.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay
aziz nesin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aziz nesin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Haz 2011

La Fontaine'in Yazamadığı Masal



Hayvanlar, kendi aralarında, en zeki hayvan yarışması düzenlemişlerdi. Her hayvan, kendini hayvanların en zekisi sandığından, bu yarışmayı kazanacağını sanıyordu. Ama hepsi de yarışmanın birinciliğine iki güçlü aday olduğunu bilmekteydi; bu adaylardan biri tilki, biri de sansardı.

Kurnazlıkta, zekada, bu ikisine üstün başka hiçbir hayvan yoktu. Bu yarışmayı ya biri, ya öbürü kazanacaktı.
En zeki hayvan yarışmasının yapılacağı gün yaklaştıkça, yarışma birinciliğine iki güçlü aday olan sansarla tilki arasında korkunç bir rekabet başlamıştı. Bu iki zeki hayvan birbirlerine düşman olmuşlardı. Sansar tilkinin, tilki de sansarın kazanmaması için, elinden geleni yapıyordu.

Sansar,

- Tek tilki kazanmasın da, zarar yok, ben de kazanmamaya razıyım... diyordu.

Tilki de,

- Tek sansar kazanmasın da, kim kazanırsa kazansın... diyordu.
Durum bu denli düşmanlığa varınca, sansarla tilki, en zeki hayvan yarışmasının birinciliği için başka bir aday aramaya başladılar. Öyle bir hayvan bulmalıydılar ki, zeka konusunda kendileriyle yarışa çıkamasın, onlara bir zararı olmasın, yani hayvanların en aptalı olsun. Araya araya buldular bu hayvanı: Öküz...
Bir sabah sansar, yemyeşil bir çayırlıkta otlamakta olan öküzün yanına gidip,
- Merhaba öküz kardeş, diye söze başladıktan sonra, öküzün zekasını övmeye başladı.
Öküz büyük bir alçakgönüllülükle gülümseyerek,
- Benimle alay mı ediyorsun sansar kardeş? dedi.

Sansar,

- Ne diye alay edecekmişim, dedi, hayvanların en zekisiyle alay etmek haddime mi kalmış...
Sansar, öküzü hayvanların en zekisi olduğuna inandırmak için diller döktü. Bununla da yetinmeyip öbür hayvanları da, öküzün en zeki hayvan olduğuna inandırmaya çalıştı. Sansardan sonra çayırda otlayan öküzün yanına tilki gitti. Kendisine bön bön bakan öküze,
- Ah öküz kardeş, dedi, gözlerinden zeka kıvılcımları çıkıyor. Öküz,
- Ben her ne kadar öküzsem de sandığın kadar da öküz değilim, kendimi bilirim, dedi.

Tilki,

- İnan olsun öküz kardeş, dedi, senin o zeka kıvılcımları çakan pırıl pırıl gözlerine bakarken, ipnotize olup kendimden geçiyorum. En zeki hayvan yarışmasının rakipsiz tek adayı sensin.
Tilki, öküzün zekasını tanıtmak için, can düşmanı sansardan daha büyük bir reklam kampanyasına girişti.
Hayvanlar, öküzün zeki olmadığını, yarışmayı kesinlikle kazanamayacağını elbet biliyorlardı. Ama sansarla tilkinin, kendilerinden baskın çıkıp en zeki hayvan seçilmemesi için, öküzün zeki olduğu yalanına inanmadıkları halde inanmış göründüler. Birbirlerine öküzün ne büyük zekası olduğunu ballandıra ballandıra anlatmaya başladılar.
- Aman zürafa kardeş, bizim öküz yok mu, ben onun kadar zeki hayvan görmedim...
- Hiç bilmez olur muyum, devekuşu kardeş, öküz benden bile zekidir. Sen ne dersin leylek kardeş?
- En zeki hayvan yarışmasında ben oyumu, gözümü kırpmadan öküze vereceğim. Dağlar, taşlar, ormanlar, çöller, kayalar, dereler, hayvanların öküz övgüleriyle yankılanıyordu:
- Hayvanların en zekisi öküzdüüüür!
- Öküzden daha zeki hayvan yoktuuuur!

- Bizim en zekimiz öküüüüz!

Bütün hayvanların bu yoğun propagandası karşısında öküz de yavaş yavaş, gerçekten hayvanların en zekisi olduğuna inanmaya başlamıştı. Kendi kendine şöyle diyordu:
- Çakal, sansar, tilki, bütün hayvanlar söylüyor, hayvanların en zekisi benmişim. Hepsi de aldanmıyor ya, öyleyse dedikleri doğru...
Yarışma günü geldi. Bütün hayvanlar, öküzün hayvanların en zekisi olduğunda anlaştılar. Böylece öküzün hayvanlar toplumundaki yeri, işi, görevi, düzeyi, yükselmiş oldu. Öküz artık kasıla kasıla yürüyor, şişine şişine böğürüyor, yayıla yayıla kuyruk altından mayıs bırakıyordu.
Gel zaman, git zaman... Hayvanlar arasında, çiftesi en pek hayvan yarışması yapılacaktı. Hiç kuşkusuz, çiftesi en pek hayvan, ya at yada katırdı.

Eşek de,

- Benim de çiftem güçlüdür! diye araya giriyorduysa da, katırla atın çiftesi yanında eşeğin çiftesinin adı bile geçmezdi.
Katır atın, at da katırın çiftesi en güçlü hayvan diye seçileceğinden korkuyordu. Bu iki hayvan arasında tarih boyunca süren kanlı bir çifte atma rekabeti vardı. Bu iki can düşmanı, yarışma günü yaklaştıkça birbirlerine atıp tutmaya başladılar. At şöyle diyordu:
- Hıh, katırın çiftesi de çifte mi sanki... Öküz bile ondan daha sert çifte atar. Babası eşek olan bir hayvanın çiftesinden ne çıkar..

Katır da şöyle demekteydi:

- Atın çiftesiyle sinek bile ezilmez. Öküzün çiftesi bile atınkinden daha güçlüdür.
At derede su içmekte olan öküzün yanına gidip ona şöyle dedi:
- Ey sayın öküz, sen dünyanın yalnız en zeki değil,hem de çiftesi en güçlü hayvanısın!
Art sol ayağıyla bastıgı taze fışkıdan fos diye bir ses çıkaran öküz,
- Aman at kardeş, dedi, sen varken benim çiftemin lafı mı olur.

