.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..
Tutunamayanlar / Oğuz Atay
Tutunamayanlar / Oğuz Atay
9 Şub 2016
Ben de bir bıçakla gölgemi kessem, bu lanetli ruhtan kurtulabilir miyim?
aşk üzerine
“aşka, tüketilecek, sahip olunacak ya da teslim olunacak bir nesne gözüyle bakıldığı zaman nefret de ortaya çıkar.”
“çağımızda sözüm ona dürüst ilişki, iki tarafın da tüketici olduğu, birbirini tükettiği, birbirinden tükettiği bir ilişkidir.”
“kendiliğinden değil de, daha çok bir tanıma bağlı olarak ele aldığımız sahiplenici aşk çabuk biter.”
“ tüm sürecin anlamını değerlendirecek yerde, aşkı unutup ilişkiyi ve onun sonucunu yargılarız.”
“duyularımızın ortak yaşanmışlığı aracılığıyla aşkı paylaşmaktansa, ona sözcüklerle sahip çıkmaya çalışıyoruz.”
“aşk, sözden önce de vardı.”
“aşk, yaşamdan güçlü olamaz. özgürlükten yoksun olarak da varlığını sürdüremez.”
“aşka sahip çıkmakla, aşkı bitirmiş oluyoruz.”
“sensiz yaşayamam" sözleri, sevgililerden biri ayrılmak istediğinde diğerinden gelen umutsuz bir çağrıdan başka bir şey değildir artık.”
"insanın sevdiğine sahip olma tutkusu aşkın kendisinden ağır basmaya başladığı an, bu aşk değildir artık. aşk yaşamdan güçlü olamaz, özgürlükten yoksun olarak da varlığını sürdüremez."
“yaşam, aşk uğruna inanç ve davranışlarını tümüyle değiştiren kişilerle doludur.”
yaşam üzerine
"hasta olduğun için değil, hayatta olduğun için öleceksin."
“evrenin uçsuz bucaksızlığı ile yekvücut olmak yerine, sabit bir zaman ve mekânda denetlediğimizi sandığımız kısır dünyalar kurarız kendi kendimize.”
“hayat ‘giysi’lerimiz genellikle önceden biçilmiş, hazır giyim olarak tasarlanmıştır.”
“temel çabamız hep doğrulamak, hep olayları gizemli olmaktan çok anlamlı gösteren anlaşılır modeller uydurmaya çalışmaktır.”
“oysa, kendimizi ömür boyu sabit hedeflerle sınırlayarak sadece limandaki teknelere binmeyi ve bilinen iki iskele arasında yolculuk yapmayı yeğliyoruz.”
“zeka, güzellik, adalet, sevgi, özgürlük gibi şeyler ölçülemez ve kıyaslanamaz. onlar ancak, tanımlanmadıkları ve standartlaştırılmadıkları ölçüde var olabilirler.”
özgürlük üzerine
“özgürlük, uyuşmazlığın bir fonksiyonudur. hiçbir zaman uyuşmak zorunda kalmama sürecidir özgürlük.”
“özgürlüğün esası, bir nesneyi, bir kişiyi, bir düşünceyi ya da bir çiçeği bir diğerine tercih etmek değil.”
“özgürlük insanın belli bir eylemde, belli bir düşüncede derine inebilme kapasitesidir.”
“özgürlük savaşı, elimizde olanları koruma ve saflığı bozulmamış deneyimlerimizi gelecek kuşaklara aktarma çabası olacaktır.”
zaman üzerine
“ölümü hazırlayamazsınız. hayatı hazırlayamazsınız. onlar öylesine, olduğu gibi gelir. hayattan bir ‘an’ı soyutlayamazsınız. hiçbir şey o ‘an’a bağlı olamaz. her şey sürecin bir parçasıdır.”
“geçmişteki süreçlerden belirli ‘an’ları koparıp, geçmişte çok mutlu ya da çok mutsuz olduğumuza karar veremeyiz. geçmişte yaşanmış ‘an’lardan hatırladıklarımıza dayanarak yeniden kurulan şey, hapishaneden farksızdır.”
“insan mutlu bir ‘an’ sipariş edemez – ne geçmişten, ne de gelecekten.”
“yaşamlarımızda sihirli ‘an’lardan oluşan bir sirk kuruyoruz. yaşamlarımız, her olayın bizi sihirli bir ‘an’a götüreceği umuduyla yaşanan bir olaylar dizisi.”
“zamanın olmadığı yerde özgürlüğü duyumsayabiliriz ancak.”
sanat ve yaratıcılık üzerine
“yaratıcı çalışma, yaşama eyleminin üzerine geçirilmiş bir deli gömleğidir.”
“yaratıcılık, yoğun yaşayan ve sevgiyi başkalarıyla nadiren paylaşan insanların giriştiği umutsuz bir eylemdir.”
“durmadan birbirimiz için gösteri yaptığımız, ama asla birlikte icrada bulunmadığımız toplumlarda yaşıyoruz artık.”
“sanatta teknik mükemmeliyet ve uzmanlaşma peşinde koşmak, sevişmede ustalık peşinde koşmaktan farklı değil.”
“her fotoğraf çektiğimizde, resmi çekilen nesnenin zaman ve mekânla olan birlik duygusunu yok ediyoruz.”
seçimler üzerine
“ne var ki, yaşamı bu kadar az düşünen, yaşamı düşünmek gerektiği konusunda herhangi bir bilinçli çaba harcamadan yaşayıp giden bizler, başkasının yaşamı etkileyen konularda taraf seçmekte son derece aceleci davranırız.”
“taraf seçmekle, içine hevesle kendimizi hapsettiğimiz gettolar kurmuş oluruz.”
“taraf seçmenin totalitarizmi budur işte: yaşama ait olmayı seçmeden, birbirimize ve bizzat kendimize karşı olmak…”
“taraf seçmemek, kurulu düzenin meşruiyetine meydan okumaktır.”
“seçmek, böl ve yönet kuralını kendi kendimize dayatma yöntemidir.”
“seçmek suretiyle biz’i birçok ‘biz’lere bölüyoruz.”
“sürekli değişiklik ve belirsizlik gösteren bu evrende her türlü seçim bir iddia ve gösteriş eyleminden ibaret.”
“aralarında seçim yapması olanaksız şeyleri seçmeye başlayarak özgürlüğümüzü yitirmeye başlarız."
"totalitarizmin kendini yeniden üretmesi, yalnızca baskıcı güçlerin zora dayalı yöntemleriyle değil, bireylerin de sınırlı bir özgürlüğe razı olmasıyla gerçekleşir."
kahramanlar üzerine
“özgür toplumda kahramanlara yer yoktur. özgür insanın kahramanı olmaz.”
“kahramanlar her şeyin daha iyiye gideceği kandırmacasına dayanarak, halka mesajlar vermekte kullanılırlar.”
