.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

8/28/2012

Bu defteri bir temenniyle, gerçekleştireceğim bir temenniyle kapatacağım.

Bir gün Selim’e edebi ve felsefi bütün çalışmalarını durdurmayı teklif etti ve bir süre hiç yazmadılar. Bundan sonra Selim (Süleyman Kargı’nın onayıyla) şarkıların açıklama bölümünü yazmaya başladı ve Süleyman Kargı’dan, bu yeni bölümü Süleyman Kargı yazmış gibi göstermesine izin vermesini istedi. Bu isteği kabul edildi.

Felsefi sistemlerin çokluğu ve kararsızlığı Süleyman Kargı’yı üzüyordu. Kitabını da bu nedenle yazıyordu; değişmeyen bir sistem bulmak istiyordu. Geleneklerin üstüne çıkmak ve yeni bir sistem bulmak için özellikle modern felsefe akımlarını inceliyordu. Matematik bilgisinin yetersizliğinden yakınıyordu. Selim, birlikte matematik çalışmalarını teklif etti. Kitaplar satın aldılar: yazın sıcağına aldırmadan çalışmaya başladılar. Selim’in modern matematiği bilmemesi nedeniyle bu çalışma kısa sürdü. Bir süre bıraktılar, sonra gene başladılar. Selim Işık, Süleyman Kargı için kütüphanelere gitti, notlar çıkardı. Bazen bir noktaya takılırdı ve saatlerce tartışırlardı. Sonunda kavga ederlerdi. Selim, bununla birlikte, bu çalışmalardan vazgeçmek istemiyordu; üniversitede anlamadan geçtiği birçok konuyu yeni yeni anladığını söylüyordu.

Dairede Süleyman Kargı’ya saygı gösteriyorlardı. Bir köşeye çekilip saatlerce kitabıyla uğraşması, onu memurların gözünde büyütüyordu. Felsefeyle geçirdiği saatlerde, çevresindeki konuşmaları, gürültüleri duymazdı. Akşamüzeri Selim uğrardı: aynı dairede çalışıyorlardı. Birlikte çıkarlar, gidip bir pastahaneye otururlardı. Orada, Selim’e o gün yazdıklarını okurdu. Sonra, birlikte Selim’in evine giderler ve Selim’in yazılarını okurlardı. Selim dairede yazmazdı. Süleyman Kargı, Selim’le birlikte büyük bir oyunun, hayat kadar büyük bir oyunun içinde olduklarını söylüyordu. Kimsenin bu oyuna karışmaya hakkı yoktu. Kimseyi bu oyunun içine almıyorlardı. Gerçeklerin de bozmasına izin verilmediği düzenli bir oyundu bu. Gerçeklerle uyuşmadığı oranda güç kazanan bir oyun. Gerçekleri kötü bir biçimde taklit edecekleri yerde, hiçbir değer yargısının karışmadığı bir düzen ruhlarını geliştiriyordu. Hırslardan ve kıskanmalardan uzak hayatın içinde ve onun çirkinliklerine meydan okuyan bir davranıştı bu. Göze çarpmadan yaşıyorlardı. Bir tek kişi bile bu düzeni bozabilirdi. Bu düzenin dışındaki insanlara bu düzenden hiç söz açmıyorlardı. Bu konuda aralarında konuşmadan anlaşmışlardı. Bundan bahsetmek bile düzenlerini zedeleyebilirdi. Öyle bir dünyada yaşıyorlardı ki iki insanın yaklaşmasının, bir noktada buluşmasının hemen hiç mümkünü yoktu. Bu bakımdan, bu değerli yaşayışın korunması gerekiyordu. Aralarında, kelimeleştiremedikleri düşüncelerin var olduğuna inanıyorlardı. Bu inanç, sonsuz bir hoşgörüyü geliştiriyordu. Süleyman Kargı, Selim’in terzisine diktirdiği elbiseleri çok dar bulduğu halde giyiyordu. Selim Işık da, Süleyman Kargı’nın titizliğiyle alay ettiği halde, yemekten sonra bulaşıkları -Süleyman’ın evinde- hemen mutfağa götürüyor ve yıkanmasına yardım ediyordu. Dostluk kelimesinden bile bahsetmeye korkuyorlardı. Meyhanede içerlerken Süleyman Kargı, Selim’e sormadan, Selim’in sevdiği mezeleri ısmarlıyordu. Bu davranışın da ne resmi çekilebilir, ne de yazısı yazılabilirdi. Selim fazla içtiği zaman Süleyman Kargı koruyuculuk taslamıyordu ona. Bununla birlikte Selim, sarhoşluğun etkisiyle, içki içtiği için Süleyman’ın kendisine baskı yaptığından yakınıyordu. Kaldırımlara oturup Süleyman’ı zor durumlarda bırakıyordu. Ertesi gün de hepsini bilerek yaptığını, hepsini Süleyman’a inat yaptığını, ayık olsa da yapacağını söyleyerek övünüyordu. Süleyman da, dur şimdi diyordu, dur şimdi; onu bırak da bugün yazdığım sayfayı dinle.

Yazın sonunda askerliği biten Selim Işık şehirden ayrıldı. Süleyman Kargı’yı bir daha görmedi. Fakat istediği zaman onu yerinde bulacağını biliyordu. Süleyman Kargı ona bir iki mektup yazdı: yaşadığı şehrin ve kendisinin tatsızlığından bahsetti. Kendini beğenmiyordu. Gittikçe kendisinde daha çok kusurlar buluyordu. Böbrekleri ağrıyordu. Hastaneye yatması gerekiyordu. Kadınlarla buluşmaktan artık hoşlanmıyordu. Ve saçlarını boyamak istemiyordu. Selim’in şarkılarını okuyor ve gene beğeniyordu. Yeni bir salata yapmasını öğrenmişti. Her gün salata yiyordu. Doktorlar içkiyi yasak etmişlerdi. Zaten canı istemiyordu. Kendini evde kalmış bir kıza benzetiyordu. Dükkânlarda satıcılarla kavga ediyordu. Bozuk para çantası kullanma huyundan bir türlü vazgeçemiyordu.

Süleyman Kargı, bu satırların yazarına göre, hiçbir zaman kendine ihanet etmedi ve gene bu satırların yazarının her zaman saygısını kazandı. Bu satırların yazarı kendinde küçük bir yaşama gücü bulsaydı, Süleyman Kargı’ya giderek ona saygılar sunardı. Onun, düzenini sürdürmesini ve varlığını korumasını bütün kalbiyle diler.

Süleyman Kargı’yı araya sokarak, kendimi yumuşatmaya çalışıyorum. Dokunulmadık bir hatıra, kirletilmedik bir hayal bırakmadan her şeye saldırıyorum can kaygısıyla. Süleyman Kargı’yla aramızdaki sessiz anlaşmayı da bozdum sonunda. Bu gidişle haysiyetimi bütünüyle kaybedeceğim. Hiçbirinin beni kurtaramadığını gördüğüm halde, kutsal saydığım bütün değerleri birer birer yok ediyorum. Bu deftere başladığımdan beri, çeşitli maskaralıklarla kendimi kendi gözümde küçülterek durumu gitikçe bir çıkmazın içine sokuyorum. Bütün hayatım boyunca denediğim ve faydasını görmediğim usullerle, onlara tekrar tekrar başvurarak her gün beynimi biraz daha boşaltıyorum, hafifletiyorum. Bu nedenle, kafatasımı bir duvara çarpınca kırılıp dağılacak
cam bir küre gibi hissediyorum.

Bir an önce bitirmeliyim bu işi. Çok gürültü çıkarmadan son vermeliyim bu gidişe. İşin içine Günseli’yi de karıştırmadan, ona duyduğum saygıyı da kaybetmeden davranmalıyım.

Ayrıca, Günseli’yi düşünerek işimi zorlaştırmamalıyım.

“Düşünce: kara. El: yatkın. Zehir: gerektiği gibi. Zaman: uygun. Tam mevsimi; gören yok. Ey tabancalı adam! Bitir işini.”

Adımların yaklaştığını duyuyorum. Kapıyı açıp her an içeri girebilir. Elinde tabanca olduğunu biliyorum. O elini cebine atıp, çıkarmadan biliyorum. Elimi, ayağımı yerinde hissediyorum. Kapıyı araladığı zaman hazır olmalıyım. Kendimi kaybetmemeliyim. Bir trajedi havası vermemeliyim.Krilov gibi döneklik etmemeliyim. Bu, daha öncekilere benzemez. Hata yapmamalıyım. Hayatımda ilk defa bir kesinlik ve bütünlük göstermeliyim.

Son sözü söylemeliyim. Eski sözlerim gibi kalabalık ve boşuna olmamalı.

Bu defteri Günseli’ye göndereceğim. Durumumu öğrenirse boş yere üzülmez.

Bu gece iyi uyumaya çalışacağım. Yarın sabah bu defteri bitireceğim. Ondan sonra, benim için artık kimse kötü düşünemeyecek.

Bu defteri bir temenniyle, gerçekleştireceğim bir temenniyle kapatacağım.

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

8/25/2012

Cellat hiçbir zaman sevilmemiştir.


Mümtaz sana bir hikaye mevzuu vereyim mi? Düşün bir kere, ben anlatayım da... Bir insan, faziletli bir insan, bir memur, bir hoca, istersen bir evliya tasavvur et!.. Öyle hazırla ki bütün değerler kendisinde mevcut bulunsun. Onlarla doğmuş olsun. Bir kere bile kendi içinde aksamamış bir adam hulasa... fakat mecburiyeti sevmiyor. Garip değil mi? Sadece kendini seviyor: Kendisinde ve kendisi için yaşamayı istiyor. Ömrü gayesiz fakat cömert hareketlerle dolu; ve bu hareketler kendiliğinden hep iyiliğe doğru gidiyor. Fakat düşüncesinde hür olmayı seviyor. Ve hiçbir vazife hissi tanımıyor. Günün birinde bu adam bir kadınla evleniyor; belki de sevdiği bir kadınla. Birdenbire değişiyor, huysuz, titiz, kötü düşünceli bir adam oluyor. Kendisini tasnif edilmiş görmek onu yavaş yavaş çıldırtıyor. Bir etiket altında yaşamanın, bir araba atı gibi beraber yaşamanın sıkıntısı onu içinden değiştiriyor. Yavaş yavaş hemen herkese karşı fenalık yapıyor, hayvanlara, insanlara, herşeye zalim oluyor. Hasis oluyor, hiç kimsenin saadetine tahammül edemiyor. Sonunda:

Mümtaz kısaca bitirebilmek için:

-Malum hikaye... karısını öldürüyor, dedi.

-Evet ama, bu kadar kısa değil. Kendi kendine uzun muhakemeler yapıyor. Hayatını bir mesele gibi alıyor ve düşünüyor. Sonunda insanlıkla arasında tek maniayı görüyor.

-Ayrılsın...

-Neye yarar?.. Beraber yaşamış iki insanın birbirinden ayrılacağını, hakikaten ayrılabileceğini sanıyor musun? Bunu Mümtaz'ın yüzüne dik dik bakarak söylemişti. -Hem ayrılırsa ne çıkar? Bütün bağları koparsa bile, ara yerde kaybedilmiş seneler bulunacak. Hepsini dakika dakika yaşadığı muazzam, korkunç, karanlık bir ömür; ondan kurtulabilecek mi? Sonra o ruh itiyatları. O zaman daha büyük bir tereddüde düşecek. Etrafında olan bütün fenalıkları bilerek yapmış bir adam, düşün. Ayrılmak da bunlardan biri olacak.

-Peki, öldürünce unutacak mı?..

-Hayır, unutmayacak. Tabii unutmayacak. Fakat kini ortadan kalkacak. İçindeki dargınlık gidecek.

Nuri dayanamadı:

-Mümtaz, bana kalırsa onun hayatını yazacağın yerde bir tarafta rastlarsan öldür, daha iyi olur...

Suat omuzlarını silkti:

-Bu birşey halletmez. Sadece meseleden kaçmış oluruz. Sonra öldüremez. Öldürmesi için tanıması, ayırması lazım. Herkese benziyen adamı niçin öldürsün, herkes az çok bir veya birkaç insanın yüzünden kötüdür. Emin olun buna... Her düşüşün altında bir başkası vardır. Ve herkes kendinin mezarıdır. O herkese benziyor, hepimize... fakat bunu kabul etmiyor. Evet sonunda bu zalim oyundan kurtulmanın tek çaresini buluyor. Bir tek hareket, kanlı bir hareket, bir nevi intikama benziyen bir iş. Fakat bunu yapar yapmaz büyülü bir eşik atlamış gibi kendisini öbür tarafta, eski dünyasında, içindeki iyilik hazinesiyle zengin buluyor. Yüzü parıldıyor ruhu bütün genişliğini alıyor; insanları seviyor, hayvanlara acıyor, çocukları anlıyor.

-Nasıl cinayetle mi?.. İhsan bütün neşesini kaybetmişti. Somurtkan, bir uçurum önünde gibi kendi içinde toplanmış Mümtaz'ın yüzüne bakıyordu. Nuran Mümtaz'ın yanına geçmiş, elini omuzuna koymuştu: Bir kavgada gibi herkes en sevdiğinin yanındaydı. Yalnız Selim tek başına, küçücük boyu ile önde, iki kollarını kavuşturmuş son derece eğlenceli bir şey seyeredenlerin çehresiyle konuşanlara bakıyordu. Daha ziyade mahallesinde horoz döğüşü seyreden çocuklara benziyordu.

-Burada artık cinayet yok.

Macide:

-Delirdin mi Suat? Böyle şeylerden ne diye bahsediyorsun. Kafana acı... Ve sonra birdenbire senelerdir yanında söylenmeyen fakat şimdi kendi ağzından çıkan -deli- kelimesi önünde korkarak, geriye, İhsan'ın arkasına doğru çekildi. Bütün vücudu titriyordu.

