.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

12 Kas 2013

Diri Gömülen




Bir delinin notlarından

Soluğum kesiliyor, gözlerimden yaş akıyor, ağzım acı mı acı, başım dönüyor, yüreğim sıkışık, bedenim yorgun, ezik ve gevşek.

Bilinçsizce yatağa düşmüşüm. Koliarım enjeksiyon iğnesinden delik deşik. Yatak ter ve ateş kokusu veriyor. Yatağın yanına konmuş küçük masa üzerindeki saate bakıyorum. Cumartesi, saat on. Ortasına elektrik ampulü asılmış odanın tavanına bakıyorum. Duvar kağıdının üzerinde pembe ve açık pembe çiçek ve dal desenleri var. Arada bir de dala yanyana konmuş iki kuş. Biri gagasını açmış,
sanki ötekiyle konuşuyor. Bu görüntü, beni yerimden ediyor. Bilmiyorum nedense, hangi yana dönecek olsam, gözümün önünde odadaki masanın üzeri şişe, fitil ve ilaç kutusuyla dolu. Yanık
alkol kokusu, sevimsiz odanın kokusu, havaya dağılmış. Kalkıp pencereyi açmak istiyorum. Fakat aşırı bir tembellik beni yatağa çivilemiş

Sigara içmek istiyorum; canım çekmiyor. On dakika geçmedi, uzayarı sakalımı traş ettim. Gelip yatağa düştüm. Baktığını aynada hayli süzülüp, zayıfladığımı gördüm. Güçbela yürüyordum. Oda karmakarışık, bense yalnızdım. Beynimde bin türlü şaşılası düşünce dönüyor, dolaşıyor. Onların
tümünü görüyorum. Ama yazmak için en küçük bir his, ya da gelip geçici en küçük bir hayal yok; yaşamımı baştanbaşa açıklamalıyım, o da mümkün değil. Bu düşünceler, bu duygular yaşamırnın
bir döneminin sonucu, görüp duyduğum, okuduğum, hissettiğim ya da zihnimde tarttığım fikirlerle dolu hayat tarzının bir neticesidir. Tüm bunlar benim vehimli ve anlamsız varlığıını oluşturmuş. Yatağımda yuvarlanıyorum. Anılarımı birbirine karıştırıyor, bozuyorum. Perişan ve delicesine düşünceler beynime basınç yapıyor. Ensem ağrıyor, ok gibi bir ağrı giriyor, şakaklarım dağlanmış
gibi yanıyor, kıvranıyorum. Yorganı üzerime çekiyorum; yorulduğumu düşünüyorum. Kafatasımı açıp, bütün bu gri yumuşak kıvrım kıvrım yığını çıkarıp uzağa atsaydım, bir köpeğin önüne atsaydım, ne iyi olurdu!

Hiç kimse anlayamaz. Hiç kimse anlamayacak. Her taraftan çıkınaza düşen kimseye "Al başını git ve geber" derler. Ancak, ölüm insanı istemediği zaman, ölüm de insana sırt çevirdiği zaman,
gelmeyen ve gelmek istemeyen ölüm .. !

Herkes ölümden korktuğu halde, ben yaşadığım için kendimden utanıyorum. Ölümün insanı istemeyip, geri durması ne korkunçtur! Yalnız bir şey beni teselli ediyor. İki hafta önceydi. Gazetede okudum. Avusturya'da biri tam on üç kez çeşitli yollarla kendini asmaya teşebbüs etmiş, intiharın bütün basamaklarını geçmiş. Kendini ipe çekmiş, ip kopmuş. Kendisini nehre atmış, sudan çıkarmışlar vesaire. Nihayet son defa evi boş bulunca, mutfak bıçağıyla ne kadar damarı varsa kesmiş ve bu on üçüncü kez, ölmüş! Bu bana teselli veriyor! Hayır, hiç kimse intihar kararına varmaz. intihar bazılarında birlikte bulunur. Onların yaradılışında mevcuttur ve onun elinden kaçamazlar. İşte bu alın yazısının hakimiyet gücü vardır. İnsana hükmeder. Fakat aynı zamanda bu, benim. Kendi kaderimi kendim yarattım. Şimdi artık elinden kaçamam, kendimden.kaçamarrı. Kısacası ne yapılabilir? 

