.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

25 Oca 2014

En attendant godot


godot;
kimisine göre tanrı,
kimisine göre aşk,
kimisine göre sevgi,
kimisine göre para,
kimisine göre iş,
kimisine göre aş,
kimisine göre mevki,
kimisine göre makam,
kimisine göre maneviyat,
kimisine göre de maddiyattır.

aslında godot dediğin senin bu hayatta beklediğindir ve o beklediğin şey sırf sen beklediğin için ya da bazen kendiliğinden gelmez.

evet godot gelmez.

ama insanlar onu beklemekten vazgeçmez. hem de neden, niçin, nasıl beklediğinin hiç önemi olmadığı halde.

sadece beklerler. godot gelmez çünkü zaten godot gelmeyenin adıdır aslında.


24 Oca 2014

Gözleriniz çok ses çıkarıyor, albayım.



Gerçek mutluluğun yalnızca erdemin göğsünde bulunduğuna, gökyüzünde kendine çok daha göz kamaştırıcı ödüller kazandırılacağı için erdemin acı çekmesi gerektiğine inanabilir misiniz?

Marquis de SADE,  Erdemle Kırbaçlanan Kadın

İnsanlar, tanrılarını ekmek yer gibi ağızlarına alabiliyorlar. İstedikleri zaman onu adlandırıp çağırabiliyorlar ve açıklayabiliyorlar. Adını çiğneyip bedenini yutuyorlar. Ondan sonra da hala Tanrıdan daha yüce bir şey tanımadıklarını söyleyebiliyorlar.

Elias CANETTI,  İnsanın Taşrası

Çocukların çocuk olma hakları her geçen gün daha fazla reddediliyor.. Dünya zengin çocuklara para muamelesi yapıyor, paranın davrandığı gibi davranmayı öğrensinler diye.. Dünya yoksul çocuklara çöp muamelesi yapıyor, çöpe dönüşsünler diye.. Orta sınıftakileri, ne zengin ne de yoksul olanları televizyona bağlıyor; vakit henüz erkenken tutsak hayatını kader olarak bellesinler diye.. Çocuk olmayı başaran çocuklar çok şanslı, çok büyülüler..

Eduardo GALEANO,  Tepetaklak


Bir şeyler kırılıyordu, bir şeyler kırıldı.. Kendini -nasıl demeli? -dayanıklı hissetmiyorsun artık: Sana bugüne kadar güç veren -öyle sanıyordun, öyle sanıyorsun-, yüreğini ısıtan şey, varoluş duygun, neredeyse önemli olduğun duygusu, dünyaya bağlanma, dünyada kalma duygusu eksikliğini hissettirmeye başlıyor..

Georges PEREC,  Uyuyan Adam

Her şey, ölülerin başını beklemekten iyidir, diye düşünmüştü. Sonra da köyüne dönmüş ve yaşlı annesiyle kucaklaşmıştı. "Ne yaptın oğlum bunca yıl?" diye sormuştu kadın. O da "Hiç" demişti "Durdum öyle."
"Peki, şimdi ne yapacaksın?"
"Yoruldum durmaktan, bir şeyler yapacağız işte."
"İyi de ne?"
"Daha yeni geldim be ana, pişman etme adamı!"
Yasin hiç bir şey yapmayacak ve durmaya devam edecekti. Ölene kadar. Sonra da yok olup gidecekti. Hiç gelmemiş gibi. Dünya üzerindeki insanlardan farklı olarak. Çünkü bütün insanlar bir şeyler yapmış, yapıyor ve yapacaktı. Hatta öldükten sonra bile. Bazıları cennete gidecek, bazıları doğaya karışacak, bazıları da yeniden doğacaktı. Kimse Yasin kadar yok olup gitmeyi göze alamıyordu. Kimse, bir iz bırakmadan kaybolmaya cesaret edemiyordu. Dünyadan gelip geçtiklerine birilerinin tanıklık etmesi şarttı. Varlıklarını süslemek için Yasin hariç, herkesin, içine gömüldüğü bir piramidi vardı. Ama Yasin fazla ölü görmüştü. Hayatı boyunca bir savaş alanında yaşamış gibi. Dünya üzerinde hayatta kalan en son insan kadar ölü görmüştü. Belki de bu yüzden yok olup gitmekten korkmuyordu. Var olmaktan yeterince korktuğu için.

