.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

15 Oca 2016

Gece Ormanı



Hava erken kararıyor, yağmur tipiye dönüşüyor. Doğudan esen sert step rüzgarı, dağları çoktan kaplamış karı vadiye, kente taşıyor. Uzun, çetin, aman bilmez Doğu Avrupa kışı… Ani sıcaklık düşüşleri, fırtınalar, dayanılmaz soğuk, karanlık… Yekpare bir kristale dönüşen gecede saatlerle yıllar donakalmış. Uzak, sisli, yarı kurgusal görünümlerden ibaret dünya, durgun, donuk, komami andıran kış uykusunda… Hayat çekilebildiğince çekilmiş gerilere, içerilere, kendi derinlerine doğru batmış. Tek bir yıldız seçilmiyor ağır, korkutucu bulutlar arasında, morumsu bir yara izi gibi beliriyor ay,bir avuç kan sargı bezlerinden sızıp pıhtılaşıyor. Damarları patlamış, göz bebeği dağılmış bir göz, güçlükle sıyırıyor kendini karanlıktan, ama onun içe dönmüş, acıyla yüklü bakışı da görmeyi reddediyor. Hiç bir şey söylemiyor, yanıtlamıyor.

Issız ve korkunç soğuk gecede, buz kesmiş sessizlikte yürüyorum. Bir başıma, hayaletli ormandayım. Koca dünyada sağ kalmış son kişi gibi, sargıların arasında beliren ufacık bir yara izi gibi… Ağaçlar çıplak ve kuru, yapraklarıyla birlikte belleklerini de yitirmiş, çaresizce vazgeçmişler kendileri olmaktan, hatırlamaktan, ışığa uzanmaktan… Upuzun, pençemsi parmaklarıyla, günleri, mevsimleri olmayan çıplak bir zamana, salt bekleyiş anlamına gelen zamana işaret ediyorlar.Salt bekleyiş, salt yitiriş… Bir sesin, geceyi çıkaracak bir sözcüğün peşinde yürüdükçe yürüyorum. Gece ormanının derinliklerine… Tek bir yıldız belirmiyor, sözcükler sanki soluğumla saldığım buz parçacıkları gibi dağılıyor sessizlikte, anılar, yaşantılar, duygular, kalınlaşan kar tabakasının altında kıpırtısız, cansız yatıyor. Sadece üşüdüğümü hissediyorum, parmaklarımın artık hiç bir şeyi tutamayacak denli buz kestiğini, ben yürüdükçe gece derinleşiyor, ölülerim mezarlarına çekiliyor ve üşüyorlar…

Bir Pazartesi gecesi, bir Doğu Avrupa kentinin sınırlarında yürüyorum. Aniden bir kuş, sanki uykusunda dengesini yitirmiş gibi, dalların arasından düşüyor, çıt çıkarmadan ölüyor.

Yürümeye devam ediyorum, belki bir sözcüğün peşinde hayatımın sonuna varmayı başaracak, ya da çaresizce hatırlamaya çalışacağım son düşümde ansızın uyanıp çıt çıkarmadan düşüp kalacağım.


Aslı Erdoğan / 24.11.2015

                       

11 Oca 2016

Bir çift göz hangi yutturmacayla yalnızlığımıza sırt çevirtir bize?



"giysi bizimle hiçlik arasına girer. vücudunuza bir aynada bakın: ölümlü olduğunuzu anlayacaksınız. parmaklarınızı kaburga kemiklerinizin üzerinde bir mandoline dokunur gibi gezdirin: mezara ne kadar yakın olduğunuzu göreceksiniz. giyimli olduğumuz içindir ki ölümsüzlükle böbürleniriz: bir kravat takıldığında nasıl ölünebilir? giyinip süslenen ceset kendini iyi tanımamaktadır ve ebediyeti hayal ederek bunun yanılsamasını sahiplenmektedir. et iskeleti örter, giysi eti örter: tabiatın ve insanın ince kaçamakları, içgüdüsel ve itibarî aldatmacalar: bir beyefendi çamurdan ve tozdan yoğrulmuş olamazdı… itibar, saygıdeğerlik, kibarlık – çaresizlik karşısında bir sürü kaçış yolu. bir şapka taktığınızda, ana karnında günler geçirdiğiniz ya da solucanların yağlarınızı tıka basa yiyecekleri kimin aklına gelir?"


"sıkıntıyı hiç bilmeyen kişi, çağların doğuşundan önceki dünyanın çocukluğunda bulunmaktadır hâlâ; ahı gitmiş vahı kalmış , kendi boyutlarına aldırmayan o yorgun zamana, kendi geleceğinin eşiğindeyken âniden bir yadsıma lirizmi mertebesine çıkartılmış maddeyi de beraberinde sürükleyerek çöken zamana kapalı kalır. sıkıntı, kendi kendine yarılan zamanın içimizdeki yankısıdır...boşluğun açığa çıkmasıdır, hayatı destekleyen-ya da icat eden- o sayıklamanın kurumasıdır..."

