.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay
MARGUERITE YOURCENAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
MARGUERITE YOURCENAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Tem 2014

Alexis ou le Traité du vain combat..



Beni seviyordunuz. Beni aşkla sevdiğinize inanacak kadar kendini beğenmiş değilim; hâlâ, bana nasıl tutulabildiğiniz demiyorum ama, beni nasıl bu şekilde benimseyebildiğinizi anlamış değilim. Her birimiz, başkalarının anladığı haliyle aşk hakkında pek az şey biliyoruz; sizin için aşk belki de tutkulu bir iyilikten başka bir şey değildi. Veya, benden hoşlandınız. Tam da, genellikle en vahim kusurlarımızın gölgesinde büyüyen o nitelikler —zayıflık, kararsızlık, ince düşüncelilik— sayesinde benden hoşlandınız. En çok da, bana acıdınız. Sizde acıma uyandıracak kadar ihtiyatsız davranmıştım; birkaç hafta boyunca iyi davranmış olduğunuz için, bir ömür boyu öyle davranmayı doğal karşıladınız: siz mutlu olmak için mükemmel olmanın yettiğini sandınız; bense, mutlu olmak için artık suçlu olmamanın yettiğini sandım.

Epey yağmurlu bir ekim günü Wand'da evlendik. Belki de, nişanlılığımızın daha uzun sürmesini tercih ederdim Monique; zamanın bizi alıp götürmesini isterim, sürüklemesini değil. Önümüzde açılan bu hayat konusunda endişelerim yok değildi: düşünün ki yirmi iki yaşındaydım ve siz de hayatıma giren ilk kadındınız. Ama sizin yanınızda her şey her zaman çok basitti: beni bu kadar az ürküttüğünüz için size minnettardım. Şatodaki misafirler birbiri ardınca gitmişlerdi; biz de gidecektik, birlikte gidecektik. Köy kilisesinde evlendik, babanız uzak seferlerinden birine çıkmış olduğundan etrafımızda birkaç dost ile ağabeyim vardı sadece. Ağabeyim, bu yolculuk pahalıya mal olduğu halde gelmişti; ailemizi kurtarmış olduğum için —böyle demişti— bir çeşit sevgi gösterisiyle bana teşekkür etti; sizin servetinizi ima ettiğini o zaman anladım ve bundan utanç duydum. Hiç cevap vermedim. Yine de dostum, sizi ailem için feda etseydim kendim için feda ettiğimden daha suçlu olur muydum? Hatırlıyorum, güneş ve yağmurun bir ara olduğu, tıpkı insan yüzü gibi kolayca ifade değiştiren o günlerden biriydi. Sanki hava güzel olmak için çabalıyor, ben de mutlu olmak için çabalıyordum. Tanrım, mutluydum. Utana sıkıla mutluydum.

Ve şimdi Monique, susmak lazım. Kendimle olan diyaloğumun burada son bulması lazım: burada, birleşmiş iki ruhun ve iki bedenin diyaloğu başlıyor. Birleşmiş ya da sadece bir araya gelmiş. Her şeyi söylemek için dostum, sahip olmaktan kendimi alıkoyduğum bir cüret lazım; özellikle de, aynı zamanda bir kadın olmak lazım. Ben sadece hatıralarımı sizinkilerle karşılaştırmayı, belki de fazla acelecilikle yaşadığımız o keder ya da zoraki sevinç anlarını bir anlamda yavaşlatılmış olarak yaşamayı isterdim. Bunlar, neredeyse uçup gitmiş düşünceler, alçak sesle fısıldanan çekingen itiraflar, duymak için dinlemek gereken çok sessiz bir müzik gibi geliyor aklıma. Ama alçak sesle yazmanın da mümkün olup olmadığını da göreceğim.

Hâlâ zayıf olan sağlığım, ben şikâyet etmediğim için sizi daha endişelendiriyordu. İlk aylarımızı birlikte yumuşak iklimlerde geçirmemizde ısrar etmiştiniz: evlendiğimiz gün, Meran'a gittik. Sonra kış bizi daha da ılık ülkelere sürükledi; ilk defa denizi, güneş altındaki denizi gördüm. Ama bunun önemi yok. Aksine, daha hüzünlü, daha sert bölgeleri tercih ederdim, sürdürmeyi arzulamaya çabaladığım varoluşla uyum içindeki bölgeleri. Bu tasasız ve tensel mutluluk diyarları bende hem sakınma hem de rahatsızlık duygusu uyandırıyordu; bir günahı bastırma sevincini aklıma getiriyordu hep. Tutumum bana ayıplanmaya layık göründükçe, eylemlerini mahkûm eden katı ahlaki fikirlere sarılmıştım. Kuramlarımız içgüdülerimize çözüm yolu sunmadığı vakit, onların karşısına çıkardığımız yasaklara dönüşüyorlar Monique. Bir gülün kıpkırmızı göbeğini, bir heykeli, yoldan geçen bir çocuğun esmer güzelliğini bana fark ettirdiğiniz için size kızıyordum; bu masum şeylere karşı bir tür çileci dehşet duyuyordum. Ve aynı nedenden dolayı, daha az güzel olmanızı tercih ederdim.