Hakan GÜNDAY,  Az


Her geçen gün biraz daha yükselip yayılarak, o küçük tohumu anımsayıp kendi belleğimi büyütüyorum aslında. Yağmuru, çavlanı, kayaları unutmadan kendi geçmişimi okuduğumda her şeyin kendi tasarımım olduğuna inanarak anlıyorum seni. Ben, beni bulacağın yere gelmiştim. En üzgün, en aç en umutlu olduğun anı kollamıştım, doğru. Her ne kadar bir rastlantı gibi görünse de senin avuntunu saklıyordum içimde. Buluşabilmemiz için. İşte bu yüzden ne zaman gelip dallarımdan birine tünesen, aramızdaki o kanlı yolculuğun hatırına koruyorum seni. Yutkunduğun o kokuyu, benim eşsiz kokumu anımsamadığın için, gün geçtikçe serpilip yayılarak, her mevsim yeşil yeşil katlanarak, bedenimden eğrilerek uzanan gölgeye bakarak, kızıyorum sana. Güzel gözlüm...İçinden geçtiğim soylu Ardıç Kuşu. Kök salmış olsam da şimdi, dalımı titreten güçlü rüzgârlara aldanarak, gidebilmenin buruk umuduyla seviyorum seni.

Sema KAYGUSUZ,  Doyma Noktası


Azizim bu ne fedakarlık!.. Ben bir insanda bu kadar iyilik bulunabileceğine inanayım mı? Belki başka zaman inanırdım... Fakat bugün... Bugün inanmak mümkün mü? Bir insan bir insana kötülükten başka ne yapabilir? Kimi kandırıyoruz? Bana öyle riyakar gözlerle bakmayın! Masum tavırlar beni deli ediyor. Ben de sizin gibi masum suratlar almasını bilirdim... Ama bu suratın arkasında ne saklı olduğunu da biliyorum. İnsan dedikleri mahlukun bütün çirkef taraflarını artık gördüm. Burun buruna nefesini koklayarak gördüm. Hiçbir evliya benim karşımda maskesini muhafaza edemez.

Sabahattin Ali,  İçimizdeki Şeytan 

Sanki dünya da bizim gibi büyümüş ve sihrini kaybetmiş. Çünkü oradan, çok uzaklardan, bambaşka bir yerden kendimize baktık ve sonsuzluğun içinde yalnızca bir toz tanesi olduğumuzu anladık. Sonsuz evrenin içinde bir toz tanesi... Anlayabildik mi gerçekten?

Kürşat BAŞAR,  Başucumda Müzik


Ben de hepinizden farklı bir solucandım kim bilir? Şimdi yarısı ezilmiş yerde yattığı için belli olmuyor. Diğer yarısını yerden kaldırmak için çırpınan Günseli'yi bile acıklı gözlerle izleyemiyor. Gözleri ezilen yarısında kaldı da ondan. Anlayışı da o yarıda kaldı, bütün ümitleri de yaşama isteği de, mühendislik diploması da, iyi durum kağıdı da, çiçek aşısı kağıdı da, altı tane vesikalık resmi de, İsa sevgisi de, bilmem nesi de, yaratma hırsı da, bir türlü atamadığı değersiz evrakı da, Günseli'yi okşamak isteyen elleri, ona dokunmak isteyen derisi de hep ezilen yarısında kaldı. Bu yarısında sadece ölüm acılığı kaldı. Bu nedenle şimdiye kadar söylemek istediklerimizi kısaca özetlemek gerekirse, mezar taşına şöyle yazılması uygun düşer(yazı kabartma olmasın,uzaktan dikkat çeker)Şarkısı yarıda kaldı, aklı da karıda kaldı. Sebep olanların gözü kör olsun.

Oğuz Atay,  Tutunamayanlar


Profesyonel bir sanatçı olma paradoksu. Aslında anlatacak bir şeyimiz yokken tüm hayatımızı kendimizi en iyi şekilde ifade etmeye çalışarak geçirmemiz. Yaratıcığın bir etki-tepki sistemi olmasını istiyoruz. Sonuçlar. Pazarlanabilir bir ürün. Adanmışlık ve disiplinin, tanınmak ve ödüllendirilmeye denk olmasını istiyoruz. Sanat akademisinin tek düzeliğine kendimizi kaptırıp güzel sanatlar master'ı için lisans programına çalışıyor, çalışıyor, çalışıyoruz. Harika yeteneklerimize rağmen ortaya koyacak hiçbir eserimiz yok.

Chuck Palahniuk,  Günce (Diary) 

 Karanlık ve amaçsız yaşam insanı Ötenazi Enstitüsü'ne çekiyor ve intihar herkesi ilgilendiren bir konu haline gelmiş. Nitekim abartmadan denilebilir ki, kimse doğal ölümle ölmüyor. Demek ki ne bilim, ne türlü inançlar ve ne felsefi varsayımlar insanoğlunun ruhsal acısını azaltabilmiş. 

Kim dedi sana ben insanlık için resim yapıyorum diye? Tut ki insanlık yok oldu ve çalışmalarım kara, yağmura, doğanın kör kuvvetlerine teslim oldu; yine de canı cehenneme! Ben hala kendi çalışmalarımdan keyif alıyorum ve bu da yetiyor bana.