"zira eğer hepimiz panayır cambazı olmasaydık, eğer bilgiç bir şarlatanlığın hünerlerini öğrenmiş olmasaydık, nihayet edepsizlik ya da trajedi düzeyinde samimi olsaydık yeraltı dünyalarımız okyanuslar dolusu kin kusardı, bu okyanuslarda kaybolmak şeref payemiz olurdu: böylelikle onca acaipliğin ve yüceliğin yakışıksızlığından kaçmış olurduk"

"seven kişi aşkı incelemez, harekete geçen kişi eylem üzerine hiç düşünmez: insanoğlunu araştırıyor olmam, olmaktan çıktığı içindir; kendi kendimi incelemem de artık "ben" olmadığımdan: tıpkı diğerleri gibi nesne haline gelirim. imanını tartan mümin sonunda terazinin üzerine tanrı'yı koyar ve ancak yitirme korkusuyla coşkusunu ayakta tutar. safdilliğin, bütünsel ve otantik varoluşun tam zıddında yer alan ahlakçı, kendisiyle ve ötekilerle karşı karşıyalık içinde tüketir kendini: soytarıdır, art düşünceler mikrokozmosudur, insanların yaşamak için kendiliğinden kabullendikleri ve tabiyatlarına kattıkları yapaylığa katlanamaz: duyguların ve fiillerin nedenlerini dillendirir, uygarlığın benzeştirimlerinin maskesini düşürür: onları sezinlemiş ve aşmış olmanın acısını çekmesindendir bu; zira bu benzeştirimler yaşatılırlar, yaşam'dırlar; halbuki onun varoluşu, bunları seyre dalarken, var olmayan ve var olmuş olsa bile kendisine eklenen yapaylıklar kadar uzak olacak bir "tabiat" arayışı içinde yolunu yitirir."

"bütün aşağılanmalarımız açlıktan ölmeye karar veremememizden gelir. bu ödlekliğin bedelini pahalıya öderiz. insanlara bağlı olarak, dilencilik kabiliyeti olmadan yaşamak! şişinen şanslılar, şu giyimli maymunlar önünde alçalmak! yazgınızın, hor görülmeye bile layık olmayan şu karikatürlerin insafına kalması!... toplum bir dert değil bir felakettir: içinde yaşayabilmemiz ne enayi bir mucize!"

her insanın içinde bir peygamber uyuklar ve o uyandığında, dünyadaki kötülük biraz daha artar…

vaaz verme çılgınlığı içimizde öylesine yer etmiştir ki, korunma içgüdüsünün bilmediği derinliklerden doğar. her insan, kendinin bir şey önereceği ânı bekler: ne önerdiği önemli değildir. bir sesi vardır ya, o yeter. ne sağır ne dilsiz olmanın bedelini pahalıya öderiz…

çöpçüsünden züppesine kadar herkes, cinaî cömertliğinin kesesinden harcar; hepsi, mutluluk reçeteleri dağıtır; hepsi, herkesin adımlarına yön vermek ister: ortaklaşa hayat, bundan ötürü tahammül edilmez bir hale gelir; insanın kendi hayatı daha da çekilmez olur: başkalarının işlerine hiç karışmadığı zaman kişi kendi işleri için o kadar endişe duyar ki, kendi “benliği”ni bir dine çevirir, ya da tersten havarilik yaparak “benliği”ni yok sayar: evrensel oyunun kurbanıyızdır…

varoluşun veçhelerine getirilen çözüm önerilerinin bolluğu, ancak bu önerilerin nafilelikleriyle mukayese edilebilir. tarih: ideal imalathanesi… huyu suyu belli olmayan mitoloji, sürülerin ve yalnızların taşkınlıkları… gerçekliği olduğu haliyle tasarlamanın reddi, ölümcül kurgu açlığı…

fiiliyatımızın kaynağı, kendimizi zamanın merkezi, nedeni ve sonucu zannetmeye bilinçsizce meyilli olmamızdadır. reflekslerimiz ve gururumuz, teşkil ettiğimiz et ve bilinç parçasını bir gezegene dönüştürür. eğer dünyadaki konumumuzu doğru olarak anlayabilseydik; eğer kıyaslamak, yaşamak’tan ayrılmaz olsaydı, mevcudiyetimizin ufaklığının açığa çıkması bizi ezerdi. ama yaşamak, kendi boyutlarına karşı körleşmektir…

bütün fiiliyatımız –soluk almaktan imparatorluklar ya da metafizik sistemler kurmaya kadar– kendi önemimiz hakkında bir yanılsamadan, bilhassa da peygamberlik içgüdüsünden çıktığına göre, kendi hükümsüzlüğünü doğru bir şekilde görmesi durumunda, işe yarar olmaya ve kendini kurtarıcı gibi göstermeye kim çalışırdı ki?

