.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

7/09/2013

Artık işimiz soğukluk yapmak değil mi?




Korkuyorum Olric.

Kendimi elevermekten korkuyorum. Majesteleri bana güvenebilirler. Ne zamandan beri majeste olduk Olric? Geçen gün konuşmuştuk efendimiz: yeni bir krallığın hüküm sürmeye başladığından söz etmiştik. Demek yeni saltanatımız başlıyor. Öyle oluyor efendimiz. İçimi bir soğukluk kapladı Olric. Uzaktaki ülkemin, buzlar ülkesinin bir özlemi olacak bu Olric. Bu sahte sıcaklık beni hiç ısıtmadı; şimdi anlıyorum bunu. Sıcak ülkelerin, insanın beynini uyuşturan büyüsüne kapıldım bir süre. Şimdi bu yatak, bana ülkemin bütün buzlarından daha soğuk geliyor.

Bu kocaman yatakta kaybolacağımı sanıyorum. Bana, bu bilinmeyen ülkeye gelmek üzere yola çıkmadan önce söylemişlerdi Olric; bizim ülkenin az görünen güneşini arayacağımı söylemişlerdi. Çok geç kalmadan birşeyler yapmalıyız. Kraliçe geliyor efendimiz: biraz kendinizi toparlasanız. Beni bırakmayacaksın, değil mi Olric? Sizi ne zaman yalnız bıraktım efendimiz? Perdeleri kapadı: bu Turgut’un göreviydi. Işık yanarken pencereye ancak erkek yanaşabilir yatak odasında. Buradaki âdetlere bir türlü alışamadım Olric. Bana öyle geliyor ki bizim soğuk ülkemizde, insanlar arasında, bu kadar sık ortaya çıkmasa da, bu kadar çok sözü edilmese de, bu kadar yerli yersiz bahsedilmese de, daha başka türlü, daha başka anlamı olan bir sıcaklık vardır.

Yatağın yanında kımıldamadan duruyordu. Soyunmadan, öyle hareketsiz bekliyordu. Nermin yaklaştı, kravatını çözdü. Kötü bir başlangıç. Bana dokunulmasını istemiyorum Olric. Sinirlisiniz efendimiz. Yapamıyorum artık, Olric. Ben kral rolüne daha fazla devam edemeyeceğim. Bu elbiseler beni sıkıyor; soyunmak da istemiyorum. Düşünce elbiselerinizi mi istiyorsunuz? Yamansın Olric. Hiçbir şey belli etmezsin. Duymamış gibi yaparsın. Çok yükseklerde olabilirdin. Ben yerimi seviyorum efendimiz. Yerimi biliyorum. Beni kraliçeye takdim etmediğiniz için size hiç gücendim mi? Bir türlü fırsat olmadı Olric. Münasebetsizliğimin ben de farkındayım. İstersen bu gece... “Soyunmayacak mısın daha? Yarın erken kalkmayı düşünüyordun.” İyi bir düşünce bu. Erken uyumalıyım. İsteksiz bir hareketle elini gömleğine götürdü. Nermin, vücudunu kapatmaktan çok açık bırakmak için yapılmış bir gecelik giymişti. Bu gece ayrılık gecesi. Başka ne giyebilirdi? Ne garip. Beni soyunurken görmesini istemiyorum bu gece. Garip bir utangaçlık içindeyim Olric. Buzlar ülkesindeyken de öyle olduğunuzu söylerlerdi. Soyunurken kimseyi yanınıza yaklaştırmazmışsınız. Annenizden bile utanırmışsınız soyunurken. Ne garip: ben bütün bu huylarımdan vazgeçtiğimi sanıyordum.
Kaybettiğim bütün eski alışkanlıklarımın beni sardığını hissediyorum şimdi. Özlemden mi dersin? Bilemeyeceğim efendimiz. Ben sizin kadar okumuş değilim. Daha çok, kendimi yetiştirmiş sayılırım. Kravatını asmak için gardrobun kapağını açtı ve artık yatağa girmiş olan Nermin’le arasında yer alan kapağın gerisinde soyundu. Kapağı kapattı: birden, onu seyreden Nermin’in gözleriyle karşılaştı. Boşuna telaş ediyorum. Her zamanki gibi davranıyor aslında. Beni seyretmekten hoşlandığını bu gece mi öğreniyorum? Fakat, yatağa yaklaşınca gene cesareti kırıldı, kapıya doğru yürüdü:

“Bir kitap alıp geliyorum,” dedi.

