.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay
Hermann Hesse etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hermann Hesse etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Kas 2011

Siddhartha




Hikmetini ve içyüzünü öğrenmek istediğim şey, Ben'di.

Kurtulmak, alt etmek istediğim şey Ben'di. Ama alt edemedim, sadece yanılttım, sadece kaçtım ondan, sadece saklanıp gizlendim. Doğrusu, dünyada benim bu Ben'im kadar, bu yaşıyor olduğum, başkaları ve başkalarından ayrı biri olduğum, Siddhartha olduğum bilmecesi kadar kafamı başka hiçbir şey kurcalamadı. Ve dünyada kendim kadar az bildiğim başka hiçbir şey yok. Ben'in bana böylesine yabancı, böylesine bilinmez kalışı bir nedenden, bir tek nedenden kaynaklanıyor: kendimden korkuyordum çünkü kendimden kaçıyordum! Atman'ı, yaşamı, tanrısal'ı, o en son nesneyi ele geçirmek istiyordum. Ama bunu kendi kendine yaparken oldum. Bundan böyle kendimi öldürüp, kendimi parçalara ayırıp da yıkıntılarn ardında bir gizaya kalkmayacağım. Bundan böyle kendi kendime öğretmenlik yapacak, kendi kendimi tanımaya,

Amaç ve töz nesnelerin arasında bir yerde değil, onların içinde, herşeydedir .. Anlamını çıkarmak istediği bir yazıyı okuyan biri, işaret ve harfleri küçümsemez; yanılsama, rastlantı ve değersiz bir kabuk diye bakmayıp okur, inceler ve onları sever, onun harfi karşısında böyle davranır. Oysa dünya kitabını ve kendi varlığımın kitabını okumak isteyen ben ne yaptım, önceden varsaydığım bir anlam uğruna test ve harfleri görüngüler dünyasına yanılsama dedim, kendi gözümü ve kendi dilimi nasılsa var olmuş değersiz nesneler saydım. Artık uyandım, ancak bugün açtım dünyaya gözlerimi ..

Hermann Hesse, Siddhartha

22 Eki 2011

Öldürmeyeceksin



“Öldürmeyeceksin, sözü, başkasının canını yakmayacaksın gibi bir anlam içermez. Bu söz, ‘Kendini başkalarından yoksun bırakma! Kendi kendine zarar verme!’ gibi bir anlam taşır.”

“Eline tutuşturulmuş silahla ateş edip düşmanları öldüren bir askere, aslında her zaman, toprağı elden geldiğince iyi bir şekilde ekip biçen köylüden daha büyük bir vatansever gözüyle bakılır, çünkü köylünün yaptığı için yararını yine kendisinin gördüğü düşünülür. Ve ne acayiptir ki, bizim çapraşık ahlak anlayışımızda bizzat sahibine iyiliği dokunup yarar sağlayan erdem kuşkuyla karşılanır hep.”

“Barış bir idealdir, barış dile gelmez ölçüde karmaşık bir neşedir; şöyle bir üflemek canına okumaya yeter. Birbirine muhtaç iki insanın bile gerçek barış içinde yaşamaları seyrek karşılaşılan bir olaydır, üstesinden gelmek ahlak ve düşün alanındaki diğer bütün uğraşlardan daha güçtür.”

“Henüz insan aşamasına ulaşmış değiliz, yalnızca insanlığa giden yolun üzerindeyiz.”

“Savaşları karıncalar da yapar, devletleri arılar da kurar, servet ve zenginliğe hamsterlarda da rastlanır. Ama senin ruhunun izleyeceği yol başkadır, ruhunun hakkı yendi de onun zarar görmesi pahasına başarılara kavuşacak oldun mu, mutluluk çiçeklerini asla koklayamazsın. Çünkü ‘mutluluk’ denen şeyi ancak ruh duyumsayabilir, ne akıl, ne karın, ne kafa ne de para cüzdanı…”

“Küçük denilen ozanlar vardır. Yapıtlarında dünya tarihine ilişkin büyük ve güçlü bir tek konuya yer vermemiş, sorunlarıyla birlikte insanlığın nereden geldiğini, nereye gittiğini zerrece kendine yer edinememiş, hep küçük yazgıların, sevgi ve dostluk duygularının ölümlülükte saklı yatan hüznün, kırların, bayırların, hayvanların, şakıyan kuşların, gökyüzündeki bulutların şarkısını çağırmış, bizim tarafımızdan pek sevilip tekrar tekrar okunmuşlardır. Doğrusu bunların pek olağanüstü şeyler söylememiş, öyleyken bizim sevgimizi kazanmış bu sade ruhlu insanların, bu alçakgönüllü ozanların sanatçılar arasındaki yerini ve değerini saptamak hiçbir zaman kolay olmamıştır.”

 

“İnsanların çoğunluğu aynı inatçılığı göstermiş olsaydı, dünyanın çehresi değişirdi. İnatçılıkla donanmış insan, para ya da güç peşinde koşmaz. Uğrunda insanların her türlü eza ve cefayı birbirlerine reva gördüğü, hatta sonunda birbirlerini kurşunladıkları para, güç ve diğer bütün nesneler, kendi kendini bulmuş bu inatçı insan için fazla değer taşımaz. Onun baştacı ettiği tek şey vardır: Kendisine yaşamayı buyuran, büyüyüp gelişmesinde ona el uzatan gizemsel güç.”

“Ve dönüp dolaşıp geleceğe inanan bizler o eski çağrıyı yineleyeceğiz: ‘Öldürmeyeceksin!’ Yeryüzündeki bütün yasa kitapları gün gelip cana kıymayı yasaklasa, hatta savaşta öldürmeler ve cellat eliyle can almalar da bu yasak kapsamına girse, yine de söz konusu çağrı susmayacak. Çünkü tüm ilerlemelerin, insan olmaya yönelik tüm çabaların temelinde saklı yatan çağrıdır bu. Canına kıydığımız o kadar çok şey var ki! Öldürme eylemini yalnız o aptalca savaşlarda, devrimlerin budalaca sokak çatışmalarında gerçekleştirmiyoruz çünkü, adım başında bu cinayeti işliyoruz. Yetenekli gençleri çaresizlik içinde bırakıp kendileri için uygun sayılmayacak meslekler edinmeye zorlayarak öldürüyoruz. Yoksulluklar, çaresizlikler, yüz kızartıcı durumlar karşısında gözlerimizi yumarak öldürüyoruz. Toplum, devlet, okul ve kilisede ömrünü tamamlamış uygulamalara kararlı bir tutumla sırt çevirecekken, rahatımızı gözetip bunlara istifimizi bozmadan seyirci kalarak, riyakarlığa sapıp onaylar bir tavır takınarak öldürme eylemini gerçekleştiriyoruz. Tutarlı bir sosyalizm için mal mülk sahibi olmak nasıl hırsızlık sayılıyorsa, tutarlı inanç sahipleri için de yaşama karşı çıkışlar, tüm hoyratlıklar, umursamazlık ve aşağılamalar öldürmekten başka şey değildir. İçinde yaşanılan zaman öldürülebileceği gibi, geleceğin kendisi de öldürme eylemine konu yapılabilir. Biraz espriyle karışık kuşkuya başvurularak genç bir insanda bir yığın geleceğin canına okunabilir. Dört bir yanda yaşam bekliyor bizi, dört bir yanda gelecek çiçek açıyor, oysa biz hep birazını algılıyoruz bunun, pek çok şeyi ayaklarımızın altında ezip geçiyor, adım başında öldürüyoruz.”

