.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

11/19/2012

Tüller Ve Siyah



önü denizle başlayan rüzgarlı bir kasabadaydık.

sanki yıllardır oradaydık. her şey düzelecekti.

orada doğmaya çabalayarak öldük.



meleğim nehir kanatlarını uzaklıklarda yıka şimdi.



soğuktu, ısınamıyorduk. bu kadar yakınken. aramızda

yalnızca o hava boşluklarının dolaştığı odalardaydık.

biriken bütün rüzgarlar işte orada, o deniz kasabasında

o çok köpekli, çok rüzgarlı yerde patladı. ikimizi aynı

gökyüzüne baktıran, neydi o, ışık söndü. sustum.

sustum. sustum. sustum.

bütün aşkların sonunda yaptığım gibi,

konuşmak hiçbir şeyi, hiçbir şeye ulaştırmıyordu.

biliyordum.



rüzgarlar.. pansiyon.. teras

blue cult.

akşam yürüyüşleri. akşamın batısına

meleğimin kanatlarını da oraya götürerek.

metropollerin asi özlemi sonra

ah benim kaçak sevgilim: istanbul

fincanlarda yol görünmedi bana yaz boyunca.



terin ter, gövdenin diğer gövdeyle buluştuğu yer.

kaç sevişme hatırlıyorsun o günlerden. güç. zor.

yitik hafızam: öksüz çocuğum benim

kendini unutma olur mu?



sustum. sustum. sustum. başkalarının ilgili yollarına

adım atan ayaklarına susarak baktım. yanımdayken kalktın.

gövdeni gövdemin karşısına, sana ilgili gövdelerin

yanına bıraktın. sustum. seni yabancı olduğun gövdelerin arasından çekip çıkaramıyordum.

bunu yapmayacak kadar büyümüştüm. kendini yormanı

sessizce izleyecek kadar büyümüştüm.



meğer dalından düşecek kadar büyümüşüm.



yaprağın ağaçsız kalışını

ağacın çıplaklığını

rüzgarın şiddetini ve rüzgarın

onların her ikisine de ne yaptığını gördüm.



meğer dalından düşecek kadar büyümüşüm.

Kader Denizi


gökyüzü en fazla nefesini taşıdı
öyle maviydi ki,
öyle mavi
öyle mavi,

kıyıda olmayı bekleyen lekeler
varlık savaşında ilerlerken
biz olduk
omurgamız taşın hakikatine
erişti
ve başladı dalganın sessizliği
çıt yok
çıt yok
ve derinlerde taşıdığımız
yol var
ses yok
ve çok derine taşıdığımız
insanlık var

11/07/2012

Birtürlügerçeklerigöremediğiiçinbaşkalarınınsevgisinemuhtaçgiller




Herkes ne istediğini daha iyi bilsin: ne istediğini bilmemek yüzünden bir daha bana kimse başvurmasın. Evde yokum.


Kendilerinden ümidi kestikleri için, hiç olmazsa beni yaşatmaya çalışmak gibi, “Dur canım üzülme, ben seni hayal edemeyeceğin derinliklere ve yüksekliklere taşırım,” gibi bir incelik göstermesinler bir daha. Beni bu kadar düşündükleri için eksik olmasınlar. Fakat boş yere zahmet etmesinler. Boş yere değerli hayatlarını benim gibi bir solucan için harcamasınlar. Boş yere, psikobilmemne yönlerimi araştırmak için deneme tahtası yapmasınlar beni. Ne dediniz? Gene de seviyorlar mıymış beni? İşte beni bu incelikler öldürüyor. Batılı amcaların bulduğu bu incelikler! Yalnız kendimi sevdiğim halde, bunu başkalarına sevgi şeklinde belirtmek suretiyle kendimi aldatmak ve aynı zamanda bir bakıma onların daha gerçek sayılması gereken aşklarını, bu aldatıcı aşkımın yanında önemsiz görmekle, bir kere daha kişiliğime duyduğum aşkı ve vazgeçemediğim benliğimi ortaya koymakla kendinisevengillerin birtürlügerçeklerigöremediğiiçinbaşkalarınınsevgisinemuhtaçgiller - familyasına mı giriyormuşum? İngilizler bile bu kadar inceliği bir arada düşünemez, bir yerde şaşırır. Ömür boyu aylık sinir, yalnız Ruhsalgerçekler Bankası verir. Ben de hepinizden farklı bir soluncandım, kim bilir? Şimdi yarısı ezilmiş, yerde yattığı için belli olmuyor. Diğer yarısını yerden kaldırmak için çırpınan Günseli’yi bile acıklı gözlerle seyredemiyor.


