.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

9/29/2011

"Artık, tükenmez olanın içinde yaşıyorsun."



"Artık hiçbir şey istememek. Bekleyecek bir şey kalmayana kadar beklemek. Avare dolaşmak, uyumak. Kalabalıkların, sokakların seni sürüklemesine seyirci kalmak. Su oluklarını, parmaklıkları, kıyılar boyunca akan suyu izlemek. Rıhtımlar boyunca gitmek, duvarların dibinden yürümek. Zaman kaybetmek. Tüm tasarılardan, sabırsızlıktan kurtulmak. Arzulamayan, gücenmeyen, isyan etmeyen biri olmak.

Önünde, zamanlar boyunca, kıpırtısız, bunalımsız, kargaşasız bir yaşam olacak: ne bir pürüz, ne bir dengesizlik. Dakikadan dakikaya, saatten saate, günden güne, mevsimden mevsime, hiç bitmeyecek olan bir şey başlayacak: bitkisel yaşamın, iptal edilmiş yaşamın." Syf. 37

"Yalnızlığın büyülü çemberini kırmayacaksın. Yalnızsın ve kimseyi tanımıyorsun; kimseyi tanımıyorsun ve yalnızsın. Ötekilerin birbirlerine yapıştıklarını, birbirlerine sokulduklarını, birbirlerini koruduklarını, birbirlerine sarıldıklarını görüyorsun. Oysa sen, ölü bakışlı, saydam bir hayaletten, külrengi bir cüzzamlıdan, çoktan toza dönüşmüş bir siluetten, kimsenin yaklaşmadığı tutulmuş bir yerden başka bir şey değilsin. Olasılık dışı karşılaşmaların umuduyla kendini zorluyorsun. Ama deri, bakır, ağaç senin için ışıldamaya başlamıyor ki, ışıklar yoğunluklarını senin için azaltmıyorlar ki, sesler senin için duyulmaz hale gelmiyorlar ki." Syf. 75

Uyuyan Adam / Georges Perec

Çev. Sosi Dolanoğlu


Sevdiğim Kadın Adları




seni kimse anlamıyor duygu
yıkandığın su, yürüdüğün yol, omuzunda gezinen melek
şemsiyende sayı saymayı öğrenen yağmur
sarmaşık gibi yüzüne sarılan ayna

seni kimse anlamıyor duygu
binicisiz atlar, yeleli gece, elini altına soktuğun yastık
hep başkalarının sevdiği şarkıları çalan radyolar
kırmızı şarap gibi alnında gezinen ateş

seni kimse anlamıyor duygu
denizdeki şişe, şişedeki mektup, mektuptaki söz
tuttuğun günlüğe düşen gölge
kuruttuğun çiçeklerden uçup giden koku

seni kimse anlamıyor duygu
kırılan bardak, taşan süt, eteğine sıçrayan çamur
yorgunlukta başını dayadığın omuz
rüzgarın getirip pencerenin önüne bıraktığı kuştüyü

seni kimse anlamıyor duygu
yıldırım aşkları, boşanma davaları, evine dönen yolcu
aşkını portofino mu mortofino mu, neyse işte öyle
bir yerlerde bulduğunu şarkısında anlatan adam
ve mırıldanan
yalnızca mırıldanan kalabalıklar kentin iç organlarında

seni kimse anlamıyor duygu
yaşını başını aldığı halde neden teyze olmadığını kimsenin
bilmediği güzin abla
bilginin kurutulacak bir çamaşır olduğunu sanan okul
bir terliksi hayvan olduğunu
ve tek hücreli canlılar gibi bölünerek çoğaldığını düşünen devlet

seni kimse anlamıyor duygu
ayın arkada kalan karanlık yüzü
aşkın sana bakan yaralı yüzü
ve kayarlarken dilek tuttuğun yıldızlar

"birisi çıkıp
yalnızca
beni ben
olduğum için
sevsin
tanrım!
ama
geç olmadan,
olur mu?"

hisler ansiklopedisi




Babam fabrikadan aldığı maaşının yarısıyla yirmi sene boyunca taksit ödeyip İnan Yapı Kooperatifi’nden bir daire sahibi oldu. Taksitlerin bittiği ay deprem oldu, ev yıkıldı. Tek yumrukla nakavt. Her zaman böyle olur. Mutlu olmak için bir sürü faktörün bir araya gelmesi gerekir. Mutsuzluk için tek neden yeter.

