.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

6/30/2011

İşte bu da benim hikayem... Doğumum, ölümüm ve ikisi arasındaki her şey.





"Yitirilmiş bir ormanın suskunluğunda dolanacaktım ömür boyu, var olabileceğim tek yerin sınırlarında. Defalarca kendimi aramaya gidecek, bulduğumda ardımsıra bırakmak zorunda kalacaktım, geriye dönebilmek için." (s.23)

"Aniden saplanan bir sancı gibi şiddetlidir duyduğun özlem. En suskun anında bile diğer sesleri unutturan çağrısı gibi tenin..."(s.28)

"İnsan yüreği bir aynadır derlerdi eskiden. Sonsuza dek tutmak isteyeceği görüntüyü arayan taşla yaşıt bir ayna. Elmas sertliğinde, sırları dökülmüş. Aynı çamurdan biçimlendirilmiş, dünyanın yüreğiyle... Belki bu yüzden, yürek rengi bir resim dünya... Boşluğun umursamaz elinde." (s.39)

"Kentin acımasız, sağır, granit profiline, benim imgem karışıyor, kurşuni denize akan bir yeraltı ırmağı gibi. Hatlarını, ayrıntılarını, ifadelerini yitirmiş, bir insanın ovalliğinden başka hiçbir şeyin seçilemediği, lekeler içindeki hikayesiz yüzüm...
Daha yalın, yoksul ve sığ mı gerçek dünya, bütün bu yansımalardan: imgelerden, sözcüklerden, ışıkla dansından gölgelerin? Yoksa daha derin, karmaşım ve gizemli mi?" (s.49)

"Irmağın ortasını çoktan geçtim, geri dönemeyeceğim kadar uzaklaştım dünün kıyılarından. En soğuk, dipsiz, anaforlu yerindeyim zamanın, akıntıya kapılmış, ağır ağır sürükleniyorum, yarın diyeceğim - henüz değil, daha sonra yarın diyeceğim- şimdilik ufuktaki bir kırbaç izini andıran kızıllığa doğru..."(s.49)

"Gölgeler gibi sürükleniriz günden geceye, geceden güne, konaklayabileceğimiz düşlerin peşinde..."(s.78)

"Gidilmemiş yerlerin, okunmamış kitapların, yerine getirilmemiş sözlerin, dilimin ucuna takılıp kalmıl cümlelerin pişmanlığını duyuyorum en çok." (s.81)

"Bir insanın sevgisini kaybetmek, zorlukla ulaşılmış bir doruktan aşağı yuvarlanmaktadır." (s.83)

"Bazen bir düşten uyanır gibi hayatımdan uyanmayı bekliyorum, ama inan, sözünü ettiğim ölüm değil gene." (s.85)

"O zamanlar masumdum, çünkü canım acıyor ama bir suçlu aramıyordum..." (s.90)

"Tek bir sözcük için bile sonsuz bir bakış gerekir... Ben diyebilmek için sonsuz bir bakışla bakmak gerekiyor dünyaya..." (s.116)

"Dünyayla savaşa kalkışacaksan onun tarafını tutmalısın, kendini değil." (s.118)

"Reçetelerim yok ne kendim, ne toplum, ne de hayat için. "(s.129)

"Pazar günleri çarçur edilmek içindir... çünkü aslında diğer günleri çarçur ettiğimizi ancak böyle unutabiliriz." (s.129)

"İnsanlar. Sabırlı, neşeli, temkinli, dertli, aceleci, yorgun... Gün için gereken yüz ifadelerini daha sabahtan takınmış, çatışmalara, pazarlıklara hazırlar. İnsan hep dünyayı henüz paylaşımı yapılmamış bir arazi sanmak, başkalarının oyunlarında rol kapmak için çabalamak zorunda galiba." (s.130)

"Kırmızı artık aynı kırmızı değil, kız çocuk kırmızısı değil. Kan rengi, utanç rengi, tokat rengi, çok lekeli." (s.141)

"İnsan ne zaman insan olmakla yetindi ki?" (s.142)

"Dış dünyayla aramdaki gümüşi sınır, yere saçılmış yıldız tozları..." (s.144)

"El sözcüğünün bir anlamının yabancı oluşu, el ve beden arasındaki kopukluğa işaret ediyor olabilir mi?" (s.146)

"Yalnızca çöle bakmayı bilenler, hiçliği bu denli derinleştirebilenlerdi." (s.156)

"Taş gibi hızla batarken, halka halka kıyıya vurmayı başarman gerekiyor, en uzak sınırlara doğru açılmayı." (s.164)

"Belki hayat dediğimiz budur yalnızca, bilmediğin bir şeyin peşinde koşadurmaktır, adlandıramadığın için çağıramadığın..." (s.173)

"Peri masallarına kanmıyor artık. Karanlık sokaklarda tek başına yürüyebiliyor, yediği şamarlarla böbürlenmiyor." (s.184)

"Kendiliğinden bulacaksın yaşama giden yolu, bir körün evinin yolunu bulması gibi. Ağır ağır, el yordamıyla, alışkanlıkla..." (s.185)

"İşte bu da benim hikayem... Doğumum, ölümüm ve ikisi arasındaki her şey." (s.185)

hayatın sessizliğinde

Sen olarak yaşamanın ne olduğunu onlar nereden bilecek ki?




"Düşen yapraklar acıtsa da ağacın canını, onlar yerlerine yapışmaz ki! Yaralar alınmamış gibi yapılmaz ki!."

"Bu sistem benim o küçük, eski kalbimi bozuyor."

"Hayatlar evler gibi olabilse keşke. Kapısına kilit vurup biraz dışarı çıkabilseniz. Selam veren tanıdıklara, kusura bakmayın ben bir süreliğine ben değilim, kendim de. tatildeyim" diyebilseniz."

"Sen olarak yaşamanın ne olduğunu onlar nereden bilecek ki?"

"Hayatın da bir kuramı var. Çünkü yüz bile yorulur üzülmekten. Sıkılır kendinden insan."

"Vitesi başa alıp kendine yuvarlanmak, etin o hastalıklı yumuşak kıvamı alıncaya dek durmak, sesli mi içinden mi konuştuğunu unutana kadar yalnız kalmak, git gide 'zaten insanlarla bir arada olmanın saçma olduğu' kanısına kapılmak, derken ipin ucunu kaçırmak..."

"Sen bir kayalıksın. Sen, kendin için sonsuzsun. Sen, sonuna kadar beraber yaşamaya, katlanmaya, taşımaya mecbur olduğunsun. Geri kalan her şey sana vurup vurup köpükleri sönen dalgalar yalnızca."

"Çocuk kalalım ya da hepimizin içine bir çocuk var hamaseti değil; büyümeye öfkelendiğimden ya da bunu sevmediğimden bile değil. Beni kızdıran, büyümeye, büyümüş olanlar tarafından iliştirilmiş, yakıştırılmış olanlardı. Kötü olan, senden geride bırakmanı, terk etmeni istediklerindi."

"Ama herhalde bütün çocukların büyümesinin sebebi, yaptıkları kaçış planında bir eksik olmasıdır."

"Yaz, fazla şımartılmıştır, fazla havalı. Beden kusurlarını göstermeye zorlayıp yorar insanı. Bedenlerin mevsimidir yaz; yani sükseli bir kimse değilsen bitiktir işin.
Bahar tehlikelidir. İnsana olmayacak işler yaptırdığı gibi çabucak kaçtığı için suçu hiçbir zaman ispatlanamamıştır. Tekin değildir yani.
Sonbahar başlangıç ve sondur. Niyeyse hep bir şeye karar vermelisindir sonbaharda...
Mevsimlerin en merhametlisidir kış. Evin mevsimi, sarılmanın, sarınmanın, sarmalanmanın. Uzun çayların, derinlemesine yemeklerin, etraflıca içmelerin mevsimi...Karşılaşmaların değil buluşmaların... Sıcak olan her şeye doğru neşeyle yönelmenin, böylece beraber ılımanın..."

"Minnacık hayatların kendini pek orijinal sanan insanları, pek zekice sandıkları konuşmalarıyla iyice sürdürüyorlar günü."

"İnsanlar en çok hayallerini gerçekleştirmiş olanlardan bahsederler. Onlara yapamadıklarını hatırlattıkları için de en çok onlardan korkarlar, en çok onları caydırmaya uğraşırlar."

"Belki de insanlar her şey bittikten sonra ya da öyle hissettikleri yaştan sonra yaşamaya başlıyorlar."

"Bir ülkeyi anlamak, ancak kadınlarını anlayınca mümkün oluyor."

"Olsa olsa en sıkıcısı gülün hayatıdır. Öyle dur, sessiz ve dik, bir klişe olarak elden ele azal, hiç istifii bozmadan ifade et, durmadan poz vererek ifade et. Hiç konuşmadan, hiç konuşmadığı için aşık olunan kadınlar gibi yalan. Cümlesi bittiğinde unutulan zavallı bir aktristtir gül, kısa gösterisi bittiğinde sahneden apar topar çıkıveren. Ölüsü bir hatıra olarak lüzumundan fazla saklanan ekseriyetle."

"Hep sıkıldım sevelim-sevilelim teranesinden. Sanki o kadar kolaymış gibi, o kadar pürüzsüz, o kadar şipşak oluveren bir şeymiş gibi sevmek. Öyle değil işte. Birini içine almak, ona orada yer açmak, gövdeyi, hayatı düpedüz yeniden düzenleyen, kesip biçen bir şey. Hadi bunu becerdin diyelim. Ya o gidince? Onun için onca zahmetle açtığın yerdeki boşluğa kim ne yapacak? Sevelim-sevilelim deyiverenler sanki bunları yaşamayan kişiler gibi."

"Biriktirdiklerini sürüklerken insan hareket edemeyecek kadar ağırlaşıyor. "

Ece Temelkuran - İÇeriden Kıyıdan Konuşmalar

"s e n hiç ... ayağına düşen gölgene acıdın mı ?"




- kızım , sarı çıyanım , aşk seni ç ı p l a k b u l u r s a ...

b a b a sus lütfen !

- aşk seni y a r ı m k o y a r s a , gün ortası botlarından soyup , güzel yüzünü çarparsa

ahh , eğilimliydik bir dostun kelimelerine tutunmaya ... biz nasıl severdik tümcelerini yıkıp onlara mide kanaması geçirtmeyi ...

hikayesiz kaldılar ,
bizi yazmayı beceremedikleri için ...

biz hepsinden daha sevdalıydık ,
'' daha çok düşüğüz '' deyip ,
'' anlat '' diyecek kadar kız çocuğu ...

Bileklerimde bayat bir intihar



Geliyormuşum;
pencerelerde yaz
ve bileklerimde bayat bir intihar

Oysa ölünecek bir şey yokmuş,
gidince sen,
yaşanacak bir şey olmadığı kadar

Yanıyormuşum;
vardığım yere bırakıp kendimi.
Atlasında yeryüzünün

çılgın
ve çirkin
ve hüzünle oyalanan.
Yüreğimde kül tadı nice yangından kalan...

Ölüyormuşum;
senin saçların uzuyormuş üstelik.
Ölünce ben, cıgarayı da bırakıp taksit ödüyormuşsun.
Bedenin tecritmiş geçliğinden,
ikisi de yalnızmış,
geceler öpüyormuş memelerinden…

Bense geçliğimi pazarlıksız
ve hızla geçtiğimden;
bugünler saçlarımla birlikte şiir yazmayı da kısa
kestiğimden,
piç kalmış aşklarla avutup kendimi,
bileklerimde bayat bir intiharın dikiş izleri,
gelip geçmiş yılların diş izleri ömrümde,
neşter ve gül’müş hayat.
Gülüyor...Gülüyor...Gülüyormuşum!

6/27/2011

Keder gibi ödünç



Kağıttanmış kederi kelimelerin
boşluğun acısı cümleden ince

ağacın kederi yapraklarından
aşklar yerle bir oluyor gazelden önce

Yağmurun kederi mırıldandığı şeyler
ahşap hanesine bir yetim düşünce

Kiracıya benziyor aşkın kederi
yerleşmeden çıksa evsiz
yerleşip kalsa yersiz

benim şiirden başka kederim yoktur

- şiirde tren yok
bu ne kederdir?


