.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

12/06/2014

Kibrit Çöpleri





Vaat, s. 8.

Her zaman oturduğum köşedeki kafede, camdan dışarı bakarken görmüştüm onu. Genç bir adam kucağında taşıdığı sevimli köpeğini veterinere götürüyordu. Üç yol ağzındaki veterinere. Herkese karşı indirdiği yüzünün kepenklerine rağmen, içindeki şefkati dünyaya söylediği sessiz anlardan biriydi bu ve ben bu gizli vaatten etkilenmiştim.
Onu tanımaya karar verdim o an; nasıl olsa aynı mahallede oturuyorduk, mahallemizin kafelerinden birinde nasılsa karşılaşır, tanışırdık bir gün. O zaman öyle düşünmüştüm.


İyi ve makas, s. 55.

"İyi bir adamdır," demişlerdi onun için.
İyi bir insanmış gibi görünüyor, ama kadın iyiliğin bu görünüşünü tanıyor: Başarısızlığın verdiği bir iyilik bu. Başka bir hayatı olmayacak, olamayacak biri, belli. Gözünün bebeğinde hayatın izin vermediği kör bir hınç parıldıyor. Sözde iyilikten yapılmış bir kalkanın arkasında kendisini hayata, insanlara karşı daha güvenli hissediyor olmalı. Böyleleri, karşısındakinin kendisinden daha zayıf biri olduğunu hissettiğinde, saklandığı kalkanın arkasından çıkmakta ve güçlerini sınamakta hiçbir sakınca görmez. Onların görünüşteki iyilikleri daha çok güç karşısında saygıyla eğilip boyun eğen kirli bir itaate benzer, başını önüne eğip getirdiği dosyasını inceleyen adama bakarken, bu düşünceler geçiyor aklından.
Kalkıp gitmek istiyor. Hiçbir şey söylemeden kalkıp gitmek. Ama ya yanılıyorsa, ya adam gerçekten iyi biriyse, ya sahiden yararı dokunacaksa. Genç kızlığı boyunca dikişlerine yardım ettiği annesinin sözü çınlıyor kulaklarında: "Sokağa çıkarken makasların ağzını açık bırakma, uğursuzluk getirir."
Böyle bir makas ağzında hissediyor şimdi kendini. Bugün sokağa çıkarken ardında bıraktığı evin halini hayal etmeye çalışıyor içinden. Makasın ağzının kapalı; her şeyin düzgün ve yerli yerinde olduğuna inanmak istiyor.

                      

11/23/2014

In un'altra vita


bizim uslanmaz ruhlarımız
hiç kumrulaşabilir mi?
suskuyla yanyana oturan iki kumru…
iki sevgili yanyana oturarak
uzun süre hiç konuşmadan
yani kumrulaşabilinir mi?

Lale Müldür

        

umutlu değilim ama umutsuzluğu yendim.



sonra yanmayan lamba
kalkamamak yürüyememek
yalnız alt ve üst çenenin birbirine vurması

titreyen
ve
parçalanan yürek

bir gece daha
söylenmek istenen söylenemeyen
gırtlakta takılıp
kalan
boğuk
bir hece daha.

.....

anlamak ortak bir dil  gerektirir.
ortak dil ise,
ortak yaşam / ortak bilgi / ortak birikim / ortak düş
kimi yerde, ortak düşüş demektir. .

......

nerden geldiğini pek anımsamayan/ niçin burda olduğunu pek bilmeyen/ kendine oldukça bulanık geçmiş yakıştıran/ ve buna inanması gerekip gerekmediğini/ kendisi de bilmeyen biri/ bir gün/ kendini ararken başkalarını buldu.

......

kaptansız bir gemideyiz. hiç kimse nereye gideceğimizi bilmiyor. amaçsızca gökboşluğunda kanat çırpan kuşlar gibi ordan oraya gidiyoruz. ama çaldığımız tüm kapılar kapalı. vardığımız her yer, boyumuzu aşan bir duvar. deliksiz taş bir duvar. ardında neler olup bitiyor, bilen yok.

......

 kendime dedim ki:
zorlama, zorlanma, burda bir yabancı olduğunu bil.
bir kazazede olduğunu çıkarma aklından.
yeni bir kazayı göze alamıyorsan eğer
önce özgürlüğünün sınırlarını çiz
ve çizdiğin bu alan içinde ilerle yalnız
kendine başka alanlar arama.

 ......

ne diyorduk?
hiçbir şey.
ah! demek başladığımız yere döndük.
hiçbir şeyden mi başlamıştık?
evet. sanırım.
öyleyse yeniden başlayabiliriz.
niçin olmasın? önce sen başla.
ne diyorduk?
hiçbir şey.

......

oylesine uzak ki anlar
bellek durdugunda
oylesine yakin ki
o geceki usumemi usuyorum simdi
o geceki urperti su anda ihtiyar bedenimde
ama gene de ayni usume, ayni titreme degil.
eksik bir sey var.
o aksam da eksik bir sey vardi.
tum yasamim boyu eksik bir sey vardi.
hicbir zaman bulup cikaramadim.
hicbir zaman bulup cikaramadim,degil mi?
bu eksikligi mi aramaya dondum bu eve?
bu yastan sonra? bulsan ne cikar? bulsan da artik neye yarar?
neyi doldurursun? hangi boslugu? bosluklardan hangisini?
hangi bir boslugunu delik desik yasaminin?

......

her kim ki seni gercekten yasamistir
bir inilti surup gider yasaminda, dusunde.
ornegin:
senden ayrildiktan sonra
buyuk, sana hic benzemeyen
gercek kentlere gittim.
uygarligin buyuk kentlerine.
o kentlerde de insanlarla konustum
yabanci, ama bildigim dillerinden.
(sen benden, ben senden oldugum halde, garip, yuzyillar boyu hic ogrenememisiz birbirimizin dilini.)

.....

yalnızca tavanda bir noktaya dikilmiş bir bakış: hayat dedikleri demek buymuş.

Ferit Edgü

11/15/2014

Dün dağlarda dolaştım evde yoktum


Güneş cebimde bir bulut peydahladı. Taş, kördür diye yaz­dım. Ölüm, geleceksiz. Şeylerin yalnız adı var. Ve: 'Ad evdir.' (Kim söyledi bunu?) Dün dağlarda dolaştım, evde yoktum. Bir uçurum bize bakmıştı, uçurumun konuştuğu usumda. Buydu bi­zim kendinde sonsuz olanı duyduğumuz. Nesneler ki zamanda vardır. Terziler çıracısı Hermüsül Heramise'nin pöstekisi her ba­har ayaklanırdı. Yağmur yağmamazlık edemez. Taş, düşmemezlik.

Ne diyordum, dünyanın düşünceleri yoktur. Otların canı sıkıl­maz. Kurşunkalem kendini ağaç sanır. Ufuk, hüthüt kuşu. Seni bilmem, bir söylene dönüşmek içindir dünya. Onun için başka bir son yok. Bir söylene dönüşmek, bir söylen olmak! Sonsuzluk de­diğimiz budur.

Nerden başlasam yine oraya geliyorum. Ben. gidiyorum. Ölü­me, o büyük tümceye, çalışacağım.

Ağaçlardan arkadaşlarım oldu

"Adlarla doldurdum sessizliği." Şeyleri kodladım. Gökyüzü­nün, ağaçların çocukluğunu bilirim. Ağaçlardan arkadaşlarım ol­du. Hâla da var. Samanyolunu anlamadım. Sayıları da. (Sayılar daha bulunmamış gibi davranıyorlardı.) Yalnız sekizle (5 + 3) içli dışlı oldum. (Kim olmamıştır ki?) Biraz da sıfırla (Sıfırın bulun­ması kolay olmamıştır.) Üç için çok kötü şeyler söylenmiştir. Ni­çin? Bilmem. Bilmek sayıdır. Bir de biri tanıdım. Bir ile düşünül­müyor. Bazı sayılar suçlu doğmuştur. Bir, bunlardan biridir. Anlamadan sevdim taşları. Çakıltaşının adıyla biçimi arasında hiçbir ilişki kurulamamıştır. Oltu taşının geçmişini bulamadım. Olsun. Gizem her şeydir. Kimi sessiz harfleri sökemedim. (Harf­lerin tini sessiz harflerde gezer. Kızılderililer bilir bunu.) Kuşlarla gittim geldim. Kuşlar sayıları bilmez, yusufcuk hariç. Doğu'da at­ların düş görmediğini anladım. (Homeros'da atlar ağlar.) Yürür­ken gördüm dağları. Dağlar yürürken düşünüyorlardı. Tanımak usu durduruyor. Dünya bizimdir! diye konuşuyorlardı araların­da sümüklüböcekler. Anladım diyemem. Anlamadım da. Sümük­lüböcekleri okumalı.

Sen ırmaklardan söz ederken konuşuyor ırmaklar, otlar gözle­rinde. Zaman bir izdüşümdür. Bir yerlere yaz bunu. Tinin dışarıya penceresi olmadığı doğru değildir. İsa'nın hayaleti hala dünya­nın üzerinde dolaşıyor. (Yalnız soruyorum. Sormak için yazar insan.) Gençliğini bilmeyen sabah tökezler. Gül ki adıyla vardır. Taş adını yüzü bulununca aldı. (Duvarcıların avcunda taş bunun için döner durur.)

Ben senin gözlerine dönmek istiyorum. Sonra da ... Sonra diye bir şey yoktur. Tarih dışıdır, sonra.

Sanat olsun, isterse dünya batsın!






Günümüz insanlarının giderek proleterleşmesi ve kitle oluşumlarının çoğalması, aynı olayın iki ayrı yüzünden başka bir şey değildir. Faşizm, yeni oluşan, proleterleşmiş kitleleri, bu kitlelerin ortadan kaldırılmasını istediği mülkiyet ilişkilerine dokunmadan örgütleme çabasındadır. Faşizm, kurtuluşunu, kitlelerin kendilerini ifade edebilmelerini (elbet haklarını tanımaya asla yanaşmaksızın) sağlamakta bulmaktadır.


 Kitlelerin mülkiyet koşullarının değiştirilmesini isteme hakları vardır; faşizm ise bu koşulların konserve edilişini, sözü edilen kitlelerin ifadesi kılmak peşindedir. Faşizm.........kendi içinde tutarlı, olarak, politik yaşamın estetize edilmesini amaçlar. Faşizmin bir liderin kültüyle boyunduruk altına aldığı kitlelerin ırzına geçilmesiyle, yine faşizmin kült değerlerinin üretilmesi için yararlandığı bir aygıtın ırzına geçilmesi, birbiriyle örtüşmektedir.


Politikanın estetize edilmesine yönelik bütün çabalar, tek bir noktada doruğuna varır. Bu nokta, savaştır. En büyük boyutlardaki kitle hareketlerini geleneksel mülkiyet ilişkilerini değiştirmeden
koruyarak belli bir hedefe yöneltmeyi, yalnızca ve yalnızca savaş sağlayabilir. Olayın politika açısından ifadesi budur. Teknik açıdan ifadesi ise şöyledir: içinde yaşanılan zamanın bütün teknik araçlarını, mülkiyet koşullarını koruyarak harekete geçirmeyi yalnızca savaş sağlayabilir. Faşizmin savaşı yüceltme eyleminin bu kanıtları kullanmaması, doğaldır. Ama bu kanıtları gözden geçirmek, yine de öğreticidir. Marinetti’nin, Etiyopya’daki sömürge savaşına ilişkin manifestosunda şöyle denilmektedir:

“Yirmi yedi yıldan bu yana biz fütüristler, savaşın estetiğe aykırı diye nitelendirilmesine karşı çıkmaktayız... Bu bağlamda yaptığımız saptamalar, şunlardır: ... Savaş güzeldir, çünkü gaz maskeleri, korkutucu megafonlar, alev makineleri ve tanklar aracılığıyla insanın, boyunduruk altına alınan makine üzerindeki egemenliğine gerekçe kazandırır. Savaş güzeldir, çünkü insan bedeninin o düşlenen konumunu, metalleştirilmesi konumunu kutsayarak gerçeğe dönüştürür. Savaş güzeldir, çünkü çiçekler açan bir çayırı mitralyözlerin ateşten orkideleriyle zenginleştirir. Savaş güzeldir, çünkü tüfek ateşini, top atışlarını, ateşin kesildiği anları, parfüm ve çürüme kokularını tek bir senfoni halinde birleştirir. Savaş güzeldir, çünkü büyük tanklarınki, geometrik uçak filolarınınki, yanan köylerden yükselen duman helezonlarınınki gibi yeni mimari biçimler ve daha pek çok şeyler yaratır... Ey fütürizm şairleri, yazarları ve sanatçıları... bir savaş estetiğine ilişkin bu temel ilkeleri anımsayın; anımsayın ki, yeni bir şiir ve yeni plastik sanatlar uğruna harcadığınız çabalar yine sizin ışığınızla aydınlansın!”

Bu manifestonun ayrıcalığı, çok açık oluşudur. Sorunları ortaya koyma biçimi açısından ise diyalektik düşünen birince benimsenmeye layıktır. Bu manifestoya bugünün savaşının estetiği şöyle görünmektedir: Üretim güçlerinin doğal yoldan değerlendirilmesi mülkiyet düzenince önlenirken, teknik araçların, temponun, güç kaynaklarının yoğunlaşması, doğaldışı bir değerlendirmeye zorlamaktadır. Bu doğaldışı değerlendirme, savaş aracılığıyla gerçekleşmektedir; savaş, yıkımlarıyla toplumun tekniği kendi organı kılmaya yetecek olgunlukta olmadığının, tekniğin de toplumun temel güçlerini yenecek ölçüde gelişmediğinin kanıtını sergilemektedir. Emperyalist savaş, en korkunç çizgileriyle, dev üretim araçlarıyla, bunların üretim süreci içersindeki yetersiz değerlendirilmesi arasında uzanan uçurum tarafından (başka deyişle, işsizlik ve sürüm pazarlarının eksikliği tarafından) belirlenmektedir. Emperyalist savaş, toplumun doğal malzemesinden yoksun kıldığı istemleri "insan malzemesi”nin yardımıyla karşılayan tekniğin bir başkaldırısıdır. Teknik, nehirleri kanalize edecek yerde, insan selini siperlere yöneltmekte, uçaklarından tohum atacak yerde kentlere yangın bombaları yağdırmaktadır; gaz savaşında ise Aura’yı yeni bir biçimde ortadan kaldırmaya yarayan bir araç bulmuştur.