15 Eki 2011

İçimde dışarı çıkmak isteyen bir şey vardı, ben onu yaşamaya çalışıyordum yalnızca... Neden böylesine güçtü bu?...




* Onun yaşamı, onu yerine götüren bir yoldur. Bir yol denemesi, bir yol taslağıdır. Hiçbir insan yüzde yüz kendisi olamamıştır ama yine de herkes gücü yettiğince ilerler bu yolda. Kimi biraz daha gözü açık, kimi biraz daha gözü kapalı ...

* Cesaret ve karakter sahibi kişiler, başkalarına onun zaman pek korkutucu görünür çünkü; korkusuz ve korkutucu insanların soyundan ortalıkta dolaşması pek hoşa gidecek şey değildi.

* İnsan birinden korkuyorsa, o kimsenin kendi üzerinde söz sahibi izin vermiş demektir ...

* İnsanın kendini, yemek götüren yolu izlemesi kadar dünyada nefret ettiği başka bir şey daha yoktur ...

* İtici güçler hep 'öteki dünya'dan kaynaklanıyor, korkular, zorlamalar ve vicdan azapları çıktı, hep devrimci bir nitelik taşıyor, sürekli istediğim barış içinde bir tehditten oluşur ...

* Söz konusu güçlüğü yaşamayan hiç kimse yoktur. Sıradan bir insanın yaşamında bu öyle bir dönüm noktasıdır ki, özyaşamın istekleri çevreyle en amansız çatışma içinde, ileriye giden yol en çetin savaşımlar sonunda ele geçirilir. Pek çok kişi, hepimizin yazgısı olan ölümü ve yeniden dönüş gelişi sadece söz konusu olan yazı yaşar. Tüm sevdiklerimizin bizi terk görüp ansızın çevremizde evrenin yalnızlığını ve ölümcül soğukluğunda tıssıriz, çocukluğumuz çürüyüp dökülür, çöker, yıkılır yavaş yavaş. Pek çok kişi bu sivri kayaya bindirir ve bir daha kurtaramaz kendini, bir daha geri gelmeyecek geçmişe, yitirilmiş cennetin düşüne, tüm düşlerin bu en haini ve acımasızına sarılıp kalarak acılar içinde kıvranır ...

* - 'Her istediğin şeyi gerçekten bir başkasına düşündürte bilirmisin? ' diye sordum bir ara ...

* Demian bu konuda seve seve bana bilgi verdi. Her zaman ki büyük insan haliyle sakin ve nesnel açıklamalarla bulundu ...

* - 'Hayır' dedi. 'Olanaksız böyle bir şey. Çünkü insan irade bakımından özgür sayılmaz, rahip istediği kadar öyleymiş gibi yapsın. İnsan iradesi özgür değildir. Ne bir başkası canı istediği şeyi düşünebir, ne ben kendi istediğim şeyi düşündürtebilirim. Ne var ki, bir insanı gereği gibi gözlemlediğimizde, onun ne düşündüğünü, ne hissettiğini kesin olarak söyleyebiliriz. Ayrıca bir sonraki and onun ne yapacağını da önceden kestirebiliriz. Oldukça basit bir şey ama insanlar bunu bilmez, o kadar. Elbette çalışıp egzersiz yapmak gerekir. Örneğin bazı pervane türleri vardır. Dişileri erkeklerinden çok daha azdır. Pervaneler de bütün hayvanlar gibi ürerler, yani diş erkekiyi döller, dişi de yumurta yapar. Şimdi diyelim senin bu elinde bu pervanelerden bir dişi var; doğa bilginlerinin sık sık denediği gibi, geceleyin erkek pervaneler vadede uçup bu dişiye gelirler. Hem de saatlerce uzaktan! .. Düşün bir, saatlerce uzaktan! .. Kilometrelerce uzaktan bütün bu erkek pervaneler çevredeki biricik dişinin farklılığını tıslayanlar. Bu durumu açıklamak için araştırmalar yapılıyor ama kolay değil. Nasıl ki iyi bir av köpeği, farkına varılması güç bir izi ele geçirir ve izlerse onu, söz konusu erkek pervanelerde de bir koku alma duyusu ya da buna benzer bir organ aynı işi görüyor olmalı. Bilmem anlıyor musun beni? ... Çok ilginç şeyler, böyle şeylerle dolup taşıyor doğa, kimse de Bunları açıklayamıyor. Ama ben diyorum ki, pervanelerin dişileri de erkekleri gibi çok olsaydı, erkeklerinde öylesine hassas bir koku alma duyusuna rastlayamazdık! .. Böyle bir yeteneğe sahip olmalarının tek nedeni, bu yolda çalışıp olmalarının tek nedeni vardır. Bir hayvan ya da bir insan bütün dikkatini ve iradesini belli bir şey üzerine yöneltirse, o şeyi eleir sonunda. Hepsi bu kadar ...

* - Peki bu irade nasıl bir şeydir? .. Hem insanın iradesinin özgür sayılamayacağından söz ediyorsun, hem insan yeter ki iradesini belli bir amaca yöneltsin, o zaman bu amaca kavuşabilirsin diyorsun. Hiç olur mu böyle bir şey! .. Ben kendi irademe söz geçiremiyorsam, onu dilediğim gibi şu ya da bu nesne üzerine yöneltebilmem düşünülebilir mi? ...

- İyi ki sordun! .. dedi gülerek. Hep soracaksın, hep kuşku duyacaksın. Simdi sorduğun şey çok basit. Diyelim ki, bir pervane iradesini bir yıldıza ya da bir başka şeye yöneltmek istedi, asla başaramaz bunu. Hatta böyle bir şeye de kalkışmaz hiç, yalnızca kendisi için bir anlam ve önem taşıyan, kendisinin ihtiyaç duyup mutlaka ele geçirmek zorunda olduğu şeye bakar. Ve bu konuda inanılmayacak işlerin üstesinden gelir. Öyle tılsımlı bir altıncı duyu geliştirir ki, başka hayvanda böyle bir duyuya rastlanmaz! .. Kuşkusuz bir insanın etkinlik alanı bir hayvanınkinden daha geniştir, ilgi duyduğumuz nesneler daha çoktur. Ama biz de hayli dar bir çemberin içinde hapsol yaşarız. Bu çemberin listesinden çıkmak elimizden gelmez. Elbette falan ya da filan hayalini kurabilirim. Örneğin Kuzey Kutbuna gitmem, ancak o zaman belli bir şeyi yeterince güçlü şekilde arzulayıp gerçekleştirebilirim. Böyle bir durumu yaşar da, sana kendi halinde yapman satın alma bir şeyi kalkarsan başarıya ulaşabilir, o zaman iradeni bir arabanın önüne koyulan beygir gibi söz konusu işe koşabilirsin ...

