.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay
Ferit Edgü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ferit Edgü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Tem 2024

Yolculuk

 



Dağlar, ırmaklar, insanlar, ölümler, avcılar, köylüler...

Çok yordular beni , diyor Adam.

Sözcükler demek istiyorsun , diyor Kadın.

Sözcükler de , diyor Adam. Haklısın. İster istemez.

Ama söz konusu olan her zaman bu değil miydi, diyor Kadın.

Hayır, diyor Adam. Her zaman bu değildi.

Yolculuğa bunun için çıkmamış mıydın, diyor Kadın.

Hayır, diyor Adam, Bu da vardı. Belki vardı. Olabilirdi. 

Ama amaç bu değildi.

Peki ya neydi, diye  soruyor Kadın.

Yolculuğun kendisi, diyor Adam.

Demek öyle, diyor Kadın. Peki, şimdi bittiğine göre?

Biten ne , diyor Adam.

Yolculuk , diyor Kadın.

Gerçek yolculuk şimdi başlıyor, diyor Adam.

Bir kez daha mı çıkacaksın bu amansız yolculuğa , diyor Kadın.

İster istemez, diyor Adam.

Boşuna çabalama, diyor Kadın. Orda gördüklerini, duyduklarını, yaşadıklarını yazamazsın.

Bende düşlediklerimi yazarım, diyor Adam.

Her zamanki gibi, diyor Kadın.

Her zamanki gibi, diyor Adam.

Öyleyse hiç durma yaz , diyor Kadın.

İşte kağıt, işte kalem.


Ferit Edgü / Yaralı Zaman

           

24 Ara 2016

O - Hakkari'de bir mevsim



A /Hak. kenti.

Hak. kentim
çileli gözlerin
cüzzamlı derin
ve-kar ile devam eder adın.
İrtifa binaltıyüz metre.
Nüfus onbin
yarısı asker.
Ne yolun var, ne suyunyarlar
arasından akan ve yaza doğru dağlardan eriyen karlarla
birlikte taşan Zap 'ını saymazsak.
Adın gibi garip bir kentsin Hak.
Sende yaşayanlar
ne Tanrılar, ne insanlar
hiçbir iz bırakmamış gibidirler.
Ola ki Tanrılar hiçbir zaman uğramadılar semtine
ama insanlar
yüzyıllar boyu gelip sende yerleşenler, kaçanlar, korkanlar,
yalçın kayalarında bir korunak bulup, çoraklığına, dayanılmaz
iklimine karşın sende karar kılanlar, seni barınak bilenler, sende
yerleşenler niçin bir iz bırakmadılar arkalarında
o kaçan, durmadan kaçan halklar
kovalanan ve kovalayanlar?

Kalka, karabasanlarında gördü belki seni, ama adlandırmadı.
(Ya da hiç girmedin onun düşlerine.)
Bilseydi, senin gibi bir yer var yeryüzünde
en korku,nç kitabının konusu sen olurdun.
Tolstoy bilseydi seni
soyluluğundan bin beter utanırdı.
Ve kimbilir belki yazarlığından
şimdi benim utandığım gibi
Avvakum bilseydi yakınında senin gibi bir kent olduğunu,
Kafkasları aşıp çile çekmeye sana gelir,
senin mağaralarında yaşardı.
Dostoyevski sürülseydi sana
Yer Üstünden Notlar'ı yazardı
ya da Suç ve Suç 'u .

Kentim Hak.
umudunla umutsuzluğun
güneşinle karın
uykunla uykusuzluğun
insanlarınla hayvanların
kurtlarınla köpeklerin
bil ki
bir inilti gibi sürüyor daha bende.
Her kim ki seni gerçekten yaşamıştır
bu inilti sürüp gider yaşamında, düşünde.

Örneğin:
Senden ayrıldıktan sonra
sana hiç benzemeyen
gerçek kentlere gittim.
Uygarlığın büyük kentlerine.
O kentlerde de insanlarla konuştum
yabancı, ama bildiğim dillerden.
(Sen benden, ben senden olduğum halde, garip, yüzyıllar boyu
hiç öğrenememişiz birbirimizin dilini.)

Ama her sözcüğümde, senin kokun, senin soluğun, senin yokluğun,
senin yoksulluğun ve senin ölümlerinle doğumun vardı.
Asfalt yollarda saatte yüzyirmi kilometre hızla ilerleyen renk
renk, biçim biçim otomobiller akıyordu.
Ama ben baktığımda koyunları görüyordum, dağlardan, otlaklara inen.
Ve genzimi yakan koku benzin değil, koyunların kokusuydu.
İnce, uzun, sarışın kadınlarla sevişiyordum, rahat sıcak otel odalarında.
Ama her sevişmede, sende konakladığım günlerin, gecelerin yatakları,
o yataklarda yaşanan yalnızlığın kara düşleri çıkageliyordu.
Senin yüksekliklerinden deniz kıyılarına indim.
Denizde, dağların, sarp kayaların, toprak evlerin, derin mağaraların yansıyordu.
Denizin çakılları, dağ kekiği, yaban nanesi kokuyordu.
Kentleri kentlere götüren, geniş, asfalt ya da beton yollarda arabamı sürerken
senin kısraklarından birinin üstünde dolu dizgin ilerleyen bir atlıydım,
yüreğim, tipili bir günde bir dağını, bir tepeni tırmandığım andaki gibi acıyordu.
Soluk soluğaydım.
Ve sıcak günlerde soğuk terliyordum.
Sende, gurbette duymuştum kendimi, kentim Hak.
Senden uzakta yaşadım gerçek gurbeti.
Bu satırları gene bir deniz kıyısından yazıyorum sana.
Az önce kızgın çakılların üstüne uzanmış, uzaktan geçen bir yelkenliye bakıyordum.
Sonra karnım acıktı, kıyıda bir aşevine gittim, bir balık istedim,
bir kadeh de rakı.
Rakı rakı değildi,

önüme konan balıksa
inanır mısın, senin otlu peynirinin tadında.
Aylardan Temmuz
gene erken kalkıyorum sabahları.
Gene ilk işim, penceremi açıp gökyüzüne bakmak.
Gene sessizliği yaşıyorum
-senin sessizliğini, kendi sessizliğimi-.
Bakıyorum, güneş uçsuz bucaksız karların üstünde yansıyor.
Hiçbir iz yok, hiçbir iz yok, hiçbir iz -kurtlar inmemiş bu gece, köpekleri salmamışlar.
Sonra, birden (ne oluyorsa, yaşamımı degiştiren ne oluyorsa,
ne olduysa, hep birden oluyor) bir atlı, karlara bata çıka ilerliyor;

bana mı geliyor, benden mi uzaklaşıyor, belli değil.
Sonra öyle bir yaklaşıyor, öyle bir yaklaşıyor ki
bakıyorum pupa yelken bir tekne bu.
İşte o zaman geçmişimi ve sende geçirdiğim günleri ansıyıp, oturuyorum masamın başına
bir insanın başından geçenleri anlatmak için başka insanlara.

