.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

12/31/2011

Canına yandığım yağmur, dilediğince yağ, temizlenmiyor insan nasılsa…



Canına yandığım yağmur, dilediğince yağ, temizlenmiyor insan nasılsa…

Niye yazıyorum her defa ve bir çocukluk hatırası gibi, başımı cama yasladıkça…az bir kelime dağarcığıyla kısır kalıyor anlatabilme gayreti. Gayretime sığınıyorum zahir, yapılabilecek ne var ki?

Aldatıldıkça, yanıldıkça, anladığımı zannettikçe, sevemedikçe, işin içine takıldıkça, bulandıkça, bulanınca yazıveriyorum şu sanal kağıda ve sanrısal bir rahatlama. Bir hapşırık gibi:
“Çok yaşa”
“Sen de gör madem görebildiğimi”

Daralıyorum, anlayamıyorum ve belki anlayamamaktan bu hırıltı, bu daralma. Bu yalnızlığı anlayamıyorum. Bizdeki bu doyumsuzluğu, bu korkuyu, bu kendini sevememeyi, bu çarpıklığı, bu erdemsizliği….ben tersi miyim ki? Değil elbet, ne yani, muhalifse bir yazı kendimi övdüğümden mi hep? Cevapsızlığımdan, cevapsızlıktan elbet.


Şah damarını bildim de, nerde durur bu “ar” damarı? Tamiri var mı? mide doyunca o da doyar mı? nasıl yalnızız? Bu kadar çok yalnız bir arada…yataklarımızda sabaha uyanan anlamsız bedenler, harcanmış dokunmalar, geceyi bölen iniltiler, bitmek bilmeyen telefon mesajları, bir erkeğin ve bir kadının uslanmayan, arlanmayan istekleri, istememeleri, elektronik posta adreslerine gönderilmiş onlarca soysuz ileti. Soysuz evet! Hadi verdik erkekliğine ya da kadınlığına gitti!, nerde duruyor peki bu kadınla erkeğin farkı? Buz gibi bir mekanda buz gibi bakışlar, tavşanlaşmaya başlamış insanlar, aynı anda, aynı gün aynı adresten gelmiş “sevgi” sözcükleri:

“akşam oralardayım ararım, sen de orada mısın?”
Aynı kişiden beş dakika sonra bir başkasına:
“özledim, bu şarkı sana”
Aynı kişiden beş dakika sonra bir diğer kadına:
Bu kaçıncı mesaj, nerelerdesin?

Aynı kişiden beş dakika sonra bir başkasına:
Gelsene bu hafta sonu yanıma?

Aynı kişiden beş dakika sonra bir diğer yalnıza:
Resimlerin ne güzel, sadece konuşmak istedim

Aynı kişiden beş dakika sonra bir evvelkine:
Hmmm, kızdın mı surat mı yapıyorsun bana?

…..ve bir yerlerde hayatına sıkışmış “aşkı aramalar hatta araklamalar hattımızda”

“hadi takılalım ve biraz da birbirimizden akıl mı alalım? Peh!

Benim erdem diye düşündüğüm şey, bir törpünün usumuzda ve bedenimizde düzenli şekilde çalışması sonucu elde edilen şey ise, bu törpünün hayvani isteklerimiz üzerinde aynı şekilde çalışması beklenmez mi? insan yani unutan? Bu kadar mı çabuk ayarlı unutmalara ve yalnızlığı ne ürkütücü ne soysuz! Soysuz evet! Ben inanmıyorum aynıdanlığa aynı andalığa, “sevebilmek için bu denli kör kütük aranmalara….. Her taşa bu denli sert mi vurulur bulma uğruna ve evet her taşa? ne kadar yalnızsınız bayım ve hanımefendi size de çok acıdım. Ben mi kimim? İnsan işte; unutan. Her defasında kendimi de unutan, ve sizi de ve geçmişlerinizde aşkı bulma uğruna altına saklandığınız kisveyi de ve kendimi de..evet kendimi de..yani kendimi tenzih dahi edemeyecek kadar uyandım artık ve şaşırmaktayım ya da şaşıramamakta.
Yok mudur bir üslubu yaşamanın? Nefes alamıyorum bunca içindeyken yanıltmaların. Bunca elektronikken her şey ve yataklar uzaktan kumandalarla ayarlıyken ben artık beyaz bir hastane odasındayım. Gördüklerimi, yaşadıklarımı ve bu ikircikliği ve “müsaadenizle özür dileyerek söylüyorum” şerefsizliği kaldıramıyorum. Yok mudur aramanın sevmenin bir ayarı? Her şey bu kadar 24 ayar mı? “Altın”dan kalkması bunca kolay mı? ödenmiyor mu kefareti ve yok mu bu yalnızlığın aslında korunmayı hak eden bir asaleti?
Uzatmadan söylemeli..işte bu kadar yalnız insan. Henüz piste inmiş park etmeye giden bir uçakta cep telefonunu derhal açmaya ayarlı olacak kadar korkak, yalnız, biçare.
“Beni seviyorsun değil mi? unutmadın beni değil mi? Ben yanına geleyim mi? Ben evimde yalnız uyuyamam seni tüketeyim mi? Beni anlıyorsun değil mi? sen olmasan da sen benimle durursun değil mi? ben ben ben ben ben ne kadar yalnız ve iç gıdıklayıcıyım öyle mi?

Yalınım ve yalnızım diyebilmek ne zor artık…diyene, diyebilene de aşk geliversin e mi?

Çatıdaki Çimenler

12/29/2011

Cin



Tapınırken bulduk kendimizi
O sonsuz geceye
Gece mi, değil mi, bir gece hayaleti mi belki
Dolaştı durdu bizimle
Bütün gün dolaştı durdu ve
Sindi
Büyülenmekten arta kalan bir bitkinliğe.

Sahi, o ölen kimdi.

İlkel bir acı gibi
Düşüverdi ilk bakış gözlerinden
Kaskatı. Ve belirdi sanki yüzünde
Görünürdeki tek şey; daa sonra da olmak
Çıkardı birden şapkasını ve çıkardı şapkasını, şapkasını
Şapka mı, değil mi, bir şapka hayaleti mi belki
Bir bira içti ve vurup gitti kapıyı ardından
Yürüdü, geçti, kuru otlar
Yapraklar yakılan bir caddeyi.

Peki, o ölen kimdi.

Tam o sırada bir dolu bardak cin istemiştin sen
Bir dolu bardak cin, öğle üzeri
Damıtılmış gündüzden
Cin, cin!
Seni bir daha kendine gömen, bir daha
Kendine gömdükçe de bir önceki acı yenisinden
Elbette ki güzeldir
İnsanın insana verebileceği en değerli şey
Yalnızlıktır.

Cin bitti.

12/27/2011

Tanrı vardır , Yoksa bile !



‘Başkalarında onbin yıl önce, yada sonra yaşamayı ,insanlığın başına yada sonuna ait olma duygusunu ‘ içselleştiren  ‘insan çağının şafağında ,ilahların kahkasını ‘duyan Modern bir hilkat garibi,insandankaçan bir insan güzelidir  Cioran. ‘Kendi içinde Tanrı  kadar çıplak ve zavallı olmaktır dileği .O doğarken yitirmiştir her şeyi doğmuş olmak sakıncalıdır !Yaşamak ,savaşı kaybetmektedir.’



’ Her birimiz yalnızlığa karşı işlenen  günah  ,Yani insanlarla alışveriş tarafından  yozlaştırılmaya  yazgılı bir saflık dozuyla doğarız.Zira her birimiz kendimize hasredilmiş olmamak için elimizden geleni yaparız.Bu durum mukadderatı değil düşmüşlük eğilimini andırır.Ellerimiz temiz ve kalplerimizi bozulmamış muhafaza etmekten acizizdir ;yabancıların terleriyle temas ederek kendimiz kirletiriz;tiksintiye aç vebaya hasret bir halde toplu çirkefin içine gırtlağımıza  kadar gömlülürüz. Kutsal suyla dolu Ummanları düşlediğimizde de artık oraya dalmak için çok geç kalmışızdır.iliğimize kemiğimize kadar kokuşmuş olmamız, o ummana dalıp kurtulmamızı engeller.Dünya yalnızlığımızı bozmuştur ;ötekilerin üzerimizde bıraktığı  izler silinmez biri hale gelir. ‘

’ Şüpheyi yerkürenin derinliklerine kadar ekmek isterdim.Onun maddeye nufus etmesini
sağlamak ,zihnin hiç girmediği yerde onun hükümdarlığını kurmak ve varlıkların iliğine ulaşmadan önce de taşların huzurunu sarsmak, oraya güvensizliği ve yürek kusurlarını sokmak isterdim. Mimar olsam, yıkıma biri tapınak inşa ederdim ;Vaiz olsam,duanın gülünçlüğünü açığa vururdum; Kral olsam başkaldırının amblemini dikerdim.İnsanlar gizliden gizliye birbirirlerinden tiksinmeye heves ettiklerine göre ,her tarafta kendine sadakatsizliği tahrik ederdim.Masumiyeti hayrete düşürürdüm.Kendine ihanet edenleri çoğaltırdım.Kesinliklerin çürüme yerinde çoğunluğun kokuşup gitmesine engel olurdum.’

 ‘ Zorbalığın  en kötü biçimi sistemdir ! Felsefede ve her şeyde ‘

12/26/2011

Grup Yorum - Hasret.




Hiç soru sormadan gün biriktiren yalnızlık kumbarasının sıska deliğinin içinden sığdığı kadarıyla büyük boşluğa düşer gerçekler. Dolduğunu haber eden taşan sabır, sallayınca çıkan ses gözyaşı. Suya gerek duymadan yapraksız kuru bir ağaç adandı sana, dağın içinde hep yalnız.