-Hayır, niye delireyim. Ben bir hikaye mevzuu anlatıyorum. Burada cinayet yok; bir kurtulma işi var. Tek manianın ortadan kalkışı. Tekrar dirilmek var. Evet kainatı buluyor. Kendisine yedi gün mühlet vermişti. Yedi gün cinayeti gizliyor. Yedi gün tekrar dirilmiş gibi insanlar arasında mesut, onları anlıyarak, altın parıltılar içinde yaşıyor. Tam bir tanrı gibi yedi gün... Ve yedinci günün akşamı bütün tabiat ve hayatla barışık, insan kaderinin miracında kendisini asıyor.

İhsan:

-Olmaz... dedi. Bu değişikliği izah edemezsin! Hiçbir intikam hissi, hiçbir adalet duygusu ferde başkasını öldürmek hakkını vermez. Fakat farzedelim ki, bu hakkı kendinde görüyor ve öldürüyor. Değişme nasıl olur? Veliliğin yolu cinayetten geçmez ki... İnsan kanı daima korkunçtur. İnsanı küçültür, ezer. Cemiyetin adaletinde bile buna doğrudan doğruya vasıta olana iyi gözle bakmıyoruz.

Cellat hiçbir zaman sevilmemiştir.

-Bizim ahlakımız için, evet, fakat onun üstüne çıkarak...

-Ahlakın üstüne çıkılmaz.

-Niçin olmasın? İyiliğin ve fenalığın üstünde yaşayan bir insan için... Sen velilikten bahsediyorsun; benim kahramanım velilik istemiyor. O hürriyet istiyor. Onu elde edince tanrılaşıyor.

-İnsan kanla hür olmaz... Kanla elde edilen hürriyet, hürriyet değildir; kirlenmiş bir şeydir. Bırak ki insan tanrılaşamaz. İnsan insandır. Ve bu da oldukça güç varılacak bir merhaledir.

-Bana hürriyeti tarif edebilir misin?

Suat bir dakika İhsan'a dikkatle baktı. İhsan ona cevap vermek üzereydi; fakat birdenbire hakiki bir telaşa kapılan Macide onun sözünü kesti:

-İhsan, sakın Afife'yi öldürmeği kurmuş olmasın... İhsan gülerek karısını teselli etti: Ne çocuk Yarabbim!.. Sonra yavaşça, hayır, dedi; korkma, o konuşmak istiyor... Biraz içerledi, ondan. Ve tekrar kendisinden cevap bekliyen Suat'a döndü:

-Ederim. Başkaları için istediğimiz nimet.

-Ya kendin, kendin ne oluyorsun?

-Onu başkaları için istemekle ben de nefsime karşı hür oluyorum.

-Esaretin başka bir nevi. Hepimiz ayrı ayrı varız.

-Bir bakıma öyle, yani inanarak istemezsem... fakat herkesle beraber olduğunu düşün, tam hürriyettir. Sen hepimiz ayrı ayrı varız dediğin anda herşeyi kaybedersin. Varlık tektir ve biz onun parçalarıyız! Aksi takdirde dünya her an daha beter olur. Hayır, varlık tektir. Ve biz onun geçici parçalarıyız. Saadetimizi, huzurumuzu ancak bu düşünce ile elde edebiliriz. Sonra gülümsedi; sana epeyce tavizat da verdim, Suat... Fikrimi anla, belki esasta birleşebiliriz. İnsan teker teker Tanrı olmaz; fakat insanlık bir gün kendisine layık bir ahlak yaparsa tanrılaşabilir!.. Yani bazı büyük vasıflar kazanır.

Huzur / Ahmet Hamdi Tanpınar

Gıli


Kartal kanat hesabı ceketin kollarını aşağıya sarkıtan Gıli, ağır adımlarla Kolera'da dolaşıp kafasına göre boy gösteriyordu. Tombalacılar, sigaracılar ve cıgaralık satanlar duvarlara yaslanıp Gıli Gıli'nin geçmesini beklediler. Gıli'nin yanakları titriyor ve o muhteşem kazma dişleri gıcırdıyordu! Gözleri Kolera'ya kavurucu bir sıcaklık saçıyordu!

Bitirim teşkilatına ait insanlar Gıli'nin eski uçurucu ve can alıcı kişiliğine kavuşmasına sevinip cıgaralıklarını alevlendirdiler. Kabadayılığa özenen rüzgâr tipler bile Gıli'nin bu akıl almaz yürüyüşünü küçücük beyinlerine kazıdılar. Ezilmeyi şöyle bırakın, sevilmeye bile itiraz eden ağır bitirimler, Gıli'nin astar gösteren yürüyüşünü, Kolera'nın seyir defterim tutan Acem Baba'ya ulaştırdılar. Acem Baba, Gıli'nin Kolera'daki tüm insanları hayrete düşürücü yürüyüşünü şair babalarının yardımıyla seyir defterine geçti. "Uzaktan tanınır delikanlımız / Koltuk altındadır emanetimiz / Sen ne söylersen söyle köylü kardeşimiz / Ezelden sayılıdır nefeslerimiz! / Niçin boşa geçsin ömürlerimiz?" Acem Baba metresinin kaş kalemiyle şiiri deftere geçirince, kabadayılığın zor zanaat olduğunu çakozlayan fırıldak şahıslar Orso'nun kahvesini terk edip caka satacak başka mekân aradılar.

Anti parantez hesabı şunu da belirtmek yerinde olacak: Gıli yürürken tatlı bir parçayı da dudaklarına meze yapıyordu. "Hatasız kul olmaz. Hatamla sev beni." Parçanın ara müziğini de ıslığıyla araya bırakmak yine Gıli'nin işiydi, "Taranara nam. Taranara nam." Sevgi denen Allahsız hastalık insana neler yaptırıyor? Gıli, sokaklarda sadece Puma Zehra'nın acısını kalbinden silmek için ıslık öttürüyordu. Zamanını ıslık çalarak öldürmekten, sokakların esmerleşmesini beklemekten başka bir şey düşünmüyordu. Gıli'nin şu an için yaşamını güzelleştirecek tek amacı vardı; Kolera canavarını delik deşik edip mahalleliye cesedin parçalarını sunmak! Gıli, kafasında beslediği bu düşünceyi uygulayabilirse, namını mumyalaştıracaktı. Zeki olan tüm bitirimler gibi o da sadece namı için yaşıyordu. Tek kelimeyle hayatta kalmak! Bu nam bırakma hadisesi, yaşamın bütün güzelliklerini altüst edici bir güçle, bitirimlerin kalbinde bin senedir dolaşıyordu!

Gıli, zamanı öldürmek, ayrıca beynini tüm kurnazlıklar için harekete geçirmek amacıyla bitirimhanenin yan odalarında iyi basılmış bir çift kâğıtlıyı padişah gibi üfledi. Cıgaraya harman kalmış beni, lezzeti alızlayınca, sekiz kar köpeği gibi çalışmaya başladı. Kolera canavarı için binlerce punt, Gıli'nin beyninde tur atmaktaydı!

Yıldızsız gecede Kolera'nın ücra sokaklarında bir yıldız gibi parlayarak dolaşan Gıli, antenleri açmış, herhangi bir sokaktan çıkacak Kolera canavarını yakalamaya çalışıyordu. Beynin algılama gücü kendisine bir tuzak kurmazsa işi her halükârda bitirecekti.

Esnaflar, kahvehanelerden her zamanki yalama olmuş düşünceleriyle birahanelere, kerhanelere, tırsakiler de evlerine dağıldılar. Sokaklar bir süre "Kırmızı sekizli gelseydi okey basmıştım. Bırak ulan ben dönerken sen de beni yakmasaydın çanağı ben toparlayacaktım. Allanın kerizine parayı kaptırdık," gibisinden konuşmalara şahit oldu. Ve herkes gideceği bölgeye dağılınca, Kolera su saati gibi kabarcıklar arasında zamanı ilerletti.

Önce, köşeden parlayan büyük yuvarlak bir düğme ve lacivert bir palto Gıli'nin gözüne yansıdı. Anında altıncı hissini harekete geçiren Gıli, tenhalaşmış sokaklarda dolaşan varlığın peşine düştü. Gıli, en can alıcı tezgâhlan kurmadan, bildiği bir duayı okuyarak çizgi film görüntüsünde yürüyen gölgeye adım adım yaklaştı. Kolera canavarı varsayarak yamuk ve homurtularla yürüyen adama yaklaştıkça duanın gücüyle garip şeyler düşünmeye başladı. "Allah'ın verdiği canı Allah almalı. Bana en fazla yaralamak düşer." Tüm bunları düşünmeye devam ederken ahmakça bir hareket yapıp gölgeyi kıllandırdı. Boş konserve kutularının, çıkma çamurlukların ve yaramaz çalar saatlerin arasından geçerken kırk bin numara yapılacağını bir an için unutmuştu!

Ağır Roman / Metin Kaçan

8/24/2012

Son İmge


Arabacı atını kamçılar, yalnızca at görülür, bedeni, iri, devasa, şaklayan kırbaçlar ve atın yüzü, güçsüz, acılı. Arabacı, kaba saba, halk, yığın, kırbaçlar birbiri ardına, bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz, dokuz... Yaşlı, kocaman bir adam, atı görür, ağlamaya başlar, hıçkıra hıçkıra, çaresiz, bakışları ata kitlenmiş, hıçkıra hıçkıra, - inen kırbaçlara, gırtlağını sıkamadığı arabacıya ağlar. Arabacının, şimdi o atı kırbaçlayan arabacının, başka bir zamanda, aynı zamanda, efendisinin kırbaçları altındayken, efendisinin ayaklarına kapandığını bilir. Beyninde artık başka bir ses çınlamamaktadır, şaklayan kırbaçların sesi, beyninde tek bir şey...

Facia beklenir, ayak sesleri duyulur –doğada, toplumda, yoksullukta ve zenginlikte, aşağılanmışlıkta–, bekleyenler ve duyanlar hep vardır: Doğada, toplumda, yoksullukta ve zenginlikte, aşağılanmışlıkta...


Sonsöz Yerine Kaynakça

Bu kitabın, bu kitaptaki metinlerin, düşüncelerin kaynakçası hayatın kendisidir; bana miras kalan, beni etkileyen ve benim etkilediğim hayat; yaşadıklarım, okuduklarım, yaşamadıklarım, hayallerim, rüyalarım, korkularım, kâbuslarım, sevdiklerim, aşklarım ve nefretlerim; şefkatli ve şiddetli olan her şey, herkes... teşekkürler!...

Sessizliğin Anarşisi / Işık Ergüden

8/23/2012

Raziye


-Seni biri görmek isdiyor, dedi.
-Benim kimim kimsem yok, dedim.
-Bir kadın...
-Anam mı?
-Değil, genç...

Gözlerim parladı. Evet oydu. Oydu ama, nasıl bulmuştu burayı?

Evet, söylemiştim ben ona, Kuruköprü demiştim, fırın demiştim...

Tabakları bırakıp koştum. Raziye'ydi... Kapkara bir manto giymişti. Yüzünde bir küskünlük, bir acılık vardı.

-Raziye sen ha, sen!
-Benim Muzo. Aramasam, sen heç aramıcaksın, dedi.
-Kız ne iyi ettin de geldin be! Kocan?
  -Boş ver dümbüğü
 -Geçiminiz iyi değil mi yoksa?
-Onun geçimi eyi amma, benimki değil. Sevmiyorum. Kuş südüynen besliyor beni... Her gün kıyma alıyor, amma nedim ben, başına çalınsın aldıkları.
-Dur, dedim, ustaya bi yalan çakayım, geleyim de gezelim!
-He, dedi. Koştum. ustaya.
-Kurban usta, babam ağırlaşmış, dedim.
-Söyle patrona, dedi, koysun garsonun birini buraya, çek git!

Gittim patrona. Adam,

-He, olur, git, dedi.

Raziye'nin kolundan tuttum.

-Nereye gidelim?
-Atatürk Parkına gidelim, dedim. Yürümeye başladık...
-Aboov kız, vallaha erkek kızmışsın be... Yandım Raziye yandım...
-Kabahat senin!
-He!
-Alsaydın beni, ona yar etmeseydin... Hemen aklıma o oğlanla seviştikleri geldi, titredim...
-Seviştiniz mi o ayıynan, diye sordum. Yanıt vermedi. Tekrar sordum:
-He, dedi. N'apacan, herif seni fino köpeği diye almadı ya, elbette dadına bakacak.
-Ayı, diye mırıldandım.
-Ayı ki, ne ayı... Hem ne sorarsın böyle şeyleri Allah'ını seversen? Aklıma getirme dümbüğü.
Durdu, yüzüme baktı:
-Toplanmışın biraz, dedi.
-Yaradı lokanta. Ekmek yemek gani... Kolumu tuttu:
-Lan kolun da bazu olmuş ha eyicene. Kuruköprü çeşmesinin karşısındaki ağaçlık tozlu yola vurduk. Issızdı
yol, istediğimiz gibi konuşabilirdik...
-Keşke, dedim, yiyecek bişey alsaydık yanımıza.
-Boş ver, dedi, kahırlı kahırlı. Ben seni görmeye geldim.
İyice yaklaştı bana.
-Lan vallaha iyice özledim ben seni.
-Ya ben!.. Bir aydır gözüme uyku giriyor mu?
-Ben de uyumuyorum.
-Ayı
-Bak gene onun lafını açtın!
-Eviniz nerde?
-Karşıyakada. Bi göz ev, içinde de bi dut ağacı var.
-Neydi kız o pamuk topladığımız günler?..
-Heye, düş...
-Heye, düş ki, ne düş...
Eski, çit duvarlı bahçe yollarına saptık.
-Belimi tutsana, dedi.
-Gören mören olur!
-Dut dut! Özlemişim seni. Belinden yakaladım.

