tinsel olan (diğer bütün dürtülerin, kötülüklerin ve eğilimlerin yanında) ortak mal yapıldığı ve dolayısıyla kamulaştırıldığı için, hayvanlardan ya da ağaçlardan türemiş olmaktan utanılmıyordu (kibar soydan gelen kimseler bu türden masallarla onurlandırıldıklarına inanıyorlardı) ve tinde, bizi doğadan koparan değil, doğaya bağlayan bir şey görüldü. Böylece insan kendini alçakgönüllülük içinde eğitti... aynı şekilde bir önyargının sonucu olarak.

Ayak Bağı. — Ahlaksal açıdan çile çekmek ve bu tür çilenin temelinde bir yanlışın bulunduğunu öğrenmek, insanı isyan ettirir. Diğer dünyaları kabul etmektense acı çekmek suretiyle. “hakikatin derin dünyasını” kabul etmek diye biricik teselli var. Ve insan acısız yaşamaktan ve üstünlük duygusuna sahip olmaktansa, en iyisi acı çekmek ve bu sırada kendini gerçeklikten üstün hissetmek (böylece o “hakikatin derin dünyasına” bilinçle yaklaşmak için) ister. Böylece gurur ve onu memnun etmek için geleneksel adetler, yeni ahlak anlayışına karşı direnirler. Bu ayak bağını ortadan kaldırmak için hangi güç kullanılacaktır?

Daha fazla gurur mu? Yeni bir gurur mu?

Tanı /  F.Nietzsche