O sene üniversiteye başladım, depremzede olduğum için başbakanlık bursu bağladılar, geri ödemesiz, eski parayla ayda 100 milyon. Sene 99, çok iyi paraydı benim için. Belki de bu yüzden evin yıkılmasından gizli bir zevk de aldım. Ama o felaketten aldığım gizli zevk yüzünden olsa gerek yıkılan ev peşimi hiç bırakmadı. Hâlâ ana mekanın o ev olduğu kabuslar görüyorum.

Banka kartı Zeynel Abi’de duruyordu. Burs yatınca Vakıflar Bankası’ndan parayı çekiyor, sonra defterdeki hesabımla elindeki parayı karşılaştırıyordu. Genelde borçlu çıkıyordum. O sene takıldığım birahanenin sahibiydi. Borca mahsuben, boşalan bira fıçılarını götürüyor, dükkan önünden doluları getiriyordum. Ayrıca çok sarhoş olan müşterilere, sağda solda düşüp kalmasınlar diye taksiye kadar eşlik ediyordum ve bütün bunları yaparken esprili olmaya da gayret ediyordum. Maddi durumun kötüyse kendini sevdirmek zorundasındır. Ekonomi politiğin insan mizacını belirlemesi de diyebiliriz.

Zeynel Abi’nin yerinde bir aile gibiydik. Ama Yudum reklamında, yağın ne kadar hafif olduğunu anlatmak için yemek sofrasında otururken birden uçmaya başlayan o aile gibi, o derece absürt. Çeşit çeşit adam vardı. Erkek mekanıydı. Sonra bir gün o tabu da yıkıldı. Akşamüstü beşi çeyrek geçe. İçeri giren kadın otuz beş yaşlarındaydı, o ana kadar gördüğüm en güzel kadındı. Belki de olması beklenmeyen bir yerde gördüğüm için öyle gelmişti. Tam bilemiyorum.

Kadın barın önünde durunca Zeynel Abi önce kadına sonra da birahanenin içindeki herkese dikkatle baktı. Bu kamera şakasını kimin tertip ettiğini anlamaya çalışıyordu sanki. Kadın viski istedi. Haliyle viski içilebilecek türden bir yer de değildi. Zeynel Abi, bir gözünü kadından ayırmadan, rafta durmaktan sararmış Ankara viskisinin tozunu aldı, rakı bardağına duble rakı ölçüsünde koyup verdi. Kadın kendisine bakanları umursamadan bardaktaki viskiyi bir dikişte içti. Bir tane daha istedi. Onu da aynı şekilde içip gitti. Ertesi gün de tekrarlandı bu olay ve sonraki günlerde de. Saat gibiydi, her akşamüstü geliyor, iki duble viskiyi fondip yapıp hiçbir şey söylemeden gidiyordu. İlk başlarda merak ediyorduk, kimin nesidir diye uzun uzun tartışıyorduk, sonra ona da alıştık. İnsan her şeye alışıyor. Bunu uzatmayacağım, Dostoyevski, Ölüler Evinden Hatıralar’da, bu her şeye alışma durumunu bütün tafsilatıyla anlatır.

Sonra bir akşamüstü kadın gelmedi. Zeynel Abi, belki geç gelir diye normalden bir saat sonra kapattı birahaneyi. Ama o kadın bir daha hiç gelmedi. İlk başlarda yine merak ettik, birden ortaya çıkan kadının niye birden yok olduğunu tartıştık uzun uzun. Öldü diyenler oldu, devlet memuruydu başka bir ile tayini çıktı diyenler oldu, Yunan ajanıydı deşifre olunca Kıbrıs Rum Kesimi’ne gitmek zorunda kaldı diyenler bile oldu, çeşit çeşit komplo teorisi. Sonra onun yokluğuna da alıştık. Bu duruma en çok Zeynel Abi bozuldu çünkü bir yerlerden ucuza iki şişe kaçak Jack Daniels almıştı. Kaçak viskinin öldürmediği zamanlar. Paşabahçe’den viski bardağı bile almıştı. Bu kadar yatırımdan sonra kendini aldatılmış hissediyordu doğal olarak.