12/25/2011

Ne kadar da değersiziz



" Bizim şu prensiplerimiz amma da gurur ve gözü bağlanmışlıkla dolu ! Görüşlerimiz, hiçbir fikrimiz olmayan şeyler, bilgi konusunda en ufak sezgimiz bile yok, inanç konusunda, aşk konusunda umut konusunda… Bu konulardan çok söz ediyoruz, ne var ki boş konuşuyoruz. Yeterince sağlam bir dayanağımız yok, ne bağlamı biliyoruz ne de her şeyin temeli olan sistemi. Bir kavram ya da bağlamından ayrılmış bir sözcük kapıyoruz ya da bir düşünce biçimi sonra onun üzerine ardı arkası kesilmeyen bir şekilde konuşup dururuz. Sözde düşünce sürecimiz psikoterapiden başka bir şey değil, delirmemek için, ruhsal denge hakkına sahip olduğumuz illüzyonunu ayakta tutmak için uyguladığımız bir psikoterapi. Ne kadar da değersiziz ! "

Andrey Tarkovsky

Palyaço



i.

kaç kişiyi öldürdüm düşlerimde
kaç kilo çekerdi yalnızlık
kaç kere ezildim altında
yaz yağmurlarının

belki de palyaçolar ağlardı pazartesi sabahları
her sirk geldiğinde ağlamaklı olurduk
hep ağlamaklı olurduk gülünecek halimize

kim sevmezdi çiçekleri filan
”ben sevmezdim” dedim, “yalan” dedi

bunu palyaço söyledi,
palyaço söyledi ben yazdım
yazdım, yazmasam ağlayacaktım

herkes ağlarmış biraz, ben de ağladım
sırf bu yüzden mi ağladım
alçaklık gibi bir şey oldu bu biraz

biraz birazdım her şeyden
dün biraz sinirlenmiştim mesela
yarın bir kadını seveceğim biraz
biraz biraz kör oldum bügünlerde

ama rakı kadehlerini boşaltmayın
eksilmesin hiçbir şey
hiçbir şeyden dahi olsa
kalsın biraz

ii.

umursamıyorum yılgınlığımı filan
çünkü sessizce yaşanmalı her şey
bir devrim sesszce olmalı mesela
ve her sözcüğüne inanmalı bir palyaçonun

bir palyaço neden yalan söylesin ki
ben palyaço olsaydım söylemezdim
marangoz olsaydım da söylemezdim
ben insan olsaydım yalan söylemezdim!

hem nereden çıkardınız palyaçonun yalnızlığını
kaç kilo çeker ki bir palyaço
hem neden yüzüme vuruyorsunuz
bir çirkin ördek yavrusu olduğumu

gocunmam ki ben, ben gocunmam
bir palyaço ne kara gocunmazsa
o kadar, o kadar gocunmam işte

rakı doldurun! eksilmesin

iii.

bitmedi, yazacağım daha
yazmazsam ağlayacağım çünkü
alçakça olacak biraz

hem biz o zaman kimdik ki, nerelere giderdik
her sokakta biraz daha eksilirdik
bilirdim, geceleri puslu puslu olurdu bazen
bazen birisi fısıldarmış gibi olurdu
”duyamadım”, derdim, “tekrar et!”
sessizliğe bürünürdü o vakit her şey
sokaklar daha bir puslu
palyaçolar daha bir ağlamaklı olurdu
ve ben daha bir alçak olurdum
ağlardım biraz

hem sen kimsin, çekiştirme diyorum
hatta kuyruğuma basma diyorum
acıyor, tırmalarım,-
diyorum

kahrol, kahrol!
diyorum

iv.

geçen gün yüzüme rastladım bir ilan panosunda
korktum birden, kusacak gibi oldum
”olur öyle” dedi palyaço,
”herkes alçaktır biraz”
”otur ulan!” dedim, bağırdım ona
ben bazen bağırırım biraz

”rakı doldur!” dedim, “eksilmesin!”
ben bazen eksilirim biraz
aslında hepimiz eksilirmişiz biraz
bunu sonradan öğrendim

ben aslında her şeyi sonradan öğrendim
herkes herkesi sonradan öğrenirmiş
bunu da sonradan öğrendim

örneğin;

geçen gün bir kadınla seviştim
biraz değil çok seviştim

ya işte öyle palyaço
diyorum ki,
bunu da yeni öğrendim
sevişmek de eksilmekmiş biraz

v.

kim sevmezdi ki kuş ötüşlerini filan
”ben sevmezdim” dedim, “yalan”
dedi
bunu palyaço söyledi
palyaço söyledi, ben yazdım
yazmasam, alçak olacaktım
hem ben roman da yazdım biraz

bazen diyorum ki, palyaço,
sen olmasan ben ne yaparım
alçakça eksilirim belki biraz
her yağmur yağışında yerindi dibine girerim
hiçbir kadının kasıklarını öpemem belki
ya da unuturum sonradan öğrendiklerimi

biraz biraz anlıyorum ki,
yüzler eller, o terli vücutlar filan
her şey plastikmiş biraz

vi.

haydi sirtaki yapalım palyaço
rakı doldur, yine eksildik biraz

Düşerken Bile



uzun bacaklı bir yaban hayvanıydı aşk
harıl harıl onu arıyordu istanbul, duyuyorduk
galata kulesi'ndeydik, başın omzumdaydı
kule döne döne içimizdeki gökyüzüne akıyordu
sevgilim
yüreğimin ipleriyle dudaklarına indim senin
gözbiliminden tenbilimine dönüşürken aşkımız
kule'den aşağıya fırlattım beynimi
"dalgın şair!" dedi einstein, niels bohr'a dönerek
"baksana, unutmuş beynine kanat takmayı!"
"yürekle beyin arasındaki en büyük belirsizliktir aşk,"
diyerek söze karıştı heisenberg
"belki de, iki yüreğin aynı dalga boyunda buluştuğu bir salınımdır
o!"
dedi louis de broglie
"aşk, bir kara cisim ışıması değil midir?"
böyle sordu max planck da
dayanamayıp
ışık tozuna bulalı gözleriyle
"kendinize geliniz efendiler!" diye söylendi takiyüddin
"bilimle açıklanamaz aşk, şiirle açıklanabilir ancak!
o, uzun saçlı bir yıldızdır; yüreğin içinde taranır"
bence sevgilim
söylendikçe bizim olan bir şarkıdır aşk
dikey bir şiirdir bütün kuşları aynı anda havalandıran

galata kulesi'nden aşağıya fırlattım beynimi, söylemiştim
bana bakan
uzun bacaklı bir yaban hayvanıydı aşk
aşağı tükürsem dördüncü murat
yukarı tükürsem hezarfen ahmet çelebi
ağzımın içinde dilin, bulutlarımı ıslatan gökırmak
sonsuzluğu ikiye bölmektir aşk,
kasığına yazdığım ak yazı
sevgilim
ağzına düşerken yanardağının
kanatlarım ol benim
kafeslerinden soyundur kuşlarımı
balıklarımı çıplakla tuzdan
cenevizli boynumu sev, venedikli sırtımı
osmanlı kokan saçlarımı
anadolu'dan gelen gözlerimi
peralı bakışımı sevgilim, istanbullu ellerimi
bana beni anımsat
sensizken yitirdiklerimi

kule'den aşağıya fırlattım beynimi, bir yerlerde yazmıştım
bak işte
bir çift martının yanından geçiyor düşerek
irice olanı, "herifin biri kafayı yemiş yine!" diyor yanındakine
"sen aşktan ne anlarsın koca gaga!" diye söyleniyor diğeri
sevgilim onlara aldırma sen
yalnızlığın kabuğuna çekilip
kendi içime düşerken bile
kanatlarım
kanatlarım
kanatlarım ol benim

yosun tutan yürek




yeşil / siyah seviyorum çok tropik

bir daha gülümsediğini görmeyeceğim

kedi gözleri mağaralarda

yüzlerimiz en eski topografya


başsız bir leopar... sürünür geçer yanımdan

dokunuşların... 'hüzünlü tropik' bakışların

sürünür geçer yanımdan


kanıyorum diyorum sana kızıl / kara

çiziklerim... yarıklarım... yaralarım ölümcül tropik

adam-atacağından bir adam tepetaklak yukarı çıkıyor

antik bir intiharın silüeti


yüreğimi yaprakların arasına gömdüm diyorum

yeşil / kara kanıyorum çok tropik


neyin yaşı diyorum bu gidip gelen

her sabah gözlerimin çevresine usanmadan çizdiğim


ölü balıklar su yüzüne doğru... dev menekşeler...

elim kara... demir parmaklıklar...

beni asla içine alamayacak Saragossa sessizlik

çocukluğum


bir şey yürür üstüme... elinde bıçak...

sürekli bir imge... tüm bir yaşam...

üzerime gelen her şeye kilitlenirim...


kilitlenirim mor / yeşillere... turkuaz / karalara...

seviyorum diyorum kızıl / kara

suda fırtına kopmak üzeredir


yaşıyorum diyorum niçin inanmıyorsun

çiziklerim... yarıklarım... yaralarım kızıl / kara


yıkıntılarda bir gölge

bir yara

yosun tutan yürek


pars zambağı yanlız ince kumda büyür

bir kadının kalbi büyür... tropikal bir hastalıktan

ve gölge geçer yıkıntılardan


kedi gözleri... korku... dolanır yanım sıra

bütün gün yağmur yağar barakalara


bana yabancı bana zararlı

ürkerek sevdiğim bunca şey arasında

eğer bir gün ölürsem diyorum


eğer birgün ölürsem...

yıldırım çarparak olsun...

tıpkı yaşamım gibi... noa noa...