“ideal”siz bir dünya, doktrinsiz bir can çekişme, yaşamsız bir ebediyet hasreti… cennet… fakat kendimizi oyalamaksızın bir saniye bile var olamazdık: içimizdeki peygamber, bizi kendi boşluğumuzda ihya eden deli tarafımızdır.

ideal bir şekilde zihni açık, yani ideal bir şekilde normal insan, içindeki hiçlik’ten başka hiçbir şeye tutunmamalıdır… onu işittiğimi farzediyorum: “amaçtan, bütün amaçlardan koparılmışım; arzularımın ve burukluklarımın sadece formüllerini muhafaza ediyorum. sonuca bağlama eğilimine direndiğim için ruhu yendim; tıpkı hayatı da, onun içinde çözüm aramaktan dehşete kapılarak yendiğim gibi… insanın seyri – ne mide bulandırıcı şey! aşk – iki tükürüğün karşılaşması… bütün duygular mutlaklarını salgı bezlerinin sefilliğinden alırlar. asalet varoluşun yadsınmasındadır, harap olmuş manzaralara tepeden bakan bir tebessümdedir yalnızca.

(vaktiyle bir “benliğim” vardı; artık sadece bir nesneyim… yalnızlığın bütün uyuşturucularını tıka basa alıyorum; dünyanın uyuşturucuları bana benliğimi unutturamayacak kadar hafiftiler. içimdeki peygamberi öldürmüş olduğuma göre, nasıl olur da insanlar arasında hâlâ bir yerim olabilir ki?)

bir pazar ogleden sonrasina donusmus evren sıkıntının da tasviridir bu-evrenin de sonu...

hayat, ancak muhayyilemizin ve hafizamizin zayifliklariyla mumkundur.

eczanelerde varolusa karsi hicbir ozel ilac yoktur- yalnizca palavracilar icin kucuk ilaclar... peki berrak, alabildigine eklemlenmis vakur ve kendinden emin umitsizligin panzehiri nerededir? butun varliklar mutsuzdur ama ne kadari bunu bilir? mutsuzluk bilinci bir can cekisme aritmetiginde ya da devasizlik sicilinde boy gostermeyecek kadar vahim bir hastaliktir. cehennemin itibarini dusurur ve zamanin mezbahalarini kir siirlerine cevirir . hangi gunahi isledin de dogdun? hangi sucu isledin de varsin? acin da kaderin gibi sebepsiz.
zaman'in cumlesinde, insanlar virguller gibi yer alirlar; sense onu durdurmak icin , nokta olarak hareketsizlestin.

kader- magluplar terminolojisinin gozde sozcugu...

zihin ayniligi kesfeder, can sikintiyi vucut tembelligi. evrensel bezginligin üç bicimiyle ifadesini bulan ayni degismezlik ilkesidir bu.

deliler disinda hic kimse yalnizken gulmez.

hayalci fatih , insanlarin basina gelebilecek en buyuk ugursuzluktur.

anonim ter , toplumun temeli.

hayat bir uygarligin yegane saplantisi haline geldiginde o uygarlik dususe gecer.

ideolojiler yuzyillar boyunca ayakta duran barbarlik temeline bir cila cekmek icin, butun insanlarin paylastigi caniyane egilimleri ortmek icin icat edilmislerdir sadece.

önyargi kendi icinde yanlis, ama nesiller tarafindan biriktirilmis ve aktarilmis olan organik bir hakikattir.

bizzat gelecegi bir mezarlik gibi olmayi bekleyen her seyin potansiyel mezarligi gibi goren kisiyi bezginlik beklemektedir.

umit bir kole meziyetidir.

her tarafta isteyen insanlar... capsiz ya da esrarengiz hedeflere dogru kosusturan adimlarin maskaraligi, cakisan iradeler herkes bir sey istiyor, kalabalik bir sey istiyor bilmem neye dogru yonelmis binlerce insan.
onlari izleyemezdim hele onlara hic meydan okuyamazdim. sasirip kalirim: onlara bunca canliligi hangi mucize veriyor? olaganustu hareketlilik: bu kadar az ette bunca hayatdoluluk ve bunca histeri!

kotumserlik- beklentilerini bosa cikarmasindan oturu hayati affedemeyen magluplarin o zalimligi.

urkuntu devirleri sukunet devirlerini bastirir; insan olay bollugundan ziyade olay yoklugundan rahatsiz olur; tarih de onun can sikintisini reddetmesinin kanli urunudur.

emil michel cioran / Çürümenin Kitabı

5 Oca 2016

''Şey''