At üsteledi:

- Yoo, sayın öküz, sen bir çifteyle katırı devirirsin. Boşuna alçakgönüllülük gösterme.
At gitti, arkasından katır, öküzün yanına geldi,
- Dünyanın çiftesi en güçlü hayvanı sayın öküze saygılarımı sunarım, dedi.
Öküz, bu sözlere önce inanmak istemedi, ama katır,
- Benim çifte de, atın çiftesi de seninkinin yanında hiç kalır.. deyince,
- Ben onlardan daha iyi bilecek değilim ya... diyerek,
çiftesinin pekliğine inanmaya başladı.
Her hayvan kendini çiftesi en güçlü hayvan sanıyordu. Horoz bile, mahmuzuyla çifte atabileceğini sanmaktaydı. İşte bu yüzden bütün hayvanlar, çiftesi zayıf bir hayvanın çiftesi en pek hayvan olarak seçilmesini istemekteydi.

Yarışma günü geldi. Bütün hayvanlar, öküzün çiftesi en güçlü olduğunda birlik gösterdiler.. Böylece en zeki hayvan olan öküzün çiftesi en güçlü hayvan olarak da hayvanlar toplumundaki yeri, işi, görevi, düzeyi daha da yükseldi.

Gel zaman, git zaman... Hayvanlar arasında hızlı koşma yarışı yapılacaktı. Her hayvan, hatta kaplumbağa bile, kendisini en hızlı koşan hayvan sanmaktaydı. Ama yine her hayvan içinden, en hızlı koşan hayvanın ya tavşan yada tazı olduğunu biliyordu. Hepsinin içinde de, her zaman, her yerde olduğu gibi, en güçlüye, en başarılıya düşmanlık, kıskançlık, çekemezlik duyguları vardı. Onun için, en hızlı koştuklarını bildikleri halde, tavşanla tazının yarışmayı kazanmasını istemiyorlardı.
Hızlı koşmada en amansız rakip olan tavşanla tazı, yarışma günü yaklaştıkça birbirlerine can düşmanı olmuşlardı. Tazı,
- Ben birinci olmayacaksam, öküz olsun daha iyi... diyordu.
Tavşan da aynı düşüncede olduğundan öküze gidip,
- Sen yalnız en zekimiz, en çiftesi güçlümüz değil, hem de bizim en hızlı koşanımızsın sayın öküz, dedi. Öküz, tavşana,
- Tazı da senin gibi düşünüyor... dedi.
Yarışma günü gelip çattı. Bütün hayvanlar koşmaya başladılar. Hızlı koşabilenler, rakipleri birinci olmasın diye birbirlerini çelmelediklerinden, önleyip engellediklerinden düşüp devriliyorlardı. Hepsi de, içlerinde en yavaş koşan öküzün birinci gelmesini istiyorlardı, ona yol veriyorlardı. Bunun sonunda öküz birinci oldu.
En zeki, en çiftesi pek, en hızlı koşan hayvan seçildiğinden, öküzün hayvanlar toplumundaki yeri, düzeyi, işi, görevi daha da yükselmişti. Öküzün burnu büyümüştü, yanına varılmıyordu artık.
Gel zaman, git zaman... En yakışıklı hayvan seçimi yapılacaktı. Bütün hayvanlar kendilerini en yakışıklı sanmaktaydı. Ama hepsi de en güzel hayvanın dağ keçisiyle geyik olduğunu da biliyorlar, bu iki güzel hayvanı kıskanıyorlardı. Tek onlar birinci seçilmesin de, isterse öküz en yakışıklı, en güzel hayvan seçilsin...
Geyikle, dağ keçisine gelince, bu iki rakip birbirlerinin aleyhine propagandaya girmişlerdi. İkisi de birbirlerinin çok çirkin olduğunu yayıp duruyordu. Dağ keçisi geyik, geyik de dağ keçisi için,
- Öküz bile ondan yakışıklıdır... diyordu.
Öbür hayvanlar da, yalan olduğunu bildikleri halde öküzün en yakışıklıları olduğuna inanmış görünmeye başlamışlardı. Seçim günü geldi. Bütün hayvanlar oylarını öküze verdiler. Böylece öküz en yakışıklı, en güzel hayvan seçildi. Bu seçimden hayvanların en güzeli, en yakışıklısı olan geyikle dağ keçisi bile memnundu.
Gel zaman, git zaman... Hayvanlar arasında en yırtıcı olanı seçilecekti. İki aday vardı, biri kurt, biri de kuş... Kuş deyince serçe kuşu değil, kartal. Kurtla kartaldan daha yırtıcı hayvan yoktu. Ama yine.de bütün hayvanlar, bu gerçeği bildikleri halde, kendilerinin en yırtıcı olduğunu sanıyorlardı.
Kartal, yatıp geviş getirmekte olan öküzün yanına gitti:
- Sayın öküz, dedi, akılsız kurt, kendisini senden daha yırtıcı sanıyor. Öküz,
- Ben hiç yırtıcı değilimdir, dedi, çünkü ot yerim.
- Yooo, hiç alçakgönüllülük göstermeyin boşuna... Siz kurda göre çok daha yırtıcısınız.
Az sonra da yanına gelen kurt, öküze,
- Dünyanın en yırtıcı hayvanını selamlarım... dedi.

Öküz,

- Yanılıyorsun kurt kardeş, dedi, evet ben en zeki hayvanım. Evet, en çiftesi pek hayvan benim. Evet, en hızlı koşan hayvan benim. En yakışıklı hayvan da benim. Ama en yırtıcı değilim. Sen benden çok daha yırtıcısın.

