.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

23 Haz 2011

“Gerçekten, hayranlıktan küçümsemeye kolayca geçebilir mi insan?”




“Düşüncelerini yayınlayan kişi başkalarını kendi gerçekliğine inandırmak, onları etkilemek ve böylece dünyayı değiştirmek isteyenlerin rolünü üstlenmek tehlikesini göze alır aslında. Dünyayı değiştirmek! Pontevin’e göre, korkunç bir niyet! Dünya bu haliyle mükemmel olduğu için değil kuşkusuz, ama her değişiklik kaçınılmaz olarak daha kötüsünü yarattığı için. Öte yandan ve daha bencil bir açıdan, gün ışığına çıkartılan her düşünce günün birinde sahibinin aleyhine döneceği ve onun düşünürken eriştiği hazzı elinden alacağı için.”

“Yalnızca çekingen insanların susmaktan korktuklarını ve nasıl yanıtlayacaklarını bilemedikleri sorularla karşılaştıklarında kendilerini gülünç duruma düşüren karmaşık cümlelere sarıldıklarını bilir. Pontevin öylesine egemence susmasını becerir ki, onun sessizliğinden etkilenen Samanyolu bile yanıtını sabırsızlıkla bekler.”





“Ne müthiş bir sahneleme sanatı! Duyguların ilk karmaşasından sonra, aşk meyvesinin henüz olgun bir meyveye dönüşmediğini göstermek gerekti; bedelini yükseltmek, onu daha arzu edilir duruma getirmek gerekti; bir düğüm, bir gerilim, bir geciktirim yaratmak gerekti.”

“Onlar için, bir engelin arkasında duruyor bu içtenlik, bütün özgürlüklerine karşın aşamayacakları bir engeldir bu. (…) Onlar, durmak için hemen bir bahane bulmak ve bunu yüksek sesle söylemek zorunda olduklarını hissettikçe ağızları mühürlenmiş gibi açılmaz oluyor: Onlara yardım edebilecek cümleler, onları umutsuzca yardıma çağıran bu iki insanın karşısında bir yerlere gizleniyorlar. Bu nedenle, şatonun kapısına gelince, ‘ortak bir içgüdüyle, adımlarımız yavaşlıyordu’.”

“Ahlak kurallarının zorbalığından kurtulmak ve bütün erdemlerin en yücesi olan ağız sıkılığını korumak gerekir.”

“Şaşırıyorsunuz: Burada, son derece akla yakın bir biçimde düzenlenmiş, işaretlenmiş, çizilmiş, hesaplanmış, ölçülmüş bu mekânda doğaçlamaya, bir ‘çılgınlık’a yer var mıdır,nerede sabuklama, nerede arzunun körlüğü, nerede üstgerçekçilerin taptığı o ‘çılgın aşk’, nerede o kendini unutuş? Aşk düşüncemizi biçimlendiren akılsızlığın etki güçleri neredeler?”

“(…) Yavaşlığın keyfi neden yitip gitti böyle? Ah nerede şimdi geçmişin aylakları? (…) Bir Çek atasözü onların tatlı aylaklıklarını bir eğretilemeyle tanımlar: tanrının pencerelerini seyrediyorlar. Tanrının pencerelerini seyreden kimsenin canı hiç sıkılmaz, mutludur.”

“Her şey çabucak olup bitti. Hatamızı hissettik. (…) Çok ateşli olduğumuz için zarafetimiz daha azdı. Doyumu hazırlayan bütün zevkleri birbirine karıştırarak doyuma koştuk.”

“Bir zaman parçasına biçimin damgasını vurmak, güzellik’in, ama aynı zamanda belleğin zorunluluğudur. Çünkü şekilsiz olan şey kavranılamaz, bellekte tutulamaz. Buluşmalarını bir biçim olarak düzenlemek, onlar için özellikle değerliydi, çünkü gecelerinin geleceği yoktu ve ancak anılarda tekrarlanabilirdi.
Yavaşlık ile anımsama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki vardır. Gözümüzün önüne en sıradan bir durum getirelim: Bir adam sokakta yürüyor. Birden bir şey anımsamak istiyor, ama anı uzaklaşıyor. O anda kendiliğinden yürüyüşünü yavaşlatıyor. Buna karşılık, az önce yaşadığı kötü bir olayı unutmaya çalışan insan, hâlâ çok yakınında olan zamanda, sanki bulunduğu yerden hemen uzaklaşmak istiyormuş gibi elinde olmadan yürüyüşünü hızlandırır.