* Büyünün bozulması, alışılmış duyguları ve kıvançları çarpıtıp çirkinleştiriyor, sararıp solmalarına yol açıyordu; parkın burcu burcu kokusunun yerinde yeller esmekteydi artık; orman eski çekiciliğini yitirmiş, çevremdeki dünya tasfiye edilen bir mağazada satışa çıkarılan modası geçmiş malları anımsatıyordu, işte öylesine yavan ve zevksizdi. Kitaplar bir kağıt yığını, müzik ise bir gürültüydü sadece. Sanki güz ortasında bir ağacın dört bir yanından yaprak dökülüyordu da, ağaç bunun farkına varmıyordu. Ağacın aşağı aşağılara süzülüyor, yaş ya da ayaz üzerinden gelip, yavaş yavaş gerileyerek ağacın en iç kısmında alabildiğine dar bir bölgeye sıkışıyordu. Ama ağaç ölmüyor, ağaç bekliyordu.

* Sağda solda dolaşıp dünyayı horlayan ben! .. Mağrur bir ruhla ve kafasında Demian'ın düşünceleriyle ben! .. Böyleydim, insanlığın yüz karasıydım, bir domuzdan kalırım yok, sarhoştum ve pislik içindeydim, iğrenç ve aşağılık bir yaratıktım, vahşi bir hayvandım , kepaze içgüdüler üzerime çullanmıştı! .. Böyleydim işte, her şeyin saf, parlak ve narin inceliklerle örüldüğü o bahçelerden gelen ben, Bach'ın müziğine ve güzel şiirlerine gönül veren ben! .. Kendi gülüşüm, bu sarhoş, engellenemeyen kesik kesik ve salaçca içerlerden kopup gelen gülüş hala kulaklarımda çınlıyordu. İşte buydum ben! ..

* Her şey yaptığım, kendimi zorlayışın bir sonucuydu. Yaptıklarım, yapmam gereken şeylerdi. Çünkü başka türlü nasıl davranacağımı bilemiyordum… Uzun yalnızlıklardan, beni sürekli bir gerilim içinde tutan o bir sürü ince, utanç dolu, içtenlikli duygulardan, ikide bir kafama üşüşen o narin sevgi düşüncelerinden korkuyordum…

* Tanrı bizi yalnız bıraktığı ve içlerinden birini izleyerek kendi kendine kendimizi bulmamıza şifrelenmiş pek çok yol vardır…

* Düşler vardır hani, prensese götüren yolda batağa, pislikten geçilmeyen pislikten çamuruna, çirkefliğine gömülüp kalır insan, benim de işte böyleydi durumum. Bana pek de hoş olduğu söylenemeyecek böyle bir yol izleyip yalnızlık çekmek, kendimle çocukluğumun arasına kapalı bir cennet kapısını yerleştirmek düşmüştü, kapının önünde acımasız bir görkem içinde bekçiler dikiliyordu. Bir başlangıç ​​bu, kendime kavuşma özleminin gözlerini içimde açmasıydı.

* Dünya benim gibisi ihtiyaç duymuyor, kaynak daha iyi bir yer satın almak vermiyor, önlerine daha yüce ödevler çıkarmıyorsa, benim gibi helak olup giderdi işte. Bundan doğacak zararı dünya çeksindi artık…

* Yazgı ve gönül aynı kavramın cezası ile…

* Sen buna bağlısın ama sen değil, resmin yalnızca; sen, benim yazgımdan bir parçasın…

* İçimizde her şeyi bilen, her şeyi isteyen, her şeyi bizim kendimizden daha iyi yapan birinin bilgilerini bilmek ne iyi! ..

* Kuş yumurtadan çıkmak için savaş veriyor. Yumurta dünyası. Doğmak isteyen, bir dünyayı yok etmek. Kuş Tanrı'ya doğru uçuyor. Tanrı'nın adı Abraxas'tır ..

* İnsan bir yeterince güçlü güçlü isterse, istediği şey gerçekleşiyordu…

* İlkçağdaki tarikatların ve gizemci toplulukların savundukları düşünceler, akılcı bir bakış açısı görüldüğü kadar naif değildir. İlkçağ bizimkisi gibi, bir bilim anlayışından uzaktı. Buna karşılık felsefi-gizemci doğruları kendine uğraş alanı seçmişti ve uğraş ta çok gelişmiş düzeydeydi. Kısmen söz konusu uğraştan büyü ve sihir doğdu, bu da kuşkusuz sık sık aldatmalara ve suç olarak bir takım eylemlere itti insanlar. Ne var ki, büyü de soylu bir çıkış çıkıp gelmişti ve derin düşünceleri içerdu. Sürülen büyü sözleriyle birlikte rastlanan bir büyü şeytanının adı diye bilinir. Ama öyle anlaşılıyor ki, Abraxas'ın daha da zengin bir anlamı var. Örneğin bunu, görevi Tanrısal ile Şeytansal arasında simgesel bir bağlantı kurmak olan bir Tanrı'nın adı gibi düşünebiliriz.

* Aynı bedende hem melek hem iblis, hem erkek, hem dişi, hem insan hem hayvan, hem alabildiğine iyi, hem son derece kötü. Bunu yaşamaya yükümlü kılınmış, bunu tatmak yazgım olarak yemekti. Söz konusu yazgıya karşı özlem duyuyor, aynı zamanda da ondan korkuyordum. Ama ortada duruyordu yazgı, başımın üstünde dolanıyordu…

* Üstesinden gelemeyeceğim tek şey vardı: Karanlıklarda amaç içimden çekip çıkararak başkaları gibi karşımda bir yerde oturtmak…

* İçimde dışarı çıkmak isteyen bir şey vardı, ben onu yaşamaya çalışıyordum sadece ... Neden böylesine güçtü bu? ...

* Özlem dünyaya alabildiğine içtenlikle kucak açış ve yine dünyadan alabildiğine çılgınca bir ayrılış, insanın karanlık ruhuna yakıp kavurucu bir tutkuyla kulak verişi, teslimiyetteki esriklik ve harikuladeli karşı derin bir ilgi…

* Ahlakçı tutum, şimdiye kadar acı çekmekten başka işime yaramadı. Söylemek istediğimi doğru dürüst dile getiremiyorum. Hem Tanrı hem Şeytan denecek bir tanrının var olması düşünebiliyor musunuz? .. Zamanında böyle bir tanrı varmış işittiğime göre…

* Pek çok insanın tükürüp geçtiği bir kapısı seyretmenin ne iyi, ne uyarıcı bir şey sayıldığından söz ediliyordu…

* Bizler kişiliğimizin sınırlarını anlattıyla dar çizeriz. Yalnızca bireysel bakımdan almayacağımız şeyi, kişiliğimizin kapsamı alırız…

* İnsanın dünyayı içinde taşıyacak başka bir şey, bunu içinde taşıdığını bilmek! ..

* Sizin uçmanızı sağlayabilirsiniz güç, hepimizin içinde yatan o büyük insanlık hazinesidir. Tüm güçlerin kökleriyle bir birlik ve beraberlik duygusudur ama çok geçmeden uçmak korkutur insanı. Tehlikesi işte öylesine büyüktür! .. Bu yüzden insanların çoğunluğu uçmaktan seve el çeker, yasal düzenlemelerin yol göstericiliğinde kaldırımlarda yürümeyi yeğ tutarlar…

* Sizin söylediğinize göre bir defasında, müziği ahlaksal taşımadığı için seviyorsunuz. Kabil. Ama kendinizin de ahlak savunucusu biri olmanız gerekmiyor mu bu arada! .. Kendinizi başkalarıyla kıyaslamanız doğru mu? .. Doğa sizi yarasa olarak yaratmışsa, nasıl devekuşu yapabilirsiniz? ..