B I Kazadan Sonra

Ey okuyucu
eğer yaşantın boyu, bir gün olsun
bir teknenin kaptanı olmadınsa
-ya da böylesi bir duyguya kapılmadın, böyle bir düş
görmedinseteknen,
bir gün ya da bir gece, yolunu şaşırmış,
bilmediğin sularda yol alırken
haritalarda görülmeyen kayalara çarpıp batmadıysa
ve kendini tek başına
- Tayfalar nerde? Dümencim n'oldu?-
bir kumsalda da değil, denizden kilometrelerce uzakta, üstelik
bir dağ başında (Rakım: 2. 100) bulmadınsa
ya da benzeri bir korkulu düşü,
gözün açık ya da kapalı görmedinse
bu kitapta yazılı olanları anlamakta güçlük çekebilirsin.
Çünkü anlamak bir ortak dil gerektirir.
Ortak dil ise,
ortak yaşam I ortak bilgi I ortak birikim I ortak düş
kimi yerde, ortak düşüş demektir.
Ortak değilse bile, yakın I benzer I gibi.
Ama diyebilirsin ki, Bana yabancı olanı arıyorum ben.
Öyleyse yolun açık olsun.
Ama gene de,
bu kitabı okurken elinin altında, büyük gezginlerin sözlükleri,
andaçları bulunsun, derim.

Burada yazılanlar, insancıl bir deneyin damıtılmış parçaları.
Ola ki, bir gün, yolunu şaşırmış ya da yolunu yitirmiş bir başka gezginin işine yarar.
Benim teknem , nerde, ne zaman battı, ansımıyorum.
Kendimi bulduğum yer, sonradan bir Turizm Rehberi'nde okuduğum
 ve şu sözcüklerle anlatılan yere çok benziyordu:

"Doğusunda İran, Güneyinde Irak devletleri sınırıyla, Kuzeyinde Van ve Batısında Siirt vilayeti toprakları bulunan Hakkari vilayeti, Doğu Anadolu 'nun Güneydoğusunda, köşede yer alan çok engebeli bir bölgemizdir. Vilayette bugün şehir gö­ rünüşünde hiçbir topluluk yoktur. Vilayet merkezi olan Çö­lemerik kasabası dahi küçük bir kasabadır. Bu bölgenin tarihi de kesin olarak bilinmiyor. Çünkü bölge yüzyıllar boyunca dış çevre ile kapalı yaşamış, buraya milletler kolay kolay girerek yerleşememişlerdir. Hakkari dolayları yurdumuzun en engebeli, aşılmaz dağlarla çevrili, yolsuz, ıssız bir köşesidir.

Her yanını kuşatan dağların yükseklikleri 4000 metreye yaklaşır. Burada vadiler de uçurumlar halindedir. Kasaba ve köylere motorlu taşıtlar yaz aylarında dahi işlemez. Dağlarda toktağan (hiç erimeyen karlar) hatta küçük buzul kitleleri bulunmaktadır. Dört bin metreye kadar yükselen dağlara çok kar düşer. Yağmur çok yağar. Sular bu engebeli bölgede derin ve korkunç vadiler açar. Bilhassa vilayetin merkezi olan Çölemerik kasabası, yanından geçen Zap Suyu 'ndan 1040 metre kadar yüksektedir. ' '

Gerçekten "düştüğüm" yer burası mıydı? Bilmiyorum. Ama benzerlikler, yazıda gördüğüm kadarıyla, geçerliklerini hala sürdürüyorlar belleğimde. Zaman (coğrafyayı da, tarihi de, toplumu da, bireyleri de içine alan o geniş zaman) kendini dağ başında bulan herkese bir şeyler öğretebilir.

Bana, eski bir denizciyi de öğretti. Kendimi bir gün aralarında bulduğum insanların, konuştuğum
dili hemen hemen hiç anlamadıklarını gördüğümde, onlara dilimi öğretmek yerine (çünkü böyle yapsaydım çok bekleyecektim ''e bunun ne anlamı vardı, ne de gereği) onların dilini öğrenmeyi, onların dilinden konuşmayı denedim. Geçmişteki tüm büyük gezginler aynı yolu izlememişler midir?

Ama, hem içinde bulunduğum koşullar, hem izlediğim yol, hem de (belki) \'armak istediğim yer değişik olduğu için, ben daha sonra başka bir yöntem izledim. Günün birinde benzeri (ya da benzemezi) bir durumda kalırsan, kuşkusuz sen de başka bir yöntem izleyeceksin sevgili okurum.
Kendi yöntemini. Çünkü her kişinin bir başka yolu, bir başka yöntemi olmak gerektir.

Denizde de, karada da hep buna inandım. Ve öyle yaşadım.
Benim burda sana sunduğum harita ve pusula binlercesinden, yüzbinlercesinden biri.


1 / YABANCILAR ARASINDA BİR YABANCI 

Söyledim değil mi, teknem kayalara çarpıp battı.
Ve kendimi burada buldum.
Söyledim değil mi, kızgın kumların üstünde değil, deniz kıyı­
sında değil, başı bulutlarda bir yerlerdeydi bu kayalar.
Kendime geldiğimde, çevremdeki insanlara denizi ve tayfaları sordum.
Hiçbir şey anlamadılar.
Karların üstüne, (çünkü karla kaplı kayaların üstünde bulmuş­
tum kendimi) bir çubukla denizin dalgalarını çizdim.
Bir de gemi.
Bilmediler.
Deniz nasıl anlatılır?
Çevremdekiler, yaşamları boyu görmemişlerdi denizi .
(Bunu sonradan öğrendim.)
Denizden değilse, nerden geliyordum?
Hangi tufan atmıştı beni buraya?
Bilmiyorum.
Gerçekte bir gemim olduğunu
kaptan, çarkçı, muço ya da o geminin bir yolcusu olup olmadığımı giderek sözünü ettiğim kazanın gerçekten mi, yoksa düşümde mi başıma geldiğini de bilmiyordum.
Ansımıyordum..