“Fiat ars, pereat mundus” ( “Sanat olsun, isterse dünya batsın” (Ç.N.) ) diyen faşizm, tekniğin değişime uğrattığı, duyusal algılamanın sanatsal düzlemde doyuma ulaştırılmasını, Marinetti’nin itiraf ettiği gibi, savaştan bekler. Bu, herhalde tam anlamıyla sanat sanat içindir’in gerçekleşmesi olmaktadır. Bir zamanlar Homeros’ta, Olimpos Dağı’ndaki tanrıların gözünde bir tür sergi malzemesi olan insanlık, şimdi kendi kendisi için bir sergi malzemesi olup çıkmıştır. Kendine yabancılaşması, ona kendi yıkımını birinci sınıf bir estetik haz kaynağı niteliğiyle yaşatacak boyutlara varmıştır. Faşizmin politikayı estetize etme çabalarının vardığı nokta, işte budur. Komünizm, buna sanatın politize edilmesiyle yanıt verir.

Walter Benjamin / Pasajlar

10/04/2014

ceux qui ne peuvent pas tenir







“Evet, sayın sekreterim: nerede kalmıştık? Son cümleyi tekrar okur musun lütfen?”
Turgut: “Babanın uşağı yok,” diye karşılık verdi. “Sen de, günümüzdeki son Osmanlı müverrihleri gibi bunadın mı yoksa?”
“Evet, nerede kalmıştık? Uzatmayın, rica ederim.”
“Benim Gogol’a benzediğimden ve senin de Belinsky dümeniyle beni batırdığından bahsediyorduk.”
“Babanızın aksine, bildiğiniz birkaç kelimeyi ne kadar da yerinde kullanırsınız aziz Turgut! Üstelik, doğru da telaffuz edersiniz.”
“Beni kızdırma! Başmaçkin ve Çiçikov derim sonra; kendine gelemezsin. Seni Dostoyevski bile kurtaramaz.”
“Turgut Bey oğlumuz, kelimeleri yerli yerinde kullanmakla birlikte, henüz genç ve ateşli oldukları için, meselelerin derununa nüfuz edemiyorlar. Lütfen, kıraat buyurun!”
Turgut: “Bu kadarı da fazla,” dedi ve son yazdığı cümleyi okudu.
“Bazı telaffuz hatalarına rağmen kıraatiniz fena değil, Turgut Bey oğlumuz,” diyerek Turgut’un yanağını okşadı Selim.
Turgut: “Eski Osmanlı ediplerine çok özendiğiniz ayan oluyor efendim,” dedi. “Beni gözünüze kestirdiniz galiba.”
“Bu sözdeki imayı anlamamış olalım ve tarihi vazifemizi ifaya devam edelim. Evet: Turgut, pısırık bir baba ve müstebit bir annenin tesirinin ruhunda uyandırdığı hercümerci, çok küçük yaşta farketti ve...” Turgut tamamladı: “Hürriyeti seçti.”


“Evet! Genç yaşımızda okumuş olduğumuz ve her vatanperver Türk genci gibi tesir aldığımız ve bizim ruhumuzda da derin inikâsları olan sabık ve sakıt Rus Mühendis-i Hümayunu Victor Kravchenko Efendinin komünizma rejimini tel’in için yazmış olduğu kitabının başlığında ifade ettiği tabirle ‘Hürriyeti seçti’. Yani, sokağa düştü.”
Turgut: “Sokağa düşen senin...” dedi, vazgeçti. “Fakat, üstadım Selim! Osmanlı ifade tarzından vahim inhiraflar gösteriyorsunuz.”
“Turgut’un ileride ne kadar mütehayyiz bir şahsiyeti olacağını anlamaktan âciz bulunan Lâlegül Sokağı sakinleri, küçük yaşta sokağa düşen -tabirimi mazur görün- Birinci Dragut’a hüsn-ü kabul göstermediler.”
“Allahtan Hüsnü Bey’le ilgili bir kelime oyunu yapmadın burada.”
“Beni minimize ediyorsunuz. Sus yahu! Biyografinin canına okudun. Nerede kalmıştık?”
“Bir daha okursam öleyim!”
“Evet! Turgut, tercümei halini yazan büyük müverrih Selim Işık’ın aksine, ilk tahsilini sokakta yapmıştı. Henüz üç yaşının baharındaydı. Güneşli bir günün sabahında, minimini Turgut, ilk defa sokağa çıkıyordu. Nasıl, minimini Newton, gene böyle güneşli bir günde, bahçesinde dolaşırken,
başına düşen bir elma sayesinde yerçekimi kanununu bulmuşsa, Turgut da o gün, sokak, dolayısıyla hayat mücadelesi kanununu keşfetmişti. Evlerinin yanındaki boş arsada top oynayan çocukların arasına, yaşının verdiği teklifsizlikle sokulmaya çalışınca, beş yaşında kocaman bir sokak serserisinden ilk yumruğu yedi gözüne. Hidrostatik kanununu bulur bulmaz hamamdan fırlayan Arşimidis’in hızıyla geriye döndü ve annesine şikâyete koştu. Annesinden yediği dayak, ona ikinci hayat kanununu keşfettirdi: ‘... ve şikâyet etmeyesin.’ Daha sonraki bütün muvaffakıyetlerine rağmen, hayatındaki bu ilk lekeyi silmek, hiçbir zaman mümkün olmadı. O günkü çocuklar -bugün futbolcu oldular- ‘Mahallede topu ayağına sürdürmezdik. Şimdi başvekil olmuş,’ derler.”

Turgut: “Tahrif! Tahrif!” diyerek kalktı. “Aynı sütunlarda, aynı punto, aynı katrat ve aynı ifadeyle tekzip ederim. Be-yanınız hilaf-ı hakikattir. Mahsulünüz garibe-i hilkattır. Hadise, aslında şöyle vuku bulmuştur: ben o sıralarda, bir işim dolayısıyla, top dediğiniz gâvur icadını oynadıkları mahalden
geçiyordum.”
“O küçük yaşta ne gibi bir işiniz vardı, canım efendim?”
“Dünyayı da ona benzeterek yuvarlak zannettikleri için beğenmediğim bu nesne -buyurduğunuzun aksine- tesadüfen de olsa ayağıma çarptı ve böylece ben, ‘topa ayağımı sürmüş’ oldum. Bu keyfiyet bile, sözlerinizin ne kadar hayal mahsulü olduğunu göstermeye kifayet eder sanırım.”
“Eder, eder,” dedi Selim aceleyle. “Sen eder dediğin için eder. Osmanlı kafasında mantık ne gezer? Aman tahtaya vur değmesin nazar.”
“Yarım kafiye,” dedi Turgut ilgisizce.
“Hayır efendim, göz kafiyesi. Ben sizi Muallim Nacici zannediyordum cici çocuk. Bu meselenin derinine girelim mi?”
Turgut: “Girmeyelim,” dedi.
“Peki efendim. Zaten niyetimiz yoktu. Devam edelim, sürüp gitsin bu macera; eğer bulabilirlerse kendine uygun bir mecra. Yediği dayağa rağmen, ya da yediği dayağın verdiği hırsla, Turgut -bunu itiraf etmek zorundayım- Türk’ün, Kuzey Korea’da gösterdiği ve daha önce Yunanlı pehlivan Cim
Landos’un yakinen bildiği acı kuvvetini, o günden itibaren damarlarında hissetmeye başlamıştı.”
Turgut: “Adalelerinde,” dedi kesin bir tavırla.
“Evet. Adalelerinde. İşte, neresindeyse orasında duyduğu ve sonra üniversite kantininde, karşı masada oturan kızlara da gazoz kapaklarını birer birer bükmek suretiyle gösterdiği acı kuvveti sayesinde, arkadaşları arasında haksız şöhret kazanmıştı. Ne olacak? Ayı işte.”
“Hislerinize mağlup oluyorsunuz üstadım.”
“Mağlubiyet hakkındaki hükmü tarihe bırakalım ve serencama devam edelim.”
“Akıl hocası Makyavel’in bir köprüyü geçişi sırasında, karşısına birdenbire çıkan bir ayıyı, annesinin erkek kardeşi sıfatıyla selamlaması gibi, Turgut da, kuvvetli olduğu yerlerde ayıya ayı dediği halde, işine gelmeyince onunla bir akrabalık kurması...”
“Peki Selim, ayı-dayı-Makyavel oyunlarının zavallılığını nasıl olur da görmezsin?”
Selim: “Rezilliğimden,” dedi. “Biliyorsun, Yeraltından Notlar’da Dostoyevski...”
“Gene sözünü keseceğim. Ne olur, oraya girmeyelim. Ben kayboluyorum orada.”
“Oysa biraz okusaydın, sen de orta halli bir Dostoyevski olabilirdin pek güzel. Orta çapta bir humiliation çıkardı ortaya; bir hikâye filan yazardın. Geçinip giderdik.”
“Farkındasın değil mi?” diye sordu Turgut. “Sen o İngilizce sözü edince, nasıl budalaca bir bilgiçlik gülümsemesi kapladı suratımı.”
“Fakat, Turgutçuğum; sen Dostoyevski’yle Çehov’u karıştırıyorsun, bana kalırsa.”
“Olsun, bir daha denerim. Üzülürüm bu sözlerine; biraz kendi kendimi yerim. Gene de iyi niyetle denerim bir daha.”
Selim güldü: “Bu biraz daha iyi oldu. Yalnız, kendi kendini yerken, bunu sen bile bilmeyeceksin, kendine bile söylemekten korkacaksın. Bir gölge gibi, kapının altından süzüleceksin. Duvarda karafatmalar; gerçek karafatmalar değil tabii. Daha kapıdan girerken hiçbir şeyin yoktu; oysa dereceyi koyuyorsun: otuz dokuz ateş...”
“Dostoyevski için ölüp bittiğin halde bu sözleri söylemen humiliation bana kalırsa.”
“Turgut! Bu sözü, nasıl buldun? Farkında mısın öneminin? Hayır, olamaz, bir yerde okudun bunu.”
“Selim, biliyorsun, biz Türkler, mahalle...”
“Hayır, sus konuşma, bozma. Bak, Turgut; hayatın boyunca bir daha konuşmayacaksın bu sözünden sonra. Söz veriyorsun değil mi?”
“Yoldan çıktığına göre ilhamını kaybetmiş olmalısın”
“Hayır, dostum. Ben, en acıklı anda bile güldürücü sözler bulabilen bir insanım. Kendime acımam yoktur.” Silkindi, gözlerini yumdu; sonra hemen açtı; değişik bir sesle devam etti:
“Küçük yaşta, akranları arasında önder olması, onun birçok aşağılık duygusundan kurtulmasına yardımcı olduysa da manevi bakımdan kaçınılmaz bir fakirliğe sürükledi onu. Bu arada, Ahmet Mithat Efendi gibi, kısa bir süre için de olsa, okuyucularımızdan izin alarak mevzumuzu bir yana bırakmamıza rağmen, bize bu fırsatı verenlere, bu arada bu satırların yazarına, ayrıca bizzat gelemeyerek yarı yolda kalanlara bilhassa teşekkür ederiz. Turgut, yukarıda zikredildiği gibi, kısa pantalonlu yaşantısının bu erken başarısına kapıldı; ondan sonra da her davranışında, Borjiya gibi ‘Zafer veya hiç’ düsturuna sadık kaldı. Bu orman yasasını, üniversite kapıcısının o sırada başka yere bakmasından faydalanarak mukaddes camiamızın içine de soktu. Evet beyler! İştirakiyun mezhebinden de yıkıcı olan bu telakkiyi aramıza sokan Turgut’tur. Turgut değil o hayduttur. Halbuki
‘Vermesini bilmeyenler alamayacaklardır.’”
“Hayatımdır bahis konusu olan. İncil’i karıştırma ulan,” diye Selim’in sözünü kesti Turgut.
“Uygun bir kafiye bulamadığım için bu müdahaleni karşılıksız bırakmak zorundayım.”
Turgut: “Her zamanki gibi işin sonunu kendine bağlamak gibi kaçınılmaz bir eğilim görüyorum sende,” dedi.
“Mülahazat hanesine yazacaklarımız şimdilik bu kadar.

Gelelim Turgut’un okul ve dış dünyayla temaslarına.
“Turgut’un küçük yaştan beri geliştirdiği ve sonraları arkadaşlarının başına ağır bir yük tahmil eden hususiyetlerin den biri de her şeyi mantıkî neticelerine kadar takip etmek olmuştur. ‘Mantıki neticelerine kadar götürmek’ gibi korkunç bir tabir daha düşünemiyorum. Bu hususiyet onda, Selim Işık’ın aksine, sonradan olma bir vakıadır. Üniversite hayatı sırasında bir umumiyet halini alan bu hususiyet, zamanla büyük düşüşler kaydetmiştir. Esasında, herhangi bir konuyu mantıkî neticelerine götürmek son derece tehlikeli ve... yasaktır. Hiçbir vatandaşımızın bu oyuna kapılmasına asla ve kat’a müsaade edilmemelidir. Bu, ancak oyun kabilinden ve Cumhuriyet Bayramlarında, maytapla birlikte
patlatılması caiz olan bir kaziyedir.

“Turgut, bu oyunu, önce işine geldiği için sevdi. Ben, her sene sınıfın birincisiyim ve herkesten kuvvetliyim ve kızlarla konuşuyorum. Ama ne demişler: gülme Menderes gülme, senden büyük Allah var. Halbuki o ne diyor. ‘Gencim, güzelim, matematikten de on aldım. O halde mantıkî neticelerden ne korkum olabilir? Komplekslerim yok ve ellerim terlemiyor. Bana kimse dokunamaz.’

“Bir insanı, diğerinden ayıran hususiyet nedir? Dış şartlar mı? Olamaz. Nedir o halde?

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

diagnostic


Erdem Olarak Islah Edilmiş Vahşet. — Sadece kendini gösterme dürtüsüne ilişkin bir ahlaklılıktır buradaki... hakkında fazla iyi düşünmeyin! Aslında nasıl bir dürtü bu ve nedir bunun arkasındaki düşünce? İnsan bakışlarının başkasına acı vermesini ve kıskançlığının onda acizlik ve çökme duygusu yaratmasını istiyor. Diline bir damla bizim balımızdan damlatmak ve bu sözümona iyilik sırasında uğradığı zararın sevinciyle gözlerine keskin bakışlarla bakmak suretiyle ona alınyazısının acılığını tattırmak ister insan. Bu kişi alçakgönüllü olmuş ve şimdi kusursuz bir alçakgönüllüdür. Uzun zamandan beri bununla işkence yapmak isteyenleri arayın! Onları mutlaka bulacaksınız! O kişi hayvanlara karşı merhamet gösterir ve bundan dolayı hayranlık uyandırır... ama bazı insanlar var ki, vahşetini onlarla boşaltmak ister. Orada büyük sanatçı duruyor: Kıskançlıkta önceden duyumsanan şehvete yenilen rakip, gücünü büyüyene kadar uykuya yatırmamış... büyümesi uğruna diğer ruhlara ne kadar çok acı anlar yaşatmıştır! Rahibenin iffeti: Nasıl da cezalandırıcı gözlerle bakar başka türlü yaşayan kadınların yüzüne! O gözlerde ne de çok intikam aşkı var! — Konu kısa, hakkındaki varyasyonlar sonsuz olabilir, ama öyle can sıkıcı olamaz... çünkü hala tümüyle kendi içinde çelişkili ve neredeyse acı veren bir yeniliktir ki, kendini gösterme ahlaklılığı son neden olarak nazikleştirilmiş vahşetten zevk alma olur. Son nedende... burada bu şu anlama gelir: her seferinde ilk kuşakta. Çünkü kendini gösteren herhangi bir eylem alışkanlığı kalıtımsal olarak intikal eder ama arkada yatan düşünce intikal etmez. (Sadece duyular; ama düşünceler intikal etmezler): Ama eğitimle tekrar verilmemek koşuluyla; ikinci kuşakta vahşet zevki artık belirmez: Tersine sadece alışkanlık olarak zevk söz konusudur. Ama bu zevk “iyi şeyin” ilk basamağıdır.

