.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

6 Tem 2011

Sonuncu adım




Bir başıma, delik deşik uyanıyorum kan saatinden, şaşkınlıkla bakıyorum koca bir ormana dönüşmüş gövdeme, nasıl gerçekleştirmiş böylesine mükemmel bir doğumu gencecik bir beden; yeniden doğmak için parçalanan bir tanrıymışım sanki, üstleniyorum insanoğlunun bütün cinayetlerini, değişebilsin diye mevsimler, dünya yenilenebilsin diye, devam edebilsin diye doğumlarla ölümler...
Bir avuç metalle döşemişler dünyanın bütün yollarını, ‘seviyor, sevmiyor’ diye fal açan canlı bedenlerle, teker teker koparılıp toprağa düşen benim ellerim, düşlerim, günlerim, nasıl da sığdırmışım tek bir adıma sonsuza dek yitip giden her şeyi... Alev almış yaprakların arasından yürüyor zaman, ağır ağır yürüyüp geçiyor, beni geride bırakıyor, oradan, çiçeklenen bir dalda... Çiçeklenen, kuruyan... Bense son adımımı çoktan atmışım. Bir yarım, çığlığa dönüşmüş, dumana, küle, toza ve bu koca, kavrulmuş ormana, diğer yarım ise metruk ülkesi geleceğin.
Bunca uzaklara açılmışsın puslu bir gündoğumunda, öncesiz, sonrasız ve dönüşsüz, oysa hâlâ kazıp çıkarıyorsun yeryüzünden kendi yerini. İşte toprak, işte gök, işte su. İlk kez görmüş gibi bakıyorsun doğup büyüdüğün ülkeye... Sana sunduğu ne kadar mutluluk varsa, kimini tükettiğin, kimini henüz tanımadığın, her birinden bir sabah daha dileniyorsun. Bilemiyorsun hâlâ seninle mi, yoksa o da mı çekip gidecek...
Ardına dek toprak rengi açılıyor sonsuzluğun kapıları, tek bir adım atıyorsun, küçük, sonsuz bir adım, küçük, sonsuz bir uçurum daha beliriyor yeryüzünde. Külden bir ormana dönüşüyor çığlığın, sessizce, işitilmeden... Uzun, çıplak bir ağaç kıpkızıl çiçekleniyor. Sarmaşıklar gibi dolanmış kanatsız gövden dallara, gökyüzünün belirsiz sınırlarında bir çiçeklenip bir kuruyor.
Öylece yürüyorsun, ölü müsün, değil mi, pek aldırmadan, karaltılarla dolu, derin vadilerin içinden geçip gidiyorsun. Dokunduğun her şey altın rengi bir toza dönüşüyor ardın sıra, sımsıkı sarılıyor birbirine ölenler, gölgelerle kökler bileklerine dolanıyor. Bütün insan ömürlerini üst üste koysan da, vaktin yetmeyecek hikâyeni anlatmaya; geriye çağırmak istesen de yitip giden bunca şeyi, sesin yetmeyecek. Kaç çember daha çizersen çiz, halkalarında bir ağacın ya da suskunluğunda ormanın, geriye döndüremeyeceksin tek bir sabahı. Günler, geceler boyunca, vadiler ve cümleler boyunca bir parıltıya, bir yankıya, bir gölgeye dönüşerek yürüyüp gideceğim. Ayın üzerinden geçen bir bulut gibi, sessizce, işitilmeden... Ardına dek, sonsuzca, topraksı açılmış kapılarının arasında ilk karanlıkla son karanlıkların.
 İşte ışık, işte gök, işte toprak. Doğmuş ve ölen, ölmüş ve doğan, ne varsa, burada, sonsuz, bitimsiz yeşilde, sende filizleniyor. Umuda gerek duymadan yeşeren dallar... O dallar ki kuşlar gagalarında taşıyıp getirecek sana gelecek ülkesinden...