12/24/2011

Apocalyptica - Hope




Onların, yani sizin hayatınıza
Şarkılar girmiş, şarkısız edemiyorsunuz
Şarkılar yani barış, yani gökyüzü
Yani bazan burun buruna geldiğiniz köşebaşlarında
Sonra usul usul, yavaş yavaş kaybettiğiniz
Yani dost geldi gelecek, sevgili sevdi sevecek
Yani yaşamak adına, güzel düştüğü olan
Şarkılar, yani yanıldığınız...

De ki İşte ;



ÖLÜM(de)
Ama ölümden ürkerek kendini çoraklaşma karşısında saf haliyle koruyan yaşam değil, ölüme katlanarak kendini onun içinde elde eden yaşamdır, tinin yaşamı. Tin, kendini mutlak kopmuşlukta bulmakla kazanır ancak, kendi hakikatini. (Hegel)
YAŞAM(ki)
Deniz yolculuğunda, tekne demir atınca; sen de su taşımak için karaya çıkınca, yolda giderken başka birşey de yapabilir, diyelim, midye toplayabilir ya da kalamar yakalayabilirsin; ama, gözünü sürekli geminin üstünde tutmalı, hep dönüp dönüp bakmalısın, acaba dümenci seni çağırıyor mu diye. Çağırınca da, başka herşeyi hemen olduğu gibi bırakıp koşmalaısın, ki tekneye, koyunlar gibi, ayakların bağlı atılmayasın.
Yaşamda da böyledir.
FELSEFE(işte)Kendimi aradım.
Herakleitos
Felsefe yapmak, kişinin, gelmeyeceğini bildiği birisini beklemesine benzetilebilir.
Yaşamın sana açıkça söyleyebileceği tek şey ölümdür.
Öyleyse, yaşamın tek açık anlamı, ölümdür.
Yaşamın tek anlamı ölümse, yaşamın anlamı -- yoktur...
Ölüm, yaşamın anlam içeriği ise, yaşamın anlamı -- boştur...
Ölüm yaşamın belirginleşmiş yanıysa,yaşam, bilinçlendirilmiştir.
Yaşamın tek belirgin yanı ölümse, yaşam her yanıyla -- özgürdür...
***
Yaşmın, seni ulaşman gereken düzeyin altında tutmaya çalışan eğilimlerle (bu arada kendininkilerle de) savaşmakla geçecek. --Bu yüzden de, ulaşman gereken düzeye ulaşamayacaksın; yani, başarılı olacak o eğilimler, sonunda. Zaten, belki, istedikleri de budur: Senin, onlarla savaşmak yüzünden, ulaşman gereken düzeyin altında kalman...
Ama savacaksın, gene de: sonuç her iki durumda da aynı olmayacak mı zaten -- sen, zaten, ulaşman gereken düzeyin altında kalmayacak mısın ki? --- Ama, savaşırsan, en azından (nereye gelebilirsen) geldiğin düzeye savaşarak gelmiş olacaksın -- bu da boşuna olmayacak.
***
Yaşamın, çatışma olacak --- kendinle ve bütün ötekilerle çatışmalar yaşaman...
Yaşam, kendiyle çatışmadır -- çarpışma, savaşma: ki, sonunda da tabii, kaybetmektir -- savaşı da, kendini de...
***
Yaşamın, kendi kendine ağırlık haline getirdiğin şeylerin altında ezilmenin süreci olacak.
Yaşamı 'hafifçe' yaşayabilseydin, yaşamın olayları da uçup giderler, sana yük olazlardı -- ama o zaman da, uçucu, boş olurdu yaşamın. Bu yüzden, yaşadığın her olayı 'ağır'laştıracaksın; ki uçup gitmesin, omuzuna çöksün; sen de onun yükünü taşıyasın.
Yaşaman, yaşamın yükünü yüklenmen olacak.
Yaşam, yükleneceğin yüktür.
Yaşamın, yükündür.
***
Yaşamın ne denli yük olduğunu biliyorsun; bileceksin --- bu yükü omuzlarından atmadığına, atamadığına, ya da atmak istemediğine, isteyemediğine göre de, onu taşımalısın, taşımak zorundasın, taşıyacaksın -- ki, zaten, işte taşıyorsun...
***
Yaşamın öyle noktalara gelecek ki, eski çerçevesinden çıkıp dört bir yana açılan yol ağızlarında duruyor olacak; ama, göreceksin ki, bu yollar hiç de yeni yerlere ulaşmıyor -- hatta hiçbir yere ulşmıyor: 'çıkmaz sokak', hepsi...
Yaşamın 'çıkmaz sokak'lara çıkmakla geçecek
---hem de, bunlardan değil çıkmak, giremeyeceksin bile onlara!
Yaşamın çıkılamazlıklara girememekle geçecek.
***
Yaşamın, sürekli gireceğin çıkmazlardan oluşacak; hep girip, hep çıkacaksın çıkmazlara, çıkmazlardan: son gireceğin çıkmaz da, hiç çıkamayacağın çıkmaz olacak--- sen en son çıkmazına girdiğinde, yaşamın da 'düze' çıkacak.
***
Yaşamının büyük bir bölümü, yaşamına yön verme çabalarınla geçecek --öyle ki, gün gelecek, bakacaksın, yaşamın,, yön bulma çabasıyla döne döne, yola hiç çıkamamış...
Yaşamın yönünü bulmaya çalışırken, yaşamın yolunu bulamayacaksın.
Yaşamın, yön bulmaya çalışırken, yolsuz kalacak ---yaşamın yönünü bulmaya çalışırken, yaşamın yolunu bulamayacaksın.
Yaşamın, yön bulmaya çalışırken, yolsuz kalacak --yaşamın yönünü bulacağım derken, yolunu yitireceksin.
--Sonunda, yaşamın yönünü bulsan --bulduğunu sansan-- bile, bakacaksın ki, yolunu yürüyecek durumda değilsin artık...
Yaşamın, yönsüz -- yönü olsa bile, yolsuz -- kalacak: Yönsüz, hem de, yolsuz yaşayacaksın.
Yaşamının yolu hiç olmayacak; belki, yönü olsa bile...
Yaşamının yolu yok.
***
Yaşamında hep 'sahici olmaya, yaşadıklarını 'sahiden' yaşamaya -- yaşamı 'sahi' yaşamaya -- çalışacaksın; ama yaşadıklarında hep bir sahtelik arkaplanı, bir yapmacıklık çizgisi, bir uydurulmuşluk havası boy gösterecek.
***
yaşamın, beklediğinin gelmemesi -- ki, işte : senin de, gelmeyeceğini bildiğini beklemen olacak.
***
Yaşamın yalnızca anlaşılamaz, bilenemez olmakla kalmayacak, yer yer, yaşanamaz hale de gelecek:--
Garip, çelişkili yönelmelerinle, kendini öyle durumlara sokacaksın ki içinden çıkılamaz bile değil, daha, içine girilemez bile olacaklar.
yaşamdan ne istediğini bilememekle de kalmayacaksın -- bakacaksın ki, ne olduğunu bilmediğin şeyler istemişsin; istediğinin ne olduğunu bilmeden de, ne olduğunu bilmediğin şeyler yapmışsın.
Çelişkili eylemlerinle hem kendini hem de ilişkide olduğun kişileri öyle durumlara sokmuş olacaksın ki, sen de onlar da, ne yapılabileceğini bilemediğiniz durumlarda kalacaksınız.
Anlaşılamaz, bilinemez, giderek, yaşanamaz bir yaşam yaşayacaksın -- bunu, üstelik, ötekilere de yaşatacaksın.
Yaşam yaşanamaz olacak-- senin için de, ötekiler için de...
Yaşamı yaşayamayacaksın--ız.
***
Yaşamında en zor işin, kendi yolunu yürümek olacak --ve, ilişkin olan, önem ve değer verdiğin kişilere, bunu anlatmak: Yaşamının, yaşadığın kadarıyla, yalnızca senin yaşamın olduğunu; aynı şeyin onlar için de geçerli olduğunu; ilişkide olmanın da, bu temel gerekliliği engellemediğini, engellememesi gerektiğini...
Ama, anlatamayacaksın ki...
---Çünkü, daha kendin bile gereğince anlamamış olacaksın bunu...
***
Yaşamında, yürüyüp yürüyüp, bir an durunca, çevrene bakıp göreceksin ki, yürüyüşüne şu ya da bu noktada katılmış, bir süre seninle birlikte yürümüş kişilerden hiçbiri yok yanında:--
Sen, bir an, 'Buradayım' demek için durunca, onlar, artık, 'orada' olacaklar-- 'buradayım artık' bile demeyeceler sana, 'orada'larından seslenerek...
'burada'nda kimse bulunmayacak ---'orada'ndan kimse seslenmeyecek sana..

düşünmek, hayatı ne karmaşık bir duruma sokuyor.