Tinden Gurur Duymak. — İnsanın hayvandan türediği öğretisine karşı mücadele eden ve doğa ile insan arasına büyük bir uçurum koyan gururu... bu gururun nedeni tinin ne olduğuna ilişkin önyargıdır: Bu önyargı nispeten yenidir. İnsanlığın tarih öncesi büyük çağında tin her yerde var sayılıyor, ama ona insanın ayrıcalığı olarak saygı göstermek kimsenin aklına gelmiyordu. Tersine tinsel olan (diğer bütün dürtülerin, kötülüklerin ve eğilimlerin yanında) ortak mal yapıldığı ve dolayısıyla kamulaştırıldığı için, hayvanlardan ya da ağaçlardan türemiş olmaktan utanılmıyordu (kibar soydan gelen kimseler bu türden masallarla onurlandırıldıklarına inanıyorlardı) ve tinde, bizi doğadan koparan değil, doğaya bağlayan bir şey görüldü. Böylece insan kendini alçakgönüllülük içinde eğitti... aynı şekilde bir önyargının sonucu olarak.

Ayak Bağı. — Ahlaksal açıdan çile çekmek ve bu tür çilenin temelinde bir yanlışın bulunduğunu öğrenmek, insanı isyan ettirir. Diğer dünyaları kabul etmektense acı çekmek suretiyle. “hakikatin derin dünyasını” kabul etmek diye biricik teselli var. Ve insan acısız yaşamaktan ve üstünlük duygusuna sahip olmaktansa, en iyisi acı çekmek ve bu sırada kendini gerçeklikten üstün hissetmek (böylece o “hakikatin derin dünyasına” bilinçle yaklaşmak için) ister. Böylece gurur ve onu memnun etmek için geleneksel adetler, yeni ahlak anlayışına karşı direnirler. Bu ayak bağını ortadan kaldırmak için hangi güç kullanılacaktır?

Daha fazla gurur mu? Yeni bir gurur mu?

Tanı /  F.Nietzsche

la chouette aveugle


Ne yazacağıını bilmiyorum. Saatin tİktakları ta kulağırnın dibinde. Alıp pencereden dışarı fırlatmak istiyorum. Bu korkunç ses, zamanın akışını beynime çekiçle vuruyor!

Bir haftadır kendimi ölüme hazırhyordum. Ne kadar yazı ve kağıdım varsa, tümünü yok ettim. Kirli eşyalarımı, benden sonra kontrol edip de kirli bir şey bulmamaları için uzağa attım. Beni yataktan çektikleri ve muayene için doktor geldiği vakit şık olayım diye yeni satın aldığım elbiseyi giydim. Kolonya şişesini aldım, güzel kokması için yatağa serptim. Fakat yaptığım işlerden hiçbiri sonucuna varmadığından bu defa da tatmin olmuş değildim. Çıkmaz canımdan korkuyordum. Bu imtiyaz ve üstünlüğü kolay kolay kimseye vermezler. Hiç kimsenin böylesine ucuza ölmeyeceğini biliyordum.

Yakınlarıının, akrabalarıının resimlerini çıkarıp, bir bir baktım. Her biri kendi gözlemlerime uygun olarak gözümün önünde canlandılar. Onları hem seviyor, hem sevmiyordum. Hem görmek istiyor, hem de istemiyordum. Hayır, hayır, onların hatıraları devamlı gözümün önündeydi. Fotoğrafları yırtıp paramparça ettim. Gönülden bağlılığım yoktu. Kendi kendime karar yürüttüm. Gördüm ki şefkatli bir insan değilmişim. Ben, katı, haşin ve nefret etmiş bir insan olarak yaratılmışım. Belki böyle değildim de, bir dereceye kadar yaşam ve zaman beni böyle yaptı. Ölümden de hiç korkmuyordum. Aksine beni ölüm mıknatısına çeken bir delilik bende belirmişti. Bu da yeni değil. Bir hikaye aklıma geldi. Beş altı yıl öncesine ait. Tahran'da bir gün sabah erkenden attardan esrar satın almak için Şahahat Caddesi'ne gittim. Üç tümenlik banknotu önüne bırakarak "İki kıranlıkr·ı esrar" dedim. O, kınalı sakalı ve başındaki takkesiyle salavat gönderiyordu. Gözucuyla bana baktı. Sanki kıyafetlerinden insanı tanıyordu, ya da düşüncemi okumuştu ki "bozuk param yok" dedi. İki kıran çıkarıp verdim. "Hayır satmıyorum" dedi. Sebebini sordum. "Siz genç ve cahilsiniz. Allah göstermesin, esrarı içiyorsunuz, ama çarpabilir" diye cevap verdi. Ben de üstelemedim.

Hiç kimse intihara karar vermez. !ntihar bazılarına mahsustur. Onların yaradılışında vardır. Herkesin yazgısı alnına yazılmıştır. Intihar da bazı kimselerle birlikte doğmuştur. Ben, yaşamı sürekli alaya aldım. Dünya, tüm insanlar, gözümde bir oyuncak, bir rezillik, boş ve anlamsız bir şeydir. Uyumak, bir daha uyanmamak istiyorum, rüya görmek de istemiyorum. Oysa bütün insanlarca intihar, çok acayip ve tuhaf bir şey olduğu için kendimi adamakıllı hasta etmek, ölecek hale gelip bitkinleşmek istiyordum. Herkes esrar içtiğimi duyduktan sonra "Hastalanıp öldü" desinler istiyordum.

Yatağımda not alıyorum. Saat üç. İki kişi beni görmeye geldi. Daha yeni gittiler ve yalnız kaldım. Başım dönüyor. Vücudum rahat ve dinlenmiş durumda. Midemde bir bardak sütlü çay var. Bedenim gevşek, zayıf ve rahatsız edici bir sıcaklığı var. Plakta güzel bir müzik parçası dinlemiştim. Aklıma geldi. Onu ıslık çalarak söylemek istiyorum, yapamıyorum. Keşke o plağı iki kere dinleseydim. Şimdi yaşamaktan ne hoşlanıyorum, ne de hoşlanmıyorum.

Bilinçsiz ve isteksizce yaşıyorum. Olağanüstü bir güç beni korumuş. Yaşam zindanında çelikten zinciriere bağlanmışım. Eğer ölmüş olsaydım, beni götürürlerdi. Paris Camii'nde Araplarm eline düşer, tekrar tekrar ölürdüm. Onların kılıklarından bizarım. Ne olursa olsun benim için farketmiyordu. Öldükten sonra beni tuvaIete de atmış olsaydılar, benim için birdi. Rahatlamıştım. Yalnız evimizdekiler ağlayıp inliyorlardı. Fotoğrafımı getiriyorlardı. Benim için dilleri tutuluyordu. Böyle pislikler yaygındır. Tüm bunlar bana ahmakça ve boş geliyor. Kuşkusuz birkaç kişi benden övgüyle bahsediyor, birkaç kişi de yalanlıyordu. Ama biraz sonra unutuluyordum. Ben kesinlikle bencil biriyim.

Ne kadar düşünüyorsam, bu hayatı sürdürmek boşuna! Ben toplumun bir mikrobu olmu~um, zarar veren bir varlık. Başkalarının sırtına yük. Bazen deliliğim başIıyor. Uzağa, çok uzağa, kendimi unutacağım bir yere gitmek, unutulmak, kaybolmak, yok olmak istiyorum. Kendimden kaçıp, çok uzaklara, mesela Sibirya'ya gitmek, ahşap evlerde, çam ağaçlarının altında, gri gök ve karın, lapa lapa yağan karın altında, gidip kendi hayatıma yeniden başlamak istiyorum. Ya da mesela Hindistan'a gitmek, parlak güneşin altında, göğe başlarını uzatmış ormanların altında, acayip insanlar arasında, kimsenin beni tanımadığı, kimsenin dilimi bilmediği, herşeyi kendimde hissedeceğim bir yere gitmek istiyorum. Ne var ki bu iş için yaratılmadığımı görüyorum. Hayır, ben tembelin biriyim. Yanlışlıkla dünyaya gelmişim. Bütün planlarıma göz yumdum. Aşktan, zevkten, her şeyden kenara çekildim. Artık ölüler sınıfından sayılıyorum.

Kör Baykuş / Sadık Hidayet

9/15/2014

Gözlerim denizde

     
  Gördüm, yalnızlığımı gördüm
Çok derinde bana bakıyor..

      

Ne var bu kadının sesinde ? Kızılok ta olmayan ne var?

9/07/2014

İnsan hayvanların en gaddarıdır.

 

 

"İnsan hayvanların en gaddarıdır.
Yeryüzünde en hüzün verici oyunlardan, boğa güreşleri
ve çarmıha germelerden
hazzetmiştir bugüne değin;
ve insan cehennemi keşfettiğinde, bakın ki,
bu onun yeryüzündeki cenneti oldu.

Büyük insan bağırırsa eğer-:
Alelacele koşar küçük insan imdada
ve keyfinden dili ağzından sarkar:
O ise bunu, "merhametim" diye tanımlar.

Küçük adam, hele şair- ne mahirane şikayet eder hayatı sözlerle!
Kulak verin ona, lakin her şikayette gizli olan hazzı da duymazlıktan gelmeyin!
Hayattan şikayet eden böyleleri:
Bir bakışıyla haklarından gelir hayat bunların.
"Beni seviyorsun, öyle mi?" der küstah,
"Azıcık bekle, sana ayıracak vaktim yok henüz."

İnsan, kendine karşı en zalim olan hayvandır;
ve "günahkar" ve "çarmıh taşıyan" ve "tövbekar" diye tanımlananların
yakınma ve şikayetlerindeki hazzı duymazlıktan gelmeyin!

...

"Ebediyen tekrar gelir, kendisinden usandığın o küçük insan!" - böyle derdi kederim esneyerek
ve sürürdü ayağını ve dalamazdı uykuya.
Mağaraya dönüştü gözümde, insanoğlunun dünyası, göğsü içine çöküktü;
her canlı şey, bana bir insan çürümesi ve kemik
ve yıkkın bir mazi gibi göründü.

İnsan mezarlarının tamamında oturuyordu iç çekişim
ve takati yoktu ayağa kalkmaya;
iç çekişlerim ve soru soruşlarım,
gece gündüz felaketleri vukuundan erken haber veriyor
ve gırtlağımdan yakalayıp boğmaya çalışıyor
ve içimi kemiriyor ve yakınıyordu:

- "Ah, insan ebediyen tekrar gelir!
Küçük insan ebediyen tekrar gelir!"

Vaktiyle çırılçıplak görmüştüm ikisini de
en büyük insanla en küçük insanı:
Pek benziyorlardı birbirlerine
- pek insaniydi, en büyüğü dahi!

Pek küçük, en büyüğü dahi insanın!
- Buydu benim insanda usandığım!
Ve en küçüğünde dahi ebediyen tekrar gelmesi!
- Buydu benim usandığım tüm varoluşta.

Ah, tiksinti! Tiksinti! Tiksinti!" - - 

Büyle buyurdu Zerdüşt ve içini çekti ve ürperdi; hastalığını hatırlamıştı zira.

-Friedrich Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt, Nekahetteki

9/03/2014

Nerden başlamalı!








Ben hep, dünyada susmaktan daha iyi bir şey yoktur, Butimar gibi olan insan daha iyi insandır diye düşünürdüm. Butimar, deniz kıyısına çöker, kanatlarını açar, oturur tek başına.

Ama ben hiç de böyle yapamam şimdi, çünkü olmaması gerekli şey oldu. Bir saate varmaz, ya da hemen şimdi bir güruh sarhoş polis gelir, yakalar beni. Paçayı kurtarmaya hiç niyetim yok, inkar zaten imkansız, kan izlerini yok etsem de imkansız. Fakat ellerine geçmeden bir kadeh şarap içeceğim, babamdan kalma ve duvardaki rafa koyduğum o şişeden bir kadeh şarap içeceğim.

Bütün hayatımı bir salkım üzüm gibi avucumda sıkmak istiyorum, suyunu, hayır, şarabını damla damla, gölgemin kurumuş boğazına akıtmak istiyorum, kutsal su gibi. Ama önce beni bu oda köşesinde tümörler gibi, kanserler gibi azar azar yemiş bitirmiş dertlerimi kağıda geçirmek istiyorum, çünkü düşüncelerimi daha bir düzene koyarım böylece. Yoksa maksadım bir vasiyetname yazmak mı? Hayır! Çünkü ne malım var kadıya yedirecek, ne dinim var şeytana verecek. Hem sonra daha nesine takılıp kalacağım bu dünyanın? Hayat denen şeyden el çektim, bıraktım, pekala, gitsin elimden! Ben gidince de, adam sen de, kim isterse okusun benim bu kağıt parçalarını.

Ne gelecek umurumda, ne onlar. Yazıyorsam, yazmak ihtiyacı beni zorluyor da ondan. Mecburum, düşüncelerimi hayali bir varlığa, gölgeme bildirmek baskısını çok, pek çok hissediyorum. O uğursuz gölge lamba ışığında duvardan eğiliyor, yazdıklarımı dikkatle okuyor, oburca yutuyor sanki. Bu gölge, besbelli, benden daha iyi anlıyor onları! Fakat ben yalnız gölgerole konuşabilirim. Beni konuşmaya o zorladı, yalnız o anlar, kavrar şüphesiz .... Bu usareyi, hayır, varlığıının buruk şarabını
damla damla onun boğazına sıkıp akıtarak, diyeceğim ki ona:

"İşte benim hayatım!"

Beni dün gören, cılız sağlıksız bir genç adam görmüştü, ama bugün gören saçları ağarmış, gözleri kızarmış, yarık dudaklı, kambur bir ihtiyar görür. Pencereden dışarı bakmaya korkuyorum, kendimi aynada görmekten korkuyorum. Nereye baksam çoğalmış gölgelerimi görüyorum. Fakat iki büklüm
gölgeme hayatımdan bahsedeceksem, bir hikaye aniatmarn gerekir. Ah, ne çok çocukluk, aşk, çiftleşme, evlilik ve ölüm hikayeleri var, hiçbiri de gerçek değil! Kıssalar, parlak sözler yordu beni.

