.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay
vedat türkali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
vedat türkali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Eki 2020

insan mahkemelerinde eşyalar davayı kazanır mı?

 


yalnızlık tek başına kalmak değil, tek başına kalmaktan kaçmaya çalışmaktır. bunun için ne kadar uğraşırsan durumun o kadar acıklı hale gelir. geceyi uzatmak, son bir sigara yakmak, bir kadeh daha içmek, ayak sürümek, bin dereden su getirmek... bütün bunlar, kapının arkasına gizlenmiş seni bekleyen tekilliğinle karşılaşmanı geciktirmeden ve çaresizliğini arttırmaktan başka işe yaramaz. durumu sukûnetle kabullendiğin ve onunla savaşmaktan vazgeçtiğinde ise aniden daha az yalnız biri haline gelirsin. bu konuda bilinmesi gerekenler fazla değildir. yalnızlıkta 'çat kapı' yoktur ve yalnız biri kimsenin hayatının doğal uzantısı olmadığından, biriyle buluşmak için daima randevulaşmak zorundadır. kimsenin hayatını tamamlamaz ve bunun karşılığı olarak da kimse onun hayatını bütünlemez. kimileri böyle olmasını tercih ettikleri için, kimileri de kimse onları tercih etmediği için yalnızdır. yalnız biri sadece bir aksesuardır. süslü bir toka, zarif bir kolye, boktan bir kemer ya da bir çift güzel küpe... o kadar. yoklukları üzüntü verici olsa da kimseyi öldürmez.

kahperengi - hande altaylı

"çok büyük bir uzaklık, çok fazla olanaksızlıklar vardı sizinle aramızda; aynı oyunu oynamıştık, ancak siz hala canlıydınız ve size gerçeği anlatmanın bir yolu yoktu."

julio cortazar-kızıl çember içinde birleşme

“bilinç ne kadar artarsa umutsuzluk o kadar şiddetlenir.”

soren kierkegaard / ölümcül hastalık umutsuzluk

asıl körlük, umudun tükendiği bu dünyada yaşamaktı.

körlük, josé saramago

“karanlık, yaslı bir kenti sırtında taşıyıp getirmiş gibiydi evin sessizliğine. ışıkları yakmadan salondaki koltuğa bıraktı kendini. gözlerini kapayıp bir süre kaldı. bugün de mi yirmi dört saat? neler oldu oysa. tek bir günün sırası gelsin diye yaşam boyu bekliyoruz.”

bir gün tek başına.vedat türkali

her şeyin ulaşılabilir olduğu bir dünyada hiçbir şeyin anlamı yoktur.

cesur yeni dünya, aldous huxley

bir gün beni farkettiğinde, beni farketmenin artık benim için farketmeyeceğini farkedeceksin.

tehlikeli oyunlar - oğuz atay

belki de yıkım, ötekilerin üstünlüğünü görerek onlara benzemeye çalışmak demekti.

orhan pamuk/ beyaz kale

"...vicdanın gözlerinden yaş getirdi, ama asla gerektiği şekilde seni değiştirmeye yetmedi."

dünyanın anlamsızlığı üzerine, francesco petrarca

“keşke düşüncelerim de kapansa / gözlerim kapanınca.“ 

-william shakespeare, fırtına

"..... geniş yatağımın kenarına oturup, var olmak için elimde olmadan harcadığım çabayı, ağır bir kıyafet gibi üzerimden çıkarmak istiyorum"

 fernando pessoa

"akıllılıkla ilgisi yok bunun. insanların büyük çoğunluğu düşen bir yaprak gibidir, kapılıp gider rüzgarın önüne, havada süzülür, dönüp durur, sağa sola yalpalar vurarak iner yere. pek az kişide vardır, yıldızlara benzer, belli bir yörüngede ilerler durur, hiçbir rüzgar varamaz yanlarına, kendi yasalarını ve izleyecekleri yolu kendi içlerinde taşırlar."

hermann hesse-siddhartha

söyler misiniz, sözgelimi müzik dinlerken, sevdiğimiz insanlarla güzel bir akşam geçirirken, onlarla sohbet ederken duyduğumuz haz neden daha çok bir yerlerde var olan büyük bir mutluluğun yansımasıymış gibi gelir bize?