Varlığına da yokluğuna da alıştığımız kadını bir yıl sonra falezlerde gördüm. Gözlerini karanlık sulara dikmiş içiyordu. Yanına oturdum. “Siktir git,” dedi. Elinde hazır beklettiği sustalıyı açınca kalkıp yürüdüm. Arkamdan, “Bir dursana,” diye seslendi, durdum. “Ben seni nereden tanıyorum,” dedi. Durumu anlattım. Bıçağı kapattı. “Her gün gidiyorsun mu oraya?” diye sordu.
“Hayır,” dedim. “Haftada altı gün. Sen niye gelmiyorsun artık.”
Cevap vermedi. Önündeki J&B şişesinden bir yudum aldı. Sonra bana uzattı. Ben de bir yudum alıp yanına oturdum. İçki şişelerine dandik plastik zımbırtıların takılmadığı zamanlar. Sustalıyı tuttuğu elinde bir de kağıt mendil vardı. Ağladığı için rimele bulanmıştı.
“Seni kim üzdü bu kadar?” diye sordum.
“Boş ver.”
“Çok mu özel?”
“Hayır, çok klasik.”
“Anlıyorum,” dedim. “Kadınlar bekliyorlar, güvenebilecekleri bir adam arıyorlar. Sonra da o adamın piçin biri olduğu ortaya çıkıyor. Ve böylece bir kere kırılması gereken kalpleri iki kere kırılıyor.”
“Sen kaç yaşındasın,” dedi.
“Yirmi bir,” dedim, on dokuz olduğum halde.
“Hiçbir bok bilmediğin halde her şeyi bildiğini zannediyorsun,” dedi. Saldırgan bir tavırla söylememişti bunu. Birine en sert lafı söyle ama yumuşak bir ses tonuyla, gülümseyerek söyle o lafı, alınmak istese bile alınamaz.
“Kız arkadaşın var mı?” diye sordu.
“Bazen.”
“O nasıl oluyor?”
“Sadece sarhoşken gidiyorum. Bazen içeri alıyor, bazen almıyor. Hiçbir şey içmiyor ama kafası benden güzel. Komşulara kuzen numarası yapıyoruz. Karışık bir durum.”
“Onu elinde tutmak istiyor musun?”
“Bazen.”
“O zaman onu sürekli suçla,” dedi. “Bazen suçlama sürekli suçla. Suçsuzluğunu kanıtlayamadığı sürece sana kötü davranamaz.”
“Niye öyle yapsın ki?”
“Çünkü kadınlar doğuştan suçlu olduklarına inanmaya yatkındırlar.”
“Tamam,” dedim. “Bunu değerlendireceğim.”
J&B bitti, parkın karşısındaki tekelden bira alıp geldim.
“Ne iş yapıyorsun?” diye sordu.
“Ansiklopedi işindeyim.”
“Ansiklopedi mi pazarlıyorsun?”
“Hayır, yazıyorum.”
“Ne Ansiklopedisi?”
“Hisler Ansiklopedisi. İnsan duygularını sınıflandırıyorum. Biraz saçma gözükebilir ama gerçek. Üçüncü cilde geldim. Üçüncü defter yani.”
“A’dan Z’ye mi gidiyorsun?”
“Hayır, en zararsız duygulardan başladım en çok yaralayanlara doğru gidiyorum.”
“İyi o zaman,” dedi. “Bir gün bitirirsen haber ver. Okumaya sondan başlayayım.” Biraları bitirdik, telefonları kaydettik, gün aydınlanırken aksi istikametlere yürüdük. Bir hafta kadar sonra aradım, soğuk konuştu. Bir daha aramadım.

