.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

4/21/2014

Kızmadım ,kırıldım..



kırılmak, kızmaktan daha şık durur.

insan biraz emek verirse bir ilişkide kavga sonrası yaşanan tartışmalarda galip gelebilir. kavganın sebebi ne kadar boktan olursa olsun, kavgayla ilgisiz tumturaklı laflarla hasmımızı yenebiliriz. mesela, “şimdi çıkıyorum” demesine rağmen sevdiceğinin yanına 3 saat sonra varan bira esanslı bir erkek, yaşanan kavganın ertesinde, “kişisel özgürlük” ve “güven” meseleleri üzerinden yaptığı akıcı ve düzgün bir konuşmayla haklı duruma geçebilir. sebebi çok önemsiz bir kavgayı, hayata dair gürbüz aforizmalarla nefis bir hayat dersine çevirebilen bu yetenekli insan, söylevi sırasında “aaa ulan biz niye kavga ettik, ben ne diyorum böyle” diyerek kendi kendine şaşırmaz. galip gelebilmek için gözü dönmüştür. karşısındakini sindirmek için engin bir hayat tecrübesinden güç alan ruhani tokatlar atarken gocunmaz. o gün ben, sevgilimle kavga ettiğim günün akşamında eve gidince, kavgamızı felsefi bir yöne çekecek kalitede hayata dair süper saptamalar bulmuş, bu buluşlarımı ertesi gün “hayat yorgunu bir adamın” ses tonuyla sarf etmek için hazırlıklarımı tamamlamıştım. yatağa yatınca söylevimin üzerinden şöyle bir geçtim. aklıma gelen yeni fikirleri iki defa kalkıp not ettim. ertesi gün büyük gündü, feleğin çemberinden geçmiş kelimelerim, yorulmuş suratım, hafif uzamış sakallarım, nemlenmeye müsait gözlerimle hazırdım buluşmaya. sabah hayatı titretmeye hazır bir kahraman gibi bindim metroya. metroda alnımı cama dayadım. bir metro, düşünceli bir adam için nefis bir dekor olabilir. metro raylardan tıkırt tıkırt diye atladıkça cama dayalı alnım küçük darbeler alıyordu. bir bilseniz ne kadar nefis bir görüntü veriyordum sevgili yönetmenler. ödüllü bir filme çok yakışacak bir sekansın en ödüllü oyuncusu gibiydim…

osmanbey durağında bir çift bindi. kavga ediyorlardı. karşılıklı çapraz çantaların asıldığı entelektüel ilişkilerden biriydi. konuyu tam anlayamadım. erkek, “sen hayatı çok basit sanıyorsun” dedi. “ne alakası var” dedi kız. “dengeleri tutturmaya çalışmaktan yoruldum, bir de üstüne sen…” burada durdu, bir süre konuşmadılar. galiba bambaşka bir boyuta geçmişti kavga. sonra erkeğin hafif titrek ses yeniden duyuldu. kelimeleri gittikçe “modern-arabesk” bir hal alıyordu: “senle gündelik hayata yenilmeyeceğimiz bir ilişki tasarlamıştım ben, gündelik hayattan yorulunca birbirimizin varlığı yetecekti. böyle saçma sapan tartışmalar yaşamayacaktık” dedi erkek. “ama sen başlattın” dedi kız. bu noktada erkekten anlamı belirsiz bir ses çıktı: “naapıyoruz biz ya!”, sonra da ağlamaya başladı. o an, “o-ha!” dedim ben içimden. kız ona sarılarak, “hiişş, tamam” dedi. bu sefer “a-ha!” dedim içimden. şimdi bunu içinizde duygusal bir final olarak algılayanlar olabilir sevgili okurlar. sizlere yemin ediyorum göründüğü kadar duygusal değil bu sahne. bu gün artık, kavga sonrası yaşanan hayatla ilgili genel konuşmaların ilişkinin yıpranmasıyla ilgili çok basit arızalardan kaynaklandığına eminiz. basit bir kavga sebebi, hayatı silkeleyen söylevlere sebebiyet verebiliyor. ve şu an yorgun bey’in titreyen kelimelerle sergilediği performans, kavganın konusuyla tamamen ilgisiz, duygusal bir genellemeden ve bir ezberden ibaret yalnızca. emin olun yorgun bey bu finallerin adamı. bunu kendimden biliyorum.