Sadık HİDAYET,  Alacakaranlık(Sâyerûşen)


Sonsuz bir döngü içinde hareket ediyorsun. Ne başlangıç var ne son var. Bu döngüde diğer ruhlardan ne "daha iyisin" ne "daha kötüsün"
Tüm döngü kutsal. Sadece neredeysen oradasın.
İnsanların yeryüzünde yarattıkları zorluklardan biri, çoğunun bazı şeylerin "daha iyi" olduğu fikrine sahip olması. Müslüman olmak "daha iyi", Yahudi olmak "daha iyi", Mormon olmak "daha iyi", Hıristiyan olmak, erkek olmak, kadın olmak, muhafazakar olmak, liberal olmak, Fransız olmak, İtalyan olmak, siyah olmak, Asyalı olmak, beyaz olmak, bilmem ne grubunun üyesi olmak "daha iyi"... Liste uzar gider.
Bazılarınızın diğerlerinden daha iyi olduğuna inanıyorsunuz. Bu gerçek değil.

Neale Donald WALSCH,  Tanrı ile Sohbet - Ölümden Sonra

Tümünüz, sen yatağında uzanmış, uzak iklimlerin ve gelecek günlerin şiirlerini düzen ozanım; sen varlıkla yokluğun arasında mekik dokuyan diyalektiksiz konuşamayan filozofum; sen beni doğurduğuna pişman olmadığını söyleyen anam; sen, Kendinden kaçma, kendinden kaçamazsın, bunu gördün
işte diyen
kör sevgilim.
izin verin de çıldırayım

Ferit EDGÜ,  O / Hakkâri'de Bir Mevsim














22 Oca 2014

İnsan kendini anlatınca hiç samimi olmuyor.



Bir isim bulabilirdin ellerine, bir başka isim. Kimsenin tanımadığı ve sevmediğin kadınların kokusunun sinmediği bir isim. Böylece çağırabilirdi anılar seni tozlu raflarda çöreklenmiş bir kitabın ön sözünde. Ön sözü asla okumayan adamlardan değildin sen. Ve sana doğru gelmezdi hiçbir rüzgâr. Anlamlarını bilmediğin kelimelerle yepyeni cümleler kuruyordun. Anlamsız şeylerin bir araya gelip anlamlı olduklarını yap-boz yapa yapa öğrenen bir çocuğun acemiliğiydi saçlarında ki. Sigara kokmanın marifet olduğu zamanlarda tanıdım seni.
Sen sigara kokarken.
Bir isim bulabilirdin gözlerine, bir başka isim. Göz bebeğinin gecenin bir yarısı ağlamalarına uyanmadığın zamanlardan kalma, kalın sözlüklerden bulunmuş anlamsız bir isim. Anlamını bilmek ve söylemek zorunda olmadığın isimlere hayrandın sen. Biliyordum. Çünkü ismimi bir kavanoza tıkıştırırken yakalamıştım seni. Kirpikleri düşen adamları sevmenin marifet olduğu zamanlarda tanıdım seni.
Kirpiklerin düşerken.
Bir isim bulabilirdin burnuna, bir başka isim. Kokunun yatağıma sinmediği ve perdeyi açıp güneşi yatağımıza çağırmadığım zamanlardan kalma. Sevmediğin insanları tanıyorum ve her gece karşı kaldırımda bekliyorlar. Beni. Bizi. Ya da beklediğimiz ufak bir kızın yere düşürdüğü şekerle birlikte ölüyor. Ölmenin marifet olduğu zamanlarda tanıdım seni.
Ölürken.
Bir isim bulabilirdin saçlarına, bir başka isim. Özlemlerin saç diplerinden sarkmadığı zamanlara inat. Kırılmış tabaklardan yemek yerken görmüştüm seni. Ve kırık kalpleri daha çok kırmanın nedenini bilmiyor sokak kedileri. Onlar anlamazlar çünkü. Bende anlamam. Ama bir sebebi olmalı gizlice çöpe attığın artıkların. Kahve içmenin ve aşk kusmanın marifet olduğu zamanlarda tanıdım seni.
İçerken.
Bir isim bulabilirdin kendine, bir başka isim. Teninde kalan tırnak izlerini yeni aşklarla örtmeni gerektirmeyecek bir isim. Seni yeniden sevmenin imkansız olduğu zamanlardan kalma bir nefretle, bir başka isim. Yepyeni bir ismin olursa, seni seveceğimi bilerek. Ve sen sevmeden ellerimden arta kalanları. Saçlarında dalgalanan denizi umursamadan. Olmayan adamları sevmenin marifet olduğu zamanlarda tanıdım seni.
Olmadığında.
Kadınların hep ağladığı zamanlarda tanıdın beni.
Ağlamanın anlamsız olduğu geceler görmedin
Hep bir anlamı vardı çünkü ölen kirpiklerin
Ve bir aşk daha düşmeliydi gözlerinden.
Sen hep düşerken tanıdın beni.
Düştüğünde yoktum.
Ve hiç olmamıştım.
Hiç olmadın.
Hiç.