"neden birlikte yaşıyoruz? bir anlam aramamalı. anlam kadar insanın hayatını zehir eden bir kavram yoktur. insan akıllı bir görünüşle, en saçma sözleri bırakabilir çevresindeki insanların yarattığı boşluğa. çok da fazla üzülmüyordu. duyuların zayıflıyor mu oğlum turgut? içindeki o tarifsiz, kuvvetli duygu, başka duyguları körleştiriyor mu? insanlar! neden kaybolup gitmeme seyirci kalıyorsunuz? benden ne kötülük gördünüz? insanlar, duygusuz bir telaşla kaçışıyordu. çok zayıfladım insanlar! belki de kaçmak istediğim bir işe farkına varmadan sürüklüyorsunuz beni. oysa ne kadar korkuyordum beni tutmanızdan. ne kadar tutucu görünüyordunuz. ne hileleriniz vardı. ne kadar zayıf bağlarla bir arada tutuyormuşsunuz toplumu. benim ayrılmama seyirci kalmanız ne kadar dehşet verici. sonra, durum artık saklanamayacak bir şiddet kazanınca, şaşırmış görüneceksiniz. sahte bir şaşkınlık göstereceksiniz. sizi hesaba katıp yola çıkanları büyük hayal kırıklığına uğratıyorsunuz. ne diyeyim? siz beni tanımıyorsanız, ben de sizi hiç bilmiyorum. buna da üzülmüyorsunuz. daha beter olun!"

onların kahramanı sensin. bir kahraman bekliyorlardı yüz yıllardır. kendileri gibi olmayan, gene de onları anlayan bir masal kahramanı. gir içeri, bekletme zavallıları canım kardeşim!... seni milletvekili seçtiler oybirliğiyle. onları temsil etme yetkisini aldın artık. düşün, önüne ne fırsat çıkıyor: istediğin gibi oynayabilirsin artık...

+ belki ben öyle esaslı bir adamım ki her şeyimi bilsen aşkın da korkunç olacak ben dayanamayacağım sonra birden suratını asardı bunların doğru olmadığını içimde bir yerde biliyorum belki tanıdıkça benden uzaklaşacaksın belki ben tanıdığın kadar bir şeyim geride bir şey yoktur bende kurcalamak istemiyorum altından bir yokluk hiçlik çıkarsa sen belki dayanırsın buna fakat ben dayanamam yaşayamam

+ turgut başını önüne eğdi kızararak. "şu anda, sana güzel bir söz söyleyebilmek için, on bin kitap okumuş olmayı isterdim," dedi: "gene de az gelişmiş bir cümle söylemeden içim rahat etmeyecek: seni tanıdığıma çok sevindim kendi çapımda."

+ kadın bildi; yalnız benim yoluma çıkarsa "işin" olacağını bildi. gökçin, elinin tersiyle itiverirdi kadını. ben itemedim; oysa, ellerimiz, dış görünüşüyle, birbirine çok benziyor. nasıl anladı kadın?

+ her yeni tanıştığım insandan tanışır tanışmaz neler bekledim o daha adımı öğrenmeden ben onunla ilgili hayaller kurdum ümit etmeye başladım hemen ve o insan yanımdan bir dakika bile ayrılınca ben öyle yerlere varmıştım ki hayalimde bu ayrılmayı bir ihanet saydım gücendim

+ "akıl hocası makyavel'in bir köprüyü geçişi sırasında, karşısına birdenbire çıkan ayıyı, annesinin erkek kardeşi sıfatıyla selamlaması gibi, turgut da, kuvvetli olduğu yerlerde ayıya ayı dediği halde, işine gelmeyince onunla akrabalık kurması..."

+ kadınlarla konuşurlar. bir bara giderler, konsomatrislere içki ısmarlarlar: bir daha, bir daha. hep konuşmak için. insan olduğumuzu, kendimize ispatlamak için. köpeklerden farklı olduğumuzu göstermek için. kadınlar da köpeklerden farklı olduklarını göstermek için, utanırlar. utanmış gibi yaparlar. işte yanımdaki kadın da on dakikada bir kollarımdan sıyrılıyor, arada bir elimi itiyor.

+ selim: "... amerikalıların dediği gibi, ciddiyet kediyi öldürür. türkçeye çevirirken, yaptığım kelime oyunu kayboluyor tabii."
turgut: "yapamadığın şeyler için sözümü kesme bir daha..."

+denizin rengi değişiyor; ayrılırken denizi bu renk bırakmak istemiyorum olric. damlalar vapurun kenarına çarpıyor. ıslak demir kadar içime sıkıntı veren bir şey yoktur. vapuru ıslak bir demir yığını olarak hatırlamak istemiyorum. denizi külrengi bir sıvı olarak bırakmak istemiyorum. sonra, hep bu renkte hatırlarım diye korkuyorum.

"ne gördün bütün kapıların birer birer kapandığı bu dünyada? hangi kusurunu düzeltmeye fırsat verdiler? son durağa gelmeden yolculuğun bitmek üzere olduğunu haber verdiler mi sana? birdenbire; buraya kadar-dediler. oysa bilseydin nasıl dikkatle bakardın istasyonlara; pencereden görünen hiçbir ağacı, hiçbir gökyüzü parçasını kaçırmazdın. bütün sularda gölgeni seyrederdin. üstelik daha önce haber vermiştik derler onlar. her şeyin bir sonu olduğunu genel olarak belirtmiştik......... onlarla başa çıkılmaz.........rüyadan gerçeğe geçmenin acılarını yaşama....ne olur uyanma...."

"işte böyleydik biz canım selim! şimdi ne durumlara düştük ikimiz de. sen öldün; ben de koridorlarda, anlamsız bekleyişlerin içinde ölüyorum. gerçekten öldün mü selim? bu yalnızlık dolu koca dünyada bütün tutunamayanları öksüz bırakıp gittin mi? bat dünya bat! talih! iki gözün kör olsun da piyango bileti sat! midem yanıyor: içkiden kurtarılacak ilk mide. yangından kurtarılacak ilk mide. benim midem. benim kalbim."





Tutunamayanlar.

Kara Kitap



"birlikte gittiğimiz bir misafirlikte, ağır havası sigara dumanlarıyla mavileşmiş bir odada, senden üç adım ötede oturan bir anlatıcının hikâyesini dikkatle dinlerken, geceyarısı o 'ben burada değilim' ifadesi ağır ağır yüzünde belirdiğinde seni severdim; tembellikle geçen bir haftadan sonra, gömleklerinin, yeşil kazaklarının ve bir türlü atmaya kıyamadığın eski geceliklerinin arasında bir kemeri istemeye istemeye ararken, açık kapısından içerisi gözüken dolaptaki inanılmaz karışıklığı farkettiğinde yüzünde beliren yılgınlık ifadesini severdim; bir heves ressam olmaya karar verdiğin çocukluk günlerinde, dedeyle birlikte masaya oturup ağaç çizmeyi öğrenmeye koyulduğunda, dedenin konu dışına çıkan takılmalarına öfkelenmeden güldüğünde seni severdim; dolmuşun kapısını ucu dışarıda kalan mor paltonun üzerine kapadığında ve şimdi elinde tuttuğun beş liranın, şimdi yere düşüp kaldırım kenarındaki
ızgaraya doğru kusursuz bir yay çizerek ne güzel yuvarlandığını gördüğünde yüzünde beliren oyuncu şaşkınlığı severdim; severdim seni, pırıl pırıl bir nisan günü küçük balkonumuza çıkıp sabah astığın mendilin hâlâ kurumadığını, demek ki güneşin seni aldattığını anladığında ve hemen sonra, arka arsadan gelen çocuk cıvıltılarına hüzünle kulak kabarttığında seni severdim; birlikte gittiğimiz bir filmi bir üçüncü kişiye hikâye ederken belleğinin ve hatırladıklarının benimkinden ne kadar farklı olduğunu korkuyla anladığımda seni severdim; severdim seni; aile içi izdivaçlar ve akrabalar arasındaki evlilikler üzerine bol resimli bir gazetede makale döktüren profesörün incilerini bir köşeye çekilip bana sezdirmeden okuduğunu gördüğümde ve ne okuduğunu değil, ama okurken yalnızca üst dudağının tolstoy kahramanları gibi hafifçe öne çıktığını gördüğümde seni severdim; asansör aynasında kendine bir başkasına bakar gibi bakışını ve nedense bu bakıştan sonra hatırladığın şeyi telâşla çantanın içinde arayışını severdim; biri yan yatmış ince bir yelkenli, öteki kambur bir kedi gibi yanyana durarak saatlerce seni bekleyen topuklu ayakkabılarının içine aceleyle girişini ve saatler sonra, eve döndüğünde ayakkabıları gene aynı çamurlu ve asimetrik yalnızlığa terketmeden önce kalçalarının, bacaklarının ve ayaklarının kendi kendilerine yaptıkları hünerli hareketleri seyretmeyi severdim; sigara küllüğünü tepeleme dolduran izmaritlere ve kara başlarını umutsuzca bükmüş yanık kibritlere bakarken kederli düşüncelerin kimbilir nereye gittiğinde seni severdim; severdim seni her zaman yürüdüğümüz sokaklarda, bir an, sanki güneş o sabah batıdan doğmuş gibi yepyeni bir ışık ve yepyeni bir köşeyle karşılaştığımızda, sokakları değil, seni severdim; birden çıkan lodosla karların eridiği ve istanbul'un üzerindeki kir bulutlarının temizlendiği kış gününde, antenlerin, minarelerin ve adaların arkasından bana gösterdiğin uludağ'ı değil, başını omuzlarının içine çekerek ürperen seni severdim; çinko tenekelerle yüklü ağır arabayı çeken sucunun yorgun ve yaşlı atına kederle baktığında severdim seni; dilencilere para vermeyin, onlar aslında çok zengin
diyenlerle alay ettiğinde ve herkes labirentimsi merdivenlerden kıvrılarak sinemadan yeryüzüne ağır ağır çıkarken, bir kestirme bulup bizi bütün kalabalıktan önce kaldırıma çıkardığın zamandaki mutlu gülüşünü gördüğümde seni severdim; saatli maarif takviminden bizi birlikte ölüme yaklaştıran bir yaprağı daha kopardıktan sonra, en altta günün yemeği olarak önerilen etli nohut, pilav, turşu ve karışık kompostoyu, yaklaştığımız ölümün bir işaretini okur gibi ağırbaşlı ve hüzünlü bir sesle okumanı ve kartal marka ançuvez tüpünün önce rondelayı çıkartıp, sonra kapağı sonuna kadar çevirip açılacağını bana sabırla öğrettikten sonra, üretici mösyö trellidis'in saygılarıyla, demeni severdim; kış sabahları yüzünün renginin şehrin üzerindeki soluk beyaz göğün renginde olduğunu gördüğümde, çocukluğumuzda,caddenin ırmağından akan arabalar arasından, bir kaldırımdan öteki kaldırıma bir koşu çılgın ve neşeli geçişini seyrettiğim zamanki gibi, seni endişeyle severdim; severdim seni, cami avlusunda, musalla taşında yatan tabuta konan kargaya dikkatle ve gülümseyerek baktığında, radyo tiyatrosu taklidi sesinle annenle babanın kavgalarını oynadığında seni severdim; ellerimin arasına dikkatle başını alıp gözlerinde hayatımızın gittiği yeri korkuyla gördüğümde seni severdim; vazonun yanında, neden orada bıraktığını anlayamadığım yüzüğünü günler sonra gene orada gördüğümde seni severdim;efsane kuşlarının ağır ağır uçup havalanışını andıran uzun bir sevişmenin sonunda, ağırbaşlı şenliğe kendi şakaların ve yaratıcılığınla en sonunda senin de katıldığını anladığımda seni severdim; dikine değil yanlamasına kestiğin elmanın içindeki kusursuz yıldızı bana gösterdiğinde seni severdim; öğle vakti, yazı masamın üzerinde oraya kadar nasıl geldiğini anlayamadığım bir tel saçını gördüğümde ve birlikte çıktığımız bir yolculukta, tıkış tıkış belediye otobüsünün tutunma demirlerine sarılan öbür eller arasında yan yana duran ellerimizin birbirine ne kadar az benzediğini kederle gördüğümde, seni kendi gövdemi tanır gibi, beni terkeden ruhumu arar gibi, bir başka kişi olduğumu acı ve sevinçle anlar gibi severdim, severdim seni; nereye gittiğini bilmediğimiz bir trene bakarken yüzünde beliren esrarlı ifadeyi ve bu kederli bakışının tıpatıp aynısını, bir akşamüstü sürülerle kargaların çığlıklar atarak çılgın gibi uçuştuğu bir saatte, elektrikler birden kesildiğinde evimizin karanlığı ile dışarısının aydınlığı yavaş yavaş yer değiştirirken gene esrarlı ve hüzünlü yüzünde ben gördüğümde kapıldığım o çaresizlik acı ve kıskançlıkla severdim seni."