* öleceği zaman hayvanlar gibi
saklanmak istiyor ya insan
saklanacak bir yeri olmalı
aşka, çocukluğa, anneye, şiire
ve eksik ölür insan

* suyu görünce taşmak istiyor
onun bir bardağı var benim hiç kimsem
...
Bir dize daha olacaktı burada ama
aklım suya gitti, unuttum

* gözler var aramızda
Hasan'ın gözleri
Selahattin'in gözleri
Ece'nin gözleri
Seyhan'la konuştuk da
Ece gibi bakmış sana doğru
onun babası da
' beni bırakma' der gibi
çocukluğuna baktı babam da

Gözler dolaşıyor ruhumuzda
çarpmayın bakarken
kırmayın geçerken
o gözler bizim şiirimiz
sıcacık ekmeğimiz
ta çocukluktan kalma
o gözler hem çocuk hem baba

*
anne ağladığında gördüm
çocuğun büyüdüğünü
hayvan ağladığında
ağacın küstüğünü duydum

Dağlar dikine gidiyor
bunda bir his var

*
Hangi yalana inanacığını şaşırdıkça
yalnızca inanmaya inanıyor insan
ve hiç bir yalan kalmıyor sonunda
herşein gerçek olduğundan başka

* Eski yazıda;
'yüz' yazmak resimdi
'göz' yazmak aşk
ve şiir derlerdi ' söz yazmaya'
öyleyse bir ilgisi olmalı
'güz' yazmanın kalple
ve 'yaz' ı çocuklukla
yazmanın

*
Sabah çok zordur
şiirden de zor

*
Bir gülü taşıyamadım dostuma şımarır diye

(Keder gibi ödünç / yasakmeyve)

Hepsi O Kadar




Hepsi O Kadar

Gidilir gelinir.
Belki sağsalim dönülür, hepsi o kadar.
Günler geceler çabuk geçer.
Çabuk geçmez şaşkın bir çocuğun hüznü
Vapurlar, arabalar, karlar çabuk geçer.
Ayrılık da özlem de herşey...
Herşey çabuk geçer
Ve birden gün ağarır.
Hepsi o kadar.
Gidilir herhalde gelinir.
Bütün gün denize bakmak kadar.
Belki ayvalar çürür.
Birşeyler kurur, atılır.
Nedir ki uzakta olmak
Ardahan'da boş duran bir ev
Hiçbir zaman suyu olmayacak bir kuyu
Unutulur, kalır. Hepsi o kadar.
O kadar anlayabilmek
O kadar acemi
O kadar toy
O kadar ilk
O kadar yeni
Ey uğursuz yolculuklar
Ey yıldızsız samanyolu
Bir daha hiç olmayacaksınız.
Çünkü yarım ve yaralı kalan
Bir akşam, yemin etmiyorum ama
En az günlerce, günlerce kanar.
Gidilir, gelinse de gidildiği gibi değildir.
Hepsi o kadar.

Tam buraya uygun bir ayet bulamıyorum



Tam buraya uygun bir ayet bulamıyorum.
Oysa ne çok ayet vardı 90’larda…
Baktığımız her yerde ayrı bir Allah...
İşte 90’larda böyle şeyler düşündük biz sevgilim
Düşündük şiir yazınca temizlenir ülkemiz.
Şimdi İkbal cennette, Tarık Ali İngiliz
Merminin de biliyorsun, bini bir para
Ve diyelim ki
Humeyni’yi de seviyorum Jack Daniel’ı da
Diyelim ki ev kirasından muaftır bütün şehir
Diyelim ki zalimler de centilmen olabilirler…
Bana duyduğun sevgiyi azımsasana!

6/26/2011

Teoman - Bana öyle bakma




bana öyle bakma
anlayacaklar

ikimize karşı bu dünya
bizi anlamayacaklar

bana öyle yaklaşma
bana öyle dokunma

ikimize karşı bu dünya
bizi anlamayacaklar

bu hayat da bizi böyle
yakamızdan tutacaksa
hadi böyle yaşa
derken kalbimize sormuş mu ?

benle böyle konuşma
kapıları kapatma

ikimize karşı bu dünya
bizi anlamayacaklar

beni aşkla aldatma
gerçeklere kapatma

böyle kırık da bakma
beni daha da ağlatma

bu hayat da bizi böyle
yakamızdan tutacaksa
hadi böyle yaşa
derken kalbimize sormuş mu ?

bana öyle bakma
anlayacaklar

ikimize karşı bu dünya
bizi anlamayacaklar

O ve Ben



Sana koşuyorum bir vapurun içinden
Ölmemek, delirmemek için.
Yaşamak; bütün adetlerden uzak
Yaşamak.
Hayır değil, değil sıcak
Dudaklarının hatırası
Değil saçlarının kokusu
Hiçbiri değil.
Dünyada büyük fırtınanın koptuğu böyle günlerde
Ben onsuz edemem.
Eli elimin içinde olmalı.
Gözlerine bakmalıyım
Sesini işitmeliyim
Beraber yemek yemeliyiz
Ara sıra gülmeliyiz.
Yapamam, onsuz edemem
Bana su, bana ekmek, bana zehir
Bana tad, bana uyku
Gibi gelen çirkin kızım
Sensiz edemem.

kendimide açtığımız yaralar



benim için birini terk etmeseydiniz ya da
biri sizi terk etmeseydi hiçbirinizi tanıma
fırsatı bulamayacağımı anlıyorum şimdi–
o berbat gecelerle birlikte anımsanan
iyi gecelere içiyorum; işler yolunda gittiğinde
herkes kadar mutlu olabildik
ve bana sunabileceğinizin en iyisini
sunduğunuz için hepinize müteşekkirim;
yüreğimde yaşamaya devam edeceksiniz ve
bir yerlerde bir cennet varsa şayet
bir gün hepiniz
orada olacaksınız
büyük beyaz köpekbalığı
esarette
şaşkın gözlerle, şaşkın aptal gözlerle
sonsuza dek dönüp dururken.

Kör Bir Maraş Bıçağı

 
 
Kör bir Maraş bıçağının üzerinde
Bir Urartu sikkesinin taşıdığı motiflerle
Şu yazılıydı:
‘İçimizdeki ve üstümüzdeki anlatılamaz olana’

I

Bir şey değişmedi.
Anlaşılacak bir şey yok.
Sadece bedenimi kesen suyun
Uzaklığına bırakabilirim kendimi.
Anlamak için gitmeyi
Giderken ölmeyi.

Bir şey değişmedi.

II

Güneşin erittiği şarkı söylendi burada
Ölümün tükettiği şarkı.
Dağlara yürümekle anladığım dikenlerin dili
Söyledi bana
Gitmeliyim
Gitmiş tüm kavimler gibi.

Dinledim şarkısını dikenlerin
Acıtmak için yaratıldıklarını bilmiyorlar.
Bıraktıkları gölge kadar olduğunu hayatın,
Küçük sıradan.
Taşlarla konuşuyorlar
Gece ay ışığıyla.
Böceklerle dostluğu onların
Toprağın katı yatağıyla

Öldüm ben
Varlığın uykusunda uyuyarak
Ve bakındım
Her yer kurak
Her yer kurak

III

Uyansın buradan bir acıyla, bir gece yarısı
Sürülen kavim.
Kuyulardan
Asma dallarından
Ve utancı örten varlığından incirin
Kim daha eskiydi?
Kim dünyada olmanın bir gölgeyle
Bir olduğunu bilir?
Toprağın üzerinde ve altında yeni olmayana
Diyen gümüş sikke kaç bin yıllık?
Zaman hızla geçiyor sanıyordum.
Yalan.
Geçmiyor
Birikiyor acısı kavimlerin
Tarih bırakmıyor zamanı kuyusundan.

Kör bir Maraş bıçağını taşlara sürtüyorlar
Kan için.
Sulara karışacak
Ve unutulacak kan için.


IV

Biriktirdiği doğrudur suyun hayatı
Büyüttüğü.
Ama burada,
Bu derin vadide kıvrılarak kaybolan nehir
Götürüyor ruhunu kavimlerin.
Götürüp ölümlerini denizlerin diplerinde saklıyor.
Ölümlerini onların, balıklara söyletiyor
Şakayıkların titrekliğine katıyor düşlerini
Mercanların sabrına.

Kör bir Maraş bıçağını biliyorlar bir taşla
Kan için.
Sulara karışacak ve unutulacak
Kan için.


V

Gece oldu
Yolu bitmemiş kavmin ürpertisi
Sardı beni.
Gitmeliyim.

Kesilmeden önce bir kurban
Konuşur
Vardır söyleyeceği.
Ben duydum.
Eğildim ve bir kuyuda gördüm göğü
Dünyaya göz olmuş kuyunun nemi
Söyledi bana;

İçindeki ve üstündeki anlatılamaz olan
Aynıdır aslında
Aynılığındandır ki
Avutmaz."

Akşam delisi



bütün oyunlar bitti-bir sen kaldın yalnızlığımda
bir başka dünyadayım artık-beni çocuklar bile anlıyor
yıktım boğaları bir bir-bana gül atma yıkıldım
ne yapsam ne etsem nasıl boğsam öz çocuğumu
git-ona git-çek gözlerini-ben yorgunum yokluğuna

bilsen ne güzel yokluğuna
parmaklarımda o hiç kurtulamadığım acı uğultu
yokladım kapıları tek tek-dönüp ülkene düştüm
bilsen ne güzel düştüm
tatlı bir kıpırtının ötesindesin
çocuksu korkularını giyiniyorsun
yaralı bir temmuz ikindisisin
hırçın sularıma iğilmiş

ben akşam delisiyim-çok yönlü duraklarda hızlıca sular
bütün müzikler susar-renkler ölür-bir sen kalırsın yalnızlığımda çevreler göçer-yüzler eskir-bir sen kalırsın yalnızlığımda
mahpusların ilk gün şaşkınlığı bu benim senden yıkılmışlığım
bilsen ne güzel yıkılmışlığım
git -ona git-ben yorgunum yokluğuna

bu benim en güzel yenilmişliğim
bilsen ne güzel yenilmişliğim
sana sesler getirsem tanımadığın
ürpertiler getirsem yaşanılmamış
sana seni getirsem yitiklerinden
ikimiz el ele bir yola düşsek
herhalde büyük işler yapabilirdik

ay serilir-bir eski tablo değer gözlerime-ölürüm
kötü noktada düştüm-ben senin yasak ülkene düştüm
bilsen ne güzel düştüm
sen belki o değilsin sen çok saraylardasın şimdi
o güzel çizgilerinde hoyrat parmakları aptallıkların
hep yumruk oluyorum-kahroluyorum-o sömürge gözlerin
bir kavgadan bir kavgaya o sömürge gözlerin
git -ona git-çek gözlerini-ben yorgunum yokluğuna
bilsen ne güzel yokluğuna

beni böyle darmadağınık düşünüyorsan
gözlerine dolanıp dolanıp düşüyorsam
yeniksem yıkılmışsam çıldırıyorsam
çok yalnızım seni alıp götürüyorlar
seni benden parça parça götürüyorlar
suyumu aranıyorum mayın tarlalarında

Eksik Cinayetler




Kendine kucak arayan gövde
Kendini yok eden gövde
Yitirdin kendini işte
Artık ne yurt sana
Ne varolabiliyorsun başka evde.

Bu mum medeniyetinde
Bu metal öznede
Bu cam sözde
Ne yurt sana dil
Ne şölen yeterince.

II
Ben büyüdüm
Akasyalar öldü
Üzgünüm.

Dışınız çok kalabalıktı
Beni içinizdeki zindana attınızdı
Olur ya bir gün
Suyu hatırlar şelale
Şeytan utanmayı öğrenir ve
Yüzleşir yüzünüz mevsimlerle

Sırf bu yüzden büyüdümdü,

Akasyalar öldü.

III
Karanlık suyun dibini göze aldım
Sonsuzluğu göze aldım o yatakta
Sen gittin ben bu balkonlara kaldım
Metalin damara dayandığı nokta
Şimdi söylüyorum dilimdeki küfrü
Büyülü sözü kalbimdeki:

Tekrar karşılaşsak
Ölür müsün?

IV

Kışı neden bu kadar çok sevdiğini
ve neden her şeyin bir sonla noktalandığını
sorma,
ben de bilmiyorum.

Anı olacak bir şeyim yok
Herşeyin dünündeyim.


V
İçime işleyen acıyı size değil
Bir suya bırakmayı öğrendim
Dal olmaktan vazgeçeli çok oldu
Bu yüzden ne bir ağacım var
Bana beden
Ne de çiçek açacak benden.

6/25/2011

Yıldızların Uzaklığına Övgü




Kargaşa. Anılacak günlerim olmadı mı benim? Ayaklarımın korkusuzca çiçeklendiği, silâhıma yapışıp sabahın serinliğini beklediğim, kuzey gemileriyle sağır olduğum günler, sepet örmeyi unuttuğum günler olmadı mı? Ey geceyi ve kahverengi bir düzeni taşıyan ellerim! Yüzümün uğultusuyla şaşırtın beni. O karanlık ormanı yangına vurun. Çünkü ben de kaçarken ardımda kalanları yakıyorum. Ama iyi biliyorum yıldızları, ama yıldızların tanrıların da üstünde parladıklarını, anılacak günlerimin gitgide yok olduğunu biliyorum.