Varoluşun matematiğinde bu deneyim iki temel denklem biçimine girer: Yavaşlığın derecesi anının yoğunluğuyla doğru orantılıdır; hızın derecesi unutmanın yoğunluğuyla doğru orantılıdır.”

“…canlı varlığın eline geçen her olanak, en az olası olanı bile, varlığı tepeden tırnağa değiştirir.”

“Kendini çırılçıplak ve savunmasız hissediyordu. Hayatında ilk kez tanınmamış olmayı yürekten diledi.”

“Örneğin, seçilmiş olma duygusu her aşk ilişkisinde vardır. Çünkü aşk, tanım olarak, hak edilmemiş bir armağandır; hak etmeden sevilmek, gerçek aşkın eksiksiz kanıtıdır. Bir kadın bana, ‘Seni seviyorum, çünkü zekisin, çünkü namuslusun, çünkü bana armağanlar alıyorsun, çünkü zamparalık yapmıyorsun, çünkü bulaşık yıkıyorsun’ derse, hayal kırıklığına uğrarım. Bu aşkta çıkarcı bir yan vardır.”

“Kendisini seçilmiş sayan kişi seçilmişliğini kanıtlamak için, bayağılar yığınının bir üyesi olmadığına kendisini inandırmak; başkalarını inandırmak için ne yapabilir?”

“Motosikletinin üzerine yumulmuş giden insan bu gidişin somut bir saniyesine verir kendini yalnızca; geçmişten ve gelecekten kopmuş bir zaman parçasına tutunur; zamanın sürekliliğinden kopmuştur; başka bir deyişle, esrime durumundadır; bu durumda yaşı, karısı, çocukları, kaygıları umurunda bile değildir, unutmuştur onları, bu nedenle korkmaz, çünkü korkusunun kaynağı gelecektedir ve kurtulmuş bir insan için korkacak bir şey yoktur.”

“Sevgilisinin duyarlılığı adama bir Alman romantik ressamının elinden çıkmış manzara resmi gibi geliyor: üst yanda, Tanrı’nın yurdu, uzak ve mavi bir gökyüzü ile akıl almaz biçimlere girmiş ağaçlarla kaplı bir manzara resmi; bu manzaranın ne zaman içine girse, tıpkı kutsal bir mucize karşısında olduğu gibi dize gelmek ve öyle kalmak için dayanılmaz bir istek duyuyor.”

“Bir insanın yalnızca yüksek sesle düşündüğü için hayatına anlamı veren şeyden yoksun kalabildiği bir ülkeden geliyorum.”

“…insan adına layık insan her zaman isyan halindedir, baskıya karşı isyan halindedir ve artık baskı olmasa bile…”

“Gerçekten, hayranlıktan küçümsemeye kolayca geçebilir mi insan?”

“Güncellik’in dalkavuklarının yanıldıkları şey işte bu. Tarihin sahnelediği durumların durumların yalnızca ilk dakikalar süresince aydınlatıldıklarını bilmiyor bu dalkavuklar. Hiçbir olay bütün süresince güncel değildir, yalnızca kısacık bir süre, başlangıçta. Milyonlarca televizyon seyircisinin açgözlülükle seyrettikleri ölen Somalili çocuklar artık ölmüyorlar mı? Ne oldular acaba? Şişmanladılar mı, yoksa zayıfladılar mı? Somali diye bir ülke var mı hâlâ? Dahası, hiç var olmuş muydu? Bir serabın adı olmasın sakın?

Bunların çağdaş dünya tarihini anlayış biçimleri, büyük bir konserde Beethoven’in yüz otuz sekiz yapıtının hepsini birbiri ardınca, durmadan, ama hepsinin yalnızca ilk sekiz ölçüsünü çalarak sunmaya benziyor. Aynı konser on yıl sonra tekrarlansaydı, her yapıttan yalnızca bir nota, yani tek bir ezgi olarak sunulan yüz otuz sekiz notayı konser boyunca çalarlardı. Ve yirmi yıl sonra, bütün Beethoven müziği, sağırlığının ilk günü duyduğu o sonsuz ve çok yüksek noktaya benzeyen çok uzun ve tiz bir nota olarak özetlenebilirdi.”