27 Haz 2016

Duvar



Hücre duvarlarıyla boğuşma.
Sonuç: Berabere.
Kafka

Biliyorum bu duvarı benim için yapmışlar. Bilmediğim bir şey var: ben içindeyken mi örülmüş, yoksa dışındayken mi?
Boyuma bosuma göre ördükten sonra mı beni getirip içine attılar. Atmış olmalılar. Evet. Çünkü kapısı ve penceresi yok bu duvarın. Yuvarlak (köşesiz) bir duvar. Işık yukardaki, pencereye demeye dilimin varmadığı bir delikten süzülüyor.
Yiyeceklerimi, içeceklerimi de ordan atıyor olmalılar. Kim atıyor bilmiyorum. Yüzlerini hiç görmedim. Seslerini hiç duymadım. Dış dünyanın hiçbir sesi girmiyor buraya. Yalnız insanların sesi değil, hayvanların sesi de. Doğanın sesi de.
Ne bir rüzgâr uğultusu ne bir dalga sesi. Ne bir gökgürültüsü ne de bir – Hiçbir ses.
Benim de bir zamanlar, bu duvarın dışında yaşamım vardı. Olduğunu sanıyorum, her ne kadar ansımıyorsam da, olmalı. Hayvanlar, insanlar dediğime göre.
Rüzgârın uğultusunu, dalganın sesini ansıdığıma ve adlandırdığıma göre.
Sözcükler. Burda tek başıma, kendi kendimle ya da duvarla konuşurken kullandığım sözcükler. Daha önce bir yaşamım olmasaydı nerden bulabilirdim onları? Yetersiz de olsa. Ki öyle.
Ama bu önemsiz.
Önemli olan buraya nasıl düştüğüm.
Uyurken getirip atmış olmalılar buraya.
Ya da ilkin uyutup, sonra attılar. Bu da önemsiz.
Önemli olan niçin buraya atıldığım.
Herhangi bir şey için olabilir. Demek bu da önemli değil.
Burdan çıkamayacağımı biliyorum. Başlangıçta bir çaba harcadım. Ama bunun hiçbir işe yaramadığını gördüm. Bu duvardan başka engelim yoktu. Ama o taştı, bense et ve kemik. Ve beyin. Hiçbir işe yaramayan.
Taş yendi. Hayır yenildi. Başaramadım. Yalnızca bu.
Duvarı yokluyorum. Taş bir duvar. Senin duvarın. Yani benim.
Üzerine hiçbir şey yazacak, kazıyacak durumda da değilim. Elimde hiçbir şey yok. Tırnaklarımsa yeterince sert değil. İlk günler bağırırdım. Sonra bunun da boşa bir çaba olduğunu anladım. Duvardan başka duyan kimse yoktu beni. Duvarsa dilsiz.
Burda yaşıyorum.
Duvarla çevrili, duvarla karşı karşıya. Duvarla baş başa.
Çaresiz bile değil. Ne o ne ben.
Bir gün öleceğim. Çok yakında. Belki. Umarım.
Bu durumda duvar tek başına kalacak. Bensiz.
Benim ölümüme neden olması (öyle ya, o olmasa ya da böylesi yüksek ve sağlam olmasa burdan çıkıp kurtulabilirdim) ne onun yengisi, ne benim yenilgim olacak bu. Ben yok olacağım. O tek başına kalacak. Sonra bir gün o da çökecek.
Çökmeyen yapı mı var?

Devam / Ferit Edgü

23 Kas 2014

umutlu değilim ama umutsuzluğu yendim.



sonra yanmayan lamba
kalkamamak yürüyememek
yalnız alt ve üst çenenin birbirine vurması

titreyen
ve
parçalanan yürek

bir gece daha
söylenmek istenen söylenemeyen
gırtlakta takılıp
kalan
boğuk
bir hece daha.

.....

anlamak ortak bir dil  gerektirir.
ortak dil ise,
ortak yaşam / ortak bilgi / ortak birikim / ortak düş
kimi yerde, ortak düşüş demektir. .

......

nerden geldiğini pek anımsamayan/ niçin burda olduğunu pek bilmeyen/ kendine oldukça bulanık geçmiş yakıştıran/ ve buna inanması gerekip gerekmediğini/ kendisi de bilmeyen biri/ bir gün/ kendini ararken başkalarını buldu.

......

kaptansız bir gemideyiz. hiç kimse nereye gideceğimizi bilmiyor. amaçsızca gökboşluğunda kanat çırpan kuşlar gibi ordan oraya gidiyoruz. ama çaldığımız tüm kapılar kapalı. vardığımız her yer, boyumuzu aşan bir duvar. deliksiz taş bir duvar. ardında neler olup bitiyor, bilen yok.

......

 kendime dedim ki:
zorlama, zorlanma, burda bir yabancı olduğunu bil.
bir kazazede olduğunu çıkarma aklından.
yeni bir kazayı göze alamıyorsan eğer
önce özgürlüğünün sınırlarını çiz
ve çizdiğin bu alan içinde ilerle yalnız
kendine başka alanlar arama.

 ......

ne diyorduk?
hiçbir şey.
ah! demek başladığımız yere döndük.
hiçbir şeyden mi başlamıştık?
evet. sanırım.
öyleyse yeniden başlayabiliriz.
niçin olmasın? önce sen başla.
ne diyorduk?
hiçbir şey.

......

oylesine uzak ki anlar
bellek durdugunda
oylesine yakin ki
o geceki usumemi usuyorum simdi
o geceki urperti su anda ihtiyar bedenimde
ama gene de ayni usume, ayni titreme degil.
eksik bir sey var.
o aksam da eksik bir sey vardi.
tum yasamim boyu eksik bir sey vardi.
hicbir zaman bulup cikaramadim.
hicbir zaman bulup cikaramadim,degil mi?
bu eksikligi mi aramaya dondum bu eve?
bu yastan sonra? bulsan ne cikar? bulsan da artik neye yarar?
neyi doldurursun? hangi boslugu? bosluklardan hangisini?
hangi bir boslugunu delik desik yasaminin?

......

her kim ki seni gercekten yasamistir
bir inilti surup gider yasaminda, dusunde.
ornegin:
senden ayrildiktan sonra
buyuk, sana hic benzemeyen
gercek kentlere gittim.
uygarligin buyuk kentlerine.
o kentlerde de insanlarla konustum
yabanci, ama bildigim dillerinden.
(sen benden, ben senden oldugum halde, garip, yuzyillar boyu hic ogrenememisiz birbirimizin dilini.)

.....

yalnızca tavanda bir noktaya dikilmiş bir bakış: hayat dedikleri demek buymuş.

Ferit Edgü

21 Ağu 2014

Her şeyin sonundayım



[Ankara,Eylül,1966]Cuma
[Tezer Özlü’den Ferit Edgü’ye]

Sen trendesin şimdi. Ben de oturuyorum burada. Saat 12’ye geliyor. Gecenin bu saatlerinde insanlar kısıyorlar seslerini. Sessizlik bürüyor ortalığı. Ben de daha iyi duyuyorum dinlediğim müziği. Daha çok yitiriyorum tüm düşüncelerimi. Olmayan düşüncelerimi. Uyuyabilmem için hiçbir neden yok.

Sabah 8’de kalkmış olmam, o ilgisiz büro,ev,ben,beni yoramıyor artık. Uyanmam için de hiçbir neden yok.

Bu kelimeleri alt alta, yan yana dizmem için de. Bir gece. Diğerleri gibi. bir ben. Diğer benler gibi.  Bugün eski ben’lerimden biri olduğumu duydum. Karşılıklı gülsek.

Gülebilir miyiz dersin?
Gülebilir misin?

Bu gece okuyacak bir şey bulamıyorum. Bugün senin Bozgun’u okumaya çalıştım.Üç  kelime okuyabildim. Elim,elimden çıkan kelimeler,benden uzaklaşıyor. Bu satırlar ben değil artık. Kafamdan geçenleri  yazamam.Bir şey geçmiyor çünkü.

Geçenlerde düşümde yüksek bir yapının camının altında , bir parmak kadar dar bir yere abanıp kalmıştım. İçeriye girsem,girmeye yeltensem ,camdan odaya bir adımımı atsam ,düşüp ölecektim. Ama o cam kenarına yapışıp, boşluğun üstünde kendimi tutacak gücüm kalmamıştı. Nasıl olsa çözülecekti ellerim. Ve ben düşecektim boşluğa.

