.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

10/31/2012

Kurdele




-Ana, dedim, bana acık para ver!

  O ünlü çıkınından birkaç bozukluk bıraktı avcuma. O parayla, akşama dek Raziye'ye bir hediye aradım, koca  kentin içinde. Boncuk mu alayım? dedim, Taşlı yüzük mü alayım? dedim, Saçını bağlasın diye kurdele mi  alayım? dedim. Sonunda kurdelede karar kılarak, iki metre iyisinden kurdele aldım.

  Aptal adam, sanki bu kurdelenin kime verileceğini bilmiyormuş gibi, kurdeleyi tortop edip avcuma bıraktı.  Dükkandan çıkar çıkmaz kağıt aramaya başladım yerlerde, birkaç sokak dolaştım, Raziye'ye paket yapılmaya  uygun temiz bir kağıt bulamadım. Sonradan aklıma geldi, evde sararım diye. Cebimde kurdeleyle akşama dek  gezdim durdum. Kanal Köprüde suya girerken, sanki cebimde bir hazine saklıyormuşum gibi, pantolonu bir  çocuğa teslim ettim.

-Lan iyi bak, içinde çok para var ha, dedim.

  Zavallı çocuk, eline bir deynek alıp, sınır nöbetçisi gibi gözlerini ayırmadı bizim pantolondan. İkindiüzeri eve  geldim. Anam evde yoktu, Raziye de yoktu. Taşın altından anahtarı alıp, asma kilidi açtım, teldolaptan tencereyi  çıkarıp kabak kavurması ile karnımı bir güzel doyurdum. Sonra, babamın satamayıp eve getirdiği ezik üzümlerle  kendime şerbet yaptım... O sırada Raziye'nin sesini duydum:

  -Kiş kiş, diyordu. Pencereye koştum, iki arsız civcivi pencerelerinin önünden uzaklaştırmaya çalışıyordu. Bir  yığın çocuk vardı kapılarının önünde, kapkara, donsuz, sümüklü çocuklar... Sırtlarını duvara vermişler, gölgeden  yararlanmaya çalışıyorlardı. Raziye beni gördü, gülümsedi, ben de gülümsedim. Çocuklara kızdı:

-Hadi gidin lan, sizin eviniz yok mu?

  Bir iki ufaklık, sümüklerini çeke çeke uzaklaştılar ama, iki üç tanesi hala oradaydılar. Düşündüm, bu hediyeyi o  çocukların yanında veremezdim. Oda kapılarına yaklaştım.

-Nerdeydin, bugün hiç görmedim seni, dedi.

-Dolaştım.

-İş mi aradın?

-Yoo!

Fısıldadım:

-Sana hediye aradım. Kurdele aldım, saçlarına.

-Versene!

-Evde!

-Al gel!

  Koştum, minicik paketi aldım, götürdüm. Çocuğun biri iyice yanımıza yaklaştı, paketin içinden ne çıkacak diye  bakıyordu. Raziye,

  -Lan bi dene eklersem sana, gözünde çakmağı çakdırrım ha, dedi. Gitsene evine! Çocuk, uzaklaştı. Raziye içeri  girdi, kurdeleyi aynanın önünde saçlarına bağladı. Bana,

-Gel bak, nasıl oldu, dedi.

Girmeye korktuğum için giremedim.

-Gelsene!

-Baban gelir?

-Gel gel!

Girdim.

-Sen bağla, dedi. Güzel olmadı benimki. Titremeye başladım.

-Ben hiç bilmem ki bağlamasını.

-Bağla, nasıl olursa olsun!

  Arkasına geçtim, kurdeleyi saçlarının altından dolaştırıp, tepede bir düğüm yaptım. Belki her yandan yarımşar  metreden fazla kurdele sarktı.

-Nasıl oldu? diye sordum.

-İyi oldu amma, şu yanlarını birazcık keselim!

Makasla kendisi kesti.

-Şimdi daha iyi, dedi, keçi gibi olmuştu. Yakıştı mı?

-Çok, dedim.

-Nerden geldi aklına?

-Hiç, dururken geldi.

-Hiç olur mu?

Sustum. Durdu:

-Yoksa beni seviyon mu?

-Sen seviyorsan?

Ellerimi tuttu;

-He, ben seni seviyorum, dedi.

-Ben de seni, dedim.

