.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

6/28/2012

Parantez



Yağmur. Vahşi, ılık ve sevecen temmuz yağmuru. Kısa ömürlü... Bir çatı katı penceresinden gördüğüm göğün durgun, hüzünlü yüzü. Bulutlar alçalmış, kıştan kalan renklerle kuşatmış kenti. Soluk ışığın altında gün, bir tünelmişçesine uzadıkça uzuyor.
Kararsızlık içinde bekliyorum. Pencerenin önünde, her zamanki yerimde, yerlisi olduğum ülkede... Dışarının seslerinden çok, kendi iç sessizliğimi dinleyerek... Uçsuz bucaksız gökyüzü sedef beyazı, inci beyazı, gözyaşı beyazı. Yarı kapalı gözlerle düş kurmaya devam ediyor. Sanki aynı yağmur her yazı sabahında geri gelen... Bana da aynı pencerede durmak, beklemek, aynı sessizliği dinlemek kalıyor. Aynı çıkmaz sokaklarını adımlamak belleğin. Pazar yeri bile sessizleşmiş bugün, bir çocuğun sesi ‘soğuk su’ diye bağırıyor iki—üç kez, çabucak vazgeçiyor. Kuşlar sevinçle, durmamacasına şakıyor. Mezarların arasından ihtiyar bir adam bastonuna dayanarak ağır ağır iniyor, bir zamanlar bir derenin aktığı vadiye doğru...
Her zamanki yerimde, yerlisi olduğum ülkedeyim işte, aynı göğün, aynı yağmurun, aynı çatının altında duruyor, kulak kabartıyorum. Daha önce duyamadığım seslerine uzaklardaki bir kentin. Seslerin, umutların, çağrıların, işaretlerin peşinde... Sanki bomboş odalara açılan bir koridorda bekliyorum. Tanıdık görüntüler, aşınmış duygular, didik didik edilmiş anılar, iliğine kemiğine dek emilmiş yaşantılar arasında... Gizlice bir köşeye ayırdığım cümlelerim, vedalarım, yaslarım arasında... Sözcük sözcük koparmayı bekliyorum bir hikâyeyi bu uğultudan. Oysa içimdekilerin hiçbiri öne çıkmak istemiyor bugün. ‘Ben’ demek, sınırları belirgin bir çember çizmek, bir cümleyi tamamlamak, bir yazgıyı üstlenmek istemiyor. Sözcüklerle kesişen bir hikâyesi olsun istemiyor.
(Hani bazen insanın içi söylemek istedikleriyle dolar taşar. Bir boş bulunsa, günler boyu konuşacaktır, daldan dala atlayarak, sızlanarak, kızarak, kendi kendine gülerek... Bir sabuklama mı, ani, keskin bir aydınlanma mı, gecikmiş bir yanıt, sürekli ertelenmiş bir diyalog mu, çıkaramazsınız. Oysa yazmaya koyulduğunda, bilincinin daralıp kuruduğunu, tekrarlardan öteye geçemediğini, fiillerine birer zaman, cümlelerine birer özne verecek kararlılıktan yoksun olduğunu görür. Sanki kendi kendine fısıldayacağı, düşlerinde bile fısıldayacağı tek bir gerçeği kalmamıştır.)
Ölümler, cinayetler, kayıplar... Belki bazı şeyler, kendilerinden başka bir şeyle anlatılamazlar. Onları sözcüklere dökmek tarihin bir parçası yapmaktır, o kadar. Bu da geçerli bir neden, yazmak için, kendi kişisel tarihinin bir parçası yapma çabası bile yeterince anlamlı. Ama işte, insan ‘anlatmaya’ soyununca... Çırılçıplak, derisi yüzülmüş halde kalıyor sözcüklerin çölünde.
(Bir başka pazar gününü, bir başka şehirde, bir başka yağmurun altında çok ağladığım bir pazar gününü anlatmak... Sürgünü, kayıpları, Maraş’ı... Bazen insan yeterince duyarlı olmadığından değil, yeterince gaddar olamadığından anlatamıyor. Tam ve doğru mesafeyi ayarlayamadığından... Başkasının kanında yürüyüp gidemiyor.)
Açık pencerenin önünde bekliyorum, belirsiz sınırında söylenenle söylenmeyenin, geçmişle şimdinin, ben’le ötekinin... Ansızın kabaran korkularım, telve telve olmuş, acılaşmış duygularım, kül kokan parmaklarımla, bir sözcük dileniyorum suskunluğundan dünyanın. Bulutlar kapanıyor, kuşlar çatılara, saçaklara, pencerelere sığınıyor.
Oda yağmur sesiyle doluyor.
(Çok sevdiğim biri vardı, kuşlar konuşurdu onula. Şu sırılsıklam, üşümüş iki kumruya sorsam: Nerede şimdi? Biri ‘kuyruğumda’, öteki ‘boğazımda’ diye yanıtlar mı? Sonra biri öteki, ikisi de hiçbiri olur mu? Söyleyin bana, mezarı nerede?’diye sorsam... Kanatlarımda, kanatlarımda...)

12 / 07 / 2010

Ressam Olmak



Güneşte çimenlere uzanmışsınız. Üstünüzde bir kayın ağacı. Hafif bir rüzgâr ince dalları sallıyor, yaprakları kıpırdatıyor. Uzaktan yaprakların bu sabit hareketi, ağacın yeşil fonunun önünde yeşil bir kar yağıyormuş hissini veriyor, tıpkı bir zamanlar gri sinema perdesi önünde gümüşi bir kar yağıyormuş hissine kapıldığımız gibi.
Yarı kapalı gözlerle yukarı bakıyorsunuz. Yarı kapalı çünkü dikkatle bakıyorsunuz. Bir dal diğerlerinden daha uzun. Üzerindeki yaprakları saymak olanaksız. Bu yaprakların hem arasında hem çevresinde gördüğünüz mavi gökyüzü, kelimelerin harflerinin arasından görünen kâğıdın beyazlığına benziyor. Gök fonunun önünde gördüğünüz yaprakların dağılımı hiç de gelişigüzele benzemiyor. Acaba bu yaprakların sıralanışı bir kitaptaki harflerin ve kelimelerin sıralanışı gibi açıklanabilir mi diye düşündüğünüzü fark ediyorsunuz. Sonra tıpkı iyi bir öğretmen gibi, karışık kafanızı yönlendiren bir imge keşfediyorsunuz. Her şey –diyorsunuz kendi kendinize– varolabilmek için bir hedefi tam ortasından vurmalı; on ikiyi ıskalayan hiçbir şey varolamıyor. Ama öğretmen sınıftan çıktıktan sonra, sözleri genellikle hayal kırıklığı yaratır. O yüzden orada öylece kalıp, başınızın üstündeki dalın nasıl olup da tüm baharı temsil edebileceğini anlamaya çalışıyorsunuz... Böyle düşünerek filozof olabilirsiniz, ama ressam olabileceğinizi sanmıyorum.

Uzanmışsınız, başınızın altında dikkatle katlanmış bir ceket var. Ağacın boyunun en az yirmi metre olduğunu hesaplıyorsunuz. Hiç tomurcuk var mı? Başınızı uzatıp bakınıyorsunuz. Hiç kalmamış. Mevsim sizin oralara göre bir on beş gün daha ileri olmalı. Daha alçak bir bölge, hem yüksek yaylalar tarafından da korunuyor. Dikkat çekmeyen çiçekleri görebilir miyim diye bakıyorsunuz sonra. Dal çok yüksekte, ışık da çok parlak. Kıtlıklar sırasında insanların kayın meyvesi yediğini hatırlıyorsunuz. Ne de olsa kayın kestane ile aynı aileden; domuzlar da sonbaharları kayın ormanına girer. Ama domuzlar ne olsa yer zaten. Gözleriniz dal boyunca ilerliyor. Dalın şekli bir atın arka bacağının yandan görünüşüne benziyor. Uykunuz geliyor, ama başınızı kaldırıp bu dalın üzerinden bir ip attığınızı hayal ediyorsunuz. Artık düşünmüyorsunuz, dalıyorsunuz, gözleriniz neredeyse kapalı. Ama avuçlarınız ve diz altlarınız, çocukken tırmandığınız böyle eğri büğrü dalların anısıyla geriliyor. Ağacın parçalarına şu ya da bu yolla hükmedebilirsiniz... Ama resim yaparak değil.
Tembel tembel, arada bir gözlerinizi kapatıyorsunuz. Yaprakların oluşturduğu şekil, sönüp gitmeden önce, bir an için retinanıza nakşedilmiş halde kalıyor, ama kıpkırmızı, koyu rododendron renginde. Gözlerinizi tekrar açtığınızda ise ışık o kadar parlak ki, dalga dalga üzerinize geldiği hissine kapılıyorsunuz; çimenlerin üzerinde ne kadar küçük bir ada olduğunuzu hatırlıyorsunuz. Etrafınızda oynayan çocukların farkındasınız, ve izleyemeyeceğiniz kadar hızlı –ama sonradan hatırlayacağınız– bir çağrışımla, bir ağaçta ne kadar çok kuşun saklanabileceğini düşünüyorsunuz. Alacakaranlıkta bir insan yaklaştığında bir tek ağaçtan kırk elli sığırcık havalanıp gökyüzünde bir tur daha atarlar; ansızın açılıp sonra tekrar kapanan bir yelpazenin üzerindeki kuş resimleri gibi. Ağaç hayal edilmiş ve hatırlanan olaylarla doludur. Ama sizin için ağaç, her şeyin ötesinde, zaman içinde varolur; büyüklüğü, yeşilliği, onu eken adamın ve aynı derecede onun kesilmesini emreden adamın akıl yürütmeleri, hepsi size bu gerçeği hatırlatıyor. Ansızın gökyüzünün maviliğinin tekdüze olmadığını fark ediyorsunuz. Orada, ağacın üstünde daha uçuk mavi bir şerit var, üst kısmında farklı yönlere çatallanıyor. Aslında o da bir ağaç gibi diyorsunuz kendi kendinize. Sonra onun bir aslan kafasına dönüşmesini izliyorsunuz. Gözlerinizi kullanıyorsunuz; bir şair gibi belki, ama bir ressam gibi değil.