“Hüzün yeniden gururla birleşiyor ve kendine güveni geliyor.”

“Yapacağımız tek şey, seçmediğimiz insanlık durumuna karşı başkaldırıdır!”

“Kapalı küçük bir yerde söylenen bir sözcüğün anlamı, aynı sözcüğün bir amfitiyatroda yankılanmasından daha başkadır.”

“Sağduyulu hiçbir nedeni olmaksızın şimdi suyun içinde; anlamı yavaş yavaş içini dolduran davranışının sonucu olarak orada; kendi intiharını yaşadığını hissediyor; boğuluşunu; bundan böyle yapacağı her şey, sözsüz söylevini uzatacak olan bir baleden, bir pantomimden başka bir şey olmayacak.”

“…kadın doğruluyor ve merdivene yöneliyor, arkasına bakmaksızın, ama adamın kendisini izleyebilmesi için ağır ağır. Böyle, tek sözcük söylemeden, sırılsıklam ıslak, çoktandır bomboş duran holü geçiyorlar, koridorlara sapıyorlar ve odalarına geliyorlar. Giysilerinden su damlıyor, soğuktan titriyorlar, giysilerini değiştirmeleri gerekiyor.

Sonra?

Sonra ne? Elbette sevişecekler, siz başka bir şey mi düşünüyorsunuz? Bu gece sessiz olacaklar, yalnızca kadın inleyecek, haksızlığa uğramış biri gibi. Her şey böyle sürüp gidecek ve bu akşam ilk kez sahneledikleri oyun daha sonraki haftalarda tekrarlanacak. Kadın, her türlü bayağılığın üzerinde, hor gördüğü bayağı dünyanın üzerinde bulunduğunu kanıtlamak için erkeği dizüstü çökmeye zorlayacak, erkek kendini suçlayacak, ağlayacak, kadın bu yüzden daha da rezilleşecek, onu boynuzlatacak, sadakatsizliğini teşhir edecek, ona acı çektirecek, erkek karşı koyacak, saldırganlaşıp korkunç şeyler yapmaya karar vererek kabalaşacak, bir vazo kıracak, korkunç küfürler yağdıracak, bunun üzerine kadın ağlama numaraları yapacak, onu ırz düşmanlığıyla, saldırganlıkla suçlayacak, erkek yeniden diz çökecek, yeniden ağlayacak, yeniden kendini suçlu ilan edecek, sonra kadın onun kendisiyle yatmasına izin verecek, haftalar, aylar, yıllar boyu, bu böyle sürüp gidecek, taa sonsuza kadar.”

“Çağımızda unutma arzusu bir saplantı haline gelmiştir; bu nedenle, bu arzuyu tatmin etmek için hız iblisine teslim olmuştur çağımız; kendi anımasamak istemediğini bize anlatmak için hızını artırır; çünkü kendinden bıkmıştır; kendinden tiksinmektedir; belleğin küçük titrek alevini söndürmek istemektedir.”

(…)

“Dost! Kardeş! Üzülme böyle! Çık! Yatağa git! Unutulduğun için sevin, neşelen. Genel bellek yitiminin yumuşacık şalına sarın. Seni inciten gülüşü unut artık, yok artık bu gülüş, yok, tıpkı yapı iskelelerinde geçen yıllarının var olmaması gibi, yok artık bu gülüş. Şato sakin, aç pencereyi, ağaçların kokusu odanı dolduracak. Soluk al. Üç yüz yaşında kestane ağaçları bunlar. Bu mırıltı, Madame de T. ile Şövalye’sinin küçük evde sevişirlerken duymuş oldukları mırıltılarının tıpkısı; o sırada senin pencerenden görülen o küçük evi ne yazık ki sen göremeyeceksin şimdi, çünkü on beş yıl sonra, 1789 Devrimi sırasında yıkıldı ve ondan geriye Vivant Denon’un öyküsünün birkaç sayfasından başka bir şey kalmadı; sen okumadın bu öyküyü ve büyük bir olasılıkla da hiç okumayacaksın.”

“Yaşadığı cinsel hazzı mı, yoksa adının gülünç çaylağa çıkmasını mı? Kendini garip mi, yoksa mağlup mu hissedecek? Mutlu mu, yoksa mutsuz mu?
Başka bir deyişle: Hazzı yaşayarak, haz için yaşayarak mutlu olunabilir mi? Hazcılığın ülküsü gerçekleşebilir mi? Böyle bir umut var mıdır? En azından bu umudun soluk bir alevi var mıdır?”