* - Ürkmüş atıldım: Ama insan aklına esen her şeyi yapamaz ki! .. Çünkü kendisinden hazmetmediği için bir insanı tutup öldüremez kimse…

- Yerine göre bunu da yapabilir. Ama genellikle yanılgıya düşülür yeri konusunda. Hem ben boy aklın geçen her şeyi yaptı demiyorum. Hayır! .. Ama aklınıza gelen ve hepsi kendine göre bir anlam içeren düşünceleri, kafanızdan kovarak ya da ahlak türü ele alarak sakıncalı duruma sokmayın…

* Biz bir insandan nefret ettiğimizde, kendi içimizde yuvalanıp bu insanların karşımıza çıktığımızda birinden nefret ederiz… Bizim kendi içimizde olmayan şey, bizi kızdırmaz…

* - Dışımızda aldıklarımız şeyler dedi Pistorius alçak sesle, içimizdekilerin aynısıdır. İçimizdekinin dışında başka bir gerçek yoktur. İnsanların çoğunun öğrenmek bu kadar aykırı bir yaşam sürmesinin nedeni, kendileri gerçek gerçek sözler, içlerindeki dünyaya ise asla söz hakkı tanımamalarıdır…

* Çoğunluğun izlediği yol kolaydır. Bizimkisi ise zor…

* Kendi deneyiminden kaynaklanmayan, izleyecek gücü henüz kendimde görmediğim bir öğüdü, bir başkasına veremezdim…

* Dostu ya da öğretmeni yadsıyan ona düşünce zehirli dikenini kalbimize batırır, kendimizi savunmak için başvurduğumuz ona darbe kendi suratımıza iner…

* Herkesin yapabileceği bir iş vardı ama kendi seçebileceği, tanımlayabileceği ve gönlünce yönetebileceği bir iş kimseye verilmemişti. Yeni Tanrı'lar istemek yanlıştı, acaba yanlış bir şey kalkmaksa tümüyletı! .. Uyanık gezginler tek ama tek görev vardı: Kendini aramak, kendi içinde bir sağlamlığa kavuşmak, el yordamıyla kendine özgü yolda ilerlemek, yolun nereye çıkacağını aldırmamak…

* Bir kağıda şu notu çiziktirdim: Kılavuzum beni terk etti. Zifiri karanlıkta kaldım. Tek başıma adım atacak gibi değilim. Bana yardım et! ..

* Demian, dört bir yandan insanların bir araya gelip sürüler oluşturduğunu, oysa özgürlük ve sevgi denen hiçbir yerde rastlanmadığına işaret etti. Öğrenci dernekleri, şarkı ve türkü topluluklarından uluslara varıncaya kadar bütün bu araya gelmelerin zorlama bir nitelik taşıyıp, sıkıntıdan korkudan ve ne yapacağını bilememekten kaynaklandığını, içte ise konusu söz beraberliklerin çürüyüp kokuştuğunu, eskiyip yıkmaya yüz tuttuğunu açıkladı… Beraberlik

güzeldir. Ama dört bir yanda yeşerip boy yaşadığımız durum için bir beraberlik denemez asla. Gerçek bir beraberlik yeni doğacak, bireylerin birbirini daha iyi tanımasından kaynaklanacak ve bir süre için dünyaya bir başka biçim verilecektir. Şu an beraberlik adı altında gözlemlenen şey, bir sürü oluşumudur…

İnsanlar birbirlerinden kaçıp sığınıyorlarsa, birbirlerinden korktukları içindir. Beyler kendi aralarında birbirlerine sığınıyor, kendi aralarında, bilginler kendi aralarında birbirlerine kaçıp sığınıyorlar. Peki niçin korkuyorlar birbirlerinden? ... Kendi kendisiyle uzlaşamayan insan korkar yalnız. Şimdikiler korkuyorsa, kendi tanımak istemediklerindendir…

* İdeal niteliğini yitirmiş ideallere sarılırlar hep, yeni bir ideal istemekeni de taşa tutarlar…

* Her tarafta insanlar özgür ve mutluluk denen şeyi gerilerde bıraktıkları bir yerde arıyor, bunu da sorumluluklarının bir yeri arıyor, bunu da sorumluluklarının içeriği ve kendileri için belirlenip izlemleri yola dikkatinin çekileceği korkusuyla yapıyorlardı…

* Kavuşma diye bir şey yoktur. Ama dost yolların birbirine kavuştuğu yerde, bütün dünya insanın gözüne vatan gibi görünür…

* - İzleyeceği yol, herkes içinde bu kadar güç müdür? ..

- Doğmak, dünyaya gözlerini açmak güçtür her zaman. Biliyorsunuz, yumurtadan bir kuş çıkarken zorlanır. Gözlerinizi geriye çevirip sorunuz: Yol o kadar güç müydü gerçekten? .. Yalnızca güç müydü? .. Bir güzelliği de yok muydu? ... Bundan güzel, bundan kolay bir yol biliyor muydunuz? ...

- Sanki uykuda konuşur gibi güçtü dedim. Düş çıkıp gelene kadar güçtü…

- Doğru; insan kendi düşünü yapmak yerine. O zaman kolaylaşır yol. Ama hep sürüp gidecek bir düşte gösterilemez… Hiçbir düşü sımsıkı kavrayıp bırakmamaya kalkmamalıdır…

* Düş yazgınızı oluşturduğu süre ona sadakatten ayrılmamalısınız…

* Yine de dünyadan asla kopmuş sayılmazdık. Düşünce ve konuşmalarımızda bizim yerimizdeki orta yerinde buluyorduk kendimizi. Ancak değişik bir alandaydık, insanların çoğunluğundan belli sınırlarla değil, sadece görmenin bir başka biçimiyle ayrılıyorduk…

* Bizim görev diye benimseyip yazgı diye baktığımız tek şey vardı: İnsanın kendi kendi kendisi olması, doğanın kendi etkin özüne uygun davranması ve onun isteminden dışarı çıkmaması, belirsiz gelecek topluca ya da tek önüne ne çıkarsa öpüp başına koyması…

* Kendinizi inanmadığınız isteklerin eline bırakmamalısınız…

* Yedi biri ne sevdiğine yalvarıp yakarır ne de ondan bir istekte bulunur. Sevgi kendi içinde bir kesinliğe, bir olgunlaşacak gücü barındırmalıdır…

* Günün bir beni kendine çekecek gücü geldiğinde, gelirim o zaman. Armağanlar istem vermekem ben, ele geçirilmek isterim…

* Çokları sever ama bir arada yitirir…

* Ölüm olmadan yeni bir şey gerçekleşemez…


Demian ..

17 Tem 2011

Sıddhartha...

Konuşmalarında değil, düşüncelerinde değil, yalnızca eylemlerinde ve yaşamında görürüm büyüklüğünü...