Buse Beşiroğlu 

Sigur Rós - Valtari


Sigur Rós - Valtari from Sigur Rós Valtari Mystery Films on Vimeo.


19 Oca 2014

Tanı II



10.

Ahlaklılığın Anlamı ile Nedenselliğin Anlamı Arasındaki Karşı Hareket. — Nedenselliğin anlamı arttığı ölçüde ahlaklılığın alanının kapsamı daralır: Çünkü insan gerekli etkileri kavrayıp, bütün rastlantılardan, ve buna ilişkin sonra olacaklardan ayırarak (post hoc) düşünmeyi öğrenince, şimdiye değin törelerin temeli olarak kabul edilen birçok fantastik nedenselliği tahrip eder — gerçek dünya fantastik dünyadan çok daha küçüktür — ve her defasında dünyadan bir parça korkaklıkla zorlama ve yine her seferinde bir parça da törenin otoritesine duyulan saygı kaybolur: Ahlaklılık büyük ölçüde kaybetti. Buna karşın onu artırmak isteyen kimse, başarıların kontrol edilebilmesi için korumayı bilmek zorundadır.

11.

Halk Ahlakı ile Halk Hekimliği. — Bir cemaatte geçerli olan ahlak üzerinde herkes kesintisiz olarak çalışır: Çoğu insan iddia edilen neden sonuç ilişkisi, suç ile ceza ilişkisiyle ilgili olarak örnek üzerine örnek verip, bunu uygun nedenlere bağlamış olarak onaylayıp inancını kuvvetlendirir: Kimileri eylemler ve sonuçlar üzerine yeni gözlemlerde bulunarak bunlardan sonuçlar ve yasalar çıkarır: Çok az sayıda kişi arada sırada itiraz ederek bu noktalarında inancı zayıflatır. — Ama hepsi faaliyetlerinin bütünüyle kaba ve bilimsellikten uzak tarzıyla birbirine benzer; ister örnekler, göz lemler ya da itirazlar olsun, ister bir yasanın kanıtı, güçlendirilmesi, ifadesi, çürütülmesi olsun, — bütün halk hekimliğinin malzemesinde ve biçiminde olduğu gibi değersiz malzeme ve değersiz biçimdir. Halk hekimliği ve halk ahlakı bir bütündür ve hala hep yapılmakta olduğu gibi artık öyle ayrı ayrı değerlendirilmeleri yanlış olur: Her ikisi de en tehlikeli sözde bilimdir.

12.

İlave Olarak Sonuç. — Eskiden bir eylemin başarısının bir sonuç olduğuna değil, bir ilave olduğuna inanılırdı... yani tanrının yaptığı bir ilave. Bundan daha büyük bir şaşkınlık düşünülebilir mi? İnsan eylem ve başarı için özellikle çok değişik yollarla ve uygulamalarla çaba sarf etmek zorundaydı!

13.

İnsan Irkının Yeni Eğitimine Doğru. — Siz yardımsever ve iyi niyetli insanlar, bütün dünyayı istila etmiş olan ceza kavramının uzaklaştırılmasına yardım edin! Ondan daha kötü bir yabani ot yok. Sadece eylem tarzlarımızın sonuçlarına aşılanmadı... ve neden ve etkiyi, neden ve ceza olarak anlamak ne kadar da dehşet verici ve mantığa ters bir durum! — Ama daha ileri gidildi ve olayın tamamen saf rastlantısal karakteri, kavramının bu alçakça yorumlama sanatıyla, masumiyetinden edildi. Evet, delilik o denli ileri götürüldü ki, yaşamın bizzat kendisi ceza olarak duyumsanır oldu. — Durum, insan ırkının eğitimini bugüne kadar sanki gardiyanlar ile cellatlar yönetmiş gibi görünüyor!

14.