Çit duvarlı bahçeleri geçip, fabrikanın arkasına çıktık. Üç erkek geliyordu karşıdan. Nasıl oldu bilinmez, bakmadılar bile bizden yana. Oradan sola dönüp Atatürk Parkına, arka kapısından girdik. Yüksek okaliptüs ağaçlarının altındaki kanapelerden birine oturduk.

-Kız Raziye, ne iyi ettin de geldin, dedim.
-Sabah kafama koydum, dedi.
-Neyi?

-Yanına gelmeyi... Sadece seni gördüm düşümde, gene birlikte pamuk topluyormuşuz, tarlada bizden başka kimse yokmuş. Ağlıyorsun sen, diyorsun ki, niye kadın diyorsun. Ben de diyorum ki, sen almadın beni diyorum.
Gene sen diyorsun ki, bundan sona benimsin, seni vermem kimselere diyorsun, ben de, he, seninim artık diyorum. Sabahleyin herif gider gitmez beklemeye başladım. Gitti, patates aldı geldi. yemeği yapıp çıktım. Kuruköprüde, ilkin o köşede bi lokanta var ya ona sordum, yok böyle biri dediler, sona sizin lokantaya geldim.
-Hiç korkmadın mı?
-Neden?
-Herifin seni göreceğinden.
-O kasapların ordan bi tarafa gitmez ki.
-Ya bu tarafa bi yük getirseydi?
-Getirsin... Ondan mı korkacam lan? O benden korksun, ben onun namusuyum. Bi oyun oynarsam ona?
Sözü değiştirmek için,
-Güzelleşmişin, dedim.
-Çirkin miydik?
-Yoo, sen de toplanmışın biraz.
-Dertten... Tutsana elimi!
-Gelen geçen var.
-Lan kız gibi korkuyorsun vallaha.
-Senin için...
-Benim için bir şeyden korkma artık: Koptuğu yerden kırılsın körolasıca. Ben yandıktan sonra, vız gelir bana
memleket.
-O zaman böyle postanı koysaydın ya babana?
-Destek olmadın ki bana. Ağzından bi dürüst söz çıkmadı ki...
-Niye, okumam bitince alacam seni demedim mi?
-Senesini söyledin mi?
-Belli mi?
Elimi tuttu:
-Lan biz kavga etmeye mi geldik buraya be, dedi. De hele, ne zaman buluşalım bir daha, ama böyle park mark değil...
-Hiçbir zaman, dedim.
-Niye?
-Namus!..
-Senin o namus dediğin şey kaç paralık şeydir lan? Esas namussuzluğu bize onlar ettiler. Babam etti, analığım etti, şimdi evdeki etti. Biz onlara küçücük bi namussuzluk etmişiz çok mu?

İyice yanıma sokuldu:

-Geçen gün sinemaya gittik, o filimdeki oğlanı tıpkı sana benzettim Muzo. Yüzü de sana benziyordu
vallaha. Onun da sevgilisini elinden kaçırdılar. O zaman ağladım. Sona eve geldiğimde gene ağladım.
-Tabi seninki de ağıdını dindirdi?
-Bak gene...
-Dindirmedi mi?
Gözlerimin içine bakarak bağırdı:
-Hayır!.. Yanıma yaklaştırmadım onu o gece, kaçtım yataktan.
-Nereye?
-Odanın bu yanına.
-Tabi o da tutamadı!
-Cırmakladım (tırmaladım) yüzünü.
-Hıh, cırmaklamış...
-Yahu, vazgeç bu ağızlardan da tatlı tatlı konuşalım be. Dur, vallaha az daha unutacaktım, sana ne aldım?
Cebinden bir dolmakalem çıkardı:
-İyisiymiş, dedi.
-Bulaşıkçıya dolmakalem!..
-Beğenmedin mi?
-Yoo, çok güzel! Hep saklayacağım bunu. Bununla bizim yaşamımızı yazacağım. Nasıl söyledim bu sözü
bilmiyorum, romandan mı, filmden mi?
Ağlamaya başladı.
-Sus, dedim, ağlama!
Hıçkırmaya başladı, yanağını tuttum:
-Seni çok seviyorum, dedim.
-Ben de. Ne yapsak, ne bok yesek? Hey Allah'ım, nettik biz sana?
O sırada bir şalgamcı geçti oradan, bembeyaz çinko kovasıyla,
-Hadi şalgam, daneli şalgam, bağrıyanıklara keskin şalgam, diyerekten.
-Ağlama, dedim, şalgamcı hep sana baktı durdu.
-Baksın dümbük, ben ona mı ağlıyorum?
-Okula gitmiyorum, dedim.
-Biliyorum, dedi.
-Ama babam bi iyi olsun, gelecek yıl gidecem. Bıktım bulaşıkçılıktan, her tarafım yemek kokuyor. Sana da kokuyor mu?
-Senin kokun olsun... Olsun da tek yemek koksun.
-Ayakkabın da pek güzelmiş kız ha!
-Yere girsin ayakkabısı... İçimde de carse gömlek var, o da yere girsin. Hiçbi şeyde gözüm yok, senden başka...
Durdu, biraz sonra:
-Kalkalım mı, dedi.
-Otursak daha, dedim.
-Gidelim kurban.
-Sen bilin.


Kalktık... Yine o tozlu yollardan geriye döndük. Öpüştüğümüz yere sakladık umudumuzu, ama yine her zaman  olduğu gibi umduğumuz dağlara karlar yağdı, iki adam çıktı karşıdan, öpüşemedik o çitin yanında. Üstelik söz  de at tılar Raziye'ye,

-Gurban olak o beyaz bacaklara, diyerek...
-Uyma o itlere, dedi Raziye.
Kuruköprünün oraya geldik.
-Yarın gene buluşalım, dedi.
-Sonu, iyi olmaz bunun Raziye, dedim.
Duymadı bile...
-Yarın nereye geleyim? diye sordu.
-Şu çeşmenin karşısına, dedim.
-Alasmaladık.
-Güle güle!
Saat usuma geldi, ardından seslendim:
-Saat üçte... Yok değil, iki buçukta.
Güldü gitti...

Unutmuşum patrona attığım yalanı, sırıtarak içeriye girince Gaziantepli patron,

-Lan oğlum, galiba miras çok büyük, dedi.
-Niye abi?
-Heç, gülüyon da...
-Gülerim tabi.
-İnsan babası can çekişirken güler mi?
-Niye gülmesin abi?
Babam öteki dünya ya gitti, aynı trenle döndü geldi, insan sevinmez de n'apar?
-Demek baban öldü dirildi?
-Ne diyorsun, anam gözlerini kapayıp çenesini çattıydı bile.
-Lan deme be! Bak efendi Allah'ın işine! Öldürmeyen Allah öldürmez işte.
Peki, gaç dakka galdı ölü?
-Bi saat...
-Allah Allah!.. İlaç dokdor mokdor?
-İstemez, iyiyim dedi.
-Lan isden mi bunun üsdüne herif dipdiri eyi olsun?
-Allah Ökgeş abi, Allah!..

Mutfağa girdim. Silik garson, ne vardı yani tabakların hepsini yıkasan, elin mi kırılırdı? Dağ gibi yığmış gitmiş. Ama olsun, dağ gibi değil, sıradağlar gibi olsun, vız gelir bana. Görmüşüm ki bugün Raziyemi, öpmüşüm ki bugün Raziyemi, ulan koca, koskoca lokanta, şöyle bir duvarına versem belimi yerinden oynatırım seni alimallah!..

Tutturdum bir şarkı, hem söylüyor, hem de bulaşıkları yıkıyorum. Usta girdi içeri,

-Lan bu keyf ne, dedi.
-Daha ne olsun usta, babam öldü de dirildi, dedim.
-Ha, babayın doğumu şerefine türkü söylüyon?
-Heyya!
-Lan get başkasına yuttur.
-Essah usta, öldü de dirildi.
-Olmaz lan, ağaç mı bu?
-Oldu işde, hikmetihuda...
-Soluğu kesildi mi?
-Kesildi ki hem de nasıl, bi öttü borazan gibi, ondan sonra tamam, ses soluk hak getire!
-Heç nefes almadı?
-Almadı...
Yüzüme kuşkulu baktı:
-Lan söyle nereye getdin, dedi. Sen bunu salak patron Ökgeş'e yutturun amma, bana yutturaman.
Güldüm:
-Söyleyim mi usta?
-De lan söyle! Soğansız yemek olmaz, yalansız yiğit olmaz demişler.
-Sevgilimnen buluştum.
-Bak sen!.. Nasıl?
-Ne nası!?
-Şey lan, şey yani zengin gızı mı diyecektim?
-Hiç zengin kızı olur mu? Benim gibi, tiri tak tak şahi merdan.
-Evlenecek misiniz?
-O evli ki...
-Ne?
-O evli.
-Ne biçim iş lan bu?
-Biz önceden sevişiyorduk senin anlayacağın Fazlı Usta, sona o evlendi, şimdi kocasından memnun değil.
-Şindi sana geldi, ye Memet ye, he?
-Ne Memedi?
-Lan anlıyon ya, gırgır geçiyon. E işde, yedirecek sana.
-Neyi?
-Ayvayı... Kendini teslim edecek lan.
-Ama ben öyle bişey istemiyorum ki...
-Niye?
-Evli, olmaz...
-Oha gaz!
-Kim?
-Sen... Hem de gazların şahı. Sen yemezsen yarın başga biri çıkar yer oğlum, elde gıran çook.
-O kız öyle kız değil ki...
-Değildi de, niye geldi yanına?
-Beni çok seviyor.
-Gız güzel mi?
-Çok güzel, sarışın.
-Sarışınların hepsi güzel olurlar, artis gibi olurlar.
-O da artis gibi.
-Gondun desene! Ee oğlum, bizden geçdi artık, bil ki bu dünyada ne yaparsan kar... Adam ölmüş gitmiş öteki dünyaya. Allah sorguya çekiyormuş onu. Sormuş, cara içen mi, yok demiş adam, hiç içmem. Gene sormuş Allah, peki içki içen mi, yok demiş, damlasını ağzıma gomadım. Peki, gadın gız demiş, bi tekine bile yan bakmadım. O zaman seslenmiş Allah Cebrail Aleyhisselama, bana ordan iki dene ganat getir demiş. Adam sevinmiş, Yüce Tanrım yoksa beni melaike mi yapacan, diye sormuş. Yok demiş Allah, sana iki dene gaz ganadı dakacam. Usta bu fıkrayı söyledikten sonra:

-Bari gız garı işimiz yok, içkimiz olsun, dedi ve kocaman şarap şişesini sirke şişesinin yanından alıp, tasına doldurdu, içti.
-Gocasına yakalanma da, bak dalgana, dedi. Herif böyle bişeye layık olmasa, gız gelip de sana yalvar yakar olmaz. Şunu bil ki, hangi avrat yoldan çıkmışsa, adamı layıktır bu işe. Çok kez avradı orusbu yapan heriftir.
-Ama usta!
-Yok oğlum, seninkine bi laf yok, o zemzemnen yıkanmış.
-Öyle iyidir ki usta. Bak, bana dolmakalem bile almış.
-Peki, sen ona ne alacan?

O anda usuma geldi:

-Heyya, usta ne alsam?
-Lan oğlum, gız hediyeyi alırkene bana mı sordu sen bana soruyon? Ne alırsan al, garı gız milleti daha çok
ıncık boncuktan hoşlanır.
-Bi küpe ha usta?
-Al!.. Sallananından al!
-Yaşşa be usta, sen ne iyi adamsın!
-Ee oğlum, bilmem ki, sahiden ilerde okuluna devam eder okur adam olursan beni anar mısın bir gün?
Anarım Fazlı Ustacığım, anarım... Adam olmasam da anarım, olsam da anarım. Nerdesin kim bilir şimdi sen?
-Hem, dedi, gapları bitirir bitirmez get al, yarın fırsat bulaman almıya.
-Sağ ol usta!
O gece avluya girince Cumali Emminin odasına bakıp,
-Nah lan, dedim, kızı başkasına verdin de eline ne geçdi? Bak, kız gene eninde sonunda benim oldu.
Bir de tükrük fırlattım o yana.

Zıkkımın Kökü / Muzaffer İzgü

8/20/2012

Kendini hırpalama, anlayamadığın her şeyde seytanı görmekten vazgeç.


kimseden karşılık beklemiyorum. ben monologdan yanayım. sevgisiz acımaya karşıyım.

Oğuz Atay

ona göre, kulaklar vajinaydi. tek bir yanlış fikir duyduğunda, masumiyetini yitiriyordu insan. tek bir detay, çok şey demekti ve insanın hayatı kararıyordu. bilgi yüzünden insan aşırı dozdan ölüyordu.

chuck palahniuk

kitapları açtım baktım. ilk kadını tanıdım. sırtında bir şeyler yoktu. beni görünce çırılçıplaklığını örtmeye çalıştı. elinden geldiği kadar örtünmeye çalışıyordu elleriyle.
bir ara daldı gözlerim... geçti binlerce yıl... bakındım... son kadın duruyordu karşımda... giyinikti, soyunan bir giyiniklik vardı üzerinde.
dedim:
seni gözetliyorum binlerce yıldır. böyle soyunurcasına giyinmesini öğrenmek için mi giyinmeye çalıştın, kadın!

