.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

30 Eyl 2020

Şahmeran'ın bacakları ( bölüm 3 )

 


Ukap adında bir yahudi bilgin vardı Beyrut elinde.Bilgindi ama,bilge değildi bu Ukap.Mühr-ü Süleyman düşüne kapılmıştı bir kez.Eski ahitleri,kara kitapları,cümle yazılı belgeleriitaş baskısı yazıtları okumuş ve kimi giz dolu bilgiler edinmişti.

Onlardan öğrenmişti ki,Süleyman yalvacın sol elinde taşıdığı bir mühür vardı.Süleyman yalvaç,bu mührü sayesinde cümle hayvanlar,cinler,periler,insanlar üzerinde büyük kudret sağlamıştı.Bu mühürle hepsine söz geçirebiliyor,hepsini buyruğu altına alabiliyordu.Bu mühre sahip olan,tıpkı Süleyman yalvaç gibi dünya ya hükmederdi.Ukap'ın bütün düşleri bu mührün çevresinde dönüyordu artık.Bu mührü ele geçirmek ,bütün dünyaya hükmetmek,düşlerinin tümünü gerçekleştirmek istiyordu.Eski kitaplardan edindiği bütün bilgileri bir araya getiriyor,o mühre varmanın yollarını arıyordu.

Mühür,bir yüzük halinde Süleyman yalvaç'ın sol elinin orta parmağında duruyordu.

Süleyman yalvaç!ın bozulmamış ölüsü bunca yıldır büyük bir tahtın üzerinde korunmuştu.

Bu taht bir büyük mağaradaydı.

İçi saray döşeli bu mağara,denizler ötesinde çok uzak bir adadaydı.O adaya gitmek içinse yedi deryalar geçmek gerekiyordu.Yedi deryalar geçmek içinse, bir ot gerekti.Şu bildiğimiz,gördüğümüz,ama gizini bilmediğimiz,tözünün değerini veremediğimiz otlardan biri.O ot ki,suyunu kaynatıp tabanlara sürüldüğünde toprak üzerinde yürür gibi deniz üzerinde yürüten bir ot.

O otu bulmak içinse Şahmeran'ı bulmak gerekti.

Şahmeran ki, onun gezinip dolandığı yerde cümle otlar dile gelip,gizlerini ele verir,ne işe yaradıklarını söylerler..

Demek ki,Mühr-ü Süleyman'a giden yol,Şahmeran'ın gezip dolandığı yerden geçecekti.

Dolayısıyla Ukap'ın peşine düştüğü, izini sürdüğü şey,yani düşünün ilk durağı,Şahmeran'ın saklandığı yerdi.

Benim saklandığım yerdi.

Belkıya'nın ünü Kudüs'te yayılmıştı.Onun çok gezmiş,çok görmüş biri olduğu,hele o çağlarda,yaşadığı yerden baaşka hiçbir yer görmemiş kişiler için,doğdukları yerde ölener için- kim bilir ne kadar ilginçti.Çevresini birçok meraklı almıştı.Herkes,onun hikayelerini dinblemek istiyordu.Uzaklık,insanoğlu için tansıklı bir şeydir.Uzak yerler,uzak ülkereler öteden beri insanoğlunun büyülü rüyasıdır.İnsanoğlu uzaklıkta ölümün ve zamanın imgelerini bulur.

Ukap'ta,Belkiya'nın çevresini saran insanlar arasındaydı.Onun anlattıklarını büyük bir dikkatle dinliyor,hikayelerinin boşluklarını yakalamaya çalışıyordu.Ukap,Belkiya'nın Şahmeran'ı görmüş olabileceğini,yerini bilebileceğini tahmin ediyordu.Düşüncelerini usul usul ,sezdirmeden açtı Belkiya'ya;koşulları eşit görünüyordu: Biri Mühr-ü Süleyman'ın yerini biliyordu,öteki Şahmeran'ın.Bu iki bilgiyi birleştirdiklerinde,bütün dünya ellerinin altında demekti.

Ukap'ın doymak bilmeyen bir hırsı vardı.Yüreği büyüdükçe bir horduma benziyordu;bütün dünyayı yutmak istiyordu.Güce susamış biriydi Ukap.Bütün gece susamışlar gibi umarsız ve zavallıydı,ezik bir yaşam sürmüş,insanlar tarafından sevilmemişti.Sürekli hakkının yenildiğini,yeteneklerinin ve değerinin bilinmediğini düşünüyordu.Bütün insanların ve insanlığın ona ödemek zorunda oldukları büyük bir borcu varmış gibi davranıyordu.Hayata karşı sınırsız bir öfke ve nefret duyuyordu.Çok şey biliyordu,çok şey okumuştu,ama tüm bunlerı kendi için,kendi hırsı için edinmişti.Bilmek,onun için para biriktirmek gibi bir şeydi.Bildiklerinde sevgi eksikti,erdem eksikti,bildiklerini kendi için biliyordu yalnızca;bu yüzden de hiç bir yere akmayan,ulaşmayan,hiçbir şey dönüşmeyen bir şeydi bildikleri,kendinde birikiyor ve kehdini boğuyordu.

Bütün dünyası kendinden ve hortumundan ibaretti.

Oysa Belkıya,Ukap'ın gerçek yüzünü göremedi;''Aşk gözlerini kör etmişti onun,beni bile kullanabilirdi bu uğurda.Yoksa aşkın doğruluğu nerede kalır?''Ukap'ın düşüncesinin çarpıcılığına kapıldı,bu düşüncenin her şeyi çabuklaştırıcı,erkenleştirici gücü,Belkiya'yı ivecenliğe uygun düşünüyordu.''Belkiya kandı;aramanın bulmakla bir olduğunu sandı''

Beni ele verdi.

Verdiği dözü unuttuğundan mı?Değil.

Amacına ulaşmak için her yol mübahtır sandı.Ulaşmak için her yolu mübah kılan bir amaç,zaten kullanabilirdi.Ama geriye ne kalırdı?Bunu düşünemedi.

Gizlice adaya gelip gizlenmişler,kapağı açık bırakılmış bir demir sanık içine billur kaseye süt,bir billur kaseye şarap koyup,beklemeye başlamışlar.Şahmeran da olsa,yılan yılandır;süte,şaraba dayanamaz.Önce sütü,sonra şarabı içtim,sızıp kalmışım tabii.Ayıldığım da sandığın içinde ve denizin ortasınaydım.Anladım ki tuzağa düşmüş,tutsak edilmiştim.

Beni kaçıranları görmemişim daha

(ve uzun süre görmeyecektim)

Sandığın içinden seslendim;

''Ey beni tutsak edenler!Nedir amacınız?Beni ne diye kaçırıyorsunuz?Ne istersiniz benden?

Ukap yanıtladı benı:

(bundan sonra da hep o yanıtlayacaktı)

''Ey Şahmeran!'dedi.'' Sakın korkmayasın!Ne sana , ne tebaana kötülük edecek dğiliz.Sen bizim amacımız değil aracımızsın.Bir şey arıyoruz biz.Bir ot.Onu bulmamıza yardım edeceksın yalnızca.Onu bulduktan sonra,senı aldığımız yere bırakacağız,kuşkun olmasın.Sen bizim tutsağımız değil konuğumuzsun''

''Ne otudur aradığınız?'' dedim.

''deniz üzerinde toprak üstünde gibi yürüten bir ot'' dedi Ukap

''ne yapacaksınız o otu?'' dedim.

''yedi deryalar geçeceğiz,Mühr-ü süleyman'a varacağız.Böyleliikle bütün dünya avucumuzda olacak.Dünyayı ele geçireceğiz,bütün dünyayı..'

Saha o zaman anladım ki,Ukap,tutkusunun kurbanı olacak.Bu tutku yakıp kavuracak onu.

Dünyayı ele geçirmek isteyen nice kişinin sonu kendi ateşiyle kavrulmak olmuştur.Bunlar pişmalıkların en kötüsüyle ölürler.Çok gördük bu örnekleri,göreceğiz de..Dünyyı ele geçirdiklerini sandıkları anda bileyanılgıların en büyüğünü yaşıyorlardır.Halkın coşkusuna,delice alkışlarına,kayıtsız şartsız boyun eğişine yenilmişlerdir.Buyurmanın gücü kısa süre de kör etmiştir onları;artık hiçbir şeyi görmez olurlar.Bu da sonları olur.Ukap'ı gözümün önüne getirmeye çalıştım;Sivri çenesinde,sivri sakal taşıyan,iri,patlak,korkak gözleriyle dünyaya hayret ve kuşkuyla bakan,yüzünde ki çizgilerin her biri doymak bilmeyen bir ihtirası ifade eden,,elleri titreyen,kendi titreyen;ne zekası,ne yeteneği,ne kişiliği tutkularına yetmeyen biri.Kendini ele geçirememiş böyle bir kişi dünyayı ele geçirse ne olur?Çok gördük bu örnekleri,göreceğiz de...Bu yüzden durmadım üzerinde.

''Tutsağımız değil,konuğumuzsun..''demişti.

Bu zorunlu konukluk tam kırk gün sürdü.Dağ,taş,bağ,bahçe,çayır,çimen dolaştık durduk.

Sonunda bulduk o otu.

Hemen kaynatıp ayaklarına sürdüler.Yürüye yürüye adama kadar geldik.

Beni ilk kez o zaman çıkardılar sandıktan.Belkiya'yı ilk kez o zaman gördüm.Her şeyi anlamıştım.

Göz göze geldiğimizde başını öne eğdi.

İçimi yokladım;İçimde hasrete benzeyenbir şey yoktu.

Bu ,benim sevdiğim Belkiya değildi.

''Ben sana söylemiştim ya Belkiya'' dedım.''İnsanoğlu ihanet eder''.

Hiç ses çıkarmadı.

Pişman değildi belli,ama acı çekiyordu.

