.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

31 Ağu 2020

"ne zaman uyanacağım uyanık olmaktan?"

 


Marie Curie: ''Hayatta hiçbir şeyden korkmayın, yalnız her şeyi anlamaya çalışın.' '

Daha önce Nietzsche'nin, Halil Cibran'ın, Kafka'nın, Tesla'nın aforizmalarını okudum. Ama sizi temin ederim, böylesi bir, bir... ne, ne yazabilirim ki...

Neyse, kitap ismiyle başlayalım.

'Anlamaktan Yoruldum'

Bakın, bu bir kitap ismi değil, bu bir yakarıştır. O kadar çok hissetmiş ve üzerine gitmiş birini görüyorsunuz ki, artık kendini soyutlamak istiyor ve kaldıramadığını açıkça beyan ediyor. Bir tartışma ortasındasınız, onlarca, yüzlerce bilgi bombardıman gibi yüzünüze birer 'tükürük' (ancak sıradan tükürükler olmadığını söylemeliyim) olarak gözünüze, alnınıza, yanaklarınıza temas ediyor. Ve komiktir ki, siz tepki vermiyorsunuz. Yüzünüz tükürükle dolu, göz bebeklerinizin içerisinde dolaşıyor ve acı veriyor. Ancak gözlerinizi kapatmıyorsunuz, olduğunuz gibi kaskatı kesilmiş sadece devam etmesini istiyorsunuz.

Anlaşılmaktan yorulmadım arkadaşım, anlamaktan yoruldum...

Tartışmanın özü budur: Anlaşılmak. Oysa istisnalar anlamaktan yorulur. Kotam doldu. Bu bir insanı deli edebilir, bir insanı çıldırtabilir.

Nefes almak mı seni yoruyor, yoksa vermek mi?...

Anlamak, acının hamurudur. Anlamak, hissetmek demektir.

İnsan bazen soruyor: Kitaplar okuyucularına neden acımaz? İstediği ortam hazır değil midir? Buz gibi bir hava ve isteği üzere pencereyi açılır. Elbiselerinizi çıkarmanızı ister, peki onu da yapalım. Titriyorsunuz, ancak bir süre sonra, yani ilerken elbiselerinizi giymenizi söyler, siz de giydiniz. Tam o sırada, açık pencerenin önünde buz gibi su dolu kovalar başınızdan aşağıya dökülmeye başlar. Bir süre sonra bunu hissetmezsiniz ve sadece şunu tekrar edersiniz: Daha, daha fazla istiyorum!

Hayatın amacını, hayatın gerçekliğini, hayatın saçmalığını ve adil olup olmadığını düşünmeyi kesin! Bize hayatın tanımını yap Pessoa!

''Hayat çelişkilerle doludur, tıpkı güllerin dikenlerle dolu olduğu gibi.'' (19)

Ne diyorum bilir misin. Dikene dokunmaktan korkma; güllere uzaktan bakmaya kork.

Anı yaşamak hakkında hemfikir miyiz? Yani bunu okuyan her kimsen, anı yaşayacak ve oluruna bırakacaksın öyle mi? Hiç sanmıyorum.

''Daima bugünü yaşarım. Gelecek hakkında hiçbir şey bilmiyorum, artık bir geçmişim de yok.'' (37)

Alıntıya, İçimizdeki Düşman filminden bir söylem ile yanıt verelim.

''...Artık kim olduğunu bile bilmiyorsun, ailen ve sevdiklerin ölmüş, ne olduğunu ve neler yapabildiğini unutmuşsun. Aslında hiç varolmamışsın.''

''Hayat ve insanlar bana ıstırap veriyor. Gerçekle yüzyüze gelemiyorum. Güneş bile cesaretimi kırıyor, içimi karartıyor...'' (48)

Hayat, insanın uyumasına izin vermeyen bir kâbus gibidir. (Oscar Wilde)

Güneş bile cesaretimi kırıyor... iki ellerimi yana doğru sallayıp, ekrana kilitleniyorum. Ama bir şey yazmak istemiyorum. Hayat adil değil. İnsanlar... bildiğiniz gibi. Biz insanlar iblisin gayrimeşru çocuklarıyız. Bu yüzden aramızda çekişmeler, itiş kakışlar ve nefretler, birbirimizi düzme istekleri olacaktır.

Son olarak. Birçok insan maske takmaktan nefret ettiğini söyler, bunu yadırgayıp dürüst olmamakla suçlar. Oysa Pessoa'ya göre Maske, ruhun gerçekliğini açığa çıkarır. Neden kafanızı sallıyorsunuz, yüzünüzü ekşitiyorsunuz? Neden katılmıyorsun ki? Hiç kimse kim olduğunuzu bilmeden, duygularınıza ve hassas noktalarınıza dokunmadan sizi yaralayabilir, üzebilir ya da ağır bir tahribat bırakabilir ki? Neden sonra acı çekmiş bir kadın olarak erkeklere kin kusuyor ya da aldatılmış bir erkek olarak bütün kadınları ötekileştiriyorsunuz ki? Düzülmüş ve kendi hatalarının, aptallığının faturasını genele yaymak zorundasın? Olay tamamiyle burada başlayıp burada bitiyor.

Asla tam anlamıyla açık olma. Aksi halde can çekişen bir ceylan gibi maskara olursun. Unutma, insan doğadan daha tehlikelidir. Ve can çekişen bir ceylanın acısını sonlandırmak isteyen bir aslan gibi merhametli değildir, seni izlemek daha zevklidir.


Keyifli okumalar.

  
Eminkolnikov / 1000kitap

28 Ağu 2020

Güzel Irmak


 

Şiir ayın karanlık yüzüne vurmak, üçgenler, daireler, koniler çizmek, tarihsiz nesnelerin, * kulakla­rında adları yazılı çocukların yanı sıra yürümek, en derin sarıyı bulmak, onmaz bir gurbet duygusuyla yaşamak, engin ve lekesiz yolculuklar yapmak, deni­zin yorgun çağlarının fotoğrafını çekmek, solgun bir kasımpatıyla dolaşmak, sabahları sarı, akşamları nefti geçen Pera tramvaylarına asılmak, aşkı (o sulusepken) örgütlemek, orta ağırlıktaki bir ata 35 gr. çay biçmek, Cumhuriyet adlı buharlı gemilere bin­mek, Çin'de uyanmak, sıradan insanlar, puhular, mihaliki kuşlarıyla yarenlik etmek, ölüme (şiirin o kazıbilimine) gemici düğümleri atmak, yatağına uzan­mış çocuk İsa ile güzelim kirpikli Muhammet'le çölde bir aşağı bir yukarı dolaşmak, geleceği, (ve) ( sonsuzu içeri buyur etmek ( ve de ) senin ağzınla gidip gelmek için vardı..