“özgür bir insanın kahramanları olamaz, çünkü kahraman statükoyu simgeler.”
“kahramana duyduğumuz gereksinim, kendi içimizdeki güvensizlikten doğar.”
gece üzerine
“yaşam, gecenin konusudur.”
“her şeyden arınmış, çıplak vücut geceye aittir."
"gündüzleri hayatta kalmak için çalışırız geceleri yaşamak için"
“gece, düzen güçleri hep uykudadır"
“kolektif deliliğin zirveye tırmandığı noktada, bireysel delilik şiddetle reddedilir.”
sessizlik üzerine
"sessizlik, duyularla algılananların tümünün doruk noktasıdır. söylenen sözcük, sessizliğe yapılmış bir müdahale, bütünlüğe yapılmış bir tecavüzdür"
barış üzerine
"barışı koruyan hep bizim silahlarımız, tehdit eden ise başkalarınınkidir."
amaçlar üzerine
“amaçlar birer sözleşme değildir. giriştiğimiz faaliyetler hayata açılan yollardır sadece; hayatın güzelliği ve gizemiyle ilgili deneylerdir."
enformasyon üzerine
“hiçbir ayrım yapmadan haberleri izlemenin yol açtığı edilgenlik, kolayca yönetilmemizi ve manipüle edilmemizi sağlar.”
“haber ve bilgiye boğulmuş rafine totaliter toplum, tarihi silen bir toplumdur.”
iktidarlar üzerine
“iktidarın en büyük korkusu muhalefet değil, ciddiye alınmamaktır.”
“tarih bilinci az olan ya da hiç olmayan bir toplumu yönetmek kolaydır.”
“gündelik yaşamlarındaki baskı ve sömürüyü sorgulamaktansa soyut, uzak hedeflerle uğraşanlardan egemen düzen pek korkmaz.”
delilik üzerine
“gerçeğe benzersiz bir bakış açısından bakmak, deliliğin doruk noktasını oluşturur. “
“deli öylesine yalnızdır ki tuttuğu yolda, dünya ve evrenle duygu birliği içinde olsa bile, övgü ve cezanın da ötesindedir o.”
yargılamak üzerine
“insanın yargılamayı reddetmesi, onun kibirli biri olduğu anlamına da gelmez. asıl kibirlilik yargılamaktır."
kötülük üzerine
“kötülük, düşmanın özelliklerinden ya da kişiliğinden çok, hepimizin içindeki ‘düşman’ kavramı içinde saklıdır.”
cinsellik üzerine
“cinselliğimiz bedenimizden çok zihnimizdedir.”
ölüm üzerine
“ölümü yadsıyarak, ölümü gülünç ve çaresiz çabalarla ertelemeye çalışarak hayata körleşiyoruz.”
kitleler üzerine
"asıl açıklanması gereken, neden aç insanın çaldığı ya da sömürülen adamın grev yaptığı değil; neden aç insanların çoğunun çalmadığı ve sömürülenlerin çoğunun greve gitmediğidir."
“nasıl ve ne kadar değişeceğimiz, bir halk yığını olarak, itaat etme ve uyum sağlama eğilimimizin bir fonksiyonudur.”
sistem üzerine
“düzen, insanları toplumsal kategoriler olarak ele alır ve manipüle eder.”
gündüz vassaf- cehenneme övgü
Bu şehir yüzyıllardır erkektir ve kadınları sevmeyi bilmez.
O gece hiç uyuyamadım.”
yıllar geçmiş. oğlum benim kaçtığım yerde büyümüş. babam ölmüş. oğlum öldü ölecekmiş. ben hala gömülmemişim. devrim olmamış, her şey yalanmış.
şimdi bir dua değil, beddua oku bana papaz efendi. içinde bütün bu memleketlere, devrime ve babama lanet olsun. sonra tabutumu ver bana. gömülmek istemiyorum buraya. toprağın derinlerinden çıkarım. başka, bambaşka bir kıtaya gider, oranın toprağına yatarım. ararsam eğer mutlaka bulurumbir yerlerde vicdanlı bir memleket. benimkine ve sizinkine benzemeyen. oğlumu da koyarım o tabuta ve ölü babamı ve mümkünse raflara kaldırılmış bütün eski inançlar... giderim... uzaklara. daha uzaklara... tekrat tekrar ölmeye ve huzurla gömülmeye huzurlu bir memlekette.
mezarlar ! mezarlar insanlarin geçmişidir. ziyaret etseler se etmeseler de. geçmişimizi göme göme... inciler sahte. mezarlar boş. sanır mısın ki, ölünü gömdüğün o mezar, emaneti sonsuza kadar saklar. aç bak. bütün mezarlar bomboş. kara delik dedikleri, öyle sandıkları gibi, fezada değil, toprağın içinde. toprağın ta dibinde bir sürü kara delik var ve sen geçmişin olan ölülerini toprağa emanet ettiğini sanırken, aslında küçücük ve derin çok derin, uçsuz bucaksız kara deliklerden içeri atıyorsun. ara bak bakalım mezarlardan birinde, herhangi birinde, ölünü, herhangi bir ölünü koyduğun gibi bulabilecek misin ?"
yemek yapmayı, evi toparlamayı, sizi anlamayı öğrenemedim.benden ne istediğinizi öğrenemedim.beni sevip sevmediğinizi hiç bilemedim.sadece kendime çiçeklerden çaylar demledim ve sizi seyrettim.
-bahardı öldüğümde. duvarlar ben öldükten sonra yıkıldı.umutlar ben öldükten sonra dağıldı.kaybedenler neyi kaybettiklerini bile bilemeden dünyanın dört bir yanını saçıldı.
-ah hadi söyle bana, ölünce içimdeki şarkılara ne olacak benim? diyelim ki yarın ben öldüm, şarkılar da ölür mü benimle ?
herşey istediğimiz gibi olsaydı tanrı'ya ne gerek kalırdı. yalvarmalarla kendini var hisseden tanrınız sizi yalvartmayacaksa, eteklerine kapatmayacaksa neden yaratmış olsun. tapının diye yarattı sizi, isteyin ve elde edemeyin ama yine de öfkelenmeden boyun eğin diye yarattı sizi!"...
“Düşler de gözlerle mi görülür anne?”
“Deliliğin cazibesi ne kadar tehlikelidir bilemezsiniz…”
“Gelecekle ilgili güzel hayaller kurmak insanı iyileştirir. Geleceği umutsuz insan, çok geçmez, ölür.”
“Kalpler tepelerden kıyılara yuvarlanır ama kıyılardan tepelere tırmanmaz mı demiştin?
Aşkı hikaye yapan imkansızlıktır değil mi anneanne?”