Ahlaklılık Tarihinde Çılgınlığın Anlamı. — Eğer insanoğlunun kurduğu cemaatler, bizim zaman hesabımızla binlerce yıl ötesinden ve bütünüyle bugüne değin “töresel ahlaklılığın” ağır baskısına rağmen yaşadılarsa (biz küçük bir istisnalar dünyasında ve aynı zamanda kötülük bölgesinde yaşıyoruz)... eğer diyorum, buna rağmen yeni ve genel çizgiden sapan düşünceler, değer yargıları ve tepiler tekrar tekrar patlak vermişse, bu, dehşet verici bir rehberliğin yönetiminde olmuştur: Hemen hemen her yerde yeni düşüncelere yol açan, saygı duyulan bir geleneğin ya da batıl inancın büyüsünü bozan bir çılgınlık var. Bunun neden bir çılgınlık olması gerektiğini kavrıyor musunuz? Sesinde ve jestlerinde havanın ve denizin şeytani mizacındaki gibi öyle korkunç ve ne yapmak istediği kestirilemeyen bir şey; ve bundan ötürü benzer korkuya ve gözleme değer oluşunu kavrıyor musunuz? Açık seçik olarak tümüyle istemdışılığın belirtisini taşıyan, tanrısallığın maskesinin ve ağız borusunun çılgınlığını karakterize eden saralının kasılması ve köpükleri gibi görünen bir şey olduğunu kavrıyor musunuz? Yeni bir düşünce sahibine artık vicdan azabı değil, onun kendisine karşı hürmet ve dehşet veren ve onu düşüncesinin peygamberi ve şehidi olmaya zorlayan bir şey olduğunu kavrıyor musunuz? — Bugün bize hala durmadan, dehaya bir tuz tanesi yerine bir kuruntu otu tanesi eşlik eder, diye öğretilirken, eski insanlar daha çok nerede çılgınlık varsa, orada bir deha tanesi ve bilgelik olduğunu düşünürlerdi... insanların kendi kendilerine “tanrısal” bir şey diye fısıldadıkları gibi. Ya da daha çok: Yeterince yüksek sesle ifade edilirdi. Platon, bütün eski insanlığıyla: “Malların en büyükleri çılgınlık sayesinde Yunanistan’a geldi”, demişti. Bir adım daha atalım: Dayanılmaz bir şekil de herhangi bir ahlaklılığın boyunduruğunu kırıp yeni yasalar koymak isteyen üstün insanlara, eğer gerçekten çılgın değillerdiyse, kendilerini çılgın yapmaktan, ya da çılgınmış gibi göstermekten başka çare kalmıyordu... yani sadece dini ve siyasi yönetmelik alanında değil, bütün alanlardaki yenilikçiler için geçerlidir: — Hatta şiir veznini yenileştiren kimsenin de kendine çılgınlık onayı alması gerekiyordu. (Çok hoşgörülü zamanlara kadar şairlerin elinde bundan belli bir çılgınlık geleneği kaldı: Örneğin Solon, Atinalıları Salamin’i tekrar fethetmeleri için kışkırttığı zaman bu geleneğe gönderme yaptı.) — “İnsan çılgın değilse ve öyle görünmeye cesaret edemiyorsa, kendini nasıl çılgın yapar?” Eski uygarlığın hemen hemen bütün önemli insanları bu korkunç düşünceyle meşgul oldular. Suçsuzluk, hatta böyle bir düşüncenin ve planın kutsallığı duygusunun yanın da hile ve diyetetik işaretlerin gizli öğretisi de bu zemin üzerinde kök salıp serpilmeye devam etti;

Kızılderililerde büyücü, Ortaçağ Hıristiyanlarındaaziz, Grönlandlılarda Angekok, Brezilyalılarda Paye olmak için hazırlanan reçeteler temelde birbirinden farklı değildir: anlamsız şekilde oruç tutmak, cinsel ilişkiden hep uzak durmak, çöle gitmek veya bir dağa veya bir sütuna tırmanmak veya “bir gölü gören kocamış bir söğüdün üzerine oturmak” ve kendinden geçme veya zihinsel karışıklığı beraberinde getirecek hiçbir şey düşünmemek. Bütün çağların en üretken insanlarının belki de içinde kıvranmış olduğu en acı ve en gereksiz ruhsal ıstıraplar vahşiliğine göz atmaya kim cesaret edebilir! Yalnız ve şaşkın olanların iniltisini dinlersek: “Ah, siz ilahi varlıklar, bana çılgınlık verin artık! Çılgınlık verin ki sonunda kendime inanabileyim! Hezeyanlar ve çırpınmalar, ani aydınlıklar ve karanlıklar verin, korkutun beni hiçbir faninin hissetmediği şekilde ateş ve buzla, gümbürtü ve etrafta dolaşan şekillerle, ağlatın ve inletin beni, bir hayvan gibi, süründürün yerlerde: Yeter ki ben inançlı biri olayım! Şüphe yiyip bitiriyor içimi. Yasayı öldürdüm, yasa beni, bir cesedin canlı birini korkuttuğu gibi korkutuyor: Eğer ben, yasanın daha fazlası değilsem, o zaman dünyanın en alçak insanıyım. İçimde olan yeni ruh, eğer sizden gelmiyorsa, nereden geliyor? Size ait olduğumu ispatlayın bana; bunu sadece çılgınlık ispatlıyor bana.” Bu tutku amacına en iyi şekilde ve çabucak ulaştı: Hıristiyanlığın azizlere ve çöl münzevilerine en zengin bir şekilde verimli olduğunu ispatladığı ve kendisini bu sayede ispatladığını sandığı zamanda, Kudüs’te büyük tımarhaneler vardı; bunlar en son tuz tanelerini bu uğurda teslim etmiş olan başarısız azizler için yapılmıştı.