Orada yatıyorsunuz. Çimenin kokusunu alıyorsunuz. Güneşin sıcaklığının her zamankinden çok farkındasınız. Dünyanın yüzeyine yayılmış olduğunuz ve dünyanın eğimini vücudunuzda hissedebildiğiniz duygusuna kapılıyorsunuz. Ağaca ait hiçbir şey sizi şaşırtmıyor. Bir oyuncunun seyircilere bakması gibi bakıyorsunuz ona. Ya oyun? Kolunuz bir başkasının beline sarılı; bir el saçlarınızı okşuyor. Herhangi biri olabilirsiniz, ama o an ağacı bir sevgilinin göreceği gibi görüyorsunuz. Ağaç ikiniz için de bir yeri gösteren bir X işareti.
Bakmıyorsunuz. İlle de gözlerinizi kullanacaksanız, yatıyor olmanın anlamı ne? Yarım kulakla rüzgârı dinliyorsunuz. Yaprakların sesi karıştırılan kum sesine benziyor. Uyandığınızda yorgun gözlerle yukarı bakıyorsunuz. Beyaz ve toprakla karışmış yeşil, mavi, yeşil görüyorsunuz. Yeşil, mavideki tüm sarı izlerini silmiş. Bu kesin. Başka her şey karışık. Fazla yoğunlaşmadan, sanki ellerinizi kullanıyormuş gibi, gördüklerinizi ayıklıyorsunuz. Hangi sapı hangisinin yanına koyacağını kesinlikle bilen bir çiçekçi gibi, yeşillik kümelerini birbirinden ayırmayı, her birini kendi dalına, uzay içindeki kendi yerine yerleştirmeyi öğreniyorsunuz. Dalların açılarını sınıyorsunuz, bir matematikçi gibi değil, bir terzi gibi. O ağacı küçültmek, elle tutulur bir boya ve basitliğe indirgemek için elinizden geleni yapıyorsunuz. Tekrar gözlerinizi kapatıyorsunuz. Ama bu kez yoğunlaşıyorsunuz. Kendi resminizi düşünüyorsunuz. Böyle bir ağacı içerebilmek için kendini nasıl değiştirip adapte edebilir? Böyle bir ağacı nasıl yerli yerine oturtabilir? Giderek ağacın resminizde nasıl belireceğini hayal edebiliyorsunuz. Ancak resim henüz, parmaklarınızla yaptığınız, kilisenin çan kulesiyle rahibi simgeleyen bir işaretten fazla bir şey değil. Ama siz ormancı değilsiniz ki? Ağaçları taşıyıp deviremezsiniz. Tohumlarını alıp toprağınıza da ekemezsiniz. Gözlerinizi açıp gerçek ağaca baktığınızda, onu hayal ettiğiniz resmedilmiş ağaca benzetmek için elinizden geleni yapıyorsunuz. Ama başaramıyorsunuz. Ağaç orada öylece göğe yükseliyor. Onu tekrar küçültüyorsunuz. Gözlerinizi tekrar kapatın. Resminize ait olan ağacı uyarlayın. Gözlerinizi açıp kontrol edin. Daha yakın, ama kayın hâlâ tepenizde dikilmiş titreşiyor. Tekrar ve tekrar. Böylece hava kararana kadar yatabilir... ve ressam olabilirsiniz.

   
John Berger / Görünüre Dair Küçük Bir Teoriye Doğru Adımlar

6/17/2012

Ben afyonumu, kendi ruhumda buluyorum.



okuyarak, düşlere dalarak, yazmayı düşünerek, düşüncelerin kaprisli rüzgarına göre akan, tutkulardan arınmış, kültürlü bir hayat sürsem, sıkıntının kıyılarında dolaşacak kadar yavaş, sıkıntıya hiç düşmeyecek kadar iyi kurulmuş bir hayat. heyecanlardan ve düşüncelerden uzak o hayatı, heyecanların düşüncesiyle ve düşüncelerin heyecanıyla yaşasam. çiçeklerle çevrili, karanlık bir göl gibi güneşin altına uzansam, altın rengine boyansam. gölgelerin içindeyken, bireyciliğin yaşamdan hiç ama hiçbir şey beklememek anlamına gelen soyluluğuna erişsem. dünyalar dönüp dururken, çiçeklerden bir toz bulutu gibi olsam, bilinmedik bir rüzgarın gün biterken havalandırdığı, alacakaranlığın uyuşukluğunun rasgele yere bıraktığı, daha geniş şekillerin içinde seçilmez bir bulut. ve bunu sevinmeden ve üzülmeden, ama güneşin parlaklığından, yıldızların uzaklığından çıkardığım, kesin bir bilgiyle yapsam. bunların dışında hiçbir şey olmasam, hiçbir şeye sahip olmasam, hiçbir şey istemesem..


yola çıkmak! yitirmek ülkeleri

yola çıkmak! yitirmek ülkeleri!
bir başkası olmak süresiz,
yalnız görmek için yaşamaktır
köksüz bir ruhu olmak!

kimseye ait olmamak, kendime bile!
durmadan gitmek, sonu olmayan
bir yokluğun peşinde
ve ona ulaşma isteği içinde!

böyle yola çıkmaktır yolculuk.
ama ben açık bir yol düşünden öte,
bir şeye gerek duymuyorum yolculuğumda.
gerisi sadece gök ve toprak.


sahi gerçek olan sen miydin yoksa yarattığın o düş dostların mı? hanginiz aynanın bu tarafındaydınız? sanırım yaşarken sen onların gerçek dünyaya hapsolmuş bir hayaleti, cansız ve renksiz bir suretiyken öldükten sonra onlar senin hayaletin oldu. her biri hayatının bir dönemini ya da ruhunun bir parçasını simgeliyorken hiçbirinin -hatta senin bile- bir bütün olarak seni anlatamaması ne acı.
kimsin sen?

İşte başladım. başladım işte, diyorum. devam! nasıl?



“Sonunda, ben de babamın yaşına vardım.
Şimdi, onun, niçin insanlardan çok kuşlarla ilgilendiğini anlar gibiyim.” (Adlar-sf:37)

Hangi gün babamızın yaşına varırız? Hangi gün babamızı yakalarız? Yaşlanınca mı? Yoksa babam gibi düşünmeye başlayınca mı? Ne zaman öyle düşünürüz? Düşündüğümüzü hissederiz?

“Sonumsu
Saatine bakmayı unutma, dedim.
Ama bunun ne gibi bir yararı olabilir ki, dedi son soluğunu verirken.” Sf:25

Zaman çok kez anlamsızlaşır!

“Unutmayın ki yalnız kurbanlar yalan söylemez” (Masum-sf:31)

“Susuzluk
Bir kaynağın başında durmuş,
Buralarda içecek bir şey yok mu? diye bağırıp duruyordu.
Ona kaynağı gösterdim.
Bu benim susuzluğumu gidermez, dedi.” Sf:62

“Işık
Koridorun ucundaki ışığı görüyor musun?
Tabii görüyorum.
Öyleyse niçin yazmıyorsun? Sf:73

“Kaf
Bir gece, Berlin sokaklarında dolaşırken,
Kafka’yı gördüm.
O da seni gördü mü?
Evet.
Ne dedi?
Saçma bir soru sordu: Siz de mi oraya gidiyorsunuz? Dedi.
Evet, dedim.
O ne dedi?
Öyleyse birlikte yürüyemeyiz.” Sf:76

Ama sen hemen aydınlığa çevir isteğini Ve bütün bunları hatırla.



“Hiç kalkmayan gemileri beklemekten usanıp” sf:11

“Herkes kendi ölümünü kazanır, başkasının olmayan
 Ve yaşamdır bu oyun.” Sf:12

“Ruha gelince,
 Tanıyacaksa kendini,
 Bir başka ruhun
 Derinlerine bakması gerek” sf:36

“Nedir aradığı ruhlarımızın, yolculuklara çıkıp
 Yıpranmış gemilerin bordalarında, karışıp kalabalığına
 Yüzleri soluk kadınların, ağlayan çocukların,
 Ne uçan balıklarla, ne de direklerin yöneldiği yıldızlarla avunup;
 Eskiyip cızırdayarak gramofon plaklarıyla,
 İsteksizce katılıp boşuna yolculuklara,
 Kırık dökük düşünceler mırıldanarak anlaşılmaz dillerden?

 Nedir aradığı ruhlarımızın, yolculuklara çıkıp
 Çürüyen teknelerde
 Bir limandan öbürüne?

 Kaldırarak taş yıkıntılarını, soluyarak
 Çamların serinliğini her gün biraz daha güçlükle,

 Yüzerek bir gün bu denizin sularında,
 Bir gün bir başka denizin,
 Dokunmasız,
 İnsansız,
 Artık ne bizim, ne sizin olan bu ülkede.
 Biliyorduk ki adalar güzeldi
 Buralarda bir yerde, arayıp durduğumuz,
 Belki biraz aşağıda, ya da biraz yukarda,
 Belki de çok yakınlarda.” Sf:42

“Gözlerin güzelleşirdi bakıyorlarsa” sf:47

“Bize, uykudan önce, dinginliği bağışla.” Sf:49

“Rüzgar ne denli esse bizi serinletmiyor
 Ve servilerin dibinde büyümüyor gölge
 Dağlara uzanıyor yamaçlar boyunca hep.

 Taşıyoruz omuzlarımızda ağırlıklarını
 Nasıl öleceklerini artık bilmeyen dostlarımızın.” Sf:53

“Unuttuk kendimizi ve yaşam
 Pek öyle kolay yok edilemez, dedik;
 Ölümün bilinmedik yolları
 Kendine özgü bir doğruluğu vardır.” Sf:55

“Bu taşlar, alın yazım.” sf:63

“Biliyorum bilmediklerini ,
 Oysa katilden kurbana
 Kurbandan cezaya
 Cezadan da yeni bir cinayete giden yolu
 Kaç kezdir izleyen ben.” Sf:63

“Taştan, uykudan gelen sesler.” Sf:64

“Artık sessizlik bile senin değil
 Değirmen taşlarının dönmez olduğu bu yerde.” Sf:64

“KAÇIŞ
 Bundan başka bir şey değildi aşkımız:
 Gider, dönerdi gene ve bize
 Gözleri kapalı, uzak, çok uzak
 Mermerleşmiş bir gülümseme getirirdi
 Yitik sabahın otunda
 Garip bir deniz kabuğu
 Ruhumuzun inatla açıklamaya çalıştığı.