  Film sahneleri geldi gözümün önüne. Şimdi böyle sahnelerde öpüşmek gerekti. Ama nasıl öpüşecektik,  bilmiyorum. İlkin yanağından mı öpecektim, boynundan mı, yoksa dudaklarından mı? Galiba, o da öpmemi  bekliyor olmalıydı ki, dimdik karşımda duruyor, gözlerimin içine bakarak ilk hareketin benden gelmesini  bekliyordu. Baktı gördü ki bende iş yok, kollarını boynuma dolayarak, aynı filmlerdeki gibi dudağını dudağıma  yapıştırdı.

Ellerim saçlarına gitti.

-Sen en çok galiba benim sarı saçlarımı seviyorsun, dedi.

-He, dedim, tel gibi...

-Okşa, isdediğin gibi

  O günden sonra her gün bir araya geldik, onların odasında, bizim odada. Birbirimize neler anlatmadık ki...  Evlenecektik, bir odacık daha konduracaktık avlunun bir yanına, kol kola girip sinemalara gidecektik.  Bekleyecekti, sonuna dek bekleyecekti beni, okumamı, kocaman adam olmamı bekleyecekti. Ah o günlerim!...

Kaygısız günlerim!... Günün gün edildiği günlerim!..

Zıkkımın Kökü / Muzaffer İzgü

10/24/2012

Suffocate For Fuck Sake

 

biri ellerimdeki kahve kokusunun sadece mutsuz olduğumda duyulduğunu bilecek kadar tanısa yeterdi. herhangi biri.

14 Mayıs 1905



Zamanın hareketsiz durduğu bir yer vardır. Yağmur damlaları havada hareketsiz durur. Saatlerin sarkacı tam ortada kalmıstır. Sessiz havlamalarla köpeklerin basları havadadır. Yayalar tozlu kaldırımlarda donmus, bacakları sanki iplerle bağlanmıs gibidir. Meyve kokuları boslukta asılıdır.

Bir gezgin buraya gelirken, yaklastıkça yavaslar. Kalp atısları seyreklesir, nefes alısı hafifler, vücut ısısı düser, düsünceleri azalır, böyle böyle ölüm noktasına ulasır ve durur. İste burası zamanın merkezidir. Zaman buradan dısarıya doğru genisleyen halkalar halinde hareket eder. Merkezde hareketsizdir, halkaların çapı büyüdükçe hız da artar.

Kim zamanın merkezine doğru kutsal yolculuğa çıkar? Çocuklarıyla ana babalar ve sevgililer. Ve böylece zamanın hareketsiz kaldığı noktada, ana babaların çocuklarını oksadığı görülür, hiç bozulmayacak bir kucaklayısla. Sarı saçlı mavi gözlü güzel kız çocuğu su anki gülümsemesini hiç yitirmeyecek, yanaklarındaki pembelik hiç bozulmayacak, hiç beli bükülmeyecek, yorulmayacak hiç incinmeyecek, anne babasının ona öğrettiklerini hiç unutmayacak, onların bilmediği bir sey düsünmeyecek, onları sevmediğini hiç söylemeyecek, odasını hiç fırtına gibi terk etmeyecek, su anda olduğu gibi hep onlarla elele olacak.

Zamanın durduğu yerde sevgililerin binaların gölgelerinde, birbirlerine hiç ayrümamacasına sarılarak öpüstükleri görülüyor. Sevgili, elini simdi olduğu yerden hiç çekmeyecek, anılarla yüklü kolyeyi hiç geri vermeyecek, sevgilisinden uzaklara gitmeyecek, kendini hiç tehlikeye atmayacak, sevgisini göstermekte yetersiz kalmayacak, kıskançlık yapmayacak, bir baskasına âsık olmayacak, zamanla bu anın tutkusunu hiç yitirmeyecek.

Bu heykeller çok zayıf kırmızı bir ısıkla aydınlanıyor çünkü zamanın merkezinde ısık da azalmıs neredeyse hiçe inmis; titreyisi genis kanyonlardaki yankılara, yoğunluğu ates böceklerinin ölgün ısığına indirgenmis. Zamanın tam merkezinde olmayanlar, hareket ediyor ama buzdağları gibi. Saçı düzeltmek bir yıl alıyor, bir öpüs bin yıl, Bir gülümseme sırasında dıs dünyada mevsimler geçiyor. Bir çocuk kucağa alındığında köprüler kuruluyor. Hosçakal denirken, kentler yıkılıp unutuluyor.