“Kendimi bırakmalıyım,” diye söylendi. Direnmekten vazgeçmeliyim. Yaşamalıyım ve görmeliyim. Bilmediğim bu ülkeye yolculuktan korkmamalıyım. Kimsenin ilgilenmediği bu silik insanların dünyasına girmeliyim. Selim’in yolculuğu yarıda kaldı, aklı da... Benim ne işim var onların ara- sında? Olur mu Selim? Ben onları ne yapayım? Onlar beni ne yapsınlar? Öyle deme Turgut. Seni görünce nasıl sevinirler bilemezsin. Benden de selam söylersin. Kusura bakmayın işi çıktı gelemedi dersin. Onlar anlarlar. Rüya gibidir Turgut: aklınla karşı koymazsan birdenbire bir kapının önünde bulursun kendini. Hepsi kapının önüne birikmişler seni bekliyorlar. Onlar seni istiyorlar Selim: tutunamayanlar prensini istiyorlar. Öyle anlatmadık mı kerhanede? Sen anlattın Turgut. Kapının önünde fazla durma, hemen içeri gir Turgutçuğum Özben. Onların kahramanı sensin. Bir kahraman bekliyorlardı yüz yıllardır. Kendileri gibi olmayan, gene de onları anlayan bir masal kahramanı. Gir içeri, bekletme zavallıları canım kardeşim! Onlar, kendi mantıklarıyla, senin gelişinin nedenlerini anlattılar sana. Dinledikçe hak vereceksin onlara. O kapının önüne sürüklenmenin nasıl kaçınılmaz bir kader olduğunu anlayacaksın. İlk şaşkınlığından utanacaksın. Rüyada da öyle değil midir? Bırak kendini: rüyada yaşamaktan güzel ne var ki? Dilediğin insanları da yanına alırsın: dairedeki, mühendis olmak iste- yen memur gibi. Maceranı yaşa canım kardeşim. Bütün acılarını, senin gibi kahraman bir savaşçıya anlatmak istiyorlar. Birbirlerine anlatacak sözleri kalmamıştı. Seni milletve- kili seçtiler oybirliğiyle. Onları temsil etme yetkisini aldın artık. Düşün, önüne ne fırsat çıkıyor: istediğin kadar oynayabilirsin artık. Çekinmeden istediğini söyleyebilirsin. Her şey, nasıl isterseniz öyle olur. Zaman kavramını silersiniz: istediğiniz çağdaki insanlarla birlikte yaşarsınız. Kimse kapıdan çevirmez sizleri. Bütün olumsuzlukları kaldırırsınız ortadan. Bütün maceraların sonunu istediğiniz gibi bitirirsiniz. Kimse engel olmaz size. İsterseniz dünya nimetlerini tadarsınız sonuna kadar, isterseniz manastıra çekilirsiniz hep birlikte, kadınlı erkekli. İsterseniz ikisini de birlikte yaşarsınız. Bir yandan en güzel şarapları yaparsınız dağlarda keşişler gibi; bir yandan şehirlere götürüp içersiniz, o şarapları en karanlık meyhanelerde, Dostoyevski’yle birlikte. Çocuklarınız doğar kadınlar yorulmadan; karınlarında taşımadan doğururlar onları. Kanunlar çıkarırsınız benim açıklamalarımda olduğu gibi: herkesi her şey yaparsınız kimseye danışmadan ve anayasaya uygunluğuna bakmadan: zorlamadan uyulacak kanunlar yaparsınız. Dairedeki memuru mühendis yaparsınız. İçinizde hiçbir acılık birikmez. Ne bırakılmış olmanın, ne anlaşılmamanın, ne yaşamamanın, ne de baştan yaşayamamanın acısı düzeninizi bozmaz. Düşünmeden kapılırsınız olaylara. Sonu ne olacak diye korkmazsınız. Sonu yoktur ki...Sonu gelmez şövalye romanları gibidir bu yaşantı: en zor anlarda daima açık bir kapı bulunur girip saklanacak. Ne gördün bütün kapıların birer birer kapandığı bu dünyada? Hangi kusurunu düzeltmene fırsat verdiler? Son durağa gelmeden yolculuğun bitmek üzere olduğunu haber verdiler mi sana? Birdenbire: “Buraya kadar!” dediler. Oysa, bilseydin nasıl dikkatle bakardın istasyonlara; pencereden görünen hiçbir ağacı, hiçbir gökyüzü parçasını kaçırmazdın. Bütün sularda gölgeni seyrederdin. Üstelik, daha önce haber vermiştik, derler onlar. Her şeyin bir sonu olduğunu genel olarak belirtmiştik. Yaşarken eskidiğini ve eskittiğini söylemiştik. Sevginin ölümünü her pazar çanlar çalarak ilan etmiştik. İşte onların kanunları böyle. Bizimkilere benzeyebilir mi hiç? Şehrin duvarlarına sırayla üç kere ilan asıyorlar: sevginize dikkat! Dördüncüde ilan ve sevgiyi kaldırıveriyorlar. Onlarla başa çıkılmaz Turgut. Ben çıkabildim mi? Bilincin uyarmasın seni. Dikkat et Turgutçuğum, bu güzel hayalleri, şekilleri kaybetmesin bilincin. Kurtar kendini onun baskısından. Rüyadan gerçeğe geçmenin acılarını yaşama. Ne olur Turgut uyanma sakın. Ne olur uyanma... ne olur... ne olur... silme...