Kendimi bu üzüm salkımını sıkmaya zorlayacağım, ama onda en küçük bir gerçek payı var mıdır, bilmiyorum. Nerdeyim, bilmiyorum. Başımın üstündeki bu gök, üzerinde oturduğum şu bir karış toprak Nişabur' a mı, Belh' e mi, Benares' e mi ait, bilmiyorum. Dayandığım, güvendiğim hiçbir şey yok.

Birbirine ters düşen öyle çok şey gördüm, birbiriyle çelişen öyle çok şey duydum ki! O görmeler yüzünden gözlerim, eşyanın yüzeyinde, ruhu özü örten o ince ve sert kabukta aşındı.

Artık hiçbir şeye inanmıyorum, hatta şimdi eşyaların ağırlığından, sabitliğinden, açık seçik gerçeklerden şüphe ediyorum. Avludaki taş havana parmağımla vursam ve sorsam: sabit misin,
muhkem misin? - Evet! diye cevap verse bilmem inanır mıyım!

Başkalarından ayrılmış, bağımsız bir varlık mıyım? Bilmiyorum.

Fakat şimdi aynaya baktım, tanıdım kendimi: Hayır o eski "ben" ölmüştür, çürümüş dağılmıştır, ama işte aramızda hiçbir set, hiçbir engel yok. Hikayemi anlatmalıyım, ama nerden başlasam? Hayat baştan başa kıssadır, hikayedir. Üzüm salkımını sıkmalı, ve şırasını kaşık kaşık, bu ihtiyar gölgenin
kurumuş boğazına akıtmalıyım.

Nerden başlamalı!

8/31/2014

Aranan kan bulundu.

                              

Ne gibi?

Bir melodi ne kadar mutlu edebilir ki?

Aşk gibi.

8/29/2014

Kötü evlere inen balad



Aldım otuz beş yaşımı, o canım ağzını, sana geldim
Bir pencerede bir kadın yavaş yavaş soyunuyordu, bakmadım
Dünyalar değişti gerimde, gerimde güneşler, çocuk gözleri
Bir pazar alıp kırlara çıkardığım yalnızlığım.
Kalktık aşağı odalara indik, göğe yakın oturduk
Bir yer evrende ille düşecekti duyacaktık
O gün o gece o sabah öyle hep bekledik durduk.

Ellerin aklıma geldi de kalktım sana geldim
Bütün gece öptüğüm yerlerin bin yıllık yalnızlığımdı
Bir doldu bir boşaldı yukarı odalar, yörede çocuklar uyandı
Kirli bir ses bir su aktı durdu gecede, duyduk
Bir adam ne kadar sıkıldı ki uzun uzun kahve ısmarladı.
Böyle hep yangınlar, açlıklardı alan göğümüzü
Anladık aşkımızdı daha bin yıl yaşayacak başka değil.

Sunu

Aldım her gün biraz biraz umutsuzlukları sildim
Karalara akları çıkardım bu şiiri yazdım.


                            

Ne zamandır Civil Wars dinlemiyoruz ?  Dance Me to the End of Love ( tıkla açılsın )

yataklar



Yataklar, bir yatan olmadıkça içlerinde hep bir hüzün verir insana. Ama onlar bu hüzün içinde gitgide daha çok birbirlerine sarılmak isteğini, gereksinmesini, bundan kaçınılmazlığı duyarlar. Yatakların yataklı hüzünlerin getirdiği yalnızlık kokusu, avunmak istemelerin ateşini, doyuruculuğunu arttırır. Yatağı doldururlar. Yatağın karşısına düşen aynada, birbirlerinin bacaklarını, omuzlarını göğüslerini, sıkı sıkı, istekle saran kollarını, utangaçlığı, bir orman uğultusunda, önüne durulmaz bir çavlan akıntısında, yitmiş birbirlerine borçlu gözlerini ister istemez, daha çok kaçamak isteklerle gördükçe, sevişmelerine, küçük küçük günahlar da katılmışçasına, sarsılırlar, tadları artar, deniz gitgide unuttukları bir şey olur. Sonra o ormanaltı serinliğine vardılar mı, iki porselen vazoya, sarı çamur çömleğe bakarlar. Birinin balıklar gibi diri, aç gençliği, öbürünün hiçbir şeyi umursamamak zorunda olan, geçmeye, tükenmeye yüz tutmuşluğun telaşındaki doymazlığı, erkek delicesine aradığı pürüzsüzlüğü, düzlüğü, tüzsüzlüğü öbüründe bulur, doyar. Öbür saatleri bekler. Yan yana uzanır sigara içerler,,,

8/28/2014

Yazılmadan Kalan



Gün. Uçsuz bucaksız, beyaz bir kor gibi tutuşan, saatleri, renkleri tutuşturan Ağustos ışığı. Sıcak, suskun, soluğumsu... Gökyüzünün hiç görülmemiş derinliklerinden gelen, binlerce günü, binlerce henüz doğmamış güneşi yuvarlayıp getiren... Duru, berrak, sanki ilk başlangıcın su damlacıklarıyla kaplı... Hayata adım adım çağırmak yerine, kucaklayıp uçsuz bucaksızlığın ortasına fırlatan... Leylak rengi, altın rengi gölgelerle derinleşen mavilikler, capcanlı kiremit kırmızısı, soluk soluğa bir yeşil, sabırsız sarılarını şefkatle gizleyen... Bir avuç toprak, yalnızca bu ışıkta, ılık ve sevecen bir parıltıyla ufka dek uzanan taş, insana dair hiçbir imge yansıtmadan... Sanki gökyüzünün kıyılarında, mezardan çıkıp gelmiş birinin baş dönmesiyle duruyor, bakıyorum. Sessizce kendi yoluna koyulmuş güne, günün içinde kıpırdanan, büyüyen, katılaşan dünyaya... Rengarenk, bildik, koskocaman, gerilim dolu. Düşlenmemiş, ele geçmemiş, alt edilmemiş... Bu dünyanın içinden kendimi çekip çıkarmak, ya da tam ortasına doğru yürümek... Boş, beyaz kağıtların başına dönüyorum. Bir avuç sözcük, yaşamak adına atılan çığlıklar...

Aslı Erdoğan / Yazılmadan Kalan 
                             

en sevdiğim yazar ve en sevdiğim pianist..

Halil Cibran’dan Özgürlük Hakkında


Ve yüreğim içime kanadı; zira sizler, özgürlük arayışı tutkusu sizin için bir koşum hâline geldiğinizde ve özgürlükten bir hedef ve tatmin olarak bahsetmeye son verdiğinizde ancak özgür olabilirsiniz.

Zira bir zorba nasıl hükmedebilir özgür ve gururluya; kendi özgürlüklerinde bir zorbalık ve kendi kibirlerinde bir utanç olmasaydı?

Ve eğer o üzerinizden atmak istediğiniz bir endişe ise, bu endişe size yüklenmiş olmaktan ziyade sizin tarafınızdan tercih edilmiştir.

Ve eğer o defetmek istediğiniz bir korku ise, bu korkunun merkezi kalbinizdedir ve korkuların elinde değil.

Aslında her şey, varlığınız içinde yarı sarmaş-dolaş biteviye hareket eder. Arzulanan ve korkulan, iğrenilen ve aziz tutulan, peşinden koşulan ve kaçmak istediğiniz.

Ve gölge soluklaştığında ve zeval bulduğunda eğleşmekte olan ışık, başka bir ışığın gölgesi hâline gelir.

 Ve bunu içindir ki, özgürlüğünüz bukağılarını yitirince daha büyük bir özgürlüğün bukağısı hâline gelir.

Gündüzün Güneş’in önünde özgürsün sen.
Gecenin Ay’ının ve yıldızlarının önünde özgürsün.
Güneş, Ay, yıldızlar olmadığında yine özgürsün.
Dahası, bütünüyle varlık gözlerinden silindiğinde de özgürsün.
Ama, sevdiğine kölesin, çünkü onu seversin.
Bir de sevenin kölesisin, çünkü seni sever.


Özgürlük tahtı önünde ağaçlar, meltem dokunuşuyla titriyorlar. Özgürlüğün heybeti karşısında güneş ve ay ışığıyla seviniyorlar. Serçeler, özgürlüğü işitmek için ötüşüyor, çiçekler özgürlük ortamında nefeslerinin kokusunu yayıyor… Yeryüzündeki her şey, özgürlük şeref ve sevinciyle dolu tabiat kanunlarıyla yaşıyor…

Oysa insanlar bu nimetten ne kadar yoksun! Çünkü insanlar, evrensel ilahi ruhlarına sınırlı kanunlar koydular. Bedenleri ve ruhları için acımasız kanunlar çıkardılar. Eğilim ve duyguları için korkunç ve dar zindanlar yaptılar. Kalpleri ve akılları için derin ve karanlık mezarlar kazdılar. Aralarından birisi kalksa, toplumsal kurallara ve kanunlara karşı çıksa, hemen onun isyankar, aşağılık, toplumdan sürülmeye lâyık, rezil ve ölümü hak eden birisi olduğunu söylerler…

Ancak sevgiyle yaşamak ve sevgi için yaşamak dururken, bir insan, ömrünün sonuna kadar ya da zaman onu azad edinceye kadar, kendi koyduğu geçersiz kanunların kölesi olarak kalabilir mi?

Siz, günleriniz endişesiz ve geceleriniz bir istek ve üzüntüden uzak olduğunda özgür olacaksınız. Yazık ki bu tür duygular yaşantınızı kuşak gibi sarmakta… Yine de örtüsüz ve bağsız bunları aşabilirsiniz. Ve siz günlerinizin ve gecelerinizin ötesine, anlayışınızın şafağında öğle aydınlığını çepeçevre bağladığınız zincirleri kırmadan nasıl yükselebilirsiniz?

Denizcilerin ve denizin kanunu şudur ki; eğer özgür olmak istiyorsan, sise dönüşmelisin. Nasıl ki sayısız nebula, Güneş’e ve Ay’a dönüşecekse, biçimsiz olan da sonsuza dek biçimini arayacaktır. Ve çok arayıp artık adaya geri dönen bizler -biz sert kalıplar- yeniden sise dönüşmek ve başlangıcı öğrenmek zorundayız. Tutkusu ve özgürlüğü kırılanlardan başka yaşayan ve yükseklere ulaşan ne var orada?

8/22/2014

Ben sadece niyetleri iyi olan bir ruhum..


          

tenimde, tenimin altında bir yerlerde, o şarkıdaki gibi saklıyorum onu, bir rüyada elimden tutuyor ama çok çok uzakta, göremiyorum bile, nasıl olup da görünmeyecek kadar uzaktayken elimi tutabildigine şaşıyorum.

Eylembilim



Bir insan özellikle benim gibi bir insan nc zaman yaz­maya başlar? Daha doğrusu, ne zaman onun için yaşa­dıkları. hissettikleri, düşündükleri artık ifade etmek­ten kaçınmayacağı yoğunluğa  ulaşır?

Bilmiyorum, insan kendisi için böyle bir durumda olduğunu söyle­yebilir mi? Bilmiyorum. Büyük bir acı, belki bir aşk, belki de çok başka bir sarsmtı sonucu insan kendini önemli bir karann öncesinde; belirsiz dc olsa, yakla­şan bir değişimin lıuzursuzlugu içinde bulabilir. Kor­kulu bir bekleyiştir bu: insan bu bilinmeyen sarsıntının yaklaştığını hissedince bir sûre ne yapacagnıı bile­mez. Sonra bütün gücüyle, belki de daha öncc hiç ha­yalinden geçirmediği girişimlere atılır - daha doğrusu kendini daha önce düşünmeye bile cesaret edemeyece­ği bir eylemin içinde bulur.

Bir eylemin içinde bulur... daha önce düşünmeye bi­le cesaret edemeyeceği bir eylem... bir eylemin içinde mi bulur? Hayır böyle bir scy olamaz. Hiç olmazsa daha öncc tasarladı­ğı, ya da hayal gücünû aşmayan bir durumda insan akıl ve ruh gûcunû koruyabilir, insan... insan... kim bu insan?

İnsan gcnel bir isimdir, çeşilli şartlar alımda, çeşitli bireyleri ifade cımck için kullanılabilir. Ona. 'insan' yerine, meselâ ‘X’ dc diyebilirsiniz. Ona *X’ denilebilir­se. özellikle ben» bu varsayımdan dolayı çok mutlu hissederim kendimi. Cûnkû ben bir matematikçiyim ve içinde bulunduğum durumda bütün umudum, başına gelenleri, bir *X* bilimneyeninin çözülebilir fonksıyonlanndan ibaret olara görebilmckıtir. Böylece bir­ çok korkulu rüya hiç yaşanmamış olacaktır.

8/21/2014

Two Step Slumber - Dark Waltz

                           



bas dinle çal oyna bırak dönsün.. ( bazı parçalar haddinden fazla bağımlılık yaratıyor )

Her şeyin sonundayım



[Ankara,Eylül,1966]Cuma
[Tezer Özlü’den Ferit Edgü’ye]

Sen trendesin şimdi. Ben de oturuyorum burada. Saat 12’ye geliyor. Gecenin bu saatlerinde insanlar kısıyorlar seslerini. Sessizlik bürüyor ortalığı. Ben de daha iyi duyuyorum dinlediğim müziği. Daha çok yitiriyorum tüm düşüncelerimi. Olmayan düşüncelerimi. Uyuyabilmem için hiçbir neden yok.

Sabah 8’de kalkmış olmam, o ilgisiz büro,ev,ben,beni yoramıyor artık. Uyanmam için de hiçbir neden yok.

Bu kelimeleri alt alta, yan yana dizmem için de. Bir gece. Diğerleri gibi. bir ben. Diğer benler gibi.  Bugün eski ben’lerimden biri olduğumu duydum. Karşılıklı gülsek.

Gülebilir miyiz dersin?
Gülebilir misin?

Bu gece okuyacak bir şey bulamıyorum. Bugün senin Bozgun’u okumaya çalıştım.Üç  kelime okuyabildim. Elim,elimden çıkan kelimeler,benden uzaklaşıyor. Bu satırlar ben değil artık. Kafamdan geçenleri  yazamam.Bir şey geçmiyor çünkü.

Geçenlerde düşümde yüksek bir yapının camının altında , bir parmak kadar dar bir yere abanıp kalmıştım. İçeriye girsem,girmeye yeltensem ,camdan odaya bir adımımı atsam ,düşüp ölecektim. Ama o cam kenarına yapışıp, boşluğun üstünde kendimi tutacak gücüm kalmamıştı. Nasıl olsa çözülecekti ellerim. Ve ben düşecektim boşluğa.

