.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

4/30/2012

25 Haziran 1905



Pazar öğleden sonra. İnsanlar, Pazar yemeklerini vermis, Pazar giysileri içinde Aastrasse'de bir asağı bir yukarı geziniyor ırmağın mırıltısına eslik eden alçak seslerle konusuyorlar. Dükkânlar kapalı. Üç kadın Marktgasse'de yürüyor, arada bir durup ilanları okuyor, vitrinlere bakıyor, yavas yavas ilerliyorlar. Bir han bekçisi merdivenleri süpürüyor, mermer duvarın önünde oturup gazetesini okuyor, sonra gözlerin yumuyor. Caddeler uyukluyor. Caddeler uyukluyor, havada bir yerlerden bir keman sesi süzülüp geliyor. Üzeri kitaplarla dolu bir masanın basında, genç bir adam ayakta keman çalıyor. Yumusak bir parça. Çalarken bir yandan da asağıya bakıyor, caddeden geçenleri seyrediyor. Yanyana bir çift görüyor. Koyu kahverengi gözleriyle onlara bakıyor, sonra bakısları ilerlere yöneliyor. Hareketsiz. Tek hareket müziği. Müzik odayı dolduruyor. Kıpırdamadan duruyor ve alt kattaki karısıyla bebeğini düsünüyor. O çalarken, tıpkı ona benzeyen bir adam odanın ortasında avakta keman çalıyor. Öteki adam asağıdaki caddeye bakıyor, yanyana yürüyen çifti seyrediyor. O keman çalarken, üçüncü bir adam ayakta keman çalıyor. Aslında bir dördüncü, bir besinci, odalarında ayakta durmus keman çalan sayısız genç adam var. Sonsuz sayıda melodi ve düsünce var. Ve genç adamların kemanlarını çaldıkları bu bir saat aslında bir saat değil saatler. Çünkü zaman iki ayna arasındaki ısık gibi. Zaman sonsuz sayıda görüntü, melodi, düsünce yaratarak öne, arkaya yansıyor. Bu dünya sayısız kopyaların dünyası.

İlk adam düsünürken diğerlerini hissediyor. Onların müziğini ve düsüncelerini hissediyor. Kendini bin kere tekrarlanıyor gibi hissediyor. Kitaplarla dolu odasının bin kere tekrarlandığını hissediyor. Düsüncelerinin tekrarlandığını hissediyor. Karısından ayrılsa mı? Peki karısının ona Politeknik kütüphanesinde masanın ardından baktığı âna ne demeli? Peki su kabarık kumral saçları? Öyle rahat edebiliyor mu? Hangi yalnızlık, ona su kemanı çaldırıyor?

Diğerlerini hissediyor. Kendisinin bin kere tekrarlandığını hissediyor. Bu odanın bin kere tekrarlandığını, düsüncelerin tekrarlandığını hissediyor. Hangi tekrar kendisi-ninki. Hangisi gerçek kimliği, gelecekte benliği? Karısından ayrılsa mı? Öyle rahat edebiliyor mu? Hangi yalnızlık, ona su kemanı çaldırıyor? Düsünceleri her kopyası arasında bin kere gidip geliyor, bir öne bir arkaya çarpıyor; her çarpısta zayıflayarak tekrarlanıyor. Karısından ayrılsa mı? Öyle rahat edebiliyor mu? Hangi yalnızlık? Her yansımada düsünceleri biraz daha zayıflıyor. Öyle rahat edebiliyor mu? Hangi yalnızlık? Soruların ne olduğunu artık güçlükle hatırlayana dek düsünceleri giderek zayıflıyor. Hangi yalnızlık? Bos caddeye bakarak çalıyor. Müziği havada süzülerek odayı dolduruyor, aslında sayısız saatler olan bir saat geçtiğinde, yalnızca müziği anımsıyor.

Alan Lightman / Einstein'in Düsleri

4/29/2012

Bebe - Cocaine



bazı şarkılar saplantı halini alabiliyor..benim bu ara saplantım yukarda ki ya sizin ki ?

4/27/2012

"Rüyalar altında akan günler,"





"Rüyalar altında akan günler," 

Kulaktan kulağa oynanıyordu. Cümle, İstik lal Caddesi'nde bir kafede kuruluyor, Balat'ta, Nişantaşı'nda ya da Bebek'te veya Hisar'da, Arnavutköy'de sona eriyordu. Oynayanlar, mesleklerinde profesyoneldi. Mimarlar, bankacılar, tornacılar, borsacılar, karikatüristler, nihilistler, fütüristler, mankenler, canlı ve cansız şekiller, gölgeler, buğular...

Oyun güzeldi; oturarak ve yatarak ya da yaslanarak oynanıyordu. Rahattı, yorucu değildi. Eğlendirici, eğitici ve sinir bozucuydu. Mistik ve egzotik olması için de çaba harcanıyordu. Oyuna yeni katılanlar fal, büyü, sibernetik ve göstergebilim okuyor, insanlığın doğuş bilgisine ulaşmak için oynanan bu muhteşem oyunda kendilerini göstermek istiyorlardı.

Öyle bir toplumdu ki bu, herkes birbirini iç çamaşınndaki lekeye, markaya, desene kadar yakından tanıyor ama üçüncü şahıslara bir şey çaktırılmıyordu. Ahlaki çöküntünün, sosyal zehirlenmenin, ruhsal zedelenmenin adı bağımsızlık ya da özgürlüktü. Her kavram tersten algılanıyordu. Bilinçli değiştirmeler de söz konusuydu. Fakat havaya kalkan, boşlukta tokuşan kadehler sayesinde, ikiz bir bebek gibi sarılan sigaralar yüzünden bu yatay geçişleri kimse fark etmiyordu.

Bir yelkenli gemide giden kader yolcularıydık.

Arkamıza bir ülkeyi bağlamıştık. Ansızın hareket etmiştik ve ilk rüzgâr darbesinde yelkenimiz yırtılmıştı. Yelken, rüzgâr ve gemiydik. Kaptan Meto'nun bildiği tek gerçek sözcük vardı. Aşk. Yine aşk.

İnançlı insanların bildiği o yıldız var ya, işte o yıldıza yemin ederim ki: Aşk. Üstelik milyon kere baharın yanında aşk.

Semerkand'da siyah giyen, Sina'da beyaz giyen ve dört elementi birleştiren, anlamlı kılan, kırmızıdan pembeye dönüşebilen, daha da ötesi dokuzken sekiz olabilen aşk. Bu sözcük kaptanı kurtarabilir!

Esmer Meto fısıldamıştır o güzel sözcüğü bir kulun, kölenin kulağına. Köle cariye olmuştur. Beyninin loplarında, gönlünün cirloplannda. Dönüşü olmayan yolda yırtılmış yelkenle gidiliyordu. Tan yerinin ağarması, rüzgârın yunuslara musiki oluşturması hep o gönlün sezgisel terazisinin hünerleriydi.

Kimi zaman yükselen, asileşen sosyolojik dalgalar geminin gidişini engelliyordu. O vakit forsalar devreye giriyordu, güzel mankenlere ve şımarık tiyatroculara gümüş saplı yılan derisi kırbaçlar bir iniyor bir kalkıyordu.

Okyanus en ilkel dönemlerde olduğu gibi can istiyordu. Gemi, bilinmeyen noktaya gitmek için adak bırakmalıydı. Aynı anda şehirde başka bir mekânda büyük bir beyin fırtınası daha yaşanmaktaydı.

"AnneMakasSu böreğiKöpek" "Annem makasla şakalaşırken su böreği köpeğe evlenme teklif etti..." Kelimelerle oynanıyor, anlamlar değiştiriliyor, halk teba, yani kul, bu düzmece oyunlarla bir kez daha, bin kez daha kandırılıyordu.

Bir güç gelecek, bir yürek atacak, bir deniz kabaracak ve o sessiz çoğunluğun hakkı verilecekti. Zaman, kendi içinde yediye bölündü. Bir ses sade çığlığa dönüştü.

Yağmur şiddetini arttırıyor, rüzgâr fırtınaya, fırtına kasırgaya dönüşüyordu. Modern gibi gözüken ama her zaman süregelen tufanlardan biri daha kopmak üzereydi. Kaptan onu kalbinden milyarlarca defa geçirdiği için rahattı. Fakat forsalar ve tayfalar riyakârdı; kaptana her halükârda ihanet edeceklerdi.

Milyarlarca yıldır yaşanmakta olan ihanetler, entrikalar zincirine bir yenisi daha eklenecek ve yaşamlarını ihanetlere endeksli olarak uzatıp zevk alacaklardı.

Ancak iftiralarla uzattıkları yaşamlarının bir azap olduğunu geç de olsa fark edeceklerdi; bu çağda ışık, karardık diye adlandırılıyor; tuz, şeker diye sunuluyordu. Geriye sayım başlamıştı! îşte asıl suç buydu, iddia ettikleri suç, kaptanın geriye sayma işlemini mürettebattan izinsiz gerçekleştirmesiydi. Dokuz, sekiz...

Bu köhnemiş uygarlığın devam edebilmesi için günah keçisi hazırdı. Kabullenemiyorlardı, inanamıyorlardı, inanmıyorlardı. Sade aşk tüm dünyayı saracak, her beden kardeş olacak!

Gemi karaya oturmuştu. Altlarından deniz çekilmiş, kumda gidiyorlardı. Bir kez daha nefes alabilmek için birbirlerine her türlü adiliği yapmaya hazırdılar. Atmosferde yoğun bir duman ve ağır bir koku (leş kokusu) meydana gelmişti. Seyirciler yerlerini almışlar, sistemin oyun bozanları, düzenbazları, hilekârları, riyakârları hep aynı cepheden bu oyunu seyrediyorlardı. Yaşamak... inançsız insanların yaşadığı o fasit dairedeki renksiz, duygusuz, monoton küpler. Kara gözlükler takılmış, papyonlar düzeltilmiş, kumaş parçalarından medet umulur hale gelinmişti. Aşk zaman şaşırmaz, an daha önceden belirlenir.

 Fındık Sekiz / Metin Kaçan

Nadja ( Bölüm 3 )



Çoktan hazır yüreğimin yuvası
Kapısı açılır mı açılır ancak yarın
Bir şey yok madem pişman olası
Güzel kocacığım gelebilirsin yarın     (Varyant: Yeni aşkım gelebilirsin yarın)