15.

En Eski Teselli Araçları. — Birinci Basamak: İnsan her keyifsizlik ve talihsizlik durumunda bundan dolayı başkasına acı çektirecek bir şey bulur... bunu yaparken mevcut gücünün bilincine varır ve bu onu teselli eder. İkinci basamak: İnsan her rahatsızlık ve talihsizlikte bir ceza, yani suçun kefaretini ve kendini gerçek veya var sayılan bir haksızlığın kötü tılsımından kurtaracak bir çare görür. Eğer talihsizlik menfaati getirdiğini görürse, o zaman başkasının talihsizliğinden dolayı acı çekmesine gerek duymaz... bu tarzda tatmin olmaktan vazgeçer; çünkü şimdi bir başkasına sahiptir.

Tarih Kavramı Üzerine II



VII

Ezilenlerin geleneği, bize içinde yaşadığımız “olağanüstü hal”in gerçekte kural olduğunu öğretir. Yapmamız gereken, bu duruma uygun düşecek bir tarih kavramına ulaşmaktır. O zaman gerçek anlamda olağanüstü hal’in oluşturulması, gözümüzde bir görev niteliğiyle belirecektir; böylece de faşizme karşı yürütülen kavgadaki konumumuz, daha iyi bir konum olacaktır. Faşizmin bir şansı da, faşizme karşı olanların onu ilerleme adına tarihsel bir kural saymalarıdır.

Yaşadıklarımızın yirminci yüzyılda “hâlâ” olabilmesi karşısında duyulan şaşkınlık, felsefe anlamında bir şaşkınlık değildir. Bu şaşkınlık, kendisine kaynaklık eden tarih anlayışının savunulamayacağı bilinmediği sürece, hiçbir bilme sürecinin başlangıcını oluşturamaz.

VIII

Uçmaya hazırdır kanatlarım dönmek isterdim elbet geriye çünkü o zaman canlı olarak bile kalsaydım azalırdı şansım yine de.

GERHARD SCHOLEM,

 Angelus’tan Selam Klee’nin Angelus Novus adlı bir resmi vardır. Bir melek betimlenmiştir bu resimde; meleğin görünüşü, sanki bakışlarını dikmiş olduğu bir şeyden uzaklaşmak ister gibidir. Gözleri, ağzı ve kanatları açılmıştır. Tarihin meleği de böyle gözükmelidir. Yüzünü geçmişe çevirmiştir. Bizim bir olaylar zinciri gördüğümüz noktada, o tek bir felaket görür, yıkıntıları birbiri üstüne yığıp, onun ayakları dibine fırlatan bir felaket. Melek, büyük bir olasılıkla orada kalmak, ölüleri diriltmek, parçalanmış olanı yeniden bir araya getirmek ister. Ama cennetten esen bir fırtına kanatlarına dolanmıştır ve bu fırtına öylesine güçlüdür ki, melek artık kanatlarını kapayamaz. Fırtına onu sürekli olarak sırtını dönmüş olduğu geleceğe doğru sürükler; önündeki yıkıntı yığını ise göğe doğru yükselmektedir. Bizim ilerleme diye adlandırdığımız, işte bu fırtınadır.

IX

Manastır kurallarınca, rahipler üzerinde derin düşüncelere dalsınlar diye saptadıkları konuların görevi, rahipleri dünyadan ve dünyada olup bitenlerden uzaklaştırmaktı. Burada izlediğimiz düşünce biçimi de benzer bir amaçtan kaynaklanmıştır. Faşizmin karşıtlarının, umut bağladıkları politikacıların yere serildikleri ve yenilgilerini, kendi davalarına ihanet ederek, daha da pekiştirdikleri bir anda bu düşünce biçiminin amacı, politika dünyasını bu hainlerin ağzından kurtarmaktır. Gözlerimizin çıkış noktası, bu politikacıların ilerlemeye olan körü körüne inançlarının, kendi “kitle temellerine” duydukları güvenin ve son olarak da kendilerini tam bir köle tutumuyla, denetlenmesi olanaksız bir aygıtın dişlilerine dönüştürmelerinin, aynı şeyin üç ayrı yönünü oluşturduğudur. Bu gözlem, sözü edilen politikacıların savunmayı sürdürdükleri düşünceyle her türlü ortaklıktan kaçınan bir tarih anlayışının, bizim alışılmış düşünce biçimimize ne denli pahalıya patlayacağı konusunda bir fikir vermeye çalışmaktadır.