özdemir asaf

fakat insan hercai, bir dalda durmaz bir yaratıktır ve belki de satranç oyuncuları gibi gayeyi değil, gayeye giden yolu sever. kimbilir (emin olamayız tabi) belki de insanların yeryüzünde ulaşmaya çalıştığı tek gaye, bu gayeye ulaşma yolundaki daimi çaba, başka bir deyişle hayatın ta kendisidir..."

dostoyevski

kimse kendine benzemek istemiyor. herkes bir kalıp seçiyor, ona özeniyor, tamamıyla seçilmiş bir kalıbı kabulleniyor. bununla birlikte insanoğlunda okunacak başka şeyler var, buna inanıyorum. cesaret edemiyorlar, sayfayı çevirmeye cesaret edemiyorlar. taklit kanunları: ben bunlara korku kanunları diyorum. kendilerini yalnız bulmaktan korkuyorlar, ama kendilerini hiç bulamıyorlar. oysa insan hep yalnızken yaratmıştır..

andre gide

insan,hakkında kafa yormadığı,kaygılanmadığı,çözümlemeye çalışmadığı birini niye sevsin,ona niye değer versin?sevmek bir anlamda sende olmayana ulaşmak,bunun için çabalamak değil midir?senden farklı olmayan birine niye ulaşmaya çalışasın ki?

ahmet ümit

hayatta başarılı olmanın iki yolu oldugu söyleniyor: 1) şanslı olmak 2) hile yapmak.
bense dayanıklı olmayı tercih ederim. çünkü dayanıklılık kadar kışkırtıcı bir şey yoktur.

murat menteş

yaşadığına inanıyor musun? gerçekten, derinlemesine, yoğun yaşadığına? bu hayatın sana, gençliğin ateşli gecelerinde belki hayalini kurduğun kadar güzel ve büyük görünüyor mu?

giovanni panini

'yaşam her iki cinsiyet için de çetin ve güçtü,sürekli bir kavgaydı. dev boyutlarda yüreklilik ve güç gerektiriyordu. yanılsamalar içinde bulunan varlıklar olarak belki de her şeyden çok kendine güveni gerektiriyordu. kendine güveni olmadan beşikteki bebekler gibiyiz. ve bu düşünülemez,aynı zamanda paha biçilemez niteliği en kısa zamanda nasıl oluşturabiliriz?

başkalarının kendimizden daha aşağı düzeyde olduğunu varsayarak. kendimizin doğuştan gelen bir üstünlüğü olduğunu düşünerek -bu,zenginlik,mevki,düzgün bir burun ya da büyükbabalarımızdan birinin romney tarafından yapılmış bir portresi olabilir- çünkü insan imgeleminin öbür insanlar üzerinde oynadığı etkileyici oyunların sonu yoktur.

böylece ele geçirme,yönetmek zorunda olan babaerkilin çok sayıda,gerçekte insan soyunun yarısı kadar insanın,doğuştan kendisinden zayıf olduğuna inanmasının önemi ortaya çıkıyor. '

virginia woolf

hiç kimse bir başkasının sınırından içeri giremez, nedeni de basittir: hiç kimse kendine ulaşamaz da ondan.

paul auster

'zaten muhitimden uzak duruşumun,vahşiliğimin bir sebebi de kitaplarda tanıştığım ve benimsediğim insanları muhitimde bulamayışım değil miydi?'

sabahattin ali

"bizler kendimizin mezarlığıyız. eskiden olduğumuz insanların mezar taşlarının arasında otururuz."

clive barker

bazı şeylerin hiç değişmediğini görmek güzel. aynı dünyada yaşadığımızı hatırlatıyor bana. dünyadaki tek değişmeyen olmak büyük yalnızlık çünkü. ve böyle birkaç destek iyi geliyor. yalnızlık denizinin o pürüzsüz, akıntısız yüzeyi biraz da olsa bulanıyor. çok uzaklarda biri sanki yüksek bir kayadan kendini bu suya bırakmış gibi oluyor. böylece o kadar da yalnız olmadığını düşünüyorsun. küfrediyorsun kendine. tırnaklarınla elde ettiğin yalnızlığın bozulması hayaliyle yaşamak en büyük ihanet. ama sonra kendini düşünüyorsun. ihanet edilecek kadar var mısın?

hakan günday

herkes farklıdır. her insanın kendisine has g.k. yani genetik kodu vardır ve farklıdır.
bir çok insan boku yemiştir. ama herkesin bok yeme tarzı apayrıdır.
bu demektir ki ne kadar insanları mutlu etmeye uğraşırsan uğraş. birilerinin bombok mizaçına ters düşeceksin ve bunun için öldürüleceksin.

john c. parkin

“bir adam, vitrininden ne dükkanı olduğunu anlayamadığı bir dükkâna girer ve tezgâhtaki yaşlı adama ne satıldığını sorar. ‘biz düş satarız’, der adam. müşteri ilgilenir. satıcı adama üç düş gösterir. müşteri, en sonuncusunu ve en güzelini beğenir. o düşte kendini görmektedir: gerçek yaşamda, ilişkilerini doğru dürüst yaşayamayan biridir. ama gördüğü düşte, başta kendi kişiliği olmak üzere, her yaşadığının ahlâkını savunmakta kararlı biri olup çıkmıştır… beğendiği düşün fiyatını sorar. satıcı, ‘yaşamınızın birkaç yılı’, diye yanıtlar. ‘anlamadım’, der müşteri, ‘parayla değil mi?’. ‘hayır, biz düşlerimizi, müşterilerimizin hayatlarının bir bölümü karşılığında satarız’. ‘peki şu birkaç yıl.. biraz fazla değil mi?’. ‘hayır. bizde öyle düşler vardır ki, karşılığında bütün bir hayatı isteriz!’… müşteri, düşü almadan dükkândan çıkar ve eski yaşamına döner. düşlerine layık olmayı göze alamamıştır.”

ingeborg bachmann

“insanların büyük çoğunluğu yüzmesini öğrenmeden yüzmek istemez. yüzmek istememeleri doğal, çünkü karada yaşamak için dünyaya gelmişler; suda değil. ve düşünmek istememeleri de doğal, çünkü yaşamak için yaratılmışlar; düşünmek için değil! evet, kim düşünürse, kim düşünmeyi kendisi için temel uğraş yaparsa bundan ileri bir noktaya ulaşabilir. ne var ki, karayla suyu değiş tokuş etmiştir. böyle biri bir gün gelip suda boğulur.”

herman hesse

her şeye rağmen, yaşamayı denedim. ve tek diyebileceğim -pişman değilim, -siz denemeyin

Bukowski

8/19/2012

Ateş


sinirleri çeviren nostalji gölünü...yitirilen saflığın altın sularını...içte boğulanı...içte boğulanın tedirgin dalgalanmalarını...kırılmış bir başka-yaşam özlemini...mutlak değerlerin mermer çekiciliğini...yürekte ışıyan dore özlemi...sonsuza dek eşlik edecek olanı...kovuktan sızan reçinayı...ağaca bitişik taş-mantarı...izi kalmıştı yüreğimde...

bir deniz bitkisi gibi kendine çeken...manyetizma...sıyrılıp kaçan ışınlı bir ok...birkaç kararsız salınımdan sonra inine kayalarına kapanan bir deniz hayvanı...ölü bellek nasıl yankılanırsa öyle...bitti artık...Orlando'nun ince güzelliği belleğin sularında bir ışık halkası gibi parlayıp yitti...gözümü almıştı uzun süre...iki güneş var bronz ve altın...gözlerimi kapadığım zaman...yanar aynalar...parlak dokulara bakıldığında kararan mekan...kül ve kükürt kokusu...ondan aldığım tek şey zaman...zaman kuvars bir gözl çiziyor onun etrafında...dokunulmazlığını çiziyor yalnızlığını...buzun üstünde helezonlar...onu,Orlando'yu anlatmak için gereken yazı...sert yüzeylerde bile izin bırakan pırlanta,pırlanta yazısı...

görünürlüğü kapatan neydi o zaman...damarları belirgin bir elin işaretlediği uğursuz beş-köşeli yıldızı...gelincik yüzlü bir elin imlediği imleyebileceği tüm yaşam çizgilerini...göze alınan bir zar oyunuydu demek...bilinen bütün ihtimallere rağmen...başına sardığı gelincik dokusunu ilk atışta farketmek neyi değiştirdi,değiştirebilirdi ki...son tek,biliniyor bu...melankolinin bronz madalyonunu tutuyor şimdi bana...dönüştürmem için...Or Or...ve gidiyorum işte aşağıya...o yosunlu küflü kıyıya...rüzgarın ürperttiği sazlıklardan çıkan ince bir fısıltı giderek yokoluyor...Orlando...Orlando...iki karanlık ülkeyi birbirine bağlayan bir trendeyim şimdi...biri Orlando'ya aitti...

Sen Oradasın



sen oradasın, seni merak etme hakkımı kullanıyorum
attım kendimi sonsuz kıyılara,kül beyazı akşamlara
yaprağın terini sildim, silbaştan yaşama döndüm

sen oradasın, aşk acısına cok güvenen silikonlu sokaklara çıktım
sır borsada kısmeti bekliyor, ben burada can veriyorum
sen yazdan kalma bir günde inci takıyorsun

sen ordasın, su kirletir, su küser, böyle geçiyor günler
şuramda başladı sızı yine, dibini gösteren göller karıştı
seni alıp bize getirsem, perdeleri çeksek

sen oradasın, sancılara son yürüyüşündeyiz, ağrılar yetsin artık
acı dursun, emekli rüzgara iş bulsun
sen oradasın diye degil, ben buradayım diye değil

sen oradasın, burada oturmuş kafka kapkara duvara baka baka
mayakovski şu sokaktan gecmiş fırtınaları cebine koyup
ben ne kadar öksüz oldugumu biliyorum bu evde

sen oradasın, denize taş atıyorum, saşkın bir balık bana bakıyor
mavi haritanda bir bulut yol istiyor, sınırına bir
demet çiğdem bırakıyorum, sel basıyor geçmişimi

sen oradasın, hayat zil çalıp oynasın

Aynı anda olur bunlar



ne kadar çok asfalt dökülse de yollara
bir kız kötü yola düşer mutlaka
biri sevgilisini düşünür hayatın anlamı gibi

genelevde bir adam bir kadına
tüm cevap şıkları biraz da kendisiyken
“buraya nasıl düştün” diye sorar

meşhur ve yabancı mağazaları
kapıcı kızları süpürür geceleri
biri namusu kirlenmesin diye canını verir
gece morg bekçisi bir güzel düzer onu
böyle gelmiş böyle gider der biri
“haadii leenn” der bir diğeri
ama esas mekanizmaysa başka biri
birinin hayal gücü zengindir ama hiçtir
biri hayal kurmaya bile adam tutar zengindir

biri zayıf alır matematik dersinden
zayıf veren öğretmen ay sonunu hesaplar
biri boş vakitlerinde su sporları yapar
birinin dolu vakitlerinde evini su basar
kahvede televizyonda laleli yangını seyredilir
“yazık ulan bu nataşalara daha gençlermişde
daha çok düzülürlermiş” der gülerek biri

biri tam otuz yıl sonra çıkar hapisten
habire ev alır biri habire araba alır biri
bir martı ölür kimseye gazeteye ilan vermez
garsona asgari ücret kadar bahşiş verir biri
biri haberlere konu çıksın diye intihar eder
herkes benim gibi olsa dünya ne güzel olur der biri
birinin doğum günüdür şimdi birinin düğünü
biri ölmek üzeredir biri hamile kalırken

biri biri bile değildir tipten kaybeder o biri
biri hayat pahalı der günde yüz kişi ölürken

biri akşamdan kalmadır akşamın haberi yoktur
biri sevgilisine mektup yazar kompozisyon gibi
televizyona dalar biri yakar yemeği

biri birine çarpar iki hayat değil de iki yumurta sanki
trafiğe küfreder biri yolcunun bacaklarına bakarak

altı milyar insanın boku nereye gidiyor der biri
birinin taksidinin son günüdür onu düşünür

biri bir kavgayı ayırayım derken boşu boşuna ölür

eroin krizine girer biri çırpına çırpına yürür

biri köpeğini gezdirir biri bebeğini
köpek losyon kokarken bok götürür bebeği

biri memlekete sadece televizyonda üzülür
yeter ulan memleket de biraz bana üzülsün der biri

birinin bir dişi altındır kıçı gümüş kaplama
birinin teneke kadar değeri yoktur bit pazarında

bir türlü anlam veremez dünyanın döndüğüne biri
dünyayı döndüren enerji nerden gelir kim verir
nerde kalacak bu millet nerde bu devlet der bir diğeri

birinin evine hırsız girer birinin evine polis
biri çöpten ekmek ararken çöplerden heykel yapar biri

serçelerin nüfusu artıyor mu azalıyor mu
fantom niye ormanda on kaplan gücündedir
düzen mi düzülen mi asıl eşcinseldir
ne olacaktır bu fenerin hali allah aşkına
geyik sardıkça sarar kahvede çaylar tazelenir
sur dibinde atlar kesilir kedilerden kokoreç yapılır

hayat çok mantıklıdır insanlar güzeldir der biri
dünyayı hayatı bu hale uzaylılar sokuyormuş gibi
insan toprağa dönüşür topraktan çiçek biter
biri birine verir o çiçeği sevişir hayat sürer
biri ölürken biri dirilir biri ağlarken biri sevinir

biri geç kalırken biri erken gelir birine

biri severken biri ayrılır biri ah derken biri oh der
adları değişik olsa da hep aynı gün yaşanır
yoksulluk dünya da o kadar zengindir ki
açlık ingilizceden bile en birinci lisandır

biri bunları yazar başı göğe mi erer
biri bunları okur ya sever ya küfreder..

8/16/2012

27 Haziran 1905


Her Salı, orta yaslı bir adam Bern'in doğu ucundaki tas ocağından Hodlerstrasse'deki tas ustasına taslar getiriyor. Adamın karısı, büyüyüp evden ayrılmıs iki çocuğu, Berlin'de yasayan veremli bir kardesi var. Her mesim gri bir yün ceket giyiyor. Hava kararana dek tas ocağında çalısıyor, sonra karısıyla yemek yiyor. Pazarları bahçesiyle ilgileniyor. Salı sabahları da kamyonunu taslarla doldurup kentte iniyor. Gelince Marktgasse'de durup un ve seker alıyor. St. Vincent'in arka avlusunda sessizce oturarak yarım saat geçiriyor. Berlin'e mektup atmak için Postanede duruyor. Caddede insanların yanından geçerken yere bakıyor. Bazıları onu tanıyor. Bakıslarını yakalayıp selamlasmak istiyorlar. Mırıldanıp yürüyor. Hodlerstrasse'de taslan verirken bile tas ustasının gözlerinin içine bakmıyor. Onun yerine yan tarafa bakıyor. Tas ustasının dostça sohbetine duvara bakarak yanıt veriyor. Tasları tartılırken bir kösede dikiliyor.