Buradan dıs dünyaya dönenler oluyor. Çocuklar hızla büyüyorlar anne babalarının yüzyıllarca süren, kendilerine bir saniye gibi gelen kucaklamalarını unutuyorlar. Çocuklar yetiskin oluyor, anne babalarından evlerinden ayrılıyor, kendi baslarına yasamayı öğreniyor acı çekiyor yaslanıyorlar. Çocuklar kendilerini sonsuza dek tutmak isteyen anne babalarına, burus burus derilerine ve güçsüzlesen seslerine lanet okuyorlar. Simdi onlar kendi çocuklarını zamanın merkezinde dondurmak istiyorlar.

Geri dönen âsıklar arkadaslarının çoktan öldüğünü görüyorlar. Bu kadar zaman sonra yasamlar geçip gitmis. Hatırlamadıkları bir dünyadalar. Dönen âsıklar yine binaların gölgelerinde birbirlerine sarılıyorlar ama sarılmaları artık bos ve yalnız görülüyor. Kısa zamanda yüzyıllar boyu süren, kendilerine saniyeler gibi gelen verdikleri sözleri unutuyorlar. Yabancıların arasında bile kıskançlık gösteriyor, birbirlerine kin dolu sözler söylüyorlar, tutkularını yitiriyor, birbirlerinden uzaklasıyor, yaslanıyor ve tanımadıkları bir dünyada yapayalnız kalıyorlar.

Bazıları zamanın merkezine hiç gitmemenin daha iyi olduğunu söylüyor. Hayat bir hüzün gemisi ama yasamak asil bir is ve zaman olmadan hayat da olmaz diyorlar. Baskaları buna karsı çıkıyor. Onlar sonsuz bir doyumu tercih ediyorlar, bu sonsuzluk bir kutuya tutturulmus bir kelebek gibi sabit olsa da.

Alan Lightman / Einstein'in Düsleri

10/22/2012

Pazar Ressamı



son iki Pazar resim yaptım;
fazla değil, haklısınız,
ama bu turnuvada büyük hayaller yıkılır;
tarih elbisesini çıkarır ve bir orospuya döner,
ve sabah uyanıp
kanatlarını gölgeler misali çırpan kartallar gördüm;
çöp kutumun alevlerinde
Montaigne ve Phidias'la karşılaştım,
sokaklarda kafalarını kemirgenlerle sallayan
barbarlara rastladım;
yaramaz çocuklar gördüm mavi küvetlerde
eksik bitki gövdeleri gördüm çiçekler kadar güzel
ve içki-almaz son meteliğine kızgın
bar-sineğini gördüm;
don gecelerinde, mezarında öksürdüğünü duydum
Domenico Theotocopulos'un;
ve boyu bir ev sahibesinden uzun olmayan,
saçları kızıl boyalı Tanrı bana saati sordu;
aynamda aşıkların gri otlarını gördüm
bir manyağın alkışıyla sigaramı yakarken;
Cadillac'lar karafatmalar gibi dolaştı duvarlarımda,
süs balıkları dolaştı çanağımda, elle eğitilmiş kaplanlar;
evet, birkaç Pazardır resim yapıyorumgri
değirmen, yeni asi; berbat aslında;
tiner ve klora batırmalıyım yumruğumu,
Andernach'a ve elmalara ve aside,
ama o zaman size şunu söylemeliyim ki burada
gözleme hamuru karan ve şarkı söyleyen bir kadın var,
ve boya, planıma şeker gibi yapışıyor.

Charles Bukowski / Suda yan ateşte boğul

10/21/2012

Aşksızlık dansa yenik düşmektir


Soyundum ve görüntünü gardırobun kapısından silmeye çalıştım.ikimizin tanıştığı koltuğa oturdum.sesini silmeyi beceremedim.en iyisi aşktı;..onu bulduğum yere beni götürebilecek bir ayna aradım.güvercinlerimi anlattığım yazıyı sana göndermek istedim;sana dokunmak istedim,ince uzun küpelerim sırtına değsin istedim.açık,gergin ve güçlü bir şey bu.aşksızlık dansa yenik düşmektir.giyindim,hava çok sıcak.
Fotoğrafını duvara asıp,sözcüklerin yok etme,var olma savaşı verdiği sayfaları yırtıp atıyorum.kendine söyleyemediklerini dudaklarının kenarı anlatır bana.korkularını,korktuklarını.herşeyi,her şeyi unuturum.sadece bir fotoğraf için evime diğer gecelerden daha erken dönerim.daha erken uyanırım,en az senin kadar…neyim?gözlüklerine patlayan ışık,onu unuttuğum bir gece,yaktığım koltukta bana rastladı.sevgilimi pencereden aşağı attım.babamı menekşe saksımın içine gömdüm.perdeleri sıkıca kapattım.artık uyanık kalabilirim.
Şarkı dinleyip kitap okuyorum.arkadaşlarım nerede kaldı.müzik dinleyip kitap okuyorum bu sefer.uykuya geçmeden bir saat önce.yani çok sonra.sıcak,çıplak ve isteksiz kalıyorum.soğuğu seviyorum,kibritçi kızı.ama sıcak ülkeleri merak ediyorum.orası bilemeyeceğim tek yer,beni de yanına alır mısın?Yolculuk uzun sürmez hiçbir zaman.seni çok uzun düşünüyorum.sahnede dans ediyoruz.pis ve güzelim.tenimdeki kadını keşfediyorsun.hemen oyuna hazır bir piç olduğunu anlatıyorsun.aceleci,aşık ve çocuksun.