Çenk Hikayeleri / Murathan Mungan

26 Eyl 2020

Mandarinler


 

“Herşey değiştiği oranda birbirine benziyordu.” (s.16)

“Bu bir masal değildi. Deniz kızı bendim. Tanrı ise gökyüzünün derinliklerinde soyut bir kavrama dönüşmüştü. Sonra da tüm gücümle sildim bu kavramı. Tanrı'yı hiçbir zaman aramadım; benden dünyevi yaşamımı çalıyordu. Ama birgün ondan vazgeçmekle kendimi ölüme mahkum ettiğimi anladım.” (s.31)

“Kendi ölümüme veya onunkine boyun eğmeye hazırım; ama umutsuzluğuna asla! Hayır! Ufukta kocaman bir tehdidin belirdiğini bilerek yaşamaya, her sabah güneşin doğuşunu bu duyguyla karşılamaya tahammül edemem. Hayır! Bazı gerçekler ve inançlar vardır ki alt tarafı sizi ölüme götürür.” (s.62)

“İnsanın kendi kendini tanımlaması ve sınırlarını belirlemesi zordu. İçtenlik! Hedeflemesi gereken tek özgünlük bu olmalıydı. Kendine koyacağı tek kural…” (s. 64)

“Paylaşamadığımız acılar bizde suçluluk duygusu yaratır.” (s.88)

“Bazı insanlar vardır, onları gördüğünüz zaman kendilerine nasıl tahammül ettiklerini düşnürsünüz. Beyinleri sulanmadıysa eğer, kendilerinden nefret etmeleri gerek.” (s.89)

“Geriye dönüşü olmadan biten o kadar çok şey vardı ki!” (s.90)

“Bir erkek, insanı sağlığına kavuşturacak bir alet değildi. Bunu geç de olsa anlamıştım.” (s.93)

“Ve birden geçmişimin bana neden zaman zaman bir başkasının geçmişi gibi göründüğünü anladım: Şu an da bir başkası olduğumdan!” (s.98)

“Acaba onu artık sevmemekle alçaklık mı ediyorum diye düşünüyordu. Yoksa onu bir zamanlar sevmiş olmak mı bir suçtu?” (s.100)

“-Senin özgürlük dediğin bana acı çektirmek mi?
-Eğer her istediğimi yaptığımda acı çekeceksen, seninle özgürlüğüm arasında bir seçim yapmam gerekecek!” (s.104)

“Varolan beş duyumuzla algıladıklarımızdan öyle çabuk sıkılır ki insan!” (s.119) “Ah! Beni yaşamak öldürüyor.” (s.138)

“Bir insan ses tonuna, sözlerinin anlamlarından daha çok önem verirse dürüstlüğüne ne derece güvenilebilirdi?” (s.185)

“Onun yerinde olsaydım bu yaşama dayanamazdım diye düşündüm. Ama onun yerinde değildim ve o, buna dayanabiliyordu.” (s.221)

“Kendi yarattıkları kişiliklerini hep yanlarında taşıyan insanlar nedense pek sıkıcı olurlar.” (s.240)

“Sınıfsız bir toplumda, insanlığın ödün vermeden kendi kendine varolabileceğine inanma ihtiyacındayım.” (s.248)

“Yeni bir hayata başlamak, bir yerde hayatta kalmak gibiydi. Ve ben, bunu becerebileceğimi umuyordum.” (s.274)

“Onu ilgilendirecek birşeyler bulmalıydı. Ama hangi konularda? Onunla konuşmaya, meraklarını ortaya çıkarmaya çalışmalıydı. Ama herhalde onu müzelere, konserlere götürecek değildi. Kitap okuyup dünyayı anlatmak da mümkün değildi. Saçlarını usulca öptü. Onu sadece sevmek gerekiyordu; kadınlarla nedense hep aynı noktaya varılıyordu. Onları sadece sınırsız bir aşkla sevmek gerekiyordu.” (s.357)

“Bedeninden başka verecek bir şeyi olmayan bir kadının duygularını anlamak hiç kolay değildi.” (s.361)

“Zenginlik her zaman ortadadır; gözler önündedir yani… Yoksulluk ise daha özeldir, daha kendine dönüktür.” (s.384)

“Bedenlerimiz birbirini hissetmedikten, bakışlarımız birbirimizin bakışlarına dalıp gitmedikten sonra, ortak neyimiz kalıyordu ki? Yo, hayır! Ondan bana uzayabilecek bir köprü asla kurulamayacaktı. Zorlukla bastırdığım bu hıçkırıklar dışında…” (s.432)

“Senin olduğun gibi değil de düşlediğim gibi olmanı istemem, kendimi sana tercih etmek gibi birşeydi. Kendini beğenmişlikti yani…” (s.484)

“Günün birinde, yaşamını tümüyle değiştirmeden birini sevmiş olmanın cezasını çekecek miydim acaba?” (s.543)

“Bazı insanları, kendini mutlu hissetmemek mutsuz kılar.” (s.575)

“İnsanın birini sevebilmesi için onu kendi kafasında biraz büyütmesi gerekir. Rolü iki kişi karşılıklı oynarsa buna değer. Ama tek başına kalınırsa iş saçmalığa dönüşür.” (s.658)

“İnsan artık sevmek istemediği zaman, gerçekten de sevgi duymazdı… Yine de bu; insanın isteğine bağlı olmamalıydı.” (s.673)

“Ne bekliyordum ki sanki? diye düşündüm. Geçmişi tekrar yaşama umudunu çoktan yitirmiştim; o halde ne umuyordum? Yitip giden bir aşkın yerini alabilecek bir dostluk mu? Ama yerini başka duygu almışsa, aşk ne ifade ederdi ki? Bir hiç! Yo, hayır, herşey ölüm kadar kesindi. En azından ortada ölü bir beden kalsaydı diye düşündüm yeniden…” (s.676)

“Dünyayı aydınlatan salt sevgidir sanır insan! Ama sevgiyi besleyen, olanca güzelliğiyle dünyadır aslında.” (s.682)

“Dudaklarımı ısırdım… Hayır, ağlamayacağım! Aslında ağlamıyorum, dedim kendi kendime: içimde titreşen sadece gecenin ışıkları… Kirpiklerimin ucunda damla haline dönüşenler, onların parıltısı. Çünkü şu an buradayım, ama asla geri dönmeyeceğim; çünkü dünya hem çok zengin hem de çok yoksul, geçmiş ise hem çok yoğun hem de çok hafif; çünkü şu güzelim anı mutluluğa dönüştüremiyorum… Çünkü aşkım öldü ve ben ona rağmen yaşamımı sürdüreceğim.” (s.686)

“Belki de hiçbir şey istemediğimiz için hiçbir şeyden yoksun değildik.” (s.688)

“Belki de yalanlara hiçbir zaman kanmadığımdan kendimi hep özgür hissettiğimi söylesem daha iyi ederim…” (s.691)

“Birini mutlu edebilmek! İşte somut olan budur. Bu sağlam duyguya insan kendini tüm içtenliğiyle verseydi, karşılığını mutlaka alırdı.” (s.698)

“Eskiden mutluluğun dünyaya sahip olmanın bir biçimi olduğuna inanırdı: Oysa bu, dünyadan korunmanın bir biçimiydi sadece…” (s.698)

“Tümüyle bağlanmak için oturup mutlak bir kusursuzluğu beklersek, ne kimseyi sevebiliriz ne de bir şey yapabiliriz…” (s.708)

“İnsanın düşlerini her şeyin üstünde tutması, aslında kendini beğenmişliktir. Ama bunun farkına bile varılmaz. Daha ölçülü olunsa da bir yanda gerçeğin, öte yanda da kocaman bir hiçin yer aldığı anlaşılır. Bence en büyük yanılgı da boşluğu gerçeğe yeğlemektir.” (s.709)

“Savaş ölüm gibidir ve ona hazırlıklı olmanın hiçbir anlamı yoktur. Ama uçak başaşağı gitmeye başlayınca, dehşete kapılmış bir yolcu olmaktansa, durumu kurtarmaya çalışan bir pilot olmayı yeğlerim.” (s.730)

“Küllerimizi karıştırmış bile olsala, biz yine de birlikte olamayacağız. Yirmi yıl boyunca birlikte yaşadığımızı sanmıştım. Ama hayır, her birimiz yalnızız! Kuruyan tenlerin altında donup kalan damarlarıyla, giderek yıpranan ciğerleri, böbrekleri ve çekilen kanıyla; içinde taşıdığı, sinsi sinsi hazırlanarak onu başkalarından ayıran ölümüyle, her insan yalnızdır.” (s.736)

“İnsan ya kayıtsızlığa kapılıp gider, ya da etrafındaki her şeye yeniden kavuşur: Kayıtsızlığa kapılmamıştım! Madem ki yüreğim çarpmaya devam ediyor, bir şeyler için, birileri için çarpmak zorunda. Sağır olmadığıma göre yeniden çağrılar alacağım. Kim bilir belki bir gün yeniden mutlu olacağım. Belki de… Kim bilir?” (s.741)



Düşünüyorum,öyleyse yokum tamam mı?

 


Biraz da Ağla Descartes

Kırk yıl öncesinin İstanbul'unda yürüyorum. İstiklal Caddesi ola ki, bu da o yatır, al çaputlarla donanmış, kısır adakçıların gözlerinde birer elif çekili titrek mum ışıklarından, ama ortalık aydınlık daha? O sokağa bakmadan geçmeli, adı değiştirilmiş bile olsa, sen bakma o sokağa; o sokak yok, hiç olmamış değil, beton yığınlarının altına gömük, ölü belki, ama var, dönüp bakma, kork, korkuyorsun zaten. Bak tramvaylar sökün etti. Çan sesleri kısık vurgulu, hüzne sarılı, aralıklı, yumuşak. Işıltılı raylar üstünde demir tekerleklerin kırık tıkırtısını duyuyor musun? Ulan ihtiyar! Çağımın uyarısıdır, öfkelenme, unut çabuk, aksayan ayağını sürükleyerek uzaklaş, ezileceksin. Aylardan Mayıs. Havaya atılı bir tembel bulut kıpırtısız, doğal ak oluşu, bir uçmaz martı kanatları açık, çerçevesinde. Leylak kokulu rüzgârını çek sörpük ciğerlerine bari. Vatmanın şapkası yuvarlak, şeridi sarı, kocaman siperliği, ne güzel! Güzelin nesi güzel? Bir gün yanıt arayacaksan sinirlenmeden sor. Danielle Darrieux-Charles Boyer ikilisinin arkasında alt dudağı sarkık, soğuk bir Jean Gabin. Kurşuna Dizilecek Sabah. Bakıyorlar eğreti geleceklerine, pembeye boğulmuş dev afişlerinden. Maginot Geçilmez, Niçevo mu yoksa? Bilmem, ne önemi var, tüm İstanbul Emmanuelle altıncı hafta şimdi. Vatmanın arkasındaydın, kendini anımsat, yaşamıyorsan bile, giysilerini değiştirme, kamburunu düzelt, on yedi'lerin ince boynunu dikleştir, kemikliğine bürün, gördün beni hadi el salla, istersen ben sallayayım alınsızlığına, trampet şapkanı geriye iterek üç numara tıraşlı söbü kafanı kaşı, prina sabunuyla yıkanmış, Cogito Ergo Sum de bir daha unutmadıysan, kokusuz ince terini sil, poker-play'dir yumuşak tüylü yanaklarımızda gezinen, Ay'a gidilemeyeceği kesindir.

        Neden gülüyorsun çocuk? Sana da gülünür elbet bir gün. Hangisi mi Descartes? Şu, arkadaki çatık kaşlı, seçebiliyor musun sımsıkı ağzını? Bu da ben, ay suratlı, beğenisi biçimli parmaklarına dönük. Klik! Atlarken durdur havada, klik! atlayacak, bırak atlasın, atlat, atladı, bak yanyana yürüyoruz ağır çekim uzayda, bilincin boşluğunu adımlayarak, özü değişmiyor adımlamaların, anlamıyorsun. Klik! duralım, durduk.

        “Yahu palaskasız, sokakta, amma tuhaf. Çıplakmışım gibi. Belimi yoklayıp duruyorum. Dağıtsalardı şunları bir an önce.”

        “İki defa çevrildim.”

        “Bana kimse sormadı.”

        “Saçma. Açıklayarak mı dolaşacağız adımbaşı. Zor bıraktılar.”

        “Aldırma. Sinemaya gidelim. Sever misin Darrieux'yü” -Duy, çizgi kaşlarını kaldır, en sevilgen cilveni kullanarak. Yoksa ölü müsün artık, niye öldürüldün ölmedinse?-

        “Boş ver. Kart biriktirmem ben. Çocuk işi. Görürdüm mütalaada. Ağzı açık bakar dururdunuz. Pilot olacakmış adaşın ha? Bir kere boyu tutmaz.”