İnanılmaz bir şekilde şunu diledim hep; geceleyin bir ormanda, güzel ve çıplak bir kadınla karşılaşmak; ancak böylesi bir dilek bir kez ifade edildi mi, hiçbir anlamı kalmayacağından, bu kez inanılmaz bir şekilde böyle bir kadına rastlamamış olduğuma pişmanım. Böylesi bir karşılaşmayı varsaymak öylesine çılgınca bir şey değil alt tarafı: Olmayacak şey de değil. Bana öyle geliyor ki her şey bir kalemde durur ve ah! yazmakta olduğumu da yazmazdım o zaman. Aklın mevcudiyetinin yokluğunu bir olasılıkla en çok hissettiğim, bu tür duruma bayılıyorum. Bu durum karşısında kalkıp kaçmaktan başka bir şey akıl edemezdim (Bu son cümleye gülenler domuzdur). Geçen yıl bir akşam vakti "Electric-Palace"ın oralardaki galerilerde, üstünden çıkarıp atacak bir mantodan başka hiçbir şeyi olmayan bir çırılçıplak kadın, bembeyaz teniyle, bir sıradan diğerine gidip geliyordu. Bu kadarı bile baş döndürücüydü. Ne yazık olağanüstü olmaktan uzak "Electric"in bu köşesi, hiçbir ilginç yanı olmayan bir sefahat mahalliydi.
Ne var ki, benim için gecenin çökmesi ve kalkmasının (o halde bu, gün olsa gerek, öyle değil mi?) söz konusu olmadığı yere, aklın ta dip köşelerine gerçekten çökmek demek, Fontaine Sokağına, bugün yerinde bir barın bulunduğu "Théâtre des Deux Masques"a gitmek demektir. Tiyatrodan fazla bir zevk almamamın üstüne üstüne giderek, bir zamanlar, burada oynanan oyunun, eleştirmenlerin saldırısına uğradığı ve hatta yasaklanmasını istemeye kadar gidildiğine göre, kötü bir şey olmayacağı inancıyla gittim oraya. Oyun, bu tiyatronun repertuarını oluşturan "Grand-Guignol" türünün beterinin beterleri arasında, basbayağı yersiz kaçıyordu; kabul edilir ki, bu da pek öyle safsata bir tavsiye olamazdı. Les Détraquées için duyduğum sınırsız hayranlığı ifade etmekte gecikmeyeceğim; oyun hep anımsamak istediğim tek tiyatro eseri (bundan şunu anlıyorum: Sahnede oynanmak üzere yazılmış) olarak kaldı ve uzun zaman da böyle kalacaktır. Oyun görülmemekle neredeyse her şeyi yitiriyor, en azından oyun kişilerinin her bir girişimi ise taklit edilmemekle her şeyini yitiriyordu, ısrar ediyorum, oyunun en az tuhaf tarafları bunlar da değildi. Bu çekinceleri koyduktan sonra artık oyunun konusunu açmak boş bir çaba olmayacak.
Olayın geçtiği yer bir yatılı kız okulu. Perde okul müdiresinin odasının üzerine kalkar: Kırk yaşlarında, önemli bir kişi havasındaki sarışın müdire, odasında yalnızdır ve olağanüstü sinirli bir hali vardır. Yaz tatili öncesidir ve endişeyle birisinin gelmesini beklemektedir: "Nerede kaldı şu Solange..." Odanın içerisinde sinirli sinirli dolaşmakta, eşyalara, kağıtlara çarpmaktadır. Arada bir, bahçeye bakan pencereye gider, teneffüs yeni başlamıştır. Önce teneffüs zili sonra da ordan burdan, küçük kızların, uzak bir uğultuya dönüşen neşeli çığlıkları duyulur. Sersem sepelek, bön bön bakan bir bahçıvan kafasını sallamakta, çekilmez bir şekilde abuk sabuk konuşmakta, söyleneni geç mi geç anlamakta, telaffuz hataları yapmaktadır; kız okulunun bahçıvanı, kapının yanında durmakta, anırır gibi, ipe sapa gelmez laflar sarf etmekte ve bir türlü gitmek bilmemektedir. Gardan dönmektedir ve Matmazel Solange'ı trenden inerken görmemiştir: "Mat-mazel-So-lan..." heceleri lastik gibi çekip uzatmaktadır. Sahnedekilerle birlikte seyirci de sabırsızlanmaktadır. Bu arada kartvizitini gönderen bir yaşlı hanım içeri alınır. Torunundan oldukça karışık bir mektup almıştır, ancak küçük kızın, kendisini almaya gelmesi için yalvardığı açıktır. Yaşlı kadını ikna etmek zor olmaz. Yılın bu döneminde çocuklar her zaman biraz sinirlidir. En iyisi küçüğü çağırıp, birisinden ya da herhangi bir şeyden şikayeti olup olmadığını sormaktır. Kız içeri girmiştir bile. Büyük annesini kucaklar. Çok geçmeden görülür ki gözlerini kendisini sorguya çekenin gözlerinden ayıramamaktadır. Yanıtları, yaptığı birkaç inkar edici hareketle sınırlıdır. Birkaç gün sonra yapılacak ödül dağıtım törenini niçin beklemeyecektir? Kızın konuşmaktan çekindiği hissedilir. Okulda kalacaktır. Boyun eğer, ortadan çekilir. Kapıya doğru gider. Eşikte, içten içe büyük bir mücadele verir gibidir. Koşa koşa dışarı çıkar. Büyükanne teşekkür eder ve izin ister. Müdire gene yalnızdır. Anlamsız, dehşet verici bir bekleyiştir bu. Odadaki eşyalardan hangi birinin yerini değiştireceğini, hangi hareketi yapacağını, beklenilenin gelmesi için ne yapacağını bilemez... Sonunda bir araba sesi... İzlenmekte olan çehre nurlanır birden. Ebediyet, karşısında durmaktadır. Tapılası bir kadın kapıyı vurmadan içeri girer. Gelen odur. Kendisini kucaklayan kolları hafifçe iter. Esmer mi kumral mı belli değildir. Gençtir. Hem baygın hem umutsuzca, hem incelikle hem de zalimce bakan şahane gözler... İpincecik, son derece sade giyimli, koyu renk bir elbise, siyah ipek çoraplar. Ve üzerinde, alabildiğine hayran olduğumuz bir parça "toplumdışılık." Az önce neler yaptığı söz konusu olmaz, bir yerde alıkonulduğunu söyler, özür diler. Dış görünüşündeki olağanüstü soğukluk, kendisine gösterilen ilgiyle olabildiğince çelişkilidir. Yapmacık olduğu belli olan bir kayıtsızlıkla, günlerinin nasıl geçtiğini anlatır, geçen yıl aynı dönemde gelişinden beri pek az şey olmuştur. Öğretmenlik yaptığı okulla ilgili olarak pek kesin bir şey söylenmez. Ama (burada konuşma son derece samimi bir havaya bürünecektir) şimdi sıra Solange'ın birbirinden çekici, birbirinden güzel, birbirinden yetenekli bazı öğrencilerle arasındaki yakın ilişkilere gelmiştir. Hülyalara dalar. O anlatırken öylesine dinlenmektedir ki, ağzının içine düşülecektir sanki. Birdenbire keser konuşmayı, çantasını açar açmaz, koyu renk jartiyerinden az daha yukarıları görülen muhteşem kalçaları ortaya çıkar. "O da ne, kendine iğne yapma huyun yoktu eskiden! -Oh! Hayır! Şimdi, ne yaparsın." Olağanüstü vurucu bir bezginlik ifadesiyle verilen bir yanıttır bu. Yeniden canlanmış gibi, şimdi de haberleri alma sırası Solange'a gelmiştir: "Ya sen... Senin burada? Anlat bakalım." Buraya da çok sevimli yeni öğrenciler gelmiştir. Hele bir tanesi. Öylesine tatlıdır ki. "İşte canım bak." İki kadın da uzun süre pencereden aşağı sarkarlar. Sessizlik. ODAYA BİR TOP DÜŞER. Sessizlik. "İşte o! Şimdi yukarı çıkacak. Emin misin?" Her ikisi de ayakta duvara dayanmışlardır. Solange gözlerini kapatır, gevşer, içini çeker, kımıldamadan durur. Kapıya vurulur. Biraz önceki çocuk ağzını açmadan içeri girer, usul usul topa yaklaşır, gözleri müdirenin gözlerindedir; parmaklarının ucuna basa basa yürür. Perde. - Bir sonraki perde, bir sofada gece vaktidir. Aradan birkaç saat geçmiştir. Elinde çantasıyla bir doktor vardır ortada. Çocuklardan birinin kaybolduğu farkedilmiştir. Allah vere de başına bir kaza gelmemiş olsa! Herkes telaş içindedir, okul ve bahçesi didik didik aranmıştır. Müdire öncesine göre daha sakindir. "Çok tatlı bir çocuktu, hüzünlü bir hali vardı. Tanrım, büyük annesi daha bir saat önce buradaydı! Birisini biraz önce aramaya gönderdim onu." Doktorun kuşkuları vardır; iki yıl arka arkaya, tam çocuklar tatile çıkacağı sırada gelen kazalar. Geçen yıl kuyuda bir cesedin bulunması. Bu yıl... Bahçıvan saçma sapan laflar eder, ağlar sızlar. Gidip kuyuya bakmıştır. "Garip şey; bundan daha ağır bir şey olamaz." Doktorun bahçıvanı sorguya çekmesi boşunadır: "Garip şey." Bir el feneriyle bahçeyi baştan başa arşınlamıştır. Küçük kızın okul dışına çıkmış olması olanaksızdır. Kapılar sıkı sıkıya kapalıdır. Duvarlar vardır. Okul içindeyse, koydunsa bul. Kaba adam kendi kendine sefilane bir şekilde kafa yormaya, mantık yürütmeye devam eder, hep aynı şekilde, gittikçe daha anlaşılmaz bir şekilde, temcit pilavı gibi tekrarlar durur. Doktor da bu durum karşısında dinlemeyi bırakmıştır. "Garip doğrusu. Evvelki yıl hiçbir şey görmemiştim ben. Yarın bir mum koyayım bari... Şu küçük kız nerede olabilir ki? Doktur bey. Başüstüne doktur bey. Gene de garip doğrusu... Şu işe bak, Mam-zel-Solange daha dün gelsin de... -Ne, şu Matmazel Solange'ın burada olduğunu mu söylüyorsun? Emin misin? (Ah geçen yıl düşündüğümden beter bu kez). Bana bırak sen." Doktor bir sütunun arkasına gizlenir. Henüz gün doğmamıştır. Solange sahnenin bir ucundan diğerine yürür, geçer gider. Herkesteki telaştan eser yoktur onda, bir otomat gibi burnunun doğrusuna yürür. Aradan kısa bir zaman geçmiştir. Bütün aramalar boşunadır. Yeniden müdirenin odası. Çocuğun büyükannesi görüşme salonunda fenalık geçirmiştir. Hemen gidip teskin edilmelidir. Her iki kadının vicdanları rahat mı rahat görünmektedir. Gözler doktordadır, komiserdedir, uşaklardadır, Solange'dadır, müdirededir... Müdire, bir kalp kuvvetlendirici ilaç aramak için ecza dolabına yönelir, açar... Çocuğun, baş aşağı sarkmış kanlı bedeni ortaya çıkar, yere yığılır. Ve feryat, unutulmaz feryat (oyun sırasında, kız çocuk rolünü oynayan oyuncunun on yedi yaşını bitirmiş olduğunu seyirciye bildirmekte yarar umulmuştu. Ama asıl önemli olan, kızın on bir yaşındaymış gibi görünmesiydi) Bilmiyorum sözünü ettiğim feryat, oyunu tam tamına noktalıyor muydu? Ama umuyorum ki yazarları (oyun, komik rollerin oyuncusu Palau ile, Thiéry adlı bir cerrahın işbirliğiyle ve hatta hiç kuşkusuz birkaç iblisin de onlara katılmasıyla yazılmıştı sanırım)* Solange'ın daha fazla acı çekmesini istememişlerdi, bu oyun kişisi gerçekten de öte, öylesine çekiciydi ki, görünüşte de olsa bir ceza çekmesine razı olmamışlardı. Zaten böyle bir cezayı bütün ihtişamıyla inkar ederdi o da. Sadece şunu ekleyeceğim: Solange rolü o devrin en hayranlık verici ve kuşkusuz tek ve eşsiz kadın oyuncusu tarafından üstlenilmişti, aynı oyuncuyu "Deux Masques"ta bundan daha az güzel olmadığı başka oyunlarda da görmüş ama ondan söz edildiğini bir daha duymamıştım; benim için utanç verici** bir şeydi bu; oyuncunun adı Blanche Derval'di.



** Ne demek istemiştim böyle söylemekle? Ona yaklaşmam ve ne pahasına olursa olsun, gerçek kadınlığını ortaya çıkarmayı denemem gerektiğini... Bunun için kadın tiyatro oyuncuları karşısında belli bir ön yargıyı aşmam gerekiyordu. Bu yargıyı besleyen Vigny ve Nerval'in anısıydı. Burada, "tutkusal bir çekim"e neredeyse kapıldığımdan dolayı suçluyorum kendimi. (Yazarın notu,1962.)

4/26/2012

Bulunmadı gitti çaresi derdi derunumun.




Bulunmadı gitti çaresi derdi derunumun.

Sekban uzandı, bavulundan iki kitabı çekti. Üstteki, Gandhi'nin anıları idi. (Hayat Yolundaki Tecrübelerimin Hikâyesi) adını taşıyordu. Onu aldı. Rasgele bir sahifesini açtı. Okumaya başladı: "Kendimi zeki bulmam. Bazı şeyleri başkalarından daha geç kavra-nm. Ama buna aldırmam. İnsan zekâsının gelişmesinde bir sınır vardır. Kalbin gelişmesinde ise hiçbir sınır yoktur."

Uyku ile uyanıklık arası, çıplak ayaklı liderin bu alçakgönüllülüğünden hoşlandı. • Kendini zeki bulmadığını açıklayacak kadar yürekli olabilmek için insanın, ille güvendiği başkaca meziyetleri olmalı. Mahat-ma Gandhi'nin en güçlü yanı son cümlede ağzından kaçırdığı içgüdüsü ve seziş yeteneği mi? Yoksa iradesi mi?

Sahifeleri karıştırdı. Kitabın ortalarında bir de resim vardı: Merdivenimsi bir zemin üzerine Gandhi'nin bütün şahsi eşyasını yaymışlar: İki çift sandal, gözlüğü, cep saati, iki yemek kâsesi, iki tahta kaşık, bir de yarı açık bir kitap. Hepsi o kadar.

Kitabı yine rasgele başka bir yerinden açtı. Bak şu da fena değil: "Hep aynı fikre bağlılığı taassup haline getirmedim. Ben gerçek arayıcısıyım. Bir konu üzerinde, o an ne düşündümse, onu söylemeliyim. Aynı konuda daha önce ne söylemiş olduğumu hiç hesaba katmadan."

Büyük adam şu Gandhi. Kendini vuran katil için son nefesinde söylediği bile, bunu gösteriyor, "ona bir fenalık yapmayın" demiş. Bunu laf olsun diye söylemediği muhakkak. Şiddete karşı olan bir bilgenin kendine uygulanan şiddet karşısında bile, doğrultusundan şaşmaması. Üstelik işine de gelmiştir böyle bir bitiş. Önüne geçilmeyecek bir son'u, üç ay, beş ay, bir yıl sonra nasıl olsa gelecek ve kendini belki de yatakta bulacak ölümünü; çabuklaştıran, ama ülkücü hayatını, ona en yarasan bir şekilde noktalayıp yücelten bu suikast, giderayak hoşuna bile gitmiştir. Sok-rates'in, zehiri içerken duyduğu buruk mutluluk gibi.

Bunları düşünürken düşünürken iki bilge el ele kayboldular. Ankara'da, Göreme sokağının başındaki, PTT'nin arsası belirdi. Memurlann öğle tatilinde voleybol oynadıkları filelere -bak nerden nereye-naylon yelkenler asılmış, kurusun diye. Mavi, beyaz, kırmızı. Fransız bayrağı gibi. Sonra hiç ilgisi yokken bir köprü göründü. Hecin devesi gibi üç kamburlu bir köprü. Bir top yuvarlanıyor bir ucundan hızlana ya-vaşlaya. Bir yokuştan inerken onun hızıyla öbür yokuşu aşıyor. Sonra tanıdı ki, o köprü, güya Kumburgaz'a giderkenki Mimar Sinan'ın köprüsü imiş. Koca Sinan (Devri Daim)i bulmuş da söylemeyi unutmuş olacak. Tam bu sırada top suya düştü. Gup.