Aradan bir sene daha geçti. Kafam çok bozuktu, bir gece “bazen” gittiğim kız arkadaşımın evine gittim yine. İçeri almadı. Kapıyı çalıp durdum, umursamadı. Yönetici geldi, bağırıp çağırmaya başladı, beni göğsümden itti. Sonra da cep telefonuyla polisi arayıp apartmana bir sapığın dadandığını söyledi. Öyle söyleyince adamın ağzının ortasına bir tane vurmak istedim ve aynı anda da vurdum. Sanki düşünce gücüyle vurmuştum. Karısı bir çığlık attı. O çığlığı duyar duymaz yaptığıma pişman oldum. Kaçacaktım ama diğer komşular da gelip çevremi sardılar. Apartmanın önünde polisi beklemeye başladık. Beş dakika sonra gelen ekip aracından bir sivil polis indi, önce telsizle kafamı yardı sonra da derdimin ne olduğunu sordu. Benden daha sarhoştu. Kuzenime geldiğimi söyledim.
“Gel böyle,” dedi. Gittik kapısını çaldık, “Bu senin kuzenin mi?” diye sordu beni gösterip. Elimi kafamdan çektim, avucumdaki kanı gösterdim.
“Evet,” dedi. “Uyuyakalmışım duymadım.”
Polis nüfus cüzdanımı alıp bir gözünü benden ayırmadan elinde evirip çevirdi, doğum yerime baktı, “Depremde bir şey var mı?” diye sordu.
“Vardı kalmadı,” dedim. Önceden hazırlanmış bir espri.
“Geçmiş olsun,” deyip gitti.
Sabaha karşı mutfakta oturuyorduk, kafamın yarılan kısmına tentürdiyot sürerken özür diledi. Neden özür dilediğini sordum. “Hep benim yüzümden,” dedi.
“Kendini suçlamana gerek yok. Benim serseriliğim.”
“Kapıyı açsaydım böyle olmayacaktı.”
“Kapına dayanan bir sarhoşu içeri almak zorunda değilsin.”
Tentürdiyotlu bezi kafama bastırırken, “Canın çok acıyor mu?” diye sordu.
“Biraz.”
“Hep benim suçum.”
“Hep senin suçun değil,” dedim. “İnsan kendi felaketini seçemez. Kendi felaketine aktif katılım içinde olabilir ama yine de onu seçemez. Yıkılmak için dizilen domino taşları gibiyiz. Biri gelir sana çarpar, seni yıkar ama onu da başka biri yıkmıştır. Biraz tepeden, soğukkanlı bir zaviyeden bakınca göze hoş gelen bir görüntü aslında. Kendi felaketinden bile zevk alabilirsin böylece. O felakette seni diğer insanlara bağlayan şeyi görürsün çünkü. Bu durumda herkes suçlu olduğuna göre hiç kimsenin suçlu olamayacağını anlarsın. Herkes birbirini yıkar. İnsana kim vurduya gitmek yakışır.”
“İnsan iradesini hiçe sayıyorsun o zaman.”
“Hayır,” dedim. ”İnsan iradesine hayranım. İradeli insan yirmi sene çalışıp bir ev alır ve sonra o evin yirmi saniyede yıkıldığını görür. Her şeyini kaybetmiştir ama pes etmez, yirmi yılının boşa geçtiğini anlamıştır ama bunu kimseye çaktırmaz. Sonra cebinde taksi parası bile kalmadığından bir bayram arifesinde otogara valiz taşımak zorunda kalıp kalp krizi geçirir. Hastaneye götürürler ama hastanede yeterli teçhizat yoktur. İradeli insanı bir ambulansa koyup başka bir hastaneye gönderirler. Ama başka iradeli orospu çocuğu insanlar ambulansa yol vermezler ve o iradeli insan hastaneye varamadan trafikte ölür. Ambulansın sirenleri iradeli insan ölmemiş gibi çalmaya devam eder bir süre daha. Sirenler çalarken iradeli insanın kafasından geçen son düşünce de ‘Ben nerede yanlış yaptım,’ olur. İşte sana babamın ve insan iradesinin hikâyesi.”
“Ansiklopediyi ne yaptın?”
“Vazgeçtim.”
“Niye?”
“Hissedecek bir şey kalmadı.”
“Şimdi ne yapacaksın?”
“Bilmiyorum,” dedim. “Zeynel Abi’nin yerini bırakıp başka bir yer arayacağım, çünkü hep kendime bir yer aradım. Kartı da geri almayacağım.”
“Saçmalama,” dedi.
“Bursu kestiler zaten,” dedim


Afilli parçalar

de l'inconvenient d'etre ne



-üretmek kolaydır,zor olan yeteneklerini kullanmaya tenezzül etmemektir.

-film çekiliyor,aynı sahneye bir çok kez yeniden başlanılıyor.yoldan geçenlerden biri,taşralı olduğu belli,çok şaşırıyor:”bundan sonra asla bir daha sinemaya gitmeyeceğim”
gizli olanları sezinler gibi olduğumuz ve sırrını yakaladığımız her hangi bir şeye karşı böyle bir tepki gösterebiliriz.bununla birlikte,mucizeyi andıran bir gizemle,doğum doktorları müşterilerine vurulur,mezarcılar çocuk yapar,onulmaz hastalar projeler üretir,şüpheciler de yazarlar hala...

-başkalarının yaptığı şeyi bizim daha iyi yapabileceğimizi düşünürüz hep.bizzat bizim yaptığımız şeyler hakkında ne yazık ki aynı kanıya sahip değiliz.

- sabahtan akşama kadar ne yapıyorsunuz?
kendime katlanıyorum.