Bir tür sessiz anlaşmayla, tamamen birbirimizin olacağımız anı geciktirmiştik. Önceden, biraz endişe, biraz da tiksintiyle bunu düşünüyordum; bu fazla büyük yakınlık bir şeyleri bozacak, alçaltacak gibime geliyordu. Hem sonra, bedenlerin uyuşması ya da birbirini itmesinin iki kişi arasında neleri ortaya çıkaracağı hiçbir zaman bilinmez. Bunlar pek sağlıklı fikirler değillerdi belki, ama benim fikirlerimdi işte. Her akşam, yanınıza gelmeye cesaret edip edemeyeceğimi soruyordum kendi kendime; buna cesaret edemiyordum, dostum. Ama sonra, bunu yapmak gerekti: yoksa kuşkusuz, davranışımı hiç anlamayacaktınız. Benden başka kim olsa, kendinizi bu denli basitçe sunuşunuzdaki güzelliği (iyiliği) ne kadar çok takdir edeceğini biraz hüzünle düşünüyorum. Sizi sarsabilecek, hele gülümsetebilecek bir şey söylemek istemem, ama bana öyle geliyor ki bu anaç bir armağandı. Daha sonra çocuğunuzun size sımsıkı sarıldığını gördüm ve her erkeğin, bilmeden, kadında her şeyden çok annesinin onu bağrına bastığı günlerin hatırasını aradığını düşündüm. En azından bu benim için doğru. Beni rahatlatmak, avutmak, belki de eğlendirmek için gösterdiğiniz biraz endişeli çabaları sonsuz bir merhametle hatırlıyorum; ve ilk çocuğunuzun bizzat ben olduğuma neredeyse inanıyorum.

Mutlu değildim. Bu mutluluk eksikliği bende epey hayal kırıklığı yaratıyordu, ama sonuçta boyun eğiyordum. Bir anlamda, mutluluktan vazgeçmiştim, ya da en azından sevinçten. Sonra, kendi kendime, bir evliliğin ilk aylarının nadiren en güzelleri olduğunu, hayatın aniden birleştirdiği iki varlığın birbirinin içinde bu kadar çabuk eriyip hakikaten tek varlık olmalarının mümkün olmadığını söylüyordum. Çok sabır ve iyi niyet gerekli. Bunlar ikimizde de vardı. Daha da yerinde olarak, sevincin bize bağlı olmadığını ve yakınmakta haksız olduğumuzu söylüyordum. Eğer makul olsak her şey eş değerde olur sanırım, ve belki de mutluluk daha iyi katlanılan bir mutsuzluktur sadece. Kendi kendime böyle söylüyordum, çünkü cesaret olayları değiştiremediğimizde onlara hak vermekten ibarettir. Ancak, yetersizlik ister hayatta ister sadece kendimizde olsun, bu onun büyüklüğünü azaltmıyor ve aynı ölçüde acı çekiyoruz. Ve siz dostum, siz de mutlu değildiniz.

tam olarak şurdan ; Ev

26 Oca 2014

Ateşler



aramızda aşktan daha büyük bir şey var: suçortaklığı.

yalnızlık... onların inandığı gibi inanmıyorum, onların yaşadığı gibi yaşamıyorum, onların sevdiği gibi sevmiyorum... onların öldüğü gibi öleceğim.

alkol ayıltıyor. birkaç yudum konyaktan sonra, artık seni düşünmüyorum.

anne olur: vicdan azabı doğurur gibi doğurur çocuklarını.

ne kadar değişsem de talihim değişmiyor. her şekil bir çemberin içine yerleştirilebilir.