        “Ölçtün mü?”

        “O karının beli de bir dairedir, çapı değişikmiş ne olacak?”

        Yatır'ın köşesinden sapılan o sokaktan geçmedim hiç. -Cumbalı evlerin kararmış tahta kapılarında dikdörtgen, demir çubuklu birer küçük pencere. İçten mandallı. Kapı sekilerinde sövgü. Teneke leğen. İlaçlı su, ibrik, çatlak ayna, marsık kokulu mangal, bulantı, ter, pişmanlık. Bu odalardan kaçtım çok.- Oysa, soylu bir kara kısrak yelesi, oluklu bir kasap bıçağının parlak kabzası direkte. Okundu, bakışıldı, meraklı. Lacivert giysileri boydan boya düğmeli. Anladık, ilgilendirmiyor seni, boşalt şu suskun kalabalığı torbasından. Kurguları bitene dek bel kırıp doğrulsunlar, ama biliyorum sen şu duyarlı deniz anasını da rıhtıma alacaksın, üstüne tuz dökeceksin, öldüreceksin.

        “Demek buradaymış. Bilerek geldiğimi sanmıyorsun ya? Sen?”

        “Beni ilgilendirmiyor. Rastlantı.”

        “Yahu sen... çok safsın galiba.”

        “Hadi sor sor kızmam.” -Esmerliği renk değiştirmeyecek mi bakalım?-

        “Eminim birini düzmemişsindir sen hiç. Düzdün mü?”

        Kıpırdamadı, düz baktı:

        “Düzmedim. Bizim oralarda böyle kibarca da söylemezler. Ana avrat. Benimki başka merak. Düşünürüm. Bu işi de düşündüm elbet.”

        “Tasarladın.”

        “Hayır, düşündüm. Çoğalttım. Geometrik bir mesele. Kolay. Olasılıkları az. Biraz mekanik de gerekti sonra.”

        “Ne tuhaf adamsın sen be! Hep güldürürdün bizi. Çaldıran Savaşı'nı kuramsal hesapla çözmeye kalkışman hadi neyse de... fırıldaklara bak, alalım mı, birer tane?”

        “Çözdüm, ama anlamadım.”

        “Gördün mü? Baban neci senin. Üç yıl bir okulda okuduk da sormadık birbirimize.”

        “Manav.”

        “Benimki doktor. Hekim değil. Dar'ül fünun ulûm-u tabiiye doktoruymuş. Sevmez bilim milim ama. Biraz kimya deneylerinde eğlenirmiş. Ufağından dinamit patlatmışmış bir gün, ödü patlamış öğrencilerin.”

        “Sonra?”

        “Alfred Nobel dedenizin eşşek şakası, korkmayın evlatlarım demiş.”

        “Pek beğenmedim. Sonra?”

        “Sonra sıkılırdı, çok sıkılırdı, kapkara sıkılırdı, çok içerdi, bol bol tabanca sıkardı beynine! Tatlı bir deli olmalı. İleride kimbilir, belki ben de deli olurum.”

        “Zor. Delirebilirsen iyi. Benimki elmaları dizer. Ben bakardım. Elmalar yükselir, kule olur, bıraksan göğe dek. El ustalığıyla, yordamıyla değil. Denge yasalarını biliyordu o. En büyük rakamları kafasında çarpar, böler, sonucunu sana söylerdi. Öyle bir kafa işte.”

        “Öldü mü?”

        “Belki.”

        “Ölür. Bak bu kesindir bana göre. Çözemezsin de. Onun için mi, belki dedin?”

        “Galiba. Ama her şeyi çözüyorum.”

        “Çözüyorsun da anlayamıyorsun.”

        “Doğru.”

        “Denemeli. Denemedikçe olmaz. Deneyelim. Deneyelim mi?”

        “Bilmem. Denersem anlar mıyım?”

        “Neyi anlayacaksın? Duyarsın be! Düşazdığın olmadı mı hiç? Ya da düş kurup kendi kendine? Benim üst ranzadaki Ahmet'le kapışmıştık sonunda. Sallanır durur her gece. Uyuyabilirsen uyu. Pis, pis. Tek başına pis. Utandırıcı. Ben ikilisini merak ediyorum. Güldüğüme bakma, sinirden.”

        “Denerken düşünebilir miyim? Ya da düşünürken deneyebilir miyim?”

        Mahur bir sabah başlamıyor, kurşuni, kalın örtüsünün altında kireçlenmiş kıkırdaklarını oynatmaya zorlanan şehir. Apartman yükseltilerinin deliklerinde ağaran tek tük cılız ışık. Titrek ellerim, damarlı, lekeli. Dönüp o sokağa, saplantılarına gelecekler. Ben şimdiyim, lanetli - dumanların bozkır göğüne savrulacağı bacalarda umutsuzluğu bekleyen. Düşlerin son kemirdiği, iskelet antenlerin artıklarıdır. Kokuşmuş çöp bidonlarının ardından gerinerek çıkan ak dişli, o hep aynı alaca köpek. Ölüm karası önlükleri içinde okullarına giden çocukların ardında. Çantalarında dinamit.

        İstersen, hatırın için, buruşuk bulut, esmez rüzgâr, uçmaz martı zamanları yerine yüz binlerce mavi kırlangıç masalı çizelim defterimize, yağmuru getireceklerse bardaktan boşanırcasına, susamışlığımıza. Hadi beni avut, soluğunu ağzıma daya, canlandır, gülümset.

        “Şu sokağa girelim gel! Çok heyecanlanıyorum ne dersin?”

        Duraksıyor Descartes. Bana göre tedirgin. Yüreğinin düzenli vuruşu kendiliğinden bozuldu gibi. Birkaç kez yumruğunu sıktı, avcu terli.

        “Ne o ter mi bastı? Amma büyüttün sen de şu işi ha! Hiç değilse iki adım atalım canım ne çıkar? İki adımcık. Adamı yemezler a! Hem bakalım dedikleri gibi mi, kolundan tutup çeki veriyorlar mı içeri? Paran var mı?”

        “Var. Ama üniformalıyız olmaz.”

        “Ortalıkta kimsecikler yok. Ne olacak, öyle geçiyormuşuz gibi yaparız yoldan. Bakarsın... bizim dönek Süleyman anlatır dururdu ballandıra ballandıra. Sivil gitmezsen daha iyi demez miydi? İtibar gırlaymış.”

        “Orası Bursa, burası İstanbul. Nemize gerek.”

        “Senin asker olmana gülünür, korkak!”

        “Aklım yatmıyor anladın mı, işte o kadar.”

        “Ben korkmuyorum demiyorum ki! Korkuyorum.”

        “Bilmiyorsun ondan.”

        “Sen de bilmiyorsun. Yoksa biliyor musun? Hadi hadi gizleme.”

        “Bu iş başka. Kafam rahat, yenilmeye alışkın değil. Yenilmedim hiç. Yenilmeyi sevmem.”

        “İyi ya sevme bana ne.”

        Susuluyor. Köşe başında duraklamışlar.

        “Senin bu kadar inatçı olduğunu sanmazdım. Hadi bir boy daha gidelim bari. Akşam simitleri çıkmış bile.”

        Ağzımın kenarında tango kırıntıları, Manon Lescaut'mu gömerek Güney Amerika çöllerinde yeniden, o gün alamadığım simit gırtlağımda yumruk, ayrılamıyorum arkalarından. Baylan'da durdular, -Baylan mıydı?- bana baktılar kuşkulu, cebi yırtık kirli pardösüm, gözlerime inik yağlı şapkam bir oğlancıyı ya da pezevengi simgeliyor galiba, sırtımı döndüm, kuyumcu vitrinine yansıdım.

        “Ruhiyatçı ne demişti hatırlıyor musun?”

        “Hayır.”

        “Ben de. Üstelik hep on verirdi bana.”

        “Haklıydı bence.”

        “O değil de, bilmem söylesem mi? Ata'mızın öldüğü gün, sınıfta mıydın sen?”

        “Evet.”

        “Ağlamış mıydın?”

        “Hayır.”

        “E, peki ne yapmıştın?”

        “Ağlamamıştım.”

        “Ben gülmemek için zor tutmuştum kendimi. Baş parmağıma dişlerimi geçirmiştim, kan oturtmuştum. Bak ilk defa sana söylüyorum. Sana ısındım birdenbire. Arkadaş olduk. Farkına varsalardı kemiklerimi kırardı çocuklar. Sence neden gülünür?”

        “Ben gülmeyi pek bilmem.”

        “Ondan ağlamadın öyleyse.”

        “Herhalde.”

        “Kolayını bulmuşsun, düşünmek için düşünüyorsun sen arkadaş. Kızmadın ya? Bunun da yasası vardır herhalde. Sen düşünedur. Ruhiyatçı koca gövdesiyle 'Atamız öldü. O, artık kalbimizde yaşayacak', deyip devrilmişti kürsüye. Komut verilmişçesine bütün sınıf sıralara kapanıp ağlaşmaya başlayınca... Demek bir sen, bir de ben... Ama hâlâ çok utanıyorum, üzülüyorum.”

        “Üzülme. Düşün. Varlığını kanıtla kendine.”

        “Öf be! Düşünüyorum, öyleyse yokum tamam mı! Amma içim sıkılıyor. Şu sokağa bir girebilseydik.”

        Birden sinirlendim, bıktırdılar beni, kırk yıl sonrasına gö­türüp yalnız bıraktılar. Yağız bir inzibat çavuşu diktim karşılarına. O sokağa adım atılmamıştı, açıklamalarıma yalvarmalarıma -Descartes susuyor- kulak asılmadı. Ünlü Beyoğlu İnzibat Karakol Komutanı'nın karşısına çıkmamız gerek. Kaldırıma serilmiş ruhuma basıp geçin, Blue-Jeans'li kalçalarınızı sallayın siz daha.

        Yüzbaşı Hasan Gürler kamçısını şaklattı işte. Palandöken bıyıklarını burdu. Parlak üç yıldız dizili apoletlerini yan gözle okşadı. Yanağındaki tiki hızlandırdı, öfke talimine çıngırdak mahmuzlu rugan çizmeler geçirilmiş ayaklarını ak mermere vurdurarak başladı. “Getirin şu hergeleleri!”

        Sağ elleri pantolon yan dikişine yapışık, sol ellerinde şapkaları öğretildiğince. Benim dizlerim sarsılıyor yalnızca.

        “Anlat bir daha çavuş, nedir bunların suçları.”

        “Efendim bunları o sokakta yakaladım. Palaskaları da yok.”

        “Adı ne o sokağın?”

        “Abanoz.”

        “Peki sence işleri neydi o sokakta?”

        “Bence... Dürdane'nin evinden çıktılar. Mutlaka. Güya yabancıymışlar İstanbul'a.”

