"Cennet bir yer değildir"
"Haritada koordinatları olan bir yer demedim ki..."
"Havada olsaydı kuşlar senden daha önce giderdi, suyun altında olsa o zaman da balıklar."
"Öyleyse nerde?" diye sordum.
"Senin içinde," dedi Shay, "ve de dışında."
"Ağlanacak halinize gülüyorsunuz. Ufak bir iğne kurtulmaya yetmez. Bir ağaç dalını ikiye kırın ve içinde beni bulursunuz. Bir taşı yerinden kaldırın, altından ben çıkarım. Aynaya bakın, beni göreceksiniz." Shay doğrudan gözlerimin içine baktı. "Birini katil yapanın ne olduğunu gerçekten bilmek istiyorsan," dedi, "kendi kendine seni katil yapan ne olurdu diye bir sor."
Hayatınızdaki en önemli varlığın kurtulması adına hayatınızdaki en büyük düşmanınızın son isteğini yerine getirir misiniz?
June Nealon iki kızı ve geç de olsa bulduğu kocası ile mutlu bir yaşam hayal ediyordu. Hayallerinden uyandığında ise gördüğü manzara bambaşkaydı: Acımasızca işlenmiş bir cinayete kurban giden kocası ve kızının cesetleri arasında kalp nakli bekleyen diğer kızının yalvaran gözleri.
New Hanıpshire'de 69 yıl sonra ilk kez bir mahkum ölüm cezasına çarptırılmıştı. June Nealon'un kızı ve sevilen bir polis olan kocasını öldürmekten hüküm giyen Shay Bourne.
Ancak idamlık Shay Bourne'nin son bir isteği vardı: Tanrı'nm huzuruna çıkmadan günahlarından temizlenmek ümidiyle taşıdığı kalbi hayatım altüst ettiği June Nealon'un hasta kızma vermek...
Jodi Picoult bir kez daha insanoğlunun en temel duygularını sorguluyor. Merhamet ve iyiliği öğütlediği düşünülen bir sistemin aslında inanırlarını kimi zaman çok daha katı ve mutsuz edebildiği gerçeği üzerine etkileyici bir roman.
'' Dürüst olmak gerekirse dini dünyevi olanlar ve olmayanlar çizgisinde ikiye ayırmıştım; bir Caravaggio resminde Meryem Ana ve çocuğunu fark etmeden salt güzelliğe bakardım, İsa'nın Çilesi'ni aklıma getirmeksizin mükellef bir paskalya yemeği için en iyi kuzu yemeği tarifini araştırırdım. Din, sonun iyi olmadığını anlayan insanlara umut verirdi. İnsanların hapishaneye düştüğünde ya da ölümcül bir hastalığa yakalandıkları söylendiğinde dua etmesi de bu yüzdendi. Din ısınmak için çenenize kadar çektiğiniz battaniyeye benzer, yolun sonuna geldiğinizde yalnız ölmeyeceğinize dair bir vaattir; fakat neye inandığınız, inandığınız gerçeğinden daha önemli olmaya başladığında bir anda kendinizi soğuktan titrerken de bulabilirsiniz. ''
.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..
Tutunamayanlar / Oğuz Atay
Tutunamayanlar / Oğuz Atay
2 Oca 2012
Özgürlük Hapishanesi
Özgürlük Hapishanesi 8 öyküden oluşmuş, Ende’nin en bilinen eserlerindendir. Ende bizi bu kısa hikâyelerle uzun bir yolculuğa çıkarıyor. 30 sayfalık bir hikâyede hayal gücünüz en fazla ne kadar harekete geçebilir? Michael bu soruya cevabını bu başarılı kitabı ile veriyor; “Çok fazla!” Hıristiyan dünyasından İslam dünyasına, Roma’ya, İngiltere’ye, Venedik’e ve Hindikuş Dağları’na kadar süren bu uzun yolculuk aynı zamanda sınır tanımayacak bir hayaller dünyası yolculuğu olmanın niteliğini taşıyor.
Birinci öykümüz kendini bir yere ait hissetmeyen, ev ve yuva kavramlarının o bilindik duygusunu kendinde bulamamış ve bu aidiyet hissinin peşinden uzun bir yolculuğa çıkan Cyril’in öyküsü. Hikâye adını da bu ana temadan alıyor: “Uzun Bir Yolculuğun Sonu”.