Gecedir şiir. Kapalı odalarda görür işini. Kara kitaplar okur..

Bir çeşit dervişlik, keşişliktir şairlik. Yıllarca küçük bir yeraltı suyu gibi yaşayacaksın; bir gün yeryüzüne çıkma özlemini de hiç yitirmeyeceksin, bunu büyük bir alçakgönüllülükle kabul edeceksin; ve bir gün, bir gün ışığını gördüğünde de, bir kıyıya çekilip ordan bakmasını bileceksin. Bir çilehane adamıdır şair. Hayatı yoktur..


Bugün bazı şiirlere iyi, büyük diye kaftanlar biçiyorsak, bunda onların alçakgönüllü olmalarının büyük payı vardır. Bütün iyi şiirler gösterişsiz, alçak­gönüllü yapılara benzerler. Bilgiçlik taslamazlar, büyüklüklerini gizlerler sanki. Şaşılacak bir şey yoktur bunda. Nice yollar tepip gelmişlerdir, alçakgönüllülüğü bunun için elden bı­rakmazlar. — 'Gümüş yıldönümünde bulunamayacağım.' 


İlk dizededir (bu karanlıklar prensi) bütün iş; şiirin yapısını, yani içeriğini, biçimini—ki ikisi de ayrılmaz, ikiz kardeşlerdir —, boyunu boşunu o saptar, şiirin gizli tarihini o çizer. Dünyayı depolar sanki ilk dize: Bir yerlerde başını çıkarmış, kendi halindeki bir otu o görür, çocukların, anayasaların, işçilerin elinden o tutar; mutsuzluğun, karanlığın üstünü o çizer; aşka, ölüme kaftanları o biçer; (sırtın bana dönük, senin o güzelim gözlerine de okları o atar elbet) (sonra da) daha böyle nice şeyi gövdesinden (bu dizeler impara­torluğundan) sayfaya,* o 'çamur melekleri'nin (Voz-nesensky) beyaz kâğıtlarına (beyaz cinseldir) o dü­şürür**. Hem gök*** aşağılarda zaten yerinden oynamış, ağmıştır. 

(*) Şair sayfayı görür. 

(**) Bazen bir yaprak gürültüyle düşer ya. öyle. 

(***) Gök, usun geçici yokluğundan yararlanmasını bilir..


Roman Jacobson 'Şair-Ressamlann Sözsel Sana­tı' adlı bir yazısında (ki Blake, Gümrükçü Roıısseau, Klee'yi amaçlar), bu ressamların üç şiirini alıp, bunların ortaya koyduğu yapıyla, bu şiirlerle ilgil, resimlerinin yapılarının koşutluğu üstünde durur. Doğal bu. Resim gibi şiirde bir yapı sanatıdır. Her resim gibi, her şiirde bir omurga, bir çatı. omuriliği, sinirsel organlar koyar. Özsuyu bu kanal [ardan, onların yardımıyla akıtır. Her şiirde bu yap kolaylıkla görülür. Belki de bu resimdeki gibi açılı seçik olmayabilir, ama bu o şiirin böyle bir iskeleti, yapısı yoktur anlamına gelmez. Şiir morg odalarından çıkmaz. — Eskimolar yaşıyor mu? 


Şaşırtıcıdır şiir: Onmaz yolculuklar yapar; kuşla­ra, sokak adlarına, kuşatılmış aşka, suda boğulmuş kızlara, ölüme takar aklını; yalnızlığa, coğrafyaya, altın çocukluğa soyunur (ruhu Tasalya'ya doğru akıyordur); sık sık sevda çıkmazlarına girer, kendi halindeki üçgenleri, konileri ay artır;* ak favorili bir Yahudiye, solgun bir taverna çocuğuna güler; Sirke-ci'de çadır kurar; vebalılarla dolaşır; sürgün (o menfa) yolunu çeler; kimsesiz bir ateş böceğiyle konuşur; yoğurtçu, şekerci, eskici dükkânlarına uğrar; kasaba­larda bando yönetir; sevgilinin yüzünü sıyırıp geçer (İzmir'den geçiyordur); tarihin kapalı tavernalarında Aix'li ton balığı tüccarlarıyla deniz dibi haritalarına dipnotlar düşer (deniz dibi haritaları tarihin çıkmaz sokaklarıdır); 

(ve) suça atar kancasını!

Şiirin vakti yoktur. — Hoşça kal, hoş çakal, hoşça kal!

(18 Kasım 1918 - 28 Ağustos 2008)
 

size daha önce hiç, "eğer şiir okunacaksa evvela ilhan berk'ten başlanmalıdır..." demiş miydim; demediysem şimdi diyeyim ve bu sözüme şu iki mısrayı kanıt göstereyim:

"ağzımdan öp diyordum daha çok ağzımdan öp beni
insan yaşarken bilmez yaşadığını"

ben ki, aklımda çok fazla mısra tutamam -düşünün, kendi yazdıklarımı bile unutuyorum-, fakat bu iki mısrayı okuduğum o ilk günden beri unutmuş değilim; ne vakit böylesine dehşetli mutlu hissetsem kendimi, dakikasında berk'in bu iki mısrasını dudaklarımda çiğnemeye başlarım...

Nasıl bu duruma geldik Selim?

 


Nasıl bu duruma geldik Selim? Bir arada olmanın kaçınılmazlığından başka bir neden yok muydu bizi yaklaştıran? Aramızdaki boşluğu nasıl doldurmalıyım? Sen olmadan seni nasıl öğrenmeliyim? Belki de, bu kısa huzursuzluğu duyduğum için, dantelin kıvrımlarından gözümü bir türlü ayıramadığım için benimle övünürdün. Koca ayı, derdin, düşünür gibi bir halin var. 

Dikkat et midene dokunur sonra. Zarar yok; yaşasaydın da beni yerin dibine batırsaydın. Bin kere esir alsaydın beni, Selim! Öyle durma hiç konuşmadan.

Ağır bir söz söyle; utandır beni. Söyle, de ki: bin tane kitap okumak gerek. Geceleri de uykusuz kalınacak. Her gün durmadan koşulacak, akşama kadar; sonunda epsilon kadar küçük bir fayda temin edilecek. Bir epsilon, iki epsilon... razıyım. Esir Selim esir. British Museum’a gidilecek.