çocuk bir rehinedir. hayat bizi elinde tutar.
aynı şey bir köpek, bir panter veya ağustosböceği için de geçerli. leda şöyle demiş: bir kuğu aldığımdan beri intihar etmekte özgür değilim artık.

artık kendini feda etmemek, hâlâ kendini feda etmektir. fedakarlığını feda etmektir.

iğrenç bir umut var hâlâ içimde. kendime rağmen, içgüdününsürekliliğinin tökezlemelerine bel bağlıyorum; bu da, yüreğin yordamında, dalgınlıkla isimleri, kapıları şaşırmakla eşdeğer. dehşet içinde sana, camille'in ihanetine uğramanı, claude'un yanında başarısız olmanı, seni hippolytos'tan uzaklaştıracak bir rezalet olmasını diliyorum. herhangi bir ayak sürçmesi seni vücudumun üzerine düşürebilir.

aşk bir cezadır. yalnız kalmayı beceremediğimiz için cezalandırılıyoruz.

delinin suçu, kendini tercih etmesidir. bu tercihi; öldürenlerde tiksinti verici, sevenlerde ise dehşet verici buluyorum. sevilen varlık, bu cimrilerin gözünde parmaklarıyla sıkıca kavradıkları bir altın paradan farksız. bir tanrı yalnızca, bir şey... seni bir nesne haline getirmeyi kabul etmiyorum, bu sevilen nesne olsa bile...

hiçbir şeyden korkmamak mı? senden korkuyorum.

mutlu olmak ne tatsız olurdu!

insan, hayatındaki her büyük olay karşısında bakirdir. acımla nasıl başa çıkacağımı bilmemekten korkuyorum.

"yaktığımdan daha büyük ateşlerde yandım... yorgun bir hayvanım, alevden bir kırbaç böğrüme iniyor. şairlerin metaforlarının asıl anlamını buldum. her gece kendi kanımın yangınında uyanıyorum.


 Akhilleus ya da Yalan

Uçakta, senin yanındayken, tehlikeden korkmuyorum artık. İnsan tek başına ölür ancak.
Asla yenilmeyeceğim. Yene yene yenik düşeceğim ancak. Bozulan her oyun, sonunda mezarım olacak aşka beni kapattığından, hayatım bir zaferler zindanında sona erecek. Yalnızca bozgun anahtarları bulur, kapıları açar. Ölüm, kaçağa yetişmek için harekete geçmeli, onda hayatın keskin zıddını tanımamızı sağlayan o hareketsizliği kaybetmelidir. Ölüm bize, uçarken vurulmuş kuğunun, kim bilir hangi karanlık Hikmet tarafından saçlarından yakalanmış Akhilleus'un sonunu sunar. Pompei'deki evinin girişinde dumandan boğulmuş kadın için olduğu gibi, ölüm, öteki dünyada, kaçışın koridorlarını uzatır sadece. Benim ölümüm taştan olacak. Mukadderat'ın iskelelerine, açılabilen köprülerine, tuzaklarına, yeraltındaki bütün yollarına aşinayım. Orada kaybolamam. Ölümün, beni öldürmek için, suçortaklığıma ihtiyacı olacak.

Kurşuna dizilenlerin yığıldıklarını, diz üstü çöktüklerini fark ettin mi? İplere rağmen gevşediklerinden, olan olduktan sonra bayılıyormuşçasına bükülürler. Benim gibi yaparlar. Ölümlerine tapınırlar.

Mutsuz aşk yoktur: sahip olmadığımıza sahibizdir yalnız. Mutlu aşk yoktur: sahip olduğumuza sahip değilizdir artık.

Korkacak bir şey kalmadı. Dibe vurdum. Senin kalbinden daha aşağıya düşemem.

15 Şub 2012

Ateşler


Şairin uyanışını yaşadığı şeylerin varlığını biliyorum, duyumsuyorum ama elimle tutabilmiş, bahsi geçen acıdan payıma düşeni alabilmış değilim,  henüz *bilme* aşamasındayım. Oysa aşk acısının bilgeleştirmesini istiyorum bu ruhu ve bu bedeni. Aşk en güzel öğreti biliyorum ama öyle herhangi biri ve herhangi savunma ile değişebilen duygu  türlerini demiyorum, tanrının varlığını bedenime geçirmek için, başka bir bedeni iletken gibi kullanmasını,  beni kalbimden vurup almasını,  dizlerimin üzerine yüz üstü kapaklayıp,  düşürdüğü yere sadece düştüğüm için bile  tapındırmasını istiyorum. Aşk beni savunmasız ve güçsüz kılsın istiyorum, ancak böyle yakalayabilirim iç bütünlüğümü. Kabul ederek, gözleri açık severek, ölümü anlar gibi dürüst olursam ancak.