Dur.Gitme.Sana bir şey verecektim..!

Tarabya sırtlarına gümüşten yağmur akıyor.beni böyle görme diye,yüzümü kapatıyorum.midem bulanıyor,bir de yazıyorum;imkansız;gidemezsin.çoraplarımı veririm sana,angora kaşkolümü..,’bak bunları çok severim’;cam bileziklerimi..al onları benden,özlediğini anımsa.izin ver yanına oturayım,hiç konuşmam.
Tarabya sırtlarına tıpkı bugünkü gibi her gün gümüşten yağmur yağdı,işte bunu hiçbiriniz görmediniz.
Dostlarımı affetmedim.seni..duyuyor musun?sen gidemeyeceksin ve ben de seni orada,öyle bırakamam.izin ver sırtına sarılayım,çok konuştuğumu söyleme..saçlarımın sıcaklığı sana üşüdüğünü fark ettirmesin.yüzüme kapatacak kapılar veririm sana,çantamın içinde yığınlarca var.n’olur,dur..dur,gitme,sana bir şey verecektim oysaki..

10/17/2012

Lağımlaranası ya da Beyoğlu


Geride bıraktığım ilk bölüme şöyle bir bakıyorum. Geniş tutulması tasarlanan bir çalışmanın çeşitli boyutlarda, çeşitli düzeylerde, gelişigüzel çiziktirilmiş bir taslağı. Birtakım ip uçları var (ipuçları değil): Anamgillerin öznel, duygusal bir "tarihi"; yaşantılarım içerisinden seçilip Beyoğlu ile ilişkili gördüğüm ölçüde biribirine bağlanabilecek anılar; sokakların, evlerin, kişilerin ördüğü öznel bir İstanbul parçası; daha az belirgin, daha çok sezilir nitelikte, "Beyoğlu'nun –benim gördüğüm yıllarda– geçirdiği değişiklikler" türünden bir öykü... Bu iplerin her biri, yalnız birkaçı, biri, çekilir, çeşitli geliştirmelere gidilebilir; aynalar, ışık, koku gibi öğeler daha çok ya da daha az kullanılabilir. Her durumda bir "Beyoğlu" metnine varılacaktır ya, ana başlığın, "Lağımlaranası" sözcüğünün sezdirdiği temel düşüncenin gereğini yerine getirmek üzere bir ana dokunun, önceki bölümü de içine alabilecek bir ana dokunun gerçekleştirilmesi gerektiğine göre, bunun yolu nedir? Bundan sonra bunu yapıp yapamayacağımızı anlamak gerek.


1.

Bir söylencedir Beyoğlu.

Nasıl ki Venedik (de) bir ağıttır.

Beyoğlu'nu bir ağıt gibi düşünmemeli ama.

Hiç düşünmemeli.

Beyoğlu, onu yaşamış olanlar için (de) bir söylencedir. Bir geçmişliği, bir düşkünlüğü, bir yalnızlığı ırlayan bir söylence.

Venedik

binlerce kez yazılmış, övülmüş güzellikleri, kıyıcılığı

tantanası, pasağı, yüceliği, kurnazlığı

yaldızı, mavisi, yeşili, kırmızısı

küfü, bozluğu, kurşun rengi, çürümüş sulardaki

çürüyen temelleriyle

altın parıltısı, havalandırılmamış sokaklarının

dışkı kokusunu bile aratan günleriyle

batarken

en gür sesiyle bir ağıttır, kalkmaz, tükenmez bir ölünün başında; ölümün kendi ağzından yükselen.

Beyoğlu'nda Venedikli mezarları (da) vardır, Venedik ağzı konuşanlar da. Hâlâ.


Karşı karşıya gelmeyecek şeyleri mi karşılaştırmağa kalkıyorum?