 Bundan başka bir şey değildi aşkımız:
 Sessizce yoklardı çevremizde ne varsa,
 Açıklamak için ölmek istemeyişimizi
 Bunca coşkuyla.
 Ve tutunduysak başkalarının bellerine,
 Vargücümüzle sarıldıysak boyunlarına,
 Soluğumuz karıştıysa
 Bir başkasının soluğuna,
 Ve yumduysak gözlerimizi, bundan başka
     Bir şey değildi:
 Bu derin acıydı yalnız, tutunabileceğimiz,
 Kaçışımızda.” Sf:67
“Hauki 4
 Ölü dostlarımızın
 Sesi mi bu
 Yoksa gramofon mu?” sf:68

“Hauki 8
 Gece, rüzgar
 Yayılıp dalgalanıyor
 Ayrılık.” Sf:69

“Hauki 10
 Ölü bir kelebeği
 Kaldırıyorum şimdi
 Süssüz, boyasız.” Sf:70

“Hauki 16
 Yazıyorsun:
 Mürekkep azalıyor,
Deniz yükseliyor.” Sf:71

“BİR AĞAÇ DALI GİBİ
 Bir ağaç dalı gibi çiçek açmayı, meyve vermeyi,
 Donda bir kaval olmayı düşleyen bu beden-
 Gelip hırpalasın diye ezgileriyle zaman
 Uğuldayan bir arı kovanına soktu onu imgelem.” Sf:72

“Başka düşlerim yoktu çocukluğumda
 Kendi gövdemi işte böyle tanıdım.” Sf:76

“Bize, yeneceksiniz, dediler; boyun eğdiğinizde.
 Sevdik ve küllerle karşılaştık.
 Boyun eğdik ve küllerle karşılaştık.
 Bize, yeneceksiniz, dediler, sevdiğinizde.
 Bize, yeneceksiniz, dediler hayatınızdan vazgeçtiğinizde…
 Vazgeçtik hayatımızdan ve küllerde karşılaştık…” sf:81

“O yaz,
 Koparıp gölgelerini servilerin
 Uzaklara gittin.” Sf:87

“ARTIK ARAMA DENİZİ
 Artık arama denizi ve kayıkları iten
          Dalgaların postunu
 Bu göğün altında balık olan biziz,
         Ağaçlar denizin yosunu.” Sf:89

“Alev alevi diriltir
 Zamanın damla damla akışı gibi değil,
 Bir şimşek gibi birden bire,
 Birleşmesi gibi bir özlemin başka bir özlemle” sf:117
“Koynuma girmek isteyen var içinizde,
 Gelsin-
 Ben deniz değil miyim?” sf:120

“ÜÇ GİZLİ ŞİİR 4
 Deniz… Deniz nasıl bu hale gelmiş?
 Yıllarca dağlarda dolaştım,
 Gözlerimi kamaştırdı ateşböcekleri.
 Birinin demirlemesini bekliyorum
 Şimdi bu kıyıda-
 Bir tekne parçasını, bir salı.

 Ama deniz kokuşur mu hiç?
 Bir zamanlar bir yunus yırtmıştı denizi
 Sonra başka bir kez
 Bir martının kanadı.
 Oysa ne tatlıydı çocukken
 Dalıp yüzdüğüm dalgalar,
 Sonra delikanlılığımda
 Değişik biçimli çakıllar,
 Uyumlu sesler ararken
 Benimle konuşmuştu Kocamış Denizci:
“senin ülkenim ben;
 Ne olmamı istersen o olurum
 Şu anda kimse olmasam bile.” “ sf:121

“Hiçbir şeyin hiçbir tanığı kalmamış artık.” Sf:122

“ÜÇ GİZLİ ŞİİR 7
  Oysa orada, o öbür kıyıda
 Karanlık bakışı altında mağaranın
 Gözlerinde güneşler, omuzlarında kuşlar
 Oradaydın, acısını çekiyordun
 Aşkın, o öbür çilenin
 Varlığın, o öbür şafağın
 Dirilişin, o öbür doğuşun;
 Oysa sen, orada yeniden yaratılıyordun
 Zamanın sonsuz uzanışında
 Sakız gibi, sarkıtlar ve dikitler gibi
 Her an.” Sf:124

“ÜÇ GİZLİ ŞİİR 8
  Ne idiysen onu yansıtan
  Amansız bir ayna şu beyaz kağıt.
  Senin sesinle konuşur beyaz kağıt
  Senin gerçek sesinle
  Beğendiğiyle değil;
  Senin eserindir, boşuna
 Harcadığın bu hayat.
 Yeniden elde edebilirsin belki
 Seni başladığın yere
 Fırlatan bu kayıtsız nesneye
 Tutunabilirsen eğer.

 Bunca yer gezdin; aylar, güneşler gördün
 Ölülere, dirilere dokundun
 Acısını duydun bir delikanlının
 İnlemesini bir kadının
 Kinini büyümemiş bir çocuğun?
 Ama bir hiç olacak bütün bu duydukların
 Sen bu boşluğa güvenmedikçe.
 Yitirdiğini sandığın şeyleri bulacaksın
  Belki orada:
 Gençliğin filizlenişini, yaşlılığın çöküşünü.

 Hayatın ne verdiysen odur
 Bu boşluk ne verdiysen odur
 Bu beyaz kağıt.” Sf:132

6/13/2012

Sessiz Sinema

 

Kimbilir kim hatırladı piyanoyu
içimizden: Bıkmıştık sinemadaki
sessizlikten. Biraz buruk, çokca
esrik, kendimizden koparak yattık
sonra o gece. Buraya ondan mı
gelmiştik: Uyandık erkenden,
yeniden seslendirdiğimiz filimde:
Yabancıydık şimdi giyindiğimiz
kişiye, tıpkı gelmeden önce.

6/11/2012

kesik esin/tiler



Koparılmayan leylak
esintili.

Gözümde
devrik güneşin
yansılı pırıltısı.

Kulağımda
rüzgarın uğultusu
kesintili —

toprak ve taş.


Neden
geçer
zaman?

Rüzgar dinse
güneş dursa
leylak sussa —

toprak ve taş?

Sen?

Din.
   Dur....

Umarım Takip Edebiliyorsunuzdur



–Herkes is is is istediğini yapar.
–Yaa yap yap yapar istediğini.
–Biliyorsun bazan oturur öyle düşünürüm.
–Öyleyse funky sesi duyalım.
–BİR DAHA UMARSIZ YAŞAMALAR YOK
BİR DAHA UMARSIZ YAŞAMALAR YOK
–Peki ya akademi, akademik ses ne diyor?
–Akademik sesi funk'la, sars, çıkart at
–Umarım sizi takip edebiliyorumdur.
–Umarım. Biz diyoruz ki lavanta çiçeği bir gökyüzü altında,
turuncu/türkuaz çizgili toprakların üstünde beyaz kır çiçekleri
yağmurunda yani Pİ RİNÇ, PİRİ NÇ tarlalarında
pantolonlarımızın paçalarını sıvamış girerken tam suya, ilerde
kırmızı kayalıkların üstüne tünemiş KALBİNİ YEŞİL
YAPRAKLARIN ARASINDAN ÇIKARAN ADAMIN farkına
vardığımızda çok çok geç kalınmamakla birlikte belli bir eziklik
duygusuyla hareket edip her bir yöne rastgele dağıldığımızda
sanki o bütün gece (sabaha kadar konuşulduğu için)
uyumamışların gündoğumunu izlemek ve günün ilk çaylarıyla
bir ay çöreğini paylaşmak üzere deniz kıyısında bir kahveye
girişimizi, sandalyelerin yerlerini hafifçe değiştirdikten sonra
sanki birden serin/serin bir yeşilliğin denizin ortasından
çıktığını görüp ama onu ele geçirmekte yavaş davrandığımız
için onun gökyüzüne sürekli form değiştiren bir bulut gibi
yükselişini acıyla izlediğimizde ki şimdi bunları düşünürken
ağzımda geveleyip durduğum çam sakızını duvara
yapıştırdığımda kendisine miras olarak bir ecza dolabının
kaldığı hafif dişlek ve hatta dörtgöz kızıl saçlı bir çocuğa
Orient'in ilk astronotlarının adı sorulduğunda:
'Piri Reis ya da al-Battani' gibi muallakta kalan bir
cevap verildiğinde… Tüm cevap beklentilerinin ötesinde…
–Come on, come on, let's hear the funky sound:
–Turuncu/mavi bir hava alanı pistinde, bereketli topraklar
üstünde, yavaşça uykuya kayan bir çocuğunki gibi ellerimiz
birleştiğinde, yani ki artık kendimiz dahil hiçbir düşman
kalmadığında…
–Hadi hadi artık funky soruyu sor:
–Dans adımları atarak benimle dairenin dışına çıkar mısın?

Meselemi Hiç'e Bıraktım



Nedir benim olması gereken! Öncelikle iyinin meselesi, sonra Tanrı'nın, insanlığın, gerçeğin, özgürlüğün, hümanizmin ve adaletin; dahası halkımın, kralımın, anavatanımın; ve nihayet tinin ve binlercesinin. Sadece benim meselem asla benim olmamalıdır. "Yuh be, egoiste bakın, sadece kendini düşünüyor!"
Meseleleri için çalışmamızı gerekli bulan, hatta canımızı feda etmemizi ve meselelerine hayranlık duymamızı bizden bekleyenlerin kendi meselelerini nasıl gerçekleştirdiklerine bakalım bir kez de.