Marx gibi çalışılacak... istersen sakal da bırakırım. Kataloglar içinde kaybolacaksın Turgut, de. Bir dene bakalım. C/17760 8.P 158 6c CD lit Vic-ne. 1949 mus. o. 96. Hemen arar bulurdum. Hidrolik çalışmak gerekiyor, hem de ezberlemek yok; anlayarak, desen itiraz edersem o zaman söyle.

Batı ve Güney Anadolu Hitit, İyon ve Mikene medeniyeti kalıntılarını görmenin bir yararı olacak mesela. Arabayı alınca hemen toplarım çoluk çocuğu. Çoluk çocuk mu hayır, hayır Selim. Bir an için oldu o duraklama. Bir yolunu bulurum. Sen düşünme orasını. Selim, ne kuvvetliyim göreceksin. Ellerinin bütün gücüyle koltuğun kenarlarını sıkmakta olduğunu hissetti. Endişeli bir bakışla Müzeyyen Hanıma ve Burhan’a çevirdi gözlerini. Ona bakmadan, alçak sesle konuşuyorlardı. Hepimiz suçluyuz Selim. Alçak sesle konuşmalıyız. Fakat ben bir yolunu bulup yükselteceğim sesimi. Burhan ayağa kalktı, Turgut’a yaklaşarak elini uzattı. 

Turgut bu eli kuvvetle sıktı. “Ankara’ya gelirsem... sizi aramak... konuşur... bir mahzuru yoksa...” gibi sözler mırıldandı Burhan’a. Bir kâğıda birşeyler karalayıp verdi Burhan. Bakmadan cebine attı bilinçsiz bir hareketle. Müzeyyen Hanım oturma odasına döndüğü zaman, Turgut’u aynı yerde, ayakta buldu. Turgut, yavaş bir sesle sordu: “Odasına gidebilir miyim?” Selim’in annesi, Selim’den birşeyler taşıyan yüzünü yana çevirdi, gözyaşlarını göstermemek için. 

Turgut bir an durdu, onun omzuna dokunmak istedi; vazgeçti. Selim’in odasına yürüdü, Turgut, biraz içi burkularak girdi odaya. Bu oda benim için, göründüğü kadar sıkıcı değildi. Belki de sıkıcıydı; benim tanıdığım gibi değildi. Selim de, onu bütün canlılığıyla tanıdığım bir sırada kendini öldürdü. Bu odayı tanımıyorum herhalde; içinde ölen Selim’i bilmiyorum.

Odaya ve eşyaya ilk defa bakıyormuş gibi incelemeye başladı. Pencereyi tam kapatmayan ve güneşi biraz geçiren basma perdeler sıkı sıkı kapalıydı. Basmanın bazı yerleri solmuş bazı yerlerine de pencereden sızan yağmur suları, koyu çerçeveli büyük damgalar vurmuş. Pencerenin üstüne çıplak bir rayla tutturulan bu perde, hazin bir belge. Efendim? Bütün kötülük bu perdeden, bu raylardan geliyor. Yerde, asıl rengi anlaşılmayan bir halı ve bir iki kilim parçası. Yazık oldu. Müzeyyen Hanım oğlunun mürüvvetini göremedi. Odasını, gönlünce

süsleyemedi. Ya da bir kadın... kim bilir? Kitaplığının rafları toz içinde... masanın üstü de... Buraya hiç dokunulmamış. Demek beş yılda bitiremem, diyorsun. Sürekli okusam da. Bitireceğim Selim. Bütün dünyaya gücümüzü göstereceğim. Eğildi, yazı masasının gözlerini rasgele açarak içindekileri çıkarmaya koyuldu. Sonra, bütün kâğıtları kucakladı, hem yatak hem divan olarak kullanılan somyanın üstüne taşıdı ve kâğıtların yanına uzandı. Müzeyyen Hanımın yağlı boya manzaralı yastıklarından birine yaslanıp önündeki yığını karıştırmaya başladı. Yatak varken masada okumak da ne oluyor derdi “rahmetli”. Boğazına bir şey düğümlendiğini hissetti. Sen Müzeyyen Hanım değilsin. Merhum, arkasından ağlanmasını katiyen istemezdi. 

Hatta bana bir gün... 

ne yazık ki bir şey söylemedi. Yalnız bu konuda bana “dersimi” vermemişti. Acaba bu notları hemen okumaya başlasam mı?

Evde rahat olmayacak. Başını kapıya çevirerek: “Müsaade ederseniz, ben buraları biraz karıştırıyorum,” diye seslendi.

“Acaba gerçekten okumalı mıyım? Ona bir faydası dokunur mu?” Konuştuğunu farkederek sustu. Ne yapsan faydası var oğlum Turgut. Merak için başlasan bile. Bir yerden başlamak zorundasın. Ayağa kalktı. Bir sigara yaktı. Tekrar oturdu. Kalpsiz adam! Ölü yatağına oturmuş, sigara içiyorsun. Onun gizli yönlerini deşmeye hazırlanıyorsun. Onun iyiliği için. Kime iyilik? Bilmiyorum. Öyle söyleyiverdim işte.

Durmadan çalışacağıma söz vermiştim ya... Peki ne yapmalı? Evet ne yapmalı? Dur bakalım; Ne Yapmalı’yı arayalım önce. Hayır arama, kapıyı kapa ve çık. Olmaz, Selim bile gülerdi böyle bir korkaklığa. O halde sonuna kadar git. O ne demek? Yani hepsini oku mu demek? Biliyorsun ne demek olduğunu. Hayır bilmiyorum. Evet biliyorsun. Hayır bilmiyorum. Peki neden geceleri, evde homurdanarak dolaşıp duruyorsun? Neden, kendi kendine söyleniyorsun arasıra, “Hayır, olmaz, manasız,” diye. Bilmiyorum. Biliyorsun.

Benim durumumdaki adama yakışmaz da ondan. Gülünç olurum sonra. Otomobil işini yapan muhasebeci bir duysa...

beni kandırmaya çalışma. Sen duydun mu bir adamın “durup dururken”... Duydum, gazetede yazıyordu. Gazete dediniz de aklıma geldi: Nermin yemeğe bekler beni... müsaadenizle. 

 Espri yaparak kurtulamazsın; koltukta söz verdin.