Emekli iki devlet/başkent sözü etmek, olsa olsa bir nükte olur. Beyoğlu emekli devlet/başkentlerden birinin bir üyesi ancak (kolların, bacakların üye adını taşıması türünden...)

Geçmişlik niteliklerinde bir ortaklık mı var? Belki.

Türkler Rıhtımı – Balyoz Konağı... (Balyoz konağının yeri birkaç kez değişmiş olsa da) Beyoğlu'nu Venedik'e yaklaştıran bir şey olsa gerek kafamda.

Beyoğlu'nun geçmişliğinden söz ederken dikkatli olmalı.

Geçip giden yaşamlar var. Doğanlar, evlenenler, ölenler; ölüm sıraları daha sonra, daha daha sonra gelenler. Beyoğlu durmadan yenilenir, yeni yeni yaşamlara açar kendini. Beyoğlu'nun belli bir dönemini yaşayıp sevmiş olanlar vardır. Beyoğlu'nun yenilenişi bu yaşamlardan kısa, çok daha kısa dönemler içerisinde gerçekleştiği için, her kuşak Beyoğlu'nun öldüğünü, geçtiğini, geçmişe karıştığını, haklı olarak, söyleyebilmiştir. Biraz –ama çok az– abartılacak olsa şöyle denebilir sanırım: Herkes çocukluğunda bir Beyoğlu tanımış, ortayaşına doğru o Beyoğlu'nun yıkılıp göçtüğünü görmüş, ortayaşıyla biraz ötesinde yeni bir Beyoğlu tanımak zorunda kalmıştır.

Değişen ne? Sokak adları dedim ama o, pek arada bir depreşen bir sıtma. Yapılar? Bir bakıma öyle. Ne yazık ki Beyoğlu'nun tarihini okumamıza olanak verecek bir kitap hanidir parçalanıyor; orasından burasından sayfalar üçer beşer koparılıp (yerleri boş kalamayacağına göre... Tanrı korusun! O santimi para eden topraklar boş bırakılır mıymış?) başarılı (yerini bulmuş, yerine oturmuş, yakışmış ya da bulmamış, oturmamış, yakışmamış –kimin umurunda? yeter ki para getirsin– yıktırılıp yeniden yaptırılacak) başarısız yeni yapraklar yerleştiriliyor. Ama yeni yapı, eskisinin uzamına yerleştiği, olsa olsa boyutları –o para getiren boyutları– değiştirmekle kaldığı için, ayrıca, kaç kez yazılageldiği üzere gözler, genellikle, ilk on-onbeş metrelik yükseklikten ötesine pek bakmamağa alışık olduğu için, bir süre sonra bu çeşit değişmeler de unutulur. Dükkânların türü değişir: Örneğin büyük pastaneler dönemi, büyük küçük muhallebiciler dönemi, süslü, kokusundan durulmaz lahmacuncu-pideciler dönemi diye ayırımlar yapılabilir bu alanda; tuhafiyeciler, kumaşçılar, çantacı, ayakkabıcı, züccaciye, gümüş, mücevherat satıcıları, kuyumcular, antikacılar biraz köşe kapmaca oynamış, hazırcılar ısmarlamacıları yeyivermiştir. Sinemalar sayıca pek değişmemişse de ad değiştirmekte, kimi zaman da –anlaşılmaz bir bekinişle– yer değiştirmektedir. Gösterdikleri filim türleri de biraz o yana biraz bu yana oynamıştır elbet. Sinemaların en çok değişen yanı, seyircileri olsa gerek.

Galiba en çok değişen (yangınlarda kül olanları, çöküp yıkılıverenleri, yüzünü genceltir ya da orasını burasını gerdirir gibi eski yapılara yapılan yeni yüzleri, yeni alnaçları hiç de unutmadan söylüyorum bunu) Beyoğlu'nun, en büyük caddesinden en küçük sokağına dek her boyuttaki boşluğunu dolduran insanları.

İnsanlar, bir öncekilerin yerini aldıkça, kültürleri de bir öncekilerin üzerine gelip binmiş; tezgâhtarların tutucu, geleneği sürdürücü görülebileceği bir dünyada, müşteriler değişmiş, evlerin yapısını değiştiremeyen kiracı ev içi görünümü kadar sokakları da değiştirmiştir. Örneğin Beyoğlu'nda yürümenin biçimi değişmiştir. Beyoğlu'nda yürüyenlerin görünümü inanılmaz ölçüde çeşitlenmiştir.