“Bana ait tek odanın penceresi hep karanlığa bakar. O yüzden geçmişimi de göremem geleceğimi de. Zifiri bir hayatın içinde hem kalabalık, hem yalnızlık.”
ve ikimiz aynı anda, ayrı ayrı, birbirimize hiç söylemeden, yukarıdaki hayatın aşağıdaki hayattan daha aşağıda ve aşağıdaki hayatın yukarıdaki hayattan daha yukarıda olduğuna şaşsak.
İnsan hastahane odasına yerleştikten sonra dış dünyanın gerçeğini bir anda unutur.Sanki orada doğmuş,hep orada yaşamış ve orada ölecekmiş gibi.Hayatın hastalıktan ibaret olduğuna ikna eder insanı hastane zamanları.ah doktorcuğum o şarkıyı alırken içimden dikkat et çok güzel bir cümle vardır, o düşmesin.…Ve limon çiçekleri muhteşemdir ama gel gör ki meyvesini dilin damağın kamaşmadan yiyemezsin..Aşk da öyledir çocuğum doktorcuğum.Şarkılar gibidir...
Dağa baktığımda dağ görmem
Suya baktığımda su görmem
Gözlerimin yerinde derin bir boşluk
Yüreğimin yerinde yalçın bir korku
Kadınım…
Suya baktığımda su görmem
Gözlerimin yerinde derin bir boşluk
Yüreğimin yerinde yalçın bir korku
Kadınım…
Babama annemin onu gerçekten sevmesinin imkansız olduğunu sen mi söylemiştin anneanne? Kalpler tepelerden kıyılara yuvarlanır ama kıyılardan tepelere tırmanmaz mı demiştin? Babamı, annemin onu sevmediğine inandıran sen miydin? İkisini de aslında sen mi öldürdün? Aşkı hikaye yapan imkansızlıktır değil mi anneanne?”
Pencereden dışarı bakıyorum.
İçimde ateşler yakıyorum.
Yaptığım her yemek o ateşte pişiyor.
Doğurduğum her çocuk o ateşte eriyor.
Sevdiğim her erkek o ateşte ölüyor.
Bir bardak su içsem… Söner mi?
İsteklerimi nehre gömsem… Cinayetler biter mi?
Her şey senin yüzünden, diyor babam.
O kupkuru bir adam.
İçinde ne ateş var, ne su.
O da biliyor, benimse içimde hem ateş var, hem su..
İçimde ateşler yakıyorum.
Yaptığım her yemek o ateşte pişiyor.
Doğurduğum her çocuk o ateşte eriyor.
Sevdiğim her erkek o ateşte ölüyor.
Bir bardak su içsem… Söner mi?
İsteklerimi nehre gömsem… Cinayetler biter mi?
Her şey senin yüzünden, diyor babam.
O kupkuru bir adam.
İçinde ne ateş var, ne su.
O da biliyor, benimse içimde hem ateş var, hem su..
Mine Söğüt / Deli kadın hikayeleri
1 Şub 2016
Kaç dolanışta ulaşır sarmaşık çiçek açacağı yere?
Zamanla değil, bir yerde
Benim olmayan bir şeyle yaşlanıyorum
Geçiyorum ilk şeklimi tüketerekten
Ağır ağır yanan bir tuğla harmanını
Billurdan sarkaçlarıyla....
Kalbim, sersemliğim benim..
Edip Cansever
Uçurum
Uçurum
Biliyorum bu iğdiş edilmiş zamandan
Bir buruk gülümseme kalacak;
Uykuda bile dudağımı çarpıtan.
Bir buruk gülümseme kalacak;
Uykuda bile dudağımı çarpıtan.
Metin Altıok
Ben Üzre
Ben Üzre
Aklım her gün sorularla uğunmasa
Belki de dünyayı bir anahtar deliğinden gözlemekle
Yetinecektim
Belki de dünyayı bir anahtar deliğinden gözlemekle
Yetinecektim
Önceden bir tutam hüzündüm- işte nasıl bilirsen
Ayaklarımı savurur da sonra toplardım sokaklardan evlere
Akşam olurdu; eşiklerde durur boyası dökük kapıları aralardım
Aklımda binlerce kitap adı ve binlerce şiirle…
Ayaklarımı savurur da sonra toplardım sokaklardan evlere
Akşam olurdu; eşiklerde durur boyası dökük kapıları aralardım
Aklımda binlerce kitap adı ve binlerce şiirle…
Ahmet Erhan
Bir Resim Olarak
Bir Resim Olarak
İçimdeki taş yerinden kımıldadı.
Göğün altında,
yerin telef edilmiş yüzünde
bir papatyanın “olmaz” yaprağına düştüm.
Ben sustuysam söz de sussun. Olmadı,
taşındım ertesi gün “olur” yaprağına.
Orda büyüttüm hatırayı,
ordan düştü.
Hatıra da unutsun kendini koyuluğunda.
Göğün altında,
yerin telef edilmiş yüzünde
bir papatyanın “olmaz” yaprağına düştüm.
Ben sustuysam söz de sussun. Olmadı,
taşındım ertesi gün “olur” yaprağına.
Orda büyüttüm hatırayı,
ordan düştü.
Hatıra da unutsun kendini koyuluğunda.
Birhan Keskin
Salyangoz
Salyangoz
Ben gidip hayal kuracağım
Siz oturup gerçeğinizi sevin.
Siz oturup gerçeğinizi sevin.
Kesildi sinema afişlerindeki rüzgâr
Meylettiğim aşk da evlilik sonunda.
Meylettiğim aşk da evlilik sonunda.
...
Eriyen karlar gibi gülümseyenim
Geceden başka ışığı yok anıların.
Geceden başka ışığı yok anıların.
Her iç çekişte biraz daha çoğalıyorlar
Yanlızlar bir daha bir daha pencerelerde.
Yanlızlar bir daha bir daha pencerelerde.
İnsan bir mendille gezmeli hayatı
Ne zaman ağlayacağı bilinmez ki.
Ne zaman ağlayacağı bilinmez ki.
Şükrü Erbaş
şimdi düşünelim
sevgilim filan değil
serin gölgeler değil
terli sevişmeler de değil
işte bütün olmazlardan sonra...
kar altında kalan bir pabuç mu
insanın şurası...
sevgilim filan değil
serin gölgeler değil
terli sevişmeler de değil
işte bütün olmazlardan sonra...
kar altında kalan bir pabuç mu
insanın şurası...
Turgut Uyar
Dilekçesi
Dilekçesi
Yaşamlarımız kısa mesafelerde bir kuş uçuşu kadar (göçebilen kuşların yolları ve kargalara verilen yaşam payı dışında ) gençyaz ve yaşlıbahar arasında ufalanan bir yaprağınki denli rüzgârlara açık. Bu bilgi bizi inlerimizden çıkararak (kimi zamanda tam tersi) altruizm adlı meydana gönderiyor. Belki meydan bir pazaryeridir, belki de yetişkin maskelerini sorumluluk duygusuyla yüzlerimize yerleştirdiğimiz bir çocuk bahçesi...