Yarın bütün gün trende gidecek olan sen misin?Nereye? Niçin?
Yarın bütün gün büroda oturacak olan ben miyim? Neden?Niçin?Hiç bir yerde olmak istemiyorum ki.

Belki de ben bugün ilk defa her şeyin sonundayım.

Gene bir  yığın günler geçip gidecek ve ben kendime,işte bugün ilk defa her şeyin sonundayım mı diyeceğim?

Korkuyorum. Korkuyorum. Korkuyorum.

17 Haz 2012

İşte başladım. başladım işte, diyorum. devam! nasıl?



“Sonunda, ben de babamın yaşına vardım.
Şimdi, onun, niçin insanlardan çok kuşlarla ilgilendiğini anlar gibiyim.” (Adlar-sf:37)

Hangi gün babamızın yaşına varırız? Hangi gün babamızı yakalarız? Yaşlanınca mı? Yoksa babam gibi düşünmeye başlayınca mı? Ne zaman öyle düşünürüz? Düşündüğümüzü hissederiz?

“Sonumsu
Saatine bakmayı unutma, dedim.
Ama bunun ne gibi bir yararı olabilir ki, dedi son soluğunu verirken.” Sf:25

Zaman çok kez anlamsızlaşır!

“Unutmayın ki yalnız kurbanlar yalan söylemez” (Masum-sf:31)

“Susuzluk
Bir kaynağın başında durmuş,
Buralarda içecek bir şey yok mu? diye bağırıp duruyordu.
Ona kaynağı gösterdim.
Bu benim susuzluğumu gidermez, dedi.” Sf:62

“Işık
Koridorun ucundaki ışığı görüyor musun?
Tabii görüyorum.
Öyleyse niçin yazmıyorsun? Sf:73

“Kaf
Bir gece, Berlin sokaklarında dolaşırken,
Kafka’yı gördüm.
O da seni gördü mü?
Evet.
Ne dedi?
Saçma bir soru sordu: Siz de mi oraya gidiyorsunuz? Dedi.
Evet, dedim.
O ne dedi?
Öyleyse birlikte yürüyemeyiz.” Sf:76

5 Eki 2011

İnsanlık Halleri..





1/
Sandığın doluysa, aşkını cebinde sakla.
18/
Başucuna dikecekleri taşta adın yazılı.
Artık kimseye ait olmayan bir ad.
Ne saçmalık.

40/
Bir elinde kalem, öbür elinde silgi.
İşte böyle yazılır.

45/
Bugünü yazıyorsan
yarın seni neden okusunlar?

78/
Mürekkepbalığı yedin diye
kendini yazar sanma.

81/
Şahini avcı yapan yalnızlıktır.

101/
Kapıyı açmadan önce çal.
Kim bilir, belki seni bekleyen
hiç kimse yoktur.

110/
Düşünde gördüklerine inanma.
Sokakta gördüklerine hiç inanma.

115/
Kimsenin ocağına düşme.
Yanarsın.

135/
-- Ah! ne güzel bir gün.
-- Dur, daha gün batmadan
böyle bir şey söyleme.

145/
-- Ne diyorduk?
-- Hiçbir şey.
-- Ah! demek başladığımız yere döndük.
-- Hiçbir şeyden mi başlamıştık.
-- Sanırım.
-- Öyleyse, yeniden başlayabiliriz.
-- Hadi başla.
-- Ne diyorduk?
-- Hiçbir şey.

31 Oca 2011

İlk Öyküler Kaçkınlar / Bozgun / Devam




gecenin çökmesini bekliyordum. kendimi hapsettiğim bu evden, karanlığın yardımıyla kaçacak, içimde bir çocuk yazısı gibi kargacık-burgacık, okunması güç sıkıntımın kaynaklarına doğru doludizgin gidecektim. 


"gece olunca insanlar fare deliği evlerine girer ve..."

1.

bir otobüse bindim. bir yığın insanın, insanın içine düştüm. sırtım sırtlarına, kollarım kollarına sürtünüyordu. bu bende ürperti uyandırıyordu. solukları dayanılmaz bir koku taşıyordu. pis. İçlerinin, beyinlerinin, düşüncelerinin kokusu. kurtulmak için çabaladıkça etleri etlerime daha çok yapışıyordu. etleri... kadınların ve erkeklerin. erkeklerin beyaz etleri. bayılacak gibi oldum. İnerken geçkin bir kadının kıçına dirseğimle vurdum. kafasını çevirip bakmadı bile. özdekleşen kinimin tekmeleriyle, bu insan tünelinden geçtim. dışarıya attım kendimi.

daha evden çıkarken nereye gideceğimi biliyordum. uzun zaman tenha sokaklarda dolaştım. yusuf'u düşündüm. gözlerimi kırpıştırdım, bir yığın belli belirsiz görüntünün içinden onu bulup çıkardım. yanımdaymış da birbirimize yaslanıp yürüyormuşuz gibi oldum. cam bir şişe gibiydi karşımda. bakışlarını yüzümde duyduğumda, dayanamamış, gözlerimi çinko tezgahın üzerinden ayırıp ona çevirmiştim. elideki şişeden bardağımı doldurdu. ürperdim. bir şişenin canlanması, bu yeşil gözlerle, sarı uzun saçlarla bezenip, bir anda hiç konuşmadan, gizlisiz, saklısız önümde soyunması. karşısında kıvrandım mı? yoksa...

sokaklardan, sokaklardan, sokaklardan geçtik. tahta eski bir evin küçük bir odasına girdik. bu ışıksız odada ince kız elleriyle sarıp uzattığı cigaranın ateşinde, yüzünü, soyunuşunu, bedenini izliyordum.

herşeyin bir sonu vardır. yaşamım boyunca yalnız bunu öğrendim. herşeyin bir sonu vardı. söylene söylene, kendi kendimle anlamadığım bir dille konuşarak yürüyordum. sokaklardan, sokaklardan, sokaklardan geçtim. yalnızdım. yusuf'un evinin çevresinde dolaştım. kapıyı vurup sormaya çekiniyordum. uzaktaki kırımsı yere çöktüm. cigaramı sardım. az sonra bütün insanlardan uzakta olurum. onların üstünde, bir kule gibi, bir kule gibi yürürüm. onların ayakları yerde. üstlerinden uçarcasına geçerim. herhangi birini tırnaklarımın arasında ezebilirim. hiçbirinden hoşlanmıyorum.