“Yalvarırım dostum mutlu ol. içimdeki şu belirsiz duyguya göre, senin mutlu olma yeteneğine bağlı bizim biricik umudumuz.”

“…bir anlatıcı öyküsünde komik rolü oynarsa, her zaman eğlencelidir öykü.”

“Vincent ile Julie çevrelerindeki müthiş toplu çiftleşme gösterisini görünce, sahneleme sanatının gerektirdiği ince bir duyarlılıkla ayağa kalkıyorlar ve çılgınca eğlenen çiftlere birkaç saniye bakıyorlar, sonra, dünyayı yarattıktan sonra uzaklaşan tanrılar gibi ayrılıyorlar oradan. Tıpkı rastlaştıkları gibi ayrılıyorlar, bir daha kesinlikle görüşmemek üzere, herkes kendi yönünde.”
“Yalan söyleyemeyecek kadar üzgün.”

MİLAN KUNDERA
“Yavaşlık / La lenteur”

(Çev: Özdemir İnce, Can Yayınları)

Bekleyiş



Cehennem kimdir demiştiniz?
Keder kuşlarını ben de gördüm
Flütün ucundan bir oraya bir buraya
Evet, biliyorum, herşey benim düşgücüm
Şeyi, nasıl söylenebilir, bu kelimeler
Böyledir işte: Tam tutacakken...

Yağmur yürüyüşüne çıkmıştık o gün,
Unutmam ben ayrıntıları, kimdi
Hatırlayamıyorum tabii, ne önemi olabilir
İsimlerin, evet yüzünü de getiremiyorum
Gözümün önüne, eylüldü, eylüllerden
Biri, cehennem kimdir diyordunuz?

21 Haz 2011

Yoksa eksik olan biz miyiz?…



Eskiden dünyada, görünüşte dağınık ama iç dünyaları derli toplu insanlar vardı.Oysa şimdikilerin dış görünüşleri derli toplu ama iç dünyaları dağınık.

insansız kaldığımızda ruhumuzun yırtılacağını biliyoruz. “Yalnız kalmak istiyorum” demek için bile bir insana ihtiyacımız var. Bu yüzden ortak mekanlar oluşturup yan yana geliyoruz. şakalar yapıyor, sırlarımızı anlatıyoruz birbirimize. Ama birden bir kurt düşüyor içimize.“Bir şey eksik” diyoruz. “Bir şey eksik ama ne?…”

***

Hevesle dokunuyoruz raflardaki yeni çıkmış kitaplara. Kitaplar okuyoruz durmadan. Bizimle hiç tanışmayan, bizi hiç tanımayan bir yazarın yolculuğuna eşlik ediyoruz; içimizde kocaman bir düş coğrafyası açılıyor. Ancak son yaprağı da bitirip, kitabı kapatınca, yapayalnız kalıyoruz o coğrafyanın ortasında. Bütün cümlelerin tamam, bir tek cümlenin eksik olduğunu hissediyoruz.

Düşünüyoruz, eksik olan ne?…

***

Ders çalışıyoruz geceler boyu. Dem tutması hiç eksilmiyor ocağın üstündeki çayın. Küllükler bir boşalıp bir doluyor. Okulu bitirirsek her şeyin yoluna gireceğine inanıyoruz. inanıyoruz ki, şu koridorlardan, ay başında beklenen harçlıklardan, sıkıcı anfilerden kurtulduğumuzda her şey yoluna girecek. Okulun uzaması ödümüzü koparıyor neredeyse. Nihayet gülümseyerek bakıyoruz, duvarlara öylesine asılmış, buruşuk imtihan sonuçlarına. Yumruğumuzu sıkarak, “bitti” diyoruz, “işte bitti, şükürler olsun.” Fakat birden kaçıyor hevesimiz. Bir şeyin hiç bitmediğini, hiç bitmeyeceğini anlıyoruz. Kafamızı kurcalıyor bu eksilik. Bitmeyenin ne olduğunu soruyoruz kendimize hücumla. Hevesimiz kursağımızda kalıyor.Bir eksikle ayrılıyoruz koridorlardan…