Vazgeçiyorum; bütün insanlığın önünde eğilerek özür diliyorum: beni yanlışlıkla çıkardılar sahneye. Ben yoldan geçen... Bütün sorumluluk sende. Hayır değil. Benden paso; çocuk da daha altı yaşını doldurmadı biletçi amcası. Evet, çocuklar da bekliyor. Paramı geri istiyorum; yanlış filme gelmişim. Görüyorsun, benim gibi rezil bir insandan hayır gelmez. Ölü evinde oturmuş... Yataktan fırlayarak kalktı, pencerenin önüne gitti. Perdeyi aralayarak dışarı baktı: pis bir aralık! Hemen yanında birbirinin üstüne yığılmış evler. Az gökyüzü. Sen o kadar yıl oku, didin; mektebini bitir... sonra çöplük gibi bir yere bak. İnsan ruhu... Efendim? Hayır! Çıkıp gitmeliyim bu odadan. Gel bizde kal, dedim. Karın istemez, dedi. Karıyı boşver, dedim. Benim derdim başka, dedi. Bir gelseydi... Ben de fazla ısrar etmedim galiba.

Böyle olacağını... Efendim? Batsın efendin senin! Ne olur çıkıp gidelim buradan. Biraz anlayışlı ol. On bin peşin vereceğim bu günlerde, biraz dişimi sıkmam gerekiyor. Olmaz.

Bu işe tayin edildiniz. İstifası yoktur askerlik gibi. Bütün hayatımı ayaklarının altına seriyorum: incele beni! Çürüğe çıkarırsın biraz insaflıysan. Peki, Allah canımı alsın kötü niyetim yok. Peki, anladık; okuyacağız.

Söylenerek yatağa oturdu; kâğıtları telaşla divana yaydı: ne yapmalı, ne yapmalı? İşte burada Ne Yapmalı. Buldum.

işte. Buyur oku:


Oğuz Atay /Tutunamayanlar

25 Ağu 2020

otomatik portakal

 

 


"iyilik kişinin içinden gelir. kişi iyiliği seçebilmelidir. kişiye seçme hakkı tanınmazsa, o kişiliğini yitirir." 

"...gençlikte oldu olanlar.şimdi kardeşlerim, bu öyküyü bitirirken artık genç değilim , hem de hiç.alex artık büyüdü."

15 16 yaşlarında bir genç olan alex'in ağzından anlatılıyor otomatik portakal.

neredeyse tüm değerlerini kaybetmiş bir toplum düşünün: geceleri sokaklar acımasız çetelerin eline düşüyor öyle ki insanlar dövülüyor,genç kızlara tecavüz ediliyor, marketler yağmalanıyor,kitaplar yırtılıyor... işte böyle karanlık bir atmosferde alex de bir çete lideri. tüm bu saydığım şeyleri yapıyor ve daha kötüsü yaptıklarından hiçbir pişmanlık duymuyor. ana karakteri kötü olan bir kitap ama öyle karakter gelişimi geçirip de iyi olmuyor hiçbir zaman gerçekten kötü bir karakter alex ,ilginç değil mi? işte böyle bir ortamda hükümet, suçluları topluma kazandırma yolunda bir proje başlatıyor psikolojik bazı süreçlerin ardından bu "kötü"insanların iyiye yönelmelerini daha doğrusu iyiye "zorlanmalarını" sağlıyor. işte burada ayrışmalar başlıyor:bir insanın seçim özgürlüğü elinden alınabilir,iradesi bir hiç sayılabilir mı? yazar bu konu üzerinde çok durmuş şu satırlardan da aslında ne düşündüğünü öğrenebiliriz:"tanrı'nın istediği iyilik mi yoksa iyiliği seçebilme
şansına sahip olabilmek mi? kötülüğü seçen biri gerçekte iyiliğe zorlanan birinden daha mı geçerli
tanrı'nın gözünde?"

"iyilik kişinin içinden gelir. kişi iyiliği seçebilmelidir. kişiye seçme hakkı tanınmazsa, o kişiliğini yitirir." bir katil,bir tecavüzcü yaptıklarından pişmanlık duymuyorsa hangi ceza ona kafi gelebilir ki ? bu insanları topluma kazandırmanın ,en kısa zamanda tekrar yapacaklarını bile bile ,bir yolu olabilir mi?böyle bir durumda bu tür kişinin iyi ve kötü arasında seçim yapma şansını elinden almak daha mı doğrudur? kitabın ortalarında bu şekilde düşünerek yazara ters düşsem de kitabın sonlarında doğru olan bu muydu diye düşünmeye başladım. ınsanların seçim yapabilme özgürlükleri olmazsa makinelerden ne farkı olurdu? iyi ve kötü birbirinden nasıl ayrılırdı? ama bu bahsettiğimiz sıradan bir insan değildi ki diğer insanların özgürlüklerini kısıtlayan çevresine zarar veren biriydi. o zaman istisna yapılabilir miydi? peki bu insanın kötü olmasını sağlayan çevresel nedenler yok muydu ? onun bu hale gelmesine toplum sebep olmuş olabilir miydi?yine yazarın bu konuda ne düşündüğüne şu şekilde ulaşabiliriz "yetişkinlerin savaştığı, bombalar attığı, birbirini kesip doğradığı, acımasızlığın kol gezdiği bir dünyada gençlerin yurtsever, dine bağlı, uslu terbiyeli olmaları söz konusu değildir."işte bu şekilde çok ikileme düştüm kitabı okurken.toplumun bizzat kötü yaptığı birinin yine onun kurallarıyla iradesine el koyunca yeni bir kurban yaratmış olmuyor muyuz?


"modern çağın bir kurbanı..." tüm bunların dışında kitap gençlikten yetişkinliğe geçiş dönemini çok iyi anlatıyor.gençliği o kadar iyi özetlemiş ki :"ama gençlik, hayvanlar gibi davranmaktır. hayır,tam olarak hayvanlar gibi değil de, daha çok şu küçük oyuncaklar gibi davranmaktır. hani sokaklarda satarlar ya,içinde mekanizması, dışında da anahtarı olan küçük teneke adamlar vardır, anahtarını grr grr grr kurarsın, bırakırsın yürür gider ya kardeşlerim. ama düz çizgide gider ve tabii bir şeylere toslar, düz gider tos tos toslar, yaptığından vazgeçemez. işte genç olmak, bu küçük makineler gibi olmaktır." ve de karakterin büyümeye başladığını anladığı an var kitabın sonunda alex'in iyi biri olduğundan bahsedemeyiz sadece büyüyor :"...sonra vücudumun içinde koca bir boşluk hissettim ve kendime çok şaşırdım.ne olduğunu anladım kardeşlerim.büyüyorum."