Yarın bütün gün trende gidecek olan sen misin?Nereye? Niçin?
Yarın bütün gün büroda oturacak olan ben miyim? Neden?Niçin?Hiç bir yerde olmak istemiyorum ki.

Belki de ben bugün ilk defa her şeyin sonundayım.

Gene bir  yığın günler geçip gidecek ve ben kendime,işte bugün ilk defa her şeyin sonundayım mı diyeceğim?

Korkuyorum. Korkuyorum. Korkuyorum.

8/20/2014

gölge de elli güneşte eksi beş

"Ben düşünmekten yoruldum, benim yerime de düşünür müsün? Benim yerime ilgilenir misin insanlarla, yalanla, ihanetle, yalnızlıkla? Geceleri birdenbire bastıran sağanak yağışlı korkuları alır mısın yamacımdan? Gündüz gözüyle sevemiyorum kimseyi. yüreğimdeki bu düğümü çözebilir misin? " 
 Jack Kerouac

                             

hem işsiz,hem hasta üstelik aşık nasıl? üçü bir arada mis

Hayat senin hayatın


            

 ve dedi ki ;


                         

bu ara evet fazla buralardayım ,çok yorgun olmama rağmen buralarda olmak geliyor içimden. okuyoruz,dinliyoruz ama  mail atmıyoruz arkadaşlar lütfen.

8/19/2014

Kendi alevinde, kendini yakmak istemelisin. Kül olmadan nasıl yenileneceksin?



Çoğu kez, dağ başında, bir kayanın dibine çömelmiş, kendi kendimle konuşurken diyorum ki, bulutlar dağıldığında doğu doruğunu göreceksin, dürbününü alıp bakacaksın, kayaların yer değiştirdiğini göreceksin, güneş gözlerini kamaştırdığında, dürbününü indir, yoksa körelirsin.
 
Düş.

Ferit Edgü / Yaralı Zaman


 Çoğu geceler, o gün üstünde en uzun durduğu cümle gelip onu bulurdu. Alışmayı anlıyordu. İşte insan beyni bile alışıyor, hep aynı şeyi tekrarlıyordu. Boyuna, “Karıncalar bilmeden severler” diyordu. Öte yanına dönüyor kurtulamıyordu. “ Karıncalar bilmeden severler.”

-Yusuf Atılgan, Aylak Adam


 Bize ne verdiniz ki ne bekliyorsunuz? Karanlık, çıplak, taşlı yolların kirli meyhanelerinde iyi yarınları tasavvur etmekten aciz, hamur ekmek ve biberli fasulyeye yatıyoruz. İşte size gecekondu felsefesi. İnsan benzer bir tarafımız var mı? Dıştan bakınca kan-sefalet-şehvet-hırs-cinayet. İçten bakınca can sıkıntısından boğuluyoruz. Sayın başbakan sefalet edebiyatı yapmayın diyor. Bir şey yaptığımız yok. İçimize düşenlere ilgisiz bir düşmanlık besliyoruz. Bizi kimse anlamadı biz de kimseyi anlamıyoruz.

-Oğuz Atay, Günlük

 “Ah, bayım,” diyordu adam, ”mesele kötü insan olmak değil; ama ışığı yitiriyor insan.” Evet, ışığı, sabahları, kendini bağışlayan kişinin o kutsal masumluğunu yitirdik biz.

-Albert Camus, Düşüş

Karanlık bir umutsuzluğun tortusu, sık sık deri değiştiren bir yılan gibi, bütün bir gece boyu yüreğime çöreklenmeye çalıştı. Aynı anda hem üşüyerek, hem terleyerek açtım gözlerimi. Düşle gerçeğin kıyısında, terk edilmiş bir sabah iskelesindeyim. Ve yola çıkma saati olmalı, ama nereye? Buğular içindeydim. Kızgın taşlarıma değdikçe ağır ağır sise dönüşen gözyaşlarının çiğleriyle örtülü yüzüm. Deniz gövdemi yalıyordu ve ortalıkta kimse yok. Gene yapayalnızım.

-Onat Kutlar, Yeter ki Kararmasın

'Sen evleri görmedin, evlerdeki yalnızlığı nereden bileceksin?

İlhan Berk

  sesimi yükselttim ve hiçbir noktaya, hiçbir dünyaya ait olmadığımı söyledim.çizgim mizgim, eksim artım, solum sağım yok, dedim meraklı salaklara. yalnızca ben varım, bir imgeye, bir sözcüğe yansımış bir suret olarak, yalnız ben.
işte bu kadar.

  Ferit Edgü / Avara Kasnak

 Belki an gelir tanırım kendimi,
Bir güvercin, yuvarlanan bir taş belki.
Salt bir sözcük eksik işte!! Nasıl ansam kendimi?
Başka bir lisanda mesken tutmadan.

Affedilmeyecek bir şey olsa bile, ben kendimi hep dağıtmak, yanıltmak, yitirmek istiyorum.

/Ingeborg Bachmann, Nasıl Ansam Kendimi?


 Benim kurallara, geleneklere, yasalara ve halkın düşünce ve inanışlarına karşı gelmeyi ne kadar sevdiğimi bilemezsin; ama benim ayaklarımda beni sınırlayan zincirler var. Benim ruhum, vücudum ve bütün davranışlarım anlamsız ve zayıf sosyal yasalar çerçevesinde mahpus kalmıştır ve ben sürekli, ne olursa olsun alışılagelmişliklerin bir adım ötesine geçmem gerektiğimi düşünüyorum. Ben bu sıkıcı ve kayıtlar ve kurallar dolu hayatı sevmiyorum…


-Furûğ-ı Ferruhzâd,

 Herkes elinden geldıği ölçüde yaşar. Nedir zaten yaşamak dediğin? Garip değil mi yaşamımızı nasıl kurduğumuz? Bir iplik parçası, bir çivi, bir mantar, bir kâğıt, bir paçavra, biraz toz, birkaç hiç... Bir araya gelir bunlar, adı "bir yaşam" olur.

/Bilge Karasu, Göçmüş Kediler Bahçesi

 Bana göre yapılmamış, benim için düzenlenmemiş bir dünyada yaşıyorum.

-Tomris Uyar, Yaz Düşleri Düş Kışları



                          

8/18/2014

Üçüncü Defter



 18 Ekim 1917. Geceden korku. Gece olmamasından korku.

19 Ekim. Ruhsal bir savaşımda, kendinin olanla dışarıdan geleni birbirinden ayırma saçmalığı (çok ağır bir söz).

Mutlak olana göre bütün bilim, bir yön-tembilimdir. Öyleyse, su götürmez biçimde yöntembilimsel olandan korkmaya gerek yok. İşe yaramaz bir kabuk; ama Bir Olan'ın dışında bütün öbür şeylerden fazla bir şey değil.

Hepimiz bir savaşı sürdürüyoruz. (Eğer, temel sorunun saldırısına uğrarsam, silahlarımı almak için arkama döner, ama silahların hangisini seçeceğime karar veremem ve hatta seçebilsem bile, bana ait olmayan silahlan seçmeye yazgılıyım, çünkü hepimizin silah deposu aynı.) Sadece kendime ait bir savaşı sürdüremem; eğer bir kere özgür olduğuma inansam, eğer bir kere çevremde hiç kimseyi görmesem, çok geçmeden bunun, benim o kadar çabuk kavrayamadığım ya da hiç anlayamadığım genel durumun bir sonucu olarak üzerimdeki görevi üstlenmek zorunda kaldığım ortaya çıkıyor. Bu, hiç kuşkusuz, savaşta öncü ve artçı süvarilerin, pusuya yatarak ateş edenlerin, savaşın tüm alışkanlık ve anormalliklerinin olduğu gerçeğini dışlamaz, ama hiç kimsenin bağımsız savaş sürdüremeyeceği gerçeğini ortaya koyar.

Kendini beğenmişliğin aşağılanması mı? Evet, ama aynı zamanda gerekli ve hakikatle uyum içinde bir yüreklendiriş.

 Doğru yoldan sapıyorum. (Aforizma 1)

Kendini beğenmişlik ve kibirlilik patlamalarından sonra her zaman derin bir nefes alın. Der Jude'daki1 hikâyeyi okurken alınan haz. Kafesindeki sincap gibi. Devinimin neşesi. Darlıktaki umutsuzluk, direnmenin çılgınlığı, dışarıdaki huzur karşısında duyulan perişanlık duygusu. Bütün bunlar gerek aynı anda, gerekse art arda, o son anın kepazeliğinde yine bir arada olacak.

Bir ışık huzmesi kadar mutluluk.

İnsanın evreni kendince kavrayışının izlediği yol ve bu yolun ayrıntılarını hatırlamakta belleğinin zayıflığı kötüye işarettir. Bir bütünün yalnızca parçalan. Nasıl oluyor da böylesine büyük bir ödeve el atabiliyorsun, nasıl oluyor da bu ödevin yakınlığını hissedebiliyorsun, hatta varlığını düşleyebi-liyorsun, hatta bu düş için yalvarabiliyorsun, yalvarma sözcüğünün harflerini öğrenmeye cesaret edebiliyorsun, karar anı geldiğinde, kendi bütünlüğünü atılacak bir taş gibi, ya da öldürecek bir bıçak gibi kendi avucunun içinde toplayamamışken? Öte yandan: Sıkıp yumruk haline getirmeden önce insanın ellerinin içine tükürmesine de gerek yoktur.

Avuntu vermeyen bir şey düşünmek mümkün mü? Ya da, daha doğrusu, avuntudan eser taşımayan avuntusuz bir şey? Bilmenin kendisinin avuntu olması çıkar yol olarak görülebilirdi. Yani insan pekâlâ şöyle düşünebilir: Kendini kaldırıp bir kenara koymalısın, ama yine de bu bilgiyi yanlışlamadan, onu artık biliyor olmanın bilinciyle, bir insan kendini koruyabilir. Bu gerçekten de bir kimsenin kendi saçlarından tutup kendini bataklıktan çekip çıkarması demektir. Fiziksel dünyada saçma olan bir şey, ruhsal dünyada mümkündür. Orada yerçekimi kanunu yoktur (Melekler uçmaz, yerçekimi kanununun üstesinden gelmek zorunda değildirler, sadece, bundan daha iyisini düşünemeyecek olan maddi dünyada yaşayan bizlere böyle görünür), kuşkusuz bu bizim algılama gücümüzün ötesindedir, ya da ancak çok yüksek bir düzeye varınca akla uygun bir şeydir: Diyelim odama ilişkin kendi bilgimle karşılaştınldığında kendi öz-bilgim nasıl da dokunaklı bir yetersizlik içindedir. (Akşam.) Niçin? Dış dünya gibi, iç dünyayı gözlemlemek diye bir şey yoktur. En azından tanımlayıcı psikoloji, bir bütün olarak ele alındığında, antropomorfizmin bir biçiminden, kendi sınırlanmızdan çöplenmekten başka bir şey değil. İç dünya sadece yaşanabilir, tanımlanamaz Psikoloji, maddi dünyanın tanrısal düzlemdeki yansımasının anlatımı, daha doğrusu, kendi maddi doğamızın içinde sırılsıklam olan bizlerin tasarladığı bir yansımadır. Anlatımdır, çünkü gerçekte yansıma yoktur, ne yana dönersek dönelim gördüğümüz yalnızca dünyadır.

Psikoloji sabırsızlıktır. (Aforizma 2)

Don Kişot'un şanssızlığı hayal gücü değil, Sanço Panza'dır.

Mavi Oktav Defterleri

8/16/2014

Sema Mortiz

Beni bir sarmaşık büyüttü belki de

          

Yan yana başlarımız





Yan yana başlarımız yastığın üstünde,
Neyi seyrederiz gözlerimiz yumulu!
Yaklaştır kuşlarını uçurmuş yüzünü,
Tut yüzüme ve avuçlarıma uzan ki,
Ey kısır ayna, yalnızlığımın benzeri,
Büyüsün memelerine kurduğum yapı!

Bir değirmen döner aramızda. Uğuldar
Kanatları gecemde, gıcırdar ipleri.
Süzülürüz, dalgın, zaman dışı düzlükte.
Bir kente varır yol: köprüsü var, geçilmez,
Otları var, biçilmez. Acıdır suları,
Bir tas içilmez. Bilinmez haritada yeri.

Buluruz, kaybederiz, yeniden yaşarız.
Uyuruz çok kollu, çıplak tanrılar gibi.
Yanaşır borda bordaya gemilerimiz,
Sıçrarız. Biz miyiz, yoksa başka biri mi!
Böyledir o, soy kısrak, silkinir ve koşar
Güneşe, bilenmiş bıçaklarıyla diri.

Yan yana başlarımız yastığın üstünde.
Açmış ellerini umutlara, bırakmış.
Yüzer saçlarının gölünde dudakla diş.
Unutulmuş bir bacak bulurum kumsalda
Düşlerle kıpır kıpır. Gündüzden biçtiği
Çavdarı öğütür, döndükçe değirmeni.

8/07/2014

Karise Eden - It's A Man's World

                          

Uykusuz geçen üç gece,ağrıyan iltihaplı eklemler ve şifa gibi bir ses , afiyetle efendim

Günler




1. Gün

İsmet Paşa ne demişti Lozan’daki çiçekçi kıza,
Dünyada ne varsa, iste onu demişti.
Doğru mu, bilmiyorum; ama İsmet Paşa, Lozan’da bir çiçekçi kızla ilgilenmiş. Çok inandığım biri söyledi geçende. Kızın hâlâ yaşıyor olduğunu da söyledi. Doğru olsun, olmasın, burada söz konusu olan artık benim gerçeğimdir. Yukarıdaki iki dizeyi de bunun için kurdum. Bir şiirin ilk iki dizesi olacaktı. Geliştiremedim. Ama, sanırım, bugün yerini buldu. Söze o iki dizeyle başladım.
Yine sanırım, bu yazı biçimi bana uyacak. Uyarsa yaşadığım sürece akıp gitsin. Adını sonra koymalıyım. Neye dönüşecek, belli değil. Biliyorum, sürekli yazmak bir serüven, yazmaksa bir tören. Günce değil. Tarihler belirsiz. “1.gün”, “2.gün”… ayırma çizgileri olarak da kabul edilebilir. Yine de günce. Çünkü her gün yazacağım. “3.gün”den sonra “6.gün”e geçmişsem, demek ki aradaki iki günü de yazmışım, ama yayımlamayı uygun görmemişim. Onlar yayımlandığı gün ben hayatta olmamalıyım.
2. Gün

Ece Ayhan’ın 2,3 yıllık Bodrum serüveni bitti. Dün Tevfik Akdağ’la, önceden kararlaştırdığımız gibi onun Kızıltoprak’ta kaldığı eve gittik. Sonra Edip Cansever geldi, daha sonra İlhan Berk. Dük dö Cebeci geldi, çörek getirdi. Beyaz dergisinden iki genç arkadaş da oradaydı. İlhan, Edip, Ece, Tevfik, ben, hepimiz birbirimizi yaklaşık otuz yıldır tanırız. Ama, baktık, gerçekten beşimiz ilk kez bir araya geliyoruz. Bunun önemli bir olay olduğuna karar verildi: Çay, bira, rakı içildi. Siyasadan, şairlerden ve her şeyden söz edildi. Ece Ayhan’ın kitabı Almancaya çevrilmiş.