Hiçbir gerçek yoktur ki, karşıtı da gerçek olmasın... Yani şöyle : Bir gerçek ancak tek taraflıysa, dile getirilip, sözcüklere dökülebilir. Düşüncelerle düşünülüp sözcüklerle söylenebilen ne varsa tek taraflıdır, hepsi tek taraflı, hepsi yarım, hepsi bütünlükten, mükemmellikten ve birlikten yoksun... Ulu Gotama öğrencilerine dünyadan söz açarken, çile ve esenlik diye ikiye ayırdı. Başka türlüsü olanaksızdır, öğretmek isteyen birinin izleyeceği başka yol yoktur... Ancak dünyanın kendisi, gerek çevremizdeki, gerek içimizdeki varlık asla tek taraflı değildir. Asla bir insan ya da bir eylem tümüyle Sansara, tümüyle Nirvana değildir. Asla bir insan tümüyle kutsal ya da tümüyle günahkar olamaz. Böyle gibi görünmesi yanılmamızdan, zamana gerçek bir nesne gibi bakmamamızdandır. Zaman gerçek değildir, Govinda, ben sık sık yaşadım bunu. Zamanda gerçek değilse, dünya ile sonsuzluk, acı ile mutluluk, kötü ile iyi arasında var gibi görünen çizgi de bir yanılgıdan başka bir şey değildir...


* Ve senin ruhun bütün dünyadadır... ( Sameveda Upanişad)

* Ve artık şuna inanıyorum ki, bu bilginin bilme isteğinden, öğrenme isteğinden daha azılı düşmanı olamaz...

* Kimse öğretiyle kurtuluşa kavuşamaz...

* Bu yüzdendir ki, yolculuğumu sürdüreceğim – bir başka öğreti, daha iyi bir öğreti aramak için değil hani, çünkü biliyorum ki, böyle bir öğreti yoktur, tüm öğretilere ve öğretmenlere sırt çevirip, hedefime tek başıma ulaşmak ya da bu uğurda ölmek için yapacağım bu yolculuğu...

* Bir başkasının yaşamı konusunda yargıda bulunmak bana düşmez. Bir tek kendim, yalnızca kendim için bir yargıya varabilir, bir şeyi seçer ya da yadsıyabilirim...

* Pek fazla akıllılıktan da sakın...

* Hikmetini ve iç yüzünü öğrenmek istediğim şey, Ben’di. Kurtulmak, alt etmek istediğim şey, Ben’di... Ama alt edemedim, sadece yanılttım, sadece kaçtım ondan, sadece saklanıp gizlendim... Doğrusu, dünya bu benim kadar, bu yaşıyor olduğum, başkaları gibi ve başkalarından ayrı biri olduğum, Sıddhartha olduğum bilmecesi kadar kafamı başka hiçbir şey kurcalamadı. Ve dünyada kendim kadar, Siddhartha kadar az bildiğim başka bir şey yok...
....
.....
.......

Kendi hakkımda hiçbir şey bilmeyişim, Siddhartha’nın bana böylesine yabancı, böylesine bilinmez kalışı bir nedenden, bir tek nedenden kaynaklanıyor. Kendimden korkuyordum çünkü, kendimden kaçıyordum! Atman’ı arıyor, Brahman’ı arıyordum; Ben’imi parçalara ayırmak, kabuklarından birer birer soyup almak, bilinmedik özünde tüm kabukların çekirdeğini, Atman’ı, yaşamı, Tanrısal’ı, o en son nesneyi ele geçirmek istiyordum. Ama bunu yaparken kendi kendimden oldum...
....
......
.......
Yo, Siddhartha’nın bundan böyle elimden kayıp gitmesine izin vermeyeceğim. Bundan böyle düşünmeye ve yaşamaya Atman’la ve dünya ıstırabıyla başlamayacağım. Bundan böyle kendimi öldürüp, kendimi parçalara ayırıp da yıkıntıların ardında bir giz aramaya kalkmayacağım. Bundan böyle ne Yoga, ne Veda, Ne Atharva veda, ne çileciler, ne de herhangi bir öğreti olacak öğretmenim. Kendi kendime öğretmenlik yapacak, kendi kendimin öğrencisi olacak, kendimi tanımaya, Siddhartha’nın gizini tanıyıp öğrenmeye çalışacağım....

* Amaç ve töz, nesnelerin arkasında bir yerde değil, onların içindeydi, her şeydeydi kısaca...

* Anlamını çıkarmak istediği bir yazıyı okuyan biri, işaretleri ve harfleri küçümsemez, yanılsama, rastlantı ve değersiz bir kabuk diye bakmayıp okur, inceler ve sever onları, her harf karşısında böyle davranır...

* Ne var ki, öz ben’i gerçekten bulamamıştı bir türlü, çünkü onu düşüncelerin ağıyla yakalamaya çalışmıştı. Bedenin öz ben olmadığı, duyuların oyununun öz ben olmadığı nasıl kesinse, düşünceler de, akıl da, öğrenilen bilgelikler de, bir düşünceden sonuçlar çıkarma ve yeni düşünceler üretme becerisi de, öz ben değildi. Hayır, düşüncelerin dünyası da, öz ben’in uzağındaydı, duyuların rastlantı niteliğini taşıyan Ben’ini öldürüp, düşüncelerin ve bilgeliklerin rastlantı niteliğinde ki, Ben’ini beslemekte hedefe götürmeyecekti. Her ikisi de gerek düşünceler, gerek duygular hoş şeylerdi, en son anlam her ikisinin arkasında gizliydi, her ikisine de kulak vermek, her ikisiyle de oynamak gerekiyordu, ikisi de küçümsenmemeli ya da abartılmamalıydı. Yapılacak şey, her ikisine kulak verip, Ben’in gizli seslerini yakalamaktı. Seslerin kendisinden istemediği hiçbir şeyin peşinden koşmayacak, seslerin kendisine salık vermediği hiçbir şey de oyalanmayacaktı Siddhartha...

* Söz dinleyiş, dıştan gelen buyrukların değil, yalnızca içten gelen sesin dediğini yapmak, iyi olan bu, yapılması zorunlu olan buydu, başka bir şey değil...

* Her şey dönüp, gelir...

* Dostluğun, senden alacağım ücret olsun...

* Sevgi avuç açıp dilenilebilir, para pulla satın alınabilir, sokakta bulunabilir, ama haydutlukla ele geçiririlemez...

* Hangi işten anlıyorsan, o işi yapmaya çalışmalı...

* Diyelim ki, suya bir taş attın, en kısa yoldan suyun dibine iner... Kendine bir hedef belirledi, kafasına bir şey koydu mu Sıddhartha’da da değişik değildir durum. Siddhartha hiçbir şey yapmaz, bekler, düşünür, oruç tutar, ama taş nasıl suyun içinde yol alırsa, o da dünyada ki nesneler içinden yol alıp gider, bir şey yapmaksızın, kılını kıpırtdatmaksızın; bir şey çekip götürür onu, düşecek oldu mu, koyverir kendini, düşer... Belirlediği hedef kendine çeker onu, çünkü hedefinden onu alıkoyacak hiçbir şeyin ruhundan içeri sızmasına izin vermez... İşte Samanalar’ın yanında Siddhartha’nın öğrendiği şey...Kalın kafaların büyü diye nitelediği ve cinlerin başının altından çıktığına inandığı şey. Cinlerin başının altından çıkan hiçbir şey yoktur, cinler yoktur çünkü. Herkes büyü yapabilir, belirlediği hedefe ulaşabilir, yeter ki düşünmesini, beklemesini ve oruç tutmasını bilsin...
* Yazmak iyidir, ama düşünmek daha iyi; akıllılık iyidir, ama sabretmek daha iyi...