X

Başlangıçtan bu yana sosyal demokraside var olan konformizm, sosyal demokrasinin yalnız siyasi taktiklerine değil, ama ekonomik düşüncelerine de bulaşmıştır. Bu konformizm, daha sonraki çöküşün nedenlerinden biridir. Hiçbir şey Alman işçi sınıfını, kendisinin de akıntıyla birlikte yüzdüğü düşüncesi kadar yozlaştırmamıştır. Bu sınıf, teknik gelişmeyi birlikte yüzdüğü akıntının bir çavlanı saydı. Buradan, teknik ilerlemeye götürdüğü söylenen fabrika çalışmasının siyasal bir edim olduğu yanılsamasına uzanan yol, artık yalnızca bir adımlıktı. Eski Protestan çalışma ahlâkı, Alman işçi sınıfı saflarında, laik bir görünüm içersinde dirilişini kutlamaktaydı. Gotha Programı, bu kargaşanın izlerini taşımaya başlamıştır bile. Bu program, emeği “tüm zenginliğin ve kültürün kaynağı” diye tanımlar. Kötü bir şeyler sezen Marx, buna verdiği yanıtta, çalışma gücünden başkaca mülkü bulunmayan insanoğlunun “zorunlu olarak, kendilerini mülk sahibi konumuna getirmiş... öteki insanların kölesi olacağını” söylemiştir. Ama kargaşa, bundan etkilenmeksizin yaygınlaşmayı sürdürdü ve kısa süre sonra Josef Dietzgen, şunu ilan etti: “Emek, yeniçağın Mesihinin adıdır... Zenginlik... emeğin geliştirilmesidir ve bu zenginlik, şimdiye kadar hiçbir kurtarıcının başaramadığını başarabilir.” Emeğin ne olduğuna ilişkin bu ilkel- Marksist kavram, çalışanların, bu çalışmanın ürününü denetleyemedikleri sürece, ondan nasıl yararlanabilecekleri sorusu üzerinde fazla durmaz. Bu kavram toplumsal gerilemeleri değil, yalnızca doğaya egemen olma yolunda atılan adımları gerçek diye benimsemek ister. Sonradan faşizmin çatısı altında ortaya çıkacak olan teknokrat çizgiler, bu kavram içersinde belirginleşmiştir.

Bu çizgilerden biri de, 1848 Devrimi’nden önceki sosyalist ütopyaların doğa kavramıyla gelecek için hiç de iyi şeyler vaat etmeyen bir farklılık sergileyen doğa kavramıdır. Yeni anlayışa göre emek, doğanın sömürülmesi amacına yöneliktir; bu durum naif bir tatmin duygusuyla, emekçi sınıfın sömürülmesiyle karşılaştırılır. Fourier gibi biriyle alay edilmesine malzeme sağlamış fantaziler, bu pozitivist anlayışla karşılaştırıldığında şaşırtıcı biçimde sağlıklı gözükmektedir. Fourier’ye göre iyi bir yapıya kavuşturulmuş toplumsal emeğin sonucunda dünyamızın gecesi, dört ay tarafından aydınlatılacak, kutuplardaki buzlar geri çekilecek, denizin suyu artık tuzlu bir tat taşımayacak ve vahşi hayvanlar insanların hizmetine gireceklerdi. Bütün bunlar, doğayı sömürmek şöyle dursun, olası yaratılar niteliğiyle o doğanın kucağında uyuklayanları uyandırabilecek bir emeği sergilemektedir. Yozlaşmış bir emek kavramının çerçevesine, onun tamamlayıcısı olarak, Dietzgen’in deyişiyle “bedavadan var olan” doğa da girer.

XI

Tarihi gereksiniyoruz, ama bilginin bahçesinde aylak aylak gezinen bir şımarığınkinden farklı bir
biçimde.

NIETZSCHE,

 Tarihin Yaşam için Yararı ve Zararı Üzerine.