Gün / Gece




GÜN:

Burada, bir çatı katı penceresiyle aydınlanan tavanarası odasında, dünden beri yalnızım. Camları boydan boya çatlamış, tozlu, hemen hemen eşyasız bir oda burası. Alçak, diz hizasında, tek kişilik bir yatak, yıllardır kullanılmamış gibi duran devasa bir çizim masası, iki üç raf, hepsi bu. Bir de, köşelere yığılmış boş film kutuları. Kolayca kendimi, gerçekte olduğumdan daha yabancı, daha genç, daha özgür hissedebilirim burada, gelip geçiciliğin bir başka durağında... Gidememekle kalamamak arasında. Sanki o odada, içinde yıllar, geceler, mevsimler geçirdiğim, yanımda taşıyıp getirdğim o tek, en içerideki odada... Dün gece bu kadar yorgun olmasaydım, duvardaki lekelere, özellikle tavandaki iri, ürtükücü lekeye uzun uzadıya bakabilir, yara karanlıkta çeşit çeşit imgeler bulabilirdim. Çeşit çeşit öyküler, lekel leke ben’ler, geçmişler... Derinleşen saatlerin daha gerçek, daha canlı kıldığı imgeler, yarı-sözel varlığımı, kendileriyle birlikte dümdüz duvarlardan çekip çıkaran imgeler.
Dik çatıların arasına sıkışmış bir balkonum var: Mahmur mahmur açan kadife çiçekleri, biri hariç bomboş saksılar, beni derhal benimseyen serçelerle bir karga. Karşımdaki duvarda da kurşun ve şarapnel izleri. Aşağıda pazar kuruluyor, kamyonetler yanaşıyor art arda, kasa kasa marullar, elmalar, portakallar taşınıyor, okul sıraları gibi düzenli dizilmiş tezgâhlara yerleştirilip ıslatılıyor. Birkaç tezgâh elişlerine, dantellere, havlulara ayrılmış, iki üç tanesiyse çiçeklere... Yandaki börekçiden kokular geliyor, şallarına, kot ceketlerine sarınmış çoğu kadın pazarcı, sigaralarını yakıyor, yavaş yavaş suskunluklarından sıyrılıyor. Gürültüyle geçiyor bir tramvay. Saat daha sabahın altısı. Bir saate kalmadan, tıklım tıklım, rengârenk, cıvıl cıvıl olacak pazar yeri, en fazla elliye ellilik bir küçücük meydan, on küsur yıl önce bir roketin altmış sekiz kişiyi paramparça ettiği meydan. Kana, insan beynine bulanmış fotoğraflarının, dünya basınının ilk sayfalarında boy gösterdiği, fotoğrafçılarla muhabirleri ünlendirip sabah çaylarını, kahvelerini yudumlayan okurlara, savaşın nedense unuttukları “acımasızlığını” hatırlatan meydan. Tabutlar gibi sıra sıra dizili tezgâhlara, sade, gösterişsiz dantellere, satıcı kadınların solgun yüzlerine bakarken, savaşı birkaç kez yaşamış Filistinli bir arkadaşımın sorusunu hatırlıyorum: “O darmaduman kentte ne arıyorsun?” Geriye dönmeyi öğreniyorum, demiştim kısaca.
Saraybosna’dayım. Dik yamaçlı tepelerin arasındaki bu küçücük kentte, dağlarla, artık iyice seyrelmiş çam ormanlarıyla, gölgeli vadilerle, mayınlarla, mezarlıklarla çevrili bir kentte... Evlerin, ağaçların arasına, parklara, meydanlara, okul bahçelerine yayılmış mezarlıklar, genç ölülerin mezarları. Sanki her biri, bir başkasını bekliyor, özlüyor gibi. Hangi tepeye başımı çevirirsem çevireyim, bana bakan dimdik, sessiz mezartaşları, beni sürekli izleyen bembeyaz, yansısız gözler. Son, tamamlanmamış bakışlardan örülü bir ağ atılmış sanki hayatın üzerine. Bin dört yüz günlük bir kuşatmadan sağ çıkmış, bütün binları delik deşik, on küsur yıldır ve hâlâ şimdi de yaralarını saran (oysa kimi yaralar sarılmayı da reddediyor, kabuk bağlamayı da) Saraybosna’da, hayatı kutsamayı, her şeye karşın, bir kez daha kutsamayı öğreniyorum belki. Belli belirsiz, tortulu, ama gene de çok saf, çok derin bir sevinci hatırlayarak... Hayat ırmağının böylece akıp gitmesine duyulan sevinç. Beni burada, yalnızlığımın ortayerinde, delik deşik bir duvarın karşısında bırakarak da olsa akıp gitmesine... Yabancı bir kentin, bir çatı katı balkonunda, yeni bir günü beklerken, çoktan bitmiş olanla henüz doğmamış olanın arasında...
Sanırım bunu baharın ilk günü sayabilirim.

GECE

Yakılmış kütüphanenin önündeki taş köprüdeyim. Dolunay, çoktandır görmediğim denli büyük, parlak ve çıplak, sanki insanların dünyasına seslenmek istiyor. Soluk altın rengi, çok daha eski bir dünyadan söz etmek... Çam ağaçlarına sürünecek denli yaklaşmış tepelere... Beyaz taşlardan yansıyor ay ışığı, Milyoçka Irmağı’nın sığ, çamurlu sularından... Sanki burada daha önce yaşadım ben. Bütün bunları, bu kuşatılmışlığı, çembere alınmışlığı, bir daha hiç geri gelmeyecek, asla dönmeyecek olanın, sonsuza dek kaybedilmiş olanın acısını... Sanki daha eski, daha gerçek bir başka hayatımda, ansızın kesilmiş, tamamlanmamış... Geceyarısından önce sessizleşmiş kent, yalnızca “çocuklara ninni söyleyen” ırmağı ve yayları paslanmış bir salıncağı duyabiliyorum. Yaşlı bir kadın, torunu ve köpeğiyle, az ötemdeki parkta sessizce sigara içiyor. Burada, yalnız ve sessiz gecede, beni hayata geri götürecek yolu arıyorum belki. Hayattan buraya geldiğime göre...
Sabah dokuz sularında gelen bir telefonla öğreniyorum, geceyarısı öksüzler yurdunda gaz kaçağından yangın çıkmış, dört aylık bir bebek can vermiş.