"koltuk altında kitaplar taşıdığını görüyorum kardeşim, bu günlerde kitap okuyan birilerine rastlamak nadide bir zevk kardeşim."

"bugünlerde bütün insanların makinelere dönüştürüldüğünü ve aslında daha çok meyve gibi doğal bir şey olduğumuzu anlatıyordu..."

"toplumun onayladığı eylemlerin dışına çıkamıyorsun, yalnızca yapmakla görevli bir makinesin."

"bir akıl çağının kafirliği: doğruyu görür ve onaylar ama yanlışı yaparım."

"pencereyi açın da içeri temiz hava girsin, taze fikirler girsin, yeni bir hayat tarzı girsin."


iyilik dayatılmış bir insandan bazı açılardan daha üstün olabilir miydi?

kendinizi sorguladığınızı varsayalım; "kötü biriyim ben." der misin kendinize? bir iki hatamız olsa da genel olarak iyiyizdir, herkesin iyiliğini düşünür ona göre hareket ederiz. peki neden? bunca suç yaşanırken kimse kötü olduğunu kabul etmez? işte bu paragrafı okuduğumda ilk düşündüğüm şey bu oldu. cevap da çok uzakta değil yine aynı paragrafta, çünkü iyi olmaktan başka seçeneğimiz yokmuş gibi eğitiliyoruz hatta onu kişiliğimizin parçası haline getiriyoruz farketmeden. ama o kadar sinsiyiz ki yaptığımız "başkası için kötülük" olsa bile iyi olduğuna ikna ediyoruz vicdanımızı. kendi davranışlarımızda iyilik ile kötülüğün farkını ayırt edebilecek kadar körüz. dayatmayı başta kendimize yapıyoruz. üstün insan olmanın en temel zorluğu da bu belki de.




sonra acılarımın ve kusma isteğimin arasında,o cızırdayarak gürleyen müziğin kimin olduğunu farkettim,ludwig van'ındı,beşinci senfoni'nin son bölümüydü ve bunufark edince,manyak gibi ciyakladım.
"durun sizi aşağılık iğrenç ibneler.günah bu, evet,pis bağışlanmaz bir günah sizi piç kuruları!" hemen durmadılar çünkü daha bir iki dakika vardı...insanlar marizleniyorlardı ve kan içindeydiler,sonra yine idam mangaları gösterildi,sonra da bildiğimiz nazi bayrağıyla son yazısı çıktı.(...)
-günahtan kastın nedir ha?
-o dedim çok hasta bir şekilde ludwig'i öyle kullanmak.onun kimseye zararı dokunmadı beethoven müzik yaptı o kadar.(...)
müzik dedi doktor brodsky düşünceli filan bir edayla. "müzik seviyorsun demek.ben şahsen hiç anlamam .tek bildiğim faydalı bir duygu yükseltici olduğu.vay vay vay bu konuda fikrin nedir branom?"
"elden bir şey gelmez" dedi doktor branom .
"hapisteki şairin dediği gibi ,her insan sevdiği şeyi öldürür.ceza öğesi budur belki de.."

"ölçüsüz şiddete ve bütün o bok püsüre aldırmıyorum.onlara katlanabilirim.ama o müziği kullanmanız haksızlık.muhteşem ludwig van'ı ve g.f.handel'i ve diğerlerini dinleyince hastalanmam haksızlık.bütün bunlar,hepinizin kötü kalpli piç kuruları olduğunuzu gösteriyor ve sizi asla bağışlamaycağım ibneler"


yazarın sözüyle bitirelim yazımızı:“tüm hayvanların en zekisi, iyiliğin ne demek olduğunu bilen insanoğluna bir baskı yöntemi uygulayarak onu otomatik işleyen bir makine haline getirenlere kılıç kadar keskin olan kalemimle saldırmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum…

tavsiye: pavlov’u bir araştırın okumadan. klasik koşullanma nedir, pavlov ne yapmış iyi bir öğrenin.

Stanley Kubrick tarafından uyarlanan 1971 yapımı 137 dk.lık filmi de mevcuttur.

kitabın jargonuyla noktalamak gerekirse:
oku, oku, oku!
izle, izle, izle!
düşün, düşün, düşün!

23 Ağu 2020

Janis Joplin - Kozmic Blues


 boş zamanlarında güzel bir kafa ile canlı performanslar izlemeyi adet edinmiş birisi olarak az önce (şöyle ) bir performans izledim. abimiz ne kadar güzel söylemiş, ekrana çivilendim resmen. büyük alkışlar!

sonra aklıma janis'in (şu performansı ) geldi. ben ne zaman güzel bir performans izlesem aklıma bu geliyor zaten de neyse.

hissetmeyi öğrenip, iç yolculuğumda büyük yolculuklar yapabilmişssem, bunun oluşmasında pastadaki en büyük payı janis almıştır diye düşünüyorum. bir röportajında "şarkı söylerken ne düşünüyorsun?" diye sorarlar, "bir şey düşünmüyorum, sadece hissediyorum." der bu güzel kadın da. üstteki videosunu ilk izlediğim anda, bir insanın nasıl bu kadar hissederek şarkı söyleyebileceğini, kendisini çıkarttığı seslerle nasıl da bu kadar güzel ifade edebileceğini tahayyül bile edemezdim. modern zamanlarda her şeyi düşünerek yapmamız gerektiğinden dolayı hissetmeyi hepten unuttum sanırım diye düşündüm. hayatımdaki, düşünce yapımdaki kırılmalardan -burada kalp kırıklığından değil; bir dallanma, bir yol ayrımı, drastik bir karakter sapmasından bahsediyoruz- en sonuncusu ve harikasının başladığı dönem de bu kadını daha çok incelemeye ve dinlemeye başladığım dönemdir sanırım.

little girl blue dinliyorum ve bir yandan da janis joplin, elvis presley, otis redding gibi insanları artık kimsenin pek de takmadığını görüyorum. insanların en başta romantiklik ve naziklik olmak üzere, hiçbir değerlerine önem vermediğini izliyorum.

üzüldüğümde güzel müzikler dinliyorum, o iyi geliyor bak:)

lakin kozmıc blues başkadır.. 