- Hayır, hayır... İstersen sen benden üstün olabilirsin yırtıcılıkta...
Seçim günü gelip çattı. Öküz, hayvanların oybirliğiyle en yırtıcı hayvan seçildi. Bu birincilikten sonra, hayvanlar toplumundaki yeri, işi, düzeyi daha da yükseldi.
Gel zaman, git zaman... Hayvanların en düşünür olanı seçilecekti. Elbette bu yarışmada en güçlü iki aday kazla hindiydi. Her zaman olduğu gibi, bu iki güçlü aday birbirlerine düşünce, yine öküz en düşünür hayvan seçildi.
Gel zaman, git zaman... En koruyucu hayvan seçimi yapılacaktı. Elbette hak, çoban köpeğiyle kurt köpeğinden birinindi. Ama en koruyucu hayvan seçiminde çoban köpeğiyle kurt köpeği bile oylarını öküze vermişlerdi. Öküzün,

- Ben kendimi bile koruyamam... demesi, seçilmesini önlemedi. Ama seçimden sonra, öküz de kendisinin en koruyucu hayvan olduğuna inanıp böğürerek, köpek taklidi yapıp havlamaya çalıştı.
Gel zaman, git zaman... En büyük hayvan seçimi yapılacaktı. Ya fil, ya deve kazanacaktı yarışmayı. Ama karınca bile kendini hayvanların en büyüğü sandığından, fille deveyi büyüklükte çekemiyor, başka bir hayvanın birinci olmasını istiyordu. Fille deveye gelince, onlar da birbirlerine düşmüşlerdi. Seçim yapıldı. Çok demokratik bir seçim olmuştu. Öküz, seçimi kazanmış, hayvanların en büyüğü seçilmişti.
Artık böbürlenmesinden, öküzün yanına varılamıyordu.

Gel zaman, git zaman... En sütlü hayvan yarışması yapılacaktı. Yarışmayı, ya ineğin ya mandanın kazanacağı biliniyordu Ama gelgelelim, memeleri olmayan, bütün yaşamında bir damla süt bile görmemiş olan tavuklar bile, kendilerini en sütlü hayvan sanıyorlar, bu yüzden de mandayla ineği kıskanıyorlardı. Aralarındaki rekabet yüzünden birbirlerine düşmüş olan mandayla inekse, tek rakibi birinci olmasın diye, öküzün en sütlü hayvan olduğunu söylüyorlardı. Manda, öküzün yanına gidip, ona en sütlü hayvan olduğunu söyleyince, öküz,
- Siz beni kızkardeşim inekle karıştırdınız galiba, dedi, ben hiç süt vermedim şimdiye dek... Memelerim de yok. Manda,
- Maşallah siz o kadar sütlü bir hayvansınız ki, dedi, süt vermek için memeye bile ihtiyaç yok.
Arkadan inek, öküzün yanına geldi. Ağabeyine en sütlü hayvan olduğunu söyledi. Öküz,
- Yahu, memem bile yok ki, süt vereyim... dedi. Öküz böyle söylerken, biyandan da işiyordu. Bunu gören inek,
- İşte, işte bak ne güzel de süt veriyorsun! diye bağırdı. Öküz,
- Ne sütü yahu, işiyorum... dedi. İnek de ona,
- Demek sen şimdiye dek hep süt işiyormuşsun da haberin bile yokmuş... dedi.
Bütün hayvanlar, başta en sütlü hayvan olan mandayla inek, öküzün en sütlü hayvan olduğunu yaymaya başladılar. Dağ-taş onların yaydıkları reklamla inledi.
- En yağlı süt, öküz sütü!
- Sütlerin en temizi öküzün sütüdür.
- Öküz öyle sütlüdür ki, süt işer!
Bu yoğun reklamlarla artık öküz de sidiğinin süt olduğuna, sanrı renkli süt işediğine inanmıştı.
Seçim zamanı geldi. Bütün hayvanlar, en başta da inekle manda, oylarını öküze verdiler. Böylece öküz, en sütlü hayvan seçildi.
Gel zaman, git zaman... Hayvanlara yeni bir başkan seçilecekti. Oldum bittim hayvanların başkanı elbet aslandı. Yine bir aslanın başkan seçileceğine hiç kuşku yoktu. Ama ne var ki, kaplan da başkanlığa adaylığını koymuştu. Kaplan,
- Ya o, ya ben!... diyordu.

Kaplan böyle diyordu ama, aslanın yine başkan seçileceğinden korkuyordu. Bunun üzerine "Ya o, ya ben!" diyen kaplan,
- Ne o, ne ben! demeye başladı.
Aslan da, kaplanın başkanlığa adaylığından sonra başkan olmaktan umutsıızluğa kapılmaya başlamıştı. Ya kaplanı başkan seçerlerse... Tek kaplan seçilmesin diye, aslan da,
- Ne o, ne ben! demeye başladı.
Bütün hayvanlar, hak etmediklerini, layık olmadıklarını bile bile hayvanların başkanı olmak istiyorlardı. Her başarılı, her güçlü kıskanıldığından, onlar da aslanla kaplanı çekemiyor, kıskanıyorlardı. İşte böyle böyle hayvanların başkanlığına öküz aday gösterildi. Çünkü hayvanlar, inanmadan öküzü en zekileri seçmişler, ama sonra sonra inanmaya başlamışlardı. Öküzü, yalan olduğunu bile bile, en sütlü hayvan, en güzel hayvan seçmişler, sonradan bu seçim resmileşince kendi yalanlarına inanmaya başlamışlardı. E böyle olunca, en zeki, en çiftesi pek, en hızlı koşan, en yakışıklı, en yırtıcı, en düşünür, en iyi koruyan, en büyük, en çok süt veren hayvan olan öküz, neden hayvanların başkanı olmasındı? Bu denli çok üstünlük ne aslanda vardı, ne de kaplanda... Kaldı ki, rakibi kaplan seçilmesin diye, tarih boyunca hayvanların başkanı olan aslan bile, öküzün başkanlığa kendisinden daha layık olduğunu söylüyordu. Yeni başkan adayı kaplansa,
- Başkanlık öküzün hakkıdır! diyor da başka bişey demiyordu.
Öbür hayvanlara gelince, nasıl olsa kendileri başkan olamayacaklarına göre, onlara en az zararı olan, hiç de rakip saymadıkları öküzün başkan olmasını istiyorlardı. İşte böylece seçim zamanı gelince, bütün hayvanların oybirliğiyle öküz başkan seçildi. Başkan öküz, kendini gerçekten başkan sanarak başkan gibi davranmaya başlayınca, hayvanlar da bu davranışı karşısında onu gerçekten başkan sanmaya başladılar.