Önce mutfağa gitti; buzdolabını açıp yiyeceklerin karşısında durdu bir süre. Burada güzel günler geçirdiğimizi inkâr edemezsin Olric. Burada yaşamanın rahat bir yanı olduğunu sen de biliyorsun. Belki bu arada seni çok ihmal ettiğim olmuştur. Fakat, her zaman varlığını hissettiğim de bir gerçektir. Seni hiçbir zaman yanımdan ayırmadım. Bana bunları açıklamak zorunda değilsiniz efendimiz. Üzerinize titrediğimi belli etmeden her zaman yardımcı olmaya çalıştım size. Birlikte daha güzel günler göreceğiz Olric. Şimdiden uzak ülkemin kokularını duyar gibiyim. Buzdolabı açık kaldı: ondan olacak efendimiz. Bu iyi bir işaret Olric: güler yüzlülüğünü kaybetmemişsin. Gerçek neşeyi unutmamışsın. Benim gibi, başkalarına hırslanarak neşelenmek gibi aldatıcı bir eğlenceye kaptırmamışsın kendini. Kendini koruduğuna sevindim. Üşümeye başladığını hissetti. Buzdolabını kapadı. Canı bir şey istemiyordu. Mutfaktan çıktı. Başka duvarların arasında mı kapayacağım kendimi dersin Olric? Efendimiz daima en iyi olanı bilirler. Benimle, karımmışsın gibi konuşma Olric. Senden bana güven vermeni istemiyorum. Gözünü kapadı: kitaplığından bir kitap çekti.

Dönüşte, çocukların odasına uğramak gibi bir soğukluk yapsam mı Olric? Her şeyi yapabilirsiniz efendimiz. Artık işimiz soğukluk yapmak değil mi? Evet Olric. Buna mecburuz. Bu kargaşalıkta çocukların yeri ayrı olsa gerek efendimiz. Onların, büyüyünceye kadar gece üstleri örtülmeli, terleyen alınları silinmeli; onlara bu fırsat verilmeli bana kalırsa, efendimiz. Peki Olric. Bu gece senin gecen. Bu gece isteklerin yerine getirilecek. Her zaman böyle hareket edeceğim anlamına gelmez bu biliyorsun. Ben yerimi bilirim efendimiz. Yatağa girdi, konuşmadan kitabı açtı, okumaya çalıştı. Biraz sonra, karısının yumuşak kolunu, boynunda hissetti. Döndü, ona sarıldı.

O gece Turgut karısıyla, bütün geçmiş alışkanlıklarını, bütün birlikte geçen yaşantılarının verdiği alışkanlıkları kullanarak sevişti. Ona artık verebileceğim bir şey kalmamış Olric. Alışkanlıklarımdan başka verebileceğim bir şey kalmamış ona. O ise, bütün bu uzun sevişmeyi, onu şimdiden özlemeye başlamam gibi bir duyguyla açıklıyor. Oysa Olric, içimde özlemini duyduğum uzak ülkemin soğukluğu, beni başarısızlığa uğratabilirdi. Nermin için yeni bir durum: üzerinde fazla durmamıştır. Belki biraz hissetmiştir. Bu, son savaşımız olacak Olric. Sonu nasıl gelirse gelsin, yorgun ordumuz son savaşını veriyor. Askerler, yorgun ve isteksiz. Zafer ya da yenilgi onlar için aynı anlama geliyor artık. Artık savaşmak istemiyorlar. Bittiği zaman Nermin, başarılı bir kumandan gibi gülümsüyordu. Turgut, onu son defa öperek yavaşça arkasını döndü. Artık sarılarak yatamam Olric. Yüzükoyun yatarak ellerini çarşafa bastırdı. Eşyalarımızı hazırla Olric;

gidiyoruz....