***

Cebimiz para görürse, hayatın yoluna gireceğini düşünüyoruz. Kapılar aşındırıyoruz bu yüzden. Dil döküyoruz boyunları yağdan kaybolmuş, gözleri karanlık bir kuyudan bakan patronlara. Bütün becerilerimizi sıralıyoruz, beceremediklerimizi bile. Nihayet gözüne giriyoruz, bize kuşkuyla bakan ketum cebin. Müjdelerle koşuyoruz ev halkına, arkadaşlara. Herkese söz verdiğimiz ilk maaşla, yine herkese az buçuk bir şeyler alıyoruz. Kuyruğu doğruluyor böylelikle işimizin. Ama bir sabah işe giderken, o malum kuşku oyuyor içimizi. Asıl eksik olanın işimiz olmadığını, başka bambaşka bir şeyin eksik olduğunu hatırlatıyor uyuklayan belleğimize.Yırtınmaya başlıyor belleğimiz: “Bir şey eksik, ama ne?…”

***

Aşık oluyoruz o kocaman eksiği telafi etmek için. Geceler boyunca yıldızları sayıyoruz, uykumuza veda ediyoruz aşk için. Bütün çıkarcılığımız bitiyor aşk kapıyı çalınca. Gözlerimiz cennetten koparılmış bir parça gibi bakıyor hayata. Dilenciye merhamet ediyoruz mesela, cebimizi sebil gibi açıyoruz herkese. Herkesten bize dua etmesini istiyoruz: aşk için. öylesine kırılgan, öylesine çaresiz bekliyoruz ki sevdiğimizi, gecikmesi akla hayale gelmedik endişeler doluşturuyor içimize. Ve şu hain endişe: acaba aşk bitti mi? Birden bütün kalabalığın arasında onu görüyoruz. Yeniden dönmeye başlıyor dünya. Irmaklar yeniden akıyor. Göğsümüzde hesapsız bir ferahlık, “hoş geldin” diyoruz. Gelin görün ki günlerin cenderesine nasıl sıkışıyor bir yerimiz. Aşkın bile telafi edemediği bir şeyin eksik kaldığını kavrıyoruz dehşetle.Bitkinlikle soruyoruz: “aşk değilse ne?…”

***

Sonra annelerimize dönüyoruz yeniden. Dünyadaki en korunaklı sığınağımıza. Bütün yaşadıklarımızı, bütün yaşayacaklarımızı bir kenara bırakıp, onun ocağındaki aşı yudumluyoruz iştahla. Tam karşımıza geçip hevesle bizi seyrediyor anne. Göğsünden hayata uğurladığı kırlangıcı. Hevesi azalmasın diye, daha bir kocaman alıyoruz lokmaları ağzımıza. Gizli bir oyun başlıyor anneyle çocuk arasında. çok iyi hatırlanan, çok eskilerde kalmış. Sonra yumuşak yataklar seriyor altımıza. Gece, bir girip bir çıkıyor odamıza merakla: acaba yorganı tekmeleyip üstümüzü açtık mı? Mahsus üstümüzü açıyoruz azcık; gelip nizama sokuyor yorganı, kafamızı yastığa gömüyoruz, yeşil yosuna sokulan kuğunun başı gibi. Ama birden, bizim aralanmasın diye can attığımız bir sorunun üstü açılıyor, yılan gibi kıvrılıyor yorganın içinde. iniltiyle dökülüyor ağzımızdan cümleler:“Allah’ım, bir şey eksik ama ne?…”

***

Sonra gelecek günlerimizi boyadığımız tablonun renkleri karışıyor birbirine.Hep kaçtığımız o soruyu soruyoruz kendimize:

“Yoksa eksik olan biz miyiz?…”

Kelime Yanıkları




‘İnsan kadife bir hatıradan başka nedir ki? Geçmiş: üstümüzü her gece onunla örttüğümüz...
Uykuların derininde kor yankılarına düşer gibi olduğumuz ve sonra unuttuğumuz. Dağın doruğu ile dağın derini arasındaki mesafeden başka nedir ki insan: derininde kor tutmuş haller, doruğunda ıssızlık bilgisi...Güne ait sesler çoğaldığında hatıranın kendisi de kokusu da bilgisi de silikleşecek. Ve insan sabahın nemi kadar sessiz olmayı isteyecek.’

Mavi Efendim




Mavi efendim benim
Kadırganızı karaya çektim
Bundan böyle kendiniz biliniz beni...