Hayvanların tarihini yazan gergedan, çağını yazdığı tarih kitabına bu olayı şöyle yazdı:

"Atla katır tepişir, olan eşeğe olur. Öyle zaman gelir, güçlüler birbirine girer, arada öküz bile başkan olur."

18 Haz 2011

tülsüyü sevmek



"seni seviyorum tülsü"

.....yazılı telgrafımı alınca bu da ne demek oluyor,tülsü de kim oluyor diye şaşırmış olmalısın.
aklı başında bir insanın yazacağı bir şey değildi doğrusu ;
ama o telgrafı çekerken tam olarak aklımın başında olduğunu söyleyemem,
o gün bir uyur gezer gibiydim;istencim dışında o telgrafı çektim sana...
yabancısı olduğum dünyanın bu sayılı kalabalık kentinde bir haftadan beri ilk o gece bir başıma kalmıştım.
yabancı bir kentte insanın yalnızlığı daha da katmerleniyor. yalnızlıktan içinde bulunduğum hava sanki
yoğunlaşıp ağdalandı ve ben bu ağda içinde zorlukla kımıldıyorum. bu ruh hali içinde bilincimi içkide yitirip ,
kendimi unutmaktan başka umarım yoktu. kaldığım otel dolaylarındaki pahalı restorantlara gazinolara gitmek istemedim.
çünkü kolalı insanlar kolalı masa örtüleri, kolalı konuşmalar değil; buruşuk insanlar, buruşuk masa örtüleri, buruşuk
konuşmalar arasında salt kendimle baş başa kalmak istiyordum.
yan sokaklara daldım çıktım, öyle ki bir zaman sonra o büyük kentin içinde kendimi kaybettim .
yabancısı olduğum büyük kentlerde kendimi kalabalığın akışına bırakıp yitirmeyi seviyorum.
nasil olsa bir taksiye binip otele dönebilirim...
gönlümce bir kaç içkili yer buldum.
kiminin kapısından girip, kiminin dumanlı pencere camından baktım.
tek başıma kalabileceğim, bos masası olan bir yer buldum.
bir tek masa kalmıştı boş, vestiyer yolu üzerinde olduğundan boş kalmış olacaktı!
hoşuma gitti. konuşmaların uğultusunda bile alkol kokusu vardı. yabancılığımı yüzüme çarpan hiç bir şey yoktu.
hizmet eden üç kadın vardı, bunlardan akdeniz esmerliğindeki kadın masama gelip istediğimi sordu,
karışık peynirle salata, beyaz şarap istedim. istediklerimi getiren kadın küçük cam vazo içinde
bir tek kırmızı karanfil getirme inceliğini de gösterdi.
teşekkür ettim...
o tek karanfil, göz için olan o irilerden değil ama yanık kokusu olan küçük karanfillerdendi. bütün kokusunu
içime çekip, bitirmek ister gibi kokladım. içiyor, yavaş yavaş kendime geliyordum...
yüzüm kapıya dönüktü, kapının açıldığını görmemiştim ama kapının girişinde duran o adamı görmüştüm.
benim yaşımda birisi idi; öylece dikilmiş oturacağı boş masa arıyordu bakışlarıyla. gözüne
beni kestirmiş olacak ki yanıma geldi müsaade ederseniz bende oturabilirmiyim?... dedi.
isteksizce elbette buyrun dedim.
yalnızlığımı bölüşmek istemiyordum; hele böyle biri ile. canım sıkılmıştı, teşekkür edip oturdu karşıma.
o akdeniz esmeri kadından tıpkı benim gibi karışık peynirli salata ve beyaz şarap istedi.
benim yaptığım gibi tek karanfili derin derin kokladıktan sonra
--ben bu küçük kokulu karanfilleri o gösterişlilerinden daha çok severim. her kendini beğenmiş gibi
gösterişli biçimleri vardır ama kokuları yoktur oysa bunlar her alçak gönüllü gibi kendi çığırtkanlığını yapmaz
nasıl da kokar yanık yanık... (!!!)
doldurduğu şarap bardağını kaldırıp "şerefe" dedi. bardağımı onunki ile tokuşturup bende "şerefe" dedim.
artık söyleşi açılmış oldu...
bu kentin yabancısı olduğunu bir haftadan beri burada kaldığını söyledi. bende öyle dedim.
bu kez incelik olsun diye ben sözü açma gereği duyarak ne iş yaptığını sordum.
--tülsüyü seviyorum dedi.
sorumu yanlış anlamış olmalıydı. işinizi sordum dedim.
--ben de söyledim. benim işim tülsü'yü sevmek.
şaşırdığımı anlayınca açıklamak gereği duydu.
--dünyada sevmekten önemli iş olur mu? bugüne dek hep tülsü'yü sevdim ölene dekde seveceğim .