Oğuz Atay / Tutunamayanlar

2 Haziran 1905





Lapa gibi kahverengi bir seftali çöpten çıkarılmıs, pembelessin diye masanın üzerine konmus. Pembelesiyor, sertlesiyor, manavın tezgâhına götürülüyor, oradan alınıp sandığa konuyor, pembe çiçek açmıs dala geri dönüyor. Bu dünyada zaman geriye doğru hareket ediyor.

Kurumus yaslı bir kadın iskemlesinde oturmus zorlukla kıpırdıyor. Yüzü kıpkırmızı, avurtları çökmüs, gözleri neredeyse hiç görmüyor, kulakları duymuyor, nefes alısı yerde hısırdayan kuru yapraklar gibi. Yıllar geçiyor. Bir kaç gelen gideni var. Kadın yavas yavas güçleniyor, daha çor yemek yiyor. Yüzündeki derin çizgiler azalıyor. Sesleri isitmeye, müzik dinlemeye baslıyor. Belli belirsiz gölgeler ısığa, çizgilere, giderek masa, iskemle, insan yüzleri gibi biçimlere dönüsüyor. Kadın küçük evinden gezintiye çıkıyor, bakkala gidiyor, arada sırada arkadaslarını ziyaret ediyor, güzel havalarda kafelerde kahve içiyor. Alt çekmeceden iğne ipliğini çıkarıyor. İsini beğendiğinde gülümsüyor. Bir gün bembeyaz yüzüyle kocasını eve getiriyorlar. Saatler geçince adamın yanakları pembelesiyor, ayağa kalkıyor, kadınla konusmaya baslıyor. Kadının evi, evleri oluyor. Birlikte yemek yiyor, sakalısıyor, gülüyorlar. Ülkede yolculuğa çıkıyor, arkadaslarını ziyaret ediyorlar. Kadının beyaz saçlarına kahverengiler düsüyor, sesi yeni bir tını kazanıyor. Lisede yetiskin kurlarına gidip tarih öğretmeni oluyor. Arkadaslarıyla bulusuyor, tarihten güncel olaylardan söz ediyorlar. Eczanede muhasebeci olan kocasına isinde yardım ediyor. Birlikte dağın eteklerine doğru yürüyüslere çıkıyorlar. Kocasını çok seviyor. Teni yumusuyor, saçı uzayıp kahverengi oluyor, göğüsleri dirilesiyor. Kocasını ilk kez üniversite kütüphanesinde görüyor. Birbirlerine bakıyorlar. Derslere giriyor. Liseyi bitiriyor. Anne babasıyla ve kızkardesiyle sevinç gözyasları döküyorlar. Anne babasının evinde kalıyor. Annesiyle saatlerce koruda gezintiler yapıyor, ona bulasık yıkarken yardım ediyor. Küçük kardesine masallar anlatıyor. Uyumadan önce ona masal okuyorlar, gittikçe küçülüyor. Emekliyor. Altını değistiriyorlar.

Orta yaslı adamın elinde bir madalya, Stokholm'de salonun sahnesinden iniyor. İsveç Bilimler Akademisi baskanıyla el sıkısıyor, Nobel Fizik Ödülünü alıyor, zafer kutlamalarını dinliyor. Adam alacağı ödülü düsünüyor. Geleceğe doğru yirmi yılı hızla gözünün önünden geçiriyor. Sadece kalem, kağıtla bir odada yalnız çalısacak. Gece gündüz çalsacak, birçok yanlıs yollara sapacak. Çöp sepeti basarısız denklem ve mantık zincirleriyle dolacak. Ama bazı aksamlar masasına oturduğunda, Doğa üzerine kimsenin bilemediği seyleri öğrendiğini, sık ormanda ısığı gördüğünü, değerli sırları avucunun içinde tuttuğunu düsünecek. Böyle gecelerde kalbi sanki âsık olmus gibi çarpıyor. Genç, tanınmamıs ve hatalardan korkmaz olduğu zamanlarda kanının damarlarında kosturması, simdi Stok-holm'deki salonda koltukta oturmus adını söyleyen baskanın uzaklardan gelen ince sesini dinlerken ona güç veriyor. Bir adam arkadasının mezarı basında durmus, tabutun üstüne bir avuç toprak atıyor. Yüzünde buz gibi Nisan yağmuru. Ama ağlamıyor. Arkadasının ciğerlerinin sağlam alacağı, yataktan çıkacağı, güleceği, ikisinin birlikte içki içip yelkenliyle gezintiye çıkacakları, sohbet edecekleri günü düsünüyor. Ağlamıyor. Gelecekte anımsadığı, o ve arkadasının alçak uzun bir masaya oturup sandviçlerini yedikleri, yaslanıp artık sevilmemekten korktuğunu söylediği, arkadasının da usulca basını salladığı, yağmur damlalarının camdan asağıya süzüldüğü o belirli günü bekliyor.