-herşey uyur istirahate çekilir,hasta bile...ama hastalık tüm geceyi hastanın başında uykusuz geçirir.

-başkalarının her kusuru bende de var,ama yine de onların yaptığı her şey bana tuhaf görünür.

-ölüm karşısında “giz” ile “hiçbir şey” arasında,piramitlerle morg arasında durmaksızın salınıp duruyorum.

-eskiden,bir ölünün önünde sorardım kendi kendime:”bunun doğması neye yaradı?”şimdi, aynı soruyu,her canlıdan önce kendime soruyorum.

-olağanüstü ve hiç-bu iki görüş,belirli bir eyleme ve bu eylemden doğan herşeye,en önce de hayata uyar.

-hiçbir şey yapmıyorum,kabul.ama saatlerin geçtiğini görüyorum-bu,onları harcamaya çalışmaktan iyidir.

-elementler aynı döngüyü yinelemekten yorgun,aynı bileşimlerden bıkkın,ne değişiklik,ne sürpriz...onları bir “oyun” ararken düşünüyorum:hayat,bir konu dışına çıkmaktan,bir anekdottan başka bir şey olmayacaktır...

-canımız istediğinde kendimizi öldürebileceğimizden emin olmadığımız zaman,gelecekten korkarız ancak.

-her düşünce bastırılmış bir duygudan kaynaklanır.

-ne zaman bir hakarete uğrasam,intikam arzusundan kendini tamamen kurtarmak için,kendimi mezarımda sessiz,sakin hayal ettiğim bir zaman oldu.ve hemen yatışıyordum böylece.cesedimizi fazla küçümsemeyelim.fırsat olursa işe yarayabilir.

-bütün görüş noktalarının boşluğunu gören özgürdür ve bütün vargılarını buradan elde eden kurtulmuştur.

-eğer,vaktiyle herhangi biri olmayı öylesine istediysem,bu sadece,bir gün yuste manastırındaki şarlken gibi;”artık hiçbir şey değilim” diyebilme zevki içindi.

-olayların görünüşüyle yetindiğimiz sürece seçim yapar,kesin kararlar veririz,derine dalar dalmaz,artık ne seçim yapabiliriz ne de kesin kararlar alabiliriz,sadece görünüşe üzülürüz...

-pişmanlığın üstünlüğü:yapmadığımız eylemler bizi izlediklerinden ve bizim de onları aralıksız düşündüğümüz için,bilincimizin tek içeriğini oluştururlar.

-bu an,hala elimde,akıp giden öteki,benden kaçan,batıp giden şu öteki.gelecek an ile görüşecek miyim?ona karar veriyorum:orada,bana ait ve henüz uzakta.sabahtan akşama dek, geçmişi üretip durmak!

-her şey olma duygusu ve hiçbir şey olmamanın gerçekliği.

9/26/2011

Candan Erçetin - Ben Kimim




"belki de iki yüzlü bir pencereydi benim gördüğüm; ondan geçen bakışın hangi taraftan geldiği hem görenin hem de görülenin yaşadığı duygulara bağlıydı.üstelik ona ille içeriden ya da dışarıdan bakılacak diye kesin bir kural da yoktu, göz yetiyorsa aynı anda iki taraftan da bakılabilirdi. hiç kuşkusuz bu durumda kendisiyle karşılaşırdı insan; görse görse, bir pencereden eğilip bakan kendisini görürdü düş kadar yakın bir uzaklıktan...ola ki şaşırırdı önce; bir yanıyla, yüz yüze geldiği insanın kendisi olduğuna inanmak istemezdi.


peki, ya pencerenin karşı tarafındaki; o inanır mıydı aslında kendisinin öteki olduğuna?"


Gölgesizler / Hasan Ali Toptaş

Kandehar



Kandehar, kalbe akar doğrudan
gece Semerkant'tır,
Nehrevan, dinleyeni kahraman yapan masal
Buhara'nın gözlerini sil geçerken
dışarıdan yardım almadan
tek başına şiir olan kelimeler
bazı şehirlerin adı kapalı dîvan
kale kapısıyken anlam ve imkân
toza kuma dumana şiir olan şehirler
coğrafyadan edebiyata atlas değiştirirler
ne kadar çıksan Alamut ipteki uçurum
gölün gamzesinden ürperir Akdamar
ne istila ne anahtar
yazdıkça görünür
başkasına yalnızca bir ad olan divan
kendi zamanlarında görülmedikleri kadar