        “Ulan kim bilmez Abanoz'u bu memlekette! Demek mutlaka. Doğru mu? Konuş, sen konuş hayvan oğlu hayvan! Bacakların zangırdıyor, neden? Suçlusun ondan. Bak arkadaşına titriyor mu hiç. Asker adam korkmaz, titremez, yalan söylemez, erkekçe 'evet yüzbaşım yaptık bir hata, suçumuz neyse ver cezasını' der.” Yanaklarındaki seyrimenin yumuşama belirtisini sezdi. Sesi algılanamayacak tizliğe yükseldi. “Ata'mızın, en büyük Harbiyeli'nin eserini emanet ettiği gençliğe bak! Ne çabuk zekerinizin derdine düştünüz ulan! Sen söyle kabak suratlı, sen kandırdın şu Kemahlıyı değil mi? Kemahlı mısın oğlum? Kapkara kaşlım, yiğidim, ne bok yemeye düştün bunun peşine ha! Bak ben sevdim senin dimdik duruşunu, bakışını. Dosdoğru amirinin gözünün elifine bakacaksın, öyle değil mi? Her hâl-ü kârda. Çavuş iyi bak, bak bu Kemahlı ölmesini bilir, bu zıngıldak kaçarken topuğundan vurulur. Yahu savaş kapımızda. Hitler denen pis bıyık eli kulağında sokacak başımızı derde. Niye sizi erken mezun ettiler, Harbiyeli ettiler düşünmediniz mi? Yarın gene Edirne'de, Çanakkale'de, Kars'ta, Kafkas'ta vuruşulacak belki de. Dedelerimiz, babalarımız gibi Mehmetçiklerin başına geçip kıran kırana. Şunlarla mı? Yeter be! At nezarethaneye şu soysuzları. Bildireceğim okullarınıza da. Harbiyeli'ye vurulmaz artık, yoksa dağıtırdım suratlarınızı. Kemahlı sen dur!”

        Laleli son tramvayında hıçkırığı tutmuş bir karaltı, “Gecenin matemi”ni dolamış peltek diline. Üşüyorum, altı saat önce demir parmaklıkların gerisine bıraktım coşkumu, sıcaklığımı.

        “Kemahlı. Arkadaşım. Susma konuş. Ben sandım ki seni bırakacak. Niye attırdı içeri ikimizi de?”

        “Çavuş yalan söylüyor dedim, Kemahlı değilim dedim. Doğru söylediğimi anladı.”

        Gözümde domuran tuzlu suyu gördü. Kuru elleriyle sildi.

        “Aldırma. Yüzbaşı gene de haklı...”

        “Hangi konuda.”

        “Pis bıyık konusunda.”

        Hep böyle kal aklımda Descartes ne olur, hoşçakal, ama istersen biraz da ağla.

* Düşler Öyküler, Sayı; 2, Temmuz 1996

21 Eyl 2020

varlık ve hiçlik



 insan bir et parçası olarak geldiği şu dünyadan mezarlık gübresi olarak mı gidecek? bütün sevinçler ve üzüntüler birer abartı mıydı? hiç manevra kabiliyeti yok mudur insanın?

şu morgda yatan zavallı mesela... doğmayı o seçmemişti. ölmeyi de istemedi. iteklenerek girdi bir kapıdan, kıçına bir tekme yiyerek bir başka kapıdan dışarı çıktı şimdi.

iki kapı arasında geçen zaman onun eseri olabilir mi? başını ve sonunu seçmediği yaşamını farklı ve özel yapabilecek ne kaldı geriye? rolex marka saati mi? kokmuş çoraplarını bile çıkardılar.

ölüm ne acayip ülke, yolcuların kredi kartları ve iç çamaşırları gümrüğe takılıyor."

"kafka'nın masalını hatırlayalım: bir taşralı, yasayı görmek için şatonun kapısına gelir; korkunç görünüşlü bir muhafız yolunu keser. taşralı muhafıza karşı çıkmaya cesaret edemez, bekler ve beklerken ölür. ölüm anında, muhafıza sorar: "burada benden başka bekleyen olmamasının nedeni ne?" ve muhafız cevap verir: "bu kapı yalnızca senin için yapılmıştı. kendi-içinin durumu işte böyledir, dilerseniz ayrıca şu da eklenebilir: 'herkes kendini kendi kapısı kılar.'"

jean-paul sartre


özgürlük bir şey olmak değildir, özgürlük hareket noktasını hiçlikte bulan eylemdir. insan için özgürlük varolmuş olmak ya da kendinde olmak değil varolmak, başka bir deyişle, kendi-için-olmaktır. “ne ise o olan bir varlık özgür değildir." başka bir deyişle “özgürlük bir varolan değildir: insanın varlığıdır, yani insanın varlığının hiçliğidir.” “insan gerçekliği için olmak kendini seçmektir: [insanın] olabileceği ya da kabul edebileceği hiçbir şey ona dışarıdan da içeriden de gelmez.”

özgürlük, olana dayanmaz, aksine gerçekleştirilir. hiçlik de onun özgürlüğüyle birlikte oldurulur. hiçlik insanı özgürlüğe, başka bir deyişle “olmak yerine kendini yapmaya”, kendini gerçekleştirmeye zorlar. hiçlik insan özgürlüğünün zorunlu temelidir, böylece özgürlük keyfi bir durum değildir, kimi zaman özgür, kimi zaman köle olamayız. sonuç olarak sartre’a göre şunu diyebiliriz ki insan “tümüyle ve her zaman özgürdür, ya da hiçbir şekilde özgür değildir.” özgürlüğün bir özü olmadığı için, ona bir öz dayatanlar, özgürlüğün süregelen tarihi içinde unutulmaya mahkum olmuşlardır. bu nedenle özgürlük adına insana belirli bir doğa yüklemek için yarışanlar bu konuda hiçbir şey yapmayanlara göre daha zararlı olmuşlardır.

.....


martin heidegger’in şu mübalağalı sözüyle yüzleşmek durumunda kalırız: “ölüm, dasein’ın kendisine en ait olan, en öz olasılıktır”. ingilizce “ownmost” sözcüğüyle karşılanan almanca kaynak dildeki “eigenste” sözcüğü bu noktada dikkate değerdir. eigenste sözcüğü, sahiplik anlamındaki “eigen” kökünden gelir, bu da şu demektir: en çok sahip olduğumuz şey (başka bir imkânsız ifade!) ölme olasılığıdır. biraz farklı bir biçimde ifade edecek olursak, gerçekten sahip olduğumuz şey, ölümdür. tabii ki bu ifade oldukça esrarlı bir ironi barındırır. bu nasıl bir mülkiyettir ki, mülkiyet kavramının kendisinde saklı olan umut kalıntısını ortadan kaldırır? bu umut kalıntısı şunu imler niteliktedir: ölümden muaf olabilirim, ebediyete sahip olabilirim, ya da şöyle ifade edilebilir: ölümün bu küçük düşürücülüğü ile karşılaşmak zorunda değilim.

........

"noksanlık şu demektir: birbirine ait olanın, henüz bir arada olamayışı." demiş heidegger.


boş-boşluk, yok-yokluk ve hiç-hiçlik çok önemliler. bunlar değilleme ile adlandırılmamış olumsuzluklar yokluklar. bunlar insan zihninde nasıl var edildi? nasıl algılanabildi?

"yalnız ölüler bilir. hiçlik! istediğiniz kadar üfleyin, gene de bir şeyler kalıyor geride." henry miller - nexus

"ama bu münasebetin bağrına hiçlik sızmıştır: ben, olacağım kişi değilim. sonra, şimdi olduğum şey, olacağım şeyin temeli olmadığı için değilim. nihayet hiçbir güncel varolan, benim olacağım şeyi kesin bir şekilde belirleyemeyeceği için de değilim. yine de, daha şimdiden olacağım şey olmamdan ötürü (aksi takdirde şu ya da bu olmak beni ilgilendirmeyecektir), ben, olacağım kişi olmamak kipinde olan kişiyim." jean-paul sartre - l'etre et le neant

"ne var ki varlık-olmayan varlığın karşıtı  değil, çelişiğidir bu da, hiçliğin mantıksal olarak varlıktan sonra gelmesini gerektirir, çünkü hiçlik önce ortaya konmuş, sonra da yadsınmış* olan varlıktır." jean-paul sartre - l'etre et le neant

"hiçlik eğer varlık tarafından taşınmıyorsa, hiçlik olarak dağılıp gider ve yeniden varlıkla karşı karşıya kalırız. hiçlik kendini ancak varlık fonu üzerinde hiçleyebilir: eğer hiçlik verilebiliyorsa, bu, ne varlıktan önce ne de sonradır, ne de hiçlik genel bir tarzda varlığın dışında verilir, varlığın bizatihi bağrında, yüreğinde bir kurtçuk gibi ortaya çıkar." jean-paul sartre - l'etre et le neant

"işte böylece hiçlik, varlığı dört bir yandan kuşatırken, aynı anda da varlıktan kovulmuş olur; işte böylece hiçlik, dünyanın konturlarını oluşturan olarak kendini sunar. bu çözüm, bizi tatmin edebilir mi?" jean-paul sartre - l'etre et le neant

"dolayısıyla hiçlik bu varlık boşluğudur, kendi-içini oluşturmak üzere kendindenin kendiye doğru bir düşüşüdür.

hiçlik, varlığın varlık tarafından soru konusu yapılmasıdır, yani tastamam bilinçtir ya da kendi-içindir.

hiçlik, varlığa özgü bir imkandır ve onun tek imkanıdır." jean-paul sartre - l'etre et le neant

"anlıyor musun felice, uzaktan da olsa anlıyor musun bunu? evlenmekle, birisine bağlanmakla beni ben yapan o hiçliğin ortadan kalkmasıyla mahvolacağıma, hem de tek başına değil karımla beraber mahvolacağıma, ve bunun da ne kadar çok seversem o kadar çabuk ve korkunç olacağına dair kesin bir kanaatim var." franz kafka - briefe an felice

"patlamalar, infilaklarla ele geçirilebilir nitelik kazanmasından beri, hiçlik denen şey görkem ve güzelliğini yitirmiş bulunuyor." elias canetti - die stimmen von marrakesch

[yokluk bezini başına at, onu sarın. yokluk taylasanını arkana sarkıt.

mahv üzengisine hiçlik makamından ayak bas. muratsızlık atını hiçlik makamına doğru sür!

yok ol. bir an gelsin, yokluktan da geç. sonra bu ikinci makamdan da fani ol!

gözünü yum, can gözünü hemen aç. derken gözüne yokluk sürmesini çek!

böylece rahat ve huzur içinde, ta yokluk alemine kadar yürü!] feridüddin attar - mantıku't-tayr

"hiçlik bilinen anlamda yok; ama dünyanın kendisi maddi bir kitledir ve ruhların toplamından insan ruhu oluşur. madde ruhtan daha fazla ölemez, yalnızca iyilik ve kötülüğe göre biçim değiştirebilir. geçmişimiz ve geleceğimiz bir zincirin halkaları. kendi soyumuzda yaşıyoruz, ve soyumuz bizde yaşıyor." gerard de nerval - les filles du feu (rüya ve yaşam öyküsü)

"ölümün yokettiği bireyin kendisi de bir hiçse, kendini yönetme yeteneğinden ve kendi varlığından yoksunsa, o zaman yokediçi güç de -sanki heidegger'in hiçleştiren hiçlik formülünün fazla şakacı bir uygulaması gibi- bir hiç haline gelir. bireyin bir başkasıyla tümüyle değiştirilebilir oluşu, ölümünü de pratikte -ve mutlak bir küçümsemeyle- geri alınabilir bir adım haline getirir." theodor w. adorno- minima moralia

tek başıma, hiçliğin içine düşüyorum bazen. ayağımı gizlice itmeliyim, dünyanın hiçliğe açılan yanına düşmemek için.

başımı sert bir kapıya vurmalıyım, kendimi vücuduma geri çağırmak için. virginia woolf

“bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen bir “hiç” ol. menzilin yokluk olsun. insanın çömlekten farkı olmamalı. nasıl çömleği tutan dışındaki biçim değil içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil, hiçlik bilincidir.” mevlana


koca bir boşluk sanılır, uzay gibi havasız ve soğuk. aslında giyilir, kapatır kusuru, ruhu, ziyadesini. çukur değil, dipsiz kuyu değil, düşülmez dibine. yoksunluk değil, yorgunluktur. içinde var olup büyüdüğün kadın, mezarına atılan ilk topraktır. durmaz, akmaz serin dereler gibi çağlayıp kulağınıza rüzgar gibi fısıldamaz.

biraz neyzen tevfik’tir, şarap sevenler için hayyam. gücünün tükendiğini bilen hitler’dir, ateşi çaldığına pişman prometheus belki. yüzme bilmeyen kaptanların korktuğu fırtına, yavrusunu kaybetmiş bir ana.