İnsanlar katında tek değişmeyen, belki de değişik, çok değişik yöntemlerle, zaaflardan yararlanıp yolunu bulanlar makulesi olsa gerek.


Venedik, belki de görkemi yüzyıllardır yerinde durduğu için, bir ağıttır. Görkemin geçiciliğini, büyüklüğün büyük de bir akağı bulunması gerektiğini unutmamış (öğrenmiş) küçücük Beyoğlu, İstanbul'un (iki yakasının da denebilir ya) en azından bir yakasının ana lağımı niteliğiyle durmaz, akar, yabanıl, bezeli, yoksul, (parasını harcayıp yaşadığına inanan, gerçekte belki de yaşamını haydan gelip huya giden bir para gibi har vurup harman savuran insanlarla dolu) bir dünya. Dipdiri.


2.

Bir de çeşmeler yok oldu.


İnayet Hanımın zamanında kaç çeşme sayılırdı Taksim'den Tünel'e? Kurumamış, aynası hiç pas tutmamış, oymaları henüz diri?

Suyun akışına (susayanların sapı mermere saplı bir halkaya –ya da musluğa– zincirle bağlı bir tasla su içtiği çeşmelerin, muslukları çalınmağa başlamamış, adları hayır sahiplerini diri tutan çeşmelerin akıp giden suyuna bağlıdır İnayet Hanımın kısacık, deli dolu yaşamı. Kimbilir neden kurmuşumdur bu bağı kafamda?

Büyüklerden küçüklere –özellikle kadın ağızları aracılığıyla– aktarıla aktarıla 75-80 yıl sonra bana, bu sayfanın yazısına ulaşmış bir öyküdür bu.

Çok kısa. O dönemin bir iki yazarının herhalde işittiği, ama –gene, herhalde– yazmağa yanaşmadığı bir öykü.

İnayet Hanım Bebek'de bir yalıda oturur.

Ailesi, yalı, yalıdaki yaşamı belki daha sonra ilgilendirecektir bizi. Şimdilik, basmakalıp bir Bebek yalısı dünyasının imgesiyle yetinebiliriz.

Günlerden bir gün "Beyoğlu'ndaki dişçiye gitmek üzere" kalfa kadınla birlikte çarşaf giyilir, arabaya binilir.

Kalfa kadınla ("kupa" mı, "fayton" mu, başka tür bir araba mı olduğu bilinmeyecek olan) araba, bu öyküde İnayet Hanımın ailesinin, yalıdaki yaşamın ya da herhangi bir "paşa baba" ya da "amca"nın (toplumsal kat ya da yer belirten) imleri değildir. İnayet Hanım göze girmesini, kendini saydırmasını bilmiş bir "kardeş yadigarı" yetim, evin öz, şımartılmış kızı, babasından kalma servetle birlikte yalı sahibi amcasının koruyucu kanadı altına girmiş –gene yetim, elbette!– bir yeğen de olabilir. Önemli olan, İnayet Hanımın verebildiği karar.

Araba Bebek'den Taksim'e çıkmış, oradan da

[buralarda arabanın biraz daha yavaş gittiği düşünülmeli. Öyle ya, hayvanlar yorulmuştur; kalabalık, gidip gelen insanlar, arabalar, gürültüler, sesler şaşkına çevirmiştir zavallıları. Belki de İnayet Hanım, günün orta yerinde, her şeyden önce de kalfa kadına hiçbir şey sezdirmemek, her zamanki meraklarında, heveslerinde herhangi bir değişiklik olduğu izlenimini vermemek üzere, kalabalığı, öbür arabalardakileri, dükkân camlıklarını daha rahat seyredebilmek için arabacıya biraz ağır gitmesini söylemiştir.]

ağır ağır –salına salına dememek için güç tutuyorum kendimi– Galatasaray'a inmiştir.

İnayet Hanım her zamanki gibi midir? Kalfa kadın, sonraları, dövüne dövüne hesaplar verir, yeminler kasemler ederken kafasını yumruklayacak, bir şeyler sezer gibi olduğunu ama herhangi bir kötülüğe ihtimal veremediğini gözyaşları içinde anlatacaktır. Hayır, İnayet Hanım her zamanki gibi değildi elbet. Kalfa kadın da tarihin olmuş bitmişliği içinde konuşanlardan farksız, bilmenin kolaylığı içinde, bilemeyişini haksız yere suçlayacaktır. Ama araba henüz Galatasaray'dadır, dolayısıyla İnayet Hanım –olanca zeyrekliğiyle yüklendiği anda– kalfa kadının gözünde her zamanki gibidir. Yani afacan, buyurucu, sokulgan, şakacı, alaycı, saksağanları, kedileri, mahalle karılarını gölgede bırakacak ölçüde meraklı, cıva gibidir. Yerinde duramayışı belki tek gerçek halidir o gün, İnayet Hanımın: Yaşamının en büyük kumarını biraz sonra oynayacaktır. Kazanacağından da şüphesi yoktur.