Nilgün Marmara
Kırmızı Kahverengi Defter
Kırmızı Kahverengi Defter
kalbim
bir gün elbette sana hükmedeceğim
elbet geçer bu hüzün mevsimi
bir baykuş bir serçeyle arkadaş olduğu gün
o gün size sevinci de anlatıcam
bir solucan bir leylekle çiftleştiği gün
o gün bahar mevsimidir size aşkı anlatacağım
ve bir gün elbette yıldızları sayacağım.
bir gün elbette sana hükmedeceğim
elbet geçer bu hüzün mevsimi
bir baykuş bir serçeyle arkadaş olduğu gün
o gün size sevinci de anlatıcam
bir solucan bir leylekle çiftleştiği gün
o gün bahar mevsimidir size aşkı anlatacağım
ve bir gün elbette yıldızları sayacağım.
A.Zekai Özger
Yeryüzü sofraları senin açlığını dindiremeyince,nehirlerin ve denizlerin suları senin susuzluğunu gideremeyince,hayat artık sana bir mesaj veremiyor ve kalbinde en cılız sevinç dalgası meydana getirmekten aciz kalıyorsa ,gönlü yalnızlığı arzulayan yorgun bir fil gibi süründen ayrılarak başkalarının coşku ve iştiyaklarından kendini ormanın tenha bir köşesine atmış ve dünyada olup bitenler birden değişiverir , renkler başka ,tasarılar başka ve bütün kainat ba...şka olur.Sen başka olursun ,dertlerin ,coşkuların arzuların başka , 'sözlerin' başka olur.Yüzler hep yabancı çabalar hep boşuna ,yaşamaklar hep abes,söyleşmeler hep hezeyan olup çıkar.Bir sen kalırsın, bir de yabancılık ...
Ali Şeriati / Çöle İniş
''O! Sen! Kimsin?.. Dünyasın, evrensin, özsün, masalsın, biricik ve tek, her şeyi elinde tutansın, tanrı sensin, yargılamamalı, öldürmemeli, yazmalısın, kalıcı olanı; sözü bulmalısın, sözü değiştirmelisin, söz değiştirir, söz değiştiricidir, sen tüm insanlığın soluğusun, sen yoksun, ama yaşamaktasın, kendi evinin yokuşundaki evinin üzerinde bir helikopterin gölgesi düşmüş olan evin sekisi altına gömülü bir avuç topraksın, ölümsün sen.''
Leylâ Erbil / Karanlığın Günü
Belki beklenmedik bir mola,
belki de sürgünde açmış bir parantez
çiçeği. “Hepsi bu”, diye düşünüyordu :
“Kendi yangınımızı kendimiz mi söndürdük hep?”.
Bilmiyordu ki : Çoktandır kadının bakışları
yüzünden geçen her dalgayı okuyordu.
Kaldırdı başını ve gözgöze gelince
kalem kırdı : “Başka birinin yazdığı
senaryoda oynamak istemedim ben”.
Enis Batur
Uçtum gene, o hiçbir doluluğa sığmayan boşluğa. Lambalar yakılmalı değil mi içimde? Korkma büyüt alevi, 'niçin'iyle başbaşa kalsın, sürdüremez olsun yanıtsızlığını."
Buzul Çağının Virüsü / Vüs'at O. Bener
Leylâ Erbil / Karanlığın Günü
Belki beklenmedik bir mola,
belki de sürgünde açmış bir parantez
çiçeği. “Hepsi bu”, diye düşünüyordu :
“Kendi yangınımızı kendimiz mi söndürdük hep?”.
Bilmiyordu ki : Çoktandır kadının bakışları
yüzünden geçen her dalgayı okuyordu.
Kaldırdı başını ve gözgöze gelince
kalem kırdı : “Başka birinin yazdığı
senaryoda oynamak istemedim ben”.
Enis Batur
Uçtum gene, o hiçbir doluluğa sığmayan boşluğa. Lambalar yakılmalı değil mi içimde? Korkma büyüt alevi, 'niçin'iyle başbaşa kalsın, sürdüremez olsun yanıtsızlığını."
Buzul Çağının Virüsü / Vüs'at O. Bener
son kuşlar döker kanatlarını, bana kanatlar verdin
dilsiz sözler, her biri biraz daha yalnızlığım
ve şimdi uçurumlar sığarken iki öpüş arasına
sensiz ben kime gitsem, biraz daha yalnızlığım.
dilsiz sözler, her biri biraz daha yalnızlığım
ve şimdi uçurumlar sığarken iki öpüş arasına
sensiz ben kime gitsem, biraz daha yalnızlığım.
Orhan Alkaya
Konuştuklarımız başlangıçta her zamanki gibiydi, birbirimizi kavrıyorduk, ele geçiriyorduk, sonra sonra işin can damarına geldik. Durdum. Benden söz açmıştı, beni bulmaktan... Durdum. 'Sen zaten arıyordun' dedim, 'bir şeyler arıyordun' dedim, 'onları bulmaya hazırdın' dedim, o zaman karşına ben çıktım, hazırdın bulmaya, bende buldun o aradığını, bende görmek istediğin, bulduğun şeyleri bulmaya hazırdın.
Bilge Karasu
"Sonra unutuş. Olduğun yeri. Nerden geldiğini. Nereye gittiğini. Ne zaman geldiğini. Ne zaman gideceğini. (Çünkü zaman çoktan silindi. Çünkü zaman çoktan yok oldu. Ne mutluluk!"
Ferit Edgü
Yeni bir dilbilgisi kitabı çıktı mı bugünlerde? Öznenin, yüklemin filan başka bir düzen içinde yerleştirilmesini sağlayarak beni istediğim anlama kavuşturacak böyle bir kitap. Ne diyorlarsa, yalnız onu demek isteyenler için geliştirilmiş düşünce ve ifade kuralları ne zaman bulunacak?
Oğuz Atay
15 Oca 2016
Gece Ormanı

Hava erken kararıyor, yağmur tipiye dönüşüyor. Doğudan esen sert step rüzgarı, dağları çoktan kaplamış karı vadiye, kente taşıyor. Uzun, çetin, aman bilmez Doğu Avrupa kışı… Ani sıcaklık düşüşleri, fırtınalar, dayanılmaz soğuk, karanlık… Yekpare bir kristale dönüşen gecede saatlerle yıllar donakalmış. Uzak, sisli, yarı kurgusal görünümlerden ibaret dünya, durgun, donuk, komami andıran kış uykusunda… Hayat çekilebildiğince çekilmiş gerilere, içerilere, kendi derinlerine doğru batmış. Tek bir yıldız seçilmiyor ağır, korkutucu bulutlar arasında, morumsu bir yara izi gibi beliriyor ay,bir avuç kan sargı bezlerinden sızıp pıhtılaşıyor. Damarları patlamış, göz bebeği dağılmış bir göz, güçlükle sıyırıyor kendini karanlıktan, ama onun içe dönmüş, acıyla yüklü bakışı da görmeyi reddediyor. Hiç bir şey söylemiyor, yanıtlamıyor.