Tanrı hakkında köklüce şeyler müjdelemekte olan sizler binlerce yıl "tanrısallığı derinliklerine kadar incelediniz"; ve Tanrı kalbine kadar uzanan sizler, meselesine hizmet etmekle vazifelendirildiğimiz o "Tanrı'nın kendi meselesini" nasıl icra ettiğini pekala bize açıklayabilirsiniz. Ve yaptıklarını da gizlemezsiniz. Neymiş peki Tanrı'nın meselesi? Bize buyurduğu gibi yabancı bir meseleye mi tabidir, sevgi ve gerçeği kendisine maletmiş midir? Burada bir yanlış anlama söz konusudur, buysa sizi çıldırtıyor; Tanrı meselesinin sevgi ve gerçek olduğunu, dolayısıyla sevgi ve gerçeğin Tanrı için yabancı bir mesele olamayacağını öğretmektesiniz. Tanrı'nın yabancı bir işi kendine meslek etmiş olduğu varsayımı, dolayısıyla bizim gibi zavallı karıncalarla benzeş olması sizi çıldırtıyor. "Tanrı gerçek demek olmasaydı gerçeğe sahip çıkar mıydı"? Tanrı sadece kendinden yana yontuyor, çünkü o bir bütünlüktür, dolayısıyla her şey onun meselesidir! Biz ama, biz bir bütünlük değiliz, dolayısıyla bizim meselemiz küçücük ve aşağılık bir iştir; işte bu nedenle de "yüce bir meseleye hizmet etmek zorundayız". Şurası açıktırki, Tanrı'yı sadece Tanrı ilgilendiriyor, onun meşguliyeti sadece kendisidir, sadece kendisini düşünüyor ve kendi gözünde yine sadece kendisi var; vay haline Tanrı'yı tatmin etmeyene. O, kendinden üstün herhangi bir varlığa hizmet etmiyor ve sadece kendisini tatmin ediyor. Onun meselesi tam anlamıyla egoist bir meseledir.



Peki ya insanlık, meselesini kendi meselemizmiş gibi görmemiz gereken o insanlık yüce bir varlığa mı hizmet etmektedir? Onun meselesi bir başkasının meselesi midir? Ve yüce bir meseleye mi hizmet etmektedir? Hayır, insanlık kendinden başka kimseyi görmüyor, meselesi kendisidir ve sadece kendisine faydası vardır. Amaçları ve istemleri uğruna halkları ve bireyleri acılara sürükleyip kullandıktan sonra, onlara teşekkür olsun diye tarihin çöplüğüne fırlatıyor. İnsanlığın da meselesi tam anlamıyla egoist bir mesele değil midir?

Kendi meselesini bizim meselemizmiş gibi gösteren ve bizim çıkarlarımızdan dem vuran herkese tüm meselesinin sadece kendisinde düğümlendiğini açıklamama gerek yok. Bir kez olsun diğer kavramları da gözden geçirin. Hakikat, özgürlük, hümanizm, adalet, sizden kendilerine hayran olmanız ve hizmet etmeniz dışında başka bir şey istiyorlar mı?

Tüm bunlar sizden gayretle boyun eğmenizi bekliyor. Sadık yurtseverlerce savunulan şu halka bakın bir kez de. Halk için kanlı savaşlarda ölen ya da açlık ve sefaleti göze alarak savaşan yurtseverler, halkı ne derece ilgilendiriyor? Halk onların bok yığınına dönüşen cesetleri arasında "yeşeren halk" oluyor! Bireyler, "halkın büyük meselesi için" ölürken, halk onlara arkalarından teşekkür yolluyor ve kadavralarından kendine kàr payı çıkarıyor. Buna ben okkalı bir egoizm derim.

Şimdi de "Benim" dediği şeyleri şefkatle koruyan sultana bakalım. Sultan tam bir özgeci değil midir ve onun olan şeyler için yaşamını daima adamamış mıdır? Evet, "onun olanlar" için, tabii. Sen ona değil, kendine ait olduğunu göstermeye çalış ve bunu bir kez olsun dene: onun egoizmini reddetmekle zindanı boylayabilirsin. Sultanın meselesi kendisidir: o bir bütünlüktür ve kendisi için biriciktir ve "onun" olmak istemeyen birini tahammül edemez.
Bu parlak önerilerden egoistin çok daha iyi hareket ettiğini anlayamıyor musunuz? Ben, kendi adıma bundan bir ders alıyor ve bu büyük egoistlere özgeci davranıp hizmet edeceğime, kendim egoist oluyorum.
Tanrı'nın da, insanlığın da işi kendilerine dayanmaktadır, kendileridir. Benim meselem de benim. Tanrı gibi her şey ve hiçim, biriciğim.
Eğer Tanrı ve insanlık, sizlerin de doğruladığı gibi, bir bütünlük iseler, benim de onlardan eksik bir yanım yok ve "boş" olduğuma dair bir şikayetim de yok. Ben hiçim derken, boş olduğumu söylemiyorum, bizzat yaratıcı bir hiçim, bir yaratıcı olarak her şeyi yaratan bir hiç.
Tepeden tırnağa kadar benim olmayan her işe uğurlar olsun! Sizce benim işim en azından "iyi bir iş" olmalıdır? Nedir iyi iş, kötü iş! İşim demek zaten ben demek'im. Ve ben ne iyiyim, ne de kötü. İyinin de kötünün de benim için hiçbir anlamı yoktur.
Tanrı'nın işi, insanlığın işi, gerçeğin işi, iyinin işi, doğrunun işi, özgürlüğün işi ve daha niceleri. Bunların hiçbiri benim işim değildir, benim işim sadece benim olandır ve o genel değil, biriciktir, benim gibi.

Hiçbir şey benden üstün değildir!

Max Stirner / Biricik ve Mülkiyeti

6/10/2012

Ölüm Hastalığı

 ..

Sevdiğini öldürecek gibi olma duygusunu, onu kendinize, yalnız kendinize saklama, bütün yasalara rağmen, bütün ahlaki baskılara rağmen onu alma, kaçırma isteğini duydunuz mu? Hiç bu isteği duydunuz mu? .
   
  Hiçbir zaman , dersiniz.





Kadını tanımıyor olmalıydınız, onu aynı anda birçok yerde bulmuş olmalıydınız, bir otelde, bir sokakta, bir trende, bir barda, bir kitapta, bir filmde, kendinizde, sizde, sende, geceleri konacağı yeri, içini dolduran hıçkırıkları boşaltacağı yeri arayan kalkmış cinsel organının rasgeleliğinde.
Ona para vermiş olabilirsiniz.
Günler boyunca her gece gelmeniz gerekecek, demişsinizdir.
Size uzun zaman bakmış ve sonra, o halde pahalı olduğunu söylemiştir.
Sonra sorar: Ne istiyorsunuz?
Denemek istediğinizi, bir denemek, tanımaya çalışmak, ona, o bedene, o göğüslere, o kokuya, güzelliğe, şu bedenin temsil ettiği dünyaya çocuk getirme tehlikesine, ne kuvvetli ne de kaslı engebeleri olan o tüysüz biçime, o yüze, o çıplak tene, şu tenle içinde barındırdığı yaşamın çakışmasına alışmak istediğinizi söylersiniz.
Denemek, belki günlerce denemek istediğinizi söylersiniz ona.
Belki haftalarca.
Belki de tüm yaşamınız boyunca.
Neyi denemek? diye sorar.
Sevmeyi, dersiniz.
Peki başka neyi? diye sorar.
O dingin cinsel organın üzerinde, o bilmediğiniz yerde, uyumayı, dersiniz.
Denemek istediğinizi, o yerde, dünyanın o noktasında ağlamak istediğinizi söylersiniz.
Gülümser, beni de ister miydiniz? diye sorar.
Evet, dersiniz. Hâlâ bilmiyorum, oraya da girmek isterdim. Hem de alışık olduğum şiddette. Onun daha da fazla direndiğini, boşluktan da çok direnen bir kadife olduğunu söylüyorlar.
Bir fikri olmadığını, bilemeyeceğini söyler.