Alan Lightman / Einstein'in Düsleri

İsteyerek Acı Çekmenin Ahlakı.





''Henüz belirmemiş olan
birçok sabah kızılı vardır.”
Rigveda

Sürekli tehdit altında bulunan ve en katı ahlaklılığın hüküm sürdüğü küçük cemaatin savaş halindeki insanı için en büyük haz nedir? Yani güçlü, intikamcı, düşmanca, hain, kuşkulu, en zalimce şeyleri yapmaya hazır, yoksunluk ve ahlakla taşlaşmış ruhlar için olanı? Vahşetin verdiği haz: Bu tür durumlarda böyle bir ruhta erdem bulunduğu varsayılırken, vahşetin yaratıcı ve doyumsuz olduğu kabul edilir. Vahşetin uygulanması ile cemaat ferahlanıp, süregelen korku ile dikkatin verdiği sıkıntıyı hemen fırlatıp atar üzerinden. Vahşet, insanoğlunun yaptığı en eski şenliklerdeki neşe kaynaklarından biridir. Dolayısıyla tanrılara dehşet manzarası sunulunca onların da ferahladıkları ve neşelendikleri sanılır... ve böylece gönüllü acı çekmenin, insanın kendi seçtiği işkencenin iyi bir anlamı ve değeri olduğu düşüncesi yayılır dünyaya. Gelenek, cemaat içinde bu düşünceye uygun bir uygulamayı yavaş yavaş biçimlendirir: Bu andan itibaren her aşırı esenliğe karşı daha fazla kuşkulu ve bütün büyük acı verici durumlarda daha fazla umutlu olunur; insan şunu söyler kendine: Tanrılar mutlaka mutluluklarımıza karşı merhametsiz, mutsuzluklarımıza karşı merhametli olmak isterler... ama bize acıyarak bakmazlar! Çünkü acımak küçümsenir ve güçlü, korkutucu bir ruh için onursuzluk sayılır... ama merhametlidir, çünkü ruh bu yolla neşe verir ve iyi şeyler olur: Çünkü gaddar kimse güç duygusunun en yoğun heyecanını duyumsar. Böylece cemaatin “ahlaklı insan” kavramına sık sık acı çekmenin verdiği erdem, mahrumiyet, çileli yaşam biçimi, nefsi kırmak için kişinin kendine işkence etmesi girer... tekrar tekrar belirtirsem, eğitim, kendine hakim olma ve bireysel mutluluk isteme aracı olarak değil.., tersine, cemaatin kötü tanrılar katında iyi bir şöhret yapması ve sürekli bir kurban gibi sunakta onlara yalvarmasının erdemi olarak belirir.