Issız ve korkunç soğuk gecede, buz kesmiş sessizlikte yürüyorum. Bir başıma, hayaletli ormandayım. Koca dünyada sağ kalmış son kişi gibi, sargıların arasında beliren ufacık bir yara izi gibi… Ağaçlar çıplak ve kuru, yapraklarıyla birlikte belleklerini de yitirmiş, çaresizce vazgeçmişler kendileri olmaktan, hatırlamaktan, ışığa uzanmaktan… Upuzun, pençemsi parmaklarıyla, günleri, mevsimleri olmayan çıplak bir zamana, salt bekleyiş anlamına gelen zamana işaret ediyorlar.Salt bekleyiş, salt yitiriş… Bir sesin, geceyi çıkaracak bir sözcüğün peşinde yürüdükçe yürüyorum. Gece ormanının derinliklerine… Tek bir yıldız belirmiyor, sözcükler sanki soluğumla saldığım buz parçacıkları gibi dağılıyor sessizlikte, anılar, yaşantılar, duygular, kalınlaşan kar tabakasının altında kıpırtısız, cansız yatıyor. Sadece üşüdüğümü hissediyorum, parmaklarımın artık hiç bir şeyi tutamayacak denli buz kestiğini, ben yürüdükçe gece derinleşiyor, ölülerim mezarlarına çekiliyor ve üşüyorlar…
Bir Pazartesi gecesi, bir Doğu Avrupa kentinin sınırlarında yürüyorum. Aniden bir kuş, sanki uykusunda dengesini yitirmiş gibi, dalların arasından düşüyor, çıt çıkarmadan ölüyor.
Yürümeye devam ediyorum, belki bir sözcüğün peşinde hayatımın sonuna varmayı başaracak, ya da çaresizce hatırlamaya çalışacağım son düşümde ansızın uyanıp çıt çıkarmadan düşüp kalacağım.
11 Oca 2016
Bir çift göz hangi yutturmacayla yalnızlığımıza sırt çevirtir bize?
"giysi bizimle hiçlik arasına girer. vücudunuza bir aynada bakın: ölümlü olduğunuzu anlayacaksınız. parmaklarınızı kaburga kemiklerinizin üzerinde bir mandoline dokunur gibi gezdirin: mezara ne kadar yakın olduğunuzu göreceksiniz. giyimli olduğumuz içindir ki ölümsüzlükle böbürleniriz: bir kravat takıldığında nasıl ölünebilir? giyinip süslenen ceset kendini iyi tanımamaktadır ve ebediyeti hayal ederek bunun yanılsamasını sahiplenmektedir. et iskeleti örter, giysi eti örter: tabiatın ve insanın ince kaçamakları, içgüdüsel ve itibarî aldatmacalar: bir beyefendi çamurdan ve tozdan yoğrulmuş olamazdı… itibar, saygıdeğerlik, kibarlık – çaresizlik karşısında bir sürü kaçış yolu. bir şapka taktığınızda, ana karnında günler geçirdiğiniz ya da solucanların yağlarınızı tıka basa yiyecekleri kimin aklına gelir?"
"sıkıntıyı hiç bilmeyen kişi, çağların doğuşundan önceki dünyanın çocukluğunda bulunmaktadır hâlâ; ahı gitmiş vahı kalmış , kendi boyutlarına aldırmayan o yorgun zamana, kendi geleceğinin eşiğindeyken âniden bir yadsıma lirizmi mertebesine çıkartılmış maddeyi de beraberinde sürükleyerek çöken zamana kapalı kalır. sıkıntı, kendi kendine yarılan zamanın içimizdeki yankısıdır...boşluğun açığa çıkmasıdır, hayatı destekleyen-ya da icat eden- o sayıklamanın kurumasıdır..."
"zira eğer hepimiz panayır cambazı olmasaydık, eğer bilgiç bir şarlatanlığın hünerlerini öğrenmiş olmasaydık, nihayet edepsizlik ya da trajedi düzeyinde samimi olsaydık yeraltı dünyalarımız okyanuslar dolusu kin kusardı, bu okyanuslarda kaybolmak şeref payemiz olurdu: böylelikle onca acaipliğin ve yüceliğin yakışıksızlığından kaçmış olurduk"
"seven kişi aşkı incelemez, harekete geçen kişi eylem üzerine hiç düşünmez: insanoğlunu araştırıyor olmam, olmaktan çıktığı içindir; kendi kendimi incelemem de artık "ben" olmadığımdan: tıpkı diğerleri gibi nesne haline gelirim. imanını tartan mümin sonunda terazinin üzerine tanrı'yı koyar ve ancak yitirme korkusuyla coşkusunu ayakta tutar. safdilliğin, bütünsel ve otantik varoluşun tam zıddında yer alan ahlakçı, kendisiyle ve ötekilerle karşı karşıyalık içinde tüketir kendini: soytarıdır, art düşünceler mikrokozmosudur, insanların yaşamak için kendiliğinden kabullendikleri ve tabiyatlarına kattıkları yapaylığa katlanamaz: duyguların ve fiillerin nedenlerini dillendirir, uygarlığın benzeştirimlerinin maskesini düşürür: onları sezinlemiş ve aşmış olmanın acısını çekmesindendir bu; zira bu benzeştirimler yaşatılırlar, yaşam'dırlar; halbuki onun varoluşu, bunları seyre dalarken, var olmayan ve var olmuş olsa bile kendisine eklenen yapaylıklar kadar uzak olacak bir "tabiat" arayışı içinde yolunu yitirir."
"bütün aşağılanmalarımız açlıktan ölmeye karar veremememizden gelir. bu ödlekliğin bedelini pahalıya öderiz. insanlara bağlı olarak, dilencilik kabiliyeti olmadan yaşamak! şişinen şanslılar, şu giyimli maymunlar önünde alçalmak! yazgınızın, hor görülmeye bile layık olmayan şu karikatürlerin insafına kalması!... toplum bir dert değil bir felakettir: içinde yaşayabilmemiz ne enayi bir mucize!"