en büyük mutluluk insanın sevdiği işi yapmasıdır. oysa insanların çoğunluğu neredeyse sevmediği işi yapıyorlar.
ne iş yaptığını sorarken ne işle geçindiğini öğrenmek istemiştim.
işini sevme ne demektir diye sorup kendisi yanıtladı:
--her günün 24 saati hatta uykuda bile sevdiğin şeyi düşünmek.
şaraplarımızı tüketmiştik, bir şişe daha getirttik. o yaşta adamın sevgilisi kimbilir nasıl bir şeydir diye düşündüm
yaşınızı sorabilirmiyim?... dedim.
--benim yaşımda birinin sevmeyi yaşamının tek işi saymasını sizde yadırgıyorsunuz .
yetmiş yaşındayım. aynı yaştayız demek ki dedim.
--elbette tülsü'yü merak ediyorsunuz değil mi? herkes merak ediyor çünkü 70 yaşındaki adamın sevgilisi
kimbilir nasıl bir şeydir?...
yaşamınızı adadığınız bu kadını merak ediyorum doğrusu.
bardaklarımızı yine tokuşturup şerefe dedik.
--tülsüyü görüşüm gerçekle düş arası bir olay. çünkü tülsü'yü ilk görüşümü babamın söylediklerinden
anımsayabiliyorum. babamla bir arkadaşının dükkanında oturuyorduk. bozuk kaldırımlı bir yokuştaydı
dükkan önümüzden bir kız geçti yada geçmiş. uzun saçlı 14-15 yaşında bir kızmış.
ben birden irkilip bu kızla evleneceğim dedim yada demişim. babam bu olay o kadar çok yineledi ki onun
anlatmalarından olay gözümde sonradan gerçeklesti kızda somut bir varlık oldu. babam anlata anlata
anımsamadığım bu olayı yaşamış gibi oldum. işte tülsü o zaman gördüğüm kızdır.
öyleyse sekseninin aşmış olmalı dedim.
--neden diye sordu.
--siz 4 - 5 yaşındayken o 15 inde olduğuna göre dedim.
--tülsü yaşlanmıyor ki dedi.
--sonra onu gördünüz demek ki dedim...
--hep onu arayıp durdum benim niçin burada olduğumu sanıyorsunuz? dünyanın bilmediğim bir kentinde ,
bilmediğim bir adreste yaşayan beni bekleyen bilmediğim bir kadındır tülsü; o'nu bulacağıma inanıyorum ve
bu yüzden bütün dünyayı dolaşıp duruyorum dedi.
--ilk gördüğünüzden bu yana bir daha hiç görmediniz mi? dedim.
--gördüm dedi. ben o zaman 30 yaşlarındaydım yine onu aramak için büyük bir başkentteydim. metro
merdivenlerinden iniyordum ki gördüm onu yanımdan yukarı çıkmaktaydı. ancak 20 yaşında vardı.
kestane rengi saçlarını çok kısa kestirmişti. yürüyen merdivende yanımdan geçti.
"tülsü" diye seslenmek geldi içimden ama olduğum merdiven yürüyüp gitmişti aşağıya.
başka hiç görmediniz mi?...dedim.
--gördüm bir kaç kez dedi. tuna nehri kıyısındaki o kentte ilk gidişimdi, 40 yaşındaydım o zaman. trenden yeni
inmiştim. gar çok kalabalıktı, trene binenler inenler telaşla koşuşuyordu. işte o kargaşada birisiyle çarpıştım.
başımı kaldırıp baktım ki sarışın mavi gözlü açık tenli ancak 25 inde bir kız tülsü.... bir an birbirimize
bakakaldik!!!...
paketleri toplayıp verdim. o da teşekkür edip yanındaki erkeğin koluna girip gitti...
bu karşılaşmamızdan5 -6 yıl sonra bir uzak asya ülkesinde otobüste gördüm. aynı otobüste 4 durak beraber gittik.
--konusmadınız mı?dedim.--
nasıl konuşabilirdimki onun dilini bilmiyordum. birkez de küçük bir kuzey ülkesinin başkentindeki uluslar arası bir
toplantıda gördüm tülsü'yü.... aynı masada çok kısa bir süre karşı karşıya oturduk. yanındaki zencide kocası
olmalıydı.
--kocasi zencimiydi?
--evet tülsü de zenciydi, olağanüstü güzel bir zenci.
--yine konuşmadınız mı?
--sizde 3 sayili bültenden fazla varmı diye sordu bende benimkini verdim.
teşekkür etti....
yıllar geçiyor ben hep tülsü'yü arıyorum
--ama buluyorsunuz onu.
--bulmak ama nasıl?... bir anlık, bir şimşek parlaması görür gibi ancak, birden parlayıp sönüveren, bulur bulmaz yitiyor yine kavusmak
değilki bu. o na kavuşmak için yer yuvarlağını kaç kez dolaştım. bir balkan ülkesinin başkentindekibir sarayda gördüm tülsü'yü...