Yazgım benden daha güçlü.

Aklıma ne hevesler geliyor? Uyuduğum zaman canım neler çekiyordu? Küçük bir çocukturrı. Bana masal söyleyen, ağzının suyunu akıtan Gelin Bacı burada baş ucumda oturmuştu. Aynı şekilde ben yorgun, bitkin, yatağa dü~müştüm. O baliandıra baliandıra bana masal söylüyordu ve yavaşça gözlerim kapanıyordu. Düşünüyorum da çocukluk devirlerimden bir kısmını çok iyi hatırladığıını
görüyorum. Sanki dünmüş gibi çocukluğumdan pek farklı olmadığımı görüyorum. Şimdi ise tüm karanlık, alçak ve beyhude hayatımı görüyorum. Acaba o zamanlar mutlu muydum? Hayır, ne büyük bir yanılgı! Herkes çocuğun mutlu olduğunu zanneder. Hayır, çok iyi hatırımdadır. O zamanlar çok daha hassastım; hem taklitçi, hem kurnazdım. Görünüşte gülüyor ya da oynuyordurnsa
da, içten en küçük bir dil yarası, bir iğneli söz, ya da en küçük sevimsiz ve saçma bir olay, saatler boyunca düşüncelerimi işgal ediyordu ve ben kendi kendimi yiyip bitiriyordum. Aslında bu doğanın ölü yıkayıcısı, beni alsın götürsün. Cennet ve cehennem kişilerin içindedir diyenler haklıdır. Kimileri dünyaya mutlu olarak gelir, kimileri de mutsuz. Elimde tuttuğum, yatakta not aldığım yarım kırmızı kaleme bakıyorum. Aynı kalemle randevu yerini yazdığım notu, yeni tanıştığım kıza verdim. İki üç kere birlikte sinemaya gittik. Son gittiğimiz film, bir şarkıcının filmiydi. Bir sahnede Chicago'lu ünlü şarkıcı "Where is my Silvia?" şarkısını okuyordu. O kadar hoşuma gitmişti ki, gözlerimi kapayıp kulak verdim. Onun güçlü ve çekici sesi hala kulaklarımdadır. Sinema salonu çınlıyordu. Onun hiçbir zaman ölmemesi gerektiği aklıma geliyordu. Bu sesin bir gün susacağına inanamıyordum. Onun yanık sesinden hüzünlenmiştim. Aynı zamanda hoşlanıyordum da. Alçak ve yüksek tonda çalıyorlardı. Keman telinden çıkan ses, kemanın yayını damarlarımda gezdirip de bütün dokumu müziğe karıştırmış gibi sarsıyordu. Sanki beni hayal gezintilerine götürüyordu. Karanlıkta elimi o kızın memelerine sürüyordum. Gözleri mahmurlaşıyordu. Ben de tuhaf bir hale bürünüyordum. Anlatılamayan, hüzünlü ama lezzetli bir durumu anımsıyordum. Onun terütaze dudaklarını öpüyordum. Yanakları gül gibi pespembeydi. Birbirimizi sıkıyorduk. Filmin konusunu anlamadım. Onun elleriyle oynuyordum. O da kendisini bana yapıştırmıştı. Sanki şimdi düş görmüş gibiyim. Birbirimizden ayrıldığımız günden bu yana dokuz gün geçti. O günün ertesi günü, gidip onu buraya, odama getirecektim. Evi Montparnasse mezarlığının yakınındaydı. O gün onu getirmek üzere gittim. Orada sokak köşesinde metrodan indim. Soğuk bir rüzgar esiyordu. Hava bulutlu ve tutkundu. Bilmiyorum, n'oldu da pişman oldum. Çirkin olduğu gibi, ondan hoşlanmıyordum da. Ama bir kuvvet beni alıkoyuyordu. Hayır, artık onu görmek istemedim. Tüm gönül bağlarımı hayattan koparmak istiyordum. Bilinçsizce mezarlığa gittim. Bekçisi, çizgili bir paltoya bürünmüştü. Orada görkemli bir sessizlik hüküm sürüyordu. Yavaş yavaş yürüyordum. Mezar taşlarına, üzerlerine konmuş haçlara, vazoların yapma çiçeklerine, mezarların kenar ve üzerlerinde bulunan bitkilere hayretle bakıyordum. Ölülerden bir kısmının isimlerini okuyordum. Niçin onların yerinde değilim diye tasalanıyordum. Kendi kendime düşünüyordum. Bunlar ne kadar mutluymuşlar!.. Bedenleri toprağın altında çürüyüp ayrışmış olan ölüleri kıskanıyordum. Hiç bu denli bir kıskançlık hissi uyanmamu~tı bende. Ölümün kolayca herkese verilmeyen bir mutluluk, bir nimet olduğunu
düşünüyordum. Kesin olarak bilmiyorum, ne kadar geçti. Şaşkın şaşkın bakınıyordum. Kızcağız tümüyle hatınından çıkmıştı. Havanın soğuğunu hissetmiyordum bile. Sanki ölüler dirilerden daha
yakın gibiydiler bana. Onların dilini daha iyi anlıyordum. Geri döndüm, hayır, o kızcağızı artık görmek istemiyordum. Her şeyden ve her işten uzaklaşmak istiyordum. Ümidimi yitirip ölmekti istediğim. Ne saçma sapan düşünceler çıkıyor karşıma! Belki de saçmalı yorum.