Uyuyorum, oysa gün geceye deviriyor kendini, yatağın ortasında bir serçe huzuruyla bir kuğuyu bekleyerek. Şimdi bizim eş ruhlarımız benim rüyalarımda bir yerlerde birbirlerini tamamlıyorlar aşka; ihtirasla, özlemle. Birden dudaklarını hissediyorum , yatakta bana ulaşmak için dizinin bastığı yerin çöküşünü, gözlerimi açmıyorum hiç... Dudakların dudakların duruyor yüzümde, mutlu gözlerine açıyorum gözlerimi. Yüzünün kuyusuna düşüyorum akşamın renklerinde, gözlerinin ummanına, sana kıvırıyorum kendimi, kokunu duyuyorum. Seni seviyorum diyorum sanki duyulmasından korkar gibi fısıldayarak, oysa herşey sen, koca kâinat senden başka birşeyle dolu değil. Gözlerimin gördüğü, bakışının değdiği herşey sana dönüşüyor. Bana da yer var mı diyorsun, soluğumun ortasına yerleşmişken dudakların , yastığa yerleşiyor başın. Yüzünü seyrediyorum, asırlarca seyretmek için vaktim olsa diyorum içimden, asırlarca senin şu bana bakan yüzünü seyredebilsem, ellerimin arasındayken yüzün, gözlerinin o en derin yerine bakarak. Öpüyorum dudaklarından, bir kez, bir daha, bir daha, sonsuz bir daha, öpüyorum seni, soluğum ıslanıyor soluğunda. Kendime çekiyorum, aramızdaki bütün örtülerden kurtularak. Oysa biliyorum ki, ruhun ruhuma çaktı kendini çoktan, hergün sağlamlaştırmakta. Ben şimdi ne kadar yakın olursam olayım sana, içimde öyle bir yerdesin ki, bugüne dek hiç girilmemiş, hiç ulaşılmamış, nerdeyse kendimin bile bilmediği, dehlizlerimi öğretiyorsun bana. Senin bildiğin benim senden öğrendiğim kendimi keşfetme oyununda, bütün gizleri bilen sensin diye seviniyorum. Herkese bir simurg varsa dünyada, benimkisi sensin. Kâinat öyle doğruluyor ki bunu, benden bile öne geçiyor zaman.
Kalbin elimde atarken nerdeydin diyorum, ben seni, varlığını, oluşunu bilmediğim senelerde nerdeydin... Gülüyorsun, benden daha kutsal yaşıyorsun aşkı, benim hırçınlığımdan eser yok sende, ama öfken benimkinden bile güçlü, kızdığında beni seven parmakların duruyor bileklerimde. Tek bir ses, tek bir patırtı yaratmadan fırtına çıkarıyor gözlerin, gözlerinden kaçıp gözlerine sığınıyorum sen öfkeliyken. Senin olan herşeyi sevdiğimi yine yine anlıyorum, aşkla doluyor göğüs kafesim.
Birden o şiir geliyor aklıma;

birbirimizden ve aşkın keşfedilmemiş gizlerinden
ürküyorduk
bir definenin ikiye paylaştırılmış haritasında
bilmeden
birbirimize doğru ilerliyorduk.

Bunca sene sana ulaşmak için yürüdüyse ayaklarım, bunca senelerde yüreğimi yoran herşeye dayandıysam, bunca sene gözyaşlarım eskitemediyse yüreğimi, bunca sene ben bir bilinmeyeni bekleyerek umutlu olduysam ama gene de masal sanmışsam herşeyi, bunun ödülü sen misin? Aşka inancı kaybolmayan yüreğimin, sonsuzluk mükafatı sen misin? Aşk değil bu diyorum, ayırırken dudaklarımdan dudaklarını, aşk değil bu, bu başka bir kendini kaybediş yine bulmak için kendini, tamamını, aşktan fazlası, hep fazlası diyorum yüksek sesle doğrulurken, gülerek beni kendine çekiyorsun,çocuksun diyorsun, çocuk, çocuk... Saçlarım dökülüyor yüzüne, kokumuz karışıyor, soluğumuz, buğumuz, doyamadığım her şey sende... Sonra bakıyorum, martılar habercisi yeni günün, bulutlar, şu kayıp giden bulutlar müjdecisi, yüzümde duruyor günaydın diyen soluğun, içimde bahar gelmişcesine seviniyor serçe.