Borromeo Colmi’nin Koridoru’nda, uzunluğu ve her boyutu belli olan ama sonuna asla ulaşılamayan bir koridor konu alınıyor. Borromeo Colmi’nin sunduğu şeyi anlayanın bir tek kendileri olduğunu düşünen karı kocanın koridorda karşılaştıkları mucizeyle hayrete düşmeleri, bunun sonucunda koridorun öbür ucuna varmadan geri dönmemeye karar vermelerini anlatıyor.
“Henüz hiçbir insanın ayak basmadığı ve Tanrı’nın kararına göre kimsenin asla ayak basmayacağı bir çölün ortasında bulunan eşi bulunmaz değerli taş gerçek değildir. Çünkü gerçek yalnızca, en azından tek bir insan bilincinin bu kavramı oluşturduğu yerde var olabilir. Hayvanlar ve melekler ne gerçeği ne de gerçek olmayanı bilir, çünkü hayvanların kavramları yoktur, melekler ise salt tinsel özleri gereği kusursuz kavramlarla birdir.”
Kitabın en kısa hikâyesi olmasına rağmen bu paragraf nedeniyle beni en çok etkileyen hikâyesi olmuştur.
3. öykümüz her cephesinden kapısı olan ama bir kapıdan içeri girildiğinde anında diğer kapıdan çıkılan yani içi olmadığı düşünülen “Varoştaki Ev”. Öyküdeki biri on beş diğeri on iki yaşlarında olan ağabey kardeş bu evin sırrını çözmek için sürekli denemeler yaparlar. Ama öyle bir ev düşününki kolunuzu bir taraftan uzatsanız diğer taraftan çıkıyor ya da aynı anda hem ön cepheden hem yan cepheden eve hızla giren iki kişi nasıl oluyor da çarpışmadan dışarıda buluyor kendilerini? Ne kadar deneseler de kendilerini içerde bulamıyorlar ve içerdeki şeyin “kötülük” olduğunu düşünüyorlar. Artık onlarda saplantı halini almış ev’in sırrını çözmek için sürekli onu gözetledikleri günlerden birinde fark ediyorlar ki otomobillerle gelen SS subayları evin içine girebiliyor. Bunun üzerine evin herkesi kabul etmediğini varsayıyorlar. Ama asla sırrı tam olarak çözemiyorlar.
“İtiraf Edeyim, Biraz Küçük” kitabın 4. hikâyesi. Roma’da oldukça küçük görünen bir arabanın içinden koca bir ailenin çıkmasına tanık olan kahramanımıza gideceği yere bırakılması teklif edilir. Arabaya sığmanın imkânsız olduğunu söylemesine rağmen aslında göründüğü gibi olmadığı cevabını alır. İkna olup bindiğinde anlar ki gerçekten “göründüğü gibi” değildir. Bu küçücük arabanın içinde birçok oda bulunmaktadır. Hatta arabanın garajı yine arabanın içindedir! Hikâyede kimi zaman küçük görününler büyük, büyük görünenler ise küçücüktür üstelik bu tuhaf olaylar Roma günlük hayatı için oldukça sıradandır.
5. hikâyemiz ise “Misrail’in Katakompları”. Kitabın en önemli hikâyelerinden biri. Misrail adlı ülkenin insanlarının yaşamaları için gerekli olan her şeyleri yönetildikleri iktidar tarafından planlanıyor. Eğlenecekleri, uyuyacakları, yiyecekleri alanlar sağlanıyor hatta oyalanacakları sözde işler bile sunuluyor. Fakat bir gün İwri adlı kahramanımıza Misrail dışında başka bir âlemin daha olduğu bilgisi geliyor. Hikâye İwri’nin bu düşünce üzerine halkını kurtarma çabalarını anlatıyor.
6. hikâye Max Muto’nun notlarından “Düşler Dünyası Gezgini”. Max Muto Sis Denizi’ndeki Gronch Adası halkının yakalandığı tuhaf salgını görür ve bu hastalığa “harf hastalığı” adını verir. Ada sakinlerinden kimse bu dili bilmemektedir ama hepsi bunların insanlık için çok önemli mesajlar içerdiğini düşünmektedir. Bu dile ait tek sözlüğü elinde bulunduran kadını ada sakinleri ahlak anlayışları yüzünden günah olarak gördüklerinden görevi onlar adına halletmeye karar verir.
7. öykü kitaba adını veren “Özgürlük Hapishanesi”. Öncesinde çok zengin bir tüccar olan ama sonra Allah’ın yolundan sapmış ve kâfire dönüşmüş İnşallah’ın 101 kapı olan bir yere hapsedilmesi oradan çıkma yollarını arayışı en sonunda doğruyu bulmasını konu ediyor.