"haydi kalk yürü evine artık. yapacak..."

hiç görmediğim renkte sulardan, tepeciklerden geçtim. eve vararken ayaklarım yere değdi. sallana sallana içeri girdim. sessiz bir mekanın içinde, eşyalar sanki biçimlerini değiştirmiş, sofaların, odaların sınırlı boşluğunu doldurmaya çalışıyordu. çokluk bunları birbirine çarpıp kırasım gelirdi. bu nesneleri. cansız. bu iğrenç nesneleri. sendeledim, düşer gibi oldum. havları iyiden iyiye dökülmüş halının ortasına çöktüm. perdelerin arasından ışık sızıyordu. beni gözlüyorlardı. bütün ev halkı uykularını bırakmışlar. öyle sandım.

yusuf'un uzun, ince kemikli parmaklarıyla, tütünlerin yarısını dökerek cigaramı sardım. bu iğrençliğin içinde, bir cigaranın dumanından, bir içki şişesinden elde etmeye çalıştığım avuntunun anılarıydı bunlar. cigaramı yaktım. dumanı içime çektim. uzun zaman tuttum içimde. cigara parmaklarımı yakıyordu. yaksın, dedim içimden. yanayım da. İşte yeniden ayağımın kayması, uzun ayaklarımın... bu düşlediğim sessizlik içinde, dipdiri yaşayan ben, benim kuş misali hafifliğim, başkalığım. bir dağın tepesine oturmuş, ayaklarımın dibinde oynaşan pirece küçük insanlara hükmediyorum. yeryüzünde denenmemiş işkence araçlarını akıl almaz bir buluşla ortaya koyuyorum. İnsanlardan herhangi birine uyguluyorum. dayanabilene aşkolsun. İşi bitenin yerine bir yenisi, bir yenisi, bir...

İşte: bu kendi katıma yücelttiğim kadını ellerimle soyuyorum. uyarıyorum. İsteklendiriyorum. beyaz, duru teni altında gizli kadınlığı. o bir istek kasırgası içinde kıvranırken, ben yatağıma uzanmış onu seyrediyordum. şaşkın. umduğunu bulamama. titriyor. eşyalara sarılıyor. o iğrenç nesnelere...

üşüyerek uyandım. başım dönüyordu. midem kazınıyordu. beyaz, yapışkan bir çamur yığınının ortasından, bütün dikkatimi kullanarak, daha çok bulaşmamak istercesine doğruldum. burnuma nerden çıktığını bilmediğim pis bir koku geliyordu. midem bulandı. bir ara bu kokunun kendi kokum olduğunu, artık etimin, kemiğimin kokmaya başladığını düşündüm. dışarı fırladım. yarı belimden aşağısı çıplaktı. geri döndüm. pantolonumu ararken gözlerim karardı. sandalyenin yanına çöktüm. kusacağım. ağzımdan yeşil, acı sular geldi. ne kadar zaman geçti bilmiyorum. ayağa kalkabilecek gücü bulunca, sandalyenin hasırına geçen parmaklarımı kurtarıp, ayağa kalktım. pantolonumu giydim. sofaya çıktım. duvara tutunarak banyoya yürüdüm. İçerden kilitledim. burasının iç açıcı bir serinliği vardı. soğuk su dökündüm. kurulanırken, vücudumun burnuma değdirebileceğim yerlerini kokladım. sanki koku alma duyularım yitmişti. banyodaki aynada kendimi gördüm. çıplak kendimi. yusuf'u düşündüm. traş olup deniz kenarına gideyim. belki açılırım, dedim içimden. kendim toparladım. usturayı aldım. yağlı kösele parçasının üstüne sürttüm. yüzümü sabunladım. gözlerimi aynaya diktim. İyice baktım kendime. her hücreme ayrı ayrı baktım. bir an elimdeki usturayı... böylece sonumu, gerçek sonumu görecektim. fışkıran kan aynanın üstünde bir leke oluşturacak, evdekiler banyonun kapısını kırıp girdiklerinde... al bir saçmalık daha. usturayı yerine koydum. aynada yeniden kendime baktım. dayanılmaz bir acı. kafamı duvara çarpmaya başladım.

2.

İyileşmem için hastahaneye yatırdılar. on gündür boş bir odada yalnız sabah akşam gelen doktorla, hastabakıcıyı görüyorum. İlaç veriyorlar. karşı koymadan içiyorum. İğne yapmamalarını söyledim. doktor nedenini sormadı. peki, dedi. geldiğimin ikinci günü kitap istedim. hastahanenin kitaplığından gelişigüzel iki kitap getirdiler. saçma sapan şeylerdi. okumadan geri gönderdim.

dışarıdaki hayatımı irkintili, tedirgin hayatımı özlüyordum. o akıp giden kalabalıkları. bu özlemimi açıklayamıyordum. dışardayken bucak bucak kaçtığım bu sıkıntımın kaynaklarını burda.... gün geçtikçe sıkıntının benim bir parçam olduğunu anladım.

İçimdeki konuşmalar artmıştı. başımı yastığa koyar koymaz birkaç kişi içimde bağdaş kurup konuşmaya başlıyorlardı. uykumda da sürüyordu bu. konuştuklarının içinde bana yabancı gelmeyen olaylarla yüklü sözler de geçiyordu. benim bütün karşı koymam, onları susturmak için çabalamalarım hiçbir sonuç vermiyordu. onlara kendimce bir biçim de veriyordum artık. İçimden koparıp atmanın olanaksızlığını görüyor, büsbütün umutsuzluğa düşüyordum. başım bir mengeneye sıkıştırılmışçasına ağrıyordu. gözbebeklerime varan bir karıncalanmayla, yatağın üstünde oturmuş kendi kendime söyleniyordum. alışkanlıklarım tepiyordu. İçkim, ince kemikli parmakların sardığı cigaram. bu oda içinde yapabileceğim işler sınırlıydı. dolaşmak, yatmak, avluyu seyretmek, verilen cigaraları belirli aralıklarla içmek...

pencerenin önüne gittim. avludaki büyük ağacın altında bir cenaze arabası duruyordu. hastahanenin hemen bütün pencerelerinden süzülen ışıklar altında, araba açılan demir kapıya doğru gitti. bu birkaç dakika süren olay beni çok ilgilendirdi. bayanamayacağım. dayanamayacağım. işığı yaktım. odanın içinde bir duvardan bir duvara gidip gelirken anlamsız, boş bir hayatı ardımda sürüklemekten ne elde ettiğimi sordum kendi kendime.

3.

geldiğinizden ne kadar başka çıkıyorsunuz, zaten söylemiştim...
kurtuldunuz, kurtuldunuz, yeniden...
gün geçtikçe o da kalmaz...
karamsarlığınız....
daha önünüzde....
genç...
kurtuldunuz, bu...
umutsuzluk, görüyorsunuz ki...
zaten öyle sanıyorum ki, öyle...
san...

dinlemedim, bu beyaz gömleğinin içinde, bana bir şeyler anlatmak isteyen, çırpınan, beceriksiz adamı. teyzem az ötede duruyordu. bana bakıp gülümsüyordu. birazdan dışarı çıkacağız... elini uzattı doktır. sıktım. bir sözcük olsın söylemeden arkamı döndüm dışarı çıktım. bir zaman dış kapıda teyzemi bekledim. geldi. konuşmadan yürümeye başladık.

"kötüler de yaşar. kötüler de. ben de onlardan biriyim. herkes benden tiksiniyor. ben de tiksiniyorum. herkesten. ve kendimden. çaresiz kendimden. sürüp giden yaşamaktan. ah niçin o anda..."

yüzüme bakmaktan çekinir gibiydi. bense gelip geçenlere, evlerin pencerelerine, katranlı yüksek duvarlara, afişlere bakıyordum. yeniden dışarda olmak...