İstanbul’a yerleşecek yine. Bir yayınevinde ya da reklam kurumunda çalışacak. “Bizans’ına kavuştun” diyorum. Hafifçe gülümsüyor.
Ben iki biliyordum, beş ameliyat geçirmiş. Boynunu gösteriyor. Bir damara bir aletle mi ne, ek yapmışlar. Adını da söylüyor: “Yedeği de var, isterseniz göstereyim.”
Ece, Siyasal’a girdiği yıl (1953 – 1954) ben sondaydım. Bir iki yıl önce Milliyet Sanat’ta birinci sınıfta kaldığını yazmıştım. Bir süre sonra bunun böyle olmadığını belirten bir mektup almıştım ondan. Dün de söyledi. Burs alabilmek için o yıl çok çalışmış ve derece tutturarak geçmiş.
3. Gün

Toprağın Habil’i kabul ettiği
Şüphesiz yüzünün yumuşaklığından.
Seyrani
5. Gün
İmriülkays 889 yılında Ankara’da ölmüş. Bunu öğrenmek kolay anlatılamaz bir duygu uyandırdı bende. Ankara’yı daha mı çok sevmeye başladım? İmriülkays’ı daha mı yakın görür adam oldum kendime? Beklenmedik bir haber, bin yıllık da olsa, kimi zaman kişiyi coşku içine atabiliyor. Ankara iyi bildiğim, çok sevdiğim bir kent. İmriülkays’ın bildiğim şiiri ise ikiyi, üçü geçmez? Adının bendeki ağırlığı sandığımdan da fazlaymış Ölümünün trajik biçimi de etkiledi herhal. Belki de, Ankara ve İmriülkays’ı yan yana görmek etkiledi. Ancak başka benzerleri de ortaya çıkınca görünür kılınacak bir duygu. Hitit Güneşi’nde Yedi Askı şairinin rengi de var artık.
6. Gün
Nicedir Hüsnü Aşk delisiyim. Abdülbaki Gölpınarlı’nın yazı çevirisinin de yardımıyla bu kitabın metni üzerinde dört yıldır mutlucana dolanıp duruyorum. Sanırım, Abdülbaki Gölpınarlı Divan Edebiyatı Beyanındadır’ı yazmaya otururken biraz da Şeyh Galip’ten cesaret aldı; onun Hüsnü Aşk’taki divan şiiri eleştirisini çıkış noktası olarak gördü.
Şeyh Galip bir Divan şairi midir? Değil. Divan’a bağlıdır, onun içinde yetişmiştir. Ama Divan şiiri Şeyh Galip’le en azından bir ters akıntı kazanır. Mazmunlar yiter onun şiirinde, bir bakıma, kişiselleşerek basmakalıp çerçevelerinden kurtulur; orda burada bugünkü imgeler baş gösterir.
Şeyh Galip 42 yaşında ölmüş. Bu kısa hayatında çok özgün bir şiirsel çıkış yapmış: “Kıyamet cilvesi” bir çıkış. Ayrıca değil, şiirinin içinde bir poetikası var: Türkçeci; namaz dualarını bile, herkesin kendi diline göre okuyabilmesi görüşüne katılıyor. Didaktik şiire iyice karşı. Bunun için de en çok Nabi’yi eleştiriyor. Nef’i’nin yalnız adını anıyor. “Yeni söz” yolları açma çabasını, İran şairleri dışında, yalnız Fuzuli’de buluyor. Ona göre bozmak da, yapmak gibi doğal karşılanabilmeli.
Şeyh Galip’in çok süslü olduğunu ileri sürenler olabilir. O süse bir daha baksınlar. Çıldıran bir süs! Süs çıldırdı mı, süs değildir artık. Belki de bundan, betimleme lirizme çok çabuk dönüşür onda.
Orhan Veli eski şiirimizin serüvenini de gerçekten çok iyi incelemiş. Yahya Kemal’i değerlendirdiği bir yazısında, Şeyh Galip’le onun arasındaki yüz yılı (Tanzimat, Servetifünun, Fecr-i Ati, Milli Edebiyat) şiirsel planda bir “boşluk” olarak gördüğünü anımsamıyorum.
Behçet Necatigil “son büyük Divan şairi” diyor onun için. İlk modern şairimiz neden olmasın?
“Bir taze edaya kailiz biz.”
9. Gün
Dağlarca, pencerenin önündeki masada bir başına oturuyordu. Çantasını yanındaki sandalyenin boynuna asmış. Sırtında bej bir ceket. Son günlerde giyimine ayrı bir özen gösteriyor. Saçlarının, özellikle de kaşlarının ağarması yüzüne ayrı bir anlam, bir yumuşama getirdi. Gözlerinin bu kadar mavi olduğunu, bakışlarının bu kadar ışıltılı olduğunu yeni ayrımsıyorum. Kar, gölü ışıldattı. Bütün bunlara karşın, sözleri eskisinden çok daha iğneli.
Ama neşeli bugün.
“Bütün şehitler toplumcudur” dizesine dayanan bir şiir üzerinde çalışıyormuş. Yazdığı bölümü birkaç kez okudu. “Bu şiir” dedi, “benim için çok önemli. Bütün şehitler toplumcu olunca, gericilerin elinden her şeyi almış oluyorum. Çünkü onlar yalnız şehitlere bel bağlamaktalar.
Bir gün şöyle demişti: “Evet, toplum kendi yönetim biçimini kendi kurar. Ama hangi toplum? Bugünde dünkü.”
Dikkat ettim, Dağlarca içki içerken kontrolünü hiç yitirmediği gibi, belli bir dozdan sonra sanki ikinci bir kontrol daha kazanıyor.

11. Gün

Ben laubali giderim.
Eşrefoğlu

12. Gün

Bir yerde okumuştum: “İnsan, yererken aptal, överken zekidir.”
Yapıcı eleştirilerden yana söylenmiş bir söz bu. Abartılmış da olsa bir gerçek payı taşıyor. Sözgelimi Saint-Beuve övdüklerinin çok büyük bir bölüğünde haklı, yerdiklerinin çok büyük bir bölüğünde haksız çıkmıştır.
Ama bir de büyük sanatçıların birbirlerini en acımasız biçimde yermeleri var. Michel Ragon’un Günümüzün Resmi adlı yapıtında bunun çok örneğini gördüm.
Velázquez, sık sık Raffaello’nun yapıtından “hiç” hoşlanmadığını söylermiş. Şu yargı Greco’nun: “Michelangelo saygın bir kişi, ama, ne yazık, resimden yana hiç nasibi yok.”
Baudelaire, Delacroix’nın “yalnız kendi yaptığı resmi bildiğini”, bu bakımdan onun sanat üzerine düşüncelerini izlemenin kişiyi çok yanlış yıllara götüreceğini söylemiş. Delacroix bunun acısını sonunda çıkarmış. Delacroix ayrıca sürekli olarak Ingres’i aşağılayıp durmuş.
Manet, “söyle şu Renoir resim yapmayı bıraksın” diye Monet’yi haberci yollamaya kalkmış; Cézanne’ın yapıtı için de, önüne gelene, “şu iğrenç resimleri nasıl sevebilirsiniz?” diyerek çatarmış.
Cézanne’ın da, gördüğü ilk Van Gogh imzalı tablo karşısında yargısı: “Akıl hastaları sergisinden mi?”

13. Gün
Ansiklopedide, Baudelaire maddesinin çevirisi elime geçti. Çevirmen, Les Fleurs du Mal’e “Kötülük Çiçekleri” demiş. Gerçekten kitap son yıllarda Türkçede daha çok o adla anılmaya başladı. Önceki yıllarda “Şer Çiçekleri” diye çevrilmişti. Meydan Larousse’ta, “Elem Çiçekleri”. Ben de yıllar önce “Ağu Çiçekleri” diyordum.
“Elem Çiçekleri”, Les Fleurs du Mal’in içeriğinden çok uzak. Öbürlerinin de o içeriği tam karşılamadığı kanısındayım. Yapıt bütünüyle ele alınınca, “mal” sözcüğünde yara, suç, tuhaflık, şeytansılık, aşağılanmışlık anlamları bir araya geliyor. Bunlara büyük ölçüde “spleen” sözcüğünün anlamını da eklemek gerekir. En iyisi, diyorum, Öz Türkçe bir ad aramak. Sonradan yaratılmış bir sözcük.

14. Gün
Halklarını anlatmak isteyenler
Başka halkları anlattılar;
Kendilerini anlatanlar
Yalnızca kendilerini anlattılar
15. Gün
Celal Sılay ile Dağlarca arasında başlangıçta ortak noktalar vardı. Bunlar Necip Fazıl etkilerine bağlanabilir. Ancak etkiler Celal Sılay’da daha derin ve daha doğru nitelikteydi. Dağlarca, doğa içinde, hatta doğanın bir parçası gibi devindiğinden, Necip Fazıl’ı kısa süre içinde dışladı, hatta yadsıdı. Celal Sılay kent içinde deviniyordu. Necip Fazıl’ı bu yüzden uzun bir süre daha şiirinde taşıdı. Sonunda somut düşünceyle kurtuldu ondan. Ama Dağlarca, Orhan Veli’nin, dışında ve “karşı olmadan” karşısında yerini alırken, Celal Sılay “dışında gibi”, ama arkasında yürüdü. Dergi çıkardığı yıllar Celal Sılay’ın şiirde uzun bunalım yıllarıdır. “Cemile’nin Elleri” gibi güzel şiirlerine karşın kuramadığı biçimi “Dön Döne Döne” de yakaladı. Sonunda kendine benzeyen şiiri bulmuştu. Ne yazık ki ölüm de oralarda bir yerdeydi.
1 Ekim 1984

17. Gün

Madam Krizantem’i okumadım. Çok eskilerde, ortaokul yıllarında, Türkçe çevirisini bir kız arkadaşımın elinde gördüğümü anımsıyorum. Kapağında Uzakdoğulu bir kadın çiçekler arasında duruyordu. Daha doğrusu kadının yüzü İngiliz falan gibi de, saç biçimi ve giysisi Uzakdoğulu. Ordan olacak, krizantemi hep bir Japon çiçeği olarak bilmişimdir. Bir süre sonra krizantemin, kasımpatı olduğunu öğrenmem bunu değiştirmedi. Krizantem hem o kitap kapağının, hem de kitabını elinde gördüğüm kızın ortak anısı olarak kaldı. Kızla aramızda söylenmemiş sözler vardı.
Hiç söylenmeden kaldı o sözler. Meğer kasımpatı da bir Akdeniz bitkisiymiş; başka yerlerde pek yetişmezmiş. Böylece krizantemin söylence yanı bitti. Krizantemle kasımpatı üst üste geldi, çakıştı. O resimdeki kadını görsem tanımam artık. Kızla da bir gün Uzakdoğu’da rastlaşma “olasılığı” sıfıra indi. Zaten onu da bugün görsem, tanıyamam ya!
Krizantemin eski şiirsel yükü biraz azaldı. Buna karşılık kasımpatı biraz öne geldi.
O kız mutlaka İstanbul’dadır.
Sırada kamburunu çıkararak otururdu. Uzun süre, öyle oturan kızlar bana güzel gelmiştir.
Bütün bunlar bugün oldu; bugün öğrendim krizantemin Akdeniz bitkisi olduğunu.
Bunalım temaları, krizantemler.
Kasımpatılar, güzünç altları.
18. Gün
Divan şiirinin de lanetleri var. Tanzimatçıların adamakıllı rezil ederek gördükleri bu şairler için onların yorumu bugün de geçerli. Büyük Divan İmparatorluğu’nun Mehmet Reşat’ları, Vahdettin’leridir onlar.
Oysa, sözgelimi senli benli havasıyla İzzet Molla az bir usta mıdır? Mehmet Akif, Vasıf’tan az şey mi öğrenmiş?
Lanetlilerin en ilginci, kuşkusuz, Sümbülzade Vehbi. Çağdaşlarınca bile “şehvani bir iblis” olarak anılan bu sanatçı, Divan şiirinin tıkanan yolları arasında bir anti-şiir geçit arar. Çok seyrek olarak bulur da (bana bu kadarı yetiyor). Cinsel konulara “avam”ca yaklaşması edebiyat tarihçilerinin edep duygularını örselemiş, diyorum.
Vehbi’nin yaşadığı çağda artık Divan şairi olunamazdı. Tıkanan şiir beğenisizlik yaratır. Bu yargı, tıkanma noktasından sonra ortaya çıkıp, o şiiri sürdürmeye çalışanlar için her zaman doğrudur. Beğenisiz bir Baki olmak düştü Sümbülzade’ye de.
Nedir beğeni? Güzel olanı şıp diye buluvermeyi sağlayan görgü bütünü. Evrenseldir beğeni. Bir sanat dalının yalnız bir kolundan tat alanlar, öbürlerini hiçleyenler, belki o alanda uzmanlaşabilirler, ama beğeniye ulaşamazlar. Ali Nihat Tarlan, tattığı şarabın yalnız eskiliğini anlayan bir “çeşnici”dir. Buna karşılık İsmail Habib Sevük’te, her şeye karşın bir beğeni oluşmuştu.
Ahmet Haşim çok güzel şiirler yazdı; öyleyken, yazılarından anlaşılıyor, tam bir beğeniye ulaşmış değil. Yahya Kemal’de ise beğeni doruk noktasında. Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı tam anlayamadım. Yalnız kendi şiirinin beğenisi mi var onda? Şöyle diyebilirim! Bencillik beğeniyi aşıyor.
Beğeni deyince günümüz sanatçı ve yazarları arasında hemen aklıma gelen birkaç adı sıralayabilirim: Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday, Vedat Günyol, Oktay Akbal, Fethi Naci, Mehmet H. Doğan, Memet Fuat, Muzaffer Erdost, İlhan Berk, Ahmet Arif, Arif Damar, Turgut Uyar, Edip Cansever, Ece Ayhan, Ferit Edgü, Demir Özlü, Can Yücel, Doğan Hızlan, Tomris Uyar, Enis Batur… Liste uzayabilir.
Ama bunların bir bölüğü açık konuşmaz.
19. Gün
Oktay Rifat’ı bir ara en çok etkilen şair Jules Supervielle olmuş. En azından, Oktay Rifat çok sevmiş o şairi. Ama hiçbir yazısında sözünü ettiğini anımsamıyorum.