daha 30 da bile değildi, bense 66 mi geçmistim. iki erkeğin arasında mermerden
parmaklığın küpeştesine yanlamasına oturmuştu. elinde geniş kenarlı bardak, kırmızı bir içki vardı. ayakta duran iki
erkeğin anlattıklarına güldükçe kırmızı içki çalkalanıyordu. saçları kızıl, gözleri koyu siyahtı. 5 yıl önce hiç ummadığım
bir yerde; hep ummadığım yerlerde ve zamanlarda görüyorum tülsü'yü... birilçedeki bir bankaya girmiştim
birde baktım ki az ötedeki bir banka memuruydu konusuyordu. gözleri yeşildi saçlarını topuz yapmıştı.
hemen çıktı bankadan kapıdaki arabaya binip gitti. son olarak geçen yıl gördüm. bir aakdeniz kentinin motelinde
20 yaşında var yoktu,incecik bir fidan. ben odamın önündeki çardağın gölgesinde kitap okuyordum. afedersiniz
saat kaç sesine başımı kaldırdım ki, karşımda tülsü.... yanında bir delikanlı denizden daha yeni çıkmışlar
su damlaları üstünde tomur tomur saati söyledim teşekkür etti. yüreğim duracak sandim. gittiler bir dahada
görmedim o motelde...
şarabımız yine bitmişti.
--bir şişe daha içermiyiz?... diye sordum,
--içelim dedi.
akdeniz esmeri kadın bir şişe daha getirdi.
--kime tülsü'ye tutkunluğumu anlatsam benimle alay ediyor. tülsü orada burada diye beni oradan oraya
göndermeye kalkıyorlar.beni deli yerine koyup aşağılıyorlar. tülsüye tutkunluğumu dinleyipte
benimle dalga geçmeyen bir tek sizsiniz.
--büyük bir acımayla ;
--tülsü'yü bunca sevmenizin nedeni nedir?... diye sordum.
--nedeni pek çok onu arayıp da bulamadıkça bulduğum zamanda kavuşmayınca tülsü'ye tutkum daha da artıyor,
öyle bir tutku ki gittikçe harlanıp yalazlanıp beni yakıyor. içim köz köz oluyor ona hiç kavuşmadan
kendi yangınımdan, kül olup tükeneceğimi biliyorum. tülsü öyle iyi öyle iyiki...
--neden iyi dedin.
--yanlışlıkla kendilerini tülsü sanarak, birlikte olduğum diğer kadınlar gibi benimle kavga etmedi, kavga
fırsatları yaratmadı, benimle ilişkilerinde çıkarcılık gütmedi, ne versem daha da oburlaşan bir gözü doymaz değildi.
seni seviyorum diye ne beni ne de kendini kandırdı, hiç ikiyüzlülük etmedi hiç bir gizli hesabı olmadı,
çünkü bütün bunların olabimesi için paylaşacağımız zamanımız olmadı ki!...
tülsü benim için üçüncü boyutsuz anlık yaşam olarak kalıyor bir şimşek parıltısı süresince yaşayabiliyorum
onu, bu yüzden onu seviyorum, hep seveceğim,tülsü'yü sevmekten başka işim yok olmayacak da....
--bağışlayın dedim. geçiminizi nasıl sağlıyorsunuz. bir akarınız, geliriniz varmi?
--hiçbirşeyim yok
--nasıl yaşıyorsunuz öyleyse.
--tülsü yü düşünmeme ,sevmeme, aramama bir an bile engel olmayan işler yaparak, engel olmanın tersine
tülsü'yü sevmem önemli ama, yeterli değil tülsü'yü sevdiğimi bütün dünyaya duyurmalıyım. herkes bilmelidir ki,
ben tülsü'yü seviyorum. bunu anlatmazsam yaşamamızın bir anlamı kalmaz. her insan bu dünyada var olduğunu
kendine göre bir yol bulup başkalarına kanıtlamak zorundadır. yoksa anlamı kalmayan yaşam bir saçmalık olur.
anlayamamıştım açıklamasını, --nasıl yani?... dedim.
--bir insanın yaşamakta olduğunu, salt kendisinin bilmesi yetmez, insan tek başına değildir ki... bir insanın
bu dünyada var oldugunu, yaşadığını başka insanlarında bilmesi gerekir. ve bu bunu nice çok insan bilirse,
o insan o denli daha çok vardır... herkesin varolma nedeni başka başka... benimki tülsü'yü sevmek.
ben tülsü'yü severek sevdiğimi de herkese duyurarak var olabiliyorum.
--nasıl yapıyorsunuz bunu...
--herkese anlatarak işte örneğin bu gece size anlattım. şimdi siz de biliyorsunuz ki, ben tülsü'yü seviyorum.
bu yüzden de ben sizin için artık varım, benim yaşamakta olduğumu biliyorsunuz. herkesede bunu anlatmaya
çalışıyorum.eskiden dağlara, boş kırlara çıkıp ormanlara gidip sesim çıkabildiğince bağırırdım
"tülsü seniseviyorum"sesimin yankısını dinlerdim. hep aynı biçimde bağırmak güzel olmadığından
hem sözcüklerin yerini değiştirerek hem de inceltip kalınlaştırarak sesimi değiştire değiştire bağırmaya
başladım. ormanda haykırdığı gibi ama masadakilerin duymayacağı şekilde incebir sesle bağırdı.
--tülsü seni seviyorum.
--seni seviyorum tülsü.
--seviyorum seni tülsü.
--seni tülsü seviyorum.
--sesimi tüm dünyaya duyurarak tülsü'yü sevdiğimi herkesin öğrenmesini bunu herkes öğrenince de yaşadığımı
var olduğumu bütün insanların bilmelerini istiyorum. bunun içinde yollarda, alanlarda kalabalıklarda başladım
şarkı söylemeye." tülsü seni seviyorum "
--pekala sesiniz güzelmi bari?...
yaşlı gözlerle bakarak anlatmaya devam etti.
--dünyayı dolaşıyorum. her gitiğim yerin postanesinden" seni seviyorum tülsü " diye, tülsü'ye telgraf çekiyorum.
--öyleyse tülsü'nün adresini biliyorsunuz.
--hayır nerden bileyim, rastgele bir adres yazıp gönderiyorum.
--bulamayınca telgraf size geri geliyordur.
--sanırım ama bana değil zira benim adresimde uydurma. çokça kaldığım kent postanelerinde artık beni tanıyıp
alay ettikleri için değişik postanelerden çekiyorum telgrafları. alay etsinler ama öğrendiler artık ben tülsü'yü
seviyorum. tülsü'yü sevdiğim ne denli bilinirse ben de o denli varım. o içkili yerdeki masalar boşalmaya
başlamıştı. bizde gece yarısından sonra yalpalayarak yürüyebiliyorduk ama ne ne konuştuğumuzu bilemeyecek
nede konuşulanları anlamayacak kadar sarhoş değildik.
--dört gündür öğleden sonraları 1-2 saat kültür sarayı alanındayım yarın oraya gelin dedi.
--ne yapıyorsunuz orada diye sordum.
--orda tülsü seni seviyorum diye haykırıyorum sesim kısılana dek. hani sen ne iş yaptığımı sormuştun ya işte
bu benim işim. bu işe nasıl başladım anlatayım:son telgrafımı çekmiştim o gün tülsü'ye hiç param kalmamıştı.
o yana bu yana dolanıp dururken kendimi kültür sarayının önünde buldum. gördünüz mü bilmem çok eğlenceli
bir yer orda herkes kendi hünerini sanatını marifetini gösteriyor. kimisi köpek cambazlığı yapıyor kimi tek başına
3 -4 çalgı çalıp konser veriyor, biri çalgı çalıp biri de şarkı söyleyen ikililerde var. kimi isteyenin karikatürünü çiziyor.
bir adam kılıç tutuyor diğeri ağzından ateş çıkarıyor daha neler neler. bunların başına kalabalık toplanıyor
seyrediyorlar. en çok ilgi gören daha kalabalık oluyor numara ve gösteri bitince isteyenler para atıyor onlara.
olağan üstü bir yer orası. bende böyle bir köşede başladım haykırmaya tülsü'yü sevdiğimi anlatmaya!!!....
hiç ummamıştım doğrusu benim başıma da toplanacaklarını ama çok kişi toplandı kimi alay ediyor kimi dinliyordu.
yorulana dek anlattım sustum, paralar atmaya başladılar. öyle çok para ki hemen koşup
postaneye tülsü'ye telgraf çektim. o günden beri öğleden sonraları o alana gidiyorum, isterseniz gelin.
bir taksiye beraber bindiğimizi otelin adını söylediğimizi anımsıyorum, sonrasını hiç bilmiyorum.
demek sandığımdan daha sarhoşmuşum. ertesi gün sabah uyandığımda dün geceyi bir düş gibi anımsadım.
o gün öğleden sonra alana gittim. gerçekten de dün gece adamın anlattığı gibi eğlenceli bir yerdi.
aralarından geçip dolaştım,sonunda onu buldum seni seviyorum tülsü haykırışını duymasam onu bulmam
kolay olmayacaktı. bende kalabalığın arasına daldım, beni gördüğünü hiç sanmam çünkü benim geldiğimde
seni seviyorum tülsü diye haykırıyordu gözleri kapalıydı. aslında oradakiler utanmasalar tüm gücüyle
seni seviyorum tülsü diye haykıracaklar. oradan sessizce ayrıldım ve hemen bir postanaye giderek
seni seviyorum tülsü diye sana telgraf çektim. kimbilir ne kadar şaşırmışsındır telgrafı alınca?...