taksim’de metrodan indiğimde hafiflemiş hissediyordum kendimi. şahit olduğum kavga beni kendime getirmişti. dün gece kurguladığım ve hasmımın (sevgilimin) göğsüne hayatla bilediğim bir hançer gibi saplayacağım planlarımdan vazgeçmiştim. bütün ödülleri elimin tersiyle itmiştim. hafiflemenin verdiği denyolukla ve biraz da komiklik olsun diye “çırılçıplak geliyorum” dedim içimden. o an “çıplaaaak heykeller yapmalıyıııım, çırılçıplak heykelleeer” şarkısını söyleyecek kıvama gelmiştim (yarı-entelektüel bilinç kaybı). neyse işte, iyiydim yani. dürüsttüm. numara yapmayacaktım. buluşmanın hemen başında özür dileyecek, özrümü pıtırık esprilerle süsleyecek ve hemen yumuşatacaktım ortamı. elbette o da uzatmayacaktı, bundan emindim. beni delirten o iki kelimeyi söyleyeceğini nereden bilebilirdim…

buluşacağımız yere ulaşınca, bir kitaba dalmış olduğunu gördüm. bu kötüydü, kitap okuma görüntüsü, “seni takmıyorum” imasıydı. yılmadım. daldım içeri, yanaklarından öptüm, karşılık vermedi. coşkum biraz dindi. bu normal, karşılık görmeyen coşku hafif siner. suskun geçen her saniyenin işleri zorlaştıracağını biliyordum. (suskunluğun tam ortasında “pihe” diye başlayan ve kısa zamanda karın tutmalı kahkahalara dönüşen görüntüler ancak filmlerde olur). parmaklarımı masaya sırayla vurarak, ağzımla “tıkırık tıkırık” diye ses çıkardım. hafif gülümsedi. gülümseyince “tıkırık hareketi”ni kesip işaret parmağımla masaya basarak “güldün işte” anlamında “ding donng” sesi çıkardım. (gerçekten kötü hareketlerdi, ama bazen gerginliği azaltmak için kalite gerekmez.). “pıh” sesi eşliğinde tek atımlık bir gülüş daha geldi. “tırrık”, “ding donng” ve “pıh” seslerinin yarattığı kısmi rahatlığı gerçek kelimelerle destekledim: “çok mu kızdın bana?”. niyetim, “evet” cevabını alır almaz özür dilemekti. içini çekti ama beklediğim “evet” cevabını vermedi. soruyu daha da sevimli hale getirmek için ters yüz edip tekrarladım: “kızdın mı çok?”. yine “evet” demedi, onun yerine beni bir anda ters yüz eden o iki kelimeyi kullandı: “kızmadım, kırıldım…”. o an noldu bilmiyorum, “anlayışlı erkek” rolüm bir anda infilak etti. bütün toleransım kayboldu. ilk defa duymuyordum bu iki kelimeyi, her duyduğumda sinirlendiğim bir ifade biçimiydi. “kızmamıştı”, “kırılmıştı”. kaba saba kızmamıştı, çıtı-pıtı kırılmıştı. kızmayacak kadar yüce gönüllüydü. kızmıyordu ama bir kraker gibi kırılıyordu. lezzetinden hiçbir şey kaybetmiyordu. kızmayıp kırılarak haksızlığa uğrayan taraf olduğunu çok şık bir biçimde ifade ediyordu. mağrurdu. kırılarak karşısındaki insanı tek suçlu ilan ediyordu. kızmamak ama kırılmak: hayvan gibi kızmamak ama kraker gibi kırılmak; ayı gibi kızmamak ama bir çiçek gibi kırılmak… kızmak gibi kaba bir duygu yerine, narin bir kırılganlık sarmıştı bugünlerde etrafı. galiba bir modaydı bu. kızmayıp kırılan bir grup insan, kavgaların finalini gittikçe zora sokuyordu. hayat gibi diri diri kızmak varken, masal gibi süklüm püklüm kırılıyorlardı. salyalar akıtan değil, kabuğuna çekilen mağrur bir duyguyu daha çok yakıştırıyorlardı kendilerine. resmen kolaycılıktı bu. o an bir şey diyemedim, yalnızca içimden “yesinler” dedim. (bu kaba laf için özür dilerim, kızgınlığıma verin. kızmayıp kırılsaydım “yeşinley” derdim.). sonra uzun süre konuşmadık, masanın üzerindeki bardakaltıklarının kenarlarını çimdirerek parçaladık. o gün, ben kızgın, o da kırgın ayrıldık birbirimizden. ayrı dünyaların insanlarıydık…

bu iki kelimeyi bugünlerde etrafta daha sık duymaya başladım. cinsiyet gözetmeksizin bir virüs gibi yayılıyor. her seferinde biraz sinirleniyorum. ama “kızmayıp kırılanlara” neden kızdığımı anlatmaya çalışıyorum. içime atıyorum. kırılmayı tercih ediyorum. “kızmayıp kırılanlar”a gerçekten çok kırılıyorum….

( Sevgilimden bana , benden size..)

4/02/2014

Filiz Hiç Üzülmesin



“Evden çıktıktan sonra bir şey unuttuğunu fark ederek duraklayan, fakat unuttuğunun ne olduğunu bir türlü bulamayarak hafızasını ve ceplerini araştıran, nihayet, ümidini kesince, aklı geride, ileri gitmek istemeyen adımlarla yoluna devam eden bir insan gibi üzüntülüydüm.
 
  
  .                   

Katledilişinin 66. yılında Sabahattin Ali'yi sevgi ve saygıyla anıyoruz...