22. Gün
Azimkâr Sokak – 13, Aksaray: 1957’de, Kemal Özer’in adresi böyleydi. Aradan yirmi yedi yıl geçtiği halde aklımda kalmış, o yıllarda belleğim çok sağlamdı. Bugün çok kişiye göre yine sağlamdır ama, eski durum yok artık. Adresleri, telefon numaraları bir yere yazma gereği duymazdım. Belki de tanıdığım kişilerin, bildiğim adreslerin, telefon numaralarının o günlerde daha az oluşundandı bu. Ne olursa olsun, bellek zamanla zayıflayınca, yükünü çekememeye başlayınca, bu kez kişi bir şeyi not edinme alışkanlığı ediniyor. Notlar başlayınca da, bellek ayrıca bir körelme sürecine giriyor.
“Belleğim ey incelikli kadırga”.
Kemal Özer’in Düşün dergisinin Ekim 1984 tarihli sayısındaki şiirinde bir sıcaklık buldum. Öyle çok özgün bir şiir diyemem. Ama, nasıl anlatmalı, bir dolaysızlık var. Kemal Özer’de bir tazelemenin ilk saklısı gibi geldi bana. Gerisini bekleten hiçbir şiir yabana atılamaz. İsmail Uyaroğlu’na da okudum. O da aynı kanıda olduğunu söyledi. Kemal, sanki, kişisel bir yol ayrımında, şiirinin iki ayrı evresini bir kavşağa getiriyor. Şattülarap tadı var bu şiirde.
Kemal Özer, kendisi de bilmez belki, son yıllarda “Soğuk Şiir”in (Poésie froide) Türkiye’deki temsilcisi gibiydi. Soğuk diyorsam, sıcağın karşıtı soğuk değil buradaki. Soğuk şiir, 1973’te, dört Marksçı şairin (Jean-Christophe Bailly, Serge Sautreau, Yves Buni, André Velter) kurduğu bir akım: Gerçeği çırılçıplak, soğuk bir katılıkla ele alır, her türlü retorikten kaçar ve güncel siyasal konular içinde devinir.
Kemal Özer’in güncel’i ve siyasal’ı birleştirmek isteyen şiiri de bu planda göründü. Yine de, onda doğrudan siyasal konu değil, siyasal katsayısı artabilecek hayat görünümleri öndeydi…
Hey Kemal, hey! İşte şimdi başladın “yaşamı savunmaya”, daha doğrusu yaşamla altüst olmaya!
22. Gün
İsmail Gümüş’ün Boşnak Türküsü’nü Sabahattin Ali Öykü Yarışması dolayısıyla üç dört yıl önce okumuştum. Bu kez de kitaplaşmışını daha az olmayan bir tatla yeniden okudum.
Vecihi Timuroğlu’nun Minnacık Kadın’ını da öyle. Vecihi’ye Kötümser Enver’le haber salmıştım, bize gelin diye. Hiçbir haber çıkmadı. Şu var: Vecihi entelektüel olduğu için yerel dile o kadar yaslanmamalı.
23. Gün

“Söz Yitimi”ni bitirdim. “Dilekçe”yi de kurtardım sayılır. Birincisi Tanım’a. İkincisi Düşün’e.
Bende felaketler ve şiirler çift gelir. Ne yazık ki, aşklar da hep öyle oldu.
Nasıl olmuş da Simürg sözcüğünü bugüne dek şiirime sokmamışım. Büyük bir eksiklik bu. Hatta, rezalet! Simürg.
İzmir’de yayımlanan Yamaç bayağı hareketli bir yayın organı olmuş.
26. Gün
Blucini düşündüm. Blucin en doğal ve en dolaysız bir iletişim aracı. Temel bir gereksinimi karşıladığı için de sağlıklı. Demokratik.
Günümüzde Esperanto’yu en çok o temsil eder.
Sonra müzik gelir. Dans.
Dut ve ipek eskidendi.
Dünya dilleri yavaş [Osmanlıca, Rusçada İngilizce spor terimleri, Dictionnaire des Mots Nouveaux (Yeni Sözcükler Sözlüğü), Yaşar Kemal Sözlüğü, Franglais, boyuna dolup boşalan argo’lar, çizgi roman, karikatür].
Çin köpeğiyle İskoç köpeği aynı dilde mi havlar? Öyle havlamıyorsa, biz insanlar için ne aşağılayıcı bir sonuç!
Her tiyatro oyuncusu iki yıl pandomim stajından geçmeli.
Kıravat başka şeye dönüşmeli. Ne gereği var ceket yakalarının.
Şapka zaten öldü.
“İstanbul lirası”. “Para yılanı”.
Stella Artois, en eskisi Belçika biralarının.
27. Gün
Bir ressam kendine “naif ressamım” der mi?
28. Gün

Anthony Simmons’un TV’de “İyimserler” adıyla gösterilen filminde Peter Sellers’in yarattığı kişi, bana rahmetli Vedat Üretürk’ü anımsattı. Vedat o kişinin başlangıçta tersi gibiydi, sonra düzü ve suskunu olmuştu. Suskun mu, ne suskunu? Konuşmaktan tat alırdı.
Yeni tanıştığımız yıllarda (1957), Kumkapı’ya gitme tutkusu vardı Vedat’ta. Kime, nerede rastlarsa, alır oraya götürürdü. İçkievine değil, çayevine.
Çay bardağını avucunda gizler gibi sımsıkı tutar, yudumlarken elini kaldırmaz, başını bardağa götürürdü. Orda saatlerce oturmuşsunuzdur. Yüzünüze pek baktığı da olmamıştır. Öyle denizi seyrettiği de yoktur. Bütün bu birliktelik içinde iki ya da üç laf etmiştir: Edip’i görüyor musun? Senin o maliyeci arkadaşın hâlâ Ankara’da mı? Fransızcada uzun cümleden korkmam; benim derdim kısa cümlelerle…
Onun yanında, böyle saatlerce hiç konuşmaksızın, göz göze bile gelmeksizin oturmaktan canım sıkılmazdı. Aynı masada, ayrı şeyler düşünür, bu arada sonsuz çay içerdik. Bizi bir arada tutan şeyin ne olduğunu bugün de çözümlemiş değilim.
Son yıllarda Vedat’a bir hareketlilik gelmişti. Peter Sellers’in düzü burada başlar. Fıstıkağacı’na, Vedat’a yemeğe gitmişiz; Vedat bizi eve geceyarısı kayınbiraderinin kamyonuyla gönderiyor. Kayınbiraderine güvenmediği için kamyona kendisi de biniyor (yer olmadığından, arkasına). Vedat küçücük aylığıyla üvey kızına bale dersi aldırıyor. Vedat, Galata Kulesi’nin hemen duldasında “pis” bir meyhane bulmuş. Vedat, İlhami Bekir’e sert çıkıyor (Afrika Aslanı İlhami Bekir ki, “Değişmez Başkan”). Vedat yetmiş yaşında gösteriyor. Vedat, “Halis Özgü” yayınevinde forması 750 liradan çeviri yapıyor, ona göre “iyi para” bu.
Muhasebesinde çalıştığı Teknik Üniversite’deki profesörlerin bilimsel kitaplarını beş on kuruş karşılığında yazı makinesinden geçirirdi. Sanırım, bunların metin bölümlerinde Türkçe yönünden oynama hakkı da tanınmıştı kendisine. Bu işte biraz fazla mı ileri giderdi?
Çevirmendi. Ama yayınevlerinin çoğu kitap ısmarlamazdı ona. Asıl sorunu buradaydı. Şöyle bir çare bulmuştu: Çevrilecek bir kitabın adı edilmeye başladı mı, hemen onu yarısına kadar çevirir, koltuğunun altına alır, Cağaloğlu’nda dolaşmaya başlar. Önceden bütününü çevirdiği kitaplar da vardı. Asıl özlemi eksiksiz bir Villon çevirisi atmaktı ortaya.
Çeviride olağandışı uçlara giderdi. “Madame”a bayan dendiğine göre, “mademoiselle” bayancık sözcüğüyle karşılanmalıydı. Bir ara özel adları da Türkçeleştirme yoluna saptı. “Monsieur Pierre” yerine, “Bay Kaya” demek gibi. Böylece, elbet, “Mademoiselle Marquerite” de, “Bayancık Papatya” oluyordu. Sonradan vazgeçtiği bu yöntem onda öyle bir tutkuya dönüşmüştü ki, kendisini uyarmaya cesaret edemezdik. Kırılırdı.
Kanser götürdü Vedat’ı. Son günlerde yüzü ölü yüzüydü.
29. Gün
Güzel şiir? Bir yeri güzelse, o şiir güzeldir. Ama geri kalan bölümleri de ortalama düzeyi tutturmalı. Zaten öyle olur. O bir kıymık güzelliği yakalayabilen kimse, daha alt düzeye istese de inemez. Bu konuda rastlantı olamaz. Ama aynı şiirde.
Güzel kadın? Güzel kadın biraz başka benim için. Her şeyi güzel olacak, öyleyken bu güzellik ufak bir noktada aksayacak (burnunun çok küçük ya da çok büyük olması gibi). Yani bir kıymık çirkinlik taşıyacak.
15 Ekim 1984
35.Gün
Bağırdım kan gibi aktı sesim.
Özdemir Asaf’ın bu dizesini çok sevmiştim. O sıralar Haydarpaşa Lisesi’ndeydim. Şiir, Necip Fazıl’ın Büyük Doğu’sunda yayımlanmıştı. Aylarca oyalandım onunla. Daha sonra, 1950’de, Siyasal’a götürdüm. Yeni arkadaşlara sevdirmeye çalıştım. Bir o dizeyi, bir de yine Özdemir Asaf’ın Kaynak’ta yayımladığı “Eskimo Şiiri” çevirilerini.
Özdemir Asaf’la, 1955’te, belki de biraz daha sonra, İstanbul’da tanıştık. Dünya Kaçtı Gözüme’nin kapak baskısı için uğraşıyordu; Cağaloğlu’ndaki ufak (ama lüks) “Sanat” Basımevi’nde. Boyuna o dizeyi söylüyordum ona. Benimle yakından ilgilendi. O dize… çoktan dışına çıkmıştı o dizenin. “Boş ver onu.” Belli etmiyordu, önemsemez gibiydi de, ama yeni bir kuşağın belirmesinden iyice rahatsız olduğu her halinden belliydi. Kibarlığı bunu sadece tedirginlik düzeyinde tutmaya çalışıyordu.
Dünya Kaçtı Gözüme, onun mistisizmden “kabalistik” bir dünyaya doğru hızla yer değiştirmeye çalışmasının bir ürünü: Acemi ve beklenmedik bir dışadönüklük, utangaç bir adamın birdenbire çadır tiyatrosunda en güldürücü rolleri üstlenme çabası.
Daha sonraki kitaplarında bu çizgide rahatlamasını bildi.
Bence özgün olamadı, ayrık’lığın tatlarını yaşadı.
Kimsenin okuru, Özdemir’inki kadar türdeş değildir, diyorum. Bütün okurları birbirine benzer; şiir sevmezler, yalnız onun şiirinden tat alırlar; sofra beğenisini görselleştirmişlerdir; kış turizminin bağnaz müşterileridirler.
Özdemir’in lirizmi terk ettikten sonraki şiirlerinden lirizmi süzmek isterler. Onun şiirini okurunun yüzüyle çözmeli.
Bir Ziya Osman, bugün bir çeşmedir, oralarda bir yerde yaz kış akar durur. Yarın da akacaktır. Yanı başında şadırvanı bile vardır.
Özdemir Asaf’ın şiiri, usta bir tiyatro oyuncusunun, ölümünden sonra da aklımızdan silinmeyen rolü gibi.
Yetenek tersyüz edilemez öyle her zaman.
36. Gün
Hep anılar çıkıyor karşıma. On yıllık, otuz yıllık, kırk yıllık anılar. Bu da, bu sayfaları salt bir “anılar defteri”ne dönüştürebilir. Tersini yapıp “güncel”e sarılmak var. O zaman da bir eleştiri günlüğü ya da bölük pörçük bir kronik çıkacak ortaya. İkisinden de kurtulamayacağıma göre, en iyisi, ikisinden de korkmamak. İş nereye varırsa varsın.
37. Gün

“Tarihin sorgu yargıcı”: Zola.

38. Gün
Edip Cansever için değerli taşlar üstüne ayrıntılı kaynak arıyorum. Ancak şu âna kadar pek bir şey bulabilmiş değilim. Değerli taşların nitelikleri, önemli taşların öyküleri (herhal en çok burası gerekli ona…) Walt Disney’in çocuk ansiklopedisi (Bilgi Dünyasına Yolculuk) dışında hiçbir kaynak yok. Oradaki de Edip’in işine yaramaz. Yine de öğütledim kendisine.
Sanırım, değerli taşların öykülerini çıkış noktası olarak alan bir uzun şiir yazmak istiyor. Yakışır.
Edip’in Kapalıçarşı’daki antikacı dükkânını düşünüyorum. Sandal Bedesteni’nde. Ortağı Jak alt katta çalışır, Edip de penceresiz, hayır, tersine davlumbaz izlenimi uyandıran bir pencereden ibaret üst katta şiirle becelleşirdi. Masası her dilden plastik sanatlara ilişkin kitaplarla dolu olurdu.
Ama çok küsüşmüşüz. Çocuk küsüşü hepsi de. O çeşit küsü, sevgiyi besler. Bizimkini besledi. Gerçekte öyle fazla bir arkadaşlığımız da olmadı. Oysa bu tür küsmeler daha çok büyük yakınlıklarda görülür. Hiç değilse, çok sık bir arada bulunan kişilerde.
Şiir yaratıyordu bu yakınlığı.
En uzun küsme dönemimizin başlangıcı 1968’e rastlar. Bir kadın yüzünden miydi? Görünürde öyle ya, aslında çok kızıyorduk birbirimize o sıralar. Bir kadını bana karşı korumuştu, bunda da fazla ileri gitmişti.
Şiirdi.
Öcümü aldım. “Edip Cansever”, diyordum; “şiirini açıklamak için adını böyle okumak gerekli ve yeterlidir.”
Edip’le Turgut, İlhan’la Edip, Ece’yle İlhan’ın kendi aralarındaki içli dışlı arkadaşlığa ben hemen hemen hiç giremedim. O tür arkadaşlığım Muzaffer Buyrukçu’yla, Tevfik Akdağ’la, Ülkü Tamer’le ve Ankara’yla (Muzaffer Erdost, Ahmet Arif, Vecihi Timuroğlu) oldu. Bir de Arif Damar.
En büyük yakınlığı Buyrukçu’yla kurmuşuz. “Mahalle arkadaşlığı” gibi bir şey onunla ilişkimiz. Her şey girer içine.
Şimdilerde (on yıldan beri) daha çok seviyorum Edip’i. En beğendiğim yanı dedikodu yapmayışıdır. Bir de, elbet, hepimizden fazla şiir tutkunu oluşu.
40. Gün