Kargaşa. Ve kolayca yıkılan inançlarım benim, benim en sağlam, en dağınık ellerim. Sabahı nasıl tetikte bekliyorum. Şafakla damar damara nasıl seviştiğini görmek için bilgeliğin. Ve onarıyorum nasıl hızla kendi gücümü. Nasıl bir soylu boşluğa çılgınca kanayorum. Ey yangınlar artığı! Her yangından arta kalan bir şey, her yangından arta kalan gerçek şey

çoğalt beni.

6/24/2011

Hani




sana aldırmaz; öyle hemen de çıkıp gelmez sana, sen onu ne denli bekliyor olsan da.

senin beklemen: bir boşunalık duygusudur yalnızca;gerçekler içinde hayallerin; olup-bitenler içinde olamayacakların düşlenmesi -boyuna ve boşuna bir düşüş- oysa o, gelişmektedir. sana doğru. sen hiç bilmeden -beklerken, bilmeden.

senin beklediğindir o; ama sen, bilmiyorsundur. gelmeyeceğini sanarsın. yıllar geçtikçe,hatta, hiç gelmeyeceğini bildiğini sanarsın -yıllar geçer, emin olduğunu da sanarsın,artık hiç gelmeyeceğinden.

senin beklemen: hüzünlü ama dingin bir umutsuzluktur; bir an önce bitirip gitme isteği çökmüştür üzerine -hatta bitiremeyeceğini de bildiğin birçok şeye aldırmazca ve umarsızlıkla girişip, hepsini yarım bırakıp gitmek, bir ayartı kadar keskindir artık.
-yaşamının anlamı bulunmamıştır, bulunmayacaktır- -o, gelmeyecektir- ya;sonuçsuz bir son olarak, ölüm, gelebilir, artık, işte...

6/23/2011

La Fontaine'in Yazamadığı Masal



Hayvanlar, kendi aralarında, en zeki hayvan yarışması düzenlemişlerdi. Her hayvan, kendini hayvanların en zekisi sandığından, bu yarışmayı kazanacağını sanıyordu. Ama hepsi de yarışmanın birinciliğine iki güçlü aday olduğunu bilmekteydi; bu adaylardan biri tilki, biri de sansardı.

Kurnazlıkta, zekada, bu ikisine üstün başka hiçbir hayvan yoktu. Bu yarışmayı ya biri, ya öbürü kazanacaktı.
En zeki hayvan yarışmasının yapılacağı gün yaklaştıkça, yarışma birinciliğine iki güçlü aday olan sansarla tilki arasında korkunç bir rekabet başlamıştı. Bu iki zeki hayvan birbirlerine düşman olmuşlardı. Sansar tilkinin, tilki de sansarın kazanmaması için, elinden geleni yapıyordu.

Sansar,

- Tek tilki kazanmasın da, zarar yok, ben de kazanmamaya razıyım... diyordu.

Tilki de,

- Tek sansar kazanmasın da, kim kazanırsa kazansın... diyordu.
Durum bu denli düşmanlığa varınca, sansarla tilki, en zeki hayvan yarışmasının birinciliği için başka bir aday aramaya başladılar. Öyle bir hayvan bulmalıydılar ki, zeka konusunda kendileriyle yarışa çıkamasın, onlara bir zararı olmasın, yani hayvanların en aptalı olsun. Araya araya buldular bu hayvanı: Öküz...
Bir sabah sansar, yemyeşil bir çayırlıkta otlamakta olan öküzün yanına gidip,
- Merhaba öküz kardeş, diye söze başladıktan sonra, öküzün zekasını övmeye başladı.
Öküz büyük bir alçakgönüllülükle gülümseyerek,
- Benimle alay mı ediyorsun sansar kardeş? dedi.

Sansar,

- Ne diye alay edecekmişim, dedi, hayvanların en zekisiyle alay etmek haddime mi kalmış...
Sansar, öküzü hayvanların en zekisi olduğuna inandırmak için diller döktü. Bununla da yetinmeyip öbür hayvanları da, öküzün en zeki hayvan olduğuna inandırmaya çalıştı. Sansardan sonra çayırda otlayan öküzün yanına tilki gitti. Kendisine bön bön bakan öküze,
- Ah öküz kardeş, dedi, gözlerinden zeka kıvılcımları çıkıyor. Öküz,
- Ben her ne kadar öküzsem de sandığın kadar da öküz değilim, kendimi bilirim, dedi.

Tilki,

- İnan olsun öküz kardeş, dedi, senin o zeka kıvılcımları çakan pırıl pırıl gözlerine bakarken, ipnotize olup kendimden geçiyorum. En zeki hayvan yarışmasının rakipsiz tek adayı sensin.
Tilki, öküzün zekasını tanıtmak için, can düşmanı sansardan daha büyük bir reklam kampanyasına girişti.
Hayvanlar, öküzün zeki olmadığını, yarışmayı kesinlikle kazanamayacağını elbet biliyorlardı. Ama sansarla tilkinin, kendilerinden baskın çıkıp en zeki hayvan seçilmemesi için, öküzün zeki olduğu yalanına inanmadıkları halde inanmış göründüler. Birbirlerine öküzün ne büyük zekası olduğunu ballandıra ballandıra anlatmaya başladılar.
- Aman zürafa kardeş, bizim öküz yok mu, ben onun kadar zeki hayvan görmedim...
- Hiç bilmez olur muyum, devekuşu kardeş, öküz benden bile zekidir. Sen ne dersin leylek kardeş?
- En zeki hayvan yarışmasında ben oyumu, gözümü kırpmadan öküze vereceğim. Dağlar, taşlar, ormanlar, çöller, kayalar, dereler, hayvanların öküz övgüleriyle yankılanıyordu:
- Hayvanların en zekisi öküzdüüüür!
- Öküzden daha zeki hayvan yoktuuuur!

- Bizim en zekimiz öküüüüz!

Bütün hayvanların bu yoğun propagandası karşısında öküz de yavaş yavaş, gerçekten hayvanların en zekisi olduğuna inanmaya başlamıştı. Kendi kendine şöyle diyordu:
- Çakal, sansar, tilki, bütün hayvanlar söylüyor, hayvanların en zekisi benmişim. Hepsi de aldanmıyor ya, öyleyse dedikleri doğru...
Yarışma günü geldi. Bütün hayvanlar, öküzün hayvanların en zekisi olduğunda anlaştılar. Böylece öküzün hayvanlar toplumundaki yeri, işi, görevi, düzeyi, yükselmiş oldu. Öküz artık kasıla kasıla yürüyor, şişine şişine böğürüyor, yayıla yayıla kuyruk altından mayıs bırakıyordu.
Gel zaman, git zaman... Hayvanlar arasında, çiftesi en pek hayvan yarışması yapılacaktı. Hiç kuşkusuz, çiftesi en pek hayvan, ya at yada katırdı.

Eşek de,

- Benim de çiftem güçlüdür! diye araya giriyorduysa da, katırla atın çiftesi yanında eşeğin çiftesinin adı bile geçmezdi.
Katır atın, at da katırın çiftesi en güçlü hayvan diye seçileceğinden korkuyordu. Bu iki hayvan arasında tarih boyunca süren kanlı bir çifte atma rekabeti vardı. Bu iki can düşmanı, yarışma günü yaklaştıkça birbirlerine atıp tutmaya başladılar. At şöyle diyordu:
- Hıh, katırın çiftesi de çifte mi sanki... Öküz bile ondan daha sert çifte atar. Babası eşek olan bir hayvanın çiftesinden ne çıkar..

Katır da şöyle demekteydi:

- Atın çiftesiyle sinek bile ezilmez. Öküzün çiftesi bile atınkinden daha güçlüdür.
At derede su içmekte olan öküzün yanına gidip ona şöyle dedi:
- Ey sayın öküz, sen dünyanın yalnız en zeki değil,hem de çiftesi en güçlü hayvanısın!
Art sol ayağıyla bastıgı taze fışkıdan fos diye bir ses çıkaran öküz,
- Aman at kardeş, dedi, sen varken benim çiftemin lafı mı olur.

At üsteledi:

- Yoo, sayın öküz, sen bir çifteyle katırı devirirsin. Boşuna alçakgönüllülük gösterme.
At gitti, arkasından katır, öküzün yanına geldi,
- Dünyanın çiftesi en güçlü hayvanı sayın öküze saygılarımı sunarım, dedi.
Öküz, bu sözlere önce inanmak istemedi, ama katır,
- Benim çifte de, atın çiftesi de seninkinin yanında hiç kalır.. deyince,
- Ben onlardan daha iyi bilecek değilim ya... diyerek,
çiftesinin pekliğine inanmaya başladı.
Her hayvan kendini çiftesi en güçlü hayvan sanıyordu. Horoz bile, mahmuzuyla çifte atabileceğini sanmaktaydı. İşte bu yüzden bütün hayvanlar, çiftesi zayıf bir hayvanın çiftesi en pek hayvan olarak seçilmesini istemekteydi.

Yarışma günü geldi. Bütün hayvanlar, öküzün çiftesi en güçlü olduğunda birlik gösterdiler.. Böylece en zeki hayvan olan öküzün çiftesi en güçlü hayvan olarak da hayvanlar toplumundaki yeri, işi, görevi, düzeyi daha da yükseldi.

Gel zaman, git zaman... Hayvanlar arasında hızlı koşma yarışı yapılacaktı. Her hayvan, hatta kaplumbağa bile, kendisini en hızlı koşan hayvan sanmaktaydı. Ama yine her hayvan içinden, en hızlı koşan hayvanın ya tavşan yada tazı olduğunu biliyordu. Hepsinin içinde de, her zaman, her yerde olduğu gibi, en güçlüye, en başarılıya düşmanlık, kıskançlık, çekemezlik duyguları vardı. Onun için, en hızlı koştuklarını bildikleri halde, tavşanla tazının yarışmayı kazanmasını istemiyorlardı.
Hızlı koşmada en amansız rakip olan tavşanla tazı, yarışma günü yaklaştıkça birbirlerine can düşmanı olmuşlardı. Tazı,
- Ben birinci olmayacaksam, öküz olsun daha iyi... diyordu.
Tavşan da aynı düşüncede olduğundan öküze gidip,
- Sen yalnız en zekimiz, en çiftesi güçlümüz değil, hem de bizim en hızlı koşanımızsın sayın öküz, dedi. Öküz, tavşana,
- Tazı da senin gibi düşünüyor... dedi.
Yarışma günü gelip çattı. Bütün hayvanlar koşmaya başladılar. Hızlı koşabilenler, rakipleri birinci olmasın diye birbirlerini çelmelediklerinden, önleyip engellediklerinden düşüp devriliyorlardı. Hepsi de, içlerinde en yavaş koşan öküzün birinci gelmesini istiyorlardı, ona yol veriyorlardı. Bunun sonunda öküz birinci oldu.
En zeki, en çiftesi pek, en hızlı koşan hayvan seçildiğinden, öküzün hayvanlar toplumundaki yeri, düzeyi, işi, görevi daha da yükselmişti. Öküzün burnu büyümüştü, yanına varılmıyordu artık.
Gel zaman, git zaman... En yakışıklı hayvan seçimi yapılacaktı. Bütün hayvanlar kendilerini en yakışıklı sanmaktaydı. Ama hepsi de en güzel hayvanın dağ keçisiyle geyik olduğunu da biliyorlar, bu iki güzel hayvanı kıskanıyorlardı. Tek onlar birinci seçilmesin de, isterse öküz en yakışıklı, en güzel hayvan seçilsin...
Geyikle, dağ keçisine gelince, bu iki rakip birbirlerinin aleyhine propagandaya girmişlerdi. İkisi de birbirlerinin çok çirkin olduğunu yayıp duruyordu. Dağ keçisi geyik, geyik de dağ keçisi için,
- Öküz bile ondan yakışıklıdır... diyordu.
Öbür hayvanlar da, yalan olduğunu bildikleri halde öküzün en yakışıklıları olduğuna inanmış görünmeye başlamışlardı. Seçim günü geldi. Bütün hayvanlar oylarını öküze verdiler. Böylece öküz en yakışıklı, en güzel hayvan seçildi. Bu seçimden hayvanların en güzeli, en yakışıklısı olan geyikle dağ keçisi bile memnundu.
Gel zaman, git zaman... Hayvanlar arasında en yırtıcı olanı seçilecekti. İki aday vardı, biri kurt, biri de kuş... Kuş deyince serçe kuşu değil, kartal. Kurtla kartaldan daha yırtıcı hayvan yoktu. Ama yine.de bütün hayvanlar, bu gerçeği bildikleri halde, kendilerinin en yırtıcı olduğunu sanıyorlardı.
Kartal, yatıp geviş getirmekte olan öküzün yanına gitti:
- Sayın öküz, dedi, akılsız kurt, kendisini senden daha yırtıcı sanıyor. Öküz,
- Ben hiç yırtıcı değilimdir, dedi, çünkü ot yerim.
- Yooo, hiç alçakgönüllülük göstermeyin boşuna... Siz kurda göre çok daha yırtıcısınız.
Az sonra da yanına gelen kurt, öküze,
- Dünyanın en yırtıcı hayvanını selamlarım... dedi.