Dişçinin muayenehanesi, bir Alman adı taşıyan (küçük sayılabilecek) pirinç levhanın sarı bir pırıltıyla aydınlattığı kararmış taşların çevrelediği ağır demir kapı Tünel'e yakın sayılır. Oraya gitmeden önce İnayet Hanımın birden aklına gelir: Yeni elbisesinin yakasındaki dantelalar pek çirkindir; musibet terzi doğru dürüst seçmesini bilememiştir onları; hazır buralara gelmişken Karlman'dan birkaç metre dantela alabilir, dişçiye gitmeden önce... Geçen gelişlerinde zaten çok beğendiği bir şey görmüştü. Kalfa kadın arabada bekleyecektir. İnayet Hanım kadının itirazını beklemeden, az önce durdurduğu arabadan atlayacak, en ağırbaşlı, en hanım haliyle büyük kapıdan içeri girip ilerleyecek, birkaç basamak çıkıp (ikircim içinde, gene de yerinden kıpırdamaktan korkan –İnayet Hanımın kızması, dargınlığı korkulacak bir şeydir çünkü– Kalfanın kartal olsa göremeyeceği, seçemeyeceği bir noktaya ulaşınca) hızlanacak, sağına soluna bakmadan uzun geçidin sonundaki merdivenlere varacak, kendini artık tutamayacak, atacak aşağı o merdivenlerden, arka kapıda bekleyeceğinden bir an bile şüpheye düşmediği arabaya ulaşınca birden duracak, kapının açılmasını bekleyecek, gene en hanım, en ağırbaşlı haliyle binecek arabaya, kamçıyı sırtlarına yiyen atların hamlesine uyarak, kendini Hüsnü Beyin kollarına bırakacaktır.


3.

Taksim çeşmesini hep kuru gördüğümü sanmıyorum. Pek uzak bir geçmişte, zincirle bağlı tası doldurup su içen birini gördüm mü?


Elim anamın elinde Fransız konsolosluğunun önünden yürür, Yıldız sinemasının karşısına geldiğimizde karşıya geçerdik genellikle.

Parmakkapı adının çeşitli yolaklara açıldığını çok sonraları düşünecektim. Ama daha o zamanlar, Büyük ile Küçük Parmakkapılar ayırımına sırt çevirerek, karşıda kalan öbür kaldırımı unutarak, ağzıma bir şeker, o zamanlar pek sevdiğim (Aşk-ı Memnu'da Lebon'dan alınıp yalıya getirilen, Bihter'in özellikle sevdiği) menekşeli bir fondan atar gibi, Parmakkapı'nın heyecanını uzun uzun gezdirirdim içimde. Yıldız sinemasının resimleri, renkli afişleri olurdu; muhallebicinin tarçın, fıstık, hindistancevizi çalınmış, titrekliğini, tadını bildiğim ama pek sevmediğim aklıkları, tavukları, pilavları, havagazı şirketinin loş boşlukları, o küçücük kitapçı dükkânının, yerden tavana, akıl almaz sayıda kapakla döşenmiş camlığı olurdu. Öbür dükkânlar, Ağacamiine yaklaşırken, artık beni değil, arada bir, anamı ilgilendirirdi. Yıldız sineması ile kitapçı dükkânı daha pek uzun bir zaman, Parmakkapı'nın başlıca çekimini besleyecekti benim için.

Yıldız sineması kocaman iki duvar resmiydi her şeyden önce. Sonraları artık usanıp görmeyeceğim, daha sonra da bakmayacağım o resimleri çocukluk yıllarımda tüketmeğe doyamazdım.