Kırk yıl önce okulda, bir Mart öğleden sonrasında sınıfta çisini yapmıstı. Tutamadı. Sonra, oturmaya devam etmek istedi ama diğer çocuklar su birikintisini görüp onu odada kovaladılar. Pantolonundaki ıslaklığı gösterip onunla alay ettiler. O gün günes ısıkları pencereden gelip yere saçılan süt ırmakları gibi bembeyazdı. Kapının yanındaki askılarda iki düzeni ceket asılıydı. Kara tahtaya tebesirle Avrupanın baskentleri sıralanmıstı. Çekmeceli sıraların üzeri kalkıyordu. Onun sırasının sağ üstünde "Johann" yazıyordu. Hava nemliydi. Buhar boruları yakından geçiyordu. Saatin kocaman kırmızı kolları 2 : 15'i gisteriyordu. Ve çocuklar onunla alay ediyorlar, sınıfta kovalıyorlardı. Kovalarken de "çisli bebek, çisli bebek, çisli bebek" diye bağrıyorlardı.

Bu anı onun hayatı oldu. Sabahları uyandığında o altına kaçıran çocuktu. Caddede insanların yanından geçerken pantolonundaki ıslaklığı gördüklerini biliyordu. Pantolonuna göz atıp bakısını uzaklara kaçırıyordu. Çocukları ziyaretine geldiğinde odasından çıkmıyor, onlara kapı aralığından konusuyordu. O çisini tutamayan çocuktu.

Peki geçmis neydi? Geçmisin kesinliği yalnızca bir yanılsamadan ibaret olabilir miydi? Geçmis, bir kaleydoskop; her esinti, kahkaha ve düsünceden etkilenip yer değistiren bir görüntüler kalıbı olabilir miydi? Ve heryerde değisiklik varsa, biz bunu nasıl anlayabilecektik?

Değisen geçmisler dünyasında, tas ocağı sahibi bir sabah uyandığında artık altına kaçıran çocuk değil O Mart öğleden sonra da herhangi bir öğleden sonrası. O unutulan öğleden sonra, sınıfta oturuyor, öğretmen adını söyleyince tahtaya kalkıyor, okuldan sonra diğer çocuklarla paten kaymaya gidiyor. Simdi bir tas ocağı isletiyor. Bes takım elbisesi var. Karısı için nefis porselen takımlar alıyor;

onunla Pazar öğleden sonraları yürüyüslere çıkıyor. Amt-hausgasse ve Aarstrasse'de oturan arkadaslarını ziyaret ediyor. Onlara gülümseyip ellerini sıkıyor. Casino'daki konserlerde sponsorluk yapıyor.

Bir sabah uyandığında...

Günes kentin üzerinde yükselirken, on bin insan esniyor, tost ve kahvelerini yiyorlar. On bin kisi Kramgasse'nin kemerlerle çevrili avlusunu dolduruyor, ya da Speic-hergasse'deki islerine gidiyor veya çocuklarını parka götürüyorlar. Her birinin anıları var: çocuğunu sevemeyen bir baba, hep kazanan bir kardes, nefis öpen bir sevgili, okul sınavında kopya çekilen an, yeni yağmıs karın sonrasındaki dinginlik, bir siirin yayımlanması. Değisen geçmisler dünyasında bu anılar rüzgarda uçusan buğday taneleri, gelip geçen düsler, bulutların biçimleri gibi. Bir zamanlar olan olaylar, bir bakısla, bir fırtınayla, bir gecede gerçekliğini yitiriyor. Zaman içinde geçmis hiç meydana gelmedi. Ama kim bilir ? Geçmisin, günesin Bern Alpleri üzerinde parıldadığı, dükkancıların satıs yaparken sarkılar söylediği ve tas ocağı sahibinin kamyonunu yüklemeye basladığı su an kadar somut olmadığını kim bilebilir..

Alan Lightman / Einstein'in Düsleri

Notes of a Dirty Old Man VI

"sicaplar evime geldiler."
"öyle mi?"
"evet."
"sincaplar?"
"sicaplar!"
"çok muydular?"
"çoktular."
"peki, ne oldu?"
"konuştular benimle."
"öyle mi?"
"evet, konuştular."
"ne dediler?"
"isteyip istemediğimi sordular..."
"neyi isteyip istemediğimi?"
"eroin çakmak isteyip istemediğimi."
"ne? ne dedin sen?"
"eroin çakmak isteyip istemediğimi sordular dedim."
"peki, sen onlara ne dedin?"
"hayır," dedim.
"sincaplar ne dediler?"
"'KEYFİN BİLİR!'dediler."

"anne Bill'i gördü, anne Gene'i gördü, anne Danny'yi gördü." "öyle mi?"
"evet."
"şeyine dokunabilir miyim?"
"hayır."
"benim memelerim var. senin de memelerin var."
"doğru."
"bak! göbek deliğini yok edebiliyorum, göbek deliğini yok ettiğimde canın acıyor mu?"
"hayır, göbeğim sırf yağ zaten."
"yağ nedir."
"olmaması gereken yerde benden çok fazla."
"ooo."

"saat kaç?"
"beşi yirmi beş geçiyor."
"peki, şimdi saat kaç?"
"hâlâ beşi yirmi beş geçiyor."
"peki, şimdi saat kaç?"
"bak, zaman o kadar çabuk değişmez, hâlâ beşi yirmi beş geçiyor
"ŞİMDİ saat kaç?"
"beşi yirmi beş dakika ve yirmi saniye geçiyor.'
"sana topumu atacağım."
"at."

"n'apıyosun?" "tırmanıyorum!"
"düşme! düşersen hapı yuttun!" "düşmeyeceğim!"
"düşme!"
"düşmem! düşmem! şimdi bak bana!"
"aman allahım!"
"aşağı iniyorum! aşağı iniyorum!"
"pekala, aşağıda kal!"
"of, SİLKTİR!"
"ne dedin sen?"
" 'SİLKTİR!' dedim."
"ben de öyle duydum."
"anne Nick'i gördü, anne Andy'yi gördü, anne Rueben'i gördü."
"öyle mi?"
"evet!"
"işe mi gideceksin?"
"evet."
"ama ben hoşlanmıyorum senin işe gitmenden!"
"ben de hoşlanmıyorum."
"öyleyse gitme."
"para kazanmak zorundayım."
"ooo."
"haklısın."
"kalemini aldın mı?"
"evet."
"anahtarlarını aldın mı?"
"evet."
"kimliğini aldın mı?"
"evet."
"işe git, işe git, işe git, işe git, işe git..."
"atölyeye gittik dün akşam."
"öyle mi?"
"evet."
"ne yapıyorlardı ordaki insanlar?""konuşuyorlardı, herkes durmadan konuşuyordu." "sen ne yaptın?" "ben uyudum."

"o kocaman harikulade mavi gözleri nerden aldın?" "kendim yaptım!" "kendin mi yaptın?" "evet!" "anlıyorum." "senin gözlerin de mavi." "hayır, yeşil." "hayır, mavi!"
"ışıktandır belki, ışık yetersiz burda." "sen de gözlerini kendin mi yaptın?" "biraz yardım aldım sanırım."
"ben gözlerimi, ellerimi, burnumu, ayaklarımı ve dirseklerimi kendim yaptım."
"bazen haklı olduğunu düşünüyorum." "ve senin gözlerin mavi!" "kabul, benim gözlerim mavi."

"öşürdüm! ha, ha, ha! öşürdüm!"
"öyle mi?"
"evet!"
"kakan mı var?"
"HAYIR!"
"çoktandır işemiyorsun, bir sorunun mu var?"
"hayır, senin bir sorunun var mı?"
"bilmiyorum."
"neden?"
"bilmiyorum nedenini."
"saat kaç?"
"altıyı otuz beş geçiyor."
"şimdi kaç?"
"hâlâ altıyı otuz beş geçiyor.."
"şimdi kaç."
"altı otuz beş."
"of, SİLKTİR!"
"ne?"
"SİLKTİR! dedim. SİLKTİR! SİLKTİR! SİLKTİR!"
"bana bir bira getir."
"peki..."
"anne Danny'yi gördü, anne Bill'i gördü, anne Gene'i gördü."
"pekala, bana bir bira getir."

bir koşu biramı getiriyor ve çantasına lego parçaları, ataç, lastik, uzatma kablosu, zarf, reklam broşürleri ve Boris Karloffun küçük bir heykelciğini dolduruyor, ben biramı içiyorum.

Philly'de barın son taburesi benimdi, arada sırada ayak işleri de görüyordum, gündüz barmeni, Jim, elinde paspas sabahın beş buçuğunda alırdı beni içeri, müdavimler yedi gibi düşerlerdi, beşten yediye kadar içtiklerim için para vermezdim, ertesi sabah iki sularında barı ben kapardım, uykuya fazla zaman ayıramıyordum anlayacağınız, yemeğe de. bar öylesine eski, öylesine döküntü ve sidik kokan bir yerdi ki işe çıkmış bir fahişeyi ağırlamaktan şeref duyardık, kiramı nasıl ödüyordum, ne düşünüyordum, şimdi bilmiyorum, o sıralar Henry Miller, Lorca, Sartre ve başkaları ile birlikte bir öyküm PORTFOLIO III dergisinde yayımlanmıştı. Portfolio birinci sınıf renkli kağıda basılmış, her sayfası farklı yazı karakterinde kocaman bir dergiydi, on dolara satılıyordu, derginin kadın editörü Caresse Crosby bana şöyle yazmıştı: "çok farklı, harikulade bir öykü. KİMSİN sen?" cevabım: "sevgili Bayan Crosby: kim olduğumu bilmi-yorum, içtenlikle. Charles Bukowski." bu küçük nottan sonra on yıl tek sözcük yazmadım, ama önce Portfolio ile ilgili olarak yağmurlu bir geceden söz etmeliyim, müthiş bir rüzgâr, derginin sayfalan sokakta uçuşuyor ve birileri sayfaların peşinden koşuyor ve ben sarhoşluğumla onları seyrediyorum, kahvaltıda on yumurta yemek gibi bir alışkanlığı olan dev bir cam silicisi koca ayağını sayfalardan birinin üstüne basıyor, "birini yakaladım," diyor, "boş ver," diyorum, "bırak uçsunlar." sonra içeri giriyoruz, bir şeyi kanıtlamıştım, bu benim için yeterliydi.

her sabah on bir sularında Jim yeterince içtiğimi, yürüyüşe çıkmamı söylerdi, yürüyemeyecek halde olduğum için barın arka sokağında bir kenara büzülüp yatardım, bunun benim için özel bir anlamı vardı, sokaktan geçen kamyonlar her an işimi bitirebilirlerdi, ama bir kez olsun şansım yaver gitmedi, zenci veletler ellerindeki sopalarla dürtüklerlerlerdi beni. sonra da annelerinin sesi gelirdi, "rahat bırakın o adamı! sataşmayın!" bir süre sonra bara girip içmeye devam ederdim, sokakta üstüme bulaşan pislik başıma iş açıyordu, birileri mutlaka olayı büyütüp üstümü süpürmeye kalkardı.

bir gün barda otururken yanımdakine, "neden kimse köşedeki bara gitmiyor?" diye sordum, "orası mafya barı, oraya gidersen sağ çıkamazsın," dedi. içkimi dipleyip doğru o bara gittim.

çok daha temizdi bir kere. iri yarı ve suskun gençler vardı içerde, ben içeri girince iyice sessizlik çöktü, "barmen, bir sulu viski," dedim.
duymazdan geldi.
sesimi yükselttim: "barmen, sulu bir viski dedim!"
uzun uzun baktı bana, sonra şişeyi aldı, viskimi hazırlayıp önüme koydu, bir dikişte içtim.
"barmen, bir tane daha."
tek başına oturan genç bir kadın dikkatimi çekti, güzeldi, güzel ve yalnız, yanımda biraz para vardı nasılsa, nerden bulmuştum bilmiyorum, içkimi alıp kadının yanına oturdum.
"müzik dolabından dinlemek istediğin bir şey var mı?
"fark etmez, ne istersen çal.."
bozuk paraları alete attım, kim olduğumu bilmiyordum ama müzik dolabına para atmakta üstüme yoktu, kadın güzeldi, neden kimse ona asılmamıştı? barmene seslendim.
"hey, barmen! iki viski! biri bana, diğeri bayana."
havada nihayet ölüm kokusu vardı ve ben o kokuyu sevip sevmediğimden o kadar da emin değildim.
"ne içersin, hayatım?"
yarım saat kadar içmiştik ki barda oturan iki genç yarmadan biri ağır adımlarla bana doğru gelip arkamda durdu, kulağıma eğildi, kadın helaya gitmişti.

"sana bir şey söylemek istiyorum."
"tabii, memnun olurum."
"bu kız patronun sevgilisi, aklını başına toplamazsan sonun olur."

aynen öyle demişti, "sonun olur." filmlerdeki gibi. sonra gidip yerine oturmuştu, kız heladan dönüp yanıma oturdu.
"barmen!" diye bağırdım, "iki viski daha."

durmaksızın konuşuyor, arada müzik dolabına gidip para atıyordum, sonra benim de çişim geldi. BAY yazısına doğru yürüdüm, hela bodrumdaydı, merdivenden iniliyordu, birkaç basamak inmiştim ki barın sonunda oturan iki yarmanın taburelerinden kalkıp peşimden geldiklerini fark ettim, durumun tuhaflığı korkumu bastırmıştı, inmeye devam etmekten başka çarem yoktu, pisuara gidip işemeye başladım, sarhoştum, gözümün ucundan başıma inmek üzere olan copu gördüm, başımı biraz yana çektim, kulağıma ineceğine tam tepeme indi. ışıklar yandı söndü, sonra daire çizmeye başladılar, o kadar da fena sayılmazdı ama. işemeyi bitirip fermuarımı çektim, arkama döndüm, öylece durmuş yere yığılmamı bekliyorlardı, "müsadenizle," dedim, yanlarından geçip yukarı çıktım ve ka­dının yanına oturdum, ellerimi yıkamayı ihmal etmiştim.