Öküz,

- Yanılıyorsun kurt kardeş, dedi, evet ben en zeki hayvanım. Evet, en çiftesi pek hayvan benim. Evet, en hızlı koşan hayvan benim. En yakışıklı hayvan da benim. Ama en yırtıcı değilim. Sen benden çok daha yırtıcısın.

- Hayır, hayır... İstersen sen benden üstün olabilirsin yırtıcılıkta...
Seçim günü gelip çattı. Öküz, hayvanların oybirliğiyle en yırtıcı hayvan seçildi. Bu birincilikten sonra, hayvanlar toplumundaki yeri, işi, düzeyi daha da yükseldi.
Gel zaman, git zaman... Hayvanların en düşünür olanı seçilecekti. Elbette bu yarışmada en güçlü iki aday kazla hindiydi. Her zaman olduğu gibi, bu iki güçlü aday birbirlerine düşünce, yine öküz en düşünür hayvan seçildi.
Gel zaman, git zaman... En koruyucu hayvan seçimi yapılacaktı. Elbette hak, çoban köpeğiyle kurt köpeğinden birinindi. Ama en koruyucu hayvan seçiminde çoban köpeğiyle kurt köpeği bile oylarını öküze vermişlerdi. Öküzün,

- Ben kendimi bile koruyamam... demesi, seçilmesini önlemedi. Ama seçimden sonra, öküz de kendisinin en koruyucu hayvan olduğuna inanıp böğürerek, köpek taklidi yapıp havlamaya çalıştı.
Gel zaman, git zaman... En büyük hayvan seçimi yapılacaktı. Ya fil, ya deve kazanacaktı yarışmayı. Ama karınca bile kendini hayvanların en büyüğü sandığından, fille deveyi büyüklükte çekemiyor, başka bir hayvanın birinci olmasını istiyordu. Fille deveye gelince, onlar da birbirlerine düşmüşlerdi. Seçim yapıldı. Çok demokratik bir seçim olmuştu. Öküz, seçimi kazanmış, hayvanların en büyüğü seçilmişti.
Artık böbürlenmesinden, öküzün yanına varılamıyordu.

Gel zaman, git zaman... En sütlü hayvan yarışması yapılacaktı. Yarışmayı, ya ineğin ya mandanın kazanacağı biliniyordu Ama gelgelelim, memeleri olmayan, bütün yaşamında bir damla süt bile görmemiş olan tavuklar bile, kendilerini en sütlü hayvan sanıyorlar, bu yüzden de mandayla ineği kıskanıyorlardı. Aralarındaki rekabet yüzünden birbirlerine düşmüş olan mandayla inekse, tek rakibi birinci olmasın diye, öküzün en sütlü hayvan olduğunu söylüyorlardı. Manda, öküzün yanına gidip, ona en sütlü hayvan olduğunu söyleyince, öküz,
- Siz beni kızkardeşim inekle karıştırdınız galiba, dedi, ben hiç süt vermedim şimdiye dek... Memelerim de yok. Manda,
- Maşallah siz o kadar sütlü bir hayvansınız ki, dedi, süt vermek için memeye bile ihtiyaç yok.
Arkadan inek, öküzün yanına geldi. Ağabeyine en sütlü hayvan olduğunu söyledi. Öküz,
- Yahu, memem bile yok ki, süt vereyim... dedi. Öküz böyle söylerken, biyandan da işiyordu. Bunu gören inek,
- İşte, işte bak ne güzel de süt veriyorsun! diye bağırdı. Öküz,
- Ne sütü yahu, işiyorum... dedi. İnek de ona,
- Demek sen şimdiye dek hep süt işiyormuşsun da haberin bile yokmuş... dedi.
Bütün hayvanlar, başta en sütlü hayvan olan mandayla inek, öküzün en sütlü hayvan olduğunu yaymaya başladılar. Dağ-taş onların yaydıkları reklamla inledi.
- En yağlı süt, öküz sütü!
- Sütlerin en temizi öküzün sütüdür.
- Öküz öyle sütlüdür ki, süt işer!
Bu yoğun reklamlarla artık öküz de sidiğinin süt olduğuna, sanrı renkli süt işediğine inanmıştı.
Seçim zamanı geldi. Bütün hayvanlar, en başta da inekle manda, oylarını öküze verdiler. Böylece öküz, en sütlü hayvan seçildi.
Gel zaman, git zaman... Hayvanlara yeni bir başkan seçilecekti. Oldum bittim hayvanların başkanı elbet aslandı. Yine bir aslanın başkan seçileceğine hiç kuşku yoktu. Ama ne var ki, kaplan da başkanlığa adaylığını koymuştu. Kaplan,
- Ya o, ya ben!... diyordu.

Kaplan böyle diyordu ama, aslanın yine başkan seçileceğinden korkuyordu. Bunun üzerine "Ya o, ya ben!" diyen kaplan,
- Ne o, ne ben! demeye başladı.
Aslan da, kaplanın başkanlığa adaylığından sonra başkan olmaktan umutsıızluğa kapılmaya başlamıştı. Ya kaplanı başkan seçerlerse... Tek kaplan seçilmesin diye, aslan da,
- Ne o, ne ben! demeye başladı.
Bütün hayvanlar, hak etmediklerini, layık olmadıklarını bile bile hayvanların başkanı olmak istiyorlardı. Her başarılı, her güçlü kıskanıldığından, onlar da aslanla kaplanı çekemiyor, kıskanıyorlardı. İşte böyle böyle hayvanların başkanlığına öküz aday gösterildi. Çünkü hayvanlar, inanmadan öküzü en zekileri seçmişler, ama sonra sonra inanmaya başlamışlardı. Öküzü, yalan olduğunu bile bile, en sütlü hayvan, en güzel hayvan seçmişler, sonradan bu seçim resmileşince kendi yalanlarına inanmaya başlamışlardı. E böyle olunca, en zeki, en çiftesi pek, en hızlı koşan, en yakışıklı, en yırtıcı, en düşünür, en iyi koruyan, en büyük, en çok süt veren hayvan olan öküz, neden hayvanların başkanı olmasındı? Bu denli çok üstünlük ne aslanda vardı, ne de kaplanda... Kaldı ki, rakibi kaplan seçilmesin diye, tarih boyunca hayvanların başkanı olan aslan bile, öküzün başkanlığa kendisinden daha layık olduğunu söylüyordu. Yeni başkan adayı kaplansa,
- Başkanlık öküzün hakkıdır! diyor da başka bişey demiyordu.
Öbür hayvanlara gelince, nasıl olsa kendileri başkan olamayacaklarına göre, onlara en az zararı olan, hiç de rakip saymadıkları öküzün başkan olmasını istiyorlardı. İşte böylece seçim zamanı gelince, bütün hayvanların oybirliğiyle öküz başkan seçildi. Başkan öküz, kendini gerçekten başkan sanarak başkan gibi davranmaya başlayınca, hayvanlar da bu davranışı karşısında onu gerçekten başkan sanmaya başladılar.

Hayvanların tarihini yazan gergedan, çağını yazdığı tarih kitabına bu olayı şöyle yazdı:

"Atla katır tepişir, olan eşeğe olur. Öyle zaman gelir, güçlüler birbirine girer, arada öküz bile başkan olur."

günce



17 - Aralık - 1910
Zeno, devinen ya da devinmeyen nesneler konusunda sıkıştırılınca; "Evet, havada uçmakta olan ok devinimsizdir"diye yanıtlamış.
Fransızlar Alman kökenliyseler, nasıl hayranlık duyar onlara Almanlar.Bu yıl yazdıklanmın öylesi bir çoğunluğunu yırtıp attım ki, yazı yazmamı büyük ölçüde engelliyor bu olgu. Genellikle yazdıklarımın en azından beş katını oluşturan bir dağ bu gerçekten, salt kitlesiyle, yazdığım her şeyi kalemimin altından çekip, kendisine doğru sürüklüyor.


18 - Aralık - 1910
İçerikleri besbelli değilse, (şu an önümdekinde olduğu gibi, önemli bir şey içermediği sezinlenebilse de) mektupları bir süre açmaksızın bekletişime, yalnızca güçsüzlüğümün, korkaklığımın neden olduğunu bilmesem; bu konuda gösterdiğim titizlik, belki de sabırsızca beni bekleyen birinin bulunduğu bir odanın kapısı önündeki çekingenliğimi andırmasa; bu uygulamanın kusursuzcasına iyi bir yöntem olduğu ileri sürülebilirdi. Bunu söylemek de, kendimi ayrıcalıklı bir yere koymak, mektuba ilişkin her şeye, alabildiğine geniş davranmak anlamına geliyor. Onu ağır ağır açmalı, ağır ve yineleyerek okumalı, düşünüp taşınarak, bir çok taslaktan sonra temize çekmeli, postalamadan önce bile, daha bir süre beklemeliyim. Tüm bunlara gücüm erer ya, mektupların ani baskınından kaçınamıyor kişi. Gene de, yapmacık bir biçimde de olsa, ağıra satabilirim kendimi, uzun süre açmam, masanın üzerinde bekler beni, bana sunar kendini, ben de sürekli olarak elimde tutarım onu, ancak evetlemeden.
11.30 Gece. Büro'dan yakamı kurtaramadığım sürece, yok olup gittim demektir, her şeyden önce, salt boğulmamak için, olabildiğince uzun süre başımı böylesine dik tutabilmek, apaçık bir sorun benim açımdan. Saat sekiz'den, gece onbir'e dek masa başında olmak, ne denli güç olacak benim için, neler çekip alacak gücümden, bugünden, yeni zam.ın düzenine uyamamışlığımdan da görülebiliyor bu; gene de, bunu bile pek büyük bir yıkım saymıyor, yatağa girmek üzereyken, şu bir kaç satırı iş olsun diye yazıyorum.

22 - Aralık - 1910
Bugün kendimi aşağı saymayı bile göze alamıyorum. Günün boşluğuna haykırsam, iğrenç bir yankı gelir ancak.

27 - Aralık - 1910
Artık ikinci bir tümceye bile yeterli gücü yok soluğumun. Evet, sorun sözcükteyse, tek bir sözcükle bitseydi iş ve kişi, bu sözcüğü kendi özüyle doldurmuş olmanın soğukkanlı bilincine ermiş olarak, öte yanına dönebilseydı hiç değil...
Sofada uzanıp, uyanık kaldığım sürece, gençliğimin birkaç sevi atılımı ve içimi sızlatan değerlendirilmemiş bir anı üzerinde düşünerek (önemsiz bir kırıklıkla yatmaktaydım ve ev sahibi kadın, gergin durumumla eğlenmesine olanak sağlayan 'Kreutzer Sonat'ı okumaktaydı bana), kolay sindirilişinden hoşnut kaldığım sebze aşını anımsayarak, gözlerimin yaşadığımca güçlü kalıp kalmayacağı konusunda kaygýlanarak, öðle sonunun bir bölümünü uykuyla geçiþtirdim.