Fire Veren Coğrafyada



bir düğün gecesi mardin'de çektirdiğimiz resim
benden söz eder
yüzüm, bu öksüz ülkenin bütün sabrını kuşanmış
örtülmüş perdeleri gülümsemenin
demek mardin'de biraz akşammış…

o kent hâlâ albümlerden, kadir''den ve lütfü'den

birisi sevgilisi tutuklu bir genç kız kederinden
birisi gidilemeyen kentlerden, nar mevsiminden
söz eder…

ve yürürüz

yürümek her bahar papatya kokularıyla sarhoş
sonra merakla açtığım mektup:
''çankırı cezaevi, görülmüştür'': kadir''den;
zarfta o düğün gecesi mardinli resim
ve bir hükümlü merhaba bizden söz eder

öylesine çoktuk ki ve çoktu kadir

daha çoğaltır kendini taş odalarda
her geçen gün fire veren bu coğrafyada…

9/25/2011

Boşluğun Yelpazesi…



Filancayı şu hedefin peşinde, filancayı başka bir hedefin peşinde gördüm…İnsanları, birbirini tutmayan konularla büyülenmiş, her biri aşağılık ve tanımlanamaz olan tasarı ve düşlerin sihrine kapılmış gördüm… İsraf edilen onca ateşliğin nedenlerine akıl erdirmek için her durumu tek tek incelerken, her hareket ve çabanın anlamsızlığını anladım… İnsanı yaşatan hatalardan etkilenmeyen tek bir hayatvar mıdır?... Kökleri küçük düşürücü olmayan, sebepleri icat edilmiş olmayan, arzularla ortaya çıkmış mitoslara sahip olmayan tek bir berrak ve şeffaf hayat var mıdır?... Her tür yararlılıktan arınmış fiil nerededir?... Akkorluktan tiksinen güneşte mi?... İmansız bir evrendeki melekte mi?... Yoksa ölümsüzlüğe terk edilmiş bir dünyada ki aylak solucanda mı?...

Kendimi bütün insanlara karşı savunmak, çılgınlıklarına tepki göstermek ve bunun kaynağını ortaya çıkarmak istedim; dinledim ve gördüm… Ve korktum : Aynı sebeplerle ya da herhangi bir sebeple hareket etmekten, aynı hayaletlerle ya da tamamen başka bir hayalete inanmaktan, aynı sarhoşluklara ya da tamamen başka bir sarhoşluğa gömülmekten korktum… Son olarak da ortaklaşa hayal kurmaktan ve son nefesimi bir vecd kalabalığı içine vermekten korktum… Bir varlıktan ayrılırken bir yanılgının daha elimden çıktığını,onda bıraktığım yanılsamayla yoksullaştığımı biliyordum… Ateşli sözleri, kendisi için mutlak benim içinse gülünç olan kaçınılmaz bir gerçeğin mahpusu olduğunu açığa çıkarıyordu… Onun saçmalığıyla temas ettiğimde, kendiminkinden sıyrılıyordum… Aldanma hissine kapılmadan ve yüzü kızarmadan kime katılınabilir?... Ancak her fiil için gerekli akılsızlığı tamamen bilinçli olarak alışkanlık haline getiren ve kendini kaptırdığı kurguyu hiçbir düşle güzelleştirmeyen kişi haklı çıkarılabilir, tıpkı ancak inançsızca ölen ve işin aslını sezdiği ölçüde kendini feda etmeye hazır bir kahramana hayranlık duyabileceği gibi… Aşıklara gelince, yüz buruşturmalarının ortasında, kafalarından ölümün önsezisi geçmeseydi çekilmez olurlardı… Sırrımızı –yanılsamamızı- mezara götürdüğümüzü, soluğumuzu canlandıran esrarengiz hatayı atlatamadığımızı, hazların ve hakikatlerin hükümsüzlük açısından denk oldukları kestirilemediği için fahişelerle kuşkucular ışında herkesin yalana battığını düşünmek insanın aklını karıştırır…

İnsanların var olmak ve harekete geçmek için sarıldıkları nedenleri, kendimde ortadan kaldırmak istedim… Sözle anlatılmayacak kadar normal bir hale gelmek istedim… Şimdi de sersemlemiş bir halde, budalalarla aynı düzeyde ve onlar kadar boşum…

Max Frisch’in Anketi


1. Siz ve sevdikleriniz öldükten sonra insan ırkının korunması gerektiğine gerçekten inanıyor musunuz?
 
2. Kısaca sebeplerinizi sıralayın.
 
3. Çocuklarınızın kaçını isteyerek dünyaya getirmediniz?
 