Mavi efendim benim
Kadife geleceğim
Atlas geleceğim
Mutlak bildiğim...

Yalnızlık: Düş orucu



Cemal Süreya: Bir ovanın düz oluşu gibi bir şeydir yalnızlık.

Özdemir Asaf: Yalnızlık
Müziğin bile seni dinlemesidir
Yalnızlık
İnsanın kendine mektup yazması

Cahit Zarifoğlu: Ah şu yalnızlık, kemik gibi ne yana dönsen batar.

Edip Cansever: Ey benim yalnızlığım!
Kirpiğime takılan bir kum tanesi gibi dünyaya takılmamı önlersin...
Baksana şu yalnızlık taşkını yüzüm - Hep de bir fotoğrafın en arkasında kalan-
Buruşuk bir üzüm tanesi gibi sarkmış da kalabalıklardan.

Arif Ay: zor yollardayım
önüm ardım cinnet mahyaları
cam kırıkları dökülüyor ıslıklardan
gül değil yalnızlık bu elden ele
kıyamet habercisi çarşılarda

İlhami Çiçek: kendini bildi bileli
yalnız
konumuyla ilgili yalnızlığında
gerçekten yalnız olduğunu sanarak
çıldıran
korkunç kalabalık bir adamdı dünya.

Oktay Rıfat: Saadet bir çimendir bastığın yerde biter
Yalnızlık gittiğin yoldan gelir.

Fazıl Hüsnü Dağlarca : İki sestiler duyulmayan
Sevgiyle yalnızlık
Sevgiyle yalnızlık
Gece iner inmez
Yankılandılar dağlardan

Anna Habert: Ah gözyaşları içime akan
Bu mezar çukurunun boşluğunda
Dikilmiş sütunlara baktığım yerde
Ah benim eski sabrım
Dokunulmamış kalsın
Sonsuz yalnızlık su yalnızlık.

İsmail Kılıçarslan: bizi gümüş kaşıklardan alıkoyan
kalan yalnızlık vardır artık akşamlardan
televizyon yalnızlığı, renk yalnızlığı, insan
şiir çekilmektedir köhnemiş rüyalarımızdan
geveze ve umutsuz, şizofren ve unutkan
cinnet modern

Ahmet Telli: Yetmiş iki gündür bir dolapta kilitliyim. Yalnızca anahtar
deliğinden hava giriyor ve ölü bir ışık sızıyor içeri. Yalnızlık
hiç de tanrısal değil, görkemli değil. O yalnızca geçmişle
gelecek, ölümle yaşam arasında kocaman bir karanlık nokta.
Geçmişi ve geleceği olmayan, ölümle yaşam arasında irinli bir
leke yalnızlık denilen. Şimdi ne varsa, anahtar deliğinden sızan
havayla ışıkta... (Farkına varsalar, kapatırlar mıydı onu da?)
Bütün belleğimdekileri yokettim. Elektrikli bir aygıyla yaktım,
jiletle kazıdım. Çığlıkların aralığından uçurdum hepsini, kül
edip savurdum.
Adımdan gayrısını bilmiyorum.

Sezai Karakoç: Yine akşam oldu,
Yalnızlık omuzlarıma çivisini çaktı.

Can Bahadır Yüce: ağır yalnızlıklardır köpüklerin örttüğü
çoktan karaya vurmuş hüzünlerin kalyonu
bir kuş alır götürür unutulmuş göğü
ayrılmak; bir limanın en yaralı balkonu

Kaan İnce: kefensiz giderken bu dünyadan, sakalıma dolanan:
gece
seslerle suda seken bir anka yüreğin
açlıktan öç alan
ellerim el kapılarında birer tokmak
penceremde binlerce ay doğar gündüzleri
karanlık:
hasretine yarıklar zinciri
kahır hitabesine gözlerin
kaç gurbetin gecesi
tarlada sürülen:
yalnızlık

Altay Öktem: ıslak paspas kokusudur, gece morudur
bileği tahriş olmuş bir kadının dinmeyen korkusudur
ansızın yakalanmasıdır bir kuşun kapana
trenin gecikmesidir istasyona
yalnızlık cinayettir!