Burnuna konan bir sinek uyandırdı Turgut’u. Çevresine baktı: nerede olduğunu hatırlayamadı. Sabah mıydı? Masaları gördü. Gözlerini kapadı. Nerede olduğunu buldu önce. Saatine baktı: güneş var ve üç buçuk. Öğleden sonra olmalı. Uyandım Selim. Kendimle biraz yalnız kalmalıyım. Kendimi karşıma alıp öğüt vermeliyim. Bilmediğim bir maceraya atılıyorum çünkü. Kuvvetlerimi gözden
geçirmeliyim. Ellerini inceledi, parmaklarını oynatarak: eller hünerlidir. Yumruğunu sıktı: kuvvetli eller. Başarır mıyız dersin Olric? Kollarını, sandalyenin iki yanına dayayarak gerindi. “Daha vaktim var, daha vaktim var,” diye söylendi. Vaktim de var, içim de var. Bütün kuvvetimle mi atılacağım maceraya? Onu bile korumayacak mıyım? Onu, o “şey”i? Kimsenin bilmediği bir parça: tarifi güç, gene de varlığını çok iyi bildiği “şey”. Onu da tehlikeye atacak mıydı? Bütün Turgut’u hiçbir zaman teslim etmemişti. Hiçbir zaman. Onu kendine saklamıştı. Değerini yalnız Turgut’un bildiği bir “şey”. Başkaları da birçok şeyler saklarlar insanlardan: gene de bir şey kalmaz kendilerine. Bu “şey” öyle değildi. Anlatılsaydı değeri kalmazdı ki. Bu nedenle anlatılamazdı. Bu “şey”i birine verseniz de farkında olmaz aslında. İnsan uzun uzun anlatsa, “onun” kendine güven verdiğini söylese, merak ederler belki. Fakat görünce bir “şey”e benzetemezler muhakkak.

Bu muydu, derler o “şey”. Verdiğiyle kalır insan. Ezer, buruşturur, yere atarlar. Bazı ukalalar da Latince isimler takarlar bu “şey”e. Tarifler, benzetmeler... Ben ne dediğimi biliyorum. Benim, Turgut Özben’in özbenliği. Kelime oyunu yapıyorum, oyuna getiriyorum. Kendimi ele vermiyorum.

 Tutunamayanlar / Oğuz Atay

                             

29 Kas 2015

Beni olduğum gibi kabul edecek bir Tanrı'ya tabi ki inanabilirim!




belki de yüreksizlerin asıl cezası budur: gerçeği, iş işten geçtikten sonra, artık yapılabilecek hiçbir şey kalmadığında görmek, anlamak..


her şey, unsurlar ve fiiller, seni yaralama da elbirliği ederler. burun kıvırmanın zırhına mı bürünmelisin? kendini bir tiksinti kalesinde tecrit mi etmelisin? insanüstü kayıtsızlıklar mı düşlemelisin? zamanın yankıları seni son yokluklarının içinde de mağdur edeceklerdir.. kanamanıönüne hiçbiri geçemediğinde, fikirler bile kırmızıya boyanır, ya da tümörler gibi birbirinin üzerine tırmanır eczanelerde varoluşa karşı hiçbir özel ilaç yoktur  yalnızca palavracılar için küçük ilaçlar peki, berrak, alabildiğine eklemlenmiş, vakur ve kendinden emin ümitsizliğin panzehiri nerededir? bütün varlıklar mutsuzdur; ama ne kadarı bunu bilir? 



kök sözcüğünü sevmem, imgesinden daha da az hoşlanırım. kökler toprağa gömülür, çamurun içinde kıvrılıp bükülür, karanlıklarda dal budak salar; daha doğumundan başlayarak ağacı tutsak eder ve gözünü korkutarak beslerler: “özgür kalırsan ölürsün!

ağaçlar, boyun eğmek zorundadır; kökleri onlara gereklidir; insanlara değildir oysa. bir ışığı soluruz, gözümüz göklerdedir ve toprağın altına girdiğimizde, çürüyüp gitmek içindir bu. doğduğumuz toprağın cansuyu, ayaklarımızdan başımıza doğru yükselmez; ayaklar yalnızca yürümeye yarar. bizim için, yalnızca yollar önemlidir. bize göz diken, bizi isteyen onlardı yoksulluktan zenginliğe ya da başka bir yoksulluğa, kölelikten özgürlüğe ya da kanlı bir ölüme giderken. ve o zaman, tıpkı doğduğumuz gibi, kendi seçmediğimiz bir yolun kıyısında ölüp gideriz.

dünyadaki çoğu insan kanıtlanabilir gerçeğin peşine falan düşmez. gerçek denilen, çoğu durumda söylediğin gibi güçlü bir acıyı da beraberinde getirir. dahası çoğu insan acıyı beraberinde getiren gerçeği falan aramaz. insanların gereksinim duyduğu, kendi varlıklarının biraz daha derin bir anlamı olduğunu hissettirebilecek hoş, rahatlatıcı öykülerdir. işte o yüzden din dediğin şey var olabiliyor.

hayatını değiştiremeyecekse, bir insana neden asık olasın ki?