her insanın içinde bir peygamber uyuklar ve o uyandığında, dünyadaki kötülük biraz daha artar…
vaaz verme çılgınlığı içimizde öylesine yer etmiştir ki, korunma içgüdüsünün bilmediği derinliklerden doğar. her insan, kendinin bir şey önereceği ânı bekler: ne önerdiği önemli değildir. bir sesi vardır ya, o yeter. ne sağır ne dilsiz olmanın bedelini pahalıya öderiz…
çöpçüsünden züppesine kadar herkes, cinaî cömertliğinin kesesinden harcar; hepsi, mutluluk reçeteleri dağıtır; hepsi, herkesin adımlarına yön vermek ister: ortaklaşa hayat, bundan ötürü tahammül edilmez bir hale gelir; insanın kendi hayatı daha da çekilmez olur: başkalarının işlerine hiç karışmadığı zaman kişi kendi işleri için o kadar endişe duyar ki, kendi “benliği”ni bir dine çevirir, ya da tersten havarilik yaparak “benliği”ni yok sayar: evrensel oyunun kurbanıyızdır…
varoluşun veçhelerine getirilen çözüm önerilerinin bolluğu, ancak bu önerilerin nafilelikleriyle mukayese edilebilir. tarih: ideal imalathanesi… huyu suyu belli olmayan mitoloji, sürülerin ve yalnızların taşkınlıkları… gerçekliği olduğu haliyle tasarlamanın reddi, ölümcül kurgu açlığı…
fiiliyatımızın kaynağı, kendimizi zamanın merkezi, nedeni ve sonucu zannetmeye bilinçsizce meyilli olmamızdadır. reflekslerimiz ve gururumuz, teşkil ettiğimiz et ve bilinç parçasını bir gezegene dönüştürür. eğer dünyadaki konumumuzu doğru olarak anlayabilseydik; eğer kıyaslamak, yaşamak’tan ayrılmaz olsaydı, mevcudiyetimizin ufaklığının açığa çıkması bizi ezerdi. ama yaşamak, kendi boyutlarına karşı körleşmektir…
bütün fiiliyatımız –soluk almaktan imparatorluklar ya da metafizik sistemler kurmaya kadar– kendi önemimiz hakkında bir yanılsamadan, bilhassa da peygamberlik içgüdüsünden çıktığına göre, kendi hükümsüzlüğünü doğru bir şekilde görmesi durumunda, işe yarar olmaya ve kendini kurtarıcı gibi göstermeye kim çalışırdı ki?
“ideal”siz bir dünya, doktrinsiz bir can çekişme, yaşamsız bir ebediyet hasreti… cennet… fakat kendimizi oyalamaksızın bir saniye bile var olamazdık: içimizdeki peygamber, bizi kendi boşluğumuzda ihya eden deli tarafımızdır.
ideal bir şekilde zihni açık, yani ideal bir şekilde normal insan, içindeki hiçlik’ten başka hiçbir şeye tutunmamalıdır… onu işittiğimi farzediyorum: “amaçtan, bütün amaçlardan koparılmışım; arzularımın ve burukluklarımın sadece formüllerini muhafaza ediyorum. sonuca bağlama eğilimine direndiğim için ruhu yendim; tıpkı hayatı da, onun içinde çözüm aramaktan dehşete kapılarak yendiğim gibi… insanın seyri – ne mide bulandırıcı şey! aşk – iki tükürüğün karşılaşması… bütün duygular mutlaklarını salgı bezlerinin sefilliğinden alırlar. asalet varoluşun yadsınmasındadır, harap olmuş manzaralara tepeden bakan bir tebessümdedir yalnızca.
(vaktiyle bir “benliğim” vardı; artık sadece bir nesneyim… yalnızlığın bütün uyuşturucularını tıka basa alıyorum; dünyanın uyuşturucuları bana benliğimi unutturamayacak kadar hafiftiler. içimdeki peygamberi öldürmüş olduğuma göre, nasıl olur da insanlar arasında hâlâ bir yerim olabilir ki?)
bir pazar ogleden sonrasina donusmus evren sıkıntının da tasviridir bu-evrenin de sonu...
hayat, ancak muhayyilemizin ve hafizamizin zayifliklariyla mumkundur.
eczanelerde varolusa karsi hicbir ozel ilac yoktur- yalnizca palavracilar icin kucuk ilaclar... peki berrak, alabildigine eklemlenmis vakur ve kendinden emin umitsizligin panzehiri nerededir? butun varliklar mutsuzdur ama ne kadari bunu bilir? mutsuzluk bilinci bir can cekisme aritmetiginde ya da devasizlik sicilinde boy gostermeyecek kadar vahim bir hastaliktir. cehennemin itibarini dusurur ve zamanin mezbahalarini kir siirlerine cevirir . hangi gunahi isledin de dogdun? hangi sucu isledin de varsin? acin da kaderin gibi sebepsiz.
zaman'in cumlesinde, insanlar virguller gibi yer alirlar; sense onu durdurmak icin , nokta olarak hareketsizlestin.
kader- magluplar terminolojisinin gozde sozcugu...
zihin ayniligi kesfeder, can sikintiyi vucut tembelligi. evrensel bezginligin üç bicimiyle ifadesini bulan ayni degismezlik ilkesidir bu.
deliler disinda hic kimse yalnizken gulmez.
hayalci fatih , insanlarin basina gelebilecek en buyuk ugursuzluktur.
anonim ter , toplumun temeli.
hayat bir uygarligin yegane saplantisi haline geldiginde o uygarlik dususe gecer.
ideolojiler yuzyillar boyunca ayakta duran barbarlik temeline bir cila cekmek icin, butun insanlarin paylastigi caniyane egilimleri ortmek icin icat edilmislerdir sadece.
önyargi kendi icinde yanlis, ama nesiller tarafindan biriktirilmis ve aktarilmis olan organik bir hakikattir.
bizzat gelecegi bir mezarlik gibi olmayi bekleyen her seyin potansiyel mezarligi gibi goren kisiyi bezginlik beklemektedir.
umit bir kole meziyetidir.
her tarafta isteyen insanlar... capsiz ya da esrarengiz hedeflere dogru kosusturan adimlarin maskaraligi, cakisan iradeler herkes bir sey istiyor, kalabalik bir sey istiyor bilmem neye dogru yonelmis binlerce insan.
onlari izleyemezdim hele onlara hic meydan okuyamazdim. sasirip kalirim: onlara bunca canliligi hangi mucize veriyor? olaganustu hareketlilik: bu kadar az ette bunca hayatdoluluk ve bunca histeri!
kotumserlik- beklentilerini bosa cikarmasindan oturu hayati affedemeyen magluplarin o zalimligi.
urkuntu devirleri sukunet devirlerini bastirir; insan olay bollugundan ziyade olay yoklugundan rahatsiz olur; tarih de onun can sikintisini reddetmesinin kanli urunudur.