12/22/2011

Poteaux D'angle



"Kendisinden nefret edilmemiş olanda hep bir eksiklik kalır, din adamlarında, rahiplerde ve bu türden insanlarda sıkça görülür bu özürlü durum. Onlar bize danaları anımsatır. Antikorları eksiktir." Syf. 13

"Başına her ne gelirse gelsin, öyle bir ân havaya girip de -en vahim hatadır- kendini üstad sanma, hatta kötü bir akıl hocası bile oldun sanma. Önünde daha yapacak çok şey var, yığınla iş var, neredeyse işin tamamı. Ölüm henüz olgunlaşmamış bir meyveyi koparacaktır." Syf. 15

"...Çok erken akıllı oldukları için aptallar. Sen ise uyum göstermek için acele etme.
Yedekte hep bir uyumsuzluk sakla." Syf. 16

"Başını gerilmiş bir ip üzerine dayayarak dinlenmesini bilen bir insan, yatağa ihtiyaç duyan bir filozofun öğretilerini ne yapsın?" Syf. 18

"Bir şey yakaladıysan, ister istemez daha fazlasına sahip olmuşsun demektir. Bu fazlalıktan hiç şüphe duymuyorsun ve hakkında hiçbir şey bilmiyorsun, aradan uzun bir zaman geçmeden de bilmeyeceksin. Belki tüm bir dönem geçtikten sonra da bilmeyeceksin. O zaman çok geç olacak. Evet, çok geç." Syf. 22

"N. Onu öldüreceklerdi.
Kendisine doğrultulmuş uzun bıçağın parlayan ağzı üzerine iniyordu.
Demek ki bağırma vakti gelmişti ve bu an bir daha da gelmeyecekti.
Ama, bu olağanüstü, yaşamı boyunca tanık olduğu durumlarla hiç mukayese edilmeyecek karşılaşma sırasında, öylesine süratle, alışık olunmadığı ölçüde ve istisnai şekilde hızlı hareket etmesi gerekli oldu ki, N. az da olsa ses tellerini hiç kıpırdatamadı ya da içinde bulunduğu inanılmaz durum karşısında düşüncelere daldı ve ses tellerini bulamadı.
O, artık böyle ânlar yaşamayacaktı. Katile gelince, vakit kaybetmeden zamanı kullanabilmişti.
Hız, bu tür insanlar için yaşamsal öneme sahiptir.
N., anlaşılan düşünceye dalma eğilimi nedeniyle öldü. Oysa bunun hiç de sırası değildi." Syf. 31

"Eğer bir karakurbağası İtalyanca konuşuyorsa... zamanla neden Fransızca konuşmasın?" Syf. 34

" 'Onların' desteği olmadan idare etmeye çalış. Yardım çağrısında bulunduğun ândan itibaren, elindeki imkânları yitiriyorsun, yedek gücün kayboluyor, artık varolamıyorsun. Batıyorsun." Syf. 37

"Sokakta, kendi sokağında, temsillerinin, ânlık düşüncelerinin sokağında (düşünceler: içini boşaltmak), sokakta, içinden çıkamadan; durduğunu, oturduğunu, ya da uzandığını, hareketsiz olduğunu sanarak, bir evin içinde olduğunu sanarak, başını sokacak bir yerde olduğunu ama gerçekte sokakta, yeni doğan bir bebek iken ilk çığlığın ile birlikte içinde bulunduğun sokakta, şunu ya da bunu keşfettiğin, havayı, ülkeleri, dilleri ve insanları, her şeyden pay alarak, ne olursa olsun öğüterek, gereksizin peşinde koşarak, büyük düşünerek, sınırlı davranarak, olan biteni aceleye getirerek, yanlış kavrayarak; durduğunu, dinlendiğini, yere kapandığını sanarak, ama sürekli ileri doğru itilerek, Tarih ile, onların öyküleriyle, onlarınkini kesen sokakta, çok sayıdaki sokağı kesen sokakta, hep sokağında. Öf! İşte bitti: sokağın daha uzağa gitmiyor." Syf. 38

"Sen sen ol hiçbir zaman düş göreni rahatsız etme. O senden nasıl nefret etmez ki sonra?" Syf. 43

"Bir örümcek, her sabah, doğada ve müsait her yerde fevkalade düzenli bir ağ örmektedir. Örümcek, farkına varmadan kendisine verilen uyuşturucu etkisi bulunan mantardan az bir parça hazmettiğinde, ördüğü ağın sarmalları da muntazam olmaktan çıkmaya başlar ve ağ her tarafa doğru saçılır. Örümcek ne kadar çok mantar yuttuysa, ağ da o kadar karışır ve tam bir deli ağı hâline gelir. Ağın bazı bölümleri çöker, ağ birbirine dolanır. Zygiella notata... Bu, örümceğin adıdır. Zygiella notata her zamanki ağ boyutunu tutturmadan durmaz, ancak kendi planını takip etme yeteneğinden mahrum kaldığı için -aslında bu plan da dün bulunmuş değildir, onlarca veya yüzlerce yüzyılın mirasıdır ve kendisine, anneden kıza, olduğu gibi, mükemmelliğiyle geçmiştir- hatalar yapmaktadır, aynı yerden iki kere geçmektedir, başka yerlerde boşluklar bırakmaktadır, o ki öylesine titizdir, bu duruma boşvermektedir. Son sarmallar ise gevelemedir, başdönmesidir, örümceğin sanki gözleri kamaşmıştır. Harap, başarısız, insani eser. Sana ne kadar da yakın şimdi örümcek. Uyuşturucu hakkında hiçkimse karmaşanın rahatsızlığını bu kadar doğru şekilde ve doğrudan ifade edememiştir. Kardeş gözüyle bak harabe hâlindeki bu ağın iplerine. Ama ne gördü acaba Zygiella?" Syf. 46-47

"Git, gidebildiğin kadar, yenilgilerinin sonuna kadar git, gına gelinceye kadar. O zaman, sihir de ortadan kalkınca, kalıntılar -mutlaka kalıntı vardır- seni artık yıpratmayacaktır. Çıkmak istiyorsan, işte bunun yolu. Bunu gerçekten istiyorsan. Doyum noktası. Daha önce nihai hiçbir şey yapamazsın, ne seyir ne de eleştiri yoluyla. Ve sonra, neredeyse hiç sorun kalmaz." Syf. 57

"Kimileri, yalnızca çekingenliklerinden hayatta kalırlar. Soluğa, kalbin bitmez tükenmez atışına, insanın kendisinde sürmek için direnen bir şeye son vermek için gerekli çaba öyle büyük ve karar öyle kesin olurdu ki onu sanki başkası vermiş olurdu: tam da hayat ve onun işleri için ve hayatta en uzun süre kalmak için yapılmış biri. Bu en sonunda kişilik değiştirmek, onu ve kendini yıkmak olurdu." Syf. 61

"İnsanın da kendi içinde titreyebilen bir teli bulunmaktaydı, hatta çifte teli.
İnsan bunu daha ziyade konuşmak için kullanıyor; ya da çocukken bağırmak için." Syf. 76

"Savaşlar oldu; ve her yerde ve çok kez de yıkımlar. Ama sözlük hep kalınlaşıyor. İnsanı ilgilendirmeyi bırakmıyor. İnsan hepsini topluyor -Stok büyüyor, ansiklopedi de." Syf. 81

"Silinmeye geri dönüş
belirsizliğe

Artık hedef yok
adlandırma yok

Hareket etmeksizin
seçmeksizin
saniyelere tekrar dönmek
gürültüsüz çağlayan
batan adacıklar
sıkışık kalabalık
ayrı duran çevrelerin kalabalığında

Saniyeler içinde yaşamak, başka dünya
kendine
kalbe
soluğa öylesine yakın

Sürekli durmayan sürekli olmayan
yokoluşa doğru aynı hız

Gelip geçen kadınlar
düzenli olarak geçilen
düzenli olarak değiştirilen
geri dönmeden geçmişler
birleştirmeden geçen
Yalın
Arı
Tek tek yaşamı tüketiyorlar
geçerek..." Syf. 85

Katatonia - Rusted



İnicem lan! inicem.Bi bırakın.

Kırk Oda



Dramların ya da trajedilerin en acıklıları eşikte yaşananlar değil midir? Giderken, ya da gelmişken, ama eşikteyken...



Bütün hayatı tutmak isteriz, hepsi kaçar avucumuzdan. Yalnızca başkalarınınki değil kendi hayatımızdır kaçan. Bütün kentlerde, bütün ülkelerde, bütün hayatlarda olma isteği neden? Hayata en yakın, ölüme en uzak olmak mıdır tüm bu çırpınmalar? Ama gerçekte ölüm gelir bunların ortasında bulur bizi.



Ümit etmeninde bedeli vardır.





Umarsız yıkımlardan sonra oynanacak en iyi oyun: Her şeye kaldığın yerden başlama ve hiçbir şey olmamış gibi sürdürme oyunu...



Beklediği an gemişti
Bir minder uzattılar ayaklarının altına, ayakkabıyı ona uzattılar. Yüreği delicesine çarpıyordu şimdi. Minderlerin üzerinde ışıltıyla duran bu cam ayakkabı tekine uzattığı ayağı, hayatının en büyük dönemecine adım atıyordu. İlkin ayakkabının üzerine kaydu ayağını, ardından ayağına geçirmeye çalıştı. Ansızın bütün coşkusu, sevinci, umutları söndü.
O cam ayakkabı külkedisinin de ayağına olmadı.
Ertesi gün diye bir şey yoktu...




Yüzyıl Uyuyan Prenses

Bundan yüz yıl önce uykuya dalanla, bu uyandırılan aynı insan mı? Aynı insan kalabilir mi? Zaman, uykuda da geçse zamandır, kendini biriktirir.





Ben seversem yüz yıl öncesinin sevgisiyle seveceğim; oysa sevginin üzerinden yüzyıl geçmiş. O severse, beni üzerinden yüzyıl geçmiş bir sevgiyle sevecek. Aramızda kaç takvimin uzaklığı duruyor. Bir öpücük, yalnızca bir öpücük bu uzaklığı kapatmaya yeter mi?





Uyandırmak kazanmak da olabilirdi, yitirmek de...
Her şey iki dudağının ucunda taşıdığı öpücüğe bağalıydı şimdi, iki dudağın arasında yüzyıllık bir masal taşıyordu.
Prensesin yüzyıl beklemiş dudaklarına o masal öpücüğünü kondururken böyle karmaşık duygular içindeydi işte. Sevmek imkansızlıktı.