Ve Sekban, kendi horultusunun son mezürünü duyarak, gözlerini açtı. Ne kadar kestirmiş olabilir. Belki üç, belki dört dakika. Belki daha da az. Ama bir an içi geçmişti ya, yeter. Bu kadarı bile, kafasını yerine oturtmaya yetiyordu.

Gerindi. Yan döndü. Sol dirseği üzerine yaslandı. Bir süre boş boş bakındı. Sonra öbür kitabı, Agat-ha Christie'nin polisiye romanını, çekti. Romanın adı "Hercules Poirot'un Tatili" idi. Olay bir plaj kasabasında geçiyordu. Otel müşterilerinden Miss Webs-ter'e göre, bu göl kadar sakin deniz, bu pınl pırıl güneş, huzurlu manzara, herkesin sere serpe tatilde olduğu bu ağustos ayı, bir cinayet için hiç de uygun ortam değildi. Aynı sahil kasabasında dinlenmekte olan Hercules Poirot ise: "Faraziyenize çok yanlış ön yargılara oturturyorsunuz sayın Miss Websters" diyordu. "Sakin bir deniz, sadece şairane bir imgedir. Aslında deniz durmadan huzursuzluk içindedir. Her an bir fırtına patlayabilir. Hem de en umulmadık zamanda." Ve tecrübeli detektif söyle devam ediyordu: "Unutmayın ki, kötülük güneşin altında daima pusudadır.

Alfred ve Vigny ne demiş: Tabiat çoğu zaman insanların acılarını umursamaz, demiş. Ayrıca insanlar da çoğu zaman tabiatın güzelliklerini göremeyecek kadar kendileri ile doludurlar. Ben size katılmıyorum Miss Websters. Tam tersine, bence, asıl bu ortam, tam cinayete uygun ortamdır. Hem tutalım ki, siz bir düşmanınızı ortadan kaldırmak istiyorsunuz. Onun evine, bürosuna gitseniz, bunu fark etmemesine ihtimal var mı? Oysa bir ağustos ayında, bir plaj kasabasında onun indiği pansiyona inseniz, kim sizden şüphelenir?"

Beş sahife içinde, bir fırtına öncesinin gerilimli atmosferini bir rütbe yoğun yansıtıveren yazara, hayranlık duydu.
Hercules Poirot'ya nerde, ne zaman, ne konuşsa, hak vermemeye imkân mı var? Bundan sonra gelecek bölümler çok soluk kesici olacağa benzer, diye düşündü. Ve kaldığı yere tarağı koyup kitabı kapadı.

Detektif romanlarını, bir de science fiction romanlarını, teknoloji çağımızın kaçınılmaz ürünü, birer faydalı tür sayıyordu. İnsanı her günkü uğraşılarından koparışları, kavrayıp götürüşleri de caba. Entelektüel bir insan için on sahife detektif romanından daha dinlendirici ne tasavvur edilebilir? Satranç müstesna tabii.

Haldun Taner / Bütün Hikayeleri

4/24/2012

Constantinopolis'e Uyanmak



Sophie & Gerard'a

Bizans'a bakarak uyuyorsun. ama yorgunluğun çok derin.
yorgunluğun uzun bir nehir kadar derin senin.
çıkart at kalbini, işte hepsi bu, hepsi bu, bu sensin.
bir ses duyuyorsun, karanlık yağmur, üzgün bir ses
sarı ayışığında onun oluyor.

sonra? sonra uyuyorsun. Bizans'ın içinde uyuyorsun. adak mumlarından
akan ılık damlalar gözkapaklarını yakıyor. siyah bir şilep bekliyor
sei uykunda. siyah ölüm kadar güzel bir şilep. uykunun kenarında.
istersen uykunun içinden siyah bir kanat gibi geçip ulaşabilirsin
o şilebe. ama bunu istemiyorsun. sen şimdi Haliç'te suların üstünde
uzanıyorsun bir kolun siyah bir şilebe bağlı diğer kolun Kız Kulesinin
ışıklandırılmış hüznüne. uyanmasaydın parçalanacaktın.

ama Arslan'lı Bizans rüyalarının ilki değil bu.
parçalanışlar ve uyanışlar Bizans'ının son Rönesans'ı da değil.
sürdür o zaman uykuyu yeni bir Arslan'lı Bizans uyanışı için
ama belki biraz daha yüksekte biraz daha temkinlice yap bunu
öyle ki Kız Kulesinin açıklarında, birbirinin üzerinden atlayarak
geçen o gri eğrilerin üstünde kayan şeyin ne bir kuğu ne bir arslan
olduğunu kimse anlamasın. şiddetli esen rüzgâr sansınlar sadece
ya da bir zamanlar boğazdan geçmiş bir Levanten gezginin çizdiği
titreşim. ama bilen gözler, tarihi şöyle bir karıştıranlar hatırlayacaklar:
tayyar bir dille konuştuğu için korunması gereken her kız Kız Kulesine
kapatılmışken tam eski bir Bizans mucizesiyle birdenbire Arslan'lı
Bizans rüyası içinde buluverirmiş kendini. böylece korunurken
cezalandırılmış, cezalandırılırkense bir Mobius mucizesiyle tekrar korunmuş
olurmuş. Eskiler der ki gündüzleri hula-hup çeviren geceleri Arslan'lı
Bizans rüyası gören binlerce Konstantinopolis'li kızdan biriydi o.
kimilerine göre ise bir zamanlar bir kız olduğunu hatırlayan,
sürekli bu kızı rüyasında görmekle onu bir anlamda yaşatmaya
çalışan eski bir Bizans Arslanından başka bir şey olamaz.
neyse ne Kız Kulesinin açıklarında gerilen bu Bizans aslanının
sonradan Venedik'te San Marko alanına konan atların (ki o atlar
da Bizans'tan gelmişti) hemen ardına iliştirilen o arslan olmadığı
açık... Tarih bu derece keyfi rastlantılara izin vermediği gibi
yazının sorumluluklarını ve onurunu taşımakla yükümlü yazar da
burada devreye girer ve Arslan'lı Bizans rüyasını sona erdirir.
Hâlâ zevk prensibinden realite prensibine geçememiş az sayıda
okuyucu, çok sayıda dinleyicinin bu rüya anlatılarını ciddiye
alma tehlikesinin bilincindedir çünkü. akl-ı selim sahibi gerçek
Stamboul okuru bir yana, diğer tür az sayıda fakat masum fakat bizanslı
okuyucu ve dinleyici kitlesi masallarının yarıda kesilmesine
dayanamayacak, masalı hayata yani arenalara taşırarak, bu sefer de
yazarı Arslan'lı Bizans rüyası içinde görmek isteyeceklerdir.
İşte tam da bu noktada, maviler ve yeşiller yazarı parçalamak
üzereyken tam, bir Mobius döngüsünün garip bir evrimiyle yazar
kendini kendi kurduğu oyunun içinde bulur ve Arslan'lı Bizans rüyası sürer...

sen şimdi uyuyorsun. Bizans'a bakarak uyuyorsun. yorgunluğun
çok derin çünkü Bizans'ı görmek görebilmek çok uzun zaman aldı.
yanıbaşındaki beyaz kağıtlara tavandaki Venedik kristallerinden
yansıyan ışık demetçikleri düşüyor. gözkapakların yorgunluğun
altın suyuna batırılmış, gece kenarlarından dağılıyor.
yalnız sana ait bir şey olarak kalmak, kimsenin de senden bir şey
alamayacağı uzun uyku imparatorluklarına katılmak istiyorsun.
bunun için evini terkettin, kalktın Pera'ya geldin. Bizans'ın altınsı
sularında uyuyorsun. bundan daha iyi bir yer seçemezdin
bir adsızlığı yaşamak için. yanıbaşında tiktakları duyulan bir
masa saati var. sokaklarda kimse yok şimdi. bir gececil
motosikletiyle Galata kulesine tırmanıyor. Marianne Faithful
dinliyor. The Boulevard of Broken Dreams...

gece uzun adın yok senin. gece bir Çin lokantasının adı kadar
uzun - Uzun Yeşil Siyah Sarı Nehir... yanıbaşında bir cep saati
var. neden bu kadar genç neden bu kadar kayıtsızsın.
bir ses duyuluyor, karanlık yağmur, Byzantium, gümüş tozlu ayışığında
sonra onun oluyor. yaşadığın günleri, geceleri, sözcükleri, kişileri
seçmek isterdin. ama yapamıyorsun, bunun yerine Bizans'a bakarak
uyuyorsun. Zeus kulağının arkasından üflemiyor artık. Hermes ters
bir kol hareketiyle rüşvet vermiyor. denizkızları çoktan ölmüş,
cesetleri Kız Kulesinin oralarda bir yerde sürükleniyor...

gümüş pulları pörsümüş... kulaklarında yarım kalan bir ses...
'Penthesilea, yaralı kızkardeşim'... sürüklenip duruyorlar...

sen şimdi yorgunsun Bizans'a bakarak uyuyorsun. rüyanda Venedik'li
Tadzio'yu görüyorsun - hep o aradığın gizemli pürlük. Tadzio geri
dönüyor ve işaret parmağıyla uzaklıkları gösteriyor. sen şimdi
rüya görüyorsun, Tadzio'nun işaretiyle Leonardo'nun gizemli işaret
parmakları arasındaki uzaklığı görebilmekten çok uzaksın. Leonardo'nun
resimlerindeki parmaklar göklerde bir yeri işaretliyorlar.

sen şimdi uyuyorsun / onun için o bilgiyi unuttun / daha önce
biliyordun / uzun uzun zaman önce / senden alınmıştı / bu yüzden
belki / şimdi gözlerin kapalı duymuyorsun / ama yine de o
parmakların işaretlediği bir yerlerde belki uyuyorsun / çok uzak
değilsin oraya / kimse uzak değil /

Tadzio'nun bir siluet, uzak bir gölge olduğunu, varolmadığını,
senin ateş çemberinden geçirilmen için önüne konan bir sınama
olduğu oranda varolduğunu ancak (ki sen de onun için aynı bağlamda
varoluyordun), Tadzio'lar yüzünden hayatların batırılmaması gerektiğini
asla anlamamıştın... Tadzio sensin çünkü... ancak sen olabilirsin...
yarın doğumgünün... yarın uyanmalısın... Tadzio'yu kendi içinde aramalısın...
uykunda unuttuğun saflığı kendi içinde yakalamalısın...

Constantinopolis de uyanmalı...
Constantin'ler Polis olduğunu anlamalı... her Constantin
kendi içindeki Polis'i
(o eski batık kentleri)
yakalayıp, Tadzio'yu serbest bırakmalı... İstanbul bir zamanlar
Constantinopolis olduğunu artık unutmalı... yarın doğumgünün
yarın uyanmalısın. yanıbaşında bir cep saati var. neden bu kadar genç
neden bu kadar kayıtsızsın.

bizanslı ve beyazlı odada eskilerden biri diyor ki:
"işte mükemmel denge: sanatçı ve insan
tek ve bir
ikisi de dibi boylamışlar
yaşam mı güzellik mi bu"
sen şimdi bisanslı ve beyaslı odada uyuyorsun, çok
yalnızsın. eskilerden biri diyor ki 'Ağlama'
'Yarın senin doğumgünün. Yarın sana yeni bir isim verilecek.'

4/22/2012

Keşke



Bir dal düştü elimden yere, ağaç sustu. Bense, sanki yaprak konuşan, dal susan ağaçla sırnas, yanımda iri göğüslü, küçük burunlu bir düşle sarmaş, oturmaktayim.

Diyorum ki,

— Ne güzel, gömleginin üst dügmelerinden birini açik unutman... Ve oradan sütyen kıvrımının görünmesi.

Diyor ki,

Ben bir düş’üm. Pornografiye dönüstürme beni. Benim için fark etmez ama şiire ayıp olur. Düğmeyi iliklememi istediğin zaman, iliklenmistir artik. Ama bunu niye isteyesin ki. Senin düşünü kim görebilir?.. Insan düşlerini bile paylasamıyor, yazik.

Mor dalgalarından sual olunma yenilgisine tünemis kirilgan deniz. Kayik tıkırtısının siiri. Ve her anlasilmaz cümlenin içinde var olan ve hep yalan yere edilen yeminler... Kimi neye benzettiğini bilmeyen tasvirler.. Sebep ve sonuçlariyla anlatilamayan bir yığın şeyin arasinda düş kuran ben...

Düşmüşüm, haberim yok. Nerden düştüğümün bilincinde değilim. Kendine teslimiyet bir şarkidan belki de. Ki rast makamında, bir şeylerin küflendigi duygusuna kapılırım hep. Türk Sanat Müziği engelliyim.

Diyorum ki,

---Seni ellediğim için kızmıyorsun ya bana?

Diyor ki

---Ben bir düşüm. Senin. Elleyemezsin. Insan kendi düşünü bile elleyemiyor, yazik.