19 Eyl 2020

Şeytan'ın Günlüğü




 yalnızlığım çok büyük , çok derin olduğu için oynuyorum; yalnızlığımın dipsizliğinden korkuyorum!

kendimi karanlık bir uçurumun kenarında buldum; aşağı habire sözcükler atıp duruyorum, nasıl da ağır sözcükler, ama düştüklerinde en ufak ses gelmiyor.

o uçuruma kahkahalar , tehditler ve gözyaşları atıyorum. aşağıya tükürüyor, bağrına taşlar , kaya parçaları fırlatıyor, dağlar tepeler deviriyorum ama hep aynı boşluk , hep aynı sessizlik.

hayır , samimiyetle söyleyeyim, bu uçurumun dibi yok dostum ve sen de ben de boşuna uğraşıp didiniyor, ter döküyoruz!


“Rasyonalizm de budalaların aklıdır. Ama çaresiz budala rasyoyla yetinirken, akıllı insan onun ötesine geçer. Budalalıkta kök salmış kişinin gözünde, rasyosu bir bayramlık elbiseden ibarettir; böyle biri, herkesin üstünde görebileceğin bu ceketi, diğer insanlar görsün diye taşımaktadır; ve fakat rasyodan zerre kadar nasibini almadan yaşar, uyur, çalışır, aşık olur, nihayet korkudan titreye titreye ölür gider.”

Düşünmek yetmez, konuşmak da lazım..

Çünkü ;

Elinde ağ, kelebek peşinde koşan veletler gibi kırda, bayırda dolanarak geçirecek vaktim yok!


"Sadece biraz eğlenmeye gelmiştim yeryüzüne, meğerse devasa bir mahkemeye gelmişim fani dostum!.. Gammazcılar, kirli, yalancı tanıklar, yalan yere yeminler, sahte yargılamalar, iki yüzlü suçlular... Herkes birbirinin hakimi. Tam bir çöp kutusu!"


"Ama suç sende dostum!

O dağarcığında neden bu kadar az kavram var? Aklın, bayat ekmek kırıntılarıyla dolu bir gariban bohçası! Oysa beni anlayabilmen için bir somun ekmekten de büyüğü gerekiyor.."


"Yüce aziz ancak kendine gelmişti. İnce dudaklarını iyice birbirine yapıştırarak sırıtıyordu; kafasını istemediğini ifade edercesine salladı - sanki müthiş bir ağırlığın altında eziliyordu. Ama birden beklenmedik biçimde gücünü toparladı: — Ve ölüm olduğu sürece de Kilise var olacaktır! İstediğiniz kadar sarsın, her köşesini kırın dökün, yakın, havaya uçurun - onu yıkamazsınız. Yıkmak mümkün olsaydı da enkazın altında ilk siz can verirdiniz. O zaman sizi ölümden kim korurdu? O zaman ölümsüzlüğe, öbür dünyaya, edebi mutluluğa olan inancı size kim tattırırdı?.. İnanın Bay Wandergood, dünyanın sizin rasyonuzu istediği filan yok; bu büyük bir yanlış anlama! — Peki ne istiyor, yüce aziz? — Ne mi istiyor? Mundus vult decipi... Bizim Latinceden anlar mısınız? Dünya aldatılmak ister! Yaşlı maymunun neşesi yeniden yerine gelmişti, gözlerini kırpıştırdı, kanatlarını açtı, dizlerine vurdu ve inlemeler arasında katıla katıla güldü. Ben de gülmeye başladım: Pasiyans için hileli kartlarını masaya dağıtan bu yaşlı kumarbaz pek eğlenceliydi. — Ne yani siz - dedim gülerek,- dünyayı aldatmak mı istiyorsunuz? —Kutsal mihrabın da paraya ihtiyacı var Bay Wandergood. Dünya belki rasyonalist olmadı ama, epey bir inançsızlaştı ve haliyle işleri yürütmek de biraz zorlaştı. - Derin bir soluk aldı ve devam etti: - Siz sosyalist değilsiniz değil mi Bay Wandergood?.. Ah, çekinmeyiniz, artık hepimiz sosyalistiz, hepimiz açların yanındayız. Bırakalım yedikçe yesinler: Ne kadar tıkınırlarsa o kadar ölürler, anlıyorsunuz ya?.. "

"Anla artık, her iki ayaklı çöpe insan denmesine izin veremem. Zaten sayıları da iyice arttı, doktorların, yasaların koruması altında, tavşanlar gibi üreyip duruyorlar."

 "İnsan suretine bürüneli beri korkmadan geçirdiğim bir an anımsamıyorum:daha yüreğimin ilk atışını duyuşumda bile.aynı anda hem yaşama hem ölüme olan uzaklığı sayan o keskin,yüksek tık sesi,beni daha önce hiç duymadığım bir ürküntü ve telaşla sarmıştı.insanlar her yanı ölçüp saymayı severler,anladım da, yaşamın yitip giden her bir saniyesine sihirbaz titizliğiyle eşlik eden bu sayacı bağırlarında nasıl taşıyabilirler?" 

Müthiş yalnızım. Öyle yakın dost filan istemiyorum, istediğim kendimi anlatmak, ama anlatabileceğim kimse yok. Düşünmek kendi başına yetersizdir, düşünceleri sözcüklere dökmedikçe tam bir duruluk, açıklık, kesinlik kazanamazlar: onları askerler ya da telgraf direkleri gibi sıraya dizmek, demiryolu hattı misali ufka uzatmak, bu arada yolun köprülerini, viyadüklerini kurmak; setlerini, virajlarını yapmak, önemli yerlere duraklarını koymak gerekir - düşünceler ancak o zaman açık hale gelir. Bu son derece eziyetli, mühendis titizliği gerektiren yol inşasına yanılmıyorsam mantık ve tutarlılık diyorlar ki zeki olmak isteyenler için böyle bir inşa mecburiyken, diğerleri için o kadar da gerekli değildir; öyleleri dilediklerince avarelik edebilir. .

Yeryüzüne geleli şunun şurasında kaç gün oldu, ama şimdiden birkaç kez tımarhanenin sararmış duvarları, davetkâr biçimde aralanan kapısı gözümün önünde belirdi. . . •Bunun üzerine Magnus da dedi ki... Magnus hiçbir şey demedi! Hayır, böyle "dedi bana" "dedim ona", diye anlatamayacağım - bu kahrolası ardışıklık Bendeki bütün ilhamı öldürüyor, bu gidişle bulvar gazetelerinin birinde vasat bir romancıya döneceğim ve her yeteneksiz gibi yalanlar uyduracağım. . . •O cafcaflı, rengarenk, kadim Cehennem'i bırakıp onun kötü kopyasına gelmeye değmediğini düşünmeye başlıyordum. .

Var oluş üzerine yalnız iki kavramın var:Yaşam ve ölüm... ama sen insan evladı, sen kendini Tanrı ve Şeytan yerine koymuşsun!


Baştan söylemek gerek ki okuması biraz yorucu. Tamamen sakin kafayla sindire sindire okunması gereken kitaplardan. Sonuçta ortada şeytana pabucunu ters giydiren bir insanlık var :)

17 Eyl 2020

İnsan mıyım? Mahluk muyum* Ot muyum?

  

yıllarca aradım kendi kendimi

hiçbir türlü bulamadım ben beni

hayal miyim bir rüya mı bilinmez

hiçbir türlü bulamadım ben beni


insan mıyım? mahluk muyum? ot muyum?

ekilir biçilir bir nebat mıyım

mecnun muyum bir güzele kul muyum

hiçbir türlü bulamadım ben beni..


 ismi ilk göründüğünde şüphe uyandıran, aşık veysel'in bulamadım türküsüne fikret kızılok coverı. tehlikeli madde grubuyla birlikte çalıp söylemiş bu şarkıyı. aşkın olmadığı yerde 45'liğinin b yüzü. bağıra çağıra söylenecek türden...


Illustration - Jeff Treves

Fikret Kızılok: Vocal

Turhan Yükseler: Keyboard

Ataman Hakman: Guitar

Siret Yurtsever: Guitar, flute

Sahir Kayıhan: Bass guitar

Eser Sayıner: Drums


Lyrics: Aşık Veysel

15 Eyl 2020

"gerçekler rüyalara saklanmayı sever."

 

 

Arka kapaktan,

"bu romandaki istanbul, efsaneler, insanlar, balıklar, kayıklar, iskeleler, saraylar, dehlizler, kesik başlar, mezarlar, hastaneler, morglar, denizkızları, cinayetler, katiller, cellatlar, deliler, yani her şey uydurmadır. efsanelerin yalanı abartılmış, insanların hayatına olmadık benekler atılmış, şehir baştan yaratılmıştır. yok eğer, 'bunların hepsi gerçek, haliç'te kırmızı bir kayık durur ve içinde zaman dayı yaşar, eski mezarlarda kesik cellat kafaları yatar, küçük kızlar mezar taşlarına dünyanın en güzel şiirlerini yazar, genç bir adam paramparça bir baba arar, her şeyi gören bir kambur hep susar ve istanbul'un altında sır dolu dehlizler var' diyen biri çıkar da beni yalanlarsa, ne mutlu bana."


- "şimdi o sınırsız zaman algısının büyüsündesin; zamanın geçip gittiğini fark ettiğin an büyüyeceksin..."

anneannemin bana korkunç bir masal anlattığını çok sonra fark ettim. bana korkunç bir ölüm masalı anlattığını... bir gün zamanı algılamak ölümü de algılamak olacaktı.

doğduğumuz andan itibaren yarıştığımız, savaştığımız ve sonunda mutlaka yenildiğimiz zaman! bizden önce de, bizden sonra da var olan, biz varken varlığıyla bizi kavuran, içinde şuursuzca can çekiştiğimiz kadim kavram...

anneannemin anlattığı masalda zamanı algılamanın en belirgin işareti onun hızla geçtiğini hissetmekti.