"barmen!" diye bağırdım, "iki viski!"

kan enseme iniyordu, mendilimi çıkartıp başıma bastırdım, yarmalar yukarı çıkıp yerlerine oturmuşlardı.

"barmen! beylere de içki ver, benden."müzik kutusuna para atmayı ve kadınla muhabbeti sürdürdüm, kadın benden uzaklaşmaya çalışmamıştı, söylediklerini pek takip edemiyordum, sonra yine çişim geldi, kalkıp BAY yazısına doğru gittim, yanlarından geçerken başımı yaran yarmalardan birinin diğerine, "bu orospu çocuğunu öldürmek imkansız, kaçığın teki," dediğini duydum.

peşimden gelmediler, ama yukarı çıktığımda kadının yanına oturmadım bu kez. yapmak istediğimi yapmıştım, gerisi önemsizdi, içmeye devam ettik, bar kapandığında hep birlikte dışarı çıktık, bağırdık, çağırdık, şarkılar söyledik, son birkaç saati esmer bir oğlanla içerek geçirdim, yanıma gelip, "bizimle çalış, senin gibi birine her zaman ihtiyaç duyarız, cesursun." dedi.

"sağol dostum," dedim, "müteşekkirim ama yapamam, yine de sağol."
sonra yürüyüp uzaklaştım, o aşina dram duygusu ile.

birkaç blok ötede bir ekip otosunu durdurup iki gencin beni yaralayıp soyduğunu söyledim, acil servise götürdüler, bir doktor ile bir hemşire parlak bir ışığın altına oturttu beni. "bak, bu canını yakacak," dedi doktor, iğne ile başımı dikmeye başladı, hiçbir şey hissetmedim, her şeyi kontrol edebilirmişim gibi bir duyguya kapıldım, elimi uzatıp hemşirenin bacağını okşadığımda başımı bandaj-lıyorlardı. dizini okşadım hemşirenin, iyi gelmişti.

"hey! kendine gel!"
"yok bir şey. şaka yaptım," dedim doktora.
"içeri atalım mı?" diye sordu polislerden biri.
"hayır, evine götürün, zor bir gece geçirmiş zaten."

polisler beni evime bıraktılar, mükemmel servis. Los Ange-les'da olsaydım kesin kodese tıkmışlardı beni. odama girince bir şişe şarap içtim, sonra da yattım.
ertesi sabah beş buçukta barda olamadım, arada sırada açılışı kaçırdığım olurdu, bazen bütün gün yataktan çıkmazdım, saat iki sularında dışarda, pencerenin altında iki yaşlı kadının konuştuklarını duydum, "bu yeni kiracıyı anlamıyorum, bazı günler yataktan hiç çıkmıyor, bütün gün yatakta radyo dinliyor."

"biliyorum, birkaç kere gördüm onu. her seferinde sarhoştu, korkunç bir adam."
"taşınmasını söyleyeceğim."

bok ye, diye geçirdim içimden, bok ye, bok ye, bok ye...
Stravinski'yi kapatıp giyindim ve bara gittim, içeri girer girmez bağırıp çağırmaya başladılar.

"hey! bakın kim gelmiş!"
"öldün sandık!"
"mafya barına gittin mi?"
"evet."
"neler oldu? anlatsana, ne dikilip duruyorsun?"
"ağzım kuru. içkiye ihtiyacım var."
"hemen, içkiler bizden."

sulu viski geldi, barın sonuna oturdum, kirli bir gün ışığı sızıyordu içeri, günüm başlamıştı.
"o barın son derece tehlikeli bir yer olduğuna dair rivayet kesinlikle doğru..." sonra size anlattıklarımı anlattım onlara.

hikayenin gerisi: iki ay kadar saçımı tarayamadım, mafyanın barına bir-iki kez daha gittim, beni mükemmel ağırladılar, sonra belamı ya da aradığım her neyse onu başka yerde bulmayı ümit ederek Philadelphia'dan ayrıldım, belayı buldum ama diğer aradıklarımı henüz bulamadım, ölünce buluruz belki, belki de bulmayız, felsefe kitaplarınız var, bilim adamlarınız var, öğretmenleriniz var, rahipleriniz var. bana sormayın, bir de erkekler tuvaleti bodrumda olan barlardan uzak durun.

8/15/2012

4 Ekim (1926)


Geçen 4 Ekimde (1926), tümüyle bomboş geçen, kasvetli, iç karartıcı öğleden sonralardan birinin son demlerinde, sıkıntıyı, kasveti üzerimden atmanın sırrını bildiğimden, Lafayette sokağında bulmuştum kendimi: L’Humanité  kitapevinin vitrini önünde birkaç dakika durakladıktan ve Troçki’nin son yapıtını edindikten sonra, hiçbir amacım olmaksızın Opéra yönünde yoluma devam etmekteydim. Bürolar, atölyeler boşalmaya başlamakta, evlerin yukarısındaki, aşağısındaki tüm kapılar kapanmakta, kaldırımlarda insanlar birbirleriyle el sıkışmakta, biraz önceye göre ortalardaki insan sayısı fazlalaşmaktaydı eni konu. İstemeden de olsa, insan yüzlerini, kılık kıyafetleri, davranışları gözlemliyordum. Hele durun bakalım, Devrim yapmaya hazır olanlar pek bunlar olamazdı. Şurada, bir kilisenin önünde, adını ya unuttuğum ya da hiç bilmediğim şu kavşağı henüz geçmiştim. Birdenbire, belki henüz benden daha on adım ötede, karşı yönden gelen çok yoksulca giyinmiş genç bir kadın gördüm. Ya görüyordu ya da görmüştü o da beni. Ötekilerin aksine başı dimdik yürüyordu. Öylesine ince, çıtkırıldımdı ki ayakları yere basıyor mu basmıyor mu belli değildi. Yüzünde belki de belli belirsiz bir gülümseme geziniyordu. Gözüne öyle ilginç bir biçimde sürme çekmişti ki, sanki gözlerden başlamış da bitirememiş, gözünün kenarları bir sarışında rastlanmayacak denli, kapkara kalmıştı. Ama sadece kenarları..., göz kapakları hiç mi hiç... (Böylesi bir çarpıcılık, parlaklık, göz kalemini göz kapağı altına özenle sürmekle elde edilir, ancak böyle...) Hiç böylesi gözler görmemiştim. Duraksamadan, yabancı kadınla konuşma yolunu aradım, işin kötüye varabileceğini de gözden uzak tutmuyordum. Gülümsedi, çok gizemli bir gülümseyişle gülümsedi, nasıl söylesem, sanki bu karşılaşmanın neden ve sonuçlarının bilincindeymişçesine... oysa ki bende kavrayacak hal yoktu. İddia ettiğine göre Magenta bulvarındaki bir kuaföre gidiyordu (iddia ettiğine göre, diyorum, çünkü o anda kuşkuluydum bundan, zaten kendisi de daha sonra, hiç bir amaçsız dolaşmakta olduğunu kabul edecekti).  Belli bir ısrarla çekmekte olduğu maddi sıkıntılardan söz açtı bana, ancak bu bir çeşit bağışlanma niyetiyle, kılık kıyafetinin hatırı sayılır derecedeki yoksulluğunu açıklamak içindi. Gare du Nord’a yakın bir kahvenin taraçasına oturduk. Daha alıcı gözle baktım ona. Gözlerinde böylesine olağanüstü ne gibi bir şey olabilirdi? Gözlerinin aynasında yansıyan, ne mene bir karanlık hüzün, ne mene bir ışıklı gururdu ki? İlk bakışta yersiz ve zamansız görülebilecek (ya da görülebilinemeyecek mi desem?) gibi bir güvenle, benim fikrimi sormaksızın, itiraflarının henüz başında ortaya çıkan muamma da buydu zaten. Doğduğu kent olan ve üç yıl önce ayrıldığı Lille'de, sevdiğini sandığı, o da kendisini sevmiş bir öğrenci tanımıştı. Günün birinde karar vermişti, terk edecekti onu, oysa öğrenci böyle bir şeyi hiç beklemiyordu; "onu tedirgin etmekten korkuyordu," nedeni buydu terk etmek isteyişinin. Paris'e gelişi böyle olmuştu, oradan öğrenciye yazdığı mektupların arası açıldıkça açılmıştı, Paris'teki adresini hiç vermemişti. Aradan yaklaşık bir yıl geçmiş geçmemiş, bir rastlantı sonucu karşılaşmıştı onunla; ikisi de şaşmışlardı bu işe. Öğrenci ellerini tutmuş, onu ne kadar değişmiş bulduğunu söylemekten kendini alamamış, gözleri, avuçlarında tuttuğu ellerine takılmış, onları böylesine bakımlı görmekten şaşkınlığa düşmüştü (hiç de bakımlı değildi onlar şimdi). O da içgüdüsel bir hareketle, ellerini tutan ellere bakmış, ellerin son iki parmağının; ayrılması imkansızcasına birbirine yapışık olduğunu fark edince, çığlığı basmaktan alamamıştı kendisini. "Yaralanmışsın sen!" Kendisini ikna etmek için, genç adamın, aynı şekil bozukluğuna sahip öteki elini de göstermesi gerekmişti. Bunun üzerine heyecanlı heyecanlı, uzun uzun sorguya çekti beni: "Olacak şey miydi bu? Bir canlı varlıkla uzun süre birlikte yaşamış olsun, onu incelemek için her türlü fırsata sahip bulunmuş olsun, onun en ince bedensel ya da öteki özelliklerini keşfetmeye versin kendini de, sonuçta hiç iyi tanıyamamış olsun, şunun bile farkına varamamış olsun! İnanıyor musunuz siz buna?... Siz aşkın gözü kördür diye bir şeye inanıyor musunuz? Bir de öğrencinin kapıldığı öfkeyi gözünüzün önüne getirin, ne yaparsınız, susmaktan başka çarem kalmamıştı; o eller, o eller... O zaman anlayamadığım bir şeyler söyledi, bir sözcük kullandı, anlayamadım, şöyle bir şey söyledi: "Hay eşek kafa! Alsace-Lorraine'e döneceğim gerisin geri. Bir oradaki kadınlar bilir sevmesini." Niçin mi eşek kafa? Haberiniz yok mu?" Düşünüleceği gibi şiddetli tepki gösteriyorum: "Ne olursa olsun vız gelir bana. Alsace-­Lorraine üzerine böyle genellemeler iğrenç gelir bana, besbelli ki budalanın biriymiş bu adam, vb... Bu sözlerden sonra da çekip gitti ve siz bir daha hiç görmediniz öyle değil mi? İyi ya, daha ne." Burada adını söyledi bana, kendi seçtiği adı: "Nadja, çünkü Rusça'da umut sözcüğünün başı bu ... çünkü gene sadece başlangıcı, sadece ... " Bu sırada aklına kim olduğumu sormak geliyor (bu sözcüklerin dar anlamlarında). Söylüyorum. Tekrar geçmişine dönüyor, babasından annesinden söz ediyor bana. Babasının anısı duygulandırıyor, içlendiriyor onu .. "Nasıl da zaafları olan bir adamdı! O zaaflarından kendini bir türlü kurtaramadığını bir bilseniz. Gençliğinde, nasıl anlatsam size, istediği önünde istemediği arkasındaymış. Anne babası ise sevecen mi sevecen... Daha otomobil yokmuş o zamanlar ama hiç değilse güzel bir arabaları varmış, bir de seyisleri .. Her şey, onunla birlikte erimiş gitmiş bir anda. O kadar çok severim babamı... Onu her aklıma getirişimde, ruhça ne kadar zayıf olduğunu düşünürüm hep... Oh! İnsanın annesi, babasıyla bir olamaz. Amiyane derler ya, baba bir kadın, hepsi bu. Babama göre bir kadın değildi o. Evimizde her şey tertemizdi, ama babam, anlıyor musunuz, eve döndüğünde, onu, üzerinde önlüğüyle görmeye tahammül edecek bir yapıda değildi. Eve gelince masayı hazır buluyordu, orası doğru, ya da hazır edilecek bir masa; hazır bulduğu masa (alaylı bir ifade ve sevinçli bir hareketle) şöyle mükellef bir sofra olamadı hiç. Annemi hiç sevmez olur muyum, dünya yıkılsa üzmek istemezdim onu. Örnek mi, Paris'e geldiğim zaman, Vaugirard'ın kız kardeşlerine yazılmış bir tavsiye mektubu getirdiğimi biliyordu, hiç kullanmadım onu tabii ki. Ama ona ne zaman yazsam şu sözcüklerle bitiriyorum mektubu: "Seni yakında görebilmeyi umuyorum" ve ekliyorum, "Tanrının izniyle tabi, rahibe filancanın dediği gibi...," rahibe sözcüğünden sonra ise herhangi bir isim koyuyorum, annemin sevincini varın tahmin edin siz! Ondan aldığım mektuplarda ise beni en çok duygulandıran, geri kalan tüm mektubu feda edebileceğim şey, mektubun sonundaki "hamiş"ti. Hep bir şeyler eklemek ihtiyacı duyardı: "Paris'te ne yaparsın, ne edersin diye soruyorum hep kendi kendime." Zavallı anneciğim, bir bilseydi ne yaptığımı! Nadja'nın Paris'te ne yaptığını.. kendisi de merak ediyor bunu. Evet, akşam, saat yediye doğru, metronun ikinci mevki vagonlarından birinde bulunmayı seviyor. Yolcuların çoğu, işlerini bitirmiş dönen kişiler. Onların arasında oturuyor, onların yüzlerinde, kaygılarının, tasalarının nedenini yakalamaya çalışıyor. İster istemez yarına kadar bıraktıkları şeyi düşünüyorlar elbet, sadece yarına kadar bıraktıkları, bir de akşam kendilerini nelerin beklediğini düşünüyorlar, yüzlerindeki çizgileri daha da derinleştiren, onları daha tasalı kılan da bu. Nadja gözlerini havada bir şeye dikiyor: "Mert insanlar da var." Görünmek istediğimden de çok heyecanlanıyorum ve kızıyorum bu kez: "Hayır, hayır. Mesele bu değil zaten. Bu insanlar, ya öteki sefaletlerle birlikte ya da onlarsız, işe, emeğe tahammül edebildikleri ölçüde ilginç olmasını bilirler ancak. Başkaldırı, onların içinde daha ağır basmasa, emek nasıl yüceltebilirdi onları? O anda görebilirsiniz onları, onlar ise zaten göremezler sizi. Ben tüm gücümle, bana değer biçilmek istenen bu köleliği yadsıyorum, nefret ediyorum ondan. Buna mahkum olduğu için insana acıyorum, genelde ondan yakasını sıyıramadığı için de acıyorum ona, ne var ki beni onun safına çeken, çabasının şiddeti, acımasızlığı değil, beni onun yanına çeken, güçlü başkaldırısından başkası değil ve olamaz da. Bilirim ki Tanrının her günü, birkaç saniye arayla, aynı hareketi tekrarlamaya zorlayan bir fabrika fırınında ya da şu acımasız makinaların önünde veya başka her yerde, en az kabullenilebilir, sineye çekilebilir emirler karşısında ya da hücrede veya bir idam mangası karşısında bile özgür hissedebilir kendisini insan, ama çekilen işkence değildir bu özgürlüğü yaratan. Bir diyeceğim yok buna. Özgürlük sürekli bir zincirlerden arınmadır; doğru da, bu arınmanın sürekli olabilmesi, devamlı mümkün olabilmesi için zincirlerin bizi altında ezmemesi gerekmez mi, sizin sözünü ettiğiniz insanların çoğunu ezdikleri gibi... Ama özgürlük insan açısından daha fazlasıdır belki de, daha uzun ya da daha kısa adımların, en çok, bu zincirlerin koparışı için insana vaad edilen en görkemli adımların zinciridir de... Bu adımları atmaya güçlerinin yeteceğini varsayabiliyor musunuz? Bir defa zamanları var mı buna? Yürekleri var mı? Mert insanlar diyordunuz demin, evet kendini savaşta öldürtenler gibi mert, yürekli değil mi? Hadi adını koyalım, kahramanlar. Birçok bedbaht, birkaç tane de zavallı budala... İtiraf edeyim ki, bu adımlar her şey benim için. Adımlar nereye doğru gidiyor, işte gerçek sorun burada. Ama er veya geç kendilerine bir yol çizmesini bilecekler... Bu yolun üzerinde, yolu izleyememiş olanları, zincirlerinden arındırmaya yardım etmenin yollarının da görünmeyeceğini kim bilir? İşte ancak o zaman biraz duraklamak gerekecek belki, ama geri dönülmeksizin tabii." (Bu konuda neler söyleyebileceğim yeterince görülüyor yeter ki somut biçimde ele almayı kafama koyayım...) Nadja beni dinliyor ve söylediklerimi yadsımak istemediği belli... Belki de, biraz önceki sözleriyle emeği övmek istemişti sadece, hepsi bu. Sonra sağlık durumunun çok bozuk olduğundan söz açtı. Cebinde kalan son parasını feda edip gideceği doktor güvenilir birisi olsun istemişti; doktor hiç gecikmeden Mont-Dore'a gitmesini öğütlemişti, böylesi bir yolculuğun gerçekleşmesinin kendisi için hayal olması, oraya gitme düşüncesini daha da büyüleyici kılıyordu gözünde. Ancak aralıksız yapılan bir kol işçiliğinin, gücünün yetmediği tedavinin yerini tutacağına inandırmıştı kendini, bu düşünce onu bir fırın, belki de bir kasapta iş aramaya yöneltmişti; tümüyle şiirsel bir biçimde mantık yürütüyor ve diyordu ki, sağlıklı olmam garantisi, öyle de vardı böyle de. Bütün işlerde kendisine teklif edilen ücretler son derece yetersizdi. Olumlu ya da olumsuz bir yanıt verilmeden önce, kendisine şöyle bir alıcı gözüyle tekrar tekrar bakıldığı da olmuştu, böylesi de gelmişti başına. Kendisine on yedi frank yevmiye vaad eden bir fırın sahibi, gözlerini dikip bir kez daha baktıktan sonra, tekrarlamıştı: On yedi ya da on sekiz. Neşesini bulmuştu: "Ben de ona dedim ki: On yedi, tamam; on sekiz, olmaz." Ayaklarımız bizi nereye götürüyorsa oraya gidiyorduk, Faubourg-Poissonniére sokağını bulmuştuk böylece. Çevremizde bir telaştır gidiyordu, akşam yemeği sırasıydı. İzin isteyip ayrılmak istediğimde, bir bekleyen mi var, diye sordu. "Evet, karım. -Evlisiniz demek! Oh! öyleyse... " Sonra çok ciddi, çok dalgın bir ifadeyle: "Peki, öyle olsun, ama... peki şu büyük düşünce de neydi? Biraz önce tam sezinlemeye başlıyordum onu. Gerçek bir yıldızdı o, kendisine doğru gittiğimiz bir yıldız. O yıldızı es geçemezdiniz, kaçıramazdınız onu. Siz anlatır, ben de dinlerken, hissettim ki, hiçbir şey engelleyemezdi ona ulaşmaktan sizi; hiçbir şey, hatta ben bile... Bu yıldızı asla benim görebildiğim gibi göremezdiniz. Siz anlamazsınız: Yüreksiz bir çiçeğin yüreği gibi bir şey o." Alabildiğine heyecanlanmıştım. Konuyu değiştirmek için, akşam yemeğini nerede yediğini sordum. Ansızın, ondan başka hiç kimsede görmediğim bir hafiflikle, daha kesin söylersem, serbestlikle: "Nerede mi? (Parmağını uzatarak:) Şurada ya da burada (en yakınımızdaki iki lokanta), neredeysem orada, bu da laf mı yani. Her zaman böyle oldu bu." Tam kalkıp gideceğim sırada, tüm öteki sorunlarımın özeti olan bir soru, yalnız benim sorabileceğim, kuşkusuz benden başka kimsenin soramayacağı bir soru sormak istiyorum ona, bir defaya mahsus olmak üzere kendi düzeyinde yanıtladığı bir soru: Şu "Kimsiniz siz?" o ise hiç duraksamadan: "Serseri ruhlunun biriyim ben ..." Ertesi gün, Lafayette sokağıyla Poissonniére bulvarının köşesindeki barda görüşmeyi kararlaştırıyoruz. Kitaplarımdan bir ikisini okumak istediğini söylüyor, öylesine ısrarlı ki, bunun kendisine ne gibi bir yararı olabileceğinden samimi bir kuşku duyuyorum. Yaşam yazılanla bir değil. Beni bir süre daha alıkoyuyor, bende kendisini etkileyen şeyin ne olduğunu söylüyor. Nadja'ya bakılırsa düşüncelerimde, ifade tarzımda, kullandığım dilde, tüm varolma biçimindeki bir şey; yaşamım boyunca bana yapılan iltifatlardan en duyarlı olduğum biri de bu, sadelik.