16 Mar 2011

Mutlu Kedi


Bu hikaye, 27 Mayis'tan önceki Sikiyönetim günlerinde yazilmıstir.
 
Dün, çok ünlü bir kadin sanatçimizin seramik sergisindeydik. Serginin açilisiydi. Hep tanislar oraya gelmis. Simsicak bir hava. Sözler sarmas dolas. Özden bir kaynasma içinde konusurken yine çok ünlü bir baska kadin sanatçimiz,

— Çocuklar, dün gece bir rüya gördüm, dedi. Bir sair,

— Korkulu rüya mi? diye sordu.

— Bilmem, içinizde rüya yorumliyacak var mi? Rüyasini anlatmaya basladi:

— Böyle bir kalabalik... Insanlar kendi yollarinda, kendi islerinde gidip geliyorlar. Bildiginiz sokaklardan biri iste... Ben de oradayim, bir yere gidiyorum. Birden kalabaliktan biri bagirdi:

«Been!...»

Herkes sesin geldlgi yana döndü. «Ben» diye bagiran adam, bu kez «Simdi herkes oldugu yerde dursun!...» dedi.

Hepimiz durduk.

Kadin sanatçinin rüyasini dinliyenlerden bir heykelci,

— Neden durdunuz? diye sordu. Kadin sanatçi,

— Ne bileyim ben, dedi, durduk iste!... Herkes durdu, ben de durdum... Canim rüya degil mi bu, durdum iste. Sonra o adam «Herkes bulundugu yerde kendi çevresinde tebesirle bir daire çizecek!» diye bagirdi. Rüya bu ya, herkesin elinde birden tebesirler oluverdi. O tebesirlerle, herkes yere birer daire çizdi. Kalabaliktan kimisi «Bizim tebesirimiz yok» dediler. Bunun üzerine o adam «Tebesiri olmiyanlar kalemleriyle kendilerine daire çizecekler!» diye bagirdi. Kimisi kursun, kimisi dolmakalemlerini çikardi. Kaldirim taslarinin üzerine, kendileri merkez olmak üzere birer daire çizdiler. Ben de arandim, ceplerime, çantama baktim; ne tebesir var, ne kalem... Terslik, yanima kalem almamisim. Beni bir korkudur aldi. Tirtir titriyorum. Benim gibi kalemsiz olan baskalari da varmis. Onlardan bikaçi «Bizim kalemimiz de yok!» diye seslendiler. O adam «Kalemi olmiyanlar, parmaklariyle havada bir daire çizecekler!» diye bagirdi. Ben de topuklarimin üstünde dönerek, elimle havaya bir daire çizdim.

Kadin sanatçinin rüyasini dinliyenlerden bir hikayeci,

— Neden daire çiziyorsunuz? diye sordu. Kadin sanatçi,

— Nedeni var mi bunun, dedi, rüya bu; rüyanin nedeni, niçini olur mu? Rüya iste... Bir aktör söze karisti:

— Rüyanin mantigi olmaz!

Bunun üzerine rüyada mantik olur mu, olmaz mi, diye aramizda bir tartisma basladi. Sonunda, rüyada mantik aranmiyacagi yargisina varildi.

Kadin sanatçi rüyasini anlatmaya devam etti:

— Herkes kendisine bir daire çizdikten sonra o adam, «simdi herkes, kendi dairesinin içinde du-racak. Hiçkimse, kendisine çizdigi dairenin disina çikmiyacak!» diye bagirdi. Hepimiz, dairelerimizin içinde kalakaldik öylece, oldugumuz yerde beklesiyoruz.

Sair, :

— Daireden disari çikamiyor musunuz? dedi. Kadin sanatçi,

— Çikamiyoruz... dedi.

— Neden?

—E, yasak!... Nasil çikalim, dairenin disina çikmak yasak... Yasak var, anlamiyor musun? Hikayeci,

— Neden? diye sordu.

— Rüya bu canim... Rüyanin nedeni olur mu? Sonra... Biz, dairelerimizin içinde duruyoruz. Hikayeci,

— Iyi ama, sizin daireniz yok ki... dedi. Kadin sanatçi,

— Parmagimla havaya çizdim ya, dedi, bosluga çizdigim daire var.


— Havaya... Çizgi görünmüyor ki... Simrlari belli degil.

— Olsun. Ben kararlamadan çizdigim daireyi biliyorum. Hepimiz dairelerimizin içinde bekliyo-ruz. Canim sikilmaya basladi. Ah, nasil etsem de disari çiksam diye düsünüp duruyorum...

— Peki, neden çikmiyorsunuz?

—Kimse çikmiyor ki, ben çikayim...

— Niçin?

— Aman... Rüya diyorum size, rüyada bu...

— Evet?

— Ah, bir su dairenin disina çiksam, diye can atiyorum. Birara, bosluga parmagimla çizdigim daireyi siler, disari çikarim, diye düsündüm. Elimi uzattim. Elimin ayasi ile bosluktaki çizgiyi silecekken o adam yine bagirdi: «Hiçkimse çizgisini silmiyecek!» Kaldim mi çizginin içinde... Ne olacak simdi?