babalar ve oğullar-ivan sergeyeviç turganyev

insan yaşamının esas gailesi, kendi tedavisidir, yani kendi eksikliklerini tamamlamak, çatışmalarını çözümlemek ve zedelenmişliklerinin ıstırabını azaltmaktır. bunu başarmak, dünyayı, yeniden ve merkezinde kendisi olmak kaydıyle, yani, kendi dünyası olarak "tamam" etmektir: "yaratıcılık" dediğimiz, hiç bitmeyecek, yani hiçbir zaman ufkuna ulaşamayacak eylem de budur: "dünyayı-tamam-etme-eylemi"...

dört arketip -, carl gustav jung

bana benzeyen bir insan arıyordum ama bulamıyordum. bütün köşe bucaklarını arayıp taradım yeryüzünün; boşunaydı direnmem. yalnız kalamıyordum bununla birlikte. kişiliğimi onayan biri olmalıydı; benim gibi düşünen biri olmalıydı.

...

"kendine sevdiğin kişinin ölümlü olduğunu, sevdiğin şeylerin sana ait olmadığını, sana birer hediye olarak verildiklerini, sonsuza kadar senin olmayacaklarını hatırlat. üzüm ya da incir bile sadece mevsiminde toplanır.

epiktetos

"nasıl oluyordu da, bazı insanlar geri kalan herkesi yönetmedikleri sürece kendilerini zavallı bir orospu çocuğu gibi hissediyorlardı?"

hakan günday - daha

hatırlamanın malzemesi budur -dokunma, görme, koklama: görmemizi, duymamızı, dokunmamızı sağlayan kasar- zihin değil, düşünce değil: bellek diye bir şey yoktur: beyin sadece kasların körü körüne yaptıklarını hatırlar: ne eksik ne fazla: sonuçta ortaya çıkan yekûn ise genelde yalan yanlıştır ve sadece rüya adıyla anılmaya layıktır.- düşün, uyurken savrulan el, başucundaki muma değdiğinde acıyı nasıl hatırlar, kendiliğinden geri sıçrar, bu esnada zihinle beyin uykuya devam eder ve karşılaştığı bu sıcaklıktan gerçekliğin kaçabileceği beş para etmez bir mit yaratır; ya da o aynı uyuyan el, ipeksi bir yüzeyle şehvetli izdivaç hâlinde, aynı uyuyan beyin ve zihin tarafından bütün deneyimlerden kotarılan aynı hayal mahsulüne dönüştürülür. evet, keder biter, silinir; biliyoruz -ama bir de göz pınarlarına sor ağlamayı unutmuşlar mı?-

abşalom, abşalom! - william faulkner

caddenin kaldırımlarında yürüdüğüm bir gün çizgilere basmamaya dikkat ederim ve uzun bir süre böyle yürümeye çalışırım, ertesi gün yine aynı kaldırımda bu sefer de aynı çizgilere sürekli basarak yürümeye çalışır ve uzun süre böyle devam ederim. ruhum herhangi bir rutinlik peşinde değil zira tutarsızlıkta denemez buna. bir gün herkesle selamlaşıp tebessüm ederim ertesi gün kimsenin yüzüne bakmam ve kaçarım onlardan. evet bir bakıma dengesizlik gibi görünebilir bu dışarıdan bakınca ama samimi bir ruh hastalığı, samimi bir dengesizlik, sahte bir denge değil.

...

"senin türünün olduğu yerde her zaman kabus bulunur. her zaman."