...

gündüzleri aksi selamlarla denize açıldı, diğer balıkçıların en kesat günlerinde bile ağları balıklarla dolu döndü. kendi yiyeceğini ve azıcık satacağını ayırıp geri kalanı, ağları boş dönen balıkçılara homurtudan anlaşılamaz, kaba sözlerle verdi. yaşamında ne fazla bir eşyaya, ne fazla bir insana, ne fazla bir söze, ne fazla bir balığa yer yoktu.

...

sırlarla yaşamak büyük bir hünerdir.

...

hayat sadece ölümü anlamak için verilmişti insanoğluna. insanoğluysa ölümü yok sayarak hayatı tek gerçekmiş gibi kabul edip hep yanlış yola giriyordu.

...

kalabalık ve yoksul semtlerin hastanelerine gitmeyi severdi botan. en ağır vakalar oraya gelirdi çünkü. yoksullar daha gösterişli trajediler yaşarlardı zenginlerden. daha çok ağlardı yakınları, daha vahşi olurdu katilleri.

...

sokakta yaşayan bir delinin gözlerinizin içine bakarak hüngür hüngür ağlaması öyle kolay hazmedilecek bir şey değildir.

...

insanlar sokakta gördükleri berduşların doğuştan beri öyle olduklarını sanırlar. onların bir geçmişleri, bir anneleri, babaları, evleri, umutları olduğunu hiç akıllarına getirmezler. onların normal bir yatakta uyandıkları, sabahları çay demledikleri, bir kızı/ oğlanı öptükleri, televizyonda maç seyrettikleri, akşam evlerinin zilini çaldıkları, komşularına günaydın dedikleri, bankaya girdikleri son bir gün olduğunu hiç düşünmezler. oysa delilerin deli olmadıkları günler vardır kişisel tarihlerinde. ve bu günler bazen çok geride bazen de hemen dündedir.

...

ayşe ya da ahu olması arasında bir fark var mıydı?

vardı. babasının ölürken "yapma ayşe" demesi nahif bir duygunun karşılığıydı. çünkü ayşe nahif bir isimdi. bir köylü ismi. basit, iddiasız, alelade bir isim. babasını katiline yakışmayan bir isim. babası ölürken ayşe diye yalvarmak istemezdi. o ahu'yu tercih ederdi. biraz aşifte bir isim olmalıydı. ahu.. yapma ahu... yalvarırım çek o bıçağı boğazımdan... ahu ne yapıyorsun... beni öldürecek misin... beni öldürecek misin... beni öldürecek misin...

...

bazılarımız hayata sadece bir sırrı var kılmak için geliriz.

...

şerife on iki yaşına yeni basmıştı. şerife annesiz kalan özürlü üç kardeşine bakabilecek kadar büyüktü; ve arada sırada babası evdeyken yaşıtlarıyla birlikte sokakta oynamak isteyecek kadar da küçük.

baba veysel, çocuğu inşaatta tecavüz edilip ödürülen ilk baba değildi.

öyle garip bir acıyla deşildi ki yüreği, kızının, melek kalpli öksüz kızının tecavüz edilip öldürülmesine üzülemedi bile; yakında öksüz oldukları gibi yetim de kalacak olan kör ve felçli üç çocuğunun acısı dağladı içini. kanlar içinde sedyeye konan kızının kelebek cesedine bakamadı. koşarak eve gitti. kör uykularında kim bilir ne rüyalar gören, kırlarda koşmak yerine anca sürünmeyi düşleyebilen çocuklarını, sakat çocuklarını, kadersiz çocuklarını, kendi çocuklarını... çamaşır ipiyle teker teker, usulcacık boğdu. çocuklar ölürken sanki gülümsüyordu. çocukların yüzündeki gülümsemeyi görünce, allah katında günahsız olduğundan zerre kadar kuşku duymadı.

baba veysel'in bu akıl almaz hayat hikâyesini herkes bilirdi ama onun kimselerin bilmediği bir de sırrı vardı. baba veysel, "çocukların neden sakat doğdu baba" diye sorduklarında ağlamaya başlardı. koca adam hüngür hüngür ağlardı ama ağzını da bıçak açmazdı. karısının aslında kız kardeşi olduğunu söyleyemezdi. bu acılı sırrı içindeki kör kuyuda saklardı.

...

"gerçekler rüyalara saklanmayı sever."


 hayat tuhaflıklarla doludur ve katlanabilir olmasını bu tuhaflıklara borçludur.


- hayatı, baştan sona "ölüme yolculuk" olduğunu bildiğimiz halde, hevesle sürdürmemizin sırrı şeytani cazibesidir.


- kader, insanın kendi hayatına hiçbir zaman gerçekten sahip olamayacağının açık tehdididir.


babalar bir yerde çocukları olduğunu hiç bilmeyebilir, işte sırf bu yüzden bile, bu tuhaf olasılığın yüklediği özgürlük duygusuna inanıp, varolan çocuklarını da isterlerse gözlerini kırpmadan terk edebilirler.


Yaşamanın ilk şartı birgün mutlaka ölmektir.


Kırmızı Zaman / Mine Söğüt



Şehri efsane

“İnsanoğlu bazen masalla gerçek arasında yolunu yitirir.”

Yaşam öyküsü bir kimsenin yaşamının tarihçesini konu alan anlatıdır. Bir öykünün içinde varız aslında. Ya da şöyle demeli bir sürü öykünün orta yerinde duruyoruz. Bir çok yaşam öyküsünün konusu, birçoğunun konuğu, birçoğunun figüranı bir yaşam bizimki. Bu göreceli süreçte rastlantı en önemli faktör belki de. Rastlantı bir çok kültürde başka adlarla anılıyor. Mucize oluyor bazen adı bazen kader bazen şans bazen kötü şans. Ama adı ne olursa olsun bizi hayata bağlayan tutan ve seçimlerimizi etkileyen bu rastlantı oluyor. İnsanoğlu, geleceğin bilinmezinden kurtulmak için pek çok şey denemiş. Bu kaderden kaçmak için bu şans ve ya kötü şanstan kaçmak için yıldızlara güvenmiş, rüyalardan medet ummuş tecrübeye bel bağlamış. Ama olmamış işte eni kökü bir kelebek etkisi yaşadığımız:

“Tırtılın kaderi

Kelebek olmak

Ve güzel ölmektir...”

Hayat ciddi bir iş elbette, zorlukları var güzellikleri var. Ama kesişen hayatlar birbirine dokunurken; geçmişin acıların ve sırların izlerini aktarır birbirine. Bu sırlar ve geçmiş bir anlaşma yolu da olabilir bir vazgeçiş nedeni de. Yaşam örgüsü içinde sıradan tek düze gerçekliğin içinde sıradışı güzellikler tesadüfler hayatı yaşanır kılar. Diğer zamanlarda uymamız gereken bir sürü kurallar vardır. Bu kuralların en önemlisi ise yazılı olmayan kurallardır. Bu kurallar sosyal hayata daha çok yön verir:

“Vicdan,

Tam kalbimizin altında duran bir organ...

Vicdan, bir bebeği ilk ağlatan,

Bir ölüyü son terk eden...

Vicdan...”

Masallar, rüyalar, efsaneler, mitolojiler ve gerçeküstü her şey yazılı olmayan kuralları aktarma yoludur. Bu yolla nesnelerle ilk teması kurarız. Tüm büyükler böyle büyütür küçükleri ya da böyle avutur. Ama bu gerçeküstü dünya eşyanın katı gerçekliğine toslar ve dağılır.

“Işık vurduğu yeri aydınlatır ama her zaman görmeyi kolaylaştırmaz; bazen gözleri kamaştırır; akla olmadık hayaller sızdırır.”

Romanın çok iyi kurgusu ve naif cümleleri kesişen beş hayatı bir dehlizler, mezarlar, efsaneler zeminine yaymış. Bu noktada çok dolu cümleler oluşturmuş yazar. Uzun cümleler yerine kısa ve net cümleler seçmiş. Karakter seçimi ise oldukça başarılı çok fazla karakter kullanmadan, kadim bir şehrin bir parçasını aktarmış bize yormadan sıkmadan. Asr-ı Saadet’in kadim güzelliğinin tüm unsurlarından bir parça sunuyor bize iyisi kötüsü güzeli ve çirkini ile birlikte.

keyifli okumalar..

14 Eyl 2020

Rus Devrimi’nde Anarşistler

 



1917 önce ve hemen sonrası Rusya’da olup biteni anarşist bir bakış açısıyla yorumlayan; deneyimlenen süreçlerde anarşistlerin neler yaşadığını, neler yapıp neler tartıştığını anlatan belgelerle,“Rus Devriminde Anarşistler“ kitabı, 1995’te Metis Yayınları tarafından basılmıştır. Bülent Somay’ın sunuşunda verdiği özeleştirisiyle şu andan çok farklı bir siyasal gündemde basıldığı çok açık. Bu kitap Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle nerede hata yapıldığına bakmak adına 1917’ye dönen sosyalistlerin o dönemi iyi anlayıp hatalardan ders çıkarma veya (1987’de “Mağlup” durumuna düşen sosyalistlerin) “Mağlupların” da tarihte bir yeri olmalı kaygısı içerisinde bir geriye dönüş çabası olarak algılanabilir. Tarihsel süreçleri çok yönlü anlama çabasıyla Türkçe‘ye çevrilen kitap, Paul Avrich tarafından, ilk olarak 1973 yılında İngilizce olarak basıldığında, herhangi bir iktidarın tarihsel anlatımı kaygısı güdülmeden, devrim sürecindeki hareketin ruhunu kavramayı amaç edinmişti. Anarşistlerin, çeşitli makale ve manifestolarla, söylev ve önergelerle, mektup ve günlüklerle, şiir ve marşlarla devrim ve iç savaş tarihleri süresince anlatıldığı kitap, ikincil anlatılardan kaçınmaktadır. Kitap, dönemin çeşitli anarşist birey ve gruplarının (komünistler, sendikalistler, pasifistler, bireyciler gibi) kendi belgeleriyle hazırlanmıştır.


Paul Avrich’in anarşistler açısından süreci kısaca özetleyen bir giriş metniyle başlayan kitapta, Volin, Maksimov, Mahno, Kropotkin gibi dönemin önemli anarşistleri ile çok fazla bilinmeyen Borovoy, Graçev, Sokolov gibi anarşistlerin makaleleri ile Şubat Devrimi’nden Ekim sürecine, İç Savaş’tan Ukrayna’ya ve Rusya’daki anarşistlerin tutsaklık durumuna kadar birçok süreç hakkında değerlendirme ve yorum yazıları yer alıyor. Ayrıca Paul Avrich kitabın bir bölümünü eğitim, gelecek toplum, antientellektüelizm gibi konular hakkında Golos Truda (Emeğin Sesi), Burevestnik (Fırtına Kuşu) gibi dönemin önemli dergilerinde yayımlanan ve Nabat Federasyonu gibi dönemin önemli örgütlerinin yayımladığı tartışma, bildiri ve makalelere ayırmış durumda.