Kızıyorum ki,

---Bana, düş’üm deyip durma. Zaten düşmüşüm. Biraz gerçek davranamaz mısın. Sömürü kadar mesela… Elle tutulur, gözle görülür bir açlık kadar olamaz mısın? Görüyorsun zor durumdayım. “Ben düş’üm” süz cümleler konus benimle.

Daracik tefecik, fermuara stres, streç bir kot giymişsin. Lastik ayakkabilar hesapta yoktu. Seni seviyorum. Askimiz hasır altı edilmiş, enflasyonist duygular yığını. Emisyon hacmimiz daraliyor. Ememiyoruz.

Diyor ki

—Ne anlatıyorsun sen? Hiçbir sey anlamıyorum.

Hep minareli, ayrıntı camlı camiinin minaresinden, komşunun apis mahremiyetini dikizleyen müezzin, bir dengesizlik ve sehvet anını iyi değerlendirerek asağı yer çekimleniyor. Ne anlaşilmazdir ki, henüz yere düşmemişken daha ortada fol yok, yumurtanin birazı rafadanken ölüyor. Cenazesine konu komsular gelip dedikodu yapiyorlar. Konu, komsu, dedi, konu birbirine giriyor.

Saçlarin kendinden permali. Kuaför çatlatan bir güzelsiz. Seni daha önce bir yerde mi gördüm, yoksaşimdi mi uyduruyorum?

Diyorum ki,

— Bilmiyorum. Belki bir dolmuşta, bir zahmet sunu uzatabilir misinizlesmisizdir.

Biliyor musun, saçlarim dökülmeye basladiğında, bıyıklarımdan iz yoktu. Çok berber sökün etti, muhabbet olsun dert paylaşımına. Seni yanimda tutabilmek için aklıma gelen her şeyi söylüyorum. Daha ünce ağir kayiplar verdik. Yenildik ama ezilmedik. Hep beraberlige oynuyoruz, ondan herhalde.

Bir düş düştü elimden yere, unufak oldu.

Onlar erdi muradina, biz kerevet bulamadik.

Aşkımız, iki gözlüklünün öpüşme çabasıydı. Gözlükleri çikarmak hiç aklimiza gelmedi.

Diyorum ki,

---Bu yalnızlık bana büyük geliyor. Çok. Iç kavgalar dan arınıpp, büyük kavgaya soyunmak istiyorum artık... Sana söylüyorum.. Beni dinlemiyor musun?.. Heeeey.. Neredesin?.. Nereye kayboldun? Bir dakika.. Dön geri.. Daha sevisecektik.. Ne yandasin?

Bir düş düştü elimden yere. Undan ufak oldu. Onlar el koydu bütün kerevetlere, ben ve agaç, yaprak konustuk, dal sustuk. Yazik.

 Hüzünbaz Sevişmeler / Yılmaz Erdoğan

insanları genel anlamda seviyorum ama kimseye tahammülüm yok.



"hep kalıplara uymayı reddettim. geldiğim nokta şu; diğerlerinden daha mutsuz, bi o kadar umutsuz ama kafam hepsinden daha güzel.." ( Charles Bukowski )

aşk mı insanı budala yapıyor; yoksa yalnızca budalalar mı aşık oluyor?
küsmek aşkın belirtisidir belki; ama küskün aşık da hem sıkıcıdır, hem de hiçbir geleceği yoktur.
sevişmek, aşkı yatıştırmanın en iyi yolu değil midir? ( Benim Adım Kırmızı )

Ne var ki, dünyada "sizi anlıyorum" gözlerinin sahteleri türemişti; gerçeği sahteden ayırmak çok zordu. "Sizi-anlıyorum konuşmanıza- ihtiyaç yok" ya da "siz-onlara-bakmayın-yalnız-gözlerime-inanın" bakışlarını çoğu aslında "bugünü-geçirmek-için-birine ihtiyacım-var" kalıbından ibaretti. insanın, böyle sahtekarları görünce, başı ağrıyordu.( Oğuz Atay )

çürümek de yaşamaktır, biliyorum biliyorum! eziyet etmeyin bana. insan bazen unutuyor. evet belki bir gün bildiğimi sanarken yalnızca varolduğumu, biçimden yoksun, dur durak bilmeyen tutkunun beni çürümüş etlerime kadar yiyip kemireceğini öğrendiğim gün ve bunu öğrenmekle hiçbir şey öğrenmiş olmadığımı, yalnızca aynen geçmişte haykırmış olduğum gibi, az ya da çok yüksek sesle, az ya da çok belirgin biçimde haykırıp durduğumu öğrendiğim gün, işte o gün bu yaşamdan söz edeceğim size!

öyleyse haykıralım birlikte!
iyi gelir derler insana... ( Molloy )

''Büyük birader bizi gözetlemiyor aslında, şarkı söyleyip dans ediyor. Şapkadan tavşan çıkarma numaraları yapıyor. Büyük birader uyanık olduğunuz her dakika dikkatinizi çekmekle meşgul. Sürekli aklınızın başka yerde olduğundan emin olmak istiyor. Tamamen zapt olduğunuzdan emin olmak istiyor.'' ( chuck palahniuk - ninni )

kim olursa olsun, her insan, her zaman, her yerde, aklının ve mantığının ona dayattığı gibi değil, canının istediği gibi davranmak ister; kendi çıkarlarına ters düşen şeyleri de isteyebilir, hatta ara sıra böyle olması zorunludur (bu benim düşüncem).
işte hiçbir sınıflandırmaya sokulamadıkları için yok sayılan, bütün sistemlerin, kuramların canını okuyan en önemli çıkarlarımız, bağımsız, engellenemeyen isteklerimiz, yabanıl kaprislerimiz, kimi zaman çılgınlık derecesine varan düşlerimizdir. ( dostoyevski / yeraltından notlar )

Yaşam, kaybetmeyi öğrenmektir... Kaybetme maceramız, daha anne karnından çıktığımızda başlar. Hiç emek harcamadan hüküm sürdüğümüz, dünyanın en güvenli, en yumuşak korunağını, ana rahmini kaybederiz önce. Bizden intikam almak için bekleyen dünya, sanki "Niye çıktın oradan?" dercesine, gözlerimizi yakan ışıkları, kulaklarımızı tırmalayan gürültüsü, sıcağı, soğuğu, açlığı, kiri, hastalığıyla saldırır üzerimize. Ama biz de öyle kolay kolay pes etmeyiz. Kaybettiklerimizin yerine, anında başka bir şey koyarız. Hem cennetimizi yitirsek de, o kutsal yerin sahibi olan annemiz bizimledir, üstelik yanında bir de baba vermiştir emrimize. Dışarıdaki dünyaya alışmaya başlayınca, kaybettiğimiz cenneti hemen unutuveririz. Ancak büyüdükçe, bize gösterilen ilgi günden güne azalır. Azalan ilgi, dünyanın bizden ibaret olmadığını gösteren bir uyarıdır aslında. Ama bu uyarıyı görmezden geliriz. Düşler kurar, hayaller uydurur, kaybettiklerimizin yerine yenilerini koyarak dünyayı kendimiz sanmayı, bu güzel yalana kanmayı sürdürürüz... ( Ahmet Ümit - Kukla )

'isteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin: daimi bir mesulünü bulmuştum: buna içimdeki şeytan diyordum, müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması... içimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu... içimizde şeytan yok... içimizde aciz var... tembellik var... iradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var...' ( sabahattin ali -içimizdeki şeytan )

dostalarım olmadığını nasıl mı biliyorum? çok basit: bunu, iyi bir oyun oynamak, neredeyse onları cezalandırmak için kendimi öldürmeyi düşündüğüm gün keşfettim. ama kimi cezalandırmak? birkaçı şaşıracak, kimse kendini cezalandırılmış hissetmeyecekti. anladım ki, dostlarım yoktu. kaldı ki, dostlarım olsaydı bile, daha ilerlemiş olmayacaktım. eğer intihar edebilsem de sonra suratlarını görebilseydim, o zaman ürküttüğüm kurbağaya değerdi. ama yeryüzü karanlıktır, aziz dostum, tahta kalın, kefen ışık geçirmez. ruhun gözleri, evet kuşkusuz, eğer bir ruh varsa ve onun da gözleri varsa! ( düşüş - albert camus )

sonra benim uçağım kalktı. atmosferin ortasında düşündüm: her şey nasıl bitiyor? nasıl yabancılaşıyor insanlar? hiçbir şey olmamış gibi. birlikte yemek yer miydik? nerelere giderdik? şakalarımız nasıl şakalardı? kavgalarımız? sesi nasıldı sesi? unutmak degil, başka bir şey bu. ( cemal süreya, günler-84.gün )

her yaşam olasılığını içimden geçirdim. yaşamadığım ölüm, ölmediğim yaşam kalmadı. yokoluşu deneyimlemek bazen var olabilmenin tek seçeneği oldu, tuhaf geliyor kulağa ama sen anlarsın beni. zaten her şey bu kadar "sen anlarsın" diyebilişimden geldi başıma. sonrası da şuna dönüştü: anlarsın da nasıl yaparsın? hiç mi başka türlü yapamazsın? ( karin karakaşlı, müsait bir yerde inebilir miyim? )

döşekte uzanır kalır ve saatleri sayarım; etrafta, kendimi mahvetmeye çağıran aletler, nesneler. çivi fısıldıyor bana: kalbini del, çıkacak azıcık kan seni ürkütmemeli. bıçak laf dokunduruyor: ağzım şaşmazdır: bir saniyede vereceğin kararla sefaleti de utancı da alt edersin. Pencere, sessizliğin içinde gıcırdayarak tek başına açılıyor: yoksullarla sitenin tepelerini paylaşıyorsun; atlasana, açılmamın değerini bil: göz açıp kapayıncaya kadar, kaldırım taşının üzerinde, hayatın anlamı ve anlamsızlığıyla beraber pestilin çıkacak. Bir ip ideal boynu bulmuş gibi, yalvarıcı bir gücün tonuna bürünerek dolanıyor: seni daima bekledim; senin korkularına, yılgınlıklarına ve hıçkırıklarına şahit oldum; buruşmuş örtülerini, kudurmuşluğunla ısırdığın yastığı gördüm; tanrılara taltif ettiğin sövgüleri işittim. Merhametli olduğumdan senin için üzülüyorum ve sana hizmetimi sunuyorum. Zira şüphelerine bir cevap ve ümitsizliklerinden bir kaçış bulmaya burun büken herkes gibi, sen de kendini asmak için doğmuşsun. ( E. M. CIORAN, Çürümenin Kitabı )

" yaralar vardır hayatta, ruhu cüzzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar.

kimseye anlatılamaz bu dertler, çünkü herkes bunlara nadir ve acayip şeyler gözüyle bakar. biri çıkar da bunları söyler ya da yazarsa, insanlar yürürlükteki inançlara ve kendi akıllarına göre hem saygılı hem de alaycı bir gülüşle dinlerler bunları. çünkü henüz çaresi de devası da yok bu dertlerin. tek ilaç şarap yardımıyla unutmaktır; afyonun ve uyuşturucu maddelerin sağladığı sahte uykudur. ama ne yazık ki bu tür devaların da etkileri geçicidir, acıyı kesecekleri yerde çok geçmeden daha da şiddetlendirirler. " ( sadık hidayet - buf-i kur )

düşler gibi belirdik saydam şafakta, gecenin geride bıraktığı ince, tedirgin gölgeler gibi. teker teker çıktık taş binadan... fırtına durulunca topraktan çıkan solucanlar kadar şaşkın, aç, parçalanmış. tıka basa doluyduk acıyla, utançla, aşağılanmayla... konuşmadan, vedalaşmadan, bir kez olsun göz göze gelmeden dağıldık. kimse dayanamazdı kendi gözlerini görmeye... hala sonlanmayan, sonlanmayacak uçurumunu ötekinin gözlerinde izlemeye... yazgımızın yeniden kesişmemesinden, bir sokakta, bir taş binada, bir avluda, ölümlerle dolu bomboş bir odada bir daha karşılaşsak bile, birbirimizi tanımamaktan başka dileğimiz yoktu. ( taş bina ve diğerleri / aslı erdoğan )

beni çok seveceksin... ah ne kadar çok seveceksin. seni kendimle aldatacağım, sana anlattıracağım. anlat da bi yanın daha yok olsun. herkesten gözün gibi saklayıp bacaklarının arasında uyutttuğun bebeği görsünler. hadi anlat.., biraz daha ağzına sıçsınlar. rüyalarına tükürsünler, kollarını kessinler, ayaklarının koktuğunu söylesinler. yanmaya başla, seviştiğin geceleri unuttursunlar... yatagının yanına park ettirsinler kalbini. acı yarışına çık, benimki daha büyük diye kıçını yırt. yırt ki kıçına şarap döksünler. hemen uysallaş; 'yaaa, zaten ben .....' diye uysallaş. uysallaş, uysallaş. beni çok seveceksin. kalbimdeki ağrıyı seveceksin, kavgayı vereceğim sana, kavgayı seveceksin. sana hep 8. doğum günümü kutlarken, tam mumları söndürürken , beyaz elbisem ve at kuyruğu saçlarım çikolataya bulaşırken, 'orada duran çocuktun' diyeceğim. atma kendini. o,sun, pastamın tam ortasındaki mumsun ve seni otuz dört dilime böldüm. şimdi bütün parçalarını toplamışsın.., kutlarım..., beni aldattın. vazgectim. seni ısırdığım elmayla aldatacağım. gelmeyeceğim.
bir yıl iki ay sonra, kalbin üzerinde unutulmuş kelebeği buldum. önce beyaz kapıyı, sonra beyaz bardağı, sonra buğuyu. şimdi tam onu buldum. buğuyu sildim. tuzları yaladım. ona dokunamadım. onu devirdim. bir sağa, bir sola. avcumun içine alamadım. bir yıl iki ay önce aşkımın bittiğini anımsadım. pop müzik dinledim, hepsi geçti. yirmi dört saat radyo programcısı isen; kitabımı asla anlayamazsın dedim. düğmelerimi boğazımı örtünceye dek kapadım. okumasınlar beni aşkım. omuzlarımı gösterme onlara. ( orospu kırmızı / umay gedikoğlu )

4/17/2012

Bu acelemiz nedir Olric?



