.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

7/21/2015

bütün düşüncenin en yüksek çelişkisi, düşüncenin, düşünemeyeceği bir şey bulma çabasıdır.




her gün; bir öncekine zincirlidir. fakat haftalar kanatlıdır. bir saniyenin on yıldan hızlı geçtiğini zannedenler, benim hayatımı yaşamadılar.

          

5 Ekim



 


  Buluşmaya, vaktinden önce ve ilk gelen Nadja, ama aynı Nadja değil. Oldukça güzel giyinmiş, siyahlarla, kırmızılarla; geniş kenarlı bir şapkası var, çıkarıyor onu ve yulaf sarısı saçlarını gözler önüne seriyor, dünkü inanılmaz karmakarışıklıktan vazgeçmişler sanki saçları, ipek çorapları var, ayakkabıları çok güzel. Bütün bunlara rağmen konuşma daha bir zorlanıyor, Nadja konuşurken bazı tereddütler içinde. Bu, getirdiğim kitapları eline alıncaya kadar sürüyor (Yitik Adımlar, Gerçeküstücü Manifesto): "Yitik Adımlar mı? Yitik Adım diye bir şey yok ki." Kitabı büyük bir merakla karıştırıyor. Kitapta alıntı yapılan Jarry'nin bir şiiri dikkatini çekiyor:

Çalılıklar içinde, Venüs tepesinde menhirlerin ...

İki kez oldukça hızlı okuyup sonra daha bir yakından incelediği bu şiir, tiksindirmek şöyle dursun, basbayağı duygulandırmışa benziyor onu. İkinci dörtlüğün sonunda gözleri yaşarıyor, bir orman görüntüsüyle doluyor. Ormanın yakınından geçen şairi görüyor, deyim yerindeyse uzaktan izleyebiliyor onu... "Yok hayır, yakınından geçmiyor ormanın, çevresinde dolanıp duruyor. Ormana girecek gücü yok, girmiyor da." Şairi kaybediyor sonra ve şiire dönüyor, okurken kaldığı yerin biraz üzerinde, kendisini en çok şaşırtan sözcükler üzerinde duruyor, her bir sözcüğe, sözcüğün gerektirdiği gibi, onu kavradığına dair işaret veriyor, doğru biçimde özümlüyor, benimsiyor.

Çeliklerinden sıyır at samur ile kakımı.

"Çeliklerinden mi? Samur ... ve kakım. Evet anlıyorum: Bıçak gibi kesici inler, buz gibi ırmaklar: Çeliklerinden yani." Biraz daha aşağıda:

Yerken, C'havann mayıs böceklerinin gürültüsünü,

(korkuyla kitabı kapatarak:) "Oh! Ölüm bu!"

Kitapların kapakları arasında renk ilişkisi, şaşırtıyor, çekiyor onu. Bu renk bana "gidiyor" Nadja'ya göre. Özellikle yapmış olduğum besbelli (biraz da olsa). Daha sonra hayatta tanıştığı iki erkek arkadaşından söz ediyor: Birisiyle Paris'e yeni geldiğinde tanışmış ve genelde "Büyük dost" diye niteliyor onu, zaten böyle de hitap edermiş ona, o ise kim olduğunu bilmesini istememiş hiç, ona hala büyük bir hayranlık duyuyormuş, yetmiş beşine merdiven dayamış, uzun süre sömürgelerde kalmış bir adammış bu; yola çıkarken, Senegal’a geri döndüğünü söylemiş ona; öbürü ise bir Amerikalıymış, çok farklı duyguların esin kaynağı olmuş kendisi için: "Üstelik, bir de beni, ölmüş kızının anısını yaşatmak için, Lena diye çağırıyordu. Ne kadar sevecen, ne kadar dokunaklı değil mi? Ama gün oluyor, beni böyle rüyadaymışçasına çağırmasına katlanamıyordum: Lena, Lena... O zaman, ellerimi gözlerinin önünden geçiriyordum defalarca, işte böyle, gözlerinin içine sokarak derdim ki: Hayır, Lena değil, Nadja." Çıkıyoruz. Şöyle bir şey daha söylüyor: "Evinizi gözümün önüne getiriyorum. Karınızı. Tabii ki esmer. Ufak tefek. Güzel. Şuna da bak sen, dizinin dibinde bir de köpeği var. Belki bir de kedisi (bu doğru), ama o uzakta bir yerlerde başka bir şey görebildiğim yok şimdilik." Eve dönmeye kalkıyorum, Nadja takside benimle birlikte geliyor. Bir süre sessiz duruyoruz, sonra birden sen diye hitap etmeye başlıyor: "Bir oyun: Bir şey söyle. Gözlerini kapat ve bir şey söyle . Ne olursa olsun, bir sayı, bir insan ismi. Aynen böyle (gözlerini kapatıyor): İki, iki ne? İki kadın. Nasıl bu kadınlar? Karalar içinde. Neredeler? Bir parkta... Peki ne yapıyorlar? Çok kolay canım, niçin oynamak istemiyorsun? Bense, yalnız olduğum zaman kendi kendimle böyle konuşurum işte, türlü türlü hikayeler anlatırım kendi kendime. Üstelik bomboş saçma sapan hikayeler de değil: Hatta denebilir ki, tamamı tamamına bu biçimde yaşıyorum ben."* Kapıda ayrılıyorum ondan: "Peki şimdi ben? ..Nereye gitsem ki? Ağır ağır, Lafayette sokağına, Poissonniére varoşuna kadar inmek, işe, az önce bulunduğumuz yere geri dönmekle başlamaktan kolay ne var."

* Burada gerçeküstücü yönelişin, idealin son kertesine, onun o güçlü sınır kavramı düşüncesine dokunulmuyor muydu?