Yedinci Ağıt & Okumak



Okumak, görmek gibidir: görmeyi ve okumayı öğrendiğimiz gibi görür ve okuruz, zorlayıcı biçimde, bilinmeyeni önceden bilinene götürerek. Yani onu yok ederek. Sonuç sıfır. Sanırım bu yüzden, birçok insan imgeleri ve mecazları sever: sürpriz etkisi geçtiğinde, aykırılığın arkasında olanın, aslında tanıdık oluşunu farketmekte güven verici bir şey vardır. İleti çözülür, ayaklar yere, sıfır noktasına basar.
Burada, başka türlü yaklaşmak gerekir. Sorun, yazılmış olanın arkasında ne olduğunu sormak değil, yazılmış olanı okumaktır. Bunu yapmayı öğrenmediğimiz için de, bu zordur. “Gözümün önünde olanı görmek, benim için ne kadar da zor!” diye yazıyordu Wittgenstein. O zaman okumak için, okuma alışkanlıklarımızdan, en azından bir bölümünden sıyrılmamız gerekir. Louis Zukofsky şöyle diyordu: “Yapılacak tek şey, alışkanlıklardan kurtulmaktır. [...] Böylelikle, ansızın bir şey görürüz.”
Biz bu yüzden, şairlerin kendilerini anlattıklarını sanırız. Bu ağıtın metinlerinin, birinci tekil şahıs ağzıyla yazılmış olsalar bile, kişinin kendini açıklamasıyla hiçbir ilgisi yoktur. Görmeye alıştığımız şeylerden çok başka bir şeyi görmeye ve göstermeye çabalayan biri tarafından yazılmışlardır.
Engel, metnin zorluğunda değildir. Engeli, alışılmış okuma ölçütleri yaratır. Örneğin bir sayfayı okurken, “yazarın ne demek istediğini anlamıyorum” dediğinizde, kavrayamadığınız gizli bir anlam olduğu ilkesinden yola çıkmaktasınızdır. Sorun, tam da onun ne demiş olduğunu anlamak istemenizdir. Olacak şey mi! Bir şiirin işlevi, bir bulaşık makinesinin kullanma kılavuzununkiyle aynı değildir. Zaten siz o metnin yazarı olmadığınıza göre, onun ne demek istediğini büyük bir olasılıkla hiç bilemeyeceksinizdir (hatta kimi zaman kendisi bile açıkça bilemeyebilir). Sorun bu değildir. Sorun, onun yazdığıyla sizin ne yapabileceğinizi bilmenizdir, “tabii siz de ondan bir şey yapabilecek yeterlikteyseniz.” Burada destek alabileceğiniz tek şey okur içtenliğinizdir.
“Ama hâlâ bir şey görmüyorum diyebilirsiniz.” Eh, o zaman geçin bu sayfayı, bir başkasını deneyin, belki de titreşimini yakalayacağınız bir dize, bir cümle ya da bir sözcüğün karşınıza çıkabileceği bir an gelir. Okumak, oltayla balık avlamak gibidir. Saatlerce hiçbir şey yakalamadan beklersiniz ve birden bir şey tutarsınız. Bu metinde insanı şaşırtan şeylerden biri de, onun çoğu zaman kopuk, parçalı niteliğidir. Dolayısıyla, parça kavramı üzerinde durmak gerekir.
Genellikle parça sözcüğü, bir kalıntı, bir atık, bir uç, bir kırıntı çağrıştırır. Daha önce bir bütün olan, ama sonra kırılmış ve sadece kırıntıları kalmış bir şeyi akla getirir. Bir vazo ya da bir fresk parçası gibi.
Burada ortaya çıkabilecek sorun, bütün bu belli belirsiz cümle görüntüleri, söylem kalıntıları, uçuşan önermeler karşısında ne yapacağımızdır. Hata, bu parçaların anlamı kavramak için gizli (ya da yitik) hangi bağlama ait olduklarını bilme ihtiyacımızdan kaynaklanır. Sanki bunu bilmezsek, karanlıkta kalacakmışız gibi gelir bize.
Gerçekte beyaz üzerine siyah yazılmış bu önermeler, önceden varolan hiçbir bağlamı düşünmeden, oldukları gibi ele alınmalıdır. Bu önermeler, ortaya çıkış ve eklemleniş biçimleri önceden kestirilemeyen anılar gibidir. Bellek de hiçbir zaman doğrusal değildir. Büyük bir düzensizlik içinde sıçramalarla ilerler. Peki bir anının anlamı nedir? Bir anı, ne anlamlıdır, ne de anlamsız. Şimdiki zamana ilişkin bir “inanma anı”dır. Dolayısıyla hayatımızı, anılar arasında bağıntılar kurmakla geçiririz. Bu bağıntıların anlamını sağlayan nedir? İçtenliğimiz.
Yazıda çok önemli olan içtenlik kavramını kuşatmak kolay değildir. Sözcük karışıklığa neden olabilir ama Zukofsky’nin de dediği gibi: “Ondan bir şey yapabilecek yeterlikteyseniz, kullanamayacağınız hiçbir sözcük yoktur.” Bu “yeterlik”, belki de içtenliğin en iyi açıklamasıdır. Wittgenstein, aşağı yukarı aynı şeyi söylemek için, cesaret’i kullanıyordu: “Düşüncelere fiyat biçebilirdik. Kimileri daha pahalı, kimileri daha ucuz olabilirdi. Peki düşünceler için fiyat birimi nedir? Sanırım cesaret.”
İçtenlik, demek ki burada psikolojik ya da ahlaki anlamda (iyi niyet, doğruluk, sahicilik) değil ama hem başkalarına karşı bütün baştan çıkarma etkilerini, hem de insanın kendisinden hoşnut olma eğilimlerini dışlayan entellektüel ve etik bir niyeti dile getiren bir anlamda kullanılmalıdır. Her şeyden önce, kişinin kendisiyle ilgili bir iştir bu. Gene Wittgenstein şöyle diyor: “Yazdığım her şey çoğu zaman kendimle bir diyalogtur. İki çift göz arasında söylenen şeyler.”
George Oppen bir içtenlik testinden söz ediyordu – "bir şeyin hakiki olduğuna inandığımız bir an, bir gerçek zaman vardır ve bu inanma anlarından yola çıkarak bir anlam oluştururuz.”

Rüzgarlara Söyleyen



Ben, José Antonio Maria Vaz, bu nemli, bunaltıcı gecede güneşten yanmış, kırmızıya çalan bir kerpiç damda durmuş dünyanın sonunu bekliyorum. Pisim, ateşim var ve giysilerim olacak sökük paçavralar cılız vücudumdan çılgın bir biçimde firar edermişçesine üstümden dökülüyor. Ceplerimde un var, benim için altından bile değerli olan un. Çünkü daha bir yıl öncesine kadar temsil ettiğim bir şey vardı, fırıncıydım ben. Şimdiyse bir hiçim, gündüzleri kavurucu güneşin altında hiç durmaksızın orada burada sürten, bitmek bilmeyen geceleri de boş bir binanın damında geçiren bir dilenci. Ama dilencilerin bile kendilerine bir kimlik bahşeden işaretleri vardır; sokak köşelerinde ellerini, sanki biri alıp götürsün diye toptan vermek ya da parmaklarını teker teker satmak istermişçesine yola doğru uzatan diğerlerinden ayırt edilmelerini sağlayan işaretleri. "Rüzgârlara Söyleyen" olarak tanınan hırpani heriftir José Antonio Maria Vaz. Dudaklarım, dinlemeye kimsenin hazır olmadığı bir hikâye anlatırcasına gece gündüz aralıksız oynar. Denizden esen ve bana daima dikkatle, itirafların sona ermesini bekleyen yaşlı bir rahip sabrıyla kulak veren Muson rüzgârından başka bir dinleyicim olmadığını kabullenmiş gibiyim sonuçta.
Geceleri kaçıp bu terk edilmiş dama sığınıyorum, burada duruma hâkim olduğumu ve gerekli mekânı bulduğumu sandığım için. Yıldızlar sessizdir, beni alkışlamazlar ama göz kırparlar ve ben de sanki sonsuzluğun kulağına fısıldıldayabilirmişim hissine kapılırım. Başımı eğdiğimdeyse önüme serilen şehri görürüm: İçinde huzursuz ateşlerin parlayıp oynaştığı, görünmez köpeklerin kahkahalar attığı gecenin şehrini. Ve insanların nasıl olup da uyuduklarına, soluk aldıklarına, rüya gördüklerine ve seviştiklerine şaşarım, ben damımın üzerinde durmuş şimdi var olmayan bir insanın hikâyesini anlatırken.
Ben, José Antonio Maria Vaz, ben de ırmağın geniş ağzına inen sarp bayırlara asılı bu şehrin bir parçasıyım. Evler, tıpkı maymunlar gibi bayırlara tırmanıyor ve içlerinde yaşayan insanlar sanki her geçen gün biraz daha çoğalıyor. Bilinmeyen iç bölgelerden, savanlardan, uzaklardaki ölmüş ormanlardan çıkıp üzerinde bu şehrin bulunduğu sahil şeridine geliyorlar. Buraya yerleşiyor ve kendilerine yöneltilen bütün o düşmanca bakışların farkına varmıyorlar anlaşılan. Nasıl geçindiklerini ya da nerelerde barındıklarını kimse bilmiyor. Şehir tarafından yutuluyor ve onun bir parçası haline geliyorlar. Her gün denkleri ve sepetleriyle yeni yabancılar geliyor şehre, heybetli başlarının üstünde iri bohçalarıyla uzun boylu siyah kadınlar ufuk çizgisi boyunca dizilmiş küçük siyah noktalar gibi ilerliyor. Yeni çocuklar doğuyor ve bulutların karardığı, fırtınaların katil çeteler gibi ortalığı kasıp kavurduğu günlerde suların önüne katılıp sürüklenecek yeni evler bayırlardan yukarı tırmanıyor. İnsanlar kendilerini bildi bileli böyle bu. Pek çok insan geceleri uykusuz gözlerle bu gidişin neye varacağını kara kara düşünüyor.
Şehir ne zaman bayırdan aşağı yuvarlanıp deniz tarafından yutulacak?
Bunca insanın ağırlığı ne zaman fazla gelecek?
Dünyanın sonu ne zaman?
Ben, José Antonio Maria Vaz, bir zamanlar ben de geceleri uykusuz gözlerle kara kara düşünürdüm.
Ama artık bıraktım bunu. Nelio'yu tanıdıktan, onu dama taşıdıktan ve ölüşünü gördükten sonra.
Önceleri zaman zaman üzerime çöken huzursuzluk artık yok. Daha doğrusu, insanın korkmasıyla huzursuz olması arasında belirleyici bir fark olduğunu kavramış bulunuyorum.
Bunu bana açıklayan da Nelio oldu.
"Korktuğun zaman sanki doyurulmaz bir açlık çekiyormuş gibisindir, halbuki huzursuzsan bu huzursuzluğa karşı direnirsin."
Dediklerini hatırlıyorum ve haklı olduğunu da biliyorum şimdi. Bazen burada dikilip gecenin örttüğü şehre, huzursuzca titreşen ateşlere bakıyor ve yanında durup ölüşünü seyrettiğim dokuz gece boyunca söylediği her şeyi hatırlıyorum.
Bu dam da hikâyenin canlı bir parçası. Sanki denizin dibinde gibiyim, batmışım da daha derine gidemiyormuşum gibi. Kendi hikâyemin dibindeyim, her şey burada, bu damda başladı ve yine burada bitti.
Bazen görevim tam da buymuş hissine kapılıyorum: Sonsuza kadar damda dolaşıp kelimelerimi yıldızlara yöneltmek. Görevim bu, sonsuza kadar.
Unutmanın imkânsız olduğunu düşündüğüm garip hikâyem işte bu.

6/06/2012

Kısmet Büfesi



"Önceleri, bildiklerini –günün birinde resim yapacağını düşünmeden görüp öğrendiklerini– çizmişti.

       "İşin, eksiksiz bir at, bir boğa çizmek olduğunu düşünmüş, kaç kez, duvardan çıkıveren, yanına gelen hayvanlarla koşmuştu düşündü. Sonra bakmanın yetmediğini öğrenmiş, kovalayanlarla kovalananların (ister insan, ister hayvan olsun) bağırmasına, böğürmesine kulak vermek, bu seslere, bu ölülere eliyle, gözü kulağıyla dokunmak, koşanlarla birlikte terlemek, yara alanlarla birlikte kanamak gerektiğini anlamış, bu sesleri, bu terleri kanları eklemişti yaptığı resimlere.