Marguerite Yourcenar ‘ ı kanarak içerken,  kadının önünde duran düşünür olma engellerinin gerçek bir acı ile yitebileceğinin,  zekanın galip gelebileceğinin canlı,  iki ayaklı kanıtı gibi gezindi hayalimin ucunda;  parklarda, kıyılarda, rüzgar saçlarını savura savura....

“Herkesin aksine beni kavrayan ilk gerçek acıdan kurtulmaya çalışmak yerine, ona  sıkı sıkı sarılacağım. Kanımı alana dek . “

“ Umarım bu kitap hiç okunmaz “ diye başlıyor.

“ Sen yokken, yüzün evreni dolduracak denli genleşiyor. Hayaletlerin akışkan haline geçiyorsun. Sen buradayken, yüzün koyulaşıyor; en ağır metallerin, iridyumun, civanın yoğunluğuna ulaşıyorsun. Bu ağırlık yüreğimin üzerine yıkılınca beni öldürüyor. “

“Aramızda aşktan daha iyi birşey var: suçortaklığı. “

“Yalnızlık. Onların inandığı gibi inanmıyorum, onların yaşadığı gibi yaşamıyorum, onların sevdiği gibi sevmiyorum. Onların öldüğü gibi öleceğim.”

“ Alkol ayıltıyor.  Birkaç yudum konyaktan sonra, artık seni düşünmüyorum .”

“Uçakta, senin yanındayken,  tehlikeden korkmuyorum artık. İnsan tek başına ölür ancak. “

 “Asla yenilmeyeceğim. Yene yene yenik düşeceğim ancak. Bozulan her oyun, sonunda mezarım olacak aşka beni kapattığından,  hayatım bir zaferler zindanında sona erecek. Ölüm kaçağa yetişmek için harekete geçmeli, onda hayatın keskin zıddını tanımamızı sağlayan o hareketsizliği kaybetmelidir. Ölüm bize, uçarken vurulmuş kuğunun, kim bilir hangi  karanlık Hikmet tarafından saçlarından yakalanmış Akhilleus’un sonunu sunar. Pompei’deki evinin girişinde dumandan boğulmuş kadın için olduğu gibi, ölüm, öteki dünyada, kaçışın koridorlarını uzatır sadece. Benim ölümüm taştan olacak. Mukadderat’ın iskelelerine, açılabilen köprülerine, tuzaklarına, yeraltındaki bütün yollarına aşinayım. “

“Kurşuna dizilenlerin yığıldıklarını, diz üstü çöktüklerini fark ettin mi? İplere rağmen gevşediklerinden, olan olduktan sonra bayılıyormuşçasına bükülürler. Benim gibi yaparlar. Ölümlerine tapınırlar. “

“Mutsuz aşk yoktur: sahip olmadığımıza sahibizdir yalnız. Mutlu aşk yoktur: sahip olduğumuza sahip değilizdir artık.”

“Korkacak bir şey kalmadı. Dibe vurdum. Senin kalbinden daha aşağıya düşemem…”

“ Nereye kaçıp gideyim, dünyayı dolduruyorsun. Senden ancak sendeyken kaçabilirim.”

“ Düşlerimizi hatırlarız:  uykularımızı hatırlamayız. Yalnızca iki kere, içinden akıntıların geçtiği o derinliklere daldım; orada düşlerimiz sulara gömülmüş gerçeklerin enkazından başka birşey değil. Geçen gün, uzun bir koşunun sonunda temiz havadan sarhoş olmamız gibi mutluluktan sarhoş bir halde, kollarını açarak sırt üstü suya atlayan bir dalgıç gibi kendimi yatağıma attım: mavi denize devrildim. Suyun yüzünde sırt üstü yatan bir yüzücü gibi  dipsiz derinliğe sırtımı dayamış, havayla dolu ciğerlerimin  oksijen kesesinin yardımıyla, yeni doğmuş bir ada gibi bu Yunan denizinde yükseldim. Bu akşam, kedere gark olmuş bir halde, boğulmakta olan bir kadının kendini koyvermesi gibi kendimi yatağa bırakıyorum: soluğu kesilip pes eder gibi uykuya teslim oluyorum. Hatıra akıntıları gecenin verdiği sersemleme içinde akıp gidiyor, beni sanki Lut gölüne doğru sürüklüyor. Gözkapaklarının salgısı gibi buruk, tuza doymuş bu suda batmanın yolu yok. Olsa olsa yıkımdan sonra hayatta kalmaktan farksız olacak bir uyanışın korkusuyla, ziftlenmiş mumya gibisu üstünde yüzüyorum. Uykunun med ve ceziri, bana rağmen beni o patiskadan kumsala geri getiriyor. Dizlerim her an senin hatırana çarpıyor. Soğuk beni uyandırıyor, bir ölünün yanında uyumuşum gibi. “