Erdem Beyazıd: Bir gidip bir gelerek durmadan
Ay ışığını soluyan ey deniz ey o denizin dibi
Sonra büyüten yalnızlığını kanayan yalnızlığa
kalbim gibi.

Turgut Uyar: kaç kişiyi öldürdüm düşlerimde
kaç kilo çekerdi yalnızlık
kaç kere ezildim altında
yaz yağmurlarının

Edip Cansever: Bir kişi bile değilim yalnızlıktan.

Cemal Süreya: şimdi iri gagalı yalnızlıklar dönüyor
n'olur ağzından başlayarak soyunmaya
bir kez daha sür hayvanlarını üstüme üstüme
çık gel bir kez daha yıkıntılardan
çık gel bir kez daha beni bozguna uğrat

Cahit zarifoğlu: içimizde yaşayan o, yani öteki kişi, "yalnız kişi". ey yalnız kişi. o ölüm anında duyulan ya da ölüm anında duyacağımız yalnızlık.

Yeni Hayat




"Bir yolculuk vardı, hep vardı, her şey bir yolculuktu. Bu yolculukta beni hep izleyen, en olmadık yerde karşıma çıkıverecekmiş gibi yapan, sonra kaybolan, kaybolduğu için de kendini aratan bir bakış gördüm; suçtan günahtan çoktan arınmış yumuşak bir bakış...

Ben o bakış olabilmek isterdim. O bakışın gördüğü dünyada olmak isterdim. O kadar çok istedim ki bunları, o dünyada yaşadığıma inanasım geldi. Hayır, inanmaya bile gerek yoktu; orada yaşıyordum ben."

"...hayat sezgiden yoksun bazı aptalların 'raslantı' dedikleri birtakım belirgin ve hatta niyet edilmiş buluşmalarla doluydu."

" Hiçbir derste öğrenmedim, hiçbir kitapta okumadım, hiçbir filmde görmedim; ah ne kadar da güzelmiş aşıkın maşukun uyuyuşunu doya doya seyretmesi..."

"Gene de bir yere doğru gidiyorsan, hayat güzel"

"İnanmıyorum, kanmıyorum ama seviyorum"

"Bir cep saatiydi, ama mutlu olduğum zamanı anlıyordu ve o zaman kendiliğinden duruyordu ve o vakit mutluluğun da sonsuza kadar uzuyordu. Mutlu olmadığın vakit saatin akrebiyle yelkovanı telaşla koşarlar ve sen de, aman zaman ne çabuk geçmiş derdin o vakit ve dertlerin de göz açıp kapayıncaya kadar geçerdi. Sonra gece, sen saatin yanıbaşında huzurla uyurken, kendiliğinden zamanın artısını eksisini ayarlardı...ve sabah hiçbir şey olmamış gibi, herkesle birlikte kalkardın."

"...bu kadar beraberlikten sonra gövdeler birbirini ister.."


" Büyük hayaller paylaşmış, aylarca sabah akşam yoldaşlık etmiş, birlikte onca yol almış iki kişinin kapıların, pencerelerin ardındaki dünyayı unutarak birbirlerine sarılmalarına, herşeyden çok gerçek olmalarına, o eşsiz gerçeklik zamanını bulmalarına ne engel olabilir?"


"Hatırla, bir günah işler, bir suçu unutur ve başka bir diyarı düşler gibi sessizce seyrettiğimiz öpüşmeleri..."

"...düşünmek değildi de bir çeşit fısıldamaktı bu: Aklımdaki karanlık ormanın kalbindeki kara kurt uyusun diye.....gövdemi gördüğümde içimdeki lanet ve sinsi ses, bak gene dişlerini gösteren hain kara kurt, seslenecekti bana, sen suçlusun diye"

"Hani çocuklara sorarlar ya, niye ağlıyorsun yavrum diye; derin bir yara içinde bir yerde kanadığı için ağlar, ama soruyu soran amcaya der ya, mavi kalemtıraşımı kaybettim diye, işte öyle kederleniyordum ben de..."

"Aşk birisine şiddetle sarılma, onunla aynı yerde olma özlemidir. Onu kucaklayarak, bütün dünyayı dışarda bırakma arzusudur. İnsanın ruhuna güvenli bir sığınak bulma özlemidir."

"Benim gibi hayatı kaymışlarda hüzün, zeki olmaya çalışan bir öfke olarak gösterir kendini. O zeki olma isteği de en sonunda her şeyi berbat eder."