- şurdan arabaya binelim.
- hayır ben yürümek istiyorum.
- kendini nasıl duyuyorsun?

İyi, dedim ona eve gitmesini, biraz dolaşmak istediğimi söyledim.
annen biraz hasta, dedi. onun için seni almaya gelemedi.
İyi, sormadım, dedim. onu bir arabaya bindirdim. elimdeki bavulu verdim.
eve erken gel.
cevap vermeden yürüdüm. sokaklardan, sokaklardan, insanların arasından geçtim. herbirini ayrı ayrı solur gibi... İnsan kokuları. sürüp giden, her gün aynı yükü taşıyan insanların kokusu. ama hiç de hastanadekilere benzemiyorlar. bir şarapçının kapısından geçtim. şarap kokusu midemi bulandırdı. İçeri giremedim. ellerim ceplerimde, caddede bir gidip bir gelerek, kararsız, - yusufa gidecek miyim? ama bu... - akşamın çökmesini bekledim.

gideyim. o kahvededir gene. niçin gitmeyecek mişim? çünkü... kahvenin olduğu sokağa saptım. köşeyi döner dönmez yusuf'u gördüm. yanında bir adam vardı. rengi soluktı. sırtında açık renk yeni bir ceket vardı. yusuf! yusuf! hayır bağırmadım. geldiğim yoldan geri döndüm. başım dönüyordu. İçimde bir eziklik duydum. bir cigara yaktım. herkesin içtiğinden. adımlarımı yavaşlattım. birden kalabalığın içinden yusuf'u seçtim. önüne bakarak yürüyordu. demin konuştuğu adam da yanında yürüyordu. karşı kaldırıma geçtim. görmesin beni diye. ağzım apacıydı. bir mağazanın camında silik gürüntümü gördüm. eskisi. bir korkuya kapıldım. sanki kendimden... cigaramı bir duvarda ezdim. hiçbir şey istemiyorum. beynimi delen sorularla uzaklaştım. ne görünmek, ne lanetlenmek korkusu, hiçbiri, hiçbiri... saplantılarımdan arınmıştım. dudağımı ısırıyorum. kurtulmuşum. peki şimdi ne yapacağım? hastahaneye girdiğim ilk günden beri dışarda olmayı istemiştim. ama böyle bomboş mu? evet, bomboş. erkenden eve gittim. yemekte beni bekliyorlardı. hepsinin yüzünde anlayamadığım bir sevincin aydınlığı. kurtuldu, kurtuldu. artık o da bizim gibi...

4.

odama çekildim. pencerenin kenarına oturmuş, bütün bu olanları düşünüyordum. hepsi bana anlamsız geliyordu. İyileşmeden önce kendi elimle kendi ömrünü kısaltan bir adam olduğumu söylüyorlardı. şimdi bu sağlıklı ömrümde ne yapacaktım? İçimde uyanan isteklerden kaçmak... böylece kurtuluşumu, bu saçma kurtuluşumu sürdürmek. bir yalanın peşinde. gerçekten hayatım bir yalan olabilir. bir yalan mıyım? kendimi aldatmak. başkalarını. başkaları kim? ne yapacağım? çırpınıp durmak. hep böyle. her gün aynı. bu korkunç devam. bıktım. kafamdaki ses? bir tıngırtı artık. bir adamın bağırışını duydum. karşı evin kapısını tekmeliyor, yüksek sesle kapıyı açmalarını bağırıyordu. birkaç evde ışıklar yandı. pencereler açıldı. kim bilir ne bekliyorlardı? durum öğrenilince içeri girdiler, ışıklarını söndürdüler. o fare deliği yuvalarında. adam umutsuzlukla yere çöktü. bir yardım ummuyordu artık. birden ayağa fırladı. az sonra nerden bulduğunu göremediğim bir kazmayla gelip, evin zaten çürümüş olan tahtalarını sökmeye başladı. kazma sesleri kafamda çınlanıyordu. uyuyamayacağımı anladım. oturduğum yerden kalktım. başım dönüyordu. dışarda, gerçekten böyle bir adam varmış gibi sokağa baktım. sarı ışıklar içinde bomboştu sokaklar. sıkıntımın arttığını duydum. konsolun üstündeki sürahiden bir bardak su doldurdum.

kurtuldunuz, iyi oldunuz artık, sürdürmek tabii, tabii... uyku haplarından iki tane aldım. bir an duraladım. şişeye baktım. doluydu. bütün hapları avcuma boşalttım. düşsüz, sıkıntısız bir rüyaya dalmak için. hiç ses olmayacak. kimse... çöken dünyamın yıkıntıları altında, kımıltısız, dümdüz, uzandığım gibi, öylece kokmamı bekleyerek, devinmesiz, ama gene de dolu dizgin gidiyordum karanlığın içinde...