* Siddhartha, haz vermeden haz alınamayacağını, her jestin, her okşayışın, her dokunuşun, her bakışın, ne kadar küçük olursa olsun vücuttaki her köşenin kendine özgü bir gizle donatıldığını, bu gizi keşfetmenin mutlu kılacağını öğrendi Kamala’dan. Ayrıca bir şeyi daha öğrendi. Her sevi şenliğinden sonra sevgililer birbirlerinden, biri ötekine hayranlıkla bakmadan ayrılmamalıydılar; hem yenmiş, hem yenilmiş olmalı, herhangi birinde aşırı doymuşluk ya da bıkkınlık duygusu uyanmamalı, sömürdükleri ya da sömürüldüklerini hissetmemeliydiler...

* Siddhartha bir ara şöyle dedi Kamala’ya. ‘Sen de benim gibisin, insanların büyük çoğunluğundan farklısın. Kamala’sın sen, yalnızca Kamala; içinde dingin bir yer, sığınılacak bir yer var, ne zaman istersen benim gibi oraya çekilebilir, kendini kendi evinde hissedebilirsin. Pek az insanda vardır bu, oysa herkes buna sahip olabilir...

- Bütün insanlar akıllı değil diye cevapladı Kamala.

Hayır dedi Siddhartha, akıllılıkla ilgisi yok bunun. Örneğin Kamaswami de benim kadar akıllı, ama böyle bir sığınak yok içinde. Oysa bazı insanların küçük çocuklarınki kadardır aklı, öyleyken böyle bir sığınak vardır kendilerinde. İnsanların büyük çoğunluğu, Kamala, düşen bir yaprak gibidir, kapılıp gider rüzgarın önüne, havada süzülür, dönüp durur, sağa sola yalpalar, vurarak iner yere. Pek az kişi de vardır, yıldızlara benzer, bir yörüngede ilerler durur, hiçbir rüzgar varamaz yanlarına, kendi yasalarını ve izleyecekleri yolu kendi içlerinde taşırlar...

* Şehvetin ölüme bu kadar yakın olduğunu hiç daha böylesine tuhaf şekilde anlamamıştı...

* Belli bir yere gittiğimiz yok. Biz keşişler yağmur mevsimi dışında yollardayızdır hep, oradan oraya dolaşır, keşişliğin kurallarına göre yaşarız...

* Unutma ki, sevgili dostum, ölümlüdür görüntüler dünyası, ölümlü, son derece ölümlü...

* Ölümlü nesneler, hızlı bir değişim içindedir...

* Oruç, beklemek, düşünmek... Bu onun servetiydi bir zamanlar, onun gücü ve kudreti, onun sağlam asasıydı, gençliğinin hamaratlık dolu zahmetli yıllarında bütün öğrendiği bu üç maharetti. Oysa şimdi üçü de yüzüstü bırakıp gitmişti onu, hiçbiri kendisinin değildi artık, ne oruç, ne bekleme, ne düşünme... Rezil bir amaç uğruna elden çıkarmıştı bunları, en ölümlü şey uğruna, duygusal hazlar uğruna, rahat yaşamalar, zenginlikler uğruna. Başından geçenler tuhaftı gerçekten. Şimdi ise, öyle görünüyordu ki, gerçekten o çocuk insanlardan birine dönüşmüştü...

* Bilinmesi gereken şeyleri insanın kendisinin tatması iyidir diye geçirdi içinden....

* Sen de ırmaktan bir şey öğrendin mi o gizi, zaman diye bir şey olmadığını?...

- Evet Siddhartha diye cevapladı Vasudeva. Senin demek istediğin şu olacak sanırım... Irmak aynı zamanda her yerdedir, kaynadığı yerde, döküldüğü yerde, çağlayanda, kayıkta, akıntı yerinde, denizde, dağda, aynı zamanda her yerde ve onun için yalnızca şu an vardır, geçmişin gölgesi diye bir şey bilmez ırmak, geleceğin gölgesi diye de bir şey bilmez...

* Geçmişte olan, gelecekte olan hiçbir şey yoktur, her şey vardır sadece, şu an içinde varlık sahibidir...

* Gerçekten arayan biri, gerçekten bulmak isteyen biri hiçbir öğretiyi benimseyemezdi...

* Bir kimse arıyorsa, gözü aradığı şeyden başkasını görmez çokluk, bir türlü bulmasını beceremez, dışarıdan hiçbir şeyi alıp kendi içine aktaramaz, çünkü aklı fikri aradığı şeydedir hep, çünkü bir amacı vardır, çünkü bu amacının büyüsüne kapılmıştır. Aramak, bir amacı olmak demektir. Bulmaksa, özgür olmak, dışa açık bulunmak, hiçbir amacı olmamak...

* Bilgelik bir başkasına anlatılamaz, bir bilginin başkalarına anlatmaya çalıştığı bilgelik aptalca bir şey gibi gelir kulağa...

- Şaka ediyorsun? diye sordu Govinda...
- Şaka etmiyorum. Keşfettiğim bir şeyi söylüyorum sana. Bilgi bir başkasına aktarılabilir, bilgelikse hayır. Bilgelik keşfedilebilir, bilgelik yaşanabilir, bilgelik el üstünde taşıyabilir insanı, bilgelikle mucizeler yaratabilir, ama bilgelik anlatılamaz ve öğretilemez...

* Hiç kimse bir başkasının yürüdüğü yolda, ne kadar ilerlemiş olduğunu göremez...

* Sözcükler gizli saklı anlamı zedeliyor, dile getirilen her şey o an değişiyor biraz, biraz çirkin, biraz aptalca niteliğe bürünüyor...

* Sözcüklerin renkleri yok, kenarları köşeleri yoktur, bir korkudan, bir tattan yoksundurlar...

* Nesneler bir hayal olsun ya da olmasın fark etmez, ben de nihayet bir hayal sayılırım ve böyle bir durumda ben nasılsam nesnelerde öyle demektir. Nesneleri sevimli ve el üstünde tutmaya değer gösterende işte budur. Onlarında benim gibi olmaları.

* Ben konuşmalarında değil, düşüncelerinde değil, yalnızca eylemlerinde ve yaşamında görürüm büyüklüğünü...