Kitabın son hikâyesi “Yol göstericinin Efsanesi”. Dünyaca ünlü bir gösterici ve şarlatan olan oradan oraya seyahat eden maceraperest D’arcana’nın zengin tüccarın karısından olan çocuğunun öyküsünü anlatıyor.
Michael, Özgürlük Hapishanesi’nde öncelikle “gerçeklik” kavramı, bu kavramın nasıl algılanacağı ve kim tarafından algılanabileceği sorularına yöneltiyor insanı. İnsanın aklının gerçeği kavramaya yeterli olup olmadığını, bilinen dünyanın dışında başka bir dünyanın ya da bambaşka bir gerçekliğin var olup olmadığını düşünmeye itiyor okuyucusunu. Ama Ende’nin farkı aklı ve gerçekliği bilim yoluyla değil hikâyelerin ortak noktası olan “ışık” ile göstermesi.
Özgürlük Hapishanesi birkaç saatliğine de olsa başka dünyalara başka gerçeklere seyahat etmek isteyen, kitap okurken bir yandan zevk alıp bir yandan düşünmeyi seven okuyucular için biçilmiş kaftan.
Kayıp Rıhtım
1 Oca 2012
Onun Çölünde
Seni yaprakların gölgeli yalnızlığına bırakıyorum.
Gün doğumunda uyanan nefese ve sana dönen gözlerin
Yakaran çizgisine.
Çölden aldığını çöle ver
Hayattan aldığını hayata.
Artık beklemiyorum
Kal orada.
Geride, tepelerin art arda dizilmekle
Var ettikleri dünya bir hiçlik ahtı gibi.
Bir hiç ve gölge.
Gece ay
Gece tül ve yokluk.
Yok gece.
Çölden aldığını çöle ver
Hayattan aldığını hayata..
sf:53
Delilik Görevlerim
Merhaba, ben deliriyorum.
Delirirsem ölmek kavramının anlamını yitireceğini biliyorum.
Gün doğumuyla gün batımının arasında hiç bilmediğiniz bir yer var, oraya saklandım orada deliriyorum.
Eskiden Araf’ta yaşardım, mutlu olduğumda hayata doğru yola çıkardım ve mutsuz olunca da yaşamın olmadığı yere hareket etmeye çalışırdım. İp üzerinde yürümek gibi. Ya kanatlanıp uçmayı ya da yere çakılıp parçalanmayı bekledim. Yere düştüğümde parçalandığım halde nefes almaya devam ettim. Ne olursa olsun bir yer edinemedim. Bu ortalama ve monoton kaos beni yordu. ,
Ama karar verdim ne kanatlanmak istiyorum, ne çakılmak. Bu yüzden bugün benim delirme günüm. Bundan sonra hep deli kalmaya karar verdim. Dünyayı gözümde büyütmekten, anlamsız olan her şeye anlam yüklemeye çalışmaktan yoruldum. Ben dahil her şey anlamsızsa, neden ben bugün delirmiyorum dedim. O yüzden şimdi kabuslarımı taklit ediyorum, deliriyorum ve sizi toz duman kılığına girerek takip etmeye karar verdim. Toz duman kılığından insan kılığına büründüğümde ise havuzların içinde ağlamaya karar verdim.
Hastanelere mezarlık gibi davranacağım ve ısırdığınız her meyve için gözyaşı dökeceğim. Gün gelir sizden o meyvelerin intikamını alırım, belki gelir kafanızdan ya da karnınızdan bir parça koparırım orasını daha tam düşünmedim.
Kurban bayramlarında, emirlerin tersini uygulamaya karar verdim. Kurban diye aranızdaki yaşlı insanları keseceğim, kesip kanlarını alnıma süreceğim, oh olsun bir sürü sevap işleyeceğim.
Solucan tutmak için oltamın ucuna balık takacağım, mezarlarınıza gelip topraklarınızı çalıp kendi bahçemi yaratacağım, çiçekler dikeceğim rengarenk.
Ne diyorduk? Doğum günlerinize katılacağım ve üflemeye hazırlandığınız mumların ateşiyle evinizi yakacağım. O ateş Hıdrellez ateşiymiş gibi ateşlerin üzerinden atlayıp dilek tutmanız için sizi zorlayacağım.