15 Oca 2011

Borges ile Düşde



Orda, yanıbaşımda oturuyordu. Küçük çalışma odamda. Ben yazı masamın başında; o, eski, bir zamanlar, eşimin Hollandalı büyükbabasının eskittiği deri koltukta.
Elinde, mavi-beyaz Delft porseleni bir fincan vardı. Kımıldamıyordu. Susuyordu.
Arada bir, elindeki fincanı dudaklarına götürüyordu. Fincanın içinde ne vardı, bir şey var mıydı, bilmiyorum. Bir ara, iki yudum arasında, başını bana doğru çevirip, görmeyen gözleri görür gibi şöyle dedi:
Körlerle ilgili öyküler yazıyormuşsunuz, doğru mu bu?
İki öykü yazdım, dedim. Hepsi bu.
Nasıl yazabilirsiniz? dedi. Bu yaşta, hem de körlüğü yaşamadan.
Düşledim, dedim..
Bir yazar, yaşamadığı bir şeyi düşleyebilir mi? dedi.
Siz ki Poe’nun ve Binbir Gece Masalları’nın hayranısınız, bunu benden iyi bilmelisiniz, dedim.
Ama Poe’nun öyküleri de, Binbir Gece Masalları da, önce ya şanmış, sonra düşlenmiştir, dedi.
Bense hep tersini düşünmüşümdür, dedim. Yaşamdan yola çıkıldığında bile, yazılan sözcüklere döküldüğünde, ilk kez yaşama kavuşur.
Dolayısıyle, siz de, yazdığınızda, körlüğü yaşamış oldunuz, öyle mi? dedi.
Hayır, dedim, bir gün gözlerimi kapadım ve düşledim, sonra da yazdım.
Bu da bir yöntem, dedi. Ben hiç denemedim ama niçin olmasın?
Elindeki fincanı uzattı:
Acaba biraz sıcak suyunuz var mı?
Hemen kaynatırım, dedim.
Varsa eğer, biraz tarçın kabuğu ile, küçük bir parça da şeker koyuverin dedi.
Mutfağa gittim. Çaydanlığa su koydum. Kaynattım. Fincanın içine bir parça tarçın kabuğu ile şeker koydum, getirdim.
Fincanı eline verdiğimde, Borges,
Ne kadar çabuk, dedi. Her şey ne kadar çabuk, gözler görmediğinde.
Fincanı, dudaklarından önce, burnuna götürdü. Derin bir soluk aldı: Ne güzel bir koku. Biliyor musunuz, düşlediğinize göre kuşkusuz biliyor olmalısınız, göz görmediğinde, burun kokuyu daha iyi alıyor.
Hayır, bilmiyordum, dedim. Ayrıca, göz görmediğinde, za man da geçmez gibime gelirdi, dedim.
Demek insandan insana değişiyor, dedi. Her şey gibi. Ama zaman, körler için de, görenler için de aynıdır sanırım, yanılıyor muyum? (Bir an durdu. Sonra:) Çünkü zaman görülmez.
Küçülmüş, ufacık olmuş, dağılmıştım.
İyi ki gözleri görmüyor, dedim kendi kendime.
Ve, gözleri görmeyen bu adamı orada bırakıp, ayaklarımın ucuna basa basa kaçmayı düşündüm.
Ama bunu yediremedim kendime.
Belki, “benim” odamda olduğumuz, düşde de olsa konuğum olduğu için. Hem odadan çıkmak, düşden de çıkmak demekti. Niçin susuyorsunuz? dedi.
Düşünüyorum, dedim.
Öyleyse, bu şekerli ve tarhlı sudan içmiyorsunuz, dedi gülümseyerek.
Nerden anladınız? dedim.
Gençler, artık böyle şeyler içmiyorlar dedi. Ne garip. Şeker, kahve, reçel ve o güzelim şerbetleri, tatlıları sanki yasaklamışlar kendilerine. Oyca, beynin bunlara gereksinimi vardır. Örneğin, şu şekerli ve tarçınlı ılık suyu içerken gençliğimi -belki bir dakika, belki birkaç dakika daha genç duyuyorum kendimi.
Kahveyi ve çayı ihmal etmiyorum, dedim. Şekere gelince, alkolde yeterince varmış.
Aynı şey değil, dedi. Ama bu da, gene bir yöntem olmalı; ye ni bir beslenme yöntemi, en iyisi, biliyor olmalısınız, keçi sütü, kuru incir ve bademdir. Akdeniz’de yaşadığınıza göre, zeytin ve yağı bulunmaz bir besindir. Alkole gelince, biliyor musunuz Arapça bir sözcüktür alkol, İslâm dininin yasağına karşın?
Hayır, bilmiyorum, dedim.
Nasıl, dedi, alkol, yani Alcooll’ün, Arapça El-kûll’dan geldiğini bilmiyor musunuz?
Hayır, dedim.
Gördünüz mü, dedi, size, size ait bir şey öğrettim. Şimdi sıra sizde; sizin bana bir şey öğretmeniz gerek, ödeşmemiz için.
Sanki böyle bir “düşeş” bekliyordum:
Yaşanan düşlenmez, dedim, olsa olsa bellekte yer eder; ama düşlenen yaşanabilir, kimi zaman/arada bir/ola ki…
Teşekkür ederim, dedi.
Şu anda olduğu gibi, dedim.
Doğru, dedi.
Ben düşlemiştim, dedim.
Bana kalırsa, şimdi düşlüyorsunuz, dedi.
Hayır, dedim,düşlediğim şimdi gerçekleşiyor.
Benim yaşımdaki bir adamın, kafasını çok karıştırıyorsunuz, dedi. Yaş ilerledikçe, karmaşıklık, yerini yalınlığa bırakıyor. Biliyor musunuz ki, artık düşlemiyorum, yalnızca görüyorum. Her şey orda, karanlıkta geçiyor ve dış dünyayı görmediğim için, bu karanlıkta gördüğüm hayaletler iç dünya ile dış dünya arasında ki o aptalca sınırı ortadan kaldırdılar.
Bana, körlerle ilgili yazdığım öyküyü ansıtmanızı şimdi daha iyi anlıyorum, dedim.
Sizin için söylememiştim, dedi. Kendimi anlatıyordum. Ama görüyorsunuz çok öznel bir gerçek bile… Evet, görüyorum, dedim.
Ben sizinle görüşmeye gelmiştim, dedi, ama görüyorum ki, bana söyleyecek bir şeyiniz yok.
Yazarların bir araya gelip söyleştikleri dönemler geçmedi mi? dedim.
Doğru, geçti, dedi, Borges. Ama kitaplarda, ya da düşlerde (kitaplar da birer düş değil midir?) söyleşebiliriz. Yanılıyor muyum? Yanıtlamadığımı görünce,
Peki de, buraya değin boşuna gelmiş olmayayım. Hiçbir yolculuktan ufacık bir şey olsun öğrenmeden dönmek istemem. Bana La Vida sözcüğünün dilinizdeki karşılığını söyleyin ve bu sözcüğün hangi anlamlara geldiğini ve bu sözcüğün eşanlamlı sözlerini söyleyiniz. Lütfen yavaş yavaş, belleğimde yer etmesi için.
Bir düşte olduğumuza göre, bilmem bir sözlük bulabilecek miyim dedim.
Borges kahkahadan kırılıyor, elindeki abanoz bastonu yere vuruyordu. Sizi gidi yalancı, diyordu kahkahalar arasında. Kimi kandırıyorsunuz, bir düşte değiliz, bir düşte insan böyle düşünemez, ah! yakaladım sizi. Peki nerdeyiz? dedim. Bilmiyorum, belki bir kitaplıkta, dedi.
Evet, dedim bir kitaplıkta. Benim küçük kitaplığımda. Ama aynı zamanda bir düşte.
Gerçek bir düş olmaz bu, dedi. Gülmesi sürüyordu. Bir fictione bu.
Okurlarınız bunu anlayacaklardır, dedim. Okurlarım, demek istiyorsunuz sanırım, dedi. Hayır, dedim. Sizin okurlarınızdan söz ediyorum. Sizin dilinizde de var mı “benim” okurlarım? dedi.
Evet, dedim.
Demek bir Borges daha doğmuş ve benim bundan haberim yokmuş, dedi. Ama böylesi daha iyi. Çünkü doğan ben değilim ki. Benim dışımda benimle çook uzaktan ilgisi olan biri: Sözcüklerden oluşan bir YAPIT. Yazar dildir, aziz meslektaşım. Dolayısıyle her dilde yeniden doğar. Öykülerimi, şiirlerimi çevrildikleri, benim de bildiğim dillerde okurken onların bana ait olmadıklarını düşünmüşümdür çoğu kez.. Örneğin Fransızca çeviriler, “asıllarından” çok daha yalın ve yetkindir. Özellikle, beni Fransızlara tanıtan ilk çevirmenim ve dostum Roger Cailois’nmkiler. Çevirmenin yeteneğinin yanı sıra, dilin kendisinden geliyor bu. Fransızca “rigide”, katı bir dildir. Sizin dilinizi bilmiyorum, ama İspanyolca gibi, özellikle biz, Güney Amerikalıların İspanyolcası gibi “gevşek” hoşgörülü bir dil değildir. Bizde, dil sürçme sinden bir şiir doğabilir, Fransızca’da yalnızca bir dil yanlışı do­ğar. Bir başka örnek: İngilizceye çevrilen yapıtlarımda pek çok yanlış olduğu söylenmiştir. Sanmıyorum. Yanlışlık, benim söylediğim başka türlü söylemek değildir ki. Hem yanlış olsa da ne çıkar? Belki, benim yazdığımın doğrusudur bu yanlış. Niçin olmasın? Altmış yılı aşan bir süre bir hayli yazdım: Öykü, şiir, de neme, inceleme, hattâ çeviri. Belki tüm bunların arasında dört-beş sayfa, değerli, kalıcı şeyler yazmışımdır. Ama bunların be nimle ilgisi yok. Değerli olan bir şey hiç kimsenin malı değildir-onu yaratan ve ona sahip olan dahil. Yazınsal bir metin, bir öykü, bir şiir, bir cümle, bir dize ise söz konusu olan dile ve geleneğe aittir. Ben, Borges, yok olmaya hükümlüyüm. Yalnızca be nim birkaç ânım (anım değil) bir başkasında yaşama talihine sahiptir.
Şu andaki gibi, dedim.
Ah! böylesi en güzelidir, dedi, görmeyen gözlerinde bir ışıltı. Yolculuklardan, özellikle gözlerim görmez olduktan sonra, hoşlandığımı biliyor olmalısınız. Ama böylesi düşsel yolculuklar, çağrılar için söyleyecek söz bulamıyorum. Fantastik ve olağan üstü sözcükleri bile yetersiz… (Bir an durdu, sonra, sözü değiştirmek ister gibi) Lütfen, odanızda, kitaplardan başka ne var söyler misiniz? dedi.
Hemen hemen hiçbir şey dedim. Eski bir yazı makinesi. Kağıtlar. Duvarda bir hat; yalnızca bir harfin (Elif) yinelenmesin den oluşmuş bir hat; imzasız, anonim; gene anonim bir küçük resim, bir aslanın saldırdığı bir Arap ve iki Arap’a saldıran aslana saldıran iki Arap.
Olağanüstü dedi. Gözlerim görmüyor diye uydurmuyorsunuz ya?
Rica ederim, dedim.
Bağışlayın, dedi. Sizi kırmak istemedim. Üstelik niçin uydurmayacakmışız? Hep uyduruyoruz. Ama uydururken çıkış noktamız yaşamdan olmalı. Bırakın şimdi bunları, bana lütfen sözünü ettiğiniz hattı betimleyin.
Kağıt üzerine, dedim, sanki sonsuza değin yazılmış bir harf: Elif; Arap alfabesinin ilk harfi biliyorsunuz.
Semit dillerinin ilk harfi, dedi. Yüzyıllar önce yazdığım bir öykümün adi: Alep. Aynı harf. Ama sonsuza değin, dediniz, o nasıl oluyor?
Hat sanatında “Meşk” derler, dedim, aynı harfi, değişik biçimlerde yazmış hattat. Tüm yüzeyi, kağıdın tüm yüzeyini dol durmuş ve artık yazacak bir tek nokta kalmamış, tüm yüzey tek bir harf olmuş, sürekli yenilenen.
Bu harfin, simgesel bir anlamı var mı? dedi. Birçok simgesel anlamı vardır, dedim. Allah’ın ve Aşk’ın ilk harfidir.
Ekleyecek, soracak, yanıtlayacak hiçbir şey kalmadı, dedi. Bana izin verin. Bu uykudan uyanmam gerek. Belki son öykümü ya da son şiirimi yazarım gün doğmadan önce.
Umarım, ben de uyandığımda bu konuşmalarımızı ansırım, dedim.
Oturduğu koltuktan kalkmıştı. İki eli, abanoz bastonunun üzerindeydi.
Biliyor musunuz dedi, bu uzun yaşamım bana bir şeycikler öğretti. Bunlardan biri de, düşün belleğinin olmayışıdır. Evet, dü şün belleği yok, belleğin düşü vardır.
Ama düşlerimizi ansıyoruz, dedim. Bellek değil mi bu? Bellek, dedi, ama bu başka bir bellek. Belleğimiz olmasaydı ne yapardık? İnsanoğlunun büyük bir parçası bellekten oluşur. Belleğin büyük bir bölümü ise unutmadır. Uyandığınızda (tabii şu anda gerçekten uykudaysanız ve bu düşü kapalı gözlerinizin ardında görüyorsanız) bu düşten neler ansıyacağınızı, hangi sözcükleri belleğinizin karanlığını kurcalayıp çıkaracağınızı ya da uyduracağınızı bilemem. Ama bu düşten bende iki sözcük kaldı, onları unutacağımı sanmıyorum. Ne yazık ki, yazacak ışıktan yoksunum. Birini uyandırmam gerekecek yazdırmak için. Tabii uyandıracak birini bulabilirsem, uyandırmaya kıyabilirsem… Güzel, yararlı, olağanüstü, Jules Verne’inkiler gibi bir yolculuk oldu benim için. Ama siz de, söylediklerimi unutmayın… Hangisi? dedim.
Her gece, bir fincan şekerli ve tarçınlı su için. Beyin damarlarını açar.
Deneyeceğim, dedim.
Size iyi uykular dilerim, dedi. Bir hayli yorulduk, sabaha değin derin bir uyku çekeceğinizden hiç kuşkum yok. Kapıya doğru ilerledi. Elinden tuttum. Size yolu göstereyim, dedim.
Gerek yok, dedi. Bunca yıl labirentlerde dolaşmış bir ihtiyar, sanırım yolunu tek başına bulabilir. Yolum zaten uzun değil.
P.S./Bu yazı (Düş? Öykü? Deneme?) yayımlandıktan kısa bir süre sonra Borges’ten (öleli kırk-bir gün olmamıştı) bir mesaj aldım:

“Ben ölmeden önce mi, ölürken mi, yoksa öldükten sonra mı yazdığınızı bilmediğim yazınız gönendirdi beni. İslam kültürüne olan ve yer yer yazdıklarıma da yansı yan ilgi, hattâ hayranlık, ne yazık ki, Arapçayı öğrenmeye değin götürmemişti beni. Bu nedenle olsa gerek, düşünüzdeki bir yanlışlığı düzeltememiştim: Burda öğrendiğime göre, Allah’ın ilk harfi “elif”, Aşk’ın ilk harfi ise “ayn”mış. Gene burda öğrendiğime göre, hatasız kul olmazmış, ve yalnız Yaradan kusursuzmuş.

Görüyorsunuz, öğrenmenin yaşı olmadığı gibi, yeri de olmuyor. Burda, sizinle aynı adı taşıyan yaşlı bir bilgeyle tanıştım, Attar Feridun, bana, simurg kuşlarının öyküleri ni anlatıyor. Gecenin ve gündüzün, yani zamanın olmadığı bu sonsuzlukta bile yalnızca sözcükler var geçerli olan. Bi rer im’e dönüşen. Birer simge olan. Ölüm gibi.

Bu nedenle, yanlışlıklardan korkmadan yazmayı sürdürmemiz, sürçmeyi bağışlayın, sürdürmeniz gerekir.”
FERİT EDGÜ
(1 Ağustos 1986, Milliyet Sanat)