Gözleri, ezilen yarısında kaldı da ondan. Anlayışı da o yarıda kaldı; bütün ümitleri, yaşama isteği de, mühendislik diploması da, iyi durum kâğıdı da, çiçek aşısı kâğıdı da, altı tane vesikalık resmi de, İsa’ya sevgisi de, bilmem nesi de, yaratma hırsı da, bir türlü atamadığı değersiz evrakı da, Günseli’yi okşamak isteyen elleri, ona dokunmak isteyen derisi de hep ezilen yarısında kaldı. Bu yarısında sadece ölüm acılığı kaldı. Bu nedenle, şimdiye kadar söylediklerimizi kısaca özetlemek gerekirse, mezar taşına şöyle yazılması uygun düşer (yazı kabartma olmasın: uzaktan dikkati çeker): Şarkısı yarıda kaldı, aklı da karıda kaldı. Sebep olanların gözü kör olsun.


Sebep olanların gözü kör oldu. Dünyayı bir karanlık kapladı. Fırıncılar kimseye ekmek vermedi. Şeker karaborsaya düştü. Matbaalar, ekmek karnesi basmaya başladı gizlice. Selim, kafasında on yüz bin, hayatında sadece bir aşk yaşadı. Onun da dumanı doğru çıkmadı. Baca çarpık yapıldığı için, ortalığı bir kurum kapladı. Göz gözü görmez oldu. Dost, düşmandan ayrılmaz oldu. Herkes birbirine girdi. Ölüm sıkıyönetim ilan etti: kimse burnunu pencereden çıkaramadı. Çıkaranların burnu kırıldı. Düşünenlerin aklı tutuklandı. Düşünmeyenlerin korkudan akılları başlarından gitti. Kimse kabul etmediği gerekçesiyle geri döndüler. Akıl artık başka bir akıl oldu.

Tutunamayanlar / Oğuz Atay


5 Ekim





Buluşmaya, vaktinden önce ve ilk gelen Nadja, ama aynı Nadja değil. Oldukça güzel giyinmiş, siyahlarla, kırmızılarla; geniş kenarlı bir şapkası var, çıkarıyor onu ve yulaf sarısı saçlarını gözler önüne seriyor, dünkü inanılmaz karmakarışıklıktan vazgeçmişler sanki saçları, ipek çorapları var, ayakkabıları çok güzel. Bütün bunlara rağmen konuşma daha bir zorlanıyor, Nadja konuşurken bazı tereddütler içinde. Bu, getirdiğim kitapları eline alıncaya kadar sürüyor (Yitik Adımlar, Gerçeküstücü Manifesto): "Yitik Adımlar mı? Yitik Adım diye bir şey yok ki." Kitabı büyük bir merakla karıştırıyor. Kitapta alıntı yapılan Jarry'nin bir şiiri dikkatini çekiyor:

Çalılıklar içinde, Venüs tepesinde menhirlerin ...

İki kez oldukça hızlı okuyup sonra daha bir yakından incelediği bu şiir, tiksindirmek şöyle dursun, basbayağı duygulandırmışa benziyor onu. İkinci dörtlüğün sonunda gözleri yaşarıyor, bir orman görüntüsüyle doluyor. Ormanın yakınından geçen şairi görüyor, deyim yerindeyse uzaktan izleyebiliyor onu... "Yok hayır, yakınından geçmiyor ormanın, çevresinde dolanıp duruyor. Ormana girecek gücü yok, girmiyor da." Şairi kaybediyor sonra ve şiire dönüyor, okurken kaldığı yerin biraz üzerinde, kendisini en çok şaşırtan sözcükler üzerinde duruyor, her bir sözcüğe, sözcüğün gerektirdiği gibi, onu kavradığına dair işaret veriyor, doğru biçimde özümlüyor, benimsiyor.