Sadık Hidayet / Diri Gömülen ( 1. Bölüm )

6 Kas 2013

g e c e n i n i ç i n e


 
 
 
Psikiyatri Kliniği / Gece / İç / 53990 no'lu oda

P'leri bozuk, megapikseli düşük, belaltı bilgisayarımdan malum(!) tuşa bastım.
Basar basmaz pişman oldum. Kaynak suyunu kimyasallarla ...düzenlenmiş musluk suyundan ayıran şeyi, İngmar Bergman’ı Ferzan Özpetek’ten ayıran şeyi, adı fark eder mi ...... nasıl unuttum bilmiyorum. Heyhat; ha hapax, ha hayat, bir kere bastın mı o tuşa, dönüşü yok. Sivilcelere böceklere dayanamayan antibakteriyel bir sıvıya doğru erime böyle başlıyor. Birinin gece döküntüsüne temas edemeyen banliyö saadetine dehliz oradan açılıyor. Böyle böyle anlıyorum aynalarla aş-iki-k'nın artık eskisi gibi olmadığını ve bu noktada, kimin önce kapıyı çarptığının hiç önemi kalmadığını…
21. yüzyılın travması: ekran ve onun pencereleri. Yansıtma özelliği bulunmayan ekranın önünde geçiriyorum günümü, bir hayali sevmek ne kadar da kolay. Suretin olmadığı yerde sonsuzluk var.
Bir pencerede 'satın al no'lur' tuşuna basıyorum, stoktan % 50 indirimli bir Callas DVD’si kımıldanıyor. Öbürüne bir kalp, diğerine öpücük yapıştırıyorum. Yaralı yerime dokunuyorum: acı yok - his yok - hiç yok. Ben bir antibakteriyel sabunum, bu film çekilirken hiçbir canlının canı yanmıyor.
......

Fosfor yeşili keten önlüklü hasta bakıcım başucumda; yine 'error' verdiniz, biraz balkonda hava alınız (dedi).
 
Psikiyatri Kliniği / Gece / İç / 9786499 no'lu oda

" Poligamik aşısı vurulmuşken kısık ateşte pişiyor insan ne de olsa, hatta bazen kısık da olmuyor ateş, kavruluyorsun...bu döner sahne ikimize yeter mi acaba, yoksa dar mi gelir bize... sen öğrenebildin mi kadın beyninin kasada saklı şifresini, gizemli suların en derine akması için gerekli kombinasyonlar elinde mi...Vasatlığa katlanmak zor. Çok kesin, miniskül ayrıntılar. Dışarıdan ya çok besleniyorum ya da tamamen aç kalıyorum....renkler, dokuklar, kokular, sesler, sözler ve bütün bunların binlerce kombinasyonla bir araya gelişi. Geri dönüşü yok. Buna mecburum. Sadece ucu kırmızıya boyanan harfler değil, bir de senin onlardan birini okumuş olma ihtimalin var. Bu yüzden tek tek anlattırmak isterdim kaç kere...gözlerinle görebilmek isterdim., Hepsini ayrı ayrı olabilecek bütün ihtimalleriyle canlandırdım, tekrar tekrar, defalarca. Gereksiz bilgi, hayâl gücünün mamüllerine nazaran hafif, ama gene de gereksiz, boşveer.