4. Kiminle hiç tanışmamış olsaydınız çok daha iyi olurdu?
 
5. Bir başkasına haksızlık ettiğinizin farkında mısınız (karşınızdaki kişinin bunu bilmesi gerekmiyor)? Eğer öyleyse, bu kendinizden – ya da diğer kişiden – nefret etmenize yol açıyor mu?
 
6. Mükemmel bir hafızanız olsun ister miydiniz?
 
7. Hastalık, kaza vs. neticesi ölmesi sizi umutla dolduracak bir politikacının ismini veriniz. Yoksa hepsinin yeri doldurulamayacak kadar önemli olduğunu mu düşünüyorsunuz?
 
8. Şu anda hayatta olmayan hangi kişi ya da kişileri yeniden görmek isterdiniz?
 
9. Hangilerini görmek istemezdiniz?
 
10. Başka bir ulus (ya da medeniyetin) bir parçası olmayı tercih eder miydiniz? Öyleyse hangisi?
 
11. Hangi yaşa kadar yaşamak istiyorsunuz?
 
12. Dünyayı inandığınız şekilde düzeltmek için yeterince gücünüz olsaydı, çoğunluğun arzusuna karşı kendi bildiğiniz gibi davranır mıydınız? (Evet ya da Hayır)
 
13. Madem doğruyu bildiğinize inanıyorsunuz, o zaman neden ona göre davranmıyorsunuz?
 
14. Sizce hangisinden nefret etmek daha kolay? Bir gruptan mı, yoksa bir bireyden mi? Ya siz, bireysel olarak mı nefret ediyorsunuz, yoksa bir grubun parçası olarak mı?
 
15. Zamanla bilgelik kazanabileceğinize inanmaktan ne zaman vazgeçtiniz – ya da hala buna inanıyor musunuz? Yaşınızı belirtin.
 
16. Kendinizi eleştirebileceğinize inancınız tam mı?
 
17. Sizce başkaları sizde nelerden hoşlanmıyor? Peki ya siz kendinizde neleri sevmiyorsunuz? Eğer bunlar aynı şeyler değilse, hangisini gözardı etmek size daha kolay geliyor?
 
18. Hiç doğmamış olabileceğiniz fikrini (eğer bu aklınıza geliyorsa tabii) rahatsız edici buluyor musunuz?
 
19. Ölmüş birini düşündüğünüzde, onun sizinle konuşmasını mı tercih edersiniz, yoksa daha çok sizin söylecekleriniz mi olur?
 
20. Herhangi birini seviyor musunuz?
 
21. Nereden biliyorsunuz?
 
22. Varsayalım ki şu ana kadar hiç kimseyi öldürmediniz. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?
 
23. Mutlu olmak için neye ihtiyacınız var?
 
24. Ne için şükran duyuyorsunuz?
 
25. Hangisini tercih ederdiniz: ölmeyi mi yoksa sağlıklı bir hayvan olarak yaşamaya devam etmeyi mi? Hangi hayvan?
 

Max Frisch (1961-1971 Not Defteri’nden)

9/24/2011

justin timberlake - Madonna - 4 minutes




Ama eğer bu gece ölürsem en azından ne istersem yaptığımı söyleyebilirim

Söyle bana ya sen?

(bu ikisine ölüyorum ben :) )

9/23/2011

şahmerdan



"ölüm belki de bir memlekettir. ışıkları söndürülmüş bir paris kadar güzel, tayyare korkusundan ışıkları söndürülmüş paris'te bir çift parisli kadar yalnız aşıklarını düşünmeye çalışan insanlarla doludur; belki de ölüm şehri. orada, belki de insan yalnız iskeletiyle güzeldir. her şey kalbi atmadan, sükun içinde yapılır. nehirler vardır ki kocaman ziftli kayıklarla geçilir. nehrin öteki kıyılarında mor ışıklı asfalt caddelerde çıplak kadınlar dolaşır, ölüm memleketi belki de böyledir...

belki eğilirsin, bir avuç su serpersin iskeletine, pırıl pırıl parlarsın...yeniden başka türlü etler peyda edersin. yatarsın bir denizin üstüne, kocaman mor dalgalar alır seni dünyalar kadar bol ışıklı mavi bir beldeye götürür. mavi mahlukların içine düşersin. yanına altın saçlı, mavi gözlü, billur bacaklı çocuklar üşüşür. mavi balkonlu saraylardan genç kızlar fırlar...mavi rüyalı ölüm...kim bilir, beklediğin belki de seni orada bir huzur alemine beklemektedir.


hayır, hiçbir şey yoktur. sükut...yapılan şeylerin hesabını bile vermek yok. ne beklemek, ne beklememek, ne öpmek, ne öpülmek. sükut...kim derdi ki bu bütün hazların hazzı değildir? sükut...sükun...oh!"