Kendimizde beslediğimiz, kendimizde büyüttüğümüz, kendimizde saklı duran bir şeydir sevmek. O hep bizdedir, bizledir, usul usul biriktiririz onu, içimizde yığılı durur. Ve günün birinde ansızın karşımıza biri çıktığında sanırız ki içimizden boşalıveren bütün duyguları o taşımıştır bize.
Sevmek, kendi kendimizi büyülemektir;
Kendi kendimize yaptığımız bir büyü.
Ve her şey (arayışlar, pişmanlıklar, yanılgılar...) yeniden başlayacaktır.

Yıldız Madalyalı Mektuplar



seni gerçekten hiç merak eden yok mu?
yok zaten etrafıma bir duvar ördüğümü
betonlaştığımı söylüyorlar
kimseyi dinlemiyormuşum
benimle diyalog imkansızmış
peki sizinle gerçekten ama gerçekten
ilgilenen yoksa siz ne yapardınız?
çocukken anjelik, özgürlüğün yolları
gazap üzümleri, şarkıcı josefine ya da
fare ulusu gibi kitapları okurduk
yanımıza bir tabak erik ve kiraz alıp
kardeşimle ben
babamın kitaplarıyla başladık işe
ben en çok savaş ve barış’a çarpılmıştım
okul çantamın içinden gizli gizli 9, 10 defa okudum
ben teksas’ı tommiks’e tercih ederdim
konyakçı hep aklımı karıştırırdı
donald ve varyemez’den en çok küçük yeğenlerini
ama hayır böyle yazmak istemiyorum
şey–daha çok başka birşey daha çok başka birşey
yazmak istiyorum
şöyle başlasam:
herhangi bir sonbahar günü...
herhangi bir sarılık...
kurumuş yaprakların üstünde yürüyoruz...
bir kağıt denizinin üstünde ilerler gibi...
benim adım virginie... seninki pol...


1. mektup (virginie’den pol’e)

sevgili pol,
birkaç günden beri dışarı çıkmadım.
sana yazdığım birkaç mektubu attım
çünkü kayısı tarlalarından bahsetmiyordu.
bahçeye sonbahar gelmiş olmalı.
bu mektubun sonbahar renklerinde
olmasını istiyorum.
bizi aynaların arkasından gözetliyorlar pol.
gerçek ve uzun sevgi insanları korkutuyor pol.
van gogh’un sarılarıyla arles’daki yaz
manzaralarının arasında yakın bir ilişki
var gibi bunu anlıyor musun pol?
yani onun arles’a gitmesi zorunluydu.
son olarak kargaları çizmesi de anlamlı.
bunun gibi bizim birbirimizden bunca uzak
tutuluşumuzun da bir anlamı var.
serada eğil camların üstünden kayıp giden
yağmur damlacıkları gibi bir duygu.
limon ağaçlarının arkasında seni düşünüyorum.
tavanda birkaç güvercin yuva yapmış.
böyle anlarda karşıda
ufukta bir yelkenli
senin yelkenlin belirir gibi oluyor.

"2. mektup (Pol’den Virginie’ye)

sevgili Virginie

bugün bütün gün bizi bir albatros takip etti.
albatros uzaktan beri bütün denizcileri etkiler.
onlar hiçbir efor sarfetmeden uçuyor gibidirler.
ayakları suyun üzerinde çırpınır.
havalanacağı sırada boynunu geri çekerek
ayrodinamik pozisyonunu alır.
bu şekilde atmosferin şiddetli akımlarına
karşı koyar uzun mesafeler kaydeder
ve yumurtasını çöl adalarına bırakır.
şimdi bilimadamları fark etti ki albatros
saatte 80 kilometreye yaklaşarak
tahminlerin 7 kat üstünde bir alanı kuşatır.
artık albatrosları bile uydu aracılığıyla
takip ediyorlar virginie.
her şeyi ölçüp biçiyorlar aşkları bile.
bugün bir denizci seyir defterine
şunları (incil’den) yazdı:
“muhakkak ki, hiç tartışmasız kabul
edilmesi gerekir ki, albatros’un
bütün performansları onu yaratan’a
adanan bir methiyedir...

3. mektup (virginie’den pol’e)

sevgili pol,

dün gece kayısı abajurun ışığında
defterime şunları not ettim
çünkü aşkımız kayısı renginde bir şey
ve bütün bunları düşündüğüm zaman
odaya altınsı bir ışık doluyor.
bütün inananların kalbine
görünmez bir biçimde şırınga
edilen o huzur ve kuvveti getiren
böylesi bir ışık mıdır diye düşünürken
o kadar dalmışım ki
masamın üzerine bırakılan
bir bardak sütü fark etmemişim bile.
her neyse sana olan aşkımın
bende yankılandırdığı o yüce duygulanımlara
en yaklaşan şeyler olduğu için, işte, dün gece
defterime kur’an’dan esinlenerek yazdığım cümleler:
...maddi varlıklar dünyasının son bulup gayb
aleminin başladığı nokatada rabbin meleği
belirdi. şeffaf kanatlarıyla. çok güçlü biri
ve güzel görünümlü ve doğruldu o en yüksek
ufukta iken. bir başka inişini de gördü onun
allah’tan gelen söz yüküyle. ve vahyedildi
vahyedilecek olan. son yağmurlar vaktinde
sarı yağmur sağanaklarıyla birlikte
rabbin meleği belirdi. şeffaf kanatlarıyla.
ok güçlü biri ve güzel görünümlü ve
doğruldu o en yüksek ufukta iken.
kayısı renginde ince bir şerit takip
ediyordu onu-olacak olanın oldurulması için...
aşkımız pol, yani tarçın...
biz ormandan, nehirden, tarçın kokulu kıyılardan
olan biz... evlerinin sağlam olduğuna inanan
sizsiniz. hiçbir zaman susmamak için, hiçbir
zaman susmamak için. ve biz, biz izlerimizi siliyoruz.
sonsuza dek......

4. mektup (Pol’den Virginie’ye)

sevgili Virginie,

‘her yerde su, su, su ama içecek tek damla yok.’
gemide tuhaf şeylerin oluşmasına o kadar alıştım ki.
tıpkı harikalar diyarındaki alis gibi.
biliyorsun orada kedi
“beni orada göreceksiniz” der ve kaybolur.
alis buna fazla şaşırmaz,
tuhaf şeylerin oluşmasına o kadar alışıktır ki...
gemide balk nac adında
‘damarlarında sır’rın demir tozu gibi’
dolaştığı bir denizci var.
sürekli sır’rı araştırıyor.
bunun için denizci olmuş.
yolunu şaşırmak istiyormuş çünkü.
serin bir tuz acısıyla anlattığı şeyler şunlar:
“dün ikindi vakti sır birden zamanını vurdu
ve bana dedi ki;
unuttun ve aştın aradığını,
ne mutlu ne yazık sana,
ne mutlu ne yazık sana,
artık dokunduğun her yerden sır çıkacak.”
ona bir gün birisi makendonya’da
“sana bir sır verecektim” diyor.
balk nac “sende kalsın” diyor
gecelemek için kaldıkları bir tünelin ağzında.
birden bir çığlık gibi duyuyor sesini;
bağırıyor tünelin derin gırtlağında-
“senin hakkında! senin hakkında!”
balk nac’ın bu anlattıkları bana kafka’nın
dediği bir şeyi hatırlattı,
orman saçlı virginie...

kafka der ki insan giz’i çözdüğü zaman
her şey değişecekmiş sanır ama
hiçbir şey değişmez.
yaşam olanca sıradanlığıyla devam eder.
belki balk nac’ın dediği gibi
unutur ve aşar aradığını.
“ne mutlu ne yazık ona”
yarın sana diğer denizcileri anlatacağım.
yaldrım mesela sürekli virgil* okuyor...
“falanca terazide tartıldı kalbi
doğrudur; çünkü bu kalp bir tüyden daha
ağır değil.”
dün bir dişi keçi yüzünden
gemide kavga çıktı. kavga bitince hepimiz
yıldızların altında derin bir uykuya daldık.
pilatius bütün gece horladı...

sinagog’un kılıcı viyana’da derler hala...
satir ise korkuç toprağın türküsünü söyler...
denizlerin korkunç fırtınalarla
çalkanlandığı anlar ise
bana salome’nin ya da lady godiva’nın
söyleyebileceği tarzda şeyler söyleyen
o şair’i anımsatır:
“odyseus’un sefere çıktığı tarihten bu yana
denize çıkmış bütün denizcilerle
yatmak isterim...”