Herman Hesse

24 Nis 2011

Bozkırkurdu




(…) “İstesem ulaşabileceğim, benim dışımda binlerce kişinin ele geçirmek için itişip kakıştığı, uğraşıp didindiği bu neşe ve sevinçleri anlamam ve paylaşmam olanaksız. Beri yandan, benim o şenlikli saatlerimde yaşadıklarımı, benim için haz, yaşantı, cazibe ve huşu olan şeyleri dünya tanısa tanısa sanat yapıtlarından tanıyor, sanat yapıtlarında arayıp seviyor onları. Yaşamın içinde ise hepsini kaçıkça buluyor. Ve doğrusu dünya haklıysa, kafeteryalardaki bu müzik, bu kitlesel eğlenmeler, az şeyle yetinen bu Amerikalılaşmış insanlar haklıysalar, o zaman ben haksızım demektir, o zaman kaçık biriyim ben, o zaman sık sık kendime verdiğim isimle bir bozkırkurduyum, yolunu şaşırıp kendisine yabancı ve anlaşılmaz bir dünyada gözünü açan bir hayvanım…”

(…) Okuyorum: “İnsanların büyük çoğunluğu yüzmeyi öğrenmeden yüzmek istemez.” Ne anlamlı bir söz değil mi? Yüzmek istememeleri doğal, çünkü karada yaşamak için yaratılmışlar, suda değil. Ve düşünmek istememeleri de doğal, çünkü yaşamak için yaratılmışlar , düşünmek için değil! Evet, kim düşünürse, kim düşünmeyi kendisi için temel uğraş yaparsa, bunda ileri bir noktaya ulaşabilir; ne var ki, karayla suyu değiş tokuş etmiştir böyle biri ve bir gün gelir suda boğulur.

(…) Kişiliğiniz, içine kapatıldığınız bir hapishanedir.

(…) Bozkırkurdu özellikle söz konusu eğiliminden yaşam için yararlı bir felsefeyi zamanla kotarmasını bilmişti. Darda kaldı mı başvuracağı bir çıkış yolunun önünde sürekli açık beklediği düşüncesiyle içli dışlı oluşu kendisine güç vermiş, bir merak duygusu kendisini acı ve sıkıntıları yaşamaya yöneltmişti. Pek tatsız durumlara düştüğü zamanlar bazen vahşi bir kıvanç, bir çeşit oh olsun duygusuyla şöyle düşünmüştü: “Bir insandaki dayanma gücünün sınırını merak ediyorum doğrusu! Baktım ki katlanabilirliğin sınırına geldim dayandım, kapıyı açıverir, esenliğe kavuşurum.” İntihar eden pek çok kişi vardır ki, bu düşünce olağanüstü güç sağlar kendilerine.


İnsanlığın her zaman varlığını sürdüren bir durumu olarak “burjuvalık”, bir denge sağlama, insan davranışındaki sayısız aşırı uçlar ve karşıt çiftler arasında dengeli bir orta yolu ele geçirme çabasından başka şey değildir. Bu karşıt çiftlerden birini, örneğin bir ermişle zevkperest bir kişiyi ele alırsak, benzetimiz daha iyi anlaşılacaktır. İnsan, kendini tümüyle manevi değerlere, Tanrıya yaklaşma çabasına, ermişlik idealine adama olanağına sahiptir. Bunun tersine, kendini tümüyle içgüdüsel yaşama, duygularının isteklerine teslim edip çabasını anlık hazların kazanımına yöneltme olanağıyla da donatılmıştır. Birinci yol ermişliğe, manevi şehitliğe, Tanrı uğruna kendini feda etmeye; ikinci yol ise zevkperestliğe, içgüdüler uğruna kendini vermeye, çürüyüp kokuşmalar uğruna kendini gözden çıkarmaya götürür kişiyi. İşte orta sınıf insanı bu ikisi arasındaki ılıman iklimde yaşamaya çalışır. Asla kendini gözden çıkarmaz, ne çilekeşliğe ne de zevkperestliğe adar kendini, asla canını vermeye kalkmaz, asla yok olmayı istemez. Tersine, onun ideali nefsinden el çekmek değil, ben’ini ayakta tutmaktır, ne ermişlik ne de onun karşıtı uğrunda çaba harcar.
Kayıtsız şartsız taraf tutmak onun katlanamayacağı şeydir. Tanrıya olduğu gibi zevkperestliğe de kulluk etmek ister, erdemli olmaya çalışır, öte yandan bu yeryüzünde biraz da adam gibi rahat yaşamaya bakar. Kısacası aşırı uçlar ortasında, şiddetli rüzgarlardan, fırtınalardan korunmuş, sağlığına yararlı ılıman bir bölgede yerleşmeye uğraşır. Bunun üstesinden gelirse de, kayıtsız şartsızlığa ve aşırılığa yönelik bir hayatın sağlayacağı yaşam ve duygu yoğunluğundan da el çekmek zorunda kalır. Hayatı yoğun olarak yaşayabilmenin tek yolu, faturayı ben’e ödetmektir. Orta sınıftan biri için kendi ben’inden, kuşkusuz yeterince gelişmeyip güdük kalmış bu ben’den değerli bir şey yoktur. Dolayısıyla, yoğunluk pahasına kendini ayakta tutar, güven içinde yaşar, tanrıya sevdalanmışlığını verip vicdan rahatlığını alır karşılığında, hazzı verip hoşnutluğu, özgürlüğü verip rahatlığı, ölümcül ateşi verip tatlı sıcaklığı alır. Bu yüzdendir ki yaradılış bakımından orta sınıfa mensup biri güçsüz bir yaşam dürtüsüyle donatılmıştır, korkaktır, kendisini elden çıkarmaktan çekinir, kolay yönetilecek biridir. Dolayısıyla, gücün yerine çoğunluğu, şiddetin yerine yasayı, sorumluluğun yerine oylamayı geçirmiştir.


Hayatımdaki buna benzer sarsıntılardan her biri, sonunda bana yeni bir şey kazandırdı, bunu yadsıyamam; özgürlükten, ustan, derinlikten yana, öte yandan yalnızlıktan, anlaşılmazlıktan, soğukluktan yana bir kazanım. Burjuvazi açısından bakıldığında, bir sarsıntıdan öbürüne akıp giden yaşamım sürekli bir iniş oluşturdu, normalden, izin verilenden, sağlıklıdan giderek uzaklaştı. Yıllar geçtikçe mesleğim, ailem, vatanım elimden çıkıp gitti, her türlü sosyal ilişkinin dışında aldım soluğu; kimse tarafından sevilmeyen, pek çok kişinin kuşkuyla baktığı, kamuoyu ve ahlakıyla sürekli ve amansız çatışma içinde tek başına biri olup çıktım. Eskisi gibi burjuvazinin çizdiği sınırlar içinde yaşasam bile, tüm duygu ve düşüncelerimle bu dünyanın ortasında yine de bir yabancıya dönüştüm. Din, vatan, aile, devlet gözümde değerini yitirdi, beni şuncacık ilgilendirmez oldu, bilimin, loncaların, sanatların büyüklük taslamasından tiksiniyordum; görüşlerim, beğenim, bir zamanlar yetenekli ve sevilen bir adam olarak parlayıp öne çıkmamı sağlayan düşüncelerim gereken ilgiden yoksun kalmış, kendi haline terk edilmiş, herkesi huylandırmaya başlamıştı. Bütün o büyük acılara mal olan değişimlerin sonunda pek küçük bir şey ele geçirebilmişsem, bedelini ağır şekilde ödemek zorunda kalmıştım. Bir değişimden ötekisine yaşamım daha sert, daha çetin, daha yalnız ve tehlikelere daha açık bir durum almıştı. Allah için, Nietzsche’nin “Güz Şarkısı”ndaki gibi beni giderek solunmaz nitelik kazanan bir hava içine sürüklemiş yolda daha fazla yürümeyi arzulamam için hiçbir neden yok.