Duyarlı olacağım tek şey meyveler olacak. Meyve suyu içiyorsunuz ya hani siz, onlar aslında zavallı meyvelerin kanı. Vampir olmuşsunuz haberiniz yok, kalbinize kazık geçireceğim, elimde sarımsak kovalayacağım her birinizi meyvelerimi rahat bırakmanız için.
Dolunay oldu mu vakit, kelebek adama döneceğim size inat. Kozamdan çıkıp etrafınızda uçacağım. Zorla çay içirip size, çay falınıza bakacağım ve mutlaka sizin üç vadeye kadar öldüğünüzü göreceğim. Aşkı bulamayacak kadar yapmacık ve çirkin olduğunuzu söyleyip göz yaşlarınıza kahkahalarla güleceğim, sonra vakit dolunay olunca yine kelebek adama döneceğim.
Birden Don Kişot’un kızı olduğumu hatırlayıp apartmanlara saldıracağım. Önce apartmanlara sonra kanalizasyon kapaklarına karşı büyük bir savaşa gireceğim.
Siz bir hoca eşliğinde namaz kılarken, mikrofonu kaptığım gibi şarkılar söyleyeceğim size, imanınız gerçekse bana aldırmayıp namazınıza devam edeceksiniz ancak değilse, bağırıp kızacaksınız bana, olsun ben şarkıma devam edeceğim. İstek parçalarınızı alıp sizi de mutlu edeceğim merak etmeyin.
Daha hayattayken organlarımı bağışlayacağım bebeklerinize. Kalp, böbrek, popo, meme göz neye ihtiyacınız varsa size bağışlayacağım ancak verdiğim her parçamın bekçisi olacağım. Siz uyurken odanıza girip içinizdeki dalağımla sohbet edeceğim. Eğer kalbimi vermişsem size, aşık olmanızı isteyeceğim sizden. Kirpiklerimi vermişsem, göz yaşlarınızla ıslatmamanız için sizi tehdit edeceğim.
Sokakları gezip sarhoşları bulacağım ve teker teker hepsine süt içireceğim, ayıkları bulup rakı içireceğim.
Sonra fahişeleri bulup hepsiyle teker teker evleneceğim. Hepsine aşık olmaya da karar verdim.
Bakire olanlarınızı bulup sıradan bir kerpetenle zarlarını içlerinden söküp alacağım. Sonra parçalanmış zarlarla kendime perde yapacağım.
Kumdan adamlar, kardan kaleler yaratıp kumdan adamlarımla sevişip kardan kalelerimde yaşayacağım.
İntihara teşebbüs edenlerinizi idam edeceğim. Giyotin boynunuzu parçalarken hayır dualarınızı bekleyeceğim. Sonra gidip Azrail’i bulacağım ona yeni bir iş teklif edeceğim, ebe olmasını önereceğim. Kabul ederse mesleğini ben icra edeceğim.
Kocaman bir karpuz kılığına girip geleceğim, içimdeki çekirdeklerle sizi kurşuna dizeceğim.
Uyuşturucu taciri olacağım. Kokain diye pudra şekeri sokacağım burnunuzdan, esrar diye kekik içirip kafanızı güzel edeceğim.
Sonra yıldız olacağım ama alıngan bir yıldız, kayıyor taklidi yapacağım beni görüp dilek tutanlarınızın kafasına düşeceğim, oh olsun size. Sonra ay kılığına gireceğim, ancak ne hilal gibi kıvrımı güzel ne de dolunay gibi şişman olacağım. Üçgen ve kalp şekline girip bilim adamlarını delirteceğim.
Din adamlarını ve bilim adamlarını birbirine düşürmeye karar verdim. Önce Adem sonra ilk maymun olarak karşınıza çıkacağım ve sizin ayrı bir ırktan geldiğinizi sizin uzaylıların ta kendisi olduğunuza ikna edeceğim sizi.
Ardından tavuğun yumurtadan yumurtanın tavuktan çıkmadığını, ele başının civcivler olduğunu ve civcivlerin atalarının Mısırlılar olduğunu söyleyeceğim size.
Kardelen Uysal
İstanbul Bilgi Üniversitesi
31 Ara 2011
Canına yandığım yağmur, dilediğince yağ, temizlenmiyor insan nasılsa…
Canına yandığım yağmur, dilediğince yağ, temizlenmiyor insan nasılsa…
Niye yazıyorum her defa ve bir çocukluk hatırası gibi, başımı cama yasladıkça…az bir kelime dağarcığıyla kısır kalıyor anlatabilme gayreti. Gayretime sığınıyorum zahir, yapılabilecek ne var ki?
Aldatıldıkça, yanıldıkça, anladığımı zannettikçe, sevemedikçe, işin içine takıldıkça, bulandıkça, bulanınca yazıveriyorum şu sanal kağıda ve sanrısal bir rahatlama. Bir hapşırık gibi:
“Çok yaşa”
“Sen de gör madem görebildiğimi”
Daralıyorum, anlayamıyorum ve belki anlayamamaktan bu hırıltı, bu daralma. Bu yalnızlığı anlayamıyorum. Bizdeki bu doyumsuzluğu, bu korkuyu, bu kendini sevememeyi, bu çarpıklığı, bu erdemsizliği….ben tersi miyim ki? Değil elbet, ne yani, muhalifse bir yazı kendimi övdüğümden mi hep? Cevapsızlığımdan, cevapsızlıktan elbet.
Şah damarını bildim de, nerde durur bu “ar” damarı? Tamiri var mı? mide doyunca o da doyar mı? nasıl yalnızız? Bu kadar çok yalnız bir arada…yataklarımızda sabaha uyanan anlamsız bedenler, harcanmış dokunmalar, geceyi bölen iniltiler, bitmek bilmeyen telefon mesajları, bir erkeğin ve bir kadının uslanmayan, arlanmayan istekleri, istememeleri, elektronik posta adreslerine gönderilmiş onlarca soysuz ileti. Soysuz evet! Hadi verdik erkekliğine ya da kadınlığına gitti!, nerde duruyor peki bu kadınla erkeğin farkı? Buz gibi bir mekanda buz gibi bakışlar, tavşanlaşmaya başlamış insanlar, aynı anda, aynı gün aynı adresten gelmiş “sevgi” sözcükleri:
“akşam oralardayım ararım, sen de orada mısın?”
Aynı kişiden beş dakika sonra bir başkasına:
“özledim, bu şarkı sana”
Aynı kişiden beş dakika sonra bir diğer kadına:
Bu kaçıncı mesaj, nerelerdesin?
Aynı kişiden beş dakika sonra bir başkasına:
Gelsene bu hafta sonu yanıma?
Aynı kişiden beş dakika sonra bir diğer yalnıza:
Resimlerin ne güzel, sadece konuşmak istedim
Aynı kişiden beş dakika sonra bir evvelkine:
Hmmm, kızdın mı surat mı yapıyorsun bana?
…..ve bir yerlerde hayatına sıkışmış “aşkı aramalar hatta araklamalar hattımızda”
“hadi takılalım ve biraz da birbirimizden akıl mı alalım? Peh!
Benim erdem diye düşündüğüm şey, bir törpünün usumuzda ve bedenimizde düzenli şekilde çalışması sonucu elde edilen şey ise, bu törpünün hayvani isteklerimiz üzerinde aynı şekilde çalışması beklenmez mi? insan yani unutan? Bu kadar mı çabuk ayarlı unutmalara ve yalnızlığı ne ürkütücü ne soysuz! Soysuz evet! Ben inanmıyorum aynıdanlığa aynı andalığa, “sevebilmek için bu denli kör kütük aranmalara….. Her taşa bu denli sert mi vurulur bulma uğruna ve evet her taşa? ne kadar yalnızsınız bayım ve hanımefendi size de çok acıdım. Ben mi kimim? İnsan işte; unutan. Her defasında kendimi de unutan, ve sizi de ve geçmişlerinizde aşkı bulma uğruna altına saklandığınız kisveyi de ve kendimi de..evet kendimi de..yani kendimi tenzih dahi edemeyecek kadar uyandım artık ve şaşırmaktayım ya da şaşıramamakta.
Yok mudur bir üslubu yaşamanın? Nefes alamıyorum bunca içindeyken yanıltmaların. Bunca elektronikken her şey ve yataklar uzaktan kumandalarla ayarlıyken ben artık beyaz bir hastane odasındayım. Gördüklerimi, yaşadıklarımı ve bu ikircikliği ve “müsaadenizle özür dileyerek söylüyorum” şerefsizliği kaldıramıyorum. Yok mudur aramanın sevmenin bir ayarı? Her şey bu kadar 24 ayar mı? “Altın”dan kalkması bunca kolay mı? ödenmiyor mu kefareti ve yok mu bu yalnızlığın aslında korunmayı hak eden bir asaleti?
Uzatmadan söylemeli..işte bu kadar yalnız insan. Henüz piste inmiş park etmeye giden bir uçakta cep telefonunu derhal açmaya ayarlı olacak kadar korkak, yalnız, biçare.
“Beni seviyorsun değil mi? unutmadın beni değil mi? Ben yanına geleyim mi? Ben evimde yalnız uyuyamam seni tüketeyim mi? Beni anlıyorsun değil mi? sen olmasan da sen benimle durursun değil mi? ben ben ben ben ben ne kadar yalnız ve iç gıdıklayıcıyım öyle mi?
Yalınım ve yalnızım diyebilmek ne zor artık…diyene, diyebilene de aşk geliversin e mi?
Çatıdaki Çimenler
29 Ara 2011
Cin
Tapınırken bulduk kendimizi
O sonsuz geceye
Gece mi, değil mi, bir gece hayaleti mi belki
Dolaştı durdu bizimle
Bütün gün dolaştı durdu ve
Sindi
Büyülenmekten arta kalan bir bitkinliğe.
Sahi, o ölen kimdi.
İlkel bir acı gibi
Düşüverdi ilk bakış gözlerinden
Kaskatı. Ve belirdi sanki yüzünde
Görünürdeki tek şey; daa sonra da olmak
Çıkardı birden şapkasını ve çıkardı şapkasını, şapkasını
Şapka mı, değil mi, bir şapka hayaleti mi belki
Bir bira içti ve vurup gitti kapıyı ardından
Yürüdü, geçti, kuru otlar
Yapraklar yakılan bir caddeyi.
Peki, o ölen kimdi.
Tam o sırada bir dolu bardak cin istemiştin sen
Bir dolu bardak cin, öğle üzeri
Damıtılmış gündüzden
Cin, cin!
Seni bir daha kendine gömen, bir daha
Kendine gömdükçe de bir önceki acı yenisinden
Elbette ki güzeldir
İnsanın insana verebileceği en değerli şey
Yalnızlıktır.
Cin bitti.
27 Ara 2011
Tanrı vardır , Yoksa bile !
‘Başkalarında onbin yıl önce, yada sonra yaşamayı ,insanlığın başına yada sonuna ait olma duygusunu ‘ içselleştiren ‘insan çağının şafağında ,ilahların kahkasını ‘duyan Modern bir hilkat garibi,insandankaçan bir insan güzelidir Cioran. ‘Kendi içinde Tanrı kadar çıplak ve zavallı olmaktır dileği .O doğarken yitirmiştir her şeyi doğmuş olmak sakıncalıdır !Yaşamak ,savaşı kaybetmektedir.’
’
’ Her birimiz yalnızlığa karşı işlenen günah ,Yani insanlarla alışveriş tarafından yozlaştırılmaya yazgılı bir saflık dozuyla doğarız.Zira her birimiz kendimize hasredilmiş olmamak için elimizden geleni yaparız.Bu durum mukadderatı değil düşmüşlük eğilimini andırır.Ellerimiz temiz ve kalplerimizi bozulmamış muhafaza etmekten acizizdir ;yabancıların terleriyle temas ederek kendimiz kirletiriz;tiksintiye aç vebaya hasret bir halde toplu çirkefin içine gırtlağımıza kadar gömlülürüz. Kutsal suyla dolu Ummanları düşlediğimizde de artık oraya dalmak için çok geç kalmışızdır.iliğimize kemiğimize kadar kokuşmuş olmamız, o ummana dalıp kurtulmamızı engeller.Dünya yalnızlığımızı bozmuştur ;ötekilerin üzerimizde bıraktığı izler silinmez biri hale gelir. ‘
’ Şüpheyi yerkürenin derinliklerine kadar ekmek isterdim.Onun maddeye nufus etmesini
sağlamak ,zihnin hiç girmediği yerde onun hükümdarlığını kurmak ve varlıkların iliğine ulaşmadan önce de taşların huzurunu sarsmak, oraya güvensizliği ve yürek kusurlarını sokmak isterdim. Mimar olsam, yıkıma biri tapınak inşa ederdim ;Vaiz olsam,duanın gülünçlüğünü açığa vururdum; Kral olsam başkaldırının amblemini dikerdim.İnsanlar gizliden gizliye birbirirlerinden tiksinmeye heves ettiklerine göre ,her tarafta kendine sadakatsizliği tahrik ederdim.Masumiyeti hayrete düşürürdüm.Kendine ihanet edenleri çoğaltırdım.Kesinliklerin çürüme yerinde çoğunluğun kokuşup gitmesine engel olurdum.’
‘ Zorbalığın en kötü biçimi sistemdir ! Felsefede ve her şeyde ‘
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