Dedim ya benimki karmaşık kombinasyonlarla ilgili. Bu yüzden o kadar güzeldi ki çok şey. Kal ! "
(yazmıştım not defterime)
....
Yazdıklarımı okuduktan sonra panikleyen fosfor yeşili keten önlüklü hasta bakıcım acil servis butonuna bastı!. Oda, bir anda konsültasyon ekibiyle doldu.
 
Anlaşılan bir süre daha buradayım.


B a k;
yağmur durdu, yeni huylar peşinde huysuz bulutlar şimdi. Bekleyelim bakalım.. bekleyelim huysuzluğum. Kalbime çoktan çengelli bir gece astım. Bir şehrin izi kaldı gözlerimizde her bakışın..
Ş i m d i;
iki madde arası suskun bir fıkra gibi susarım - susarız.
- okunduğum gibi yazılabilseydim keşke -

Öğret bana , nasıl unutulur düşünmek?



Benvolio ve Romeo arasında 

- Günaydın kuzenim
-Gün erken mi o kadar?
- Dokuzu henüz vurdu.
- Amma da uzun geliyor bu kederli saatler.
Çabucak uzaklaşan babam mıydı buradan?
- Evet.Nedir Romeo'nun saatlerini uzatan keder?
- Saatleri kısaltacak şeyin bende olmaması.
- Aşık mısın yoksa?
- Dışarısında kaldım...
- Aşkın mı?
- sevgisinden oldum sevgilimin.
- Ah,uzaktan nazik görünen aşk. Nasıl da acımasız ve kaba denendiğinde!

- Ah, sevgi gözleri bağlıyken bile
 Nasılda görür , yolunu seçer dilediğince!
 Nerede yiyelim? yine kavga mı oldu burada?
 Hayır anlatma , duydum olanları.
 Neler doğuyor nefretten , ama daha çoktur sevgiden doğan.
 Ey kavgacı sevgi! Sevilen nefret!
 Ey ağır hafiflik! Ağırbaşlı uçarılık!
 Ey hiçten yaratılan herşey!
 Uyumlu biçimlerin , biçimsiz kargaşası,
 Kurşun tüy , parlak duman , soğuk ateş , sayrılı sağlık!
 Hep uyanık uyku...Bunların hiç biri değil.
 Bu sevgiyi duyarım , ama haz duymam ondan.
 Gülmeyecek misin?

- Hayır kuzenim , yeğ tutarım ağlamayı.
- Ne diye canım?
 - O canını sıkan derdine.

- Ne yaparsın böyledir çilesi aşkın , 
  Taş gibi oturmuş bağrıma acılarım.
 Benimkine katılınca seninde üzüntülerin
 Büsbütün artıyor derdim , kararıyor gönlüm.
 İç çekişlerin buğusuyla yükselen bir dumandır sevgi
 Duman dağılınca , tutuşan bir ateş olur aşıkların gözlerinde
 Keder indi mi bir kere aşıkların gözyaşlarıyla beslenen bir deniz oluverir.
 Başka ne olabilir? En akıllıca çılgınlık , 
 Soluk kesen bir zehir ve bir panzehir ölümden kurtaran.
 Hoşçakal kuzenim!

- Dur bende geliyorum.
 Kırarsın beni , bırakıp gidersen. 
- Yitirdim kendimi ; burada değilim ben
  Bu Romeo değil , o başka bir yerde.
- Hadi söyle bana : Kimi seviyorsun sen? 
- Acı duymamı istersen söyliyeyim.
- Acı çekme , ama söyle bana kim?
- Hasta adama vasiyetname yazdırmak
 Ölümü hızlandıran bir şey olur ancak.
 Açıkcası kuzenim , bir kadını seviyorum.
- Hedeften vurmuşum , aşıksın derken.
- Yaman nişancısın! sevdiğim de çok güzel!
- Güzel hedef tez vurulur , kuzenim.
- İşte şimdi ıskaladın ama!