Çeliklerinden sıyır at samur ile kakımı.

"Çeliklerinden mi? Samur ... ve kakım. Evet anlıyorum: Bıçak gibi kesici inler, buz gibi ırmaklar: Çeliklerinden yani." Biraz daha aşağıda:

Yerken, C'havann mayıs böceklerinin gürültüsünü,

(korkuyla kitabı kapatarak:) "Oh! Ölüm bu!"

Kitapların kapakları arasında renk ilişkisi, şaşırtıyor, çekiyor onu. Bu renk bana "gidiyor" Nadja'ya göre. Özellikle yapmış olduğum besbelli (biraz da olsa). Daha sonra hayatta tanıştığı iki erkek arkadaşından söz ediyor: Birisiyle Paris'e yeni geldiğinde tanışmış ve genelde "Büyük dost" diye niteliyor onu, zaten böyle de hitap edermiş ona, o ise kim olduğunu bilmesini istememiş hiç, ona hala büyük bir hayranlık duyuyormuş, yetmiş beşine merdiven dayamış, uzun süre sömürgelerde kalmış bir adammış bu; yola çıkarken, Senegal’a geri döndüğünü söylemiş ona; öbürü ise bir Amerikalıymış, çok farklı duyguların esin kaynağı olmuş kendisi için: "Üstelik, bir de beni, ölmüş kızının anısını yaşatmak için, Lena diye çağırıyordu. Ne kadar sevecen, ne kadar dokunaklı değil mi? Ama gün oluyor, beni böyle rüyadaymışçasına çağırmasına katlanamıyordum: Lena, Lena... O zaman, ellerimi gözlerinin önünden geçiriyordum defalarca, işte böyle, gözlerinin içine sokarak derdim ki: Hayır, Lena değil, Nadja." Çıkıyoruz. Şöyle bir şey daha söylüyor: "Evinizi gözümün önüne getiriyorum. Karınızı. Tabii ki esmer. Ufak tefek. Güzel. Şuna da bak sen, dizinin dibinde bir de köpeği var. Belki bir de kedisi (bu doğru), ama o uzakta bir yerlerde başka bir şey görebildiğim yok şimdilik." Eve dönmeye kalkıyorum, Nadja takside benimle birlikte geliyor. Bir süre sessiz duruyoruz, sonra birden sen diye hitap etmeye başlıyor: "Bir oyun: Bir şey söyle. Gözlerini kapat ve bir şey söyle . Ne olursa olsun, bir sayı, bir insan ismi. Aynen böyle (gözlerini kapatıyor): İki, iki ne? İki kadın. Nasıl bu kadınlar? Karalar içinde. Neredeler? Bir parkta... Peki ne yapıyorlar? Çok kolay canım, niçin oynamak istemiyorsun? Bense, yalnız olduğum zaman kendi kendimle böyle konuşurum işte, türlü türlü hikayeler anlatırım kendi kendime. Üstelik bomboş saçma sapan hikayeler de değil: Hatta denebilir ki, tamamı tamamına bu biçimde yaşıyorum ben."* Kapıda ayrılıyorum ondan: "Peki şimdi ben? ..Nereye gitsem ki? Ağır ağır, Lafayette sokağına, Poissonniére varoşuna kadar inmek, işe, az önce bulunduğumuz yere geri dönmekle başlamaktan kolay ne var."

* Burada gerçeküstücü yönelişin, idealin son kertesine, onun o güçlü sınır kavramı düşüncesine dokunulmuyor muydu?
¨

Nadja /Andre Breton


11/05/2012

Tüm bir hayatı silebilecek, son bir amneziyi bekliyorum




Kimseler

Anımsamazken bedeni

Ki gerçekte

Uykuyla

Aynı kumaştan dokunmuştur o.


Sebastiao Uchoa Leite


Önce saçlarını gördüm, saçlarını taradım. Saçlarından sonrasını hatırlamıyorum.

Serserilik lisansı olan bir kadından konu açıyorum; avukatı gelene kadar aşk hakkında konuşmayacağını söyleyen!