Nadja / Andre Breton

8/13/2012

Hiç Olmak

Dokuz


“Doğanın ölçüsüne göre” yaşamak mı istiyorsunuz? Ey siz soylu Stoacılar, ne de aldatıcı sözler böyle! Doğa gibi bir varlığı düşünün, ölçüsüzce savursun, ölçüsüzce kayıtsız, amaçsız ve niyetsiz, acımasız ve adaletsiz, hem bereketli hem kısır hem de kesin olmayan; bir güç olarak kayıtsızlığın kendisini düşünün - bu kayıtsızlığın ölçüsüne göre nasıl yaşayabilirdiniz?

Yaşamak -bu, kesinlikle doğadan başka bir şey olmayı istemek değil mi? Yaşamak, değerlendirmeyi, tercih etmeyi, haksız olmayı, sınırlı olmayı, farklı olmayı istemek değil mi? Üstelik, “doğanın ölçüsüne göre yaşamak” sözü, temelde “yaşamanın ölçüsüne göre yaşamak” anlamına gelse bile, buna uymamak nasıl elimizde olabilirdi ki? Kendinizin ne olduğundan, ne olması gerektiğinden yola çıkan bir ilke koymak niye? - Aslında durum, oldukça değişik: Yasalarınızın esaslarını doğadan devşirdiğinizi, kendinizden geçercesine coşkuyla savunsanız da, burada tersine bir şey istiyorsunuz; sizi gidi müthiş oyuncular, kendi kendilerini kandıranlar siz! Kibriniz, doğayı, hem de doğanın kendisine ahlakınızı, idealinizi katmak, dikte etmek istiyor: doğanın “Stoanın ölçüsüne göre” olması gerektiğini talep ediyorsunuz; bütün varlığın yalnızca kendi kafanıza göre olmasını diliyorsunuz - Stoacıların bitmeyen müthiş övünme ve genelleştirmesi olarak! Bütün hakikat aşkınızla, kendinizi böylesine uzun süre, öylesine inat ve hipnotik katılıkla doğayı yanlış, yani Stoacı açıdan görmeye zorluyorsunuz, artık onu, bir daha başka türlü göremeyinceye dek - bilmem hangi temelsiz kuruntu, sizi zırva bir umuda sürüklüyor. Çünkü kendinize zulmetmeyi biliyorsunuz

- Stoacılık kendi kendine zulümdür-, öyleyse, doğaya da zulmedilebilir, çünkü Stoacı da doğanın bir parçası değil mi?... Ama, bu eski ve hiç bitmeyen bir hikaye: Eskiden Stoacılarla ortaya çıkan, felsefe kendine inanmaya başlar başlamaz, bugün bile sürüyor. Kendi kafasına göre bir dünya yaratıyor, bu dünya başka türlü olamıyor; felsefe bu zulmedici etkinin kendisidir, en yüksekteki ruhsal güç istemi, dünyayı yaratma, causa prima istemi.

  causa prima :  İlk neden, Tanrı,

İyinin ve Kötünün Ötesinde / Friedrich Nietzsche

8/12/2012

İkinci Şarkı


Orta Asya’daki pembe elipsin içinden
Çıkan kırmızı oklara binerek, Bozkurtlar (kanatlı)
Çin’den

135- Nasıl uçmuşlarsa Tanca’ya kadar,
Ben de (altı yaşımda) dar
Ve yüksek çamurluklu tenezzühle (Ford T Modeli)
Ankara’ya ulaştım
Sağ salim. ‘Yağmur Çayevi’nin önünde dolaştım
Uyuşan bacaklarımı oynatarak Ankara’nın toprağında.

140- Taşhan,
Bana dünyanın en büyük meydanı gibi geldi.
Gözüne güneş gelmesin diye elini
Siper eden Mehmetçik heykeli ne güzeldi.
Ve büstlerinden yalnız göğsüne kadar tanıdığım
Atatürk

145- Kabartmalı ve yüksek
Bir mermerin üstüne çıkmıştı atıyla.
(Böylece tanışmış oldum heykel sanatıyla.)
Baba, ordaki kadın sırtında ne taşıyor?
“Bomba.” Neden? “Türk yurdu topyekûn savaşıyor.”

150- Savaş, cephede bitti (yirmi yıl önce).
Oysa, bir türlü bitmez okul kitaplarından ince
Sesimle okuduğum
Şiirlerde (Zafer Bayramı münasebetiyle). “Oğlum,
Bu ne Şeker ne de Kurban Bayramı,”

155- Derken babam haklıydı,
30 Ağustos günü elini öperek ondan
Para istediğim zaman.
(Babama şiir okumayı bile düşünüyordum o sırada.)
Babam şiir sevmezdi. Evimize arada

160- Gelen Mimar Cemil Uluer yalnız şiir yazardı.
(Babam bu adama nedense kızardı.)
“Bir kere, mimar değil bu herif..”
Diye başladı mı, hafif
Üzülürdü annem. “Canım Numan Bey

165 -bey derdi babama- bu kadar şey
Olma (şey derdi annem sık sık).
Adamcağıza yazık.”
Mimar Cemil, şiir bina ederdi.
Kışlık kömürü bizim evden giderdi.

170- Müsteşar Nâmık Beyi ziyaretinde de arz-ı hürmetleriyle
Ve kimin okuduğu belli olmayan hikmetleriyle
Dolu kitabını sunar; bir kat giyilmiş elbiseler alır
(yazlık).
Şair ve mimar olmaktan böylece vazgeçtim (yazık).
Sevmedim okulu önce,

175- “Öğretmenim” tutmadı yerini annemin (bence.)
Beni çingenelere vermek istemeseydi
Babam, bir dev anası gibi
Görünen öğretmenden kaçardım (ne iyi olurdu).
Korkuyu

180- Bahçedeki huysuz ve parlak kanatlı
Horoz tanıttı bana.
Bir de “öğretmenim” Rânâ.
“Kulağını çekerim, konuşma, terbiyesiz,
Yakarım ağzınızı, çişim geldi derseniz.