emil michel cioran / Çürümenin Kitabı
5 Oca 2016
''Şey''
“Kendimi bırakmalıyım,” diye söylendi. Direnmekten vazgeçmeliyim. Yaşamalıyım ve görmeliyim. Bilmediğim bu ülkeye yolculuktan korkmamalıyım. Kimsenin ilgilenmediği bu silik insanların dünyasına girmeliyim. Selim’in yolculuğu yarıda kaldı, aklı da... Benim ne işim var onların ara- sında? Olur mu Selim? Ben onları ne yapayım? Onlar beni ne yapsınlar? Öyle deme Turgut. Seni görünce nasıl sevinirler bilemezsin. Benden de selam söylersin. Kusura bakmayın işi çıktı gelemedi dersin. Onlar anlarlar. Rüya gibidir Turgut: aklınla karşı koymazsan birdenbire bir kapının önünde bulursun kendini. Hepsi kapının önüne birikmişler seni bekliyorlar. Onlar seni istiyorlar Selim: tutunamayanlar prensini istiyorlar. Öyle anlatmadık mı kerhanede? Sen anlattın Turgut. Kapının önünde fazla durma, hemen içeri gir Turgutçuğum Özben. Onların kahramanı sensin. Bir kahraman bekliyorlardı yüz yıllardır. Kendileri gibi olmayan, gene de onları anlayan bir masal kahramanı. Gir içeri, bekletme zavallıları canım kardeşim! Onlar, kendi mantıklarıyla, senin gelişinin nedenlerini anlattılar sana. Dinledikçe hak vereceksin onlara. O kapının önüne sürüklenmenin nasıl kaçınılmaz bir kader olduğunu anlayacaksın. İlk şaşkınlığından utanacaksın. Rüyada da öyle değil midir? Bırak kendini: rüyada yaşamaktan güzel ne var ki? Dilediğin insanları da yanına alırsın: dairedeki, mühendis olmak iste- yen memur gibi. Maceranı yaşa canım kardeşim. Bütün acılarını, senin gibi kahraman bir savaşçıya anlatmak istiyorlar. Birbirlerine anlatacak sözleri kalmamıştı. Seni milletve- kili seçtiler oybirliğiyle. Onları temsil etme yetkisini aldın artık. Düşün, önüne ne fırsat çıkıyor: istediğin kadar oynayabilirsin artık. Çekinmeden istediğini söyleyebilirsin. Her şey, nasıl isterseniz öyle olur. Zaman kavramını silersiniz: istediğiniz çağdaki insanlarla birlikte yaşarsınız. Kimse kapıdan çevirmez sizleri. Bütün olumsuzlukları kaldırırsınız ortadan. Bütün maceraların sonunu istediğiniz gibi bitirirsiniz. Kimse engel olmaz size. İsterseniz dünya nimetlerini tadarsınız sonuna kadar, isterseniz manastıra çekilirsiniz hep birlikte, kadınlı erkekli. İsterseniz ikisini de birlikte yaşarsınız. Bir yandan en güzel şarapları yaparsınız dağlarda keşişler gibi; bir yandan şehirlere götürüp içersiniz, o şarapları en karanlık meyhanelerde, Dostoyevski’yle birlikte. Çocuklarınız doğar kadınlar yorulmadan; karınlarında taşımadan doğururlar onları. Kanunlar çıkarırsınız benim açıklamalarımda olduğu gibi: herkesi her şey yaparsınız kimseye danışmadan ve anayasaya uygunluğuna bakmadan: zorlamadan uyulacak kanunlar yaparsınız. Dairedeki memuru mühendis yaparsınız. İçinizde hiçbir acılık birikmez. Ne bırakılmış olmanın, ne anlaşılmamanın, ne yaşamamanın, ne de baştan yaşayamamanın acısı düzeninizi bozmaz. Düşünmeden kapılırsınız olaylara. Sonu ne olacak diye korkmazsınız. Sonu yoktur ki...Sonu gelmez şövalye romanları gibidir bu yaşantı: en zor anlarda daima açık bir kapı bulunur girip saklanacak. Ne gördün bütün kapıların birer birer kapandığı bu dünyada? Hangi kusurunu düzeltmene fırsat verdiler? Son durağa gelmeden yolculuğun bitmek üzere olduğunu haber verdiler mi sana? Birdenbire: “Buraya kadar!” dediler. Oysa, bilseydin nasıl dikkatle bakardın istasyonlara; pencereden görünen hiçbir ağacı, hiçbir gökyüzü parçasını kaçırmazdın. Bütün sularda gölgeni seyrederdin. Üstelik, daha önce haber vermiştik, derler onlar. Her şeyin bir sonu olduğunu genel olarak belirtmiştik. Yaşarken eskidiğini ve eskittiğini söylemiştik. Sevginin ölümünü her pazar çanlar çalarak ilan etmiştik. İşte onların kanunları böyle. Bizimkilere benzeyebilir mi hiç? Şehrin duvarlarına sırayla üç kere ilan asıyorlar: sevginize dikkat! Dördüncüde ilan ve sevgiyi kaldırıveriyorlar. Onlarla başa çıkılmaz Turgut. Ben çıkabildim mi? Bilincin uyarmasın seni. Dikkat et Turgutçuğum, bu güzel hayalleri, şekilleri kaybetmesin bilincin. Kurtar kendini onun baskısından. Rüyadan gerçeğe geçmenin acılarını yaşama. Ne olur Turgut uyanma sakın. Ne olur uyanma... ne olur... ne olur... silme...
Burnuna konan bir sinek uyandırdı Turgut’u. Çevresine baktı: nerede olduğunu hatırlayamadı. Sabah mıydı? Masaları gördü. Gözlerini kapadı. Nerede olduğunu buldu önce. Saatine baktı: güneş var ve üç buçuk. Öğleden sonra olmalı. Uyandım Selim. Kendimle biraz yalnız kalmalıyım. Kendimi karşıma alıp öğüt vermeliyim. Bilmediğim bir maceraya atılıyorum çünkü. Kuvvetlerimi gözden
geçirmeliyim. Ellerini inceledi, parmaklarını oynatarak: eller hünerlidir. Yumruğunu sıktı: kuvvetli eller. Başarır mıyız dersin Olric? Kollarını, sandalyenin iki yanına dayayarak gerindi. “Daha vaktim var, daha vaktim var,” diye söylendi. Vaktim de var, içim de var. Bütün kuvvetimle mi atılacağım maceraya? Onu bile korumayacak mıyım? Onu, o “şey”i? Kimsenin bilmediği bir parça: tarifi güç, gene de varlığını çok iyi bildiği “şey”. Onu da tehlikeye atacak mıydı? Bütün Turgut’u hiçbir zaman teslim etmemişti. Hiçbir zaman. Onu kendine saklamıştı. Değerini yalnız Turgut’un bildiği bir “şey”. Başkaları da birçok şeyler saklarlar insanlardan: gene de bir şey kalmaz kendilerine. Bu “şey” öyle değildi. Anlatılsaydı değeri kalmazdı ki. Bu nedenle anlatılamazdı. Bu “şey”i birine verseniz de farkında olmaz aslında. İnsan uzun uzun anlatsa, “onun” kendine güven verdiğini söylese, merak ederler belki. Fakat görünce bir “şey”e benzetemezler muhakkak.