Hayatın Pazarları ve Soyut Zehir



Pazar öğleden sonraları aylarına uzasaydı, ter dökmekten kurtulmuş, ilk lanetin ağırlığından sıyrılıp hafiflemiş olan insanlık nereye varırdı? 

Yaşanmaya değer bir tecrübe olurdu bu. Tek eğlencenin cinayet olacağı; sefahatın yürek temizliği, naranın melodi, sırıtmanın şefkat halinde görüneceği hayli muhtemel. Zamanın sınırsızlığı duygusu, her saniyeyi dayanılmaz bir azaba, darağacına çevirirdi. Şiirle dolu yüreklere şevksiz bir yamyamlık, bir sırtlan hüznü yerleşirdi; kasap ve cellatlar bitkin düşüp tükenir, kiliseler ve genelevler iç çekişlerle dolardı. Bir Pawr öğleden sonrasına dönüşmüş evren .. . sıkıntının tasviridir bu -evrenin de sonu ... Tarih'in üzerinde sallanan laneti kaldırın: O anda kendini iptal eder, tıpkı mutlak bir tatil içinde varoluşun kendi kurgusunu sergilemesi gibi. .. 

Gayret, hiçliğin içinde mitosları inşa eder ve sağlamlaştırır; bu temel sarhoşluk, "gerçekliğe" dair inancı kışkırtır ve ayakta tutar; oysa salt varoluşu seyre dalma, hareket ve nesnelerden bağımsız seyre dalma, ancak olmayan'ı özümler ... Uğraşsızlar uğraşlılardan daha çok şeyi kavrarlar ve daha derindirler: Ufuklarına sınır çeken hiçbir meşgale yoktur; sonsuz bir Pazar günü doğmuş olan onlar, seyrederler- ve kendilerini seyrederken seyrederler. Tembellik, fizyolojik bir kuşkuculuktur, tenin şüphesidir. Aylaklığa batmış bir dünyada bir tek uğraşsızlar katil olmazlardı. Fakat insanlığın bir parçası değildirler ve ter dökmeyi bilmediklerinden ötürü Hayat'ın ve Günah'ın sonuçlarına katlanmadan yaşarlar. Ne iyilik ne de kötülük yaptıkları için - insanlık sarasının seyircileri olan onlar- bilinci boğan çabalara, zamanın haftalarına burun kıvırırlar. Bazı öğleden sonraların sınırsız ölçüde uzamasından niye ürksünler ki?

 Kabalık ölçüsünde basit ve besbelli şeyleri savunmuş olmanın pişmanlığını duyarlar yalnızca. Bu durumda, hakikat içinde umarsızca saplanıp kalmak anlan, ötekileri taklit etmeye ve küçültücü bir biçimde meşgalelerin çekiciliğine kapılarak gönül eğlendirmeye sürükleyebilir. Cennetin mucizevi kalıntısı olan tembelliği bekleyen tehli­ke budur.

(Aşkın tek işlevi, bizi bir haftalığına -ve sonsuza dek- yaralayan ölçüsüz ve acımasız Pazar öğleden sonralarına dayanmamıza yardım etmesidir. Atadan kalma kasılmalann sürükleyiciliği olmasa. binlerce göz gerekirdi bize, saklı gözyaşlarımız için; ya da yenecek tırnaklar, kilometrelerce tırnak ... Artık akmayan bu zaman başka türlü nasıl öldürülür? Bu bitmez tükenmez Pazarlar'da var olma acısı kendini tümüyle gösterir. Bazen bir şey içinde kendimizi unutmayı başarırız; ama dünya içinde kendimizi nasıl unutabiliriz? Bu olanaksızlık o acının tanımıdır. Bu acının yakaladığı kimse hiçbir zaman iyileşmeyecektir, evren tamamıyla değişse bile. Değişmesi gereken yüreğidir, oysa yürek değişmez; onun gözünde, varolma'nın da tek bir anlamı vardır: Acısına gömülmek - gündelik bir nirvanaya varma talimi onu gerçeksizliğin algısına yüceltene dek ... )

Soyut Zehir

Bulanık dertlerimiz ve dağınık endişelerimiz bile fizyoloji içinde yozlaştıklarından, ters yönde bir yaklaşımla onları zekinın manevralarına indirgemek önemli bir şeydir. Ya Sıkıntı -dünyanın gereksizce tekrarlı algısı, sürenin iç karartıcı dalgalanması-, tümdengelimli bir ağıt mertebesine yükseltilir, ona eşsiz bir kısırlık eğilimi sunulursa?

 Ruhun üstünde bir düzene başvurulmadıkça, bu ruh tenin içinde kaybolur - ve fizyoloji, felsefi sersemleşmemizin son sözü haline gelir. Anlık zehirleri, zihinsel değişim değerleri bağlamına oturtmak; gözle görülür bozulmayı bir araç işlevine yükseltmek; ya da bütün duyguların ve ihsasın murdarlığını kurallarla örtmek: Zihin için gerekli olan bir zarafet arayışıdır bu; zihnin yanında ruh-o dokunaklı sırtlan- sadece derin ve tehlikelidir. Zihin kendi başına ancak yüzeysel olabilir; kavramsal olayların işaret ettikleri alanlarda yarattıkları sonuçları değil, yalnızca bu olayların sıradanlasışını dert eden bir tabiatı olduğu için ...

 Bizim hallerimiz zihni ancak değişik bağlamlara oturtulabildikleri ölçüde ilgilendirirler. Böylelikle melankoli bağrımızdan yayılır ve kozmik boşluğa kavuşur; fakat zihin, ancak duyuların kırılganlığına bağlayan şeyden arındığında benimser onu; yorumlar onu; melankoli inceltilir ve bakış açısı haline gelir: Kategorik melankoli. Teori, pusuda bekler ve zehirlerimizi ele geçirir; ve onları daha az zararlı kılar. Bu, yukarıdan aşağıya bir değer kaybıdır; saf başdönmelerine meraklı olan zihin, yoğunluklara düşman olduğu için ... 