2 - Ekim - 1911
Uykusuz gece. Sıraya girenlerin üçüncüsü bu. Derin bir uykuya gömülüyor, bir saat sonra da, kafamı yanlış bir çukura koymuşcasına uyanıyorum. Tümüyle uyanığım, sanki incecik bir zar altında uyumuşum ya da hiç mi hiç uyumamışım gibi bir duygu var içimde, yeniden uykuya dalmanın güçlükleri uzanıyor önümde, kendimi uykudan ötelere fırlatılmış duyuyorum. Gecenin artakalan bölümünde, saat beş'lere dek bu böyle sürüp gider artık, sonunda uyusam bile, uyarıcı düşler yan uyanık tutar beni, düşlerle boğuşmam gerektiği sürece, kendi başımı beklercesine uyurum sanki. Saat beş sularında uykunun son izleri silinip gitmiştir, uyanıklıktan daha da bitirici olan düşler görürüm yalnızca. Kısaca tüm geceyi, sağlıklı birinin uykuya varışından kısa bir süre önce kendini içinde bulduğu o durumda geçiririm. Uyanmışsam, tümcek düşler kuşatmıştır çevremi, onları düşünmemeye çabalarım elden geldiğince. Gündoğuşuna yakın, derin derin içimi çekerim yastığın yüzüne, o gece için de, tüm umutlar yitirilmiştir çünkü. Derin bir uykudan, tıpkı bir cevizin içinden çıkarcasına uyandığım o gece sonlarını düşünürüm acı acı.
Dün gece, bir kör çocuğun korkunç görüntüsü girdi düşüme. Düşe göre, Leitmeritz'deki teyze kızıydı bu, oysa kızları değil, oğulları vardır onların yalnızca. Bunlardan biri de, bacağını kırmıştı bir aralık. Öte yandan bu çocukla, önceleri güzelce bir çocukken giderek katı giyimli iri kıyım bir kıza dönüşmesini izlediğim Dr. M'nin kızı arasında bir benzeşim vardır. Bu kör ya da bozuk gözlü çocuk gözlüklüydü, sol camın hemen ardındaki göz, süt aklığında ve fırlak görünmekteydi, çukura kaçmış öteki göz, kendisine çok yakın bir mercekle örtülüydü. Bu gözlüğün yüze uyarlanabilmesi için, kulakların ardına uzanan destekler yerine, bir ucu elmacık kemiğine oturan bir kaldıraç düzeni gerekmekleydi, böylece mercekten çıkan bir direk yanağa iniyor, eti delip kemik üzerinde son buluyordu, bir başka tel de oradan dışarı çıkıp, arkaya kulağa gidiyordu.
Bütün bu uykusuzlukların, salt yazı yazmamdan kaynaklandığına inanıyorum ben. Ne denli az, ne denli kötü de yazsam, küçücük sarsıntılara karşı duygunlaşmaktayım, çoğun günün er saatlerinde, özellikle gün batımına doğru, beni yırtıp açabilecek yüce anların yakınlaşan olasılıklarını sezinliyorum. Yönlendirmeye fırsat bulamadığım içimdeki bu genel kargaşa dinmek bilmiyor. Sonuç olarak, özgür kılındığında beni tümüyle dolduran, beni açıp yayan, yeniden dolduran bu karmaşa, salt bastırılmış, engellenmiş olan uyumdur. Ancak şimdi, şu andaki oluşumu sırtlanabilecek gücüm, yeteneğim olmadığı için, bu durum yalnızca cılız umutlara neden oluyor, kötülük ediyor bana; gün boyu yardım eder görünen sözcükler, geceye sıra gelince, karşı konulmaz biçimde paralıyorlar beni. Bu aşamadayken, hep Paris kentine, onun kuşatma ve daha sonraki Komün günlerine ilişkin düşünceler gelir usuma; o günlere dek Paris'lilere el kalmış kuzey ve doğu dış yörelerin halkı, ayları bulan bir süre boyunca, saatin kollan gibi zamanı kemirerek, ağır ağır, özekte birleşen çevre yollarından Paris'in göbeğine akmışlardı.
Uzunca süredir yazmayışım, avunduğum bir olgu -ve bu duyguyla yatacağım şu an geçici bir zaman için bile olsa, az bir çabayla başardığım şu yazı, şimdiki durumum içinde kendine doğru bir yer edinemeyecek böylece.
Öylesine güçsüzlük içindeyim ki, bu gün şefime çocuğun öyküsünü bile anlattım. Düşteki gözlüklerin, akşam kâğıt oynarken yanında oturmakta olan bana, arada bir gözlüklerinin altından, pek de hoş olmayan bakışlarını gördüğüm annemden kaynaklandığını da anımsayıverdim. Önceleri ilgimi çekmemiş olan birşey de, sağ camın soldakine oranla göze daha yakın durmakta oluşudur üstelik.

26 - Aralık - 1911
Babamın, bu günkü talihli kişileri, özellikle onlann çocuklarını ve gençliği süresince katlanmış olduğu güçlükleri konu alan, sonu gelmez konuşmalannı dinlemek hiç hoş değil. Yetersiz kışlık giysileri yüzünden bacaklannda yaralar açıldığı, çoğunlukla açlık çektiği, daha on yaşlarındayken, üstelik kışın, hem de günün ilk saatlerinde, köy yollarında bir el arabası iteklemek zorunda kalmış olduğu yılları kimseler yadsıyamaz, ancak tüm bunlara karşın, üstelik bütün bu acılardan esirgenmişliğimin beni, bacaklanndaki yara izlerinden ötürü övünç duyabileceği daha mutlu bir sonuca ulaş-tıramıyacağı; öteden beri usuna takılıp diline dolanmış olan, geçmişteki acılarına karşı değer bilmez tutumum; sonuç olarak da, aynı acılardan korunmuşluğum nedeniyle ona sonsuz bir gönül borcu duymamın hiç de gerekmediği gerçeği, anlıyamıyacağı bir şey olarak kalacaktır. Gençliğinden, aile çevresinden söz edecek olsa, ne denli memnunlukla dinlerdim onu, gelgeldim tüm bu sözleri övüngen ve hırçın bir tını veren bir sesten dinlemek yıpratıcı birşey. Ellerini sürekli kavuşturup açarak: "Bugün bunu kim anlıyabilir ki! Ne bilir çocuklar! Kimsenin başınaan geçmemiştir bunlar! Bugün bir çocuk anlar mı bunları!" Bizi görmeye gelmiş olan Julie Hala'yla da aynı biçimde konuşmaktaydı bugün. Onda da babamın bütün hısımlarındaki gibi kaba çizgili bir yüz, göz rengi ya da biçimindeyse ters bir nen, kişiyi tedirgin eden birşey var. Daha on yaşlarındayken aşçı yardımcılığına ve-rilmişmiş. O gün, üzerinde dar, ıslak bir giysi, bir şeyler almak için dışarı çıkmak zorunda kalmış, öyle ki, bacaklarının derileri çatlamış, buz tutmuş eteği ve gece yatağa girdiğinde kuruyabilmiş ancak.

3 - Nisan - 1912
İşte bir gün böyle geçer Sabah Ofis, öğleden sonra Fabrika, şimdi akşamleyin, sağıma soluma bağırmak, daha sonra bacımı Hamlet'ten alıp eve getirmek ve tek bir saniyeden bile yararlanmış değilim ben.

14 - Ağustos - 1912
"Sayın Bay Rowohlt,
Görme isteğinde bulunduğunuz küçük yazı örneklerini gönderiyorum; küçük bir kitap için yeterli olacaklarını umarım. Onları bu amaçla derleyip toplarken, güzel yayınlarınız içinde yer almak tutkusuyla, sorumluluk duygum arasında bir seçim yapmaya zorlandım kimi kez. Her seferinde, açık bir karara varmış da değilim kuşkusuz. Ancak, yayınlamanıza yeterli hoşgörünüzü kazanırlarsa, gerçekten mutlu olacağım. Ne de olsa, içerdikleri kimi bozukluklar, en büyük bir yetenekle ve kavrayışça bile, ilk bakışta göze çarpmıyor olabililir. Bu açıdan yorumlanacak olursa, yazarlarda raslamlan en yaygın özellik, niteliklerindeki güçsüzlükleri tümüyle değişik yöntemler kullanarak gizlemeleri değil midir?

30 - Ağustos - 1912
Bütün bu zaman boyunca hiçbir şey yapmadım. Amcam İspanya'dan geldi. VVerfel, geçen salı Arco'da "Lebens-lieder" ve "Opfer"ini okudu. Bir canavar! Yine de gözlerimi gözlerinin içine diktim ve ayırmadım bütün akşam.
Beni uyarmak oldukça güç olmalı, üstelik bunca huzursuz biriyken. Bu akşamüstü yatağa uzanmıştım ki birileri kilitte anahtarını çevirdiğinde bir an için kendimi tıpkı bir maskeli balodaymışım gibi kilitlerden oluşmuş bir giysi içinde duyumsadım ve kısa aralıklarla bir kilit açılıp öteki kapanmaktaydı bedenimde.

23 - Eylül - 1912
Bu öykü'yü, "Yargı", ayın 22'sini 23'üne bağlayan gece saat on'dan ertesi gün altı'ya dek bir oturuşta yazdım. Oturmaktan tutulmuş ayaklarımı masanın altından güçlükle çıkarabildim. Ne denli ürkünç bir çaba ve ne büyük bir sevinçti bu, nasıl da gözlerimin önünde gelişmişti öykü, su üstünde kayıyormuşcasına. Gece boyunca sık sık bedenimin ağırlığını omuzlarımda taşımakta olduğumu duyumsadım. Nasıl da herşey söylenebiliyordu, nasıl da herşeyin, en yabansı düşlerin bile içinde yutulup, yeniden dirilecekleri bir büyük ateş yakılmış beklemekteydi. Nasıl da mavileşti pencerelerin ötesi. Bir yük arabası tangırdadı. İki adam köprüyü geçti. Son kez baktığımda saat iki'ydi. Giriş odasından temizlikçi kadının sesini duyduğumda son tümceyi yazdım. Düğmeyi çevirerek lambayı ve gün ışığını söndürdüm. Yüreğimin çevresinde hafif sancılar. Kızkardeşimin odasına titreyerek girişim. Ona yüksek sesle okuyuşum. Daha önce, temizlikçi kadının önünde gerinerek, "Şu ana dek yazmaktaydım" deyişim. Odaya yeni konmuş görüntüsü veren bozulmamış yatağım. Şu roman yazarlığımla, yazarlığın utanılası yeğni alanlarında olduğum yargısı doğrulanmakta. Yalnızca böyle gerçekleştirilebilir yazma eylemi, ancak böylesi bir uyum içinde, beden ve ruhun tam bir açılımıyla. Yatakta sabah. Hep dupduru gözler. Yazı yazmayla birlikte birçok duygular taşınır gelir, Max'ın Arkadia'sı için güzel birşeyler Freud'la ilgili düşünceler elbette yazacağım için duyduğum sevinç sözgelimi; bir bölüm de Arnold Beer'le ilgili; bir öteki, Wassermann için; biri, Werlef in Gieantess'ine; elbet, benim "The Urban World"um için. Ben, yalnızca ben orkestrada izleyiciyim.

4 - Mayıs - 1913
İçimde sürekli bir yanımdan ötekine doğru hızlı ve mekanik bir düzenlilikle vurup da, eyleminin hızı nedeniyle uçuşan çok ince dilimler kesen geniş bir domuz kasabı bıçağının izlenimi.
Bir sabah erken, daha cadde yukarıdan aşağıya ve bir baştan ötekine boşken, bir adam, yalınayak ve üzerinde yalnızca geceliği, ana caddedeki geniş bir konutun kapısını açtı. İki kanadı kavrıyarak geniş bir soluk aldı. "Yoksunluk, ah, kahrolası yoksunluk," dedi ve görünüşe göre dingince, baştan başa caddeye, sonra da kimi konutlara bir göz attı.
Bu yönden de umutsuzluk. Bir hoşgeldin yok hiçbir yerde.
1. Sindirme, 2. Nevrasteni, 3. Sabırsızlık, 4. İç güvensizlik.

2 - Temmuz - 1913
Dokuz aylık bile olmıyan çocuğu Barbara'yı, açlık ve yoksulluk nedeniyle, çorap lastiği olarak kullandığı erkek boyunbağı ile boğan, yirmi üç yaşındaki Marie Abraham'ın duruşma tutanakları üzerine gözyaşları döktüm. Çok bildik öykü.
Banyoda kızkardeşime bir güldürü filmi anlatırken ki ateşliliğim. Bunu yabancılar önünde acaba niçin yapamam?
Aynı kentte bir yıl yaşadığım bir kızla, asla evlenmezdim.

21 - Temmuz - 1913
Evliliğin gereğini kanıtlayan ya da ona karşıt tüm savların özeti:
1. Yaşama yalnız katlanma yetersizliği, ki bu yaşayama-mak anlamına gelmez, tersine, bir başkasıyla yaşamayı başarmak konusundaki yetersizlikten söz edilebilir, ancak yaşamın saldırısını, kişiliğimin gereksinimlerini, zamanın ve yaşlılığın yıkımını, yazma isteğinin belli belirsiz baskısını, uykusuzluk ve çılgınlığın yakınlığını tek başıma taşıyamam. Pek doğaldır ki, bunlara bir de "belki"'yi ekliyorum. F. ile ilişkim varlığımın direnme gücünü artıracaktır.
2. Herşey ilk ağızda bir duraksama verir bana. Güldürü dergisindeki herbir şaka; Flaubert ve Grıllparzer'le ilgili ne anımsıyorsam, anababamın gece için ortaya çıkarılıp yatakları üzerine serilen geceliklerindekı görünüm, Max'ın evliliği. Dün kızkardeşim şöyle diyordu, "Bütün bu evliler (bildiklerimiz) hep mutlular, işte bunu anlamıyorum." Bu görüş bile duraksattı beni, yeniden korkar oldum.
3. Olabildiğince yalnız kalmalıyım. Başardığım ne varsa ancak yalnızlığımın karşılığıdır.
4. Yazın sanatıyla ilişkili olmayan herşeyden nefret ederim, konuşmalar beni sıkar (yazınla ilişkili olsa bile), görüşmelerden sıkılırım, yakınlarımın dertleri, neşeleri beni içten sıkar. Konuşmalar, düşündüğüm herşeyin önemini, ağırbaşlılığını ve gerçekliğini yok eder.
5. İlişki korkusu, içtenliğin kurulması korkusu. Böylelikle artık hiç yalnız kalamam.
6. Geçmişte, özellikle kızkardeşlerimin varlığındaki kişiliğim, öteki insanların karşısındaki kişiliğimden çok değişik olmuştur. Bir de ancak yazarken korkusuz, güçlü, şaşırtıcı ve duygusalımdır. Karımın varlığı nedeniyle herkesin karşısında da böyle olabilsem! Ancak, yazarlığımın pahasına olmıyacak mı bu? Hayır, hayır, olmamalı!
Tek basımayken, birgün gerçekten işimi bırakabilirim belki. Evlenmişsem tümüyle olanaksızlaşır bu.