 Aşk tanrıcığı Cupidon'un oku işlemez ona , 
 Bakire Tanrıça Diana'nın zekasıyla donanmış
 Ve iffetten bir zırh ile korunup silahlandığından
Etkilenmiyor aşkın çocukça oklarından , 
Yılmıyor sevgi sözcükleriyle kuşatılmaktan , 
 Saldırgan gözlerin bakışlarından yok hiç çekinmesi , 
 Ermişleri baştann çıkaracan bir kucak altına yumuyor gözlerini
 Güzellikte zengin , ama yoksul sayılır
 Ölünce çünkü güzelliğiyle birlikte gidecek varı yoğu.

- Kız kalmaya and içmiş desene.
- Öyle ,  bu tutumluluğu sürüklüyor onu israfa
 Onun zorbalığından aç kalan güzellik çünkü
 Süremez oluyor gelecek kuşaklara.
 Çok güzel , çok akıllı , çok akıllıca güzel.
 Sevaba girmek için kırıyor umudumu , 
 And içmiş sevmemeye ; bu andla yaşıyan ölüye döndüm ,
 Yaşıyorsam eğer bu andı bildirmek için.

- Beni dinle ve onu düşünme , unut!
 - Öğret bana , nasıl unutulur düşünmek?
- Özgür kıl gözlerini , başka güzellere bak!
- Güzelliği o zaman daha çok çıkar ortaya
 Güzellerin yüzünü örten mutlu maskeler
 Kara olduğu için gizlediği kişiler
 Bakana güzelmiş gibi gelirler.,
 Sonradan kör olan aşık unutamaz
 Daha önce gördüğü değerli bir hazineyi.
 Eşsiz güzellikte bir kadın göter bana , 
 Ancak vesile olur anımsatmaya
 Kimin ondan da güzel olduğunu. 
 Öğretemezsin bana unutmayı.

William Shakespeare

2 Kas 2013

Charles Bukowski / Nirvana



Geleceği pek parlak değildi.
Sebepsiz dolanıyordu.
Kuzey Carolina civarında
Otobüsle bir yerlere giden
Genç bir adamdı işte
Kar yağmaya başlamıştı
Dağlarda küçük bir kafede
Mola verdiler
Genç adam tezgahta oturdu
Bir şeyler ısmarladı
Gelen yemek harikaydı
Kahve de.
Garson kız tanıdığı
Başka kadınlara hiç benzemiyordu
Bozulmamıştı.
Doğal bir mizah
Vardı her halinde
Aşçı deli deli konuşuyordu
İçerdeki bulaşıkçı gülüyordu
Temiz düzgün bir gülüşle
Genç adam camlardan kara baktı
Bu yerde sonsuza kadar
Kalmak istedi canı
İçine tuhaf bir duygu yayıldı.
Burada herşey çok güzeldi
Ve sanki hep çok güzel kalacaktı.
Derken şöför  molanız bitmiştir
Otobüste yerlerinizi alın diye bağırdı
Genç adam ben kalayım
Dedi kendi kendine
Ben burada kalayım
Ama sonra kalktı
Diğer yolcuların ardından
Otobüse bindi
Koltuğunu buldu
Otobüsün penceresinden
Küçük kafeye baktı
Sonra otobüs kalktı
Bir virajı döndü
Ve dağlardan aşağı yöneldi
Genç adam diğer yolcuların
Sohbetini dinledi
Bazısı okuyor, bazısı uyuyordu
Hiç kimse
O yerin büyüsünü
Fark etmemişti
Genç adam başını yana yasladı
Gözlerini yumdu, uyur gibi yaptı
Yapacak bir şey yoktu
Motorun, karda tekerleklerin
Sesini dinlemekten başka.

Çeviren: Ümit Ünal 

29 Eki 2013

Saint Antonie'nin Güvercinleri



I.Eleni'nin Elleri

Bir gün Eleni'nin elleri geliyor
Her şey değişiyor.
İlk İstanbul şiirden çıkıp yerini alıyor
Bir çocuk ilk gülüyor
Bir ağaç çiçek açıyor.

Eleni'den önce
Daha ben çocuktum daha tütüne daha kahveye alışmamıştım
Sabahları, akşamları bilmiyordum daha
Bir gün bakıyorum akşam ellerimde gözlerimde
Bir gün sabah her yanım.