185- Kırarım notunuzu haylazlık ederseniz.
Yarına satır satır ezberlensin dersiniz.”
Yorganı üstümden attım o gece,
Çıplak ayakla taşlara bastım o gece. Kırk derece
Ateşim çıksın diye bekliyordum. Sakın

190- Göndermesin babam beni okula yarın,
Olur mu Allahım -Allahım diye başlamışken
Dua edeyim hemen:
Allahım ne olur Sen anneme
Babama, bana ve nineme

195 -Ve apartmandaki Baha Beye, karısına ve oğluna
Ve mahalledekilere ve rahmetli dedem Hüsrev kuluna
Ve Ankara’dakilere ve Türkiye’dekilere
Ve dünyadaki bütün iyilere
Rahatlık ver.

200- Onların içinde (varsa eğer)
Hırsız, fena
Ve kötülük etmek için insana
Fırsat bekleyenlere
Ve beni azarlayan kapıcımız Kamber’e

205- Ve beni bahçede korkutan horoza
Ve ezberimi bilmezsem ceza
Verecek öğretmene
Rahatlık verme.
(Ceza vermezse rahatlık ver.)

210- Yeter
Bu kadar. Allah kızar sonra çok istersen.
Yalnız unuttum; ne olur rahatlık versen
Galatasaray takımı oyuncularına. Yarın
Maçları var da; yenilmesinler sakın.

215 -“Bu çocuk ne olacak böyle, Müzeyyen? Yaramaz.
Olsaydı pısırık olacağına. Hiç kimseyle konuşmaz
Sınıfta. Tek başına koşar durur bahçede. Onu
Eve kapatmak doğru mu?
Çalışkan fakat korkak.” Annem üzüldü

220- Fakat belli etmedi. “Öğretmenim” çok güldü
Çarpınca ağaca “Affedersiniz”
Dediğimi anlatırken. Annem sözü kısa kesti: “Dersiniz
Başlayacak. Vaktini aldım Rânâ.
İnşallah büyüyünce lazım olur vatana.”

225- Olmadı kimseye lazım. Aranmadı
Aramayınca.
Okul boyunca
Ne futbol takımına alındı, ne sınıf mümessili olabildi.
Nedense bir yönüyle -belki de her yönüylesaf
kalabildi.

230- Yalnız bir korku kaldı kuşkuyla karışık;
Sonunda kötü bir şey olur korkusuyla yaşadı
Selim Işık
Her olayı. Eski bir yara izi içinde sızladı, her eğilişinde
İnsanlara. Dünyaya bir daha gelişinde
Çocuk ve korkusuz yaşamak ister sürekli.

235- Büyümek, yalnız tutunanlara gerekli.
İkinci gelişinde çırıl çıplak dolaşacak.
Kelimenin bütün anlamıyla çırıl çıplak
Hep birlikte (son sınıflar) toplandık arka bahçede.
“Çıktık açık alınla”yı söyledik bir ağızdan

240- Müzik sınavıydı bu (toptan).
Herkes pekiyi aldı, imtihan iyi gitti,
Son günüydü okulun, müjde ilkokul bitti.
Yaz sıcağında evde
Canı sıkılmasın ve

245- (Zararlı ilişkileri olmasın sokakla)
Kış günü
Eski hastalığının izlerini taşıyan göğsünü
Üşütmesin düşüncesiyle
Eve kapandığı zaman -yani okul dışındaki bütün
saatlerde-

250- Divanda otururdu
Durmadan dergi okurdu.
(Siz, “Libidonun Ölümü”
Filmini gördünüz mü?)
Binbir Roman, Yavrutürk,

255- Çocuk Haftası. “Büyük
Adam olacak.” Misafirler saygıyla bakar yüzüme,
Sevgili büyüklerim: işte size manzume
Sabah erken kalkarım
Ne yüzümü yıkarım

260- Ne sokağa çıkarım.
Kışın soba yakarım
Yazın camdan bakarım
Hayattan yok çıkarım.
Öğlen olur yemek yerim

265- Fırçalanmaz hiç dişlerim
Acaba ne yapsam derim
Kovboy filmine giderim
Dönünce kızar pederim.
Akşam olur güneş batar

270- Babam hep anneme çatar
Cici çocuk erken yatar
Hayat sıkıcı ne kadar.


Tutunamayanlar / Şarkılar / Oğuz Atay

8/10/2012

Yalan

 

O sabah da ağlayarak uyandı. Rüyasında babası ölüyordu. Bir önceki hafta aynı rüyanın baş rol oyuncusu annesi olan versiyonunu görmüştü. Yalnızlık, özlem zihnini esir almış; bilinç altıyla ortak oyunlar oynamaya başlamıştı. Daha fazla uyumanın anlamı olmadığını düşündü.

Cumartesi olmasına rağmen erken kalktı. Yatmadan önce başucuna koyduğu suyu içti. Pijamalarını bir daha görmek istemezcesine çıkarıp attı. Sandalyenin üzerinde bir önceki gün giydiği kıyafetler duruyordu. Öfkeyle giyindi. Son günlerde içini kaplayan huzursuzluğa anlam veremiyordu. Yerdeki pijamalarını alıp banyoya gitti. Elindekileri buruşturup kirli sepetine fırlattı. Dişlerini fırçalamaya başladı.

“Her sabah aynı hareketleri tekrarlamaktan ne zaman vazgeçer insan? Hayatım yabancı dil kurslarındaki gibi güne başlıyor. Uyan, kalk, yüzünü yıka, dişini fırçala, soyun, giyin, işe git, gel, yemek yap, ye, bulaşıkları yıka, yat, sürün! Şu gözlere bak! Kaz ayaklarım yok çok şükür de benim mi bu mor halkalar ey Cahit Sıtkı! Şair ettin adamı sabah sabah!”

Takıntıları olan biriydi. Yatarken dişlerini fırçalarsa kuru bir ağızla uyanacağına inanıyordu. Bu yüzden günde bir kez dişlerini fırçalar, gerisini naneli sakızla geçiştirirdi.

Ağzını çalkalayıp kudurmuş köpek görünümünden kurtuldu. Her sabah aynada kendine hırlıyordu. Kapının arkasına astığı havluyla yüzünü sildi. Akşamdan kalmış makyajı havluda natürmort desenleri yarattı.

“Nature, doğa demek, morto da ölü. Yani natürmort ölü doğa! Hay aklımı seveyim! Etimolog olacak adamdın da mühendis yaptılar seni!”

Banyodan çıktığında rüyasını da babasını da çoktan unutmuştu. Artık üç – dört günde bir konuşur olmuşlardı. “Boşuna dememiş atalarım; gözden uzak olan gönülden de uzak oluyor.” Kendini böyle avutmayı öğrenmişti. Aksini düşünmek istemiyor, düşündüğü an göz pınarlarına boncuk yaşlar akın ediyordu.

Koridoru geçip mutfağa gitti. Çaydanlığa su doldurup ocağa koydu. Eski çaydanlığını defalarca kısık ateşte unutmuş, eşya yanmaktan bitap düşmüştü. Eve gelenleri “Kapkara olmuş çaydanlığı görecekler.” diye mutfağa sokmuyordu. Tez zamanda içindeki su kaynadığında düdüğü öten, kırmızı, tombul karınlı bir çaydanlık edindi. Bunun da ayarı yoktu. Yakında seksen desibelin üzeri etkisi nedeniyle kulaklık takmak zorunda kalacaktı. “Madem ev kadınlığı da bir meslek, bu da meslek hastalığından sayılmalı!” diye düşündü. İyi fikirdi ama sigortası yoktu bu işin.

Buzdolabını açtı. Köylü pazarından aldığı çift sarılı yumurtaları çıkardı. “Tereyağı, un, süt, yumurta, tuz, maydanoz. Hepsi bu. Çatalın sırtıyla ezerek çırpıyoruz. Mikserle yaparsak olmaz; yumurta bir şey oluyordu işte, hatırlamıyorum şimdi! Hadi, hop, cumburlop tavaya!” Omlet yapmayı Mucize Lezzetler’den öğrenmişti. Eğer omlet mucizeyse diğer yemekler hangi sınıfa giriyordu acaba? Omletini tabağa aktardı. Yanına domates, salatalık doğradı. Marul ve maydanozu da unutmadı. EKG’sine bakıp alnında yazıyormuşçasına “Sende magnezyum eksikliği var.” dediğinden beri doktor civanı, koyun gibi ot yiyordu. Tepsisini hazırlayıp salondaki masanın üzerine bıraktı. Bilgisayarında olan şarkılardan dinlemek istedi canı. Rastgele bir sürü şarkı ekledi listeye.

“Uzaksan duyamazsın… Bilirsen unutamazsın… Solarsan açamazsın… Kurursan damlayamazsın…” dedi Mehmet Erdem, “Belki de kuruyorum ben.” dedi kendine. Göz pınarlarındaki boncuklar tepsinin üzerinde parıldamaya başlamışlardı. Mutfaktan gelen düdük sesiyle uyandı hüzün aleminden. Çayı kısık ateşe almak için kalktı masadan.

Ne hüzün kaldı ardında, ne Mehmet, ne de erdem.

Korkunun Irmağında


Hep aynı düşle uyanıyorum. Bu tatlı düşü kimseciklerle paylaşamam... Tatlı bir haleyle kuşatılıyorum; o kuşatılmışlığın rehavetiyle irkilince, hüzün yüklü bakışlar hiç peşimi bırakmıyor. Yürümek istediğimde korkularım dolanıyor ayaklarıma. İşte park! Usta bir ressamın tuvalinden fırlamışçasına rengârenk çiçeklerin arasında dem çeken mülteciler... Uçuşan kuş sürüsü... Bazen kuş oluyorum yöremin gökyüzünde... Bir an uzayıp giden yaralı bir ses... Kentin sessizliği iliklerime dek işlerken, yabancılığımı elle tutacağım neredeyse...

Odanın içinde dolanıp dururken, yakınlaşan gökyüzüne bakıyorum; her şey boş bakışlı insanlara dönüşüyor. "Yüreğim ve aklım!" diyorum. Sivri kuleli bakımlı çatılar, aynı boy ağaçlar, tertemiz caddeler yöremin yoksulluğunu ne çok anımsatıyor. Zaman kuşu çarmıha gerilmiş inliyor. Gözlerim yabancılığa, yorgunluğa direniyor. Hızla akan trenler, kilisenin çanları uzayıp gidiyor. Bilincimde uçsuz bucaksız çöller, ovalar canlanırken, dağlar, tepeler yarılıyor, akan ırmağın derinliğinde ilerliyorum.

Hafta sonları ormanda yürüdüğümüzde yeşillik kokusu genzimi yakıyor, pürüzsüz gökyüzüne bakarken içim titriyor. Farklı bir zamandaymışım duygusuna kapılıyor, Rodî'nin adımlarını saymaya başlıyor, sonra saydığımı ya ayrımsarsa diye düşünüp kaygıya kapılıyorum. "Şu kavak ağaçları da ne kadar dosdoğru!" diyorum. Rodî, "Bu yüzden ömürleri yok bunların," diyor. "Doğruluk ve yok oluş!" diye mırıldanıyorum. Doğada bulunan her nesne, canlı ve cansız varlıkların her türlü devinisi kendi oluşumuz aslında. Dönüp dolaşıp ölüm kentlerini, bozguna uğramış coğrafyamızı anlatıyoruz.

Güneş ağaçların yapraklarında ipildiyor. Rodî'nin varlığından güç alırken, ona sevgimi anlatamıyorum. Sevgide acemi, kendimi ifade etmede kekemeyim.

Rodî, "Hep yürüyoruz," dediğinde durdum. Gökyüzüne baktım. Beyaz saçaklı bulutlar hızla akıyordu. Yeşilin tonlarına bürünen ağaçlar, yüreğimize yaşama sevinci akıtırken, birbirimizin kafasından geçenleri öğrenmek istercesine ürkekçe bakışıyoruz. "İşte nehir!" dedi. Yamaçtan usulca indiğimizde elimden tuttu; kollarının gücünü duyumsadığımda, içimden yıldızlar koptu. Sözcüklerimiz nehrin mırıltısında boğuldu. Suda taş sektirirken, "İnsan karmaşık bir varlık!" dedim. "Evet, deli, dâhi, iyi, kötü ve yabanıl..." dedi. Haklıydı.
Birleşen ellerimize alışmaya çalışıyoruz. Bazen donup kalıyoruz; donukluğumuzun karamsarlığa dönüşmemesi için kendimizi zorluyoruz. Farklı bilinçlerle karşılaşmak sarsıyor, yeniliyor; nedenlere niçinlere sürüklerken, oluşu, tercihi de dayatıyor. Gelişmek: acının ırmağına dalış...

Elimi kuvvetle sıkarken, gökyüzünün sonsuzluğunda erir gibi oluyorum. Bir şeye inanmak, sevmek, umut etmek çoğaltıyor... Önemsiz düşünceler ve sözcüklerden kurtulmak için yüksek sesle şiirler okuyor, birbirimize takılıyor, kalın kafalı politikacılarla dalga geçiyoruz. İki yüzlü çıkarcılara, döneklere "Sahtekârlar!" diye diş biliyoruz.

Uzaklara bakıyoruz. Rodî, "Sanat onarıcıdır, kurtarıcıdır; renkler bilincimde dans ediyor, yüreğimizin rengini tuvale akıtmalıyım," derken, elleri saçlarımda geziniyor. "Yazmayacak mısın?" dediğinde, "Yazmak!" diye mırıldanıp, gülümsüyorum.

Susuyorduk. Susturuluyorduk... Islak yataklarımızda ancak geceleri konuşabiliyorduk. Nemli karanlıkta sözcükler ıslığa dönüşürken, biçim değiştiren yaşlı çatılara bakıyorduk; sağır ve dilsiz gibiydiler.

Gündüz yataklarımızı ıslatan, kalaslarla saldıran haki renkli adamları kalın enselerinden tanıyorduk; yüzleri yoktu, sesleri de... Ay ışığı yataklarımızın üstünde solarken, kol kola giriyorduk. Ellerimizi yumruk yapmaktan yorulmuyorduk; yorgunluğumuz yedi canlı kediydi, diriliveriyorduk. Sesimiz karanlıkta uzayıp giderken ant içiyorduk...