Duvar resimleri bizim eve girişte de vardı. İstanbul'a kaçmış Rus ressamlarının hemen hemen tümüyle uydurma bir "Doğu"yu canlandıran sahneleri ağır basardı belki de bu duvar resimleri arasında. Ancak, o yıllar, bu duvar resimlerine herkes meraklı olduğu için bu "Doğu"nun yanı sıra kır eğlenceleri, Boğaziçi görüntüleri, kırlık, bahçelik yerlerde oturan, ayakta duran, konuşan, koşuşan, ince, renklice giyimli büyükler, çocuklar, İstanbul camilerine hiç benzemeyen camilerin egemen olduğu Haliç görüntüleri de az değildi. Balonlar, kuşlar, tazılar, özellikle kadın giysileri, akide şekeri renkleri, uçucu hafif, püfürtülü bir dünya çizerdi bu duvarlara. Ama karartılmış, kara, kahverengi, kirli sarı, mor renklerin bunaltıcı, masalsı dünyası da vardı birçok yerde. Yıldız sineması; patlıcan renkli kadifeleri, sarı ışıkları, salona oranla büsbütün loş görünen –hiç ama hiç çıkılmayan– balkonu, kopkoyu, ahşap kapıları, büksül koltuk tahtaları, kararmış yaldızlarıyla kurduğu bir eskimişlik içinde o esmer görünüşlü resimlerini anımsayacak çocuklara gösterim aralarında da masal emzirirdi.

Bizim salonu da boyamıştı bu Ruslar. Gül kurusuna çalar bir pembe bozması üzerine ürkünç kara yapraklı, kara çiçekli kara sarmaşıklar kaplamıştı duvarları. Kendimi bildim bileli gördüğüm için alıştığım, dünyanın verilerinden biri diye bellediğim bu nakışları, sonraları, sevmemeği başarabildim.

Babaannemin masmavi odasının üst yanındaki mavili aklı suyu cetveller, ince fırçalarla çizdiklerini anımsıyorum; bugün bile gözümün önüne gelebiliyor.

Nakışsız duvar azdı bizim evde. Teyzemlerde ise nakışlar, duvarlarda değil, perdelerde, döşemeliklerde, örtülerdeydi; bizdekinin tersine.

Konsolun üzerinde o zamanlar bile eski diye nitelenen, nasıl kullanıldığına hiç akıl erdiremediğim porselen leğenle ibriğin –boyumun o ibriğe tepeden bakacak kadar uzaması için yıllar yıllar gerekecekti– kenarları da mavi nakışlıydı.


Pamuk Prenses ile Yedi Cüce'yi Yavrutürk dergisinde okurken, ya da okuduktan az sonra, Yıldız sinemasında filmine götürüldüm. Yavrutürk'deki resimler de Walt Disney'indi. Ama filmin renkleri vardı. Ecenin aynası, hele Ecenin Cadılaşması beni büyük korkulara saldı. Hemen ardından uzunca bir hastalık geçirdim. Ateşten yandığım geceler, Cadı geldi geldi gitti gözlerimin önünde. Peder sinemayı bir daha yasakladı. Oysa bu yasaklar, anamla ben bir araya gelince, etkili olamazdı ki... Ondan önce King Kong olayı da yasaklamaya yol açmıştı. Şık sinemasının, Aynalı sinemanın kapısından içeri girmenizle başlayan "King Kong geliyor!" çığlıkları, zorlanan, kırılacağı belli bir kapı, neye oranla, orasını çıkaramıyorum ama, ufacık kalan bir kız, ışık tutan adamın bizi yerimize götürmesine dek görüp işitebildiklerim oldu. Daha oturmadan ağlayıp bağırmağa, anamın eteğini çekiştirmeğe başladım, aynalarla kuşatılmış girişe çıktık. "Bari yarın yalnız gelin de, hanımefendi," dedi biri, anamın elinden bileti alıp imzalayarak. Pola Negri'li Mazurka'yı da orada (mı) gördüm (mü)? Yasaklamanın biri ancak, daha uzun ömürlüce oldu; onu da peder değil, ben koymuştum. Nedenini anımsayamıyorum şimdi.


Aynalı duvarlar, ağır, koyu renkli kadifeler, nakşın kendisi olmuş tahta çubuklar, üçüncü sınıf resimler, leğen-ibrik, perde, koltuk... Gelip geçen, gene gelip gene geçecek modaların gelgitinde insanları oyalayan, avutan, ısıtan neydi?

Nedir?

"Lağımlaranası"ndan, s. 79-87

10/06/2012

Anemon



uyu benim yalnız gözüm,gözler terkedilen şeylerle doludur.
onların bize baktıklarını görür gibi oluruz
bizim onlara baktığımız gibi oradan.
uyu benim defne aynam bırak onları
bırak onları girip çıksınlar yarı açık pencerelerden
gölde kayan dolaşıcı sazlar gibi.
uyu benim ıslak boğazım unut yeşil lekeleri
unut uzun nehirleri geçici altınlarını onların unut.
biliyorsun ki nehirler altın ölülerle doludur...