Aktör,

— Siz, o daireyi bastan çizmiyecektiniz, dedi. Kadin sanatçi,

— Dogru, dedi, bastan çizmiyecektim. Ama bikez çizmis bulundum, kendi çizdigim dairenin içinde kapali kaldim. Çevremdekilere bakiyorum; onlar da benim gibi, disari çikmak için kivranip duruyorlar. Sagimdaki dairede bir kötürüm var. «Ben» dedi, «yirmi yildan beri kötürümüm. Yirmi yildir oturdugum yerde kimildamadim. Ama simdi içimde dayanilmaz bir disari çikma istegi duyuyorum.» Kötürüme «Ama sizin bacaklariniz tutmuyor, nasil yü-rürsünüz?» diye sordum. «Yürürüm, kosarim bile... Kendi çizdigim dairenin içine kapandigimdanberi bana öyle geliyor. Daireden disari çikmak yasak olmasaydi simdi kosardim saniyorum.»

Solumdaki dairede duran adam «Ah, su daireleri silmemize bir izin çiksa da kurtulsak...» dedi.

Arkamda bir kadin yerde yatiyordu. Dikkatle baktim; kadin cansiz. Cansiz ama konusuyor. Rü-ya degil mi, ölü bile konusuyor. «Ah, su çizgiler bir silinse de biraz gezsem, dolassam» diyor. «Siz ölüsünüz, nasil gezersiniz?» diye sordum. «öldügümdenberi hiç gezmek istegi duymamistim» dedi, «ama bu daireyi çizip de disina çikmak yasak edildigindenberi, içimde gezip dolasmak istegi canlandi. Dairemde kapali kalmasaydim, siz canlilar gibi, yürüyebilecek-misim saniyorum.»

Onümde bir delikanli vardi. Zavalli inmeliydi. 0 da «Ah, birisi çiksa da, su çizgiyi silse, beni bu daireden kurtarsa...» diyordu. «Siz inmelisiniz. Parmaginizi oynatamazsiniz ki kendinize daire çizebilesiniz. Sizin daireniz yok.» dedim.

Inmeli delikanli «Evet, elimle çizmedim ama, kafamdan havaya bir daire çizdim. Simdi tasarla-digim o dairenin içinde kaldim. Disari çikamiyorum» dedi.

Hepimiz kendimize çizdigimiz, yada tasarladigimiz dairelerin içinde kalmistik, dairelerimizden disariya çikamiyorduk. Böyle beklesip dururken yer yer «Birisi gelse de, su çizgileri silse» diye miriltilar basladi. Bu tektük sesler gittikçe yayilmaya basladi: «Biri çiksa da, bizi kurtarsa...», «Biri kurtarsa bizi...», «Bir kurtarici yok mu?», «Çizgimizi silecek birisi çiksa...»

Herkes böyle söyliiyordu. Ben de onlar gibi söylenmeye basladim. Biz böyle söylenirken yavas yavas karanlik basti, gece oldu. Deli olacagim, bitürlü disari çikamiyorum. Ter bosaniyor her ye-rimden. Hiçkimse kendi dairesinin disina çikamiyor.

Derken bir ses duyduk: «Birisi çiksa, ben de çikarim... Birisi çiksa dairesinden, ben de çika-rim...»

Ben de «Dogru, birisi çiksa, ben de çikarim» dedim. Herkes böyle söylenmeye basladi: «O birisi her kimse, çiksa, ben de çikarim.»

Sonra bagrismalar duyuldu: «Birisi yok mu, birisi?...» «Hani, birisi nerede?», «O birisi her

kimse çiksin?.», «Birisi kim?»

Bitürlü o «birisi» her kim ise, «Ben birisiyim!» diyemedi.

Iyice gece oldu. Karanlik bastirdi. Hepimiz kendi çizdigimiz, tasarladigimiz dairelerde kapali-yiz.

O sirada, bir kedi dolasmaya basladi. Karanligin içinde kendinin iki gözü, iki alev damlasi gibi parliyor. Kedi boyuna geziyor. Asagi-yukari gidip geliyor. Kimsenin ona kanstigi yok. Dairelerin disinda, aralarinda geziniyor. Kediye baktim, basbayagi kedi iste... Cani nereyi isterse, oraya gidiyordu. Arada bir durup yalaniyor, sonra yine dolasiyordu. Bir derin özlem duydum, içimden, «Ah, ben de bir kedi olsaydim.. Kediler ne mutlu yaratiklar...» dedim.

Öbürleri de kedinin bu özgürlügüne, bagimsizligina imrenip «Ah, kedi olsaydik, kedi olsaydik...» demeye basladilar. Bize inat yapar gibi, bos, bombos gecenin içinde kedi, gezinip durdu. O sikintiyla uyandim. Ter içinde kalmistim.

Rüyasını anlattiktan sonra, kadin sanatçi,

— Simdi bu rüyayi yorumliyacak var mi? diye sordu.

Oradakilerden hiçbiri bu rüyayi yorumlamaya yanasmadi. Yalniz bir yazar,

— Insanlar, insanca davranisi beceremezlerse, kedilerin mutluluguna bile özenirler, diye bil-giçlik tasladi.

Sonra da kadin sanatçiya,

— Ben bu sizin rüyanizi yazacagim, diye ekledi.

Kadin sanatçi,

— Niçin yazacaksiniz? diye sordu. Hikayeci söyle dedi:

— Belki bu sizin rüyanizi okuyanlardan birisi, dairesinin disina kendini atar da, «Birisi» disari çikinca, öbürleri de belki kendilerine çizdikleri dairelerinden çikarlar...

9 Şub 2011

insanlar gider




insanlar gider şarkıları kalır
şarkılar var uzun
yüzyıllar dolanır
şarkılar var kısa
söylendiği yerde kalır
şarkılar var benim şarkılarım
söyletmezler içimde kalır.


21 Oca 2011

En Güzel




Bu müze var ya bu müze
Seninle gezerken güzel
Kimseler yoksa salonda
Seni öpmek en güzel
Bu rakı var ya bu rakı
Seninle içerken güzel
Kimler olursa olsun varsın
Rakılı ağzından öpmek en güzel
İşte bu dünya var ya bu dünya
Seninle yaşarken güzel
Sen varsın ya sen
Ancak benimleysen güzel..


.