       "Daha sonra bunların da yetmediğini öğrenmişti." –

6/05/2012

Nerede kalmıştık?



Baba tarafından pek talihli sayılmayan Birinci Dragut, aslen İstanbul vilayetinin Aksaray kazasına bağlı olup, tarihe geçen ismini ilk defa bu yarı münevver babanın, kulağına okuduğu ezanla duydu. Hüsnü Bey pek dindar sayılmazdı.

Turgut’un kulağına ezanı fısıldarken de gene, Kadim Yunan gibi, bilmediği bir düzenin ezberciliğini yapıyordu. Doğu ve Batı kültürünün sembolleri, onun kafasında, bütün ürkütücü yönleriyle, birbirlerine karışmadan durabiliyordu. Turgut Efendi, yani istikbalin bu meşhur şahsiyeti, işte böylece ilk külürünü Şarki İslamın tesiriyle almış oluyordu. Turgut’un, yıllar sonra, edebiyat dersiyle başlayan divan edebiyatı hayranlığının köklerini, kulağına okunan bu Arapça sözlerde aramak gerekir. Fakat, o anda babası, nasıl ne dediğini bilmeden konuşmuşsa, Dragut Özben de ne dediğini bilmeden, bir Şarki Medeniyet hayranlığı tutturmuştur yıllarca. Bilhassa bu sözlerin kulağına söylenmiş olması; bu tarihi şahsiyette, bütün kültürün ve hassaten Arap kültürünün kulaktan dolma bir şekilde tezahürüne sebebiyyet vermiştir.”

Turgut, masadan başını yavaşça kaldırarak; “Eşek” dedi.

“Annesi Mürüvvet Hanım, kocasının aksine, zorba ve mütehakkim bir kadındı. Oğluna hırçın bir şefkat göstermekle birlikte, onun disiplinli yetişmesi için, hiçbir fedakârlıktan çekinmemişti. Bütün büyük ve mustarip ruhlar gibi, Turgut da bu iki zıt tesirin gölgesinde yetişti. Tabiatında tezahür eden bir takım tezatlar da ancak bu husus nazarı itibara alınarak izah edilebilir. Eğer, siyasi ve milli muarızlarıyla uzun seneler mücadele etmek mecburiyetinde kalmayıp da biraz okumaya fırsat bulsaydı, tarihte, kendisi gibi birçok şahsiyetin yaşamış olduğunu görecek ve her bakımdan tatmin olarak, muhaliflerinin kendisinde işaret ettiği ani hırçınlık ve kaprislerden, belki bir nebze olsun kurtulabilecekti.”

Turgut, yazıdan başını kaldırmadan: “Fazla oluyorsun,” dedi.
“Evet, sayın sekreterim: nerede kalmıştık? Son cümleyi tekrar okur musun lütfen?”
Turgut: “Babanın uşağı yok,” diye karşılık verdi. “Sen de, günümüzdeki son Osmanlı müverrihleri gibi bunadın mı yoksa?”
“Evet, nerede kalmıştık? Uzatmayın, rica ederim.”
“Benim Gogol’a benzediğimden ve senin de Belinsky dümeniyle beni batırdığından bahsediyorduk.”
“Babanızın aksine, bildiğiniz birkaç kelimeyi ne kadar da
yerinde kullanırsınız aziz Turgut! Üstelik, doğru da telaffuz edersiniz.”
“Beni kızdırma! Başmaçkin ve Çiçikov derim sonra; kendine gelemezsin. Seni Dostoyevski bile kurtaramaz.”
“Turgut Bey oğlumuz, kelimeleri yerli yerinde kullanmakla birlikte, henüz genç ve ateşli oldukları için, meselelerin derununa nüfuz edemiyorlar. Lütfen, kıraat buyurun!”
Turgut: “Bu kadarı da fazla,” dedi ve son yazdığı cümleyi okudu.
“Bazı telaffuz hatalarına rağmen kıraatiniz fena değil, Turgut Bey oğlumuz,” diyerek Turgut’un yanağını okşadı Selim.
Turgut: “Eski Osmanlı ediplerine çok özendiğiniz ayan oluyor efendim,” dedi. “Beni gözünüze kestirdiniz galiba.”
“Bu sözdeki imayı anlamamış olalım ve tarihi vazifemizi ifaya devam edelim. Evet: Turgut, pısırık bir baba ve müstebit bir annenin tesirinin ruhunda uyandırdığı hercümerci, çok küçük yaşta farketti ve...” Turgut tamamladı: “Hürriyeti seçti.”
“Evet! Genç yaşımızda okumuş olduğumuz ve her vatanperver Türk genci gibi tesir aldığımız ve bizim ruhumuzda da derin inikâsları olan sabık ve sakıt Rus Mühendis-i Hümayunu Victor Kravchenko Efendinin komünizma rejimini tel’in için yazmış olduğu kitabının başlığında ifade ettiği tabirle ‘Hürriyeti seçti’. Yani, sokağa düştü.”
Turgut: “Sokağa düşen senin...” dedi, vazgeçti. “Fakat, üstadım Selim! Osmanlı ifade tarzından vahim inhiraflar
gösteriyorsunuz.”
“Turgut’un ileride ne kadar mütehayyiz bir şahsiyeti olacağını anlamaktan âciz bulunan Lâlegül Sokağı sakinleri, küçük yaşta sokağa düşen -tabirimi mazur görün- Birinci Dragut’a hüsn-ü kabul göstermediler.”
“Allahtan Hüsnü Bey’le ilgili bir kelime oyunu yapmadın burada.”
“Beni minimize ediyorsunuz. Sus yahu! Biyografinin canına okudun. Nerede kalmıştık?”
“Bir daha okursam öleyim!”

“Evet! Turgut, tercümei halini yazan büyük müverrih Selim Işık’ın aksine, ilk tahsilini sokakta yapmıştı. Henüz üç yaşının baharındaydı. Güneşli bir günün sabahında, minimini Turgut, ilk defa sokağa çıkıyordu. Nasıl, minimini Newton, gene böyle güneşli bir günde, bahçesinde dolaşırken, başına düşen bir elma sayesinde yerçekimi kanununu bulmuşsa, Turgut da o gün, sokak, dolayısıyla hayat mücadelesi kanununu keşfetmişti. Evlerinin yanındaki boş arsada top oynayan çocukların arasına, yaşının verdiği teklifsizlikle sokulmaya çalışınca, beş yaşında kocaman bir sokak serserisinden ilk yumruğu yedi gözüne. Hidrostatik kanununu bulur bulmaz hamamdan fırlayan Arşimidis’in hızıyla geriye döndü ve annesine şikâyete koştu. Annesinden yediği dayak, ona ikinci hayat kanununu keşfettirdi: ‘... ve şikâyet etmeyesin.’ Daha sonraki bütün muvaffakıyetlerine rağmen, hayatındaki bu ilk lekeyi silmek, hiçbir zaman mümkün olmadı. O günkü çocuklar -bugün futbolcu oldular- ‘Mahallede topu ayağına sürdürmezdik. Şimdi başvekil olmuş,’ derler.”
Turgut: “Tahrif! Tahrif!” diyerek kalktı. “Aynı sütunlarda, aynı punto, aynı katrat ve aynı ifadeyle tekzip ederim. Beyanınız hilaf-ı hakikattir. Mahsulünüz garibe-i hilkattır. Hadise, aslında şöyle vuku bulmuştur: ben o sıralarda, bir işim dolayısıyla, top dediğiniz gâvur icadını oynadıkları mahalden geçiyordum.”
“O küçük yaşta ne gibi bir işiniz vardı, canım efendim?”
“Dünyayı da ona benzeterek yuvarlak zannettikleri için beğenmediğim bu nesne -buyurduğunuzun aksine- tesadüfen de olsa ayağıma çarptı ve böylece ben, ‘topa ayağımı sürmüş’ oldum. Bu keyfiyet bile, sözlerinizin ne kadar hayal mahsulü olduğunu göstermeye kifayet eder sanırım.”
“Eder, eder,” dedi Selim aceleyle. “Sen eder dediğin için eder. Osmanlı kafasında mantık ne gezer? Aman tahtaya vur değmesin nazar.”
“Yarım kafiye,” dedi Turgut ilgisizce.
“Hayır efendim, göz kafiyesi. Ben sizi Muallim Nacici zannediyordum cici çocuk. Bu meselenin derinine girelim mi?”
Turgut: “Girmeyelim,” dedi.
“Peki efendim. Zaten niyetimiz yoktu. Devam edelim, sürüp gitsin bu macera; eğer bulabilirlerse kendine uygun bir mecra. Yediği dayağa rağmen, ya da yediği dayağın verdiği hırsla, Turgut -bunu itiraf etmek zorundayım- Türk’ün, Kuzey Korea’da gösterdiği ve daha önce Yunanlı pehlivan Cim Landos’un yakinen bildiği acı kuvvetini, o günden itibaren damarlarında hissetmeye başlamıştı.”
Turgut: “Adalelerinde,” dedi kesin bir tavırla.
“Evet. Adalelerinde. İşte, neresindeyse orasında duyduğu ve sonra üniversite kantininde, karşı masada oturan kızlara da gazoz kapaklarını birer birer bükmek suretiyle gösterdiği acı kuvveti sayesinde, arkadaşları arasında haksız şöhret kazanmıştı. Ne olacak? Ayı işte.”
“Hislerinize mağlup oluyorsunuz üstadım.”
“Mağlubiyet hakkındaki hükmü tarihe bırakalım ve serencama devam edelim.”
“Akıl hocası Makyavel’in bir köprüyü geçişi sırasında, karşısına birdenbire çıkan bir ayıyı, annesinin erkek kardeşi sıfatıyla selamlaması gibi, Turgut da, kuvvetli olduğu yerlerde ayıya ayı dediği halde, işine gelmeyince onunla bir akrabalık kurması...”
“Peki Selim, ayı-dayı-Makyavel oyunlarının zavallılığını nasıl olur da görmezsin?”
Selim: “Rezilliğimden,” dedi. “Biliyorsun, Yeraltından Notlar’da Dostoyevski...”
“Gene sözünü keseceğim. Ne olur, oraya girmeyelim. Ben kayboluyorum orada.”
“Oysa biraz okusaydın, sen de orta halli bir Dostoyevski olabilirdin pek güzel. Orta çapta bir humiliation çıkardı ortaya; bir hikâye filan yazardın. Geçinip giderdik.”