“ İğrenç bir umut var hala içimde Kendime rağmen, içgüdünün sürekliliğinin tökezlemelerine bel bağlıyorum: bu da, yüreğin yordamında, dalgınlıkla isimleri, kapıları şaşırmakla eşdeğer. Dehşet içinde sana, Camille ‘ nin ihanetine uğramanı, Claude ‘ nin yanında başarısız olmanı, seni Hippolytos ‘ tan uzaklaştıracak bir rezalet olmasını diliyorum. Herhangi bir ayak sürçmesi seni vücudumun üzerine düşürebilir.”

“ Hırsızlar yüzüklerimize, aşıklar tenimize, vaizler ruhumuza, katiller canımıza göz dikerler. Benimkini alabilirler, ondaki hiçbirşeyi değiştiremeyeceklerine bahse girerim. Tepemde yaprakların kımıldanışını hissetmek için başımı arkaya atıyorum. Bir korudayım, bir tarlada. Zamanın çöpçü, tanrının da belki paçavracı kılığına girdiği saat bu. “

12 Ara 2011

bu çok büyük bir talep. sadece anlaşılmayı arzu ediyorum..





bu mektup,  dostum, çok uzun olacak. yazmaktan pek hoşlanmam. sözlerin düşünceye ihanet ettiğini çok yerde okudum, ama bana öyle geliyor ki yazılı sözler düşnceye daha da çok ihanet ediyor. üstüste iki çeviriden sonra bir metinden geriye ne kaldığını bilirsiniz. yazmak, bin çeşit ifade tarzında devamlı seçim yapmak demektir... sizden ricam ( sizden hala rica edebileceğim tek şey)bana çok şeye malolacak bu satırların hiçbirin atlamamanız. herne kadar yaşamak zorsa da, hayatını açıklamaya çalışmak çok daha zahmetli.
...bu mektup bir açıklama. bir savunma halini almasını istemem. onaylanmayı dileyecek kadar çılgın değilim; kabul görmeyi bile talep etmiyorum: bu çok büyük bir talep. sadece anlaşılmayı arzu ediyorum...

...haz çok kısa sürer, müzik sadece bir anlığına yükseltip daha hüzünlü bir halde yere bırakır, fakat uyku bir telafidir. bizi terk ettiğinde bile, yeniden acı çekmeye başlamamız birkaç saniye sürer; ve uykuya her dalışımızda, kendimizi bir dostun kollarına teslim ettiğimiz hissine kapılırız. vefasız bir dost olduğunu biliyorum, bütün diğer dostlar gibi; çok mutsuz olduğumuzda o da bizi terk eder. ama er ya da geç, belki farklı bir isimle geri geleceğini ve sonunda onun kollarında dinleneceğimizi biliriz. rüyasız olduğunda mükemmeldir; denilebilir ki; uyku her akşam bizi hayattan uyandırır.

...hayat, monique, olası bütün tanımlardan daha karmaşıktır; basite indirgenmiş her imge, kaba olma riskini taşır her zaman. şairlerin kesin terimlerden kaçınmasını onayladığımı da sanmayın, onlar sadece düşlerini bilirler; şairlerin düşlerinde hakikat payı çoktur, fakat hayat bu düşlerden ibaret değildir. hayat şiirden daha fazla bir şeydir; fizyolojiden daha fazla bir şeydir, o kadar uzun zaman inandığım ahlaktan da. hayat bunların hepsidir ve çok daha fazlasıdır: hayat, hayattır. tek servetimiz ve tek lanetimiz. "

"kelimeleri o kadar çok kişi kullanıyor ki monique, artık kimseye uygun düşmüyorlar; bilimsel bir terim bir hayatı nasıl açıklayabilir? bir olayı bile açıklamaz; ona işaret eder. hep aynı şekilde işaret eder, halbuki farklı hayatlarda birbirine tıpatıp benzeyen iki olay yoktur, aynı hayatın içinde bile yoktur. ..."

ve tam o anda ellerimi gördüm... kurtarıcı ellerim bana gidişin kapısını açıyorlar.

 " sizden olabildiğince alçakgönüllülükle af diliyorum, sizi terk ettiğim için değil, bu kadar uzun süre kaldığım için"

.