Tarihsel bilginin öznesi, kavga eden, ezilen sınıfın kendisidir. Marx’ta bu sınıf, özgürlük hareketini kuşaklar boyunca ezilmiş olanlar adına tamamlayan, öz alan, köleleştirilmiş son sınıf olarak ortaya çıkar. “Spartaküs Hareketi”yle kısa süre için bir kez daha gerçeklik kazanacak olan bu bilinç, sosyal demokrasiye eskiden beri itici gelmiştir. Sosyal demokrasi otuz yıllık bir süre içersinde, bir önceki yüzyılı yerinden oynatmış olan bir adı, bir Blanqui’nin adını neredeyse tümüyle silmeyi başardı. İşçi sınıfına gelecek kuşakların kurtarıcısı rolünü yükleyerek, kendini öne çıkarmayı yeğledi. Böylece bu sınıfın en büyük güç kaynağını kurutmuş oldu. İşçi sınıfı bu okulda hem nefreti, hem de özveri istencini unuttu. Çünkü bunların ikisi de özgürlüğüne kavuşmuş torunlar idealiyle değil, ama köleleştirilmiş ataların imgesiyle beslenir.

Pasajlar / Walter Benjamin

17 Oca 2014

Sanki tüm hayatım boyunca yanlış melodiyle dans etmiş gibiyim



Düşlemeyi bıraktım.. Bağırmayı da.. Ağlamayı da bıraktım.. Sigarayı bırakamadım….. Okumayı bıraktım.. Düşünmeyi bırakamadım ..

Uyumayı unuttum, yıkanmayı, kedilerimi sevmeyi, yemek yemeyi de.. Zaten mutfak leş gibi, izmaritlerle dolu tabaklar, saçlarımı kazıttım..Kimseyle konuşacak bir şeyim kalmadı.. bekliyorum…

Oğuz ATAY

"biz bilmiyorduk.
bilmiyorduk yürekte kılıçla gezmenin olası olduğunu.
dahası bunun istenir bir şey olduğunu.
kadınla erkeğin ayrı dilleri olduğunu.
üstlerine kılıf geçirilmiş boğucu eşyalarla dolu bir odanın aşk olduğunu
...
bunun dışında kalan her şeyin anarşi olduğunu."

Lale MÜLDÜR


düşünce insanın içine düşünce, yolun yarısı tamam. yani varılır bir yere, önceki noktada değilsindir artık ve dönemezsin.


Zaman zaman patlayan, bizi yaralayan ve içimizi dağlayan, bizden iniltiler, gözyaşları ve beddualar koparan sayfalar okuyorsak, bilin ki bunlar sırtı duvara dayalı, tek savunması sözcükler olan biri tarafından yazılmıştır; sözcükler dünyanın yalancı ve ezici ağırlığından, yüreksizlerin kişilik mucizesini çökertmek için yarattığı işkence aletleri ve çarklardan her zaman daha güçlüdür.

 .......

Her sabah uyandığımda hayata karışmak için özel bir çaba sarfediyorum.
Yüzüme taktığım maske mi gerçek, yoksa altında saklı olan ve benim “ben” demekten çekinmediğim varlık mı? Her şey sahte, gerçekten nasıl güldüğümü bile hatırlamıyorum. Yüzüm, gülüşüm, bakışlarım önceden tasarlanmış, dış dünyadan korunmak için bir kabuk gibi kullanıyorum onları. Sesime bile dayanmam mümkün değil ...

İngmar BERGMAN - Persona


 İnsana kendi yaşamı bile büyük geliyor kimi zaman; ne yapsa, kimi sevse, kimlerce sevilse, hangi işlerle uğraşsa ve nerelerde gezip dolaşsa, bir türlü dolduramıyor. Her şeye karşın, ele geçirilemeyen derin boşluklar kalıyor önümüzde arkamızda.

Hasan Ali TOPTAŞ


Yahu, iç sigaranı.
Benim kadar çok içmek de iyi değil tabii.Ama başka keyif maddesi kalmadı hayatımda.
İçki de içemiyorum artık.
Belki bir yere kadar az içebilirim, ama öyle yapacağıma, hiç içmem daha iyi.Her şeyim öyledir.İçkiyi içtim mi çok içerdim.
Sevgim de öyledir.

Tomris UYAR


 Böylelikle geçiyor yıllar sonsuzluğa uzanan kabuslarla, bir ceset yürüyor mezarlığa.

Metin KAÇAN


 Çiçeğini geri isteyen bir toprak keseğiyim ben.
Yontulup biçim verilmiş bir göğüs var mı dünyada, seninkinden ışıltılı? Sormak ölmektir.

René Char


 içini yakan düşüncelerden bitap bir hale gelince, bu mutlak hiçliğin kucağına atlıyordu.

Sabahattin ALİ


aklımı kaçırdığıma dair bir dedikodu yayıyorlar.
doğru değil bu,
aklımı kaçırmadım,
aklımdan kurtuldum…

Ronald SUKENİCK

 Bir kum tanesiyim ama çölün derdini taşıyorum
Sevgilim, gücümü ölçme benim.


 

Ama artık gitmek geliyor içimden. Bir sabah masmavi bir bulutun peşinden, dönüşü olmayan yerlere.

 /Ataol Behramoğlu