Sen olsaydın yapmazdın biliyorum



"tenimde,tenimin altında bir yerlerde, o şarkıdaki gibisaklıyorum onu,bir düşte elimden tutuyor ama çok çok uzakta,göremiyorum bile,nasıl olup da görünmeyecek kadar uzaktayken elini tutabildiğime şaşıyorum.Sen de ona selam söyle."



"gitgide uzaklaşırım sanmıştım, gitgide yakınlaşıyorum. ne zamandır görmediğim halde her geçen gün, söylediklerini, bakışlarını, ellerini yeniden hatırlıyorum. her keresinde parçaları dağıtıp yeniden başlıyorum, boşlukları doldurduğumda yine aynı resim çıkıyor."




"Bu yalnızca bir hayaldi,benden başka kimsenin bilmediği bir hayal,herkesin böyle sıradan kurguları yok muydu,kendini bir başkasına dilediği gibi anlatmak için duyduğu delice bir istek,sözcükleri seçmeden,aklına geldiği gibi,hissettiği gibi,hiç korkmadan,çekinmeden,bütün örtüleri kaldırarak...?"



.

"Bazen sözcükeri unutuyorum.İnsan sözcükleri istediği gibi bir araya getiremediğinde ölmek istiyor"

"Hayır,3 harfli bir sözcük değildi içimdeki, gerçek bir sevgi sözcüğüydü,olmayan bir sözcük,hiç duymadığımız,hiç yazmadığımız bir şey, o yüzden adı yoktu,o yüzden bambaşkaydı ya..."


"Bütün oyunlar birinin kazanması için kurulmuş,ben artık bu oyunlardan korkuyorum,ne olursa olsun birinin kaybedeceğini biliyorum."


"buradayım. yağmur öyle çok yağıyor ki görmesen bile sürekli onu duyuyorsun. uyurken hep ıslanıyormuşum gibi geliyor. sana ne çok yazıyorum ama hiçbirini yollamıyorum. yazar yazmaz her şey eskiyor sanki, sözcükler uzaklığa ve zamana dayanıklı değil. sen de hep bu yeniden kurgulanmış, ayıklanmış kartlarla yetinmek zorunda kalıyorsun. sevmeyi bilmediğim doğru ama özlemeyi ve hissetmeyi bildiğimi sanıyorum. buradayım, yağmur yağıyor ve anlayabildiğim, kendim hakkında, sözcükler halinde belirginleştirebildiğim tek şey bu? komik mi?"

mütevazı hakikatler;





 
Mütevazı hakikatlerin peşindeydim o gece. Bilmem gerekmeyen şeyleri öğrenmek istemiyordum. Ufak ama kritik bir görev bekliyordum. Ajan olmak isteyen bir çocuk gibi. Bütün gün soğukta gezmiştim, duygularım donsun diye. Küçük dersler almak istiyordum. Tepeden bakmayan insanların vereceği mütevazı dersler. Çevir aç kapağı kim icat etmiştir? Hawaii’de yaşayan etobur tırtıllar nasıl beslenirler? Bla bla bla.


Yaşadıklarıma bir hikâyeymiş gibi bakmak istiyordum ayrıca. Kendi yaşamıma bir hikâye gibi bakarsam geriye dönüp düzeltme şansım olacaktı sanki.
Sonra o gelmişti biraz mahcup ve çok güzel. Yanıma oturup susmuştu. Öfke olarak sessizlikler görmüştüm. Anlayış ifadesi olarak sessizlikler. Kabulleniş olarak sessizlikler. Pişmanlık olarak sessizlikler. Hayranlık olarak sessizlikler. Ama onun sessizliğini çözememiştim.

“Bütün gün yaşadıklarımı bir ajan raporu gibi yazdım,” demişti ilk olarak. Sonra da bir kâğıt uzatmıştı. Kâğıtta şöyle yazıyordu: 

“24 tane sigara içti. 6 şişe bira. Radyo dinledi