Kahvede hoş bir serinlik vardı. Karanlık ve dinlendirici bir serinlik. Orta şekerli bir kahve. Beye bir orta yap. Kelime tasarrufu. Günde yedi bin altı yüz on iki şekerli kahve sözü biriktiriyorlar. Kahve fincanını beğendi. Taş gibi kulpsuz bir şey. Keloğlana benziyor. Radyo, bilgi programlarını veriyor. Ocakçı ve garson dikkatle dinliyorlar. Bir üçgenin kaç köşesi olduğunu öğreniyorlar. Programdaki çocuk incecik sesiyle; büyük hayretler içinde öğreniyor matematiği. Kart sesli bir adam da ona öğretirmiş gibi yapıyor. Tekrarlatıyor. Arada müzik. Eğitimsel. Çocuk, kelimeleri uzatarak, yayarak konuşuyor. Adam da öyle. Dinleyenler bir güzel içlerine sindirsinler diye kelimeleri hamur gibi yoğurup açıyorlar: demeeek bir üçgeniiiin üç köşesiiii...

 Kocaman adamlar, bir çocuğun, büyümüş de küçülmüş bir çocuğun, kendilerine ders verdiğini düşünmeden, eğilmişler radyonun üstüne: üçgeni dinliyorlar. Matematik piyesi oynuyorlar Olric. Babası, öğrenci olan oğluna, arada bir aferin, diyor. Ocakçı, kendi bilmiş gibi sevinçli: gülümsüyor. Bat dünya bat. Böyle giderse her mahallede bir Dostoyevski çıkacak Olric. Dünya borsalarında Dostoyevski hisseleri düşecek. Her hafta bir Karamazov, yeraltınız kadar yeraltı. Ne diyelim? Ne dersin Selim? Bizim anlamadığımız birşeyler dönüyor. Herkes marifetini ortaya döküyor. Yabancı ülkelerde öğrendikleri en son numaraları yapıyorlar. Paralel doğrular neden kesişmiyormuş bakalım? Bunu da ben yanıtlayayım babacığım. Peki Serap sen söyle. Paraleeel doğrulaaar... Peki uzatmalar da mı pedagojik? Şimdi hep birlikte tekrarlayalım çocuklar. Matematik korosu. Paralel doğrular koral senfonisi. Geçen dersimizde görmüş olduğunuz... İşte matematik de sonunda sevimli bir insan oldu çıktı. Yüzyılların asık suratlı ihtiyarı çoluk çocuğun maskarası oldu. Bilimin de romantik bir yanı kalmadı Olric. Neydi bizim zamanımızda... şimdi elektronik beyin diye bir amca var: insan onun yanında insan olduğundan utanıyor. Herkes onu çok seviyor; matematik emekliye ayrıldı. Bir hafiye gibi izliyor bu elektronik beyin insanı Olric. Sen bundan yirmi dört yıl önce, karşıdan karşıya geçerken sağına bakmışsın da soluna bakmamışsın, diyor. Ceza vereceksin: sökül paraları. İki yıl önce de buzdolabının ikinci taksitini vereyim mi, vermeyeyim mi diye evinde yirmi dört dakika düşünmüşsün. Artık her şeyi peşin ödeyerek alacaksın. Kim bilir Olric: belki bizim de şimdi düşündüklerimizi değerlendirmektedir. Sakın suratını asayım deme: şıp diye resmini çekiverir. Bütün yurda dağıtırlar. Biz biraz azgelişmişiz de henüz bu amcanın nimetlerinden bütünüyle yararlanamıyoruz. Sayın vatandaşlarım! Bütün kurtlarınızı hemen dökün; yoksa kurt sayımı başlayacak pek yakında.

Saat üçe geliyor Olric. Güneş daha yüksekteyken çıkalım yola. Garsonu rahatsız etmemek için parayı, fincan tabağının yanına yavaşça bıraktı. Kapıyı sessizce açarak çıktı: kültürleri bozulmasın. Allah derslerinizde zihin açıklığı versin, sayın ocakçı ve sayın garson. Meydanın kenarındaki arabasına bindi. Parke yollarda, sarsılarak, karışık trafik işaretlerine uymaya çalışarak ilerlemeye başladı. Kasabanın dışına çıkınca birden durdu. Bu acelemiz nedir Olric? İnsanlardan, bütün insanlardan kaçıyor muyuz yoksa? Onların içine çıkmaktan korkuyor muyuz? Üstüme doğru gelip, demek sensin diye parmaklarını sallamalarından mı korkuyorum? Direksiyona yaslanarak bir süre düşünceye daldı. Daha on saat bile olmadı. Bu kadar erken kuşkuya kapılmamalıyım. Yanından bir araba hızla geçti: Samim’in arabası. Acaba beni gördü mü? Kendine kızdı: elbette görür. Yolun ortasında durulur mu böyle? Hükümet meydanında görmez de burada görür. Kim durur hükümet meydanında? Buraya kadar izimi sürdüler. Yok canım. Görseydi dururdu. Aptalın biridir: belki beş yüz metre sonra kavramıştır. Bu araba da zamanla dert olacak başımıza Olric. Yazık. Oldukça para ederdi sanıyorum. Bir an önce kurtulalım şu kasabadan. Uğursuz geldi. Bozuk yolda yavaş yavaş ilerlediler. Yol, kasabadan çıkınca ikiye ayrılıyordu. Solda, kasabanın içindeki gibi, bozuk bir yol vardı. Turgut, bu yolun başında durdu, arabadan indi. Yolun kenarındaki yazıyı okudu. Eskiden şehir bu yolun üzerindeymiş: altı yüzyıl önce. Bakalım nereye götürecek bu yol bizi

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

4/08/2012

Patti Smith - Smells Like Teen Spirit

 

Silahları donan ve arkadaşlarını getir
Kaybetmek ve rol yapmak eğlencelidir
O aşırı sıkılmış ve kendine güvenli
Oh hayır, pis bir kelime biliyorum
Merhaba, merhaba, merhaba, ne kadar sığ...
Işıklar kapalıyken, bu daha az tehlikeli
İşte buradayız şimdi
Eğlendir bizi
Kendimi aptal ve bulaşıcı hissediyorum
İşte buradayız şimdi
Eğlendir bizi
Bir melez
Bir albino
Bir sivrisinek
Benim libidom evet
En iyi yaptığım şeyde daha kötüyüm
Ve bu tanrı vergisi yetenekten dolayı kutsanmış hissediyorum
Küçük grubumuz hep varoldu
Ve sonuna kadar da varolacak
Merhaba, merhaba, merhaba, ne kadar sığ...
Ve neden tattığımı unutuyorum
Oh evet, sanırım beni gülümsetiyor
Bunu zor buldum
Bulması zor oldu
Oh peki, herneyse, boşver
Merhaba, ne kadar aşağı?

Evet, bir inkar.

4/06/2012

Yazısızlık



Yazının icadından binlerce yıl sonra; basılı bunca metnin ardından; okudukça insana her şeyin söylenmiş olduğu duygusunu vererek yazmayı (eylemi) engelleyen yapıtların ardından; bu yapıtların varlığına rağmen yoksunlaşmış ve yozlaşmış insan ruhunun baştacı edilmesinin ardından; yazıyı anlamsız ve imkânsız kılan bunca şiddetin ardından; günümüzde, onca yoksunluk ve yoksulluk varken, görüntü ve gürültü bunca yaygın ve baskınken... her an her şeyin başımıza gelebileceği kaygısı içimize işlemişken, bir metin yazmayı, hayata dair sözler sarf etmeyi ve bunları yaymayı düşünmek, şahsi bir tavra, huzursuzluk ve öfkenin yol açtığı bir şiddet edimine atıfta bulunmaktır: İnsanlığa lanet bırakmak!

Yazının kolaylıkla yazılabilir ve dağıtılabilir bir hal aldığı bu yüzyıl sonunda, ufukta (aynada, yüzeyde) ne yeni bir aydınlanma ne de anlamlı soru ve cevaplar var. Hayatın ve insanın maddi-manevi çöküşüne; artan sefalet, yoksulluk, sömürü, baskı, şiddet ve ölüm ihtimalleriyle kuşatılmış ekolojik ve etik yokoluşuna koşut bu sürecin paradoksu, yazının ve fikrin paradoksudur. Fikir, hayattan elini eteğini çekmiş, zekâ gösterisine ve ironiye dönüşmüş; akademinin ve ruhen akademisyenleşenlerin (ve medyanın) tekeline girmiş, meslek konusu halini almıştır. (Yaygınlaşan şey tekelleşir de; anonimleşerek, sıradanlaşarak...) Söz gibi yazı da yaygınlaştıkça, aracılarla aktarıldıkça, yüzeyselleşir, yüzeye dönüşür: Ardında elektronik bağlantılardan başka bir şey olmayan ekranın düz yüzeyindedir söz ve yazı; anlam yoktur, aktardığı tek şey kendi aptallaştırıcı varlığıdır artık.

Dertleri ve meseleleri olan insanların uykusuz gecelerine ya da günün ara zamanlarına sığdırdıkları, içten gelen dürtüyle yazdıkları, esin ürünü eserler değil, hiyerarşinin tepelerine çıkma ihtimali ve ihtirası içindeki uzman teknisyenlerin “format”a uygun, “zorunlu” yayınları –“makaleler”i– yaygınlaşırken, hayat ve insan, düşünmenin, tefekkürün alanından uzaklaşmış, otobiyografilerimiz –çağımızın röntgeni– karbon kağıdıyla çoğaltılabilirlikten kopyalanmaya, klonlanmaya uzanan bir yelpazede, yazının konusu olmuştur. Söz, yüz yüze ilişkinin, varlıklarıyla, vücutlarıyla, arzularıyla karşı karşıya gelen insanların diyaloğu olarak hayatın kendisiydi; bir yaşama sanatıydı diyalog. Sözden yazıya eksilerek geçti insan. Kağıdın ve kâğıt üzerindeki işaretlerin dolayımı yoluyla, kolektif söz ortamlarından mahremiyete, monoloğa çekiliş... Yine de yazı, yalnızken yazılan, yalnızken okunan, hayal gücünün okuduğu yazı, insana –içe– ışık tutabilen, dışa, başka hayatlara uzanmayı bilen yazı; paranın, akademik formasyonun ve ekranın tuzağına düşmeden önce, düşmediği sürece, düşmemenin yollarını aradığı sürece, sözün doğrudanlığıyla değilse de, yazıya özgü içkinlik, sessizlik ve yalnızlıkla, hayata değmeyi bilmiş olmalıdır. Ama hayata değdikçe, hayatı değiştirme ihtimalini de tüketmiş olmalıdır, hayattan çekilmiş olmalıdır, iktidarsızlaşmış olmalıdır.

Değiştirme gücüne sahip olan iktidarlı yazının, yazının iktidarının yarattığı faciaların da yüzyılıdır çağımız. Söz yaratmaktan yazı yaratmaya, yazı yaratmaktan görüntü yaratmaya geçiş ve iç boşaltma; herkes hem röntgenci hem de teşhirci artık. Kurumsal ve hiyerarşik alanların mahpus ve gardiyanları, yaygın, demokratik, erişilebilir, ama yaşamayan, cansız iktidar aygıtları: Söz, yazı, görüntü. Yazının (sözün, hatta görüntünün) bittiği, biterken de, onca sözün, yazının, görüntünün boğduğu insanı da peşinden sürüklediği bir dönemde, bu metin, ümitsiz, hüzünlü, karabasanlı bir edim, iktidarsızlığıyla varolabilen bir teşebbüs olarak, ancak laneti bulaştırma arzusundadır. Doğa ve zaman karşısındaki tutsaklığına, nesnelerin, kurumların, ses-söz-görüntü toplamının tutsaklığını da eklemiş olan insan, olsa olsa aşağılanmaya layıkken, bu metin sessizliğe ve düşünmeye çağrı yaparak, kendi paradoksunu çaresizce üstlenir. Onca yaşantıya, söze ve vesikaya rağmen, yaşamını bayağı bir ampiriklikle kuran, hayatını soylulaştırmak yerine aşağılanmayı tercih eden insan karşısında bu metin de benzerlerinin akıbetine seve seve katlanacaktır: Yokluğa, sözün de bittiği yerdeki gönüllü yokluğa kendini fırlatıp atarken, yokluğa firar ederken, insana küfredebilmiş olmanın hazzı...

Hayata ve insana dair yazmak, bir ihtimali hep  saklı tutmaktır: Yazanın ya da okuyanın hayatta kalma, hayatta olma ihtimali! Facianın ardından, facia sırasında, göçüğün, yıkıntıların, harabenin altında: Ütopya, toplum, insan, doğa, yokluk, yok olurken...