Geleneklerinin belirlediği ahlakın koyu, ama bereketli çamurunda bir şeyleri harekete geçirmek isteyen o halkların ruhani önderleri, inanç sahibi olmak için çılgınlığın dışında gönüllü olarak katlanılacak işkenceyi de gerekli gördüler... ve öncelikle ve çoğunlukla her zaman olduğu gibi inancın bizzat kendisine sahip olmak için yaptılar! Ruhları, yeni yollarda ne kadar çok gezdiyse ve bunun sonucunda vicdan azabının ve korkunun etkisiyle acı çektiyse, kendi bedenlerine, kendi zevklerine ve kendi sağlıklarına karşı o kadar çok acımasızca öfkelendiler... belki de ihmal edilen ve kalkmaları için mücadele verilen adetler ve yeni amaçlar yüzünden öfkelenmiş olan tanrısallığa, keyif bedeli sunar gibiydiler. Şimdi hiç kimse, kendimizi böyle bir duygu mantığından tümden temizlediğimize hemen inanmasın! En cesur kalpler bu konuda kendilerini sorgulayabilirler. Özgür düşünce alanına doğru, bireysel olarak şekillendirilmiş yaşama doğru atılan en küçük adım, eskiden beri zihinsel ve bedensel işkencelerle savaşarak elde edilmiştir: Sadece ileriye doğru yürümek değil, hayır! Her şeyden önce, alışıldığı üzere “dünya tarihinden”, insan varlığının bu küçük gülünç kesitinden söz edildiği zaman, uzun, kendine yol arayan, temel oluşturan binlerce yıl boyunca temkinli adım atmaların, hareketlerin ve değişikliklerin sayısız şehitler verilmesine sebep olduğu, elbette düşünülmüyor. Son yeniliklerin gürültüsünden başka bir şey bulunmayan dünya tarihi denilen şeyin kendisinde, gerçekte bataklığı hareket ettirmek isteyen çok eski şehitlerin trajedilerinden daha önemli konu yoktur. Hiçbir şey, şu andaki gururumuzu oluşturan insan aklının ve özgürlük duygusunun bir parçası kadar pahalıya mal olmamıştır. Ama bu gurur yüzünden şimdi hemen hemen “dünya tarihinde” insanoğlunun karakterini belirleyen gerçek ve kesin olan tarihten önce gelen “ahlaksal töreye” ilişkin o çok büyük zamansal mesafeyi duyumsamamız olanaksızlaşıyor: İşte o çile çekmenin erdem, ikiyüzlülüğün erdem, intikamın erdem, vahşetin erdem, aklın inkarının erdem, buna karşın kendini iyi hissetmenin tehlike, öğrenme hırsının tehdit, barışın tehlike, acımanın tehlike, merhamet görmenin küfür, işin küfür, çılgınlığın tanrısallık, değişimin ahlaksızlık ve bozulma emaresi sayıldığı çağda! — Siz bunların hepsinin değiştiğini ve insanlığın böylece kendi karakterinde yanılmış olması gerektiğini mi sanıyorsunuz? Ah siz insan sarrafları, kendinizi daha iyi tanıyın!

19
.
Ahlaklılık ve Aptallaştırma. — Töre, eski insanların yararlı ve zararlı sanılan deneyimlerini yansıtır... ama töre (ahlaklılık) duygusu bu tür deneyimlerle değil, ahlakın eski oluşuyla, kutsallığıyla, tartışılmazlığıyla bağıntılıdır. Ve bu duygu, böylelikle insanın yeni deneyimler oluşturmasına ve gelenekleri düzeltmesine karşı koyar: Yani ahlaklılık yeni ve daha iyi geleneklerin ortaya çıkmasına karşı direnir: aptallaştırır.

20.

Özgür Eylemci ile Özgür Düşünür. — Özgür eylemcilerin özgür düşünürlerle karşılaştırılmaları halinde, dezavantajlı bir durumda oldukları görülür, çünkü insanlara düşüncelerin sonuçlarından çok eylemlerin sonuçları daha belirgin bir şekilde acı çektirir. Ama bunların da onlar gibi tatmin olmayı aradıkları ve özgür düşünürleri ise yasak şeyler hakkında düşünmenin ve konuşmanın tatmin ettiği düşünülürse, güdü bakımından ikisi de birdir. Ve hatta sonuçları bakımından kesin etkisi, özgür düşünürlere karşı olacaktır, meğerki, en yakın ve en kaba görünüme göre... yani bütün dünya gibi hüküm verilmesin. Eylemleri ile bir geleneğin çizgisini kırmayı düşünen insanlarla birlikte karalamaların bir çoğunun geri alınması gerekmiştir... onlara genel de cani adı verilir. Mevcut bir gelenek kuralını çiğneyen kişi, şimdiye değin hep kötü insan olarak kabul edilmiştir: Ama, eğer daha önce olduğu gibi, arkadan tekrar düzeltilmeyip bu durumdan memnun kalınmışsa, sıfat yavaş yavaş değişirdi... tarih, hemen hemen sadece bu, sonradan kendilerinden iyi olarak söz edilen kötü insanları
 konu eder.

Tanı / Firedrich Nietzsche