 NADJA / Andre Breton

19 Nisan 1905



Soğuk bir Kasım sabahıydı. İlk kar yağmıstı. Bir adam, dördüncü katta Kramgasse'ye bakan balkonunda, üzerinde uzun deri paltosuyla ayakta duruyor, asağıda uzanıp giden bembeyaz caddeyi ve Zahringen Çesmesini sey-dediyordu. Doğuya baktığında St. Vincent Katedrali'nin narin çan kulesini, batıya baktığında da Zytgloggeturm'un yuvarlak çatısını görebilirdi. Ama o ne doğuya bakıyordu, ne de batıya. Gözleri asağıda, karın üzerinde duran küçük, kırmızı bir sapkaya takılıp kalmıstı. Düsünüyordu. Kadının Fribourg'daki evine gitsin mi? Elleri balkonun madeni korkuluklarını kavramıs, düsünüyordu. Gitsem mi? Onu ziyarete gitsem mi?

Onu bir daha görmemeye karar veriyor. Kadın çok yanar döner ve onu hep elestiriyor. Hayatını cehenneme çevirebilir. Belki de onunla ilgilenmeyecek bile. Kadını bir daha görmemeye karar veriyor. Erkek arkadaslarıyla bulusuyor. Eczanedeki isine gidip geliyor. Oradaki kadın asistanının  bile değil. Aksamları Kochergasse'deki biracıya gidip arkadaslarıyla içiyor, fondip yapmayı öğreniyor. Sonra, üç yıl sonra Neuchatel'de bir giyim mağazasında baska bir kadınla tanısıyor. Çok hos bir kadın. Birkaç ay içinde kadına yavas yavas tutuluyor. Bir yıl sonra kadın gelip onunla Bern'de yasamaya baslıyor. Sakin bir hayat sürüyorlar. Aare kıyısında yürüyüslere çıkıyorlar, birbirlerine yoldas oluyorlar. Mutlu bir sekilde birlikte yaslanıyorlar.

İkinci dünyada, uzun deri paltolu adam Fribourglu kadını yeniden görmesi gerektiğine karar veriyor. Onu yeterince tanımıyor bile. Kadın belki çok yanar döner. Davranısları biraz hafifmesrep ama gülümsediğinde yüzü öylesine yumusak ki. Hele o gülüsü, sözcükleri ustaca kullanısı... Evet, muhakkak onu görmeliyim diyor adam. Kalkıp kadının Fribourg'daki evine gidiyor. Kanapede yanyana oturuyorlar. Birkaç 'dakika içinde yüreğinin yerinden kopacak-mıs gibi attığını hissediyor. Kadının bembeyaz kollarını gördükçe dizlerinin bağı çözülüyor. Çılgınca, ihtirasla sevisiyorlar. Kadın onu Fribourg'a tasınmaya ikna ediyor. Adam Bern'deki isini bırakıyor. Fribourg Postanesi'nde çalısmaya baslıyor. Kadının askıyla yanıp tutusuyor. Her öğlen eve geliyor. Yemek yiyip sevisiyorlar. Tartısıyorlar. Kadın, daha çok para gerek diye yakınıyor. Adam yalvarıyor. Kadın, evdeki kap kaçağı adama fılatıyor. Yeniden sevisiyorlar. Sonra adam Postanedeki isine dönüyor. Kadın onu terk etmekle tehdit ediyor. Terk etmiyor ama. Adam, kadın için yasıyor ve çektiği acıdan mutlu.

Üçüncü dünyada, Adam, kadını görmesi gerektiğine karar veriyor. Onu yeterince tanımıyor bile. Kadın belki çok yanar döner. Davranısları biraz hafifmesrep ama gülümsediğinde yüzü öylesine yumusak ki. Hele o gülüsü, sözcükleri ustaca kullanısı... Evet, muhakkak onu görmeliyim diyor adam. Kalkıp kadının Fribourg'daki evine gidiyor. Kapıyı kadın açıyor. Mutfak masasında çay içiyorlar. Kadının kütüphanedeki isinden, adamın eczanedeki isinden söz ediyorlar. Bir saat kadar sonra kadın bir arkadasına yardım etmeye gitmesi gerektiğini söylüyor. Adama veda edip elini sıkıyor. Adam, Bern'e, otuz kilometre gerisin geri, Bern'e dönüyor. Yolda, trende içinde bir bosluk. Kramgasse'de dördüncü kattaki dairesine çıkıyor. Balkonda durup asağıda karın içindeki küçük kırmızı sapkaya dikiyor gözlerini.

Bu üç olay zinciri de gerçekten, aynı anda oluyor. Çünkü bu dünyada zamanın, tıpkı uzay gibi üç boyutu vardır. Nasıl bir cisim, yatay, düsey veya boylamasına üç, doğrultuda hareket edebiliyorsa, aynı biçimde üç doğrultudaki gelecek içinde de yer alabilir. Her gelecek, değisik bir zaman yönünde hareket eder. Her gelecek gerçektir. İster Fribourg'daki kadını görüp görmemek üstüne olsun, ister bir paltoyu alıp almamak üstüne, her karar anında dünya üç dünyaya ayrılır. Her birinde aynı insanlar bulunmaktadır ama bu insanların kaderleri farklıdır. Zaman içinde, sonsuz sayıda dünyalar vardır. Bazıları, her muhtemel kararın gerçekleseceğinden dem vurur. Böye bir dünyada, insanlar yaptıklarından nasıl sorumlu olabilirler ki? Bazıları da, her kararın takipçisi olmak gerektiğini savunurlar. Böyle olmazsa kaos olur derler. Böyle insanlar, her seyin nedenini bildikleri sürece, çeliskili bir dünyada yasamaktan hosnutturlar.

Alan Lightman / Einstein'in Düsleri