13 - Ağustos - 1913
Şimdi herşey son bulmuştur, dün yazdığım mektup so-nuncusuydu belki de. Kuşkusuz en iyisi de bu olurdu. Sonuçta, ortaklaşacak olduğumuz acı benim ve onun, ayrı ayrı çekeceğimiz acılarla kıyaslanamaz. Ben zamanla kendimi toparlamış olacağım, o evlenecek, yaşam biçimleri arasında tek çıkar yoldur böylesi. Bir yıl boyunca döktüğümüz gözyaşları ve birbirimize kıydığımız yeter, vurarak bir taşın içinden ikimize göre yol açmamız olanaksız. Son mektuplarımdan o da anlayacaktır bunu. Tersi olursa, ortak geleceğimiz konusundaki olumlu düşüncelerine karşı gelemeyecek denli güçsüz olduğum için ve onun olası gördüğü bir şeyi yapabildiğimce sürdürmemek elimden gelemiyeceği için, kesinlikle evleneceğim.
Dün gece Belvedere'de yıldızların altında.

14 - Ağustos - 1913
Tam tersi oldu. Üç mektup var. Sonuncusuna karşı çıkmam olası değil üstelik. Elimden geldiğince sevmekteyim onu, ancak korku ve kendi özünü kınama duygusunun altında boğazına dek gömülüdür sevi.
Durumum için karar "Yargýda". Dolaylı biçimde de olsa
bu öyküyü ona borçluyum ben. Ne yapalım ki, Georg, öyküde nişanlısı uğruna paramparça olmakta.
Cinsel birleşme, ikili yaşam mutluluğunun cezalandırmışı tıpkı. Alabildiğine çileci bir yaşam; bir bekardan bile daha çileci; benim için evliliğe katlanabilmenin tek yolu bu. Ya onun için?
Bunun yerine, ben ve F., eşit haklara erişmiş, eş umutlarla ve olanaklarla donanmış kişiler olsaydık, onunla evlenmezdim. Sonucu önceden kestirilemeyecek birşey olmasına karşın, onun yaşamını sürüklediğim bu çıkmaz yol, kaçınamayacağım bir görev yüklemekte bana. Burada insan ilişkilerinin bir gizli yasası işlevini sürdürmekte.
Ana-babası'na mektup yazmakta büyük güçlük çektim, özellikle ilk taslakta; uygunsuz koşullar altında yazıldığından olsa gerek, tüm düzeltme çabalarıma karşı koydu uzun süre. Sonunda, ancak, bugün başardım sayılabilir, gerçeğin dışına taşan birşeyler içermiyor hiç değilse, ana-baba'ların okuyup anlayabilecekleri birşey oldu en önemlisi.

6 - Kasım - 1913
Bu ani güven de nerden? Bir de sürebilse! Bir dimdik, yeterli kişi olarak her kapıdan bu biçimde girip çıkabilsem. Ne var, bunu isteyip istemediğimi de bilmiyorum.
Bu konuda ailemize birşey anlatmak istemiyoruz ya, yine de her akşam saat on'dan sonra buluştuk, ben ve iki kuzen, gömütlüğün parmaklıkları yakınında, toprağın azıcık yükselip de güzel bir görünüm sağladığı yerde.
Gömütlüğün demir parmaklığı, geniş bir yeşillik bırakmış solda.
18-Kasım- 1913
Yine yazacağım, ancak aynı zamanda da ne denli kuşku taşımaktayım yazdıklarım üzerine. Temelde -kendisinde o yönde hiçbir istek ya da çaba bulmaksızın- okula gitmesi zorunlu kılınmasaydı, ancak bir köpek kulübesinde barınıp da, yiyecek uzatıldığında dışarı sıçrayıp, yutunca da geri dönen kişilikteki becerisiz ve bilisiz biriyinrben.
İçerisini güneşin ılıttığı bir avluda, iki köpek ayrı doğrultulardan birbirine doğru koştu.
Bayan Bl.Mye yazılacak bir mektubun daha ilk sözcüklerine karşı tutukluk, tedirginlik.

19 - Kasım - 1913
Güncenin okunması beni duyarlı kılıyor. Artık bir parça bile güvenimin kalmamış olması mı bunun nedeni bana düş ürünleri gibi geliyor. Başka birinin herbir işareti, her raslantısal bakış, içimdeki herşeyı altüst ediyor, dahası unutulmuş ne varsa, hatta tümüyle önemsiz de olsa. Önceleri olduğumdan daha kuşkuluyum, yaşamın gücünü du-yumsuyorum ancak. Ve anlamsızca boşum. Gerçekten de, gece içinde ve dağ başında yitmiþ bir koyun gibiyim bir koyun. Böylesine yitmiş olmak ve bundan hayıflanabilecek gücü bile kendinde bulamamak.
Bile isteye sokak kadınlarının gezindiği caddelerde yürüdüm. Uzak olasılık ama yine de birisiyle birlikte olmanın olanaklılığı, yanlarından geçerken üzerimde uyarıcı br etki yapar. Kabalık mıdır bu? Ancak daha iyi birşey de gelmiyor usuma, masumca bir eylem gibi görünüyor bu bana ve herhangi bir pişmanlığıma neden olmuyor. Yalnızca iri kıyım, geçkince, modası geçmiş de olsa çeşitli süs ayrıntılarından ötürü zevklice giyimli olanlarına eğilim duymaktayım. Sanırım bunlardan biri artık beni tanıyor. Onunla bu öğlen sonrası karşılaştım, iş giysisini giyinmiş değildi, saçları yapılmamıştı daha, üzerinde aşçı önlüğünü anımsatır bir üstlük ve elinde de belki çamaşırcı için birşeylerin sarılı olduğu bir paket vardı. Benden başka kimseler onda herhangi bir çekicilik bulamazdı. Geçerken şöyle bir bakıştık. Şimdi akşamleyin, soğuğun arttığı şu sıra onu gördüm, üzerinde daracık bir giysi, sütlü kahve rengi manto, Zeltnerstrasse'den ayrılan dar caddenin karşı yönündeki, av beklediği yerindeydi. Ona iki kez dönüp baktım, bakışlarımı karşıladı o da ve sonra sözcüğün tam anlamıyla kaçtım ondan.
Bu kararsızlık hiç kuşku yok ki, F. üzerine düşüncelerin bir sonucudur.

12 - Aralık - 1913
Ve sabahleyin çok daha dinç kalktım.
Dün eve dönerken, bir küme çocuğun yanında koşmakta olan, kül rengi giysili bir küçük çocuk, kalçasını döverek, öteki eliyle de bir çocuğa yapışmış ve kendinden geçmışcesine bağırarak ki hiç unutmamalıyım "ne güzel geçti bugün" diyordu.
Değişik biçimde geçirilmiş bir günden sonraki canlılıkla, saat altı dolaylarında caddede yürüdüm. Gülünç bir saptama, bu alışkanlıktan kendimi ne zaman kurtaracağım.
Az önce kendimi aynada yakından inceledim yalnızca yapay ışık altında ve ışık arkamdan geliyorken böylelikle de ancak kulak yanlarından aşağıya doğru yarı aydınlatılmışken. Ve yüzüm, çok yakın gözlemden sonra bile, bildik durumdan daha iyi göründü bana, açık, biçimli, nerdeyse çok güzel çizgileri olan bir yüz. Saçların karası, kaşlar ve göz oyukları canlı bir biçimde çıkıntılı durmakta geri kalan edilgin kütleden. Hiç de bitkin değil gözlerin bakışı, bunun izi bile yok, ne de çocuksu, tersine inanılmazcasına etkin, ancak belki de bana baktıklarından böyle bu, çünkü o aralık kendimi incelemekte ve ürkütmek istemekteydim.

14 - Şubat - 1914
Kuşkusuz, ayıplayacak kimse olmayacaktır kendimi öldürürsem, dahası nedenim olarak sözgelişi F.'nin davranışı görünse bile. Bir kez, yan uykulu, birbirlerini izleyecek sahneleri düşlemiştim, sonunu önceden görerek, veda mektubu cebimde, reddedilmiş bir talip olarak, evine gelmiş olacağım, mektubu masaya koyup, balkona doğrulacağım, koşup da beni tutmak isteyenlerden, birer birer herbir elden kurtulduktan sonra parmaklığın üstünden atlayacağım. Mektup, F. nedeniyle atladığımı, ancak evlilik önerim onaylanmış olsaydı bile benim için hiçbir şeyin değişmiş olamayacağını anlatacak. Yerim aşağısıdır, bulabileceğim başka bir çözüm yoktur, F. yazgımın gerçekleşmesi için bir aracıdır yalnızca; onsuz yaşayamayacağım ki bunu kuşkuyla karşılar o. Bu amaç için bu gece niçin kullanılmasın, bu akşam aile toplantısındaki konuşmalar gözümün önüne geliyor bile, yaşamdan ve yaşam için varolması gereken koşullardan söz etmekteler fakat ben soyutlamalara takılı kalıyorum, herşeylerin birbirine dolaşık olduğu bir yaşam sürmekteyim, buna kalkışmayacağım, üşüyorum, bir gömlek yakası boynumu sıktığından mutsuzum, kahrolmuşum, sis içinde soluk alma savaşı vermekteyim.

17 - Mart - 1914
Bizimkilerin yanında oturup, zaman zaman okuyormuş gibilerden dalarak, iki saat boyunca dergileri karıştırıp durdum; gerçekteyse, saati on edip de yatmaya çekilebileceğim zamanı bekledim yalnızca.

6 - Mayıs - 1914
F. ile bana çok güzel bir daire bulmuş görünüyor ailem; bütün bir çok güzel öğleden sonrası gereksiz koşuşmalarımla geçti çevrede. Mezarıma da böyle yatırıp yatırmayacakla-nnı düşünüyorum, vesveseleriyle mutlu kılınmış bir yaşamdan sonra.

30 - Ağustos - 1914
Soğuk ve boş. Ancak tam anlamıyla esinlenmedikçe, çok açık olarak sezinliyebiliyorum yeteneklerimin smırlannı, kuşkusuz, dar sınırlarını. Esinlenişin pençesindeyken bile bu dar sınırlar arasında sürüklenmekte olduğuma inanıyorum, sürükleniş nedeniyle ayrımına varamıyorum ne var ki. Bu boyutlar içinde yaşamak için yer var yinede ve sanınm bu yüzden, en alt limitlerine dek kullanacağım onlan.
Gece, ikiye çeyrek var. Sokağın karşısında bir çocuk ağlıyor. Birden hemen camın ardındaymışcasına, yanıbaşımdan, aynı odadaki adamın sesi geliyor. "Bunu azıcık daha dinle-mektense, kendimi pencereden atanm daha iyi." Sinirlice birşeyler ekliyor, kansı, pışpışlama mınltılan dışında suskun, çocuğu yeniden uyutmaya çalışıyor.

15 - Ekim - 1914
..." F. ile gerçek anlamda bir ilişkim olmaksızın, iki aydır dingince yaşamaktayım şu an (E. ile yazışmanın dışında), onu ölmüş ve bir daha varolmayacak biri gibi düşlüyorum ve şimdi, yakınlaşma olasılığı doğduğunda hemen herşeyin merkezinde yenibaştan. Ola ki çalışmalarıma da karışmakta. Şu son günler onu düşündüğümde, bana ne denli yabancı, tanıştığım tüm insanlar arasında nice uzak görünmekte; aynı zamanda bunun nedeninin, F.'nin bana öteki insanlardan daha yakın oluşu ya da en azından ötekılerce yakınıma itilmişliği olduğunu söylemekteyim kendi kendime.
Günce'yi karıştırdım bir parça. Böylesi bir yaşamın iç düzeni konusunda kimi sezgiler edindim.

18 - Ocak - 1915
Altıbuçuğa dek fabrikada sonuçsuz olarak ve her zamanki gibi çalıştım, yazdırdım, dinledim, yazdım. Aynı anlamsız doygunluk duygusu sonra da. Başağrısı, kötü uyku. Sürekli ve yoğun çalışma durumlarında yetersiz kalıyorum. Açık havaya da çok az çıkmaktayım. Bütün bunlara karşın yeni bir öyküye başladım, eskileri bozmaktan korkuyordum. Dört ya da beş öykü, şu an arka ayaklan üzerinde dikilmiş önümde durmaktalar, tıpkı gösterinin başlangıcındaki sirk patronu Schumann'ın önünde dikilen atlar gibi.