5. mektup (virginie’den pol’e)

sevgili pol

denizciler çok ilginç ama beni
mikroskopik dünyanın kuantum tekinsizliği
daha çok ilgilendiriyor.
örneğin zar atan tanrı
askeri bir bilgisayarda rasgele bir hata ile
nükleer bir yangına sebep olabilir mi?
bunu bütün inançlılar hayırlar.
bana kalırsa bilgisayarlarda
‘soft error’lara sebep olan şey
bizzat tanrı’nın kendisidir.
fakat bu örnek, mikroskopik dünyanın
makroskopik dünyamıza sızıp bizi etkilemesinin
mümkün olup olmadığı sorusunu gündeme getirir.
fizikçi heinz r. pagels’e göre bu sorunun
cevabı evettir.
“soft error’lara bir başka örnek,
bir çocuğun ana rahmine düşüşü anında
dna moleküllerinin rasgele bileşimidir,
bu olayda kimyasal bağın kuantum özelliklerinin
rolü vardır. tamamen önceden kestirilemez olan
atomik olaylar yaşamımızı etkiler.
sevgili pol sana bu mektupta ek olarak
pagels’in şu notlarını gönderiyorum:

şüphe yok ki, kuantum belirlenemezliği yaşamımızı etkileyebilir. fakat şimdi iki delik deneyinin uygulamalarını düşünürsek bir bilmece ortaya çıkar. bu deneyin standart kopenhag yorumu, belirlenemezliğin - bohr’un olasılık dalgaları- dünyanın nesnelliğini, dünyanın bizim onu gözlemleyişimizden bağımsız olarak varlığı fikrini reddetmek zorunda olduğumuz anlamına geldiğini göstermiştir. örneğin elektron, uzayda bir noktada gerçek bir parçacık olarak, ancak biz onu doğrudan gözlemlersek vardır. bilmece şu ki, eğer belirsizlik nesnel olmama anlamına gelirse ve makroskopik insan dünyası önceden belli olmayan olaylardan etkileniyorsa, bu durum insan ölçüsündeki olaylarda nesnellik olmadığı –onların ancak biz onları doğrudan gözlemlersek var oldukları- anlamına gelir mi? yalnızca bir delikten geçen elektronun değil, fakat aynı zamanda tüm insan türlerinin tükenmesinin nesnelliğini de reddetmek zorunda mıyız?
dikkat edilmelidir ki, kuantum teorisinin kopenhag yorumuna sıkı sıkı bağlı kalırsak, o zaman, kuantum dünyasının tekinsizliği her günkü gerçekliğe sızabilir – yalnızca atomik dünya değil, tüm dünya nesnelliğini kaybeder. erwin schrödinger gerçekte kopenhag yorumunun ne kadar delice birşey olduğunu ve onun tüm dünyanın kuantum tekinsizliğine sahip olmasını gerektirdiğini göstermek üzere, kutudaki kedi diye isimlendirdiği zekice bir düşünce deneyi gerçekleştirdi. maalesef, kopenhag yorumunu eleştirmek olan bu deneydeki niyeti, anlaşılmak yerine çoğu zaman yanlış anlaşılmıştır. kuantum nesnelerinin tekinsiz gerçekliğinin alışılmış dünyada sergilendiğini görmek isteyen bazı kişiler, schrödinger’in deneyini durumun öyle olması gerektiğini göstermek üzere kullanmışlardır. fakat yanılmışlardır. matematiksel fizikçiler kutudaki kedi deneyini, özellikle de gözlemin fiziksel yapısını dikkatli şekilde analiz etmişler ve makro-dünyanın önceden belirlenemez olmasına rağmen, mikro-dünyanın tersine, nesnel olmamak zorunda olmadığı sonucuna varmışlardır.
bunun nasıl mümkün olduğunu anlamak için, ilk olarak, schrödinger’in kutudaki kedi deneyinin bir versiyonunu tanımlayacağız ve bunun aslında nasıl, alışılmış dünyanın nesnelliğinin sonu anlamına geliyor göründüğünü göreceğiz. daha sonra fiziksel gözlemleme işini daha yakından analiz edeceğiz ve kopenhag yorumunu makro-dünyaya uygulamak zorunda olmadığımız –kuantum tekinsizliği yalnızca mikro-dünyaydadır- şeklindeki alternatif görüşe varacağız.
schrödinger bir kedinin zayıf bir radyoaktif kaynak ve bir radyoaktif parçacık dedektörü ile birlikte bir kutuya kapatıldığını düşünmemizi önerdi. dedektör bir dakikada yalnızca bir defa çalıştırılır; radyoaktif kaynağın bu bir dakika içinde tespit edilebilir bir parçacık yayması olasılığının ikide bir ( ½ ) olduğunu varsayalım. kuantum teorisi bu radyoaktif olayın tespiti konusunda kestirimde bulunmaz; yalnızca olasılığı ½ olarak verir. eğer bir parçacık tespit edilirse, kutuda zehirli bir gaz çıkar ve kediyi öldürür. iyi kapatılmış olan kutu çok uzakta, dünyanın bir uydusundadır, bu nedenle kedinin canlı olup olmadığını bilemeyiz.
katı kopengah yorumuna göre, kritik dakika geçtikten sonra bile, kedinin belli bir durumda –canlı ya da ölü- olduğundan söz edemeyiz, çünkü maddi kişiler olarak gerçekte kedinin canlı ya da ölü olduğunu gözlemlemiş değiliz. durumu tanımlamanın bir yolu, ölü kedinin fiziksel durumuna bir olasılık dalgası, canlı kedinin fiziksel durumuna da başka bir olasılık dalgası vermektir. o zaman kedi, canlı kedinin dalgası ve ölü kedinin dalgasının eşit ölçümünden oluşan bir dalgaların üst üste koyulması durumu olarak doğru şekilde tanımlanmış olur. kutudaki kedi için bu üst üste koyma durumu gerçekler tarafından değil, olasılıklar tarafından belirlenir –makroskopik kuantum tekinsizliği. kedinin canlı ya da ölü olduğundan söz etmek, iki delik deneyinde elektronların hangi delikten geçtiğinden söz etmek kadar anlamsızdır. “elektron 1 numaralı ya da 2 numaralı delikten geçer” ifadesi de anlamsızdır. eğer hangi delikten geçtiğini gözlemlemezseniz, elektron, 1 numaralı ve 2 numaralı delikten geçmeye ilişkin olasılık dalgalarının eşit miktarda üst üste koyulması durumundadır. bu tekinsizliği elektronlar için kabul edebilirsiniz. fakat, burada, bir elektron için değil, bir kedi için aynı tür bir cümleye, “kedi ya ölüdür ya da canlıdır”, sahibiz. kediler, elektronlar gibi, bir kuantum asla-asla ülkesinde (idealler ülkesi) olabilirler.
şimdi içinde bir grup bilimadamı bulunan bir uzay gemisinin yörüngede dönmekte olan kutu içindeki kediyi incelemye gitiiğini ve kutuyu açtıkları zaman bir miyav sesiyle karşılaştıklarını –kedi canlıdır- varsayalım. bu olayın kopengah yorumu, bilimadamlarının kutuyu açarak ve bir gözlem yaparak kediyi belli bir kuantum durumuna –canlı kedi- soktukları şeklindedir. bu olay, ışık ışınlarıyla 1 numaralı veya 2 numaralı delikte elektronun yerini incelemeye benzer. uzay mekiğindeki bilimadamları için, kedinin durumu artık, canlı kedi ve ölü kedinin dalgalarının bir üst üste koyulması durumu değildir. fakat telekomünikasyon sistemleri bozuk olduğu için, yeryüzündeki bilimadamları kedinin canlı mı, ölü mü olduğunu bilmememektedirler. bu maddi bilimadamları için, kutudaki kedi ve kedinin durumunu bilen uzay mekiğindeki bilimadamları, hepsi hala canlı kedi ve ölü kedinin olasılık dalgasının üst üste koyulması durumundadırlar. üst üste koyma durumunun kuantum asla-asla ülkesi büyümektedir.
sonunda uzay mekiğindeki bilimadamları yeryüzündeki bir bilgisayarla iletişim hattı kurmayı başarırlar. kedinin canlı olduğu bilgisini bilgisayara iletirler ve bu bilgi manyetik bir bellekte saklanır. bilgisayarın bilgiyi almasından sonra, fakat belleğin dünyasal bilimadamları tarafından okunmasından önce, bilgisayar, dünyasal bilimadamları için üst üste koyma durumunun bir parçasıdır. son olarak, dünyasal bilimadamları bilgisayar çıktısını okuyarak, üst üste koyma durumunu bire indirirler. sonra yan odadaki arkadaşlarına anlatırlar vb. gerçeklik yalnızca onu gözlemlediğimiz zaman varlık haline sıçrar. aksi taktirde, deliklerden geçen elektron gibi, bir üst üste koyma durumunda vardır. makroskopik dünyanın gerçekliği bile, onu bu senaryoya gözlemleyene kadar nesnelliğe sahip değildir.
tekinsiz görünse de, bu, gerçekliğin standart kopenhag yorumudur. bunun gözlemlenen ile gözlemci arasında kesin bir çizgi olmasını gerektirdiğini görüyoruz. başlangıçta bu çizgi kutudaki kedi ve uzay mekiği bilimadamları arasında idi. onların kutuyu açmalarından sonra, çizgi uzay mekiği bilimadamları ve bilgisayar arasına geçti, vs. kedinin durumuyla ilgili bilgi bir yerden diğerine yayıldıkça, canlı kedinin nesnel gerçekliği de yayıldı. kopenhag yorumu gözlemci iel gözlemlenen arasında bir ayrım yapılmasını ister; onlar arasındaki çizginin nerede çizildiğini söyleyemez, yalnızca çizilmesi gerektiğini söyler.
bu kutudaki kedi deneyi değerlendirmesinde bizi rahatsız eden bir şey vardır. bir şekilde, atomların mikro-dünyasının standart nesnellikten yoksun olduğunu hissedebiliriz. fakat bu tekinsizlik, masaların, iskemlelerin alışılmış dünyasına girmeli midir? kopenhag yorumunda olacağı gibi, yalnızca biz onları gözlemlersek mi belli bir durumda var olurlar? kutudaki kedi deneyinin analizi bir gözlemin bilinç gerektirdiği fikrini verir. bazı fizikçiler, kopenhag görüşünün gerçekte bilincin var olması gerektiğini ifade ettiği görüşündedirler –bilinç olmadan maddi gerçeklik fikri düşünülemez. fakat eğer bir gözlemin ne olduğunu yakından incelersek, gerçekliğin bu aşırı görüşünün –bir bilinç tarafından gözlemlenene kadar masalar, iskemleler ve kedilerin bir varlıkları olmadığı görüşünün- sürdürülmesi gerekmediğini buluruz. kopenhag yorumu atomik dünya için geçerlidir ama, her zamanki nesnelerin dünyasına uygulanması zorunlu değildir. onu makro-dünyaya uygulayanlar bu işi gereksiz yaparlar. kuantum tekinsizliği makro-dünya için yoktur...