"insanlar pek çok farklı parçadan oluşmuştur. kim oldukları, maruz kaldıkları koşullara bağlıdır."

 zaman çarkı - geceyarısı kuleleri

"...ancak hayatına anlam kazandırmak için bir basit gerçeğe inanmak son derece korkakça bir şey gelmişti. yaşayan her varlık sadece kendi anlamsızlığı ve kaosuyla baş başaydı."

dmitry glukhovsky, metro 2033

anlatsam inanmazlar oğul, masal derler; masala inanmazlar, masalı yalnızca dinlerler, sanki hakikati bilirmiş gibi, sanki hakikatin sırrına ermiş gibi, masala inanmayan gerçeğe inanır mı ?

lal masallar, murathan mungan

"neden kendi kendimize sorular soruyor, karanlıkları aydınlatmaya ya da kabullenmeye çalışıyoruz? gözyaşlarımı yapayalnızken deniz kıyısındaki kumlara gömsem daha iyi olmaz mı? ama ben asla ağlamadım, çünkü gözyaşlarım düşüncelere dönüştü, gözyaşları kadar acı düşüncelere."

umutsuzluğun doruklarında - emil michel cioran

 bir şeyden kaçıyorum bir şeyden, kendimi bulamıyorum dönüp gelip kendime yerleşemiyorum, kendimi bir yer edinemiyorum, kendime bir yer... kafatasımın içini, bir küçük huzur adına aynalarla kaplattım, ölü ben'im kendini izlesin her yandan, o tuhaf sır içinden! paniğini kukla yapmış hasta bir çocuğum ben. oyuncağı panik olan sayrı yalnızlık kendi kendine nasıl da eğlenir.

nilgün marmara - defterler


her aydınlığı yangın sanıp söndürmeğe koşan zavallı insanlarım: karanlığa o kadar alışmışsınız ki yıldızlar bile rahatsız ediyor sizi! düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı bu ülkede, düşünce adamı nasıl çıkar?

mağaradakiler - cemil meriç


10 Haz 2011

Bir gün tek başına

 
 
 
 
Merdivenden indi, uzaklaştı istasyondan, yanlarındaki sokaklardan birine saptı. Çiseleyen yağmur altında vıcık vıcık çamurlu sokaklarda yürümeye başladı. Gelen giden, koşuşan bir kalabalık çıkıveriyordu insanın karşısına, hem de hiç umulmayan izbe sokaklarda. Gecekondu mahalleleri başlamıştı. Kimi evlerden radyo sesleri geliyor, gülüşmeler, bağırıp çağırmalar duyuluyordu. Yanık bir ninni sesi duydu birden. Güzel sesli, genç bir kadın, Doğuluya çalan ağzı ile tatlı bir ninni tutturmuştu. Arsaya açılan bir sokağın ucunda bir fabrikanın geceye yüklenmiş koskoca karaltısı çıkıvermişti önüne. Yürüdü sokağın ucuna kadar, başka fabrikalar da vardı ilerde. Dumanlı bacaları, ıslak gecede kırpışan ışıklarıyla... Gece vardiyası mı yapıyorlar?.. Niye geldim buralara ben?.. Kimi işte, kimi evde, kendi dünyasında herkes. Nasıl ilişki kurulur bunlarla? Kız haklı aslında, sevdikleriyle bile yakınlık kurmasını beceremeyen, ayağı havada pis bir küçük burjuvayım ben..
...
Hayrete düşüyordu. Hakkında ifade veren hiç bir arkadaşına kızamıyordu. Hiçbir nefret duygusu doğmuyordu içinde. Halbuki o zamana dek konuşmayı bir tür ihanet olarak değerlendirmiyorlar mıydı? Birisi içeride senin hakkında konuştu mu, yüzleştirme sırasında yüzüne tüküreceksin, “Hain köpek, utanmaz rezil” diye haykıracaksın yüzüne denmiyor muydu? Devrimci romanlarda aynen böyle olurdu. Ancak şu anda arkadaşlarının tehlikeye atığı bir roman kahramanının hayatı değil, kendi hayatıydı. Bu yüzden affedebiliyordu onları. Biraz küçümsemiyor değildi; ama çok az. Daha çok acıyordu onlara ve daha çok yakınlık duyuyordu. Çok zordu direnmek. İşkencenin bu denli pank yaratacağını, bu kadar derin bir sıkıntı verebileceğini kim yaşamadan tahmin edebilirdi? Hele böyle bir yerde…Çözülmenin normal, direnmenin çıkıntılık oldu yerde.