16 - Şubat - 1915
Yolumu açık görmüyorum. Benim olan herşey benden uzaklaşmış gibi ve sanki tümü de geri dönse artık beni doyurmayacakmış gibi.

19 - Haziran - 1916
Unut herşeyi. Pencereyi aç. Odayı toparla.Yel içinden esiyor onun. Onun boşluğuna bakınmaktasın yalnızca, dip köşeyi araştırıyor ve bulamıyorsun kendini.

4 - Temmuz - 1916
Kendimi, yanım yörem çitle çevrilmiş, bir adımlık yere kapatılmış görerek uyandım. Bu denli sıkışık olmasa bile, bu biçim ağıllara kapatılırlar koyunlar da. Güneşin dik ışınları üzerimdeydi; korunmak amacıyla başımı göğsüme yaslayıp, kamburlaştırarak sırtımı, yere çömelmiştim.
Nesin sen? Sefilin biriyim. Şakaklarıma vidalanmış iki küçük tahtam var benim.

31 - Temmuz -1917
Bin bir trene, olanı unut ve evdeymişsin gibi yaşa; ancak anımsa birden nerde olduğunu, ileri akan gücünü duyumsa trenin, bir gezgine dönüştür kendini, çantandan bir gazete çıkar, daha dirişkence, daha bir egemen özgürlük içinde gezgin dostlannla buluş, ko taşınsın bedenin gideceği yönde güç harcamaksızın, bir çocuk gibi tad al bundan, kadınların sevgilisi ol, sürekli çekiciliğini algıla pencerenin, en azından bir kolun hep pencere eşiğine uzanmış kalsın. Aynı durum, daha bir özenle söylenirse: Unutmuş olduğunu unut, tıpkı çevresinde, bir sihirbaz eli değmişçesine tüm çekici ayrıntıları ile koşan ve titreşen bir vagonun yoktan varolduğu, tek başına geziye çıkmış bir çocuk yerine koy kendini bir an.

3 - Ağustos - 1917
Bir kez daha avazım çıktığı kadar bağırdım dünyanın içine. Sonra ağzıma bir tıkaç tıkıp, ellerimi, ayaklarımı ve gözlerimi bağladılar. Birkaç kez ileri geri yuvarlatıldım, birkaç kez beni ayağa dikip sonra tekmelerle alaşağı ettiler, bacaklarımı hızla büküp beni acı içinde sıçrattılar; bir an için sessizce uzanmama izin verdiler ancak beklemediğim bir anda derinlerime dek işleyen sivri bir şeyle oramdan buramdan şişlediler.
Yıllardır büyük dörtyol ağzında oturmaktayım, ama yarın, yeni İmparator geleceğinden, yerimi bırakmayı düşünüyorum. Eğilimim olmadığı gibi ilke nedeniyle de çevremde olan bitenle hiç ilgilenmem. Uzun süredir dilenmeyi de bıraktım; gelip geçen eskiler, bağlılık ve dostluk duygularından kalma alışkanlıkları nedeniyle bana birşeyler veriyorlar ve yeni gelenler de onları örneksiyorlar. Yanımda bir sepet var ve herkes uygun gördüğünce birşeyler atıyor içine. Ancak bu nedenle olacak, kimseyle ilgilenmediğimden, caddenin hayhuyu ve anlamsızlığı içinde dünyaya bakışımı, iç dinginliğimi koruyorum, herkeslerden daha iyi anlıyorum beni ilgilendiren şeyleri, durumumu ve hak ettiğim sonu. Bu konular tartışılmaya gelmez, burada önemli olan, kendi görüşümdür. İşte bu nedenledir ki doğal olarak beni çok iyi tanıyan, aynı doğallıkla hiç ayırdına varmamış olduğum bir polis yanımda durup da "Yann İmparator gelecek; buralarda olmamaya bak," dediğinde "Kaç yaşındasın?" sorusuyla yanıtladım onu.

21 - Eylül - 1917
F. buradaydı, otuz saatlik yolculuğa katlandı beni görmek uğruna; engel olmalıydım. Görebildiğim kadanyla, gerçek suçlusu ben olduğum bir mutsuzluğun son aşamalarý içinde kıvranmakta. Kendimi dizginlemekte başarısız biriyim, duygusuzluğum ölçüsünde beceriksizim, rahatlığa ilişkin alýşkanlıklanmda küçücük bir değişiklik bile tasalandınr beni, payıma düşen oyunculuğu alçakgönüllüce üstlenişim, özverili tek davranışımdır benim. Tek bir aynntıda aldanıyor,. varsaydığı kimi haklarını -gerçek olsalar bile savunmak yanılgısına düşüyor, yine de tüm olarak ele alındığında, en büyük işkencelere yatınlmış, suçsuz bir insan o. Bu işkenceye neden olan yanılgıdan ötürü suçluyum, üstelik işkencecisiyim onun. Yola çıkışıyla birlikte (Ottla'yla bindikleri araba gölün çevresini dolanmakta şu sıra, odanın öteki penceresine geçiyor ve bir kez daha yaklaşıyorum ona) bir başağnsıyla (içimdeki son kırıntısı oyunculuğumun bu da), gün bitiyor.

11 - Aralık - 1919
Perşembe. Soğuk. Rieger Park'ta J. ile, tek bir sözcük etmeksizin. Graben'deki baştan çıkış. Çok güç tüm bunlar. Yeterince hazırlıklı değilim daha. Bir bakıma, tıpkı öğretmenim Beck'in yirmialtı yıl önce, elbet bilincine varmaksızın, bilici gibi ettiği şu sözlerindeki gibi; "Bırakın bir süre beşinci sınıfı sürdürsün, yeterince güçlü değil, daha onu böyle zorlamanın kötü sonuçlan sonradan çıkacaktır ortaya." Gerçekten de gelişme çağım böyle sürdü, çok önceden gelişmeye zorlanmış, sonra unutulmuş bir bitki sürgünü gibi. Yelin en küçük üflemesinden etkilenişimde bir ser bitkisi narinliği vardır, bu olsa olsa bir parçacık kendine acındırmayı da içerir diyelim, o kadar.

9 - Ocak - 1920
Boş inan ve ilke ve yaşamı olanaklı kılan ne varsa; bir günah cennetinden geçilerek ulaşılır erdem cehennemine.
Bu denli kolayca mı? Öyle alçakça, öylesine us almazcasına mı? Kolaydır boş inanlar.
Kafasının ardından bir parça kesilip çıkanlmış. Güneş ve tüm dünya bu delikten girmekte. Onu sinirlendirir bu olgu, işinden gücünden eder tüm, herşeyin üstünde de, görünümlerden yalnızca kendisi yoksun bırakılmışcasına dertlendirir.
Bir sonraki gün de tutsaklığı değişmeden sürüyorsa, daha da kötüleşmişse üstelik, ya da hiç sonu olmıyacağı özellikle duyurulmuşsa, son kurtuluş önsezisi yadsınamaz artık kişinin. Üstelik, son vermek için, özellikle gerekli olabilir tüm bunlar.

16 - Ekim - 1921
Pazar. Başlama noktasında süresiz durakalışın yoksulluğu. Hiçbir şeyle kıyaslanamaz olan, kendi kendini aldatma yoksunluğu. Bir başlangıcı; söz gelişi, "topu sürmek" eylemiyle oluşan bir başlangıcı bilmiyen ve futbol oynayanlann ahmaklığı. Kişinin içine gömülüdür budalalığı, bir tabut içindeymişçesine. Bu nedenle, taşınabilen, açılabilen, yok edilebilen ve değiştirilebilen bir tabut.
Parkta, genç kadınların arasında. İmreniyorum. Mutluluklannı paylaştığımı imgelemek yeterli, böylesi bir mutluluk için, çok güçsüz olduğumu bilmek yeterli, onlann ve kendi gerçeğimi gördüğümü sanmak budalalığı yeterli. Gene de yetmiyor budalalık; orda bir yerlerde, dar bir çatlak var, yel oradan ıslık çalıyor ve tüm anlamı yerle bir ediyor.
Bedensel olanaklarım için bunca dertlenmek gereksiz, bir an için aynı tinsel koşullar altında bu olanaklara erişmiş saysam kendimi, dünyanın en acıklı şeyi olurdu bu (özellikle bu erke yoksulluğunda). Oysa ben elimdekiyle, yapabileceğimin en iyisini yapmalıyım kendi anlayışıma göre de olsa. Böyle bir bedenle yapılabilecek en iyi ve tek şeyin umutsuzluk olduğunu kanıtlamaya uğraşmak, kof bir bilgiçlik olur.

17 - Ekim - 1921
Şimdiye dek yararlı hiçbirşey öğrenemeyişimin ve ikisi de aynı kapıya çıkar, bedensel bir yıkıma boyun eğişimin altında gizli bir amaç olmalı. Usumu yitirmek istemedim, sağlıklı, yararlı bir insana yaraşacak haz dolu bir yaşamla usumu bozmak istemedim. Usu yitirmek için, sayrılık ve de umutsuzluk yetmezmiş gibi!
Bu düşünceleri çözümleyebilmem ve böylece de, mutlu bir sonuca erişmem için, bir kaç yol var. Ancak, yerinde bir çözüm getirecekleri konusunda, yeterli inanç ve yüreklilikten yoksunum -geçmişte olduğu gibi, bugün de böyle bu.
Yalnız özel olanlarına değil, evli çiftlerin tümüne imreniyorum; öyle ki, belli bir evli çifte imrendiğimde bile evlilik yaşantısının getirmiş olduğu mutluluk ve sınırsız değişkenlik neden olmuştur buna. Her evlilikte rastlanılan bu mutluluk, en güzel bir ortam içinde de olsa, beni umutsuzluğa sürükleyebilecektir.
Tinsel içerikleri benimkini andıran insanların varlığına inanmıyorum. Böyle kişileri, hiç değilse tasarımlayabilirdim, ancak o görünmez kuzgunun, kafalan içinde sürekli kanat çırptığını değil düşünmek, düşlemek bile olanaksız,
Yıllar boyunca düzenli bir biçimde kendimi yıkıma sürükleyişim oldukça şaşırtıcı; dalgaların, barajdaki bir çatlağı yavaş yavaş kemirişini anımsatıyor. Anlamlı bir uğraş. O öz, ki utkularının kutlanmasına artık sıra gelmiş olmalı, niçin benim de katılmamı engeller? Belki de amacına tam erişememiş olmalı, ki şimdilik başka birşey düşünemez.

18 - Ekim - 1921
Sonsuz çocukluk. Yaşam çağrısı yeniden.
Yaşam görkeminin her birimizin çevresinde pusuya yatmış, tüm güçleriyle ve süresiz bekleyişi, usa sığan birşey. Ama çok derinlerde, görülemiyecek uzaklarda olsa bile... Karşıt, zorba ve sağır olmamasına karşın o, oradadır işte. Onu doğru bir sözcükle, kendi gerçek adıyla çağırırsanız gelecektir. Büyünün özü de budur, çağrısız varolmaz.

21 - Ekim - 1921
Tümü de düşsü aile, iş yeri, dostlar, şu cadde ve kadın; yanı başında olsun, uzakta olsun, tümüyle düş. Kapısız, penceresiz bir hücrenin duvarına başını çarpmakta oluşundur, gerçeğe en yakın düşen.

25 - Ekim - 1921
Ailece kâğıt oynanmaktaydı; ben, su katılmamış bir yabancı, ayrı oturmuştum; babam oyuna katılmamı, hiç değilse yakına gelip izlememi önerdi; özür dileme anlamında birşeyler geveledim. Çocukluğumdan bu yana, alışkı biçimini almış olan bütün bu özdevimsel geri çevirişlerime ne anlam vermeli? Tümüyle olması bir koşul değil, az buçuk da olsa gerekeni uygulamış olsaydım, sosyal yaşam içinde, giderek iş çevresine katılmam için yapılan çağrılardan birçok yarar sağlayabilirdim kendime, daha şimdi geri çevirdiğim şu oyun, beni bu denli sıkmıyabilirdı üstelik. Bu uslamlamaya göre, yaşamın akışına katılamayışımdan yakınırken, söz gelimi, Prag'dan uzaklaşmayı bir türlü gerçekleştiremeyişimden, hiç bir oyun ya da hiç bir el uzluğu gerektiren iş öğrenememişliğimden yakınırken kendimi aldatmaktayım. Bütün bu ve daha bir çok konuda önüme çıkabilecek her bir öneriyi tıpkı kâğıt oyunundaki gibi, tepmiş olmam gerekirdi. Oysa; saçma sapan şeylere yönelttim ilgimi yalnızca; hukuk çalışmaları, büro'daki işim, sonraları bunlara katılmış olan yarı buçuk bahçıvanlık, dülgerlik gibi anlamsız uğraşlar. Hele bu son uğraşlarım, gereksinme içindeki bir yoksulu kapı dışarı edip, sadakayı sağ elinden soluna geçirerek iyilikseverlik gösterisi yapan kişinin eylemini anımsatıyor.
Genellikle güçsüzlüğümün ve belki de, özellikle isteksizliğimin sonucu olarak, her şeyi sürekli geri çevirdim durdum bunu da ancak nice zaman geçtikten sonra anlamış bulunmaktayım (üstüne titrediğim kimi yüce, belirsiz umutlara kanmış olarak) tüm bu geri çevirişlerimi iyi bir belirti sayardım; oysa, bu iyimser yorumlamadan, yalnızca silik bir iz kalmış bugün elimde.