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

Hayatsızlık, bir veda şarkısı; olamayana...



Ömür, süre, uzadıkça, hatırlanan hislerdir yalnızca. Kâbusa dönüşmüş ya da özlenen her şey, aklın karanlık dehlizlerine ya da akıl ve dil dışına tıkılı kalır: Olayları tarihleyememe, akılda tutamama, aynı şeyleri tekrar yaşayabilme ihtimali ve korkusuyla, beklenmedik anlarda oradan buradan taşan anılarını birbirine ekleyerek yaşamaya alışır insan.

Tarihlemek, anında, olay olay ortaya dökmek de yüzeyde kalmak olabilir, derin suları boşaltmak olabilir: Tarihe ilgi, yüzeye duyulan ilgidir, belki. Olayın ve yüzeyin sayısız biçimde yeniden işlenebilirliği, oyunculluk ve ironi içinde düşünmeye imkân tanıdığında, tarih ve olay, dokunmayacak ve dokunulmayacak mesafede olduğunda, kaldığında, tarihe ilgisizlik, hayatın “böyle”liğinden de uzak durmaktır, belki.

Kâbusun tarihi, yıkımın tarihi: Düşüncelerin, inançların, hareketlerin, ütopyaların yıkımından, belleklerin, yaşantıların, kentlerin, dünyanın yıkımına dek uzanan bir tarih. Ve hâlâ yaşıyor olmanın gücünü ihanetten alan kuşaklar; yazılabilirliğin, ayakta kalmanın bedelleri; yıkıntılar altından çıktıktan sonra bile yıkıntılar peşinde koşabilmenin gücü; tarih... Oldu bitti, nesnellik; ama yaşanan an, yaşayan için, yapılabilir olandır, yapılabilir sanarak, kimi zaman da yaparak, özneldir; öznellik, güç ve iktidar ister. Mağlupların tarihi, akıllarını, dillerini yitirmişlerin tarihi, kısık sesli, kekeme, detone tarih; rüyada yinelenir her şey. Mağlup ise muktedir olandır, tarihsizdir, belki...


(Tekrarın hikmetiydi hayat: Doğa çevrimlerinden cinselliğe, gündelik rutinlerden ruhsallığa, her şey, tek bir toplu iğne başında gidip gelme çabası; tıpkı ilerlemenin cehennemi gibi. Aralarına kopya kağıdı yerleştirilmiş hayatları tekrarlayan kitleler, üretmenin, tüketmenin, seyirciliğin ve oyunculuğun ezberine vakıf olanlar, tarih içre olanlar!)

Vaat de bir vecd hali artık: Sistem, kitlelerin “çıkarları”na hitap ediyorken, umut bağlayarak katılanlardan çok, umutsuzluklarına rağmen sistemi yeniden üretenler önem kazanmışken, sistem iktidar vaat ediyorken, çoğunluklar kadar azınlıklar da iktidardan pay alıyorken...


Grup ya da sınıflara değil, tek tek kişilere hitap etmesi umulan isyan, ruhun yasadışı, karanlık alanlarında ortaya çıkar –ya da çıkmaz. İsyan hissi, hayatı hissetme hissidir. Hissizlik, hayatsızlık, ancak yığınsal hareketlerde gösterir kendini. Kimlik, aidiyet, çıkar; kolektif vecd unsurları. Hareket biter, yığın geri çekilir ya da üste çıkar, kolektif simgelerine dört elle sarılır. İnsan teki ise, her halükârda hisli, mağlup, kendini sunar yalnızca, akıldan ve dilden yoksun; o bir bağıştır, armağandır, vaatsiz vaat olarak yaşamıştır her şeyi ve artık yalnızlığa bağışlar kendini, yalnızlığı bağışlar, sessiz...


Başkalarıyla birlikte ve başkalarına dönük, kaçınılmaz varlıklarıyla başkaları ve kendi –birbirlerinin başkası olan kendiler–, farklı ve aynılar; hayatın etik, estetik cehennemi, cenneti. Fedakârlığın, kendinden vazgeçmenin, bağışın, dayanışmanın, karşılıklılığın, söylemsiz, ortaklıksız, esersiz, kendini vererek, bırakarak yaşanışı; vazgeçebilmek için, yoksullaşmak için varolmak. (Ahlâki olmaktan çok varoluşsal olan sorumluluğun hazzı da şiddet içerebilir: “Fazla”, “zengin” varlıklarıyla yer işgal edenlere karşı; “eksilterek”.)


(Affederken de... Zaman tereddütlerle, vehimlerle geçerken, esersizlik ancak bir başkasının, sevgilinin, dostun yanında yaşlanmanın armağanı olabilir, unuturken de hatırlanan hatıralar, yokluklarıyla var kılarlar hayatı, elvedayı.)


Kişinin kendi karşısında, hayat karşısında mesafeli olması, bencillikten, hırstan uzak durmayı bir ihtimal olarak içerse de, bu dünyadaki varlık, bir şeyler “kurma” arayışından çok, yok oluşun kaçınılmazlığı karşısında, geri çekilişe, yoksullaşmaya verilecek üst başlıkta, negatif ütopyada bulabilir anlamını.

Yok olurken... dünya da yok olurken, ölüm, tesadüfi olarak bir adım mesafede / ötede / beride dururken, bu ölümün peşinden / önünden, facianın  yanı sıra, hep beraber giderken... ortak hiçbir şeyleri olmayanların ortaklığında, ölümü –hayatı– anlamlandıracak bir duygudaşlık –karşılıklılık, tereddüt ve öfke– kolektif bir hayatın imkânları doğabilir: Negatif ütopyalar, önce boşluğu görenlerin, boşluğu öne koyanların komününde yeşerir.

Ölümlülüğün fani olma ötesinde anlamlar edindiği, zamansızlık ve mekânsızlık duygularıyla eşdeğer olduğu bu çağda, ancak yıkıcı bir duygu, toplumu yıkarken kendini de geri çeken, yoksullaştıran bir varoluş yaratıcı olabilir: Yokluğun, yetersizliğin, muhtaçlığın bilincinde saklıdır hayat.


Verili olandan –yüzeyden, görüntüden, kitlesel ve kütlesel olandan– yola çıkmak, sahtekârca ve bayağı bir ölümsüzlüğün savunusunu yapmak, sistemin dayattığı –ve daralttığı– sınırları veri kabul edip hayatta ve ayakta kalmaya çalışmak demektir.


Hayatı, hayal kırıklığından da öte, bir felaket imkânına, facia beklentisine açık kılan, bu imkâna ve beklentiye dayanarak var kılan şey, kendini tamamlamak için değil, kendini açmak için, kendini tartışma konusu etmek için, muhtaçlık, yoksulluk, iktidarsızlık adına, başkasına yapılan çağrıdır, muktedir olma çağrısı; yetersizliğe son verecek şeyi değil, giderdikçe derinleşecek eksiklikteki aşırılığı arama çağrısı. Kendini bırakma ve bağışlamanın sessizliğinde, çıplak ve yalın...


Paranın ve sopanın istilasına açık bırakılmış bir dünya, seçenek çokluğunun seçeneksizlik olduğu, düz dünya. Merkezsizleşmenin merkezileştirildiği (küreselleşmiş) bu dünya, çoğul ve parçalı iktidarlara doğru evrilirken, farklılık, çoğulculuk, hoşgörü söylemleri de yeni tahakküm alanları açıyor: Tanımlanmayı ve sınıflandırılmayı kabul eden, söze gelen cemaatlerin inisiyasyon törenlerinde dökülen kanlar, sistemce özümsenme arzusundaki kölelerin efendiler karşısındaki güç gösterisidir. Feragat asla kitlesel bir özellik değil.

Sessizliğin Anarşisi / Işık Ergüden

Yeraltından Notlar / 9



İnsanın yaratmayı, yol açmayı sevdiği su götürmez bir gerçektir. Ama sorarım size, neden bir yandan da yıkmaya, her şeyi darmadağın etmeye bayılır? Yanıtlar mısınız bu sorumu? Bu konuda birkaç sözüm daha var. Sakın insanoğlu hedefe ulaşmaktan, kurmakta olduğu yapıyı bitirmekten içgüdüsel bir ürküntü duyduğu için yıkmayı, bozup dağıtmayı seviyor olmasın? (Bu işi yaparken öyle bir tat alır ki, deme gitsin!) İnsanın yapılan bir yeri yakından değil de uzaktan sevdiğini, onun içinde oturmayı değil yalnızca kurmayı, sonunda da karıncalar, koyunlar gibi animaux domestiques'e  bırakmayı düşündüğünü yadsıyabilir miyiz? Karıncalara gelince, onların ev yapma düşünceleri bambaşkadır. Karınca yuvası denen, yıkılmak bilmez, şaşılası bir yapıları vardır.