Rahat sevişebilmek için göğüslerini kestirmiş bir kadından, rakı içen, tesbih çeken, kaşmir üstünde sevişen, dudaklarını ruj yerine vişne ile boyayan, love story'leri sevmeyen bir kadından!

Sarı bir playmouth'u var haftabaşları postane önüne çektiği,

bagajda delik deşik turuncu iç çamaşırları

en adisinden bir şişe tütün kolonyası,

yol haritaları ve eski sevgiliden kalma yükseklik korkusu !

küçük İskender - Azra





Ben seninle uzun bir araf yaşadım

Ölümlere gittim geldim diyor.

Sığmam dünya yüzünde bir yere artık.

Nereden geçsem benim değil, kalamam bir yerde.

O demiyor, ben diyorum. Demiyorum, yağmur diyor.

Sana sarılmış kalmış ilk günüm ben. Böyle demişim o gün, bugün öyle diyor.



Birhan Keskin - Ba





şimdi rakı bassam yarama

yarın penceremde hiç kullanılmamış

bir akdeniz bulur muyum?

hangi dinin mabedine saklansam kurtarır beni

tırnak uçlarımla onların kükürdünü solumaktan?

ve nasıl bir cinayet işlesem de

makul nedeni karşısında şaşırıp kalsa tanrı

yorgunum.



Jan Ender Can



sesi titreyen kader, kırık dökük gülümseyerek soruyor:

"ne içersiniz hayati bey? çay, kahve? arzu ederseniz yemek hazırlayayım?"

"kahve diyorum, "zahmet olmazsa..."

ölümlü dünya şen şakrak dönüyor.

oysa insan hayatı tek ömre sığmaz.

ve hiçbir şey güzel bitmez.



murat menteş



"gömülürdüm aşağılara doğru,

akşama doğru, gölgeye doğru:

tek gerçekle kavrulmuş

ve susuz

-hatırlar mısın, söyle, ey yanan yürek,

nasıl susuzluk çekerdin? -

sürüldüm diye ben

bütün gerçeklerden!"



friedrich nietzsche


"istersen konuşalım. fakat konuşmaktan ne çıkar ki! kim bilir şimdiye kadar kaç merkep yüküyle kitap okudun. fakat bunlardan ne anladın? hiç, değil mi? insanlar neyi bilirler? zevk ve bencilliklerinin arzuladığı sanatsal bir takım şeyleri... fakat hak ve hakikat hususunda ne bilirler? hiç! akıl yoluyla hakkı bulmak mümkündür. fakat bilmek, anlamak mümkün mü? ne konulaşım? harfleri bir araya gerirerek hikmet bilinebilir mi?"

filibeli ahmed hilmi



çok ender konuşuyor yaralarım ve asla yalan söylemiyorlar.

aslı erdoğan



yalnızlık kurşun geçirmez. dostluk, aşk, aile geçirmez. hiçbir şey geçirmez. dışarıdan sokmadığı gibi içeriden de çıkartmaz. cerahat yapar. antibiyotiğini de kendinde besler. yeter ki nerede olduğu bulunsun... ruhun nerede olduğunu düşünürüm bazen. vücudumun neresinde? sonra karar veririm. ruhum, bedenimin bittiği yere kadar...

Hakan Günday



Tanrı kötülüğü durdurmak istiyor ama

yapamıyorsa, limiti vardır!

Yapabiliyor ama istemiyorsa, bencildir!

Hem yapabiliyor hem istemiyorsa,

neden Tanrı oluyor?

İyi insanlara neden kötü şeyler oluyor?

Franklyn



Canım. Seni görmek istiyordum kısacası. İnsan görmekle bile bazı şeylerin ağırlığına dayanabilir, avunabilir, hayal kurmağa devam edebilir. Sen anlamazsın tabii. Anlamak için, insanın bazı eksik yönleri olmalı.