29 - Ekim - 1921
Tüm yaptığım iş annemin sayılarını tutmakla kalsa bile bir kaç gün sonraki oyuna ben de katılmış oldum. Ancak, bu da yeterli bir içli dışlılık oluşturamadı aramızda. Ya da, bu izlenimim; can sıkıntısı, zamanı boşa geçirmişlik duygusu ve bastırılıvermiş olan bezginliğimin altında boğuldu gitti. Hep böyle olacaktır bu. Yalnızlıkla arkadaşlık arasındaki sınırı seyrek, çok seyrek aşabilmişimdir ben. O denli ki, yalnızlıktan da çok, bu daracık sınır çizgisi olmuştur sürekli yerim barınağım Buna kıyasla ne hoş, nice cümbüşlü bir yerdir Robenson Crusoe'nun adası...

30 - Ekim - 1921
Yapabileceğim şey, "Cimri" oyunu yada yapıtı üzerine söz etmek değil de, Cimri'nin ta kendisi olmak. Şefin havaya kaldırmış olduğu çubukta dikkatini yoğunlaştırmış tüm orkestra, elimin kararlı, seri bir devinime bakıyor olabilir.
Eksiklik duygusu tümüyle.
Seni, bu seslenen, göz kırpan, anlaşılmaz nesnelere diğer şeylerden öte, söz gelimi elindeki kaleminden daha içtenlikle bağlıyan nedir? O türe özdeşliğin mi bunun nedeni? Fakat, aynı türden değilsin sen, tam da budur sorunun gerçek nedeni.
İnsan bedenlerinin usa sığmaz dış biçimleri ürkünçtür.
Beni güden sessiz itkiye karşın, daha çürümemişliğimdeki giz, ne denli şaşırtıcı. Kişiyi şu saçmalığa götürüyor bu düşünü; "Salt kendi olanaklarıma kalsaydım, yok olmuştum çoktan." Kendi olanaklarıma...

1 - Kasım - 1921
Kendi yasaları karşısında doğanın özgür buyruğu. Yasanın yükümlülüğü. Yasaya boyun eğişi mutluluğun.
Yasalar doğayı etkilemekle ve böylece herşeyin özdeş biçimde sürüp gitmesini sağlamakla kalmayıp, üstelik yeni yasa koyucuların dilediklerini yapmakta özgür olmalarına da olanak tanımaz. Böylesi yasa değil, başıbozukluk, yasaya karşı gelmek, salt kendi kendini yenmek olacaktı çünkü.

2 - Kasım - 1921
Belirsiz umut, belirsiz güveniş.
Sonsuz, bunalım dolu bir Pazar öğle sonu; her saati bir yıl gibi uzayan, tüm yılları yutan bir öğle sonu. Boş caddelerde umutsuzca taban tepmek, kanepede sessiz uzanıp kalmak. Arahksızcasına gelip geçen kurşun renkli, anlamsız bulutlardan kimi kez yılgın düşerek... "Görkemli bir Pazartesi'ne buyurun!", ancak Pazar hiç sona ermeyecek.

7 - Kasım - 1921
Kişinin kendini incelemesindeki kaçınılmaz görevi; başkaları beni gözlemıyorsa, doğal olarak kendimi irdelemeliyim ben de, yok, kimsenin ilgisini çekmiyorsam, çok daha titizlikle gözden geçirmem gerekir kendimi.
Benimle bozuşanların, giderek kayıtsızlaşanların yada beni baş belâsı sayanların, genellikle benim için ölüm kalım sorunu yaratmaz bu durumlar beni kolaylıkla başlarından silkip atabilmelerine imreniyorum. Gelgeldim, bir zamanlar F.
ile olan durumum ölüm kalım sorunu olduğunda, kolay olmamıştı baştan savılmam elbette, güçlü tutkuları olan bir gençtim, güçlüydüm o sıralar.

2 - Aralık -1921
Anababamın odasında mektup yazış kendimi yıkma yöntemlerime akıl sır vermez! Daha çocukluğumda babama yenik düşüşüm ve acısını çektiğim yinelenen yengilere karşın, bütün bu yıllar boyunca bir tutku, bir ilke nedeniyle savaş alanını bırakamayışım hep Milena. Ya da hiç. Son günlerdeki düşüncelerim bunlar. Bir ilke, karanlıkta bir ışık!

6 - Aralık - 1921
Bir mektuptan; "Bu can sıkıcı kış boyunca, kendimi onunla ısıttım." Bu biçim iğretilemeler, beni yazmaktan eden birçok nenlerden biridir. Dünyanın özgürlüğünden
yoksun olmaktır yazmak, ateşi bekliyen hizmetçiye, soba yanında çöreklenmiş kediye, dahası, sobanın kıyısında ısınan zavallı bir yaşlıya sırtını dayar yazın işi. Bunların tümü de, kendi yasalarının düzenine ayak uydurmuş etkinliklerdir; oysa tek başına güçsüzdür yazın, bir başına sürdüremez varlığını, bir şaka, bir umutsuzluktur.
Evde yalnız kalan iki çocuk, geniş bir sandığın içine girmişler, kapak düşüp kapanmış, açamayıp boğulmuşlar.

20 - Ocak - 1922
Daha bir dinginceyim. Ne denli gerekliydi bu. Azıcık daha dingin oluşum neredeyse aşın dinginliğime çok yakın. Sanki salt dayanılmazcasına mutsuz olduğumda duyumsayabiliyo-rum kendimi yanılgısız. Büyük bir olasılıkla doğru bu da.
Yakamdan yakalanmış, sokaklar boyu sürüklenmiş, kapıdan itiklenmiş. Kuramsal olarak böyle bu; gerçekte, karşı koydukları güçlerden bir ölçü daha az zorlu karşıt güçler var yaşamın ve işkencenin sürmesini sağlayan bir ölçü. Her ikisinin de kurbanı olan ben.
Şu "aşın dingin". Dingin yaratıcı yaşam dolayısıyla genelde yaratıcılık olanağının fiziksel nedenlerle, yıl boyu süren fiziksel işkenceler (yüreklen! yüreklen!) çünkü işkence kendinden öte bir anlam taşımıyor benim için, kapalı herşeye karşı- benden esirgeniyor sanki.
Torsa:1 Yandan bakışla, çorap üstünden yukan doğru, diz, uyluk ve bir kara kadının kalçası. ' Kırsal yöreye mi özlem? Belirgin değil. Kırsal yöre sonsuz özlemi çağınyor.
1. Torsa: Baş, kollar, bacaklar kopuk biçimde yapılandırılmış yontu.
Benim için doğru düşünüyor M.: "Herşey görkemli, ancak benim için öyle değil ve doğrusu bu." Doğrusu bu diyorum ve en azından bu noktaya dek yürekli olduğumu gösteriyorum, (mu acaba?) Çünkü düşündüğüm gerçekte doğruluk değil; yaşam kendine özgü inandırıcı gücü nedeniyle doğru ya da yanlışı dışlar. Ölümün umutsuz saatinde doğru ve yanlış üzerine düşünce yürütemediğin gibi yaşamın umutsuz saatinde de yürütemezsin. Açtıktan yaralara oklann tamrtamına uyması yeterlidir.
Öte yandan, içimde kendi kuşağımla ilgili bir genel yargının izi yok.

4 - Şubat - 1922
Korkunç soğukta, benim değişmiş yüzüm, anlamlarını yitirmiş yüzleri ötekilerin.
M.nin, sözcüklerindeki gerçeğe bütünüyle varamadan (tam anlamıyla hak edilmiş acı dolu bir çeşit yanılgı var bunda), insanlarla yalnızca konuşmuş olmaktan duyulan sevinç konusunda söyledikleri. Benden başka birini nasıl hoşnut kılabilir konuşmak! Bir olasılıkla ve kuşku dolu çapraşık bir yolla insanlara dönüş, çok geç.

12 - Şubat - 1922
Her zaman karşılaştığım savsaklama edimi şu olmuştur: "Seni sevmiyorum" anlamına değil de: "Benden ne ölçüde hoşlanmıyorsan o denli de sevemezsin beni; mutsuzcasına bana tutkunluğuna aşıksın sen, fakat bana olan sevgin seni sevmiyor." Buna göre "Seni seviyorum" tümcesinin anlamını biliyordum demek yanlış olur, "Seni seviyorum", sözcüklerimle bozulmuş olması gereken bekleyiş dolu kımıltısızlığı biliyormuşum yalnızca, tüm bildiğim bundan öte deðil

9 - Mart - 1922
Oysa yalnızca bir bitkinlikmiş o; bugün alnımdan ter fışkırtan yeni bir ateş. Kişinin ölene dek kendi boğazını sıkması nasıl olurdu acaba? İç gözlem baskısı; kişinin dünyaya açıldığı o kapı daralsaydı ya da tümcek kapanabilseydi. Bu durumdan pek de uzak sayılmam kimi zaman. Ters yöne akan bir nehir. Şimdi uzunca bir süredir, sürüp gitmekte olan, işte bu.
Sana saldýranýn atýna bin ve onu sen sür. Tek olanağın bu. Ancak ne denli büyük bir güçlülük ve beceriye gerek var! Ve ne denli geç kalınmış artık!
Ormanda yaşam. Etkileme gücü (Tıpkı benimki gibi) sıkıntı verici olsa bile, karşıtlarının yüklediği tüm istekleri, üstelik öylesine güç harcamaksızın, öylesine uyum içinde karşılayan doğa'nın, mutluluğuna, tükenmezliğine duyduğum kıskançlık.
Önceleri, bir ağrı çekip de onu atlattığımda, mutluluk duyardım; şimdi yalnızca rahatlamış oluyorum, şu acı duyguyu içimde taşıyor olsam bile: "Şunu atlatayım da, ötesi umurumda değil."
Biryerlerde kurtuluş bekliyor ve dayakçılar oraya sürmekteler beni.

17 - Mart - 1922
Daha doğmamış olmak ve o sırada yollara düşmeye, insanlarla söyleşmeye zorlanmak.

19 - Mart - 1922
İsteri beni şaşkınlığa düşürmekte ve anlatılamıyacak ölçüde mutlu kılmakta.

8 - Mayıs - 1922
Saban sürmek. Toprağa derinlemesine dalar ve kolayca sürüp gider. Ya da toprağı tırmalar ancak. Saban demiri yukarı kaldırılıp, iş yapmaksızın da gidilebilir; onunlasın ya da onsuz, hiçbirşey değişmez. Bir sona yaklaşır bu çaba, içi sağalmamış bir yaranın kapanmaya başlaması gibi üstten. Karşısındaki suskunsa söyleşi diyebilir misin buna, söyleşi ettiğiniz görüntüsünü sürdürebilir misin, onun yerini doldur maya çalışır mısın, böylece ona öykünüp, böylelikle onu ve kendini yansılıyabilir misin?
M. buradaydı, bir daha da gelmeyecek; haklı ve uscu bir davranış bu belki de. Bakarsın açılabilir diye, daha doğrusu olmaya ki içimizden biri açar korkusuyla nöbetçiliğini yaptığımız kilitli kapı için bir olanak var yine de, kendiliğinden açılmaz çünkü bu kapı.

19 - Mayıs - 1922

İkinci bir kişiyle olduğunda, yazıldığından daha da ıssız duyar kendini. Çünkü bu ikinci kişinin, ona ulaşma çabalarına ve onu ele geçirmesine ister istemez boyun eğmek zorundadýr. Oysa yalnızlığında, tüm insanlığın etkisine açıktır, Ulanan sayısız ellerin birbirine dolaşmışlığı nedeniyle, ona kimse erişemez.

12- Haziran- 1923
Son günler boyunca sayısız, nerdeyse kesintisiz, korkunç nöbetler. Gezintiler, günler, geceler. Acı çekmekten öte birşey gelmiyor elimden artık.
Yazarken, giderek korkuya kapılır oldum. Anlaşılır bir nen. Her sözcük, cinlerin eliyle saptırılıp elin bu biçim burkuluşu, kendine özgü niteliğidir, anlatıcıya karşı çevrilmiş mızrak biçimine dönüşüyor. Özellikle böylesi bir söyleşide. Böylece AD FİNİTUM. Sonun, ister istemez başınıza geleceği tek avuntu. Dileğinizin pek bir yardımı dokunmaz size bu konuda. Avuntudan ileri tek şey, sizin de silâhlarınız olduğudur.