akşam olmaktadır albayım. 
bütün güzel oyunlarda, heyecanı arttırmak için akşam olur albayım: ışıklar yavaş yavaş söner. güneş demek istiyorum albayım. parantez içine yazılır 'hava kararmaktadır' diye. aynı parantezin içine italik yazılır albayım. uzatma hikmet, denir ona gerçek hayatta. 
oyunda ise denmez..


yaza unutma mevsimi, diyorum ben... kışa anımsama; 


sen olduğun gibi yaşamak istiyorsun kafamda:bir varlık kavram olarak çıkıyorsun karşıma.yaşanırken düşünülmesi ve düşünürken yaşanması gereken bir mesele olmak istiyorsun.

her canlı türünün kendine en büyük kusurunun adını verdiğini hayal et. biz kendi türümüze kibir diyebilirdik.

dünya sahtekarlarla doludur azizim. insanlar samimi değildir; herkes birbirini kırar, incitir. bizim o koca koca kitapları devirmemiz, iki satır samimiyet bulabilmek içindir...

iki insan arasındaki aşk ölür, derler. bu doğru değil. aşölmez. eğer ona layık değilsen seni bırakır gider. o ölmez; ölen sen olursun. aşk deniz gibidir. sen işe yaramaz biriysen, sularda kötü bir koku çıkarmaya başlarsan, o zaman deniz, dışarıda bir yerde ölmen için kusar atar seni.

kenarlarım törpülendi. denizdeki cam kırığıyım ben. dikkatli bakarsanız içimi görebilirsiniz.

unutma ki, sevgili dostum, ölümlüdür görüntüler dünyası, ölümlü, son derece ölümlüdür giysilerimiz, saçlarımız, vücudumuzun kendisi ayrıca.


çoğunluğunun bir işte çalıştığı, aynı dükkânlardan alışveriş yapıp aynı yöntemlerle yediği, aynı şeyleri konuştuğu, çocuklar doğurduğu, sonra onların hep birlikte okula gittikleri, aynı renk giysilerle sınıflarını geçip mezun oldukları, ardından tabur tabur askeri birlikler oluşturdukları, aynı marşları aynı biçimde söyleyerek aynı koğuşlarda aynı kıvrılışlarla yattıkları ve bu edimlerle beraberlik ruhunu yakaladıklarını sandıkları, sonra bir bavul dolusu anıyla terhis olup eve döndükleri, anne babalarına hiç değişmeyen ve toplumun hazırladığı reddedilmez duygularla sarıldıkları, aynı yasalara uyarak evlendikleri, babalarından devraldıkları yöntemlerle seviştikleri ve babalarından boşalan iş kadrolarına kapılanınca dünyanın yarısını ele geçirmişcesine sevindikleri, sevinçlerini aynı yüz ışıltısıyla yansıttıkları ve tıpkı kendilerinden öncekiler gibi, gene çocuk doğurdukları ve onları besleyip büyütmeye başladıkları ve bütün bu olup bitenlere dönüp duran paslı bir çember diyecekken akıp giden yaşam adım verdikleri uyumsuz bir toplumda, yelken kulaklı bir uyumsuzdum ben.


.      

düşün ki, milyonlarca yıl önce her şey yaratılırken, bu masalın eşiğinde dursaydın ve senin günün birinde bu gezegendeki bir hayata doğmak isteyip istememeyi seçme şansın olsaydı... ne zaman doğacağını bilmeyecektin, ama ne olursa olsun kısa bir süreden bahsedilecekti. eğer günün birinde dünyaya gelmeyi seçecek olursan, onu ve üzerindeki her şeyi tekrar terk etmek zorunda kalacağını bilecektin. neye karar verirdin?

21 Tem 2015

bütün düşüncenin en yüksek çelişkisi, düşüncenin, düşünemeyeceği bir şey bulma çabasıdır.




her gün; bir öncekine zincirlidir. fakat haftalar kanatlıdır. bir saniyenin on yıldan hızlı geçtiğini zannedenler, benim hayatımı yaşamadılar.

          

5 Ekim



 


  Buluşmaya, vaktinden önce ve ilk gelen Nadja, ama aynı Nadja değil. Oldukça güzel giyinmiş, siyahlarla, kırmızılarla; geniş kenarlı bir şapkası var, çıkarıyor onu ve yulaf sarısı saçlarını gözler önüne seriyor, dünkü inanılmaz karmakarışıklıktan vazgeçmişler sanki saçları, ipek çorapları var, ayakkabıları çok güzel. Bütün bunlara rağmen konuşma daha bir zorlanıyor, Nadja konuşurken bazı tereddütler içinde. Bu, getirdiğim kitapları eline alıncaya kadar sürüyor (Yitik Adımlar, Gerçeküstücü Manifesto): "Yitik Adımlar mı? Yitik Adım diye bir şey yok ki." Kitabı büyük bir merakla karıştırıyor. Kitapta alıntı yapılan Jarry'nin bir şiiri dikkatini çekiyor:

Çalılıklar içinde, Venüs tepesinde menhirlerin ...