Eleni geliyor
Dünyaya bakıyorum
Dünya sanıldığı kadar küçük değil o gün anlıyorum
Sanıldığı kadar üzgün değiliz dünyada
O gün bütün şiirleri yakmalı yeniden yazmalı diyorum
Brise Marine'i yeniden
Yeniden Annabel Lee'yi.
Eleni ile anlıyoruz
Bu gökyüzü niçin kalkıp gelmiş
Deniz niçin başını alıp gitmiş onunla anlıyoruz.

Bir gün Eleni'nin elleri geliyor
Bir sokaktan ilk defa deniz görünüyor.

II.Gençlik

Ruhum,
İlhan Berk köprüden geçiyor duyuyor musun?
Bir serçe yavaş yavaş uçuyor
Bir balık başını suyun yüzüne çıkarmış bakıyor
Düştü düşecek dalından bir yaprak.

Lambodis raftan bir şişe aldı açtı
Bir bulut durdu pencerede
Lambodis işine devam etti
Ellerini sildi, hıyar, domates doğradı
Sonra oturup gençliğini düşündü.

Bir evdeydi
Eleni on sekizinde, İlyadis yirmi üç
Eleni'nin şarkıları vardı
İnsan akıl erdiremezdi
İstanbul'un her tarafı kahve
Kapalı kahve açık kahve
Şarkılar ne kadar güzel olursa olsun
Eleni'yi anlamazdı.

O günler Lambodis'in ağzında bir cigara bir aşağı bir yukarı
İstanbul'da
Eleni'nin en güzel yerleri elleri sarımsak kokan ağzı
Daha Lambodis meyhaneci değil
Daha Lambodis hiçbir şey değil
O günler her Pazar Saint-Antoine'a gidiyorlar
Eleni'nin göğsü soyulmuş badem
Güvercin gibi elleri
Daha o zamandan Lambodis'in düşmanı çok
Bütün İstanbul Eleni'nin arkasında.

Evet
Lambodis'in gençliği bir yaprak düştü düşecek
Pencereye oturmuş gelip geçenlere bakıyor
Sen de bak diyor bana
Bak insanlar geçiyor
Ben sıkıldım mı insanlara bakarım
Hiçbir şeyim kalmaz
Hiçbir şeyimiz kalmıyor.

Her iş bunun gibi ruhum
Bir kadın bir adam aynı şeyi yapıyor
Ben birazdan kalkıp Sirkeci'ye gideceğim
Sevgilim trene binip gidecek
Bir zaman hiç güneş doğmayacak sabah olmayacak, bir zaman
dünyada değilmişiz gibi korkacağız.
Bunlar hep olacak ruhum
Bir gün bakacağız İstanbul güzel
Ondan sonra her gün İstanbul güzel.
Eskiden çok eskiden bu dünya daha bir güzelmiş mesela
Bu bulutlar bu gökyüzü uzanınca dokunacağımız bir yerdeymiş
Şimdi şiirdeymiş bunlar
Her şey bu hesap ruhum.

Bu dünya güzel
Gülhane ağaçlık.

Yalnızım; çünkü siz varsınız!




yüzünüz gün ışığına küskün bir serçe yavrusu kadar kimsesizdir. bunu anladığımda sizi tanımıyordum bile; ansızın çıktınız karşıma. öyle kararlı bir sessizliğiniz vardı ki, ürkekliğinize bile dokunamadım hoyrat bulup ellerimi.

boynunuzdaki ve dilinizdeki ben, gözlerinizin kuşatılmış sabah okyanusu parlayışı ve çocuk dağınıklığı ayaklarınızın uzaklığım oluyor her özleyişimde sizi.

hayır! gerçek olabileceğinize inanmadım hiç. en beyaz o gecede bile lanetli bir korkuyla kapattım gözlerimi.

dudaklarınız, yalnız dudaklarınızdı belki kudurgan bir sevinçle boğulayazdığım o an.

sizi sevmek için büyüttüğümü söyleyemem kalbimi. ne sizde var buna inanacak
genç kız coşkusu;
ne de ben yağmurlardan kaçacak kadar yitirilmiş bulutlarıma yerinmedeyim.

vedalaşmak sizinle ve sonsuza doğru vedalaşmak istiyorum.
bir başka uyumun cehenneminde, dilime amansız yakışan sözcüklerle

yalnızım; çünkü siz varsınız!