Son yıllarda hayran olduğum ve tanımış olmakla kendime bir öğünç payı çıkardığım iki üç kişi varsa, bunların başında İsa Öztürk gelir. “Yeniden tanımakla” demeliydim; çünkü İsa Öztürk’ü 1966’dan beri tanırım. Papirüs’ü çıkardığım yıllarda yazıhanelerimiz bitişikti. Zaman zaman görüşürdük de. Köy Enstitüsü çıkışlıydı; uzun öğretmenlik yılları arasında hukuk fakültesini de bitirmişti; avukatlık yapıyordu.
Sonra ben dergiyi kapattım ve İstanbul’a gittim. O günlerden, İsa Öztürk’ün, çok okuyan biri olduğu, özellikle de düşünce yapıtlarıyla ilgilendiği aklımda kalmış.
İsa Öztürk’ü yeniden ve asıl tanıyışım son iki yıl içinde oldu. Meydan Larousse’un onun yönetiminde ikinci ek cildinin hazırlanışı sırasında. Bir yılı aşkın bir süre birlikte çalıştık. Çok şey öğrendim ondan. Avukatlığı yıllar önce bırakmış. Kendini bütünüyle ansiklopedi çalışmalarına vermiş.
Yirminci yıla yakın bir ansiklopedi deneyi İsa Öztürk’te büyük ve kolay rastlanmaz bir oluşum (yaratmış.) Her şeyi biliyor, ama yığmabilgiyi aşmış, binlerce alan arasında bir bireşime, bir denge noktasına ulaşmış. Öyle ki, o bilgiler, o ayrıntılar da havada kalmamış, bu birleşimin canlı ve üretken parçaları haline gelmiş. Çok çalışma, İsa Öztürk’e büyük yetenekler kazandırmış. Ölü dilleri bile biliyor, bilmediği dilleri bile.
Öğle tatillerinde Ahmet Köksal’la konuşurduk. Ahmet “hezarfen” derdi onun için. “Hayır,” derdim, “hezarfenlikten başka ve çok yukarda bir şey bu, filozofluk mu desek…” Koca Günyol Usta, başka bir ansiklopedide, bir güçlükle karşılaştığımız zaman şöyle derdi: “İsa Bey’e soralım, o bilir.”
Bütün bunlara gerçek bir ağırbaşlılığı, hafif bir narsisizmi dışlamaya gerek duymayan bir alçakgönüllülüğü, gizlenmesinden hoşlanılan, yine tam gizlenemeyen bir içtenliği eklemeliyim. Çağdaş bilimci, derviş, öğretmen, güneş enerjisi teknisyeni, ödünsüz aydın, eleştirmen, gülümseyen düşünce: Bütün bu kavramlar onun portresinde uygun bir biçimde yan yana gelmesi gereken renklerdir.
Türkiye aydınının doruğu, Köy Enstitüleri’nin zaferidir İsa Öztürk.
Düşünüyorum, ülkemizde İsa Öztürk diye bir adam yaşadığına göre, mutlaka onun gibi birkaç kişi daha vardır. Çünkü tek bir çiçek, tek bir ağaç olamaz dünyada. Bu da güzel bir güven duygusu uyandırıyor içimde.
Neye karşı? Her şeye.
42. Gün
Dünkü kaynaşmaların, bugün uygulanan politikaların toplumsal sonuçlarından biri de, ülkemizde yurttaşlık duygusunun azalması olmuştur. Bunu aydın ya da kozmopolit çevreler için değil, büyük kitle için söylüyorum.
En büyük sorumluluk enflasyonun mu acaba?
43. Gün
Nobel edebiyat ödülü, Çek şairi Jaroslav Seifert’e verilmiş. Bu ad bana bir şey söylemiyor. Papirüs’ün 1968’de yayımlanmış “Çekoslovakya’da Entellektüel Hayat” adlı özel sayısını karıştırdım. J. Seifert’in adı iki üç yerde geçiyor. Ama şiirlerinden örnek bulamamışız. Kısaca, hiç tanımıyoruz onu. J. Seifert’in resmi ideolojiye yeterince uyarlanamadığı için gözden düştüğü, “Prag Baharı” günlerinde yeniden öne geldiği anlaşılıyor. Bence, Nobel jürisi de, onun şiirinde “Prag Baharı”nı ödüllendirmiş. Çok geç değil mi?
Nobel biraz da ülkelere mi veriliyor?
Ödülün açıklanmasından birkaç gün önce, Le Monde’da George Steiner’ın ilginç bir yazısı yayımlanmıştı: “Nobel Edebiyat Ödülünün Bir Anlamı Var mı?”
Steiner’e göre, “hangi ülke?” konusunda her türlü varsayım söz konusu olabilir. Sözgelimi, Sartre’ın ödülü geri çevirmesinden beri Fransa sürekli olarak cezalandırılmıştır. İsveç Akademisi’nin seçmeleri hep kaprisli olmuştur; dahası, akademi, bu seçmelerinde eleştirel zekâyı aşağılayıp durmuştur. V. Woolf varken, Pearl Buck’ın taçlandırılması, B. Brecht karşısında Paul Heyse’ye yönelinmesi başka türlü açıklanamaz. Nobel alanlar arasında çok büyük yazarlar ve şairler de var elbet (Yeats, T. S. Eliot, Pasternak, Faulkner, Hemingway, Beckett), ama bu, akademinin genel tavrını örtmeye yetmez.
Steiner ödüllendirilmemiş büyük asları sayıyor: J. Joyce, Proust, Kafka, Thomas Hardy, Joseph Conrad, Henry James, Malraux, Musil, D. H. Lawrence, Ezra Pound, Rilke, Válery, Wallace Stevens, Kazancakis, Auden…
Yine Steiner’dan: Nobel ödülü özellikle son yıllarda kötülere, kalıklara yönelmiş görünüyor, ayrıca seçmelerde bir giderme politikası izlenmekte; Solohov’un ödüllendirilmesi, Pasternak için bir bakıma özür dileme anlamı da taşıyordu. Hiçbir dadacıya, hiçbir gerçeküstücüye, hiçbir büyük dışavurumcuya ödül verilmedi. Nobel jüri üyeleri arasında tek eleştirmen, kendini kabul ettirmiş tek “otorite” yok. Buna karşılık, çetrefil bir seçme bürokrasisi söz konusu. Denebilir ki, yalnız İngilizce çevrilmiş kitapların şansı var. Az bilinen bir dildeki (Japonca, Sırpça) kitaplar devreye seyrek olarak girer ve üçüncü elden değerlendirilir.
Steiner yazısını şöyle bağlıyor: “Kara liste mi var?”
Ülkemizde Nobel ödülü adayı olabilmek için ayrıca birkaç koşulun yan yana gelmesi gerek: Sıra sorunu, yazarın uluslararası üne kavuşmuş bulunması, Batı’da bir “tezgâh”ı olması vb. Bugün için yalnız Yaşar Kemal şanslı. Biliyorum, eski kuşaktan Nobel düşü gören birkaç şairimiz var. Böylesine büyük bir uluslararası ödülün şiire verilmesinin doğru olacağını da düşünüyorum (Türkiye’de yalnız şiirin büyük bir geleneği var; şairlerimiz dünyanın her yerindeki şairlerle boy ölçüşebilir). Ancak andığım koşullara uygun hiçbir şair olmadığı gibi, Yaşar Kemal’den başka yazarlar da öyle.
44. Gün
Balkanlar’a baktım, içerde bizimkilerden kimse yok. Kapısının önünde bir süre gidip geldim; biri gelirse, içeri gireceğim, yoksa, eve döneceğim.
Sabih Şendil’e rastlamayayım mı? Elinde Necdet Evliyagil’in dergisi. Bir zafer sevinciyle (neden bana öyle geldi) uzattı.
Bir mizah keyfiyle okudum. Çağdaş Türk şiirini “rezilizm” olarak nitelendiriyor. En çok da bana takmış. Küfür ve jurnal iç içe.
Bir yerde de eşcinsellikten söz etmiş.
Ajantürk apartmanında oturan ermiş “kuşcinsel” mi yoksa?
45. Gün

Kimsenin ölümü Çinli şair Li Po’nunki kadar güzel olamaz.
Li Po sandaldaydı, yeterince içmişti. Hava açıktı. Günaçığı değil de, ayaçığı bir gece.
Li Po, ayın sudaki görüntüsünü bütünüyle kucaklamak istedi. Bunun için suya sarktı.
Kollarını gepgeniş açarak daha da sarktı.
46. Gün
“Afrika’yı anlattığım yapıtlarımda lâl rengi bir şeyler olsun istiyorum.”
G. Flaubert, 1 Kasım 1984
47. Gün
Ayşekadın (337 11 60): 80.000+200.000.
Altıyol, Tırnakçı Han, 5/2. Sahibinden.
Sahrayıcedid (338 78 54): 70.000, sobalı
Çiftehavuzlar (335 12 20): 70.000.
Hürriyet’ten çıkardığım kiralık ev ilanları bunlar. Bugün bağlantı kurulması gerek. Mutlaka hepsinin 4-6 aylık peşinatı da vardır. Ömrümde iki kez küçük bir daire alma olanağım oldu. İkisini de kullanamadım.
Birincisi, Avrupa’dan döndüğüm zamana rastlar; orda biriktirdiğim parayla bir Chevrolet getirmiştim. Bir arabayla bir daire değişimi yapılabiliyordu. Kullanamadım. Arabayı gümrükten çıkaracak param da yoktu. Bir yakınımın aracılığıyla bir müşteri çıktı. Gümrük vergisini o ödedi. Gelen parayla Papirüs’ü çıkardım.
İkinci olanağım (olanak denirse), emeklilik ikramiyesi. Alacağım dairenin ancak dörtte birini karşılıyordu. Geri kalan dörtte üçü borçlanmayı göze alamadım. O paraya hiç dokunmadım. Bankada duruyor. Enflasyona karşın, yine de iyi: Peşin kira, depozit vb. ödeyeceğiz ya!
Emlak komisyoncuları ilginç bir yol bulmuşlar: Kiracı gibi gidip evin durumunu, fiyatını, öbür koşullarını öğreniyorlar, kira, diyelim 60.000 lira; 65.000 lira olarak ilan ediyorlar. Yıllık kiradan aldıkları yüzde 10 komisyon onlara yetiyor. Mal sahibi de kendi isteğinden daha fazla kira ödeyen yeni müşteriden memnun.
Komisyoncuya başvurmak bana soyulmak gibi geliyor. Depozit denen şeyinse bir çeşit haydutluk olduğu kanısındayım. Cahit Kayra’ya göre ise komisyoncuya başvurmak şart.
Feneryolu’nda bir kadın evini gezdirdi. Yağlıboya ve badana, eve girmeden yaptırılacak. Ve onun yolladığı adam yapacak bu işi.
Sahrayıcedid’de ufak bir daire. Adam ve eşi Levent’ten geldiler. Bizimle birlikte üç dört kişiye daha, aynı saatte randevu vermişler. Adam komisyoncu mudur, mal sahibi midir, onu da bilmiyoruz. Bu da bir sınav. Sonunda şöyle dedi adam: “Yarın şu saatte hepiniz telefon edin. Gözümüz kimi tutmuşsa, evi ona vereceğiz.” Sanırım, gözü biraz beni tutmuştu. Ordan onurum kırılmış gibi çıktım. Aramadım.
48. Gün
Aramadım. Bu arada bizim üstat (Cahit Kayra), hem de “sahibinden” olmak üzere bir ev bulmaz mı? Sadiye Hanım’ı da böylece tanıdık.
Birlikte gittik gösterilen adrese. Sadiye Hanım, kapıyı araladı. Ufarak bir kadın. Ağabeyi Yargıtay üyesiymiş. İyi. Koşulları şunlar. İyi. Depozit, peşin kira, cam cilanın eve girmeden yenilenmesi. Bunlar da iyi. Fiyat, yetmiş. Ne yapalım, o da fena değil. Daha evi görmeden, tuttum diyorum.
Ne var ki Sadiye Hanım fazlaca kefil meraklısı. Üstadı gösterdim: “Kefilim eski enerji bakanıdır.” Sadiye Hanım hiç umulmadık bir çıkış yaptı:
- Bakan istemem!
- Müfettiş?
- Müfettiş de olmaz.
- Peki?
- Memur kefil bulun. En az üç tane. Memur, yani banka müdür yardımcısı gibi, muhasebeci gibi.
Bu konuda da anlaştık. Ertesi gün Sadiye Hanım evi gezdirdi bana. Bayağı güzel yer. Bu arada kefiller için ek açıklama da yaptı. “Banka müdür yardımcısı gibi” adamların ev ve iş adreslerini, telefon numaralarını, kaç lira aylık aldıklarını, işlerinde kaç yıllık olduklarını öğrenip kendisine sunacağım.
Sadiye Hanım’ın belirsiz memur kavramını “banka müdür yardımcısı gibi” deyimine de bitiştirerek altı kefil buldum (çünkü ayrılırken başka bir müşteri daha bulduğunu, seçim işini kefillerin belirleyeceğini, bunun için de ne kadar fazla kefil gösterirsem benim adıma iyi olacağını da eklemişti): Ankara Vali Muavini Ali Hasan Özer, İş Bankası Dış Münasebetler Müdürü Erol Sancar, Petrol Ofis Gemi İnşaat Müdürü Uğur Ünal… Bakanlığı uygun görülmeyen Cahit Kayra’yı da bu kez Yat Finansman Müessesesi’nin bir ilgilisi olarak gösterdim.
Birsen’le birlikte sevinçle Sadiye Hanım’a koştuk. Sadiye Hanım listeyi aldı ve bizi damga pulu, kira sözleşmesi kâğıdı almaya gönderdi. Bunları getirdiğimizde, listeyi geri uzattı: İş Bankası Müdürü Erol Sancar 25 yıllıkmış, yakında emekli olabilirmiş, bu yüzden sağlam kefil sayılmazmış. “Bunu tamamlayın,” dedi. “Ayrıca kefillerin sicilleri de gerek bana”.
Sadiye Hanım’ın evi hâlâ boş.
49. Gün

“Şiir hemen her zaman çözümlemedir, resim ve heykel de hemen her zaman da bireşim.”
G. Lessing
50. Gün
Balkanlar: Dağlarca, Arif Damar, Feyyaz Kayacan.
Dağlarca, beğeni üzerine yazıklarımı sevmemiş. Şöyle dedi: “Hem benim iyi şiir yazdığımı söylüyorsun, hem de beğenim olmadığını. Olur mu? Beğeni olmadan iyi şiir yazılabilir mi? Dahası var, bir sürü ad saymışsın, içlerinde kötü şairler de yer almış. Adam hem kötü şiir yazacak, hem de başkalarınınkine yüksek bir beğeniyle eğilecek. Olur mu? Ne biçim alet ki, o kişi başkasının yapıtlarına onunla bakıyor, kendisininkine değil. Evet, bencilim ben, ama beğenimden önce bencilim.”