“İnsan”ın, yaradılış süreci sona ermiş bir varlık değil, usun bir dayatması olduğunu, söz konusu süreci geride bırakmış insanın korkulduğu kadar özlenen, uzak bir olasılık niteliği taşıdığını ve oraya götürecek yolun her zaman ancak bir bölümünün, kendilerini bugün giyotinin, yarın bir şeref anıtının beklediği eşine az rastlanır bireyler tarafından müthiş acı ve cezbelerle geride bırakılabileceğini Bozkırkurdu da sezer.



“Uslu birine benziyorsun,” dedi beni cesaretlendirerek. “İnsanı zora koşmuyorsun. Bahse girerim ki, son kez bir kimsenin sözünü dinleyip dediğini yapalı hayli zaman olmuştur.”

“Doğru, bahsi kazandınız. Peki, nasıl bildiniz bunu?”

“Bilmeyecek ne var! Söz dinlemek, yemek içmek gibidir. Kim uzun süre böyle bir şeyden yoksun kalmışsa, onun için bundan değerli şey yoktur. Severek dinliyorsun benim sözümü, öyle değil mi?”

(…) Tasarlanamayacak kadar güzel ve yeni bir şeydi bu, uzun zamandır hiçbir şeyi beklememiş, hiçbir şeye sevinmemiş benim için, ben ayağı suya ermiş kişi için. Bütün gün tedirgin ve endişeli sağa sola koşarak vakit öldürmek, akşamki buluşmayı, akşam aramızda geçecek konuşmaları ve bu geceden çıkacak sonuçları önceden tasarlamak, tıraş olmak ve sırtıma yeni bir gömlek geçirip boynuma yeni bir boyunbağı takmak, büyük bir özenle giyinmek, ayakkabıların bağlarını yenileriyle değiştirmek harikuladeydi doğrusu. Bu akıllı ve gizemli kız kim olursa olsun, aramızdaki ilişki nasıl kurulmuş bulunursa bulunsun, fark etmezdi; böyle bir kız vardı nihayet, bir mucize gerçekleşmiş, karşıma yeniden bir insan çıkmış, yaşama yeniden ilgi duymaya başlamıştım! Önemli olan bunun sürmesiydi, bu çekici güce kendimi teslim etmem, bu parlayan yıldızın peşine takılmamdı.

“Çokluk üzgün bir görünümleri vardır hayvanların,” diyerek konuşmasını sürdürdü. Hermine. “Bir insan pek üzgünse, dişi ağrıdığı ya da para kaybettiği için değil, her şeyin gerçekte nasıl, yaşamın nasıl bir şey olduğunu hissettiği için üzgünse, gerçekten üzgün demektir, işte o vakit biraz hayvana benzer, o zaman üzgün görünür, ama her zamankinden daha gerçek ve güzeldir bu üzüntü. Öyleydi işte; senin de Bozkırkurdu, ilk gördüğümde böyle bir halin vardı.”

Bu yetenekli ve ilginç Bay Haller her ne kadar mantık ve insanlığın vaizliğini yapmış, savaşın barbarlığına karşı protestoda bulunmuşsa da, düşüncelerinin mantıksal sonucuna göre davranıp savaş sırasında bir duvar önüne dikilerek bir idam mangasının kurşunlarıyla ölmeye yanaşmamış, şu ya da bu şekilde duruma uyum sağlamaya bakmıştı. Toz kondurulamayacak, soylu bir uyumdu bu kuşkusuz, ama yine de bir uzlaşmaydı. Bu bir yana, gücün ve sömürünün karşısında yer alan biriydi Bay Haller, öyleyken bankada sanayi işletmelerine ait pek çok hisse senedinin sahibiydi ve vicdanı hiç sızlamadan bunların faizlerini alıp çıtır çıtır yiyordu.

“Hayır Hermine, öyle değil. O zamanlar, ne yalan söyleyeyim, pek mutsuzdum. Ama aptalca bir mutsuzluktu bu, kısır bir mutsuzluk.”

“Neden?”

“Çünkü aptalca olmasaydı, ölümden o kadar korkmam gerekmezdi, oysa gerçekten özlediğim şeydi ölüm! Benim gereksindiğim, benim aradığım bir başka mutsuzluktur; tutkuyla acı çekmemi ve hazla ölmemi sağlayacak bir mutsuzluk. Benim istediğim böyle bir mutsuzluktur ya da mutluluktur işte.”

“(…) Bozkırkurdu’nu yıpratıyordu bu mutluluk, onu doymuş biri durumuna sokuyor, ama uğrunda ölmeye değer bir mutluluk olmaktan uzak.”

“İlle ölmek gerekiyor yani.”

“Sanıyorum evet! (..)”

“Yaşam konusunda bir fikrin vardı; içinde bir inanç, bir beklenti yaşıyordu; eylemlere, acılara ve özverilere hazırdın. Ama yavaş yavaş anladın ki, dünya hiç de senden eylemlerde ve özverilerde bulunmanı istemiyor; yaşam, kahraman rollerine ve benzeri şeylere yer veren bir kahramanlık destanı değil, insanların yiyip içmeler, kahve yudumlamalar, örgü örmeler, iskambil oynamalar ve radyo dinlemelerle yetinip hallerine şükrettikleri rahat bir orta sınıf evidir.”

“Ben hiç kimseyim,” diye açıkladı adam nazikçe. “Bizim burada ismimiz yoktur, burada bizler bir kişilik taşımayız. Ben, bir satranç oyuncusuyum. Kişiliğin nasıl kurulacağını öğrenmek mi istiyorsunuz?”

“Evet, lütfen.”

“O zaman bana sizin taşlardan birkaç düzine verir misiniz?”

“Benim taşlardan mı…?”

“Sözde kişiliğinizin dağılmasından oluşan taşlardan. Taşlar olmadan oynayamam çünkü.”

Bunun üzerine adam yüzüme bir ayna tuttu, aynada kişisel bütünlüğümün dağılarak pek çok ben’e ayrılmış olduğunu gördüm yeniden, hatta bana sayıları daha da artmış gibi geldi. (…)

“İnsanın sözde her zaman bir birlik ve bütünlüğü içerdiğine ilişkin o yanlış ve sakıncalı görüşü biliyorsunuz. Şunu da biliyorsunuz ki, insan bir yığın ruhtan, pek çok ben’den oluşur. (…)”

(…)Daha sonra elini neşeyle satranç tahtası üzerinde gezdiren adam, bütün taşları usulcacık devirdi, ardından düşüncelere dalarak titiz bir sanatçı tutumuyla aynı ben parçalarından bambaşka gruplandırmalar, ilişkiler ve çatkılarla yepyeni bir oyun kurdu. Bu oyun birincisine benziyordu, dünya aynı dünya, kullanılan malzeme aynı malzemeydi, ama modülasyonlar değişik, tempo değişikti; motifler bir başka türlü vurgulanmış, konumlar bir başka türlü sergilenmişti.