Saygıdeğer karıncalar yapı işine karınca yuvasıyla başlayıp hâlâ da öyle sürdürmekle olumlu, direşken (sebatlı) davranış adına büyük bir onur kazanmışlardır. Gelgeç gönüllü, tutarsız bir yaratık olan insanoğluysa, belki de satranç oyunları gibi hedefi değil, hedefe giden yolu sever. Kim bilir, belki (Doğruluğuna bel bağlayamayız kuşkusuz.) insanın yöneldiği tek hedef, hedefini elde etmek için harcadığı sürekli çabadır, başka bir deyişle yaşamın kendisidir. Oysa hedef iki kere iki dörtten, bir formülden başka bir şey olamaz; iki kere iki dört ise yaşam değildir, beyler, ancak ölümün başlangıcıdır. İnsan iki kere iki dörtten, en azından bir korku duymuştur, bu korku benim şu anda bile içimdedir. Evet, insanın tek yaptığı şey, iki kere iki dörtlerin peşine düşmek, okyanusları aşmak, bu uğurda seve seve yaşamını vermektir; ama öbür yandan aradığını bulacağı için de ödü patlar. Çünkü bulursa arayacak başka bir şeyi kalmayacağını hissetmektedir. İşçiler işlerini bitirince para alırlar, daha sonra da gidecekleri bir meyhane, düşecekleri bir de karakol çıkar nasıl olsa. İşte size bir haftalık iş güç. Peki, ama bizler nerelere gideriz? Onun için hedefe her varışta bir tedirginlik duyulur. İnsanoğlu amacına doğru ilerlemeyi sever, fakat amacını elde etmeyi değil. Çok gülünç bir durum doğrusu. İnsanın yaratılıştan gülünç bir  varlık olmasındadır bütün terslik zaten. İki kere iki dört çekilmez bir şey. İki kere iki dört, bana sorarsanız, bir  küstahlıktır. İki kere iki dört, ellerini böğrüne dayayarak yolumuzu kesen, sağa-sola tükrük atan bir külhanbeyinin ta kendisidir. İki kere iki dördün yetkinliğine (mükemmelliğine) inanırım, ama en çok övülmeye değer bir şey varsa, o da iki kere ikinin beş etmesidir.

Peki ama nasıl oluyor da siz yalnız olumlu, normal durumların, kısacası refahın insan çıkarlarına uygun olduğunu böylesine kendinizden emin, böbürlene böbürlene söyleyebiliyorsunuz? Mantığınızın çıkar konusunda yanıldığını hiç düşünmediniz mi? Belki de insan yalnızca refahı sevmiyor, refah kadar da acılardan hoşlanıyordur. İnsanoğlu için acıların refah derecesinde yararlı olması da mümkündür. Şurası kesindir ki,  bizler, acıyı bazen tutkuya varan bir sevgiyle severiz. Bunu anlamak için dünya tarihine başvurmaya gerek yok; eğer siz de bir insansanız, azıcık da olsa yaşamışsanız, kendinize danışın yeter. Benim düşüncemi sorarsanız, yalnızca refahı sevmek ayıptır üstelik. Sonu iyi mi olur, kötü mü, orasını bilmem, ama bir şeyi devirip kırmanın bazen hoş bir yanı vardır. Bu bakımdan ne başlı başına refahı, ne acıları tutarım. Ben yalnız kaprislerimden ve istediğim her an kapris yapabilmekten yanayım. Sırça köşkte acı çekmekse bütün bütüne yakışıksız  düşer, çünkü acı çekmek kuşku demektir. İçinizde kuşku uyandıran bir sırça köşk nasıl bir şey olurdu dersiniz?

Yine de şuna iyie inandım ki, insanoğlu karışıklık çıkarmaktan, kırıp dökmekten kendini alamayacaktır. Acı duymak anlamanın tek kaynağıdır. Her ne kadar notlarımın başında anlamayı insanın baş belası saydığımı söyledimse de, insanın anlamayı sevdiğini, onu dünyanın hiçbir zevkine değişmeyeceğini biliyorum. Anlama iki kere ikiyle oranlanmayacak bir yüceliktedir. İki kere ikiden sonra artık yapılacak değil, tanıyacak bir şey de kalmamıştır. Olsa olsa beş duyunuzu körleştirip düşüncelere dalarsınız, o kadar. Gerçi anlama da insanı aynı sonuca götürür, yani gene yapacak işiniz kalmaz, ama hiç olmazsa kendi kendinizi döverek biraz olsun canlanabilirsiniz. Gerici bir davranış olmakla birlikte hiç yoktan iyidir.

6/02/2012

Sprey Boya



Bir otomobil markası '68
Deja Vu hızında
Dünyanın dalgaları geç ulaşıyor bu koyu kıyılara
Unutmanın borçları ödeniyor
Ölü gözlerimiz için yeni düşler
Tanzim satış mağazalarında
Seçimlerimizin teyel yerleri gözüküyor
Ardından boy aynaları için sprey sırlar
Aldığımız virajlarda hızla eksiliyor
Bildiklerimiz ve hayallerimiz
İz bırakmaz sisler gibi
Yüzlerimiz artık nikel kaplama
Gümüş ekranda
Reklam metinlerinde
Artan dizeler, laboratuvar tahlilleri ilişikte
Edebiyata ayrılan zaman
Edebiyatın kendisinin artık ölü bir dil olduğu zamanda
Sözcükler borsası değer kaybı şiir
Adorno'nun 'Minima Moralia' adlı uzunçalarından bir şarkı
'yanlış bir hayat doğru yaşanmaz'
sonunda iki seçim kalır ve başka hiçbir şey
intihar ve kötülükten başka.

Canım Sıra Büyülü Karakimyon


9.
Karabiber fidanları arasında dolaşsam
dolansam karabiberlere
gelincik değil gelinciğe rastlasam
dokunmam bile özsuyu çekilmesin diye.

Bakarım, koklarım, tadarım
bu yaştan sonra bulduğum
küçük, gizli taçyapraklı gelinciğe.
Yuvalarına girmesin iri taneli karakimyonlar.
Karabiber fidanları boyun eğmesin.
Çekilmesin içine gelincik.

10.
Gelme palmiyenin olduğu yere
burada olsan da gelme.
Güneş hissetti beni ertelediğini
batana kadar puslandı
yaslandı karşı tepelere.

İşte ortalık böyle.
Neden mi?
Sana ne?

11.
Sok elini istediğin yere
dilersen arı kovanına
bırak örümceğini
ve hemen geri al
ağını örmesin.

Ömrümün sonuna kadar
kırarım seni, öfkelendirir
"gitme isteği" uyandırır
özür bile dilemem.
Ağını örmesin elin, istediğin, örümceğin.

Başkalarının değil, bizim.
Dolunaydan bile gizlerim.

12.
Sen, sadece sen.
Kuyruk sokumumdaki sancı
elimdeki ağrı
kafamdaki Batı fırtınası sen.

Yağmurça'ya koklattığım okaliptüs dalı
oarada düşündüğüm şiir
çıplaklığı geçen çıplaklığımız sen.

Yıllar sonra rastlamışız
ikimiz de aynı yerde
geçenler geçmiş, olanlar olmuş
biz kalmışız, bitmemiş başlamışız
doğru dürüst tutamadım
ilk kez bir el aktı elimden
sen, sadece sen.

Nasıl deliyordu gözkapaklarını gün ışığı
nasıl daha kalın bir perde çekti canın.
Aklımız birbirimizde, ayaklarımız yollarda
ayak tırnaklarımı kes, sırtımı sabunla, yıka beni sağalt
sen, sadece sen.

Şişko sevgilim benim, çiçekleri açmamış mimozam
kocaman kalçalı, kocaman göbekli yârim.
Hünnabım, zeytin çekirdeğim, nohut dalım.
Deniz üstündeki ürpermem
karşıt rüzgarım, çılgın mazbutum
kadınlarla ilgili her şeyim iflas etti
sen, sadece sen.

13.
Bedenin adsız ve kimsesiz rüzgarlarını yaz.
Bu akşam değil farz-ı mahal bir akşam
benden sana esen lodos olmalı.
Palmiyeye daya sırtını güneşi batır
senden bana esen imbat olsun.
Asla dingin olmadı. Ama sessiz.
Ada'da biz...
Bizde patlayan poyraz olmalı.

Lodosu, imbatı, poyrazı
kendilerine yaraşan ve yakışan yerlere koydun.
Yıldızın da gönlünü, serinliğini alalım.
Gözkyüzüne bakarken gördüğün yıldızlardı
yıldızla esen yıldızlar.

Karakimyonun kara büyüsü
büyülü karakimyonun kara kokusu
canım sıra durur
canın sıra gider
karayel.

Mum Alevi İle Oynayan Kedinin Öyküsü



Bir mum yanıyordu bir evin bir odasında.
O evde bir kedi vardı.
Geceler indiğinde kendi havasında
Mum yanar, kedi de oynardı.

Mumun yandığı gecelerden birinde
Kedi oyunlarına daldı.
Oyun arayan gözlerinde
Mumun alevi yandı,
Baktı,
Mumun titrek alevinde
Oyuna çağıran bir hava vardı.

Oyunlarını büyüten kedi büyüdü
Kendi türünde çocukcasına,
Döndü dolaştı, yavaş yavaş yürüdü
Geldi mumun yanına, oyuncakcasına.
Bir baktı, bir daha, bir daha baktı
Mumun alevinin dalgalanmasına
Uzandı bir el attı.
Bıyıklarını yaktırmadan anlamayacaktı...
İlk kez gördüğü mumun yakmasına
İnanmayacaktı.

Kedi oyunlarında büyüyordu,
Mum, üşüyordu yanmalarında.
Zaman ikili yürüyordu
Aralarında.
Bir ayrışım görünüyordu
Birinin yanmalarında
Öbürünün oynamalarında.

Kedi oyunlarında büyüyordu,
Yitirerek gitgide oyunlarını.
Mum küçülüyordu yanmalarında,
Yitirerek gitgide yakmalarını.

Oynarken büyüyen kedi yanacak,
Aydınlatırken küçülen mum yakacaktı.
Küçülen yaka-yaka aydınlatacak,
Büyüyen yana yana anlayacaktı.

Bir mumun yanmasından
Ve bir kedi oyunundan
Kaldı sonunda
Bir gecenin tam ortasında
Bir evin bir odasında
Göz-göze susan
İki insan.

Mum yandı bitti
Kedi büyüdü gitti.
oyunlar karıştı gecelerde
Suskun uykusuzluklara.

O iki insandan, sonunda
Birinin anılarında kedi,
Birinin dalmalarında mum
Kaldı gitti.

Nerede bir mum yansa şimdi,
Nerede oynasa bir kedi,
Birbirine yansıyor, karışıyor gölgeleri...
Bugün dün gibi oluyor,
Dün bugün gibi.
Mum ellerimi tırmalıyor,
Belleğimi yakıyor kedinin elleri.

6/01/2012

Massive Attack - Teardrop

 

hayat bazılarına mutsuz olmakla duygusuz olmak arasında bir tercih hakkı tanır, daha fazlasını değil.