Bu muydu, derler o “şey”. Verdiğiyle kalır insan. Ezer, buruşturur, yere atarlar. Bazı ukalalar da Latince isimler takarlar bu “şey”e. Tarifler, benzetmeler... Ben ne dediğimi biliyorum. Benim, Turgut Özben’in özbenliği. Kelime oyunu yapıyorum, oyuna getiriyorum. Kendimi ele vermiyorum.
Tutunamayanlar / Oğuz Atay
29 Kas 2015
Beni olduğum gibi kabul edecek bir Tanrı'ya tabi ki inanabilirim!
belki de yüreksizlerin asıl cezası budur: gerçeği, iş işten geçtikten sonra, artık yapılabilecek hiçbir şey kalmadığında görmek, anlamak..
her şey, unsurlar ve fiiller, seni yaralama da elbirliği ederler. burun kıvırmanın zırhına mı bürünmelisin? kendini bir tiksinti kalesinde tecrit mi etmelisin? insanüstü kayıtsızlıklar mı düşlemelisin? zamanın yankıları seni son yokluklarının içinde de mağdur edeceklerdir.. kanamanın önüne hiçbiri geçemediğinde, fikirler bile kırmızıya boyanır, ya da tümörler gibi birbirinin üzerine tırmanır… eczanelerde varoluşa karşı hiçbir özel ilaç yoktur – yalnızca palavracılar için küçük ilaçlar… peki, berrak, alabildiğine eklemlenmiş, vakur ve kendinden emin ümitsizliğin panzehiri nerededir? bütün varlıklar mutsuzdur; ama ne kadarı bunu bilir?
kök sözcüğünü sevmem, imgesinden daha da az hoşlanırım. kökler toprağa gömülür, çamurun içinde kıvrılıp bükülür, karanlıklarda dal budak salar; daha doğumundan başlayarak ağacı tutsak eder ve gözünü korkutarak beslerler: “özgür kalırsan ölürsün!”
ağaçlar, boyun eğmek zorundadır; kökleri onlara gereklidir; insanlara değildir oysa. bir ışığı soluruz, gözümüz göklerdedir ve toprağın altına girdiğimizde, çürüyüp gitmek içindir bu. doğduğumuz toprağın cansuyu, ayaklarımızdan başımıza doğru yükselmez; ayaklar yalnızca yürümeye yarar. bizim için, yalnızca yollar önemlidir. bize göz diken, bizi isteyen onlardır – yoksulluktan zenginliğe ya da başka bir yoksulluğa, kölelikten özgürlüğe ya da kanlı bir ölüme giderken. ve o zaman, tıpkı doğduğumuz gibi, kendi seçmediğimiz bir yolun kıyısında ölüp gideriz.
dünyadaki çoğu insan kanıtlanabilir gerçeğin peşine falan düşmez. gerçek denilen, çoğu durumda söylediğin gibi güçlü bir acıyı da beraberinde getirir. dahası çoğu insan acıyı beraberinde getiren gerçeği falan aramaz. insanların gereksinim duyduğu, kendi varlıklarının biraz daha derin bir anlamı olduğunu hissettirebilecek hoş, rahatlatıcı öykülerdir. işte o yüzden din dediğin şey var olabiliyor.
hayatını değiştiremeyecekse, bir insana neden asık olasın ki?
akşam olmaktadır albayım.
bütün güzel oyunlarda, heyecanı arttırmak için akşam olur albayım: ışıklar yavaş yavaş söner. güneş demek istiyorum albayım. parantez içine yazılır 'hava kararmaktadır' diye. aynı parantezin içine italik yazılır albayım. uzatma hikmet, denir ona gerçek hayatta.
oyunda ise denmez..
yaza unutma mevsimi, diyorum ben... kışa anımsama;
sen olduğun gibi yaşamak istiyorsun kafamda:bir varlık kavram olarak çıkıyorsun karşıma.yaşanırken düşünülmesi ve düşünürken yaşanması gereken bir mesele olmak istiyorsun.
her canlı türünün kendine en büyük kusurunun adını verdiğini hayal et. biz kendi türümüze kibir diyebilirdik.
dünya sahtekarlarla doludur azizim. insanlar samimi değildir; herkes birbirini kırar, incitir. bizim o koca koca kitapları devirmemiz, iki satır samimiyet bulabilmek içindir...
iki insan arasındaki aşk ölür, derler. bu doğru değil. aşk ölmez. eğer ona layık değilsen seni bırakır gider. o ölmez; ölen sen olursun. aşk deniz gibidir. sen işe yaramaz biriysen, sularda kötü bir koku çıkarmaya başlarsan, o zaman deniz, dışarıda bir yerde ölmen için kusar atar seni.
kenarlarım törpülendi. denizdeki cam kırığıyım ben. dikkatli bakarsanız içimi görebilirsiniz.
unutma
ki, sevgili dostum, ölümlüdür görüntüler dünyası, ölümlü, son derece ölümlüdür giysilerimiz, saçlarımız, vücudumuzun kendisi ayrıca.
çoğunluğunun bir işte çalıştığı, aynı dükkânlardan alışveriş yapıp aynı yöntemlerle yediği, aynı şeyleri konuştuğu, çocuklar doğurduğu, sonra onların hep birlikte okula gittikleri, aynı renk giysilerle sınıflarını geçip mezun oldukları, ardından tabur tabur askeri birlikler oluşturdukları, aynı marşları aynı biçimde söyleyerek aynı koğuşlarda aynı kıvrılışlarla yattıkları ve bu edimlerle
beraberlik ruhunu yakaladıklarını sandıkları, sonra bir bavul dolusu anıyla terhis olup eve döndükleri, anne babalarına hiç değişmeyen ve toplumun hazırladığı reddedilmez
duygularla sarıldıkları, aynı yasalara uyarak
evlendikleri, babalarından devraldıkları yöntemlerle seviştikleri ve babalarından boşalan iş kadrolarına kapılanınca dünyanın yarısını ele geçirmişcesine sevindikleri, sevinçlerini aynı yüz ışıltısıyla yansıttıkları ve tıpkı kendilerinden öncekiler gibi, gene çocuk doğurdukları ve onları besleyip büyütmeye başladıkları ve bütün bu olup bitenlere “dönüp duran paslı bir çember” diyecekken “akıp giden yaşam” adım verdikleri uyumsuz bir toplumda, yelken kulaklı bir uyumsuzdum ben.
.
düşün ki, milyonlarca yıl önce her şey yaratılırken, bu masalın eşiğinde dursaydın ve senin günün birinde bu gezegendeki bir hayata doğmak isteyip istememeyi seçme şansın olsaydı... ne zaman doğacağını bilmeyecektin, ama ne olursa olsun kısa bir süreden bahsedilecekti. eğer günün birinde dünyaya gelmeyi seçecek olursan, onu ve üzerindeki her şeyi tekrar terk etmek zorunda kalacağını bilecektin. neye karar verirdin?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