Bu nedenle bu metnin tüm referansları kendine ve hayatadır. Kendi içine kapalı bu metin, hafıza oluşturmanın ve kalıcılığın, bu eğretilik ve yıkıntılar ortasında dışa açılmanın yolu olabilir: Unutamamanın kâbusu, yokoluşun kendini hep hatırlatması, isyan ihtimali, facia beklentisi, belki...

Sessizliğin Anarşisi / Işık Ergüden

Hiç



Hiç sadece üç harfli bir kelime olarak kalabilirdi…belki de üç harfli bir kelimeyle sınırlı bir hiçtir hiç.. ama değildi hep bildik ve de bu yüzden yalan söyledik…yalan üzerimize yakışan bir elbise gibiydi bayramlarda giyinen…ya da maskeli bir balonun en şık ve de en şahanesiydik biz.. maskeli balonun en üretken en kendinden geçmiş ve de en sarhoşuyduk …bu yüzden de en çok yalanı biz söyledik…maskemiz bahaneydi…biz bahane…orada bulunan tüm insanlar birer bahane…hiçlik demiştik.. hiç içindi bir hiçlik…sadece o üç harfli kelime içindi.. şimdi söylenecekler var çünkü hiçliğe içiyoruz o maskeli baloda…söyleyecekleri var onların çünkü hiç görmüşler mi hiçlik nasıldır ve de neye benzer…onlar ki sadece tutabildikleri oranda özgürler ve de bir o kadar sarhoşlar.. oysa biz şimdi mazoşist bir aşkla ve de delice içimizi yakan bir hiçlikle sarmalanmadık mı…yetmedi mi şimdi bu hiç…yetmez mi şimdi bu hiç yeni bir hiçliğe…belki de hiçlik sadece üç harfli bir kelime değildir…bir ağaç kovuğunda ki bir kuştur.. ve o hiçlik kuşunun küçük küçük yavru hiçlikleri vardır.. belki de birazdan kanatlanıp uçacak bir kuştur hiçlik…ah dilimiz yine çaresizlik emer.. hissiyatsız bir çaresizliktir emer durur…emer durur…



belki de hiçlik sadece bir aşktır.. ve yine bu yüzden aşk sadece hiçliğinden geçinir…ve de yine bu yüzden aşk sadece hiçliğini sever…ve de o hiçliğini emer aşk…emer durur…emer durur…
kurtaramayız.. dudağımızın kenarında çıkan küçük bir yara gibiymiş o …oysa ki dilimizle değmesek hemen geçecek bir yara…ama alıkoyamayız ki dilimiz o yaraya değecek.. hiçlik için ama yine bir hiç uğruna…hiçlik duygusu çıplak kalmakla eşdeğer ..hani şimdi biz çırılçıplak olsak ..hiçliğin gölgesine yaslanmış bir ağaç gibi olsak.. ağaç hiçlik dökse…ve de tomurcuklarında yeni yeni hiçlikleri doğursa bir gece…

şimdi seninle hiçliğe içelim...tüm içenler kadehlerini hiçliğe kaldırıp bir çırpıda içsinler...hiçliği...hiçlikle içsinler ...sonra sarhoş ıslıkları ,tekinsiz meydanlar.. sarhoş naraları...köpek sesleri.. o köpek seslerini bozan ihtiyarlar naraları yine...ihtiyar ve de sarhoş naralarını bozan bekçi düdükleri...bekçi düdüklerinin sesini bastıran yine sarhoş düdükleri....hiçliğe içilen içkinin zihinde yarattığı astral seyahatler güncesi...evde sıcak evinde usulcana ören bayanıyla örgüsünü ören ve biten her makarasını çocuğuna oyuncak niyetine veren o hüzünden irin dolu gözleriyle bakan anne ..annesinin verdiği her makarayı usulcana kutusuna koyup yine ören bayan makarasından yapılma arabasıyla astral seyahatlere gidecek olan çocuk…

ya da senin hissizliğin ve de üşümelerin ve de benim geceyi kutsayışlarım ! seni bana getiren o hissi kutsayışlarım...!

hadi şimdi renklendir hiçliği...betimle...duvara yasla...üstüne çık...yatağa at onu üstünü boya...renkli renkli olsun.. ama en çok siyah yakışsın ..hele hele dudakları simsiyah kesilsin...ama bunla kalma...içinden geç...içini geç...iç gıcıklayıcı ahmak bir ses gibi içinden geç...boyaları duvara fırlat...boyaları duvarlarla fırlat...yık ...geç onları...ama içindeki mazoşist aşkı betimle lütfen bana...ah nasıl da düştüm kelimelere şimdi...şimdi nasıl da yazabilirmişim gibi...nasıl birdenbire bir parıltıyla yerimden kalkıp sanki dans eşliğinde renk renk boyaları suratıma çalabilirmişim gibi.. keşke bir pikap olsaydı...ikircikli sesler de olurdu belki...boyaların gibi.. içinden geçtiklerin gibi.. yüzünü inceden çizen o kırmızımsı yanların ve de iç geçirmelerin gibi.. ah dilim paslı bir teneke yuttu...paslı bir boya tenekesi !

şimdi kesik kesik öksürdüm...yeni bir susuşa hazırlıklı ama bir o kadar da flarmoni orkestrası olabilirim...çellolar çılgınca çalar...tüm yaylılar çılgınca öksürür.. bir tek piyano kesik kesik öksürür...çünkü aşk en çok piyanoya yakışır...aşk en çok o piyanodaki parmaklara yakışır...bilmiyorum ...ve ben hala delice şaşkın...sanki yazanın içimde sezeryanla doğan ve de yeni renkli bir evrenin yaratıcısı olduğuna inanmışım hep.. hani şimdi ben sussam o susmaz...ben sussam o susmaz…

çokça renkli ve de siyah dilimiz şimdi…sanki dilimizde yüzlerce boya artığı…paslı boya tenekesi dilimiz.. ve dilimizde yaşayan eski bir gölge…tüm hiçliklerin gölgesi…tüm aşkımızın gölgesi… kuş gölgeleri…küçük duvar gölgeleri.. çıplak ayak gölgeleri.. kırmızı dudak gölgeleri…o çocuğun astral seyahatlerindeki gölgeleri…o annenin ağlamaklı yüzünün gölgeleri…hiçliğin gölgeleri…hiçlikle sarmalanmış bir aşkın ne yapacağını bilemez bir halde kendine çekilmesinin gölgesi…

belki de hiçlik sadece üç harfli bir kelime değildir…bir ağaç kovuğundaki bir kuştur.. ah dilimiz yine çaresizlik emer.. hissiyatsız bir çaresizliktir emer durur…emer durur…belki de hiçlik sadece bir aşktır.. ve yine bu yüzden aşk sadece hiçliğinden geçinir…ve de yine bu yüzden aşk sadece hiçliğini sever…ve de o hiçliğini emer aşk…emer durur…emer durur…

şimdi senle ben ince bir ipin üzerindeyiz bir cambaz edasında.. düşsek yerle yeksan olacağız biliyoruz...yürümeye kalsak o da olmayacak biliyoruz...yürüyemeyeceğiz...ince bir ipin üzerinde öylece kalakalmış bir cambazız biz...acemi bir cambaz !
sanki bu güçmüş.. güçlü oluyormuşuz hissi veriyor bize.. etkilenmediğimizi düşünmek gizli bir serinlik veriyor...iyi geliyor bünyemize.. ama biliyoruz bu bir duvar değil.. set çekmek değil ne dünyaya ne insanlara.. bir yerlerde birikiyor ..birikiyoruz damla damla...damla damla akıyoruz pıt pıt... duvarlarımız korunaksız ki daha ne kadar tutar...daha ne kadar içinde öylece kalabiliriz.. korku değil bu...yüzleşmeyi istememek değil.. ah sanki “oblomov” gibiyiz şimdi biz senle.. tam da istememekten ileri gelen bir hissiyatsızlık hali.. şimdi bizi bıraksalar burada öylece kalabiliriz ..burada...o ipin üstünde durabiliriz yıllarca...altta seyirciler büyük bir sabırla ama aynı şaşkınlıkla bakakalırlar bize...kim için deriz bu koşturmaca...ne için...anlam veremeyiz ki ...ip ayaklarımızdan kayar.. kırmızı güllerin üstüne düşeriz.. güller yanar ve o "büyük” adamlar bunun adına cehennem der...! bizse hiçlik deriz buna…”ölmek bir şey değil yok olmayı bilmek gerek” diye söylenene söylene düşeriz…hiçlik aşka tutunur…aşksa hiçliğe.. kol kola aşağılara tırmanırlar boşluk için…o boşluk için…

Murat Uyanık

Tam olarak şurdan ; Anlaşılamamak Fanzin

Kartpostal



Hayatı öğütürken, bir yandan biriktirmekten bahsediyorlar. Oysa tuzlu bir serinlikte boğulmak ve büyürken bize ezberletilmiş kelimelerle baş edebilmekten ötesi iz bırakmıyor. Sonra gözlerimde bana ait olmayan ve etrafıma dağıtmak zorunda olduğum gülüşlerin sancısıyla dönüp dolaşıp geldiğim şehrin kaldırımlarına söylenmemiş sözcükler düşürüyorum. En sonunda bir yere dönmek gerekiyor, çünkü. En sonunda sokaklar, derinindeki çukurun içinde biriktirdiği pisliğe isyan edip onu üzerimize kusmak zorunda kalıyor. “Güzellikler” diyorum… En sonunda bitiyorlar ve bunu onlara kim öğretti bilmiyoruz. Bu yarım ve yaralı şarkı, bu birdenbire bastıran soğuk, bu içime nereden çöreklendiğini bilmediğim kederli haller…Belki  uzatıyorum bir şeyleri. Yaşayıp alışmak var hayatın kalbine yakın damarında. Uğruna yangınlar çıkarabildiğim, sözcüklerle değil de ancak kasırgalarla anlatabildiğim tüm o hikâyelere alıştım örneğin. Yaşadıklarının dışına savrulduğunda durup izlemeye başladım hepsini. Hepsi uçları kıvrılmış bir kartpostaldan bana bakıyordu.

Toprağın üstünde öylece duran bir kuyudan mı öğreneceğim bunu, yoksa senden mi; sorumuz bu

Ne kadar yazık oluyor bizlere deyince, en çok ama en çok da buna… İnciniyor içim.

4/04/2012

9.kapı- anahtar



Kaçıyorum herkesten. Oldum olası yaparım bunu tabi , ama son günlerde daha farklı durum. O turuncu kızı gördüğümden beri, o benim kahramanım olduğundan beri, içimde bi güneş var, sıcak, yakıyor. Kış günü sobaya dokunmak gibi. Acı veriyor, ama elimi çekmiyorum.

Herkesten kaçtıkça kendime yaklaşıyorum.

Yalnızlık Allah'a mahsus derler ya, hadi ordan diyorum, öyle olsaydı bizi yaratmazdı, eğlenceliklerini...

Neden var olduğumu düşünmekle geçti ömrüm, ama turuncudan sonra bu zamana kadar aslında hiç düşünmediğimi fark ettim. Başkalarının neden var olduğunu anlamaya paralel gidiyor kendini anlamak. turuncunun bakışlarını izledikçe kendimi izlediğimi gördüm.

Bir köpek mesela... Durup bir an dik dik bakar hani suratına. Korkutmaz da, bir şey de istemez... Neden yapar bunu? Aklından ne geçer? Anlamadan biterse ömrün, ne anlamı vardır hayatına bir şekilde girmiş olmasının? Figüranlarla mı dolu hayatın? Başrolde sadece sen mi varsın?

Buna kafa yormanın "delilik" olduğunu söyleyenler var. Çok var onlardan. Her yanda onlar var.

Sırtımı döndüm onlara. Anlamaya çalışmaya değmezler gibi. Gözlerinde anlam yok, sanal yaşıyorlar. Reklamlardaki yaşamları satın almak için çalışıyorlar. Aynada kendi gözlerine bakmıyorlar. Aslında yoklar. Bilim kurgu filmlerdeki klonlar gibiler, köle olarak kullanılmak için insanlar tarafından "yapılmış", yapanların izin verdiği ölçüde hayatları var...

Ben böyle konuştukça deli diyorlar.
Hiç tanımadığım bir turuncuyu hastanede ziyarete gittiğim için de "sapık" dediler, "aşık" dediler...
O öyle demezdi, biliyordum. Beni görünce şaşırmazdı bile. O oyuncu değildi, kendi senaryosunu yazıyordu.

Annesi şaşırdı sadece. Korkuyla baktı yüzüme, kendimi tanıtırken. "Bir gün taksme binmiştiniz, sonra sizin evin oralardaydım, kazanızı gördüm. O an koşamadım, dondum kaldım...." Sapık sandı beni kadın, ama O hiç garipsemedi. Annesinden rahatsız oldu, dışarı çıkmasını istedi. Konuştuk saatlerce. Yüzündeki yara izinin yakıştığını söyleyen ilk kişi benmişim. Neden kahramanım olduğunu sormadı. Biliyormuş gibiydi. Hiç şaşırtmadık birbirimizi.

Bazı şeyleri konuşmaya gerek yoktur. İçini dinlemeyi bilirsen, dışını da daha iyi anlarsın.