Oğuz Atay


"Biraz aklınız karışacak galiba efendimiz. Bilmem ki. Karışsın Olric. Bugüne kadar boş bir kağıt gibi temiz kaldı. İyi koruduk uzun süre. Biraz da zorlansın. Saflığını kaybetsin biraz. Aklımız, maceralardan korkmasın biraz. Ne demek biraz? Hiç korkmasın. Hiç yorulmadan mı ölelim istiyorsun? Sonra Oblomov gibi erken ölürüz. İyiyi kötüden ayırmasını öğrenmek istiyorum. Uğraştı da beceremedi desinler. Biraz heyecanlanıyorum; bilmediğim, görmediğim hayallerin baskısını hissediyorum, efendimiz. Sizin için korkuyorum. Belki, çok önceden hazırlığa girişmeliydiniz efendimiz. Gülünç olurum diye mi korkuyorsun Olric? Zarar yok, gülünç olalım. Bir yere varalım da ne olursak olalım. İyi aklıma getirdin Olric: Don Kişot'u da almalıyız. Çok iyi niyetli bir ihtiyardır. Aklın macerası önemli Olric. Ben de okumadığım kitaplardan en iyi anlayan insanım bu dünyada."

Oğuz Atay - Tutunamayanlar.


Bazan bütün insanları boyunlarına sarılıp öpecek kadar seviyorum, bazan da hiçbirinin yüzünü görmek istemiyorum. Bu nefret falan değil… İnsanlardan nefret etmeyi düşünmedim bile… Sadece bir yalnızlık ihtiyacı. Öyle günlerim oluyor ki, etrafımda küçük bir hareket, en hafif bir ses bile istemiyorum. Taşıp dökülecek kadar kendi kendimi doyurduğumu hissediyorum. Kafamda hiçbir şeyle değişilmesi mümkün olmayan muazzam hayaller, bana her şeylerden daha kuvvetli görünen fikirler birbirini kovalıyor… Fakat sonra birdenbire etrafımda bana yakın birini arıyorum. Bütün bu beynimden geçen şeyleri teker teker uzun uzun anlatacak birini. O zaman ne kadar hazin bir hal aldığımı tasavvur edemezsiniz. Kış günü sokağa atılmış üç günlük bir kedi yavrusu gibi kendimi zavallı hissediyorum. Odamdaki duvarlar birdenbire büyüyüveriyor. Pencerelerin dışındaki şehir ve hayat bir anda, insanı içinde boğacak kadar kudretli ve geniş oluyor… Zannediyorum ki, tasavvuru bile baş döndüren bir süratle hiç durmadan koşup giden bu hayat ve bir avuç toprağın bile doğru dürüst esrarına varamadığımız bu karmaşık dünya beni bir buğday tanesi, bir karınca gibi ezip geçiverecek… Böyle acz içindeyken odamda her şey bana küçüklüğümü ve zavallılığımı haykırıyor. Sokağa fırlıyorum. Bir tek çehre görsem de yanında yürüsem, hiç ses çıkarmadan yürüsem diyorum. Halbuki ara sıra karşılaştığım ahbapları görmemezliğe geliyorum. Hiçbiri bana bu anda yardıma çağrılacak kadar yakın görünmüyor.

Bilmem beni anlıyor musunuz?

Sabahattin Ali

“Bütün pencerelerde bekleyen benim,
Ve
O çalmayan bütün telefonlarda,
Aylardır konuşan da.
Kabul.
Bir kez yolda karşılaşalım,
Onunla da avunacağım.
Adımı sesince duymaktan vazgeçtim,
Sesini duysam, susacağım.
Yel esiyor ama
değirmen dönmüyor.
Kuraklık bu,
-adın ekmeğe dönüşmüyor.”


Turgut Uyar.

“Bazen ona bişeyler yazarsın. Yazar silersin. Yazar silersin. O hiçbirini okumamış olur; ama sen hepsini söylemiş olursun.”

Murathan Mungan.



Hala anlayamadınız değil mi ? Önemli olan haklı ya da haksız olmak değil! Kavganın kazananı yoktur. Ya kaybedersiniz ya da daha çok kaybedersiniz. Önemli olan kalp kırmamak. Önemli olan yargılamadan, karşılıksız sevebilmek ve iyilik yapabilmek. Haklı bile olunsa özür dileyecek kadar asil olmak, bilge olmaktir. Egonuzu kontrol edemediğiniz sürece, o sizi kontrol etmeye devam edecek. Böyle olduğu sürece tüm dünya sizin bile olsa asla mutlu olamazsınız..

Albert Einstein