Anarşistlerin, merkezileştirilmiş iktidarın tehlikelerine karşı 95 yıl öncesine dayanan uyarıların öngörülü oluşu ve düşüncelerinin bugün bile geçerli oluşu, günümüzdeki devrim tartışmalarında toplumsallık vurgusunu savunanların tarihsel arka planını oluşturuyor. 95 yıl öncesinde anarşistlerin o günün toplumsal koşullarını yorumlayıp deneyimlenmesi gereken güncel pratikleri ve yazdıkları belgeler, bu coğrafyada bu geleneği devam ettirmeye çalışanların uzun süredir unuttuğu bir şeyi hatırlatıyor o da güncele ilişkin söz üretmek.


Kitabı okumak için: https://anarcho-copy.org/copy/rus-devriminde-anarsistler/


Anarşist Kütüphane'den alıntıdır.

11 Eyl 2020

yengeç, suda yaşar ama yüzme bilmez. suyun içinde yürür.

.. insanlara nasıl tavır takınacağım ki hem kendi mahiyetime sadık kalayım ve hem de doğru davranış çizgisinde mesafe katedebileyim? bu sorunun cevabını yıllar sonra thomas szasz'ın bir affirmation'unda buldum: "akılsız adam ne affeder ne de unutur; saf yürekli adam önce affeder ve sonra da unutur; bilge ise affeder, ama hiçbir zaman unutmaz." sf.26

...yanlışın bir yanlış olduğunu unuttuktan sonra affediş değerini kaybeder. affettikten sonra unutursanız, ipleri elinizden kaçırırsınız. unutmamak sizin kazançlarınızdan biri olmalı. sf.28

akılsız adam affetmeyen ve unutmayan haliyle katıdır, serttir. kırar veya kırılır; parçalar veya parçalanır. saf yürekli adam affeden ve unutan tavrıyla yumuşak ve hafiftir. kırmaz ama kırılır; parçalayamaz ama kendisi parçalanır. bilge kişi ise affeden ve fakat unutmayan tavrıyla esnek ve diridir. ne kırar ne kırılır; ne parçalar ne parçalanır.

akılsız adam taş gibi: suya düşerse batar. saf yürekli adam şeker gibi: suya düşerse erir. bilge kişi yağ gibi: suya düşerse yüzer. sf29.

faydasız yazılar - ismet özel

doyum, diye düşündü shevek, zamanın bir işlevidir. zevk arayışı döngüseldir, yinelenir, zaman dışıdır. izleyicinin, heyecan arayanın, rastgele cinsel ilişkide bulunanların çeşitlilik arayışı hep aynı yerde son bulur. bir sonu vardır. sona erer ve yeniden başlamak zorunda kalır. bir yolculuk ve dönüş değildir, kapalı bir çevrimdir, kilitli bir odadır, bir hapishanedir.

kilitli odanın dışında zamanın manzarası vardır; şansın ve cesaretin yardımıyla ruh, bu manzara içinde, sadakatin kırılgan, geçici, umulmayan yollarını ve kentlerini kurabilir. insanların mekan tutabileceği bir manzaradır bu.

ursula kroeber le guin - mülksüzler


kırk yaşındayım artık, şaka değil; kırk yıllık koca bir ömür, ihtiyarlığın ta kendisi. kırk yaşından fazla yaşamak ayıptır; bayağılık, hatta ahlaksızlıktır! tüm samimiyetinizle, dürüstçe söyleyin, kırk yaşını kim geçer? ben söyleyeyim size: aptallarla namussuzlar.

dostoyevski / yeraltından notlar


"...insanlar nedense daha ziyade ne bulacaklarını tahmin ettikleri şeyleri araştırmayı tercih ediyorlar. dibinde bir ejderhanın yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek bir kahraman bulmak, muhakkak ki, dibinde ne olduğu hiç bilinmeyen bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır"

.........

insan bazı olayları yaşamanın heyecanını kaybedince, aynı olayları tekrar yaşarken daha ustalaşıyor, yaşamın akışına kapılmadığı için daha üstün bir yaratıkmış gibi görünüyor başkalarına. oysa duyarlılık bitmiş

oğuz atay/ günlük


eğer etrafımızda sürünen sonsuz sayıdaki can çekişmeyi, birer gizli ölüm olan bütün hayatları sevip anlayabilseydik, acı çeken varlık sayısında kalp gerekirdi bize. ve geçmiş üzüntülerimizin tamamını mevcudunda bulunduran, mucizevi bir şekilde güncel bir hafızamız olsaydı, böyle bir yükün altında çökerdik.

hayat, ancak muhayyilemizin ve hafızamızın zayıflığı ile mümkündür.

...........

kaç kelime var dağarcığınızda? şimdi hangi kelimelerden medet umuyorsunuz bu mağaranın ağzında? hangi kelimelerle yıkanıyorsunuz tabiatta bir tek size armağan edilmiş dilin ırmağında? bereketiyle var olduğunuz şu yeryüzü toprağında, yüzünü bildiğiniz kaç ağacı, kaç çiçeği, kaç bitkiyi, kaç taşı sayabiliyorsunuz adlarıyla? gönül alacak kaç kelime biliyor, akıl açacak kaç kelime tanıyorsunuz duyduğunuz, okuduğunuz, konustugunuzla? ad vermek kıymet biçmektir dile, varlığa.

 murathan mungan / dokuz anahtarlı kırk oda


ruth:

— yani, sen kendini bütün müzik otoritelerinden üstün mü tutuyorsun? diye itirazda bulundu.

martin:

— hayır. sadece bir birey olarak fikrimi söyleme hakkımı kullanıyorum, o kadar. madam tetralani'nin bir filinkini andıran sıçramalarının, benim gözümde neden orkestrayı berbat ettiğini açıklamak amacıyla ne düşündüğümü anlatıyordum. dünyadaki bütün müzik otoriteleri haklı olabilir. ama ben, kendi zevkimi insanlığın üzerinde ittifak ettiği yargıya uyduramam. eğer bir şeyi beğenmezsem, beğenmem, işte o kadar; üstelik herhangi bir şeyi insanların çoğu beğeniyor veya beğenmiş görünüyor diye benim de beğenir görünmeme hiçbir sebep bulamıyorum. hoşlandığım veya hoşlanmadığım şeylerde modayı takip edemem.

 jack london/ martin eden


insanların her yerde çile çektiklerini ve yalnızca bir, iki kişiyle sınırlı insanların mutlu olduğunu binlerce kitaptan mı öğreneceğim?

dayanamıyorsan neden bizimle ortakliğa girişirsin? uçmak istiyorsun ama başın dönüyor.

faust- johann wolfgang von goethe

"rakı sofrası ister donanmış olsun, ister kibrit kutusu peynir, bir iki salatalıktan oluşsun, hep keyiflidir. yaşam vardır içinde. geceyi uzatır, insanları yaklaştırır. herkes biraz filozof kesilir rakıyla birlikte. (...) kim ne derse desin rakının toplumsal, ruhsal bir tarafı vardır. hatta tavrı vardır. içmeyi bilmeyenin kanına karışmaz, direnir. taşımasını bilmeyeni rezil eder. söyleşmeyi bilene yoldaş olur, sırdaş olur, bazen oynaş olur."

...

‘bu alemde ne varsa benim sıfatımdır. ben olmasam bir şey olmazdı. ben "hep"im, yahut "hiç"im; ben "hiç"im yahut, "hep"im. zaten "hiç" ile "hep" aynı şeydir, tek şeydir. lakin ikisinin farkını ayırt edemeyiş, bir şeyi iki adla çağırıyor.."

 a'mak-ı hayal/ filibeli ahmed hilmi

insanlara, onları size nankörlük yapmaya mecbur bırakacak kadar büyük iyiliklerde bulunmayınız.

....

"birilerini affetmek budistlerin yapacağı bir şey.

- sen nesin peki?

-bir anarşist."

tarryn fisher, siyah damar

2 Eyl 2020

Karanlık bir vals

 

  

bütün dünyayı sevmeye hazırdım, değerlendiren çıkmadı; böylelikle de nefret etmeyi öğrendim. renksiz gençliğimi, kendime ve dünyaya karşı giriştiğim savaşta tükettim. alaya alınmaktan korktuğum için en iyi duygularımı yüreğimin derinlerine gömdüm, orada silinip gittiler. hep doğru söyledim, inanılmadım. o zaman kandırmaya başladım.

 kibarların dünyasını, toplumun işleyişini iyiden iyiye kavrayınca, hayat biliminde ustalık kazandım; başkalarının bu ustalığı kazanmadan mutluluğa nasıl ulaştıklarını gördüm; benim hiç yılmadan erişmeye çalıştığım önceliklerin tadını, onlar kendilerini hiç yormadan çıkarıyorlardı. 
o zaman içimi bir karamsarlık kapladı; tabanca kurşunuyla giderilecek türden bir karamsarlık değildi bu: soğuk, çaresiz, sevimliliğin, iyi niyetli bir gülümsemenin altına gizlenen bir umutsuzluktu. ruh yönünden sakat olmuştum. ruhumun yarısı yoktu; solmuştu, uçmuştu, ölmüştü.

 ben de o yarıyı kestim attım.

mihail yuryeviç lermontov, zamanımızın bir kahramanı

( 10 yıldır bu şarkı benimle,sanırım bir 10 yıl daha benimle kalacak)

Kapitalizmde Korku

 





e) Kapitalizm Korkudan Vazgeçebilir mi?

Bu sorunun soruluş biçimi aslında yanlıştır; çünkü, korku, kapitalizmin ayrılmaz bir parçasıdır. Korku olmadan özel mülkiyet olmaz, rekabet düşüncesi olmaz ve başarı ilkesi olmaz. Kısacası, korkuyu ortadan kaldırmak demek, kapitalizmi ortadan kaldırmak demektir. Eğitim ve öğretim sisteminde yapılacak liberalleştirmelerle, korku yaratan bazı durumlar elbette tasfiye edilebilir; ne var ki, korku kaynağı olarak geriye kalanlarla ölçüldüğünde, reformlarla yapılacak bu tür korku eksiltici yenilikler büyük bir rol oynamayacaktır. Çünkü, hiçbir reform, kapitalist karın gerçekleşmesi şartını değiştirmeyecektir. 

Yine hiçbir reform, egemenlik ilişkilerinin güvence içinde olması ve uyruk kitlelerin fazla kafa yormadan boyun eğmesi gerekliliğine dokunamayacaktır. Bunun için zorunlu baskı araçları, istendiği kadar uygarlaştırılmış olsun, bunlar, gerçekten özgür bir toplum tasarımıyla çelişki içindedir. Baskı araçları, anababa evindeki sevgisizlikten devlet zoruna kadar uzanır. Anababa evindeki sevgisizlik, nesnel olarak devlet zorunun daha ince ve fark edilmeyen yöntemlerle donatılmış bir uzantısıdır; ancak, kapitalizmin "demokratik" aşamasında oldukça önemli bir rol oynayacaktır. Bütün baskı araçları, bireyde, çevrenin onu tehdit ettiği temel duygusunu uyandırırlar. Bu nedenle, korku, kapitalist toplumun insanının hayatında ana unsur olarak kalır. Bu, kapitalist gelişme boyunca çeşitli varyasyonlar halinde ortaya çıkabilir; ama, etkisi her zaman aynıdır: Uyum sağlama ve sisteme ters düşmeyen bir dengeleme.