Anahtarlı Kilitler

Afili Parçalar (madde 50-58)



50. o gece
Kurtuluş Parkı’nda yaprak dökümü. Hava açık. Yıldızlar yere yakın. Taş atsak bir ikisini düşürebiliriz. Neden olmaz diye soruyorum. Mutsuz oluruz diyorsun. Herkes mutlu olacak diye bir kural yok biz de mutsuz olalım. Birbirimizin yüzüne bakıyoruz. Sanki az önce, orada bir yerde, kaybettiği anahtarlığı arar gibi.

51. saray kapıları
Dolmabahçe Sarayı’nın önünden geçiyoruz. Bu saray kapıları niye bu kadar ihtişamlı? Çünkü içeri girmek yasak. Kapıya bakıp bir sonuca varmak lazım.

52. genel plan
Birbirimize ihtiyacımız olduğunu biliyoruz. Zalimliğin başladığı yer burası, hoşgörünün başladığı yer de. Ama bunu sözcüklerle anlatmanın imkânı yok. Bir saat kadar Noir désir dinlemek lazım.

53. ara bölge
Ölümle hep başkasının başına gelen bir şey olarak karşılaşıyoruz. Bir ara bölge olsa, buna uygun bir yaşam formu, dünyayı daha iyi anlayacağız.

54. sözcüklerle uğraşan biri evliya olamaz
Seni başka türlü ummuştum diyorsun. Nasıl? Belki de ben hariç herhangi biri gibi. Bu da benim hatam. İnsan içine hiç çıkmayacaktım.

55. kaybetmek
Arada birbirimizi kaybettiğimiz iyi oldu. Bir şeyin kıymetini bilmenin en klasik yolu onu kaybetmektir.

56. aramızdaki en kısa mesafe
Barış Bıçakçı’nın en iyi kitabı, Aramızdaki En Kısa Mesafe. Ama o bunun farkında değil. Olabilir, herkes yanılabilir.

57. sonrası
Sonrası biraz bulanık. Başka bir şeyi ararken bulunan bir şey gibi. Yarım kalmaya mecbur bir sevinç. Elimizde bir bilet var ama ne tam ne öğrenciyiz. Tanrım bu kare bulmacayı sen hazırlamışsındır umarım. Çünkü çözemedikçe beni sinir eden şey, onu benim kadar günahkâr birinin hazırladığını düşünmek.

58. giderken
Bir sıkıntıyı anlatmak istedim. Ama bir şeyi başka bir şeye benzetmekten başka bir şey gelmedi elimden. Kaybettiği savaştan sonra yakıp yıkarak geri çekilen ordular gibi. Mağlup olduğu oranda zalim. Trajik hatamız: Kendimizle ilgilenmeye alıştık, başka bir şeyle ilgilenemiyoruz artık. Sen çocuk yap kurtul istersen bu dertten bana da bir bira söyle giderken.

Afilli Filintalar

Sevgiyi olsa olsa, bir balıkta tanıyabilecek kişioğlu



- Balık 'uyu gene' diyordu ona. 'Hazır değilim dediğin için giremedik karanlığın içine; ölümden korktun. Oysa ölümle bir araya gelmeden, acılar çekip parça parça olmadan, gönlün tazelenmez, yeniden doğamazsın... 'Seninle her yere giderim' diyordu balıkçı. 'Ama hazır değilsem bir şeye, seninle bile gitsem neye yarar?..' * Ava çıktım, avımla iç içe geçmiş durumda döndüm. Saçmaladığını biliyor. Avım değil ki, diyor; ne ben bunun ardına düştüm, ne bu benim karşımda sıkıştı kaldı; bir rastlantıydı buluşmamız.. İç içe geçmiş bile değiliz; o ne isterse, nasıl isterse, öyle oluyoruz, o duruma geçiyoruz... Hem döndüm sayılır mı?.. Nereye, kime, ne zaman dönmüşüm ki?.. Bir garip yolda, bir tuhaf yolculuktayım. Ama onunla -orfinozla, balıkla, kendini bana yakalatıp ardından beni yutanla- birlikte yaşamak zorunda kaldığım doğru. Niye öyle diyorum sanki? Hoşuma gitmiyor mu? Birlikteyim demekle yetinmeli. Tek kesinlik bu. Ardı yok...

- Balığın ağırlığı üstümden kalkmadı, oysa uçar gibiyiz... Öldüler, parçalandılar; yürekleri, dalakları, bağırsakları yenilendi belki, belki yeniden doğulur... Ölüler her şeyi bilir; öğrenmenin yolu da ölmektir. Ölüp yok olan, ölülere karışan, yerin, suyun altına inip onlardan salık alan, gökyüzüne, onun da ötesine çıkıp ışığı, aydınlığı, bilgeligi oradan, çiçek derer gibi, yanına alıp gövdesinin dağılmış parçalarını yeniden bir araya getirerek, tazelenip yeniden doğmuş gibi yeryüzüne dönerek insan arasına karışandır ki bilinecek her şeyi bilir...

- Kişioğlu, silik anısı belleğinin bir köşesinde sıkışıp kalmış uçmağa yeniden ulaşmak için can atar. Ama kaç kişi – bir parçacık da olsa, eksik güdük de olsa- bunu başarabilir?.. Eskiden, çok eskiden olur, olabilirdi belki o iş. Her şey bitip tükendikten sonra her şeyin yeniden başlayabileceğine, biten bir yılın ardından yeni bir yıl geldiği gibi o uçmağa dönüşebileceğine inanmak güç artık. Bir daha, bir daha ölüp, bir daha, bir daha, bir daha dirilebileceğine inanmıyor insan. Akıp gitmenin çizgisi üzerinde, örneğin bir kolunuzu yutmuş bir balığı el içinde taşımakla bilgeliğinizi gösterdiğinizin kaç kişi farkındadır? Başta, kolu yutulmuş kişi, bunu bilgeliğine değil, sevdasının çaresizliğine verir; karşı konmaz bir yıkımın kurbanı olmadığı seçmek türünden bir katlanış acılığından kendine bir büyüklenme payı çıkarmağa bakar...

- Gürültüye kulak verdim gereksiz yere, gürültünün gizlediğini işitmeğe çalışmalıydım...

- Deniz her acıyı boğan ölüm gücünü, her gücün üstünde görür gibidir çünkü; enginliği ölçüsünde, güçlülüğü -gördüğü yerde- tanır...

- Deniz, analar gibi, sevdiğini, dölyatağında tutup saklayacaktır, bir daha doğurmamak üzere...

Göçmüş Kediler Bahçesi / Bilge Karasu

4/03/2012

yağmur kalan kadınlar

 

Söylenecek başka bir şeyim yok artık..
Unutmak istemiyordum oysa, güzel kalan yaralar vardır çünkü...
Limon kokulu yağmurlu kadınlar vardır.
Hiç unutmayan kadınlar vardır...
Herşeye rağmen yağmur kalan kadınlar vardır...
Ben iyiyim şimdi sen nasılsın?

Aspara / Aileniz politikse ya delirir ya da dağa çıkarsınız



 Aspara, 1981 Bingöl doğumlu. Babası, Diyarbakır Cezaevi'nde PKK kurucularından Hayri Durmuş ve Haki Karer'le aynı dönemde ağır işkenceye maruz kalmış. "Babam ona işkence yapan devlete askerlik yapmak istemiyordu." diyor. 93'te İstanbul'a göç etmek zorunda kalmışlar. "Eğer aileniz politikse siz de politik olmak zorundasınız. Öyleyse seçenekler ya delirmek ya da dağa çıkmaktır. Ben dağı seçtim." diyor; dağa çıkma nedenini anlatırken. İstanbul'a taşındıkları dönemde zihnini, konuştuğu farklı dil kurcalamaya başlıyor. Yıllar önce dağa çıkan amcasını düşünmüş. Kandil'deyken hemen her gün amcasını göreceği umuduyla yaşamış. 15 yıl sonra görüyor. "Tanımakta o kadar zorlandım ki. Sadece gözlerini seçebildim. Yüzü başkaydı. Sonra amcam partiden ayrıldı. PKK'nın Irak'taki oluşumunu kabullenemedi." Aspara, 16 yaşında Van üzerinden İran sınırındaki kamplara yürürken, "Kimliğime yürüyordum sanki. Yarım bırakılmış, sakatlanmıştım ve o yürüyüşte tamamlanacaktım sanki." diyor. Onu çocuklukta en fazla etkileyen bir hatırasını soruyorum. "Kandil'de" diyor. "Her zaman zihninin bir köşesinde bir görüntü vardı. Yaz, babaannem, annem köydeyiz. Ben 5 yaşındayım. Köyü askerler bastı. PKK'lıların saklandığı dağa çıkacaklar. Köyde kalan askerlerden biri bana uzaktan gülümsedi. O kadar güzel gülmüştü ki, çocuk halimle karşılık verdim. Ben de ona güldüm. Gelip beni kucağına aldı, sevdi. Hoşuma gitmişti. Büyüdüğümde onlara karşı savaşmak için dağa çıktım. Kandil'de o gülüşü çok hatırladım. İçimden ona 'bana gülüyorsun; ama sonra ailemi öldürüyorsun' diyordum. Keşke gülebilseymiş. Sorun elbette o asker değildi. Benim derdim o askerin arkasındaki güçleydi." Aspara, "Bir örgüt üyesi ile bir askerin birbirine gülmesinin fotoğrafı olmalı. İhtiyacımız olan şey bu. Dağda olup da o gülüşü hatırlamak çok buruktu. Ne o asker, gülüşünü gösterebilecek güçteydi artık ne de ben onu görebilecek güçte. İkimiz de sakatlanmıştık sanki. Çünkü bir saflaşma var. Biz birbirimizin elini tutacak bir mekân yaratamadık. Birbirimizi tamir edeceğimiz alanlar kuramadık."

Dağdakilerin hepsi gelmek ister Türkiye'ye

Ya kaygıları Aspara'nın? "Bu insanların kalbinden öfkeyi nasıl söküp atacağız çok merak ediyorum?" diyor. Ona göre, "İnsanlar birbirlerini kabul ederek, hikâyelerini dinleyerek yaşamak istiyorlar." Araya giren kanı soruyorum. Kanın hangi köprüleri geri dönüşü olmayacak biçimde aramızdan alıp götürdüğünü? "Bir insan ölüme karşı istekli olabilir mi? İnsan ölümü nasıl isteyebilir? Belki her insan içinde öldürmek duygusuyla çıkmadı dağa; ama bu koşullar yaratıldı. Biri sana tokat atarsa öylece durmazsın. Kimliğini parçalarsa, olduğun gibi yaşamaya devam edemezsin. Bana kalırsa silaha başvurmadan, konuşarak çözmek gerekiyordu sorunlarımızı. İnsanlar eğer savaşabiliyorlarsa bu koşullar yaratılmıştır." diyor.

Onu bu kadar umutlu yapan belki de dağı iyi tanıyor olması. Aspara, içerden ve müdanasız konuşuyor. "Dağdakilerin hepsi gelmek ister Türkiye'ye. Ama hangi koşullarda? Dilini konuşabildiği, şarkılarını söyleyebildiği, kendini ifade edebildiği bir ülkeye dönmek isterler. Terk ettiğimiz yerlere döndüğümüzde ölüm görmek istemiyoruz. Ölümün olmadığını hissederek dönmek istiyoruz." Evet, Aspara da, ölümün, öldürülme korkusunun olmadığı bir hayata dönmek istiyor. Baskının, acıların olmadığı bir ülkeye dönmek... O, arkasına baktığı zaman bir ülke, bir toprak gibi algıladığı annesinin kendini daha güçlü hissettiği, eziklik duymadığı bir ülkede yaşamak istiyor. Şunu soruyor Aspara; "Bu savaş isteyenlerin, barış istemeyenlerin bir annesi yok mu? Barıştan yana olmayanların anneyi sevmediğini düşünüyorum." Aspara'ya, "Bir dönem sen de eline silah aldın, alabildin." diyorum: "Elime silah almış olabilirim; ama ben ölüme bile kıyamam." Babasının onu görmek için gittiği Kandil'de ona hayal kırıklığı yaşatmamak için iç çelişkilerini yansıtmamaya çalışıyor. "Örgütte dağılmalar vardı. Babam o ortamı hissetsin istemiyordum. Hayal kırıklığımı yansıtmak istemiyordum. Özgürlüğü gerçekleştirmek için bazı şeyleri tanrılaştırmaya gerek yoktu. Özgürlüğün kendisi tanrısaldı çünkü." Ve son olarak fotoğrafını çekip çekemeyeceğimizi soruyorum ona. Bana gülümsemeyle, "Hayır, hiç korkmuyorum. Fotoğrafımı gösterin. Yüzümü gösterin. Ülkemi o kadar seviyorum ki, orada yaşayan herkes yüzümü görsün istiyorum. Bakın yüzüme."

Dağın Ardına Bakmak / Bejan Matur

Bu kitaptan alıntılar yaptığım için mailler geliyor arada,şöyle bir göz gezdiriyorum yazdıklarınıza ama hiç ciddiye almıyorum bilginize,yormayın o güzel parmaklarınızı. rahatsız olanlar lütfen gitsin,

Fazlasıyla Kişisel



Kadınlık durumu, kadın yazarlık, dilsizlik, sözcüklerin sahipliği/sahipsizliği... Şimdi, kırklı yaşlarımda, her fırsatta ve şekilde 'öldürülmüş' bir kadın olduğumun fazlasıyla bilincinde, bu 'konulara' girmekte daha isteksizim. Parmaklarım, yüzüm, bedenim, zamanın derinleştirdiği, görünür görünmez yanık izleriyle kaplı. Yaralar çoğu zaman dilsizdir, ama gerçekten konuştuklarında sesleri ürkütücüdür.