İki kez oldukça hızlı okuyup sonra daha bir yakından incelediği bu şiir, tiksindirmek şöyle dursun, basbayağı duygulandırmışa benziyor onu. İkinci dörtlüğün sonunda gözleri yaşarıyor, bir orman görüntüsüyle doluyor. Ormanın yakınından geçen şairi görüyor, deyim yerindeyse uzaktan izleyebiliyor onu... "Yok hayır, yakınından geçmiyor ormanın, çevresinde dolanıp duruyor. Ormana girecek gücü yok, girmiyor da." Şairi kaybediyor sonra ve şiire dönüyor, okurken kaldığı yerin biraz üzerinde, kendisini en çok şaşırtan sözcükler üzerinde duruyor, her bir sözcüğe, sözcüğün gerektirdiği gibi, onu kavradığına dair işaret veriyor, doğru biçimde özümlüyor, benimsiyor.

Çeliklerinden sıyır at samur ile kakımı.

"Çeliklerinden mi? Samur ... ve kakım. Evet anlıyorum: Bıçak gibi kesici inler, buz gibi ırmaklar: Çeliklerinden yani." Biraz daha aşağıda:

Yerken, C'havann mayıs böceklerinin gürültüsünü,

(korkuyla kitabı kapatarak:) "Oh! Ölüm bu!"

Kitapların kapakları arasında renk ilişkisi, şaşırtıyor, çekiyor onu. Bu renk bana "gidiyor" Nadja'ya göre. Özellikle yapmış olduğum besbelli (biraz da olsa). Daha sonra hayatta tanıştığı iki erkek arkadaşından söz ediyor: Birisiyle Paris'e yeni geldiğinde tanışmış ve genelde "Büyük dost" diye niteliyor onu, zaten böyle de hitap edermiş ona, o ise kim olduğunu bilmesini istememiş hiç, ona hala büyük bir hayranlık duyuyormuş, yetmiş beşine merdiven dayamış, uzun süre sömürgelerde kalmış bir adammış bu; yola çıkarken, Senegal’a geri döndüğünü söylemiş ona; öbürü ise bir Amerikalıymış, çok farklı duyguların esin kaynağı olmuş kendisi için: "Üstelik, bir de beni, ölmüş kızının anısını yaşatmak için, Lena diye çağırıyordu. Ne kadar sevecen, ne kadar dokunaklı değil mi? Ama gün oluyor, beni böyle rüyadaymışçasına çağırmasına katlanamıyordum: Lena, Lena... O zaman, ellerimi gözlerinin önünden geçiriyordum defalarca, işte böyle, gözlerinin içine sokarak derdim ki: Hayır, Lena değil, Nadja." Çıkıyoruz. Şöyle bir şey daha söylüyor: "Evinizi gözümün önüne getiriyorum. Karınızı. Tabii ki esmer. Ufak tefek. Güzel. Şuna da bak sen, dizinin dibinde bir de köpeği var. Belki bir de kedisi (bu doğru), ama o uzakta bir yerlerde başka bir şey görebildiğim yok şimdilik." Eve dönmeye kalkıyorum, Nadja takside benimle birlikte geliyor. Bir süre sessiz duruyoruz, sonra birden sen diye hitap etmeye başlıyor: "Bir oyun: Bir şey söyle. Gözlerini kapat ve bir şey söyle . Ne olursa olsun, bir sayı, bir insan ismi. Aynen böyle (gözlerini kapatıyor): İki, iki ne? İki kadın. Nasıl bu kadınlar? Karalar içinde. Neredeler? Bir parkta... Peki ne yapıyorlar? Çok kolay canım, niçin oynamak istemiyorsun? Bense, yalnız olduğum zaman kendi kendimle böyle konuşurum işte, türlü türlü hikayeler anlatırım kendi kendime. Üstelik bomboş saçma sapan hikayeler de değil: Hatta denebilir ki, tamamı tamamına bu biçimde yaşıyorum ben."* Kapıda ayrılıyorum ondan: "Peki şimdi ben? ..Nereye gitsem ki? Ağır ağır, Lafayette sokağına, Poissonniére varoşuna kadar inmek, işe, az önce bulunduğumuz yere geri dönmekle başlamaktan kolay ne var."

* Burada gerçeküstücü yönelişin, idealin son kertesine, onun o güçlü sınır kavramı düşüncesine dokunulmuyor muydu?

 NADJA / Andre Breton

19 Nisan 1905



Soğuk bir Kasım sabahıydı. İlk kar yağmıstı. Bir adam, dördüncü katta Kramgasse'ye bakan balkonunda, üzerinde uzun deri paltosuyla ayakta duruyor, asağıda uzanıp giden bembeyaz caddeyi ve Zahringen Çesmesini sey-dediyordu. Doğuya baktığında St. Vincent Katedrali'nin narin çan kulesini, batıya baktığında da Zytgloggeturm'un yuvarlak çatısını görebilirdi. Ama o ne doğuya bakıyordu, ne de batıya. Gözleri asağıda, karın üzerinde duran küçük, kırmızı bir sapkaya takılıp kalmıstı. Düsünüyordu. Kadının Fribourg'daki evine gitsin mi? Elleri balkonun madeni korkuluklarını kavramıs, düsünüyordu. Gitsem mi? Onu ziyarete gitsem mi?