Uyum sağlayarak, denge yaratarak ve bir fasat kurarak saklanabilen korku, gelecekte de kapitalizmin en iyi egemenlik aracı olacaktır. Sistem bireye, onu korkusundan kurtaracağı sözünü verdiği oranda, birey, duygusal ve varoluş koşulları bakımından sisteme bağlı olacaktır.

Nevrotik korku, dürtünün baskı altına alınmasından kaynaklanmaktadır. Kapitalizmde dürtünün baskı altında tutulmasının önemine, daha önceki açıklamalarda değinmiştik. Şimdi bunu burada, bir kez daha, bu sefer tezler halinde bir araya getirmek istiyorum:

Dürtünün baskı altına alınması (esas olarak, saldırganlığın ve cinselliğin baskı altına alınması), suçluluk duyguları ve korku üretmektedir. Çünkü dürtüler, bilinçsizce yaşamaya devam edecek ve dıştaki ve içselleştirilmiş durumdaki otoritelerin yargılayıcı ve ceza verici mercileriyle korku dolu çatışmalara yol açacaktır. Birey, korkudan kaçmak için, uyum sağlayacaktır. Suçluluk duygularıyla korku, egemenlik araçları olarak ortaya çıkacaktır; bunlar sayesinde, egemenlerin çıkarları, sürtüşmelere meydan vermeden ve "demokratik" olarak, yani açık faşizme başvurmadan, gerçekleşir.

Dürtülerin bastırılmasıyla üretilen korku ve güvensizlik, herhangi bir biçimde dengelenmek zorundadır. Dengeleme için, esas olarak iki yol vardır: Mesleki beceri ve tüketim. Bununla, kapitalist endüstri, dürtülerin bastırılmasından doğrudan yararlanmaktadır; çünkü, kendisi, -sosyalist endüstrinin aksine- çok hızlı artması gereken bir tüketime muhtaçtır.

Dürtülerin baskı altına alınması, ezilen bireyde bir saldırganlık potansiyeli yaratır; bu potansiyel, sistemin iç ve dış düşmanlarına karşı kanalize edilerek, kapitalizmin çıkarları için doğrudan kullanılabilir.

Dürtülerin bastırılması, sistemin parçasıdır. Bir baskı sistemi olması sıfatıyla kapitalizm, dürtüleri bastırma ve korkuyu sürdürme ya da onlardan vazgeçme gibi bir seçeneğe sahip değildir. Ama böyle bir seçenekle karşılaşsa bile, bunlardan vazgeçmeyeceği açıktır; çünkü dürtülerin bastırılması da, korku da, kendisine nihai hizmetler sunmaktadır.

f) Egemenliği Güvence Altına Almada Bir Araç Olarak

Psişik Baskı

Kapitalizm, zor durumdadır: Bir yandan, dışa karşı özgür ve demokratik bir toplum biçimi olarak görünmek zorundadır; bunun, komünizme karşı sürdürdüğü ideolojik mücadelede büyük önemi vardır. Öte yandan, kendi sömürü ve egemenlik ilişkilerini ayakta tutmak ve insanları, buna başkaldırmayacak halde topyekun boyunduruk .altında tutmak zorundadır. Peki, bu çelişkili durumun üstesinden gelebilmek için, kapitalizmin ihtiyaç duyduğu insan, ne gibi özellikleri taşımalıdır? Erich Fromm, bu soru ya aşağıdaki cevabı veriyor:

"Büyük gruplar halinde, sürtüşmeden bir arada çalışabilen, her zaman daha çok tüketim yapma isteğinde olan, standartlaşmış, kolaylıkla etkilenebilir ve önceden kestirilebilen zevklere sahip insanlara ihtiyaç duymaktadır. Yine kapitalizmin; boyun eğmediğini, hiçbir vicdani buyruk ve ilke karşısında yükümlü olmadığını düşünen; ama buna rağmen, emir almaya, bekleneni yapmaya, kendini sorun çıkarmadan toplum makinesine sokmaya hazır insanlara ihtiyacı vardır."

Sonra Fromm, bir soruyla devam ediyor: "Zora başvurmadan, bir insan nasıl yönetilebilir, başbuğ olmadan nasıl güdülebilir ve ortada hiçbir hedef yokken nasıl şevklendirilebilir - ve bütün bunları yaparken de, onun sürekli hareket halinde bulunması, işlevsel olması ve ilerlemesinden başka bir amaç olmayacaktır?"

Bu soruyu cevaplandırabiliriz: İnsan, öyle yönlendirilir ki, manipülasyonu fark etmez; aslında kendisinin egemenlik altında tutulmasına yarayan şeyleri (cinsellik, tüketim, turizm), özgürlük diye anlayıp aldanarak; sözde mutluluğu ıı.rarken yedek tatminlerin birinden diğerine koşarak; kendisini uyuma sürükleyecek bir korkuya ve bu uyumu "beceriklilik" diye ilan eden bir ideolojiye sahip olarak; kendi ihtiyaçlarıyla sermayenin ihtiyaçlarını ayırt edemeyecek kadar düşünme yeteneğini kötürümleştirerek; özel hayatındaki köleliğin ve yabancılaşmanın bireysellik ve özerklik olduğuna inanarak.

Bu insan artık, öyle açıkça ezilen, ilişki kuramayan ve çekingen bir birey değil, aksine açık görüşlü, ilerlemeye inanmış genç bir "bireyci"dir, modanın bilincinde olan bir "Twen" okurudur. Özgürlüğü, (modern reklamların, modem mutluluk ve boş zamanları değerlendirme endüstrisinin egemenliği altında) "dar görüşlü ahlak"a ve bütün geri kafalılıklara pabuç bırakmamasındadır.

Özerkliği de, "büyük ve engin dünyanın özel havası" ile "yeni zamanın ritmi"nin kendisinden istediklerini, gönüllü olarak yapmasından ibarettir. Birey oluşu, saç tuvaletinde, makyajında, giydiklerinde ve arabasında bulunmaktadır. Bu, endüstrinin kendisine kitle manipülasyonu aracılığıyla sunduğu ve onun da kabul ettiği bir bireyliktir; çünkü gerçek olanını, çoktan kaybetmiştir. Bu insan, kendisine topyekun yabancılaşmış biridir, başkalarının gözünde değer olmak için, (kitle manipülasyonun verdiği sözlerle karşılaştırma yapıp da) kendi "yeteneksizliğini" ve derin mutsuzluğunu fark etmemesi için, mesleki ve cinsel başarıya ihtiyaç duymaktadır. 

İnsan, mutluluğunu sistemin uzattığı ellerden minnetle alacak kadar böylesine topyekun yönlendirilmişse, o zaman sistem de dış baskıdan vazgeçebilir. Maddi ve fiziksel baskı yumuşayabilir,

çünkü, psişik baskı mükemmeldir. Peki, modern kitlesel manipülasyonda, hala ezilmekten söz etmemizi haklı kılan nedir? Modern insan, dizginlerini kaptırmıştır ve yabancı güçlerce yönlendirilmektedir, bu kesin. Ama ne derece baskı altındadır ve ezilmektedir?

Cevap: Ancak baskı altındaki insan, kendisini böylesine manipüle ettirir. Daha önce, reklamlar örneğinde göstermiştik: Ancak gerçek cinsel tatminden vazgeçmek zorunda kalan kimse, seksüel çığırtkanlıklara aldanır. Bu anlamda devam edebiliriz: Ancak kendine güveni olmayan kimse, bunu otomobil ya da makyajla satın alacaktır. İnsanları sürekli ilişki aramaya ve yüzeysel beraberlikler kurmaya, ancak nevrotik bağlanma yeteneksizliği sürükler. Ancak gizli aşağılık kompleksleri nedeniyle insanlar, cinsel ve mesleki başarı peşinde koşarlar. Ancak başkalarının bakışlarından korkanlar, çevrelerini yaşama zevki ve kendine güven veren aromalarla sararlar.

Temel ve en önemli psişik baskı, dün olduğu gibi bugün de yine anababa evinde, okulda ve meslekte cereyan eder; manipülasyon da, ancak bu baskıya dayanarak etkisini gösterir. Bu baskı, şüphesiz eskisi gibi öyle katı ve eksiksiz değildir artık, olamaz da. Çünkü, belirttiğimiz gibi, kitlesel yönlendirişin başarı kazanması için, moralin göz göz olması, yasakların yumuşaması ve şimdiye kadar ayıp sayılan dürtülerin, kısmen meşruiyet kazanması gerekmektedir. Sisteme hoş gelen bu tür gevşemelere bizde, "pedagojik reform" ya da "ilerici eğitim" denir. Oysa, bunlar nesnel olarak, bireyin kendisini kapitalist sisteme tamamen teslim etmesi için yapılmış harika birer davettir. Bazı insanlar, bunun gerçek bir özgürleşme olduğuna inanabilir. Ne var ki, bu umut planlanmış bu kurtuluşun baştan itibaren, esas olarak özel yaşama alanı ve boş zamanlarını değerlendirmeyle sınırlı kalmasıyla boşa çıkacaktır. Görev ve sevincin, çalışma ve zevkin ayrılığı sürecektir. Meslek sistemimiz, kamu hayatının erotikleşmesine ve psişik kurtuluşa izin vermez. Boyun eğmeye, başkalarının gözünde sınav kazanmaya ve rekabet kavgasında başarılı olmaya yönelik içselleştirilmiş zorlama, (bedeni olarak da dile gelebilecek) gerçek sempati ve dayanışmayla, eskiden olduğu gibi, yine bağdaşmayacaktır. Sistem tarafından istenen "liberalleşme", kısa zamanda yine sistemin sınırlarına çarpacaktır.

Bu sınırlar, işçilerde en dar biçimde çizilmiştir. Onların çoğu boş zamanlarında, manipüle edilen mutluluğa bile katılamamaktadır. Vardiya ve akort çalışmaları, onların elinden bunun için gerekli ruhsal ve fiziksel imkanları alır. Meslekle, evle ilgili sorunlar ve diğer maddi kaygılar, çalışma dışında da onların hayatlarını belirlemektedir. Mutluluk endüstrisinin çağrılarından ve dergilerinden, durumlarını nasıl düzeltebileceklerini değil de, ellerinde olmayanları öğrenirler. Bireyin modern "kurtuluşu", çırakların işçi olarak yetiştirildiği yerlere, yani meslek okullarınave çırak kadrolarına girmez. Eğitim düzenleri, yönetmeliklerden ve yasaklardan oluşan, kışlaya uygun bir katalogdur; bu eğitimin hedefi de, insanların, sermayenin emirlerine en küçük bir karşılık göstermeden boyun eğmeleridir.

Psişik ve cinsel bu aldatıcı kurtuluş, esas olarak orta tabakaya özgü bir görüngüdür. Eleştirici düşünmeyi ve ihtiyaçlarının (tarihi bakımdan çoktan mümkün olan biçimde) yerine getirilmesi hakkını kavramayı öğrenmiş hangi işçi, günde sekiz (ya da daha çok) saatinin tekdüze bir iş için uçup gitmesini (niçin ve kimin için diye sormadan) kabul edebilir?


Kapitalizmde Korku Teorisi Üzerine Bazı Sorular ve Bunların Cevapları ( 205,206,207,208,209)

Kapitalizmde Korku / Dieter Duhm