KADINLIK DURUMU: Fazlasıyla kişisel bir açılış; Bugün benim doğum günüm. 'Kadın' temalı bir yazı çıkarmaya elim mahkum, bir tür sosyal hizmetmiş gibi. Oysa 'kadın teması' gibi tamlamalarda içimi acıtan bir yan var. Erkeğin dilinin egemen olduğu bir dünyada, her zaman 'öteki' konumundaki kadının gerçek öyküsünü anlatmak... (Üç nokta, belirsizlik işareti) Kadın: Tüketilmiş, tanrıçalaştırılmış, sahte incilerle donanmış... Arzudan horgörüye binbir tınlamayla dile getirilen bu sözcük, imgelerinden sıyrıldığında, yalnızca 'sessizlikten' oluşmuş gibi duruyor. Kadın kavramıyla, kadın olmanın gerçeği arasında derin bir boşluk var ve sanki gerçek öykümüz bu boşlukta biçimleniyor. Ben 'umarım bu sözcük öfke tanrılarını uyandırmaz' yani bütün kadınlara benzeyen ben...

Belki yarın sabah, elimde bir çiçek, komşumun Kadınlar Günü' nü kutlarım. Sövgüleri, tokat seslerini duymamışçasına... Sözü erkeğin kadın üzerindeki tahakkümüne, köle - efendi diyalektiğine getiririm. Sütlü neskafe eşliğinde, ataerkil toplumun politik,ekonomik eşitsizliğinden kaynaklanan ve onu yeniden üreten ilişki biçimlerini anlatmayı denerim. Ya da ona, 'gerçek dünyadan' bahsederim. Gündemi belirleyenlerin, yarattıklarının yüce dağlar olmasına özen gösterenlerin, önemli konulardaki önemli sözlerini dünyaya armağan edenlerin, tahakkümlerin en acımasızını, en görünmezini hedefleyenlerin masasıdır bu. Kadınlara, ezilenlere, ötekilere söylenen yalanı yalandan, işlenen suçu suçtan saymayan... Neyse. Belki bu doğum günümde, bunca yılda yitirdiklerimin anısıyla uyanmaktan ya da 'kadınlık durumundan' onurumla terhis olmaktan fazlasını umabilirim. (1999)

SÖZCÜKLERiN KİŞİSEL TARİHİ: Adam; O zamanlar her şey daha anlamlı, daha gerçek, daha onurluydu sanki. Görkemli sözcükler yönlendiriyordu hayatımı. Güçlü, çevik, insanı kolundan tutup eyleme çeken sözcükler. Mücadele, hareket, devrim...

Kadın; Ve her an insanın elinden kaçıp onları yeniden bulmasını şart koşan sözcükler vardı. Umut, inanç, insan. Bir de ölüm vardı.

Adam; 82'de içerideydim. Sonraki yıl, daha sonraki yıl da... Sözcüklerime kan, çığlıklar, bozgun tozları bulanmıştı. Senin beş yaşındayken öğrendiğin sözcüğü bedenim çeşitlemeleriyle tanıyordu: askı, falaka, elektrik. İçine aldatıcı biçimde kendimi koyduğum gelecek düşleri adımların altında kalan tohumlar gibiydi. Oysa en kötüsü, dışarı çıktıktan sonra olacaktı.

Kadın; Dışarı çıkmak mı? Dışarısı neredeydi? (1998)

DİLSİZLİK: Her güç ilişkisinin kuralı ötekini küçümsemek, onun varlığı karşısında kendi varlığını, onun değerleri karşısında kendi değerlerini yüceltmektir. Onun gizemine kapılmak, imgesi etrafında mitler üretmek madalyonun arka yüzüdür çoğu kez... Kadınlık kavramıyla, kadın olmanın gerçeği arasındaki boşlukta biçimlenir gerçek öykümüz. Taahakkümün şaşmaz kuralı dilsizleştirmek,tarihin, sözün, aklın taşıyıcısı karşısında kımıltısız, suskun bir nesneye çevirmektir. ‘Ben bir özneyim, sizin kavramlarınıza sığdığım ölçüde var olmayı reddediyor, dünyayı kendi varlığımın bir ifadesine dönüştürmek istiyorum.' Son söz: Özgürlük hiçbir şeydir, özgürleşmek her şey'. (2000)

Kadınlar günü için yazdığı köşe yazısından , tamamı için ; Aslı Erdoğan

4/02/2012

Arca - Nyodene / Rahat



Şu kavga bir bitse dersin,

 Acıkmasam dersin,

 Yorulmasam dersin;

 Çişim gelmese dersin,

 Uykum gelmese dersin;

 Ölsem desene!

 (Yaprak. 1.2.1950)

Cennet Ve Cehennemini Beraberinde Gezdiriyordu



Sanki genç kadın hayatından uzaklaşmakla bütün zaaflarından, paylaştıkları her şeyden yıkanmış, hayatın erişilmez tabakalarında bu elmasın parıltılı katılığını kazanmıştı. Bir kelime ile ayrılık onu Mümtaz'ın aleminin dışında, efsanevi bir mevcudiyet yapmıştı.

  -Keşki hep böyle uzakta, bu kadar yalnız, kendisi olarak güzel ve herşeyden uzak bilseydim...- O zaman bütün vicdan azaplarından, içini burgu gibi delen bir yığın hatıradan kurtulacaktı. Bu belki genç adamın hayalinde kendisini terkeden kadının zaman zaman büründüğü çehrelerden biriydi. Fakat onun yanıbaşında, aylarca günlerin ekmeğini beraber kırıp yedikleri insan, kendisi için o kadar azaba katlanmış, bütün ümitlerini paylaşmış, bir an herşeyin dışında yalnız onunla, yalnız onun için yaşamış bir varlık, kendi kadını olan Nuran vardı. Fakat bununla da kalmıyordu. Küçük ve çoğu, asıl fon ve rengini Mümtaz'ın ruhundaki arızalardan alan hadiselerin çizgi çizgi yaptığı, adeta etine yapıştırdığı bir yığın Nuran daha vardı ki, hepsi mahpus olduğu derinliklerden kurtulup suyun yüzüne çıkmağa, oradan Mümtaz'ın hayatını idare etmeğe fırsat arıyorlardı. Bunların hepsinin ayrı ayrı, bir Wagner operasının şahısları gibi, hususi havalarla gelişleri, onun içinde uyanışları vardı. Hepsi uzviyetini, sinirlerini ayrı hadlerde çıldırtarak zaptederlerdi. Bazıları günlerce onu aynı haleti ruhiye içinde bunaltır, hiddetten kine, en siyah ölüme kadar götürüp getirir, sonra bir küçük çağrı, basit bir vesile ile yerini bir başkasına terkeder, o zaman kıskançlıktan kısılmış yüz, hiddetten bozulmuş nabız birdenbire değişir; dayanılmaz bir merhamet, içini parçalar, omuzları genç kadına karşı işlediğini sandığı günahların ağırlığıyle çöker, kendini zalim, anlayışsız, hodbin bulur, kendinden ve hayatından utanırdı.

  Kıskançlığın, sevginin, pişmanlığın, arzunun ümitsiz tapınma duygusunun bu üst üste uzattığı çehreler, kendi içinde ve teninde bir büyük fırtına gibi derinden coşup çoğalan, ona yanaşacak, hatta nefes alacak en küçük yer bırakmıyan ve genç adamı doğurdukları alemde hapsedip tüketen bu çehreler, denebilir ki, onun üst üste değişen dünyalarıydı.

  Dışarıdan gelen her şey onun düzenine tabiydi. Onun renklerini benimser, onun üstüne düşer, onun ışığıyle büyür, küçülürdü. O kadar ki, Mümtaz'ın, hele son günlerde -benim- diyebileceği ve kendi başına yaşadığı bir hayatı yoktu. Hep tezat halinde ve birbirini kovalayan çehrelerin ikliminde yaşıyor, onlarla düşünüyor, onlarla görüp duyuyordu. Halbuki zaman bu iç fırtınasında birçok şeyleri durgunlaştırmış, kendi mantığına göre seçtiği bir yığın lüzumsuz geçiciyi atmıştı. Bir bakıma göre Mümtaz şimdi sevgilisine bu ayrılığın havasında daha başka türlü, daha kendisine benzeyen çehrelerle sahipti. Artık onu eskisi gibi kıskanmıyordu. Mücrim, zalim, insafsızca kayıtsız, sade insiyaklarının peşinde koşan varlık, bu çehrelerin en zalimi ve en yalancısı ortadan çekilmişti. Şimdi duyguları ve düşünceleri, daha ziyade durgun ve hüzünlü yüzüyle öbürünü, kendisini itham eden, ona kabahatlerini saymadan hatırlatan Nuran'ı sunuyordu.

  Bu her türlü hatanın üstünde, bir yığın anlaşmazlığın zavallı kurbanı, onu her budalalığında, her deliliğinde affetmiş, sakin tebessümüyle ömrünün bütün acılarını örtmüş kadının hayaliydi. Bu tebessüm arkasında kendisine ait o kadar büyük, facialı, muzlim şeyleri gizlediği için, arkasında onun hatalariyle delikdeşik olmuş bir kalb, insanlara itimadım kaybetmiş, bir bıkkınlık içinde her şeyi bırakmış bir ömür bulunduğu ve bunların hiçbirini göstermediği, hepsini örtüp sakladığı için, kendiliğinden en korkunç silah oluyordu.

 
  Bu teşebbüs, içinde kendisine ait herşeyi, bütün hatalarını, mücrim hareketlerini, hele kendisinin bu anlarda hiç anlamadığı taraflarını seyretsin diye tutulmuş bir aynaya benziyordu. Sonra Mümtaz, sevdiği ve tanıdığı kadını tanınmıyacak kadar güzelleştiren, taşıdığı mesafelerde onu ufkuna yabancı bir aydınlık yapan bu tebessümün, ona adeta her çizgisi asırların muhayyilesiyle bulunmuş ve yapılmış bir sanem edası veren bu sükunetin nasıl en son ve çaresiz anlarda hazırlandığını ve genç kadının bu zoraki tebessümün ve sükunetin arkasına nasıl parça parça sığındığını, oradan içi kanaya kanaya etrafa ve kendi hayatlarına, çok güç bir uyanışın perişanlığıyla nasıl baktığını pek iyi bilirdi.

  Bu anlarda Nuran etrafındaki herşeyi tanısa bile kendisini tanıyamazdı.

  Fakat dahası vardı. Ayrılığın ve azaplarının kendisine uzattığı bu son hayal kaç tane Nuran'ın birden yerini aldı. Bu keskin, doğrudan doğruya ciğerde çalışan hançer, bu tam öldürmeden kıvrandıran kadeh, bütün sessiz kudretiyle hazırlansın diye tanıdığı kadının hayran olduğu, tapındığı kaç hususiyeti birden kaybolmuştu. Mümtaz'ı o kadar çıldırtan o çocuk neşesi, yalnız mesut kadınların tanıdığı o feyizli bahar, kendisini bir aşkın ortasında, yarattığı bir alemin içinde gibi idrak etmenin şuuru, o emniyet, o daima yaratış halinde zeka ve ruh taşkınlıkları, artık hiçbiri, hiçbiri kalmamıştı. O, neşe bir sırça kadehti ki, kırılmıştı. O taşkın, herşeyi örtmeğe hazır bahar, bu önündeki elmasın katılığında feyizlerine son vermişti. İşin en acısı Mümtaz'ın geçtiği yolların hiçbiri kaybolmasın diye kendisine bir şeyler saklamasıydı, onun için bu durgun tebessümün aynasında muhayyelesi her an ona kaybettiği cennetlerin bir köşesini açardı.

  Şimdi -biraz evvel olduğu gibi- bir şarkı, az sonra kaldırım taşında kımıldanan bir aydınlık, bir konuşmada geçen tek bir cümle, yolunun üstündeki bir çiçekçi dükkanı, bir başkasının gelecek günlere dair bir tasavvuru, bir çalışma kararı, herşey geçmişe ait bir hayalle onu bir sene evveline götürür, orada uyandırırdı.

  Hakikat şuydu. Mümtaz Binbir Gece'deki eskicinin hikayesine benzeyen ikiz bir ömrü yaşıyordu. Bir taraftan güzel günlerinin hatırası zihninden ayrılmıyor; fakat o güneş doğar doğmaz, ayrılığın gecesi bütün azaplariyle içinde kuruluyordu. Hulasa hemen hemen muhayyilesinde yaşayan genç adam cennet ve cehennemini beraberinde gezdiriyordu. Bu iki haddin arasında, uçurum kenarlarında şiddetli uyanışlarla dolu bir somnambül hayatı vardı. Bu iki zıt ruh haletinin arasından etrafla konuşur, dersini verir, talebelerini dinler, yapacaklarını tarif eder, dostlarının işleriyle uğraşır, yakalandığı zaman münakaşa eder, hulasa kendi hayatını yaşardı.

Huzur / Ahmet Hamdi Tanpınar