Onu bir daha görmemeye karar veriyor. Kadın çok yanar döner ve onu hep elestiriyor. Hayatını cehenneme çevirebilir. Belki de onunla ilgilenmeyecek bile. Kadını bir daha görmemeye karar veriyor. Erkek arkadaslarıyla bulusuyor. Eczanedeki isine gidip geliyor. Oradaki kadın asistanının  bile değil. Aksamları Kochergasse'deki biracıya gidip arkadaslarıyla içiyor, fondip yapmayı öğreniyor. Sonra, üç yıl sonra Neuchatel'de bir giyim mağazasında baska bir kadınla tanısıyor. Çok hos bir kadın. Birkaç ay içinde kadına yavas yavas tutuluyor. Bir yıl sonra kadın gelip onunla Bern'de yasamaya baslıyor. Sakin bir hayat sürüyorlar. Aare kıyısında yürüyüslere çıkıyorlar, birbirlerine yoldas oluyorlar. Mutlu bir sekilde birlikte yaslanıyorlar.

İkinci dünyada, uzun deri paltolu adam Fribourglu kadını yeniden görmesi gerektiğine karar veriyor. Onu yeterince tanımıyor bile. Kadın belki çok yanar döner. Davranısları biraz hafifmesrep ama gülümsediğinde yüzü öylesine yumusak ki. Hele o gülüsü, sözcükleri ustaca kullanısı... Evet, muhakkak onu görmeliyim diyor adam. Kalkıp kadının Fribourg'daki evine gidiyor. Kanapede yanyana oturuyorlar. Birkaç 'dakika içinde yüreğinin yerinden kopacak-mıs gibi attığını hissediyor. Kadının bembeyaz kollarını gördükçe dizlerinin bağı çözülüyor. Çılgınca, ihtirasla sevisiyorlar. Kadın onu Fribourg'a tasınmaya ikna ediyor. Adam Bern'deki isini bırakıyor. Fribourg Postanesi'nde çalısmaya baslıyor. Kadının askıyla yanıp tutusuyor. Her öğlen eve geliyor. Yemek yiyip sevisiyorlar. Tartısıyorlar. Kadın, daha çok para gerek diye yakınıyor. Adam yalvarıyor. Kadın, evdeki kap kaçağı adama fılatıyor. Yeniden sevisiyorlar. Sonra adam Postanedeki isine dönüyor. Kadın onu terk etmekle tehdit ediyor. Terk etmiyor ama. Adam, kadın için yasıyor ve çektiği acıdan mutlu.

Üçüncü dünyada, Adam, kadını görmesi gerektiğine karar veriyor. Onu yeterince tanımıyor bile. Kadın belki çok yanar döner. Davranısları biraz hafifmesrep ama gülümsediğinde yüzü öylesine yumusak ki. Hele o gülüsü, sözcükleri ustaca kullanısı... Evet, muhakkak onu görmeliyim diyor adam. Kalkıp kadının Fribourg'daki evine gidiyor. Kapıyı kadın açıyor. Mutfak masasında çay içiyorlar. Kadının kütüphanedeki isinden, adamın eczanedeki isinden söz ediyorlar. Bir saat kadar sonra kadın bir arkadasına yardım etmeye gitmesi gerektiğini söylüyor. Adama veda edip elini sıkıyor. Adam, Bern'e, otuz kilometre gerisin geri, Bern'e dönüyor. Yolda, trende içinde bir bosluk. Kramgasse'de dördüncü kattaki dairesine çıkıyor. Balkonda durup asağıda karın içindeki küçük kırmızı sapkaya dikiyor gözlerini.

Bu üç olay zinciri de gerçekten, aynı anda oluyor. Çünkü bu dünyada zamanın, tıpkı uzay gibi üç boyutu vardır. Nasıl bir cisim, yatay, düsey veya boylamasına üç, doğrultuda hareket edebiliyorsa, aynı biçimde üç doğrultudaki gelecek içinde de yer alabilir. Her gelecek, değisik bir zaman yönünde hareket eder. Her gelecek gerçektir. İster Fribourg'daki kadını görüp görmemek üstüne olsun, ister bir paltoyu alıp almamak üstüne, her karar anında dünya üç dünyaya ayrılır. Her birinde aynı insanlar bulunmaktadır ama bu insanların kaderleri farklıdır. Zaman içinde, sonsuz sayıda dünyalar vardır. Bazıları, her muhtemel kararın gerçekleseceğinden dem vurur. Böye bir dünyada, insanlar yaptıklarından nasıl sorumlu olabilirler ki? Bazıları da, her kararın takipçisi olmak gerektiğini savunurlar. Böyle olmazsa kaos olur derler. Böyle insanlar, her seyin nedenini bildikleri sürece, çeliskili bir dünyada yasamaktan hosnutturlar.

Alan Lightman / Einstein'in Düsleri