Çürümenin Kitabı / E.M.Cioran

21 Ağu 2020

Geçer

 

  

Izdırabın sonu yok sanma, bu alem de geçer,
Ömr-i fani gibidir, gün de geçer, dem de geçer,
Gam karar eyliyemez hande-i hurrem de geçer,
Gece gündüz yok olur, an-ı dem adem de geçer,
Devr-i şadi de geçer, gussa-i matem de geçer,

Bu tecelli-i hayat aşk ile büktü belimi,
Çevrilir dest-i kaderle bu şu'unun fili mi,
Çağlıyan göz yaşı mı, yoksa ki hicran seli mi?
İnleyen saz-ı kazanın acaba bam teli mi?
Niyyet-i hilkatı bul aşk-ı cihan aradan,
Ney susar, mey dökülür, gulgule-i Cem de geçer,

İbret aldın, okudunsa şu yaman dünyadan,
Süremez hükmünü bunlar yaşadıkça bu küre
Nefsini kurtara gör masyad-ı mafihadan.
Önü yoktan, sonu boktan, bu kuru da'vadan
Utanır gayret-i gufranla cehennem de geçer.

Ne şeriat, ne tarikat, ne hakikat, ne türe,
Girmemiştir bu avalim, bu bedyi' gözüne.
Cahilin korku kokan defterini Tanrı düre!
Ma'rifet mahkemesinde verilen hükme göre,
Cennet iflas eder, efsane-i Adem de geçer.
Serseri Neyzen'in aşkınla kulak ver sözüne,
Cehlinin kudreti baktırmadı kendi özüne.
Pir olur saki-i gûl çehre bakılmaz yüzüne,
Hakk olur pir-i mugan, sohbet-i hemdem de geçer.


(ömr-i fani: ölümlü hayat) (dem: vakit) (ram: boyun eğen) (hande-i hurrem: sevinçli gülüş) (devr-i şadi: mutluluk devri) (gussa-i matem: matem kederi) (an-ı dem adem: insanın devri)(tecelli-i hayat: hayatın cilvesi) (hicran:ayrılık) (saz-ı kaza:kaderin sazı) (dest-i kader:kaderin eli) (şuun:olaylar) (gulgule-i cem: topluluğun velvelesi yada hz.süleyman'ın (Cem) sesi)(avalim: alemler, cihanlar), (bedyi:güzellikler) (Cehl:cehalet) (sakiy-i gül çehre: gül gibi yüzünü sunan) (pir: ihtiyar) (pir-i mugan: meyhaneci) (sohbet-i hemdem: dost muhabbeti)


Söz : Neyzen Tevfik
Müzik : M. Rasim Mutlu


19 Ağu 2020

yalnızgezer

 et je les ecoutais, assis

       au bord des routes

ces bon soirs de septembre

      ou je sentais des gouttes

de rosee â mon front

      comme un vin de vigueur

rimbaud


 


 

bir ağaç soyunur pencerelerimde

hangi yabancılığa kendimi atsam

alımlı bir kadın kurak gecelerimde

giysilerin kınından sıyrılmış yalın

tepeden tırnağa vücuduma tamam


yeşil sarıklı bir çınar eğer İstanbul'daysam

belki küçüksu'da belki büyükdere'de

ney ıslıklarıyla pırıltılı darmadağın

eğer paris'teysem şanlı bir atkestanesi

bolonya korusu'nun aydınlık gemisi

en kuytu limanında bir neuilly akşamının

İzmir'deysem eğer ya bürümcük bir karabiber

ya dikenli bir palmiye ağustos delisi

ayışığında ya da bir turunç ağacı

yıldız serpintileriyle sırılsıklam


kadınsa o bildiğiniz bıçak sırtı kadın

her şehirde güzellikler değiştirerek

bazen konyak kıvamındaki sarışın

bazen gerçek mi yalan mı anlayamam

yukardan kahkahasıyla neredeyse erkek

elinde isteklerin delimsirek kırbacı

bazen gergef işler mendelsohn sokağı'nda

parmak uçlarında rönesans nakışları

gizli çiçeklerle süsler karanlık kışları


vahşi bir takımyıldız yalnızlığın ağacı

bir uzay panayırı kurulmuş pencereme

yüzlerimi aranırım hiçbirini bulamam

ensemde düşten bozma kadınların kıskacı

erkekliğim azalır git git şairliğime

o kadar uğraşırım yalnızlığımdan çıkamam


 

16 Ağu 2020

"Varoluşmaktayım."

"ben kendimi kırk bir kalpten yonttum..." 



 ".....hayatları boyunca hayatlarına giren insanların çoğuna bir şekilde kötülük ettikleri için artık kendilerini bile sevemez hale gelenler iyilik ve tevazu şarkıları eşliğinde, cumbuldata cumbuldata, başkalarının sevgisinde vicdanlarını çitiledi, dili damağı kuruyan, ciğerleri börten hastalar kapılara bakıp su bekledi, mahkumlar ranzalarında kah o yana, kah bu yana döndü, aç yatan çocuklar rüyalarında yiyecekler, içecekler gördü, nöbetçi eczaneler arı kovanı gibi işledi, kalplerinin başköşesinde yıllarca ağırladıkları kişinin pis bir yalancı olduğunu anlayanlar kendi öngörüsüzlüklerine hayıflanıp birer sigara daha yaktı, kim bilir, o sırada belki görünmeyen yıldızlardan biri de eğilip yukarıdan dünyanın ahvaline baktı, sonra artık yavaş yavaş şafak söktü...."

 .... "anlamak için, kendimi yok ettim. anlamak, sevmeyi unutmaktır. leonardo da vinci:" insan bir şeye ancak anladıktan sonra nefret ya da sevgi duyabilir" demiş. bundan daha yanlış, aynı zamanda da daha mantıklı bir söz bilmiyorum" 

fernando pessoa- huzursuzluğun kitabı

 "insan canavardır!" diye bağırdı ve sopasını şiddetle taşlara vurdu. "büyük canavar! zatın bunu bilmiyor. bütün işlerin yolunda gitmiş, ama bir de bana sor. canavar, diyorum sana! ona kötülük mü ettin? senden çekinir ve titrer. iyilik mi yaptın? gözlerini oyar... aradaki uzaklığı koru patron! insanlara umut verme. hepimizin eşit olduğumuzu, hepimizin eşit haklara sahip bulunduğumuzu söyleme; çünkü hemen senin hakkını çiğner, elinden ekmeğini kapar, açlıktan gebermeye bırakırlar seni. ben senin iyiliğini isterim, aradaki uzaklığı koru patron!"

 zorba - nikos kazancakis 

 ”siz hangi gruptasınız? yıllar önce yaşadığı olumsuzlukları durmadan tekrarlayıp elindeki kartopunu kocaman bir çığa dönüştürerek içinde kaybolanlardan ve yanındakileri de sürükleyenlerden mi; yoksa kocaman bir kar kütlesini güneşin sıcaklığıyla eritip etrafına huzur verenlerden mi?”
....

 " .. peki, ya aşkın karşılığı olan hiç bir sözcük olmasaydı? o zaman aşk olmayacak mıydı yani? aşk duyulmayacak mıydı o zaman? aşk, sözden önce de vardı.. dünyayı sözcüklerle tutsak ettik. bu süreçte biz de, kendi sözcüklerimizin tutsağı olduk.." 

gündüz vassaf-cehenneme övgü

 vazgeçme mucizesi. öyle oldu her şeyi bırakınca her şeyin rengi kendine geldi.

 latife tekin

 "non ridere, non lugere, neque detestari, sed intelligere..." diyor spinoza, yani "gülme, ağlama, lanetleme, sadece anla..." malum, kaptan'sa, "olmayacak şey bir insanın bir insanı anlaması" der...

...


 "insanlar, bize zarar verdikleri için değil; yaptıkları haksızlıklarla ruhumuzun ışığını söndürüp içimizdeki kötülüğün başkaldırmasına sebep oldukları için korkunçlar." "biz kendimizi hür sanıyoruz. halbuki ellerimizde ihtiraslarımızın, kötü huylarımızın görünmez zincirleri vardır. bileklerimize görünmez kelepçeler takılmıştır." “hükümsüz sırları biriktire biriktire, anlamsızlığı tekeline ala ala, hayat ölümden fazla ürküntü verir. büyük meçhul odur. bunca boşluk ve anlaşılmazlık nereye varabilir?”

 emil michel cioran 

Kendine kendini hatırlatmak zorunda kalacak kadar uzak kaldığın zaman karşılacağın şeylerin tepkisini kim verecek ?
.....

 “hiçbir şey olumlayıcı değildi, “ruh cömertliği” lafı hiçbir şey açıklamıyordu, bir klişeydi, kötü bir şakaydı. seks aritmetiktir. bireysellik mesele değil artık. zeki olmak neye yarar ki? aklı tanımla. arzu anlamsız. zeka hiçbir şeyi iyi edemez. adalet öldü. korku, yakınmak, masumiyet, ilgi, suç, ziyan, başarısızlık, keder artık hiç kimsenin gerçekten hissetmediği şeyler, duygulardı. düşünmek yararsız, dünya anlamsız. kötülük dünyanın tek sürekliliği. tanrı yaşamıyor. aşka güvenilmez. yüzey, yüzey, yüzey, insanın anlam bulabildiği tek şey yüzey. benim gözümde uygarlık buydu, devasa ve tırtıklı bir bıçak ağzı gibi...”

 lars fr. h. svendsen - sıkıntı’nın felsefesi

 “yürüyüp geçeceksin, hep yürüyüp geçeceksin. ben öyle yaptım. hep yürüdüm. herkesin her şeyi anlamasını bekleyemezsin. sen yürüyüp gideceksin. anlayan anlayacak, anlamayan anlamayacak; dünyanın hepsine yetişemezsin ki!” 

murathan mungan

 "bir cesedi sırtlamış ufacık bir ruhsun sen.

 " çember. ilk çıkar çatışmasıyla başlayıp, zamanla insanlara "doğru-yanlış" kavramı ile şekil veren ve gerçeği görme yetisini kaybettiren karanlık. hücrelerine kadar koşullu anlamlar yüklene-gelmiş bireyin, hiç bir zaman kendine ait olmamış zihnindeki doğrular ve yanlışlar üzerinden, canının yakıldığını sanması. kusursuzluğunu unutan ruhun, zihin mahsulü bir hapishanede çıkış yolunu aramasıdır çember. "ara, bulacaksın. iste, verilecektir." yol, sorana gösterilir. herkes, kendi yangınını söndürebilme gücüyle dünyaya gelir. "sevmek" dışında, 
.....

.... insan arzu ettiği gibi davranabilir, ancak arzu ettiği gibi arzu edemez. benim gözümden dünya / albert einstein


 "bana neredeyse her şeyin vaat edilmesine ihtiyacım var çünkü çok uzun zaman güneşin gölgesinde yaşadım. ışık ve arılık istiyorum-ve güneş gibi bir ateş yürekte. kandırılayım ve hayal kırıklığına uğrayayım istiyorum; öyle ki üst üçgeni tamamlayayım ve sürekli uzaya uçup durmayayım istiyorum. bana söylediğin her şeye inanıyorum, fakat her şeyin farklı sonlanacağını da biliyorum. seni bir yıldız ve tuzak olarak, terazinin dengesini bozacak taş olarak, gözleri bağlı bir yargıç olarak, içine düşülecek bir delik olarak, yürünecek bir patika olarak, bir haç ve ok olarak kabulleniyorum.şimdiye kadar güneşin aksi yönünde seyahat ettim; bundan böyle iki yönde seyahat edeceğim, güneş ve ay yönünde. bundan böyle iki cinsiyet, iki yarım küre, iki gökyüzü kabulleneceğim; her şeyden iki adet. bundan böyle çift eklemli ve çift cinsiyetli olacağım.başıma gelen her şey iki kez gelecek. bu dünyanın nimetlerinden yararlanan bir konuğum bundan böyle ben. ne hizmet edeceğim ne de hizmet talep edeceğim. sonu kendimde arayacağım" 

oğlak dönencesi / henry miller


 sözgelimi, “ben aptallık derecesinde dürüst ve açık bir insanım” ya da “ben çok hassas biriyim ve dünyayla uzlaşamıyorum” veya “ben karşımdakinin yüreğindekini anlamakta becerikli biriyim” gibi şeyler çıkıyor ağızlarından. ancak ben “hassas” insanların başkalarını incittiklerini defalarca gördüm. “dürüst ve açık” insanların, istediklerini almak için işlerine geldiği gibi davrandıklarını gördüm. “karşısındakinin yüreğindekileri anlamakta becerikli” olan kişilerin hiç de içten olmayan övgülere kolayca kandıklarını gördüm. 

haruki murakami /sputnik sevgilim

Gözün güneşi görebilmesi için güneş gibi olması gerekir,buranın ötesi susulması gereken eşiktir.
Plotinos

 "edebiyat şunun için güzeldir; senden asırlar önce yaşamış biri, senin de içini kemiren, genellikle ifade edemediğin duyguları tarif etmiştir bir yerlerde. varlığından haberdar olmayan birinin, senin yerine sıkıntı çekmiş olduğunu görmek rahatlatır. anlarsın, yalnız değilsindir."

  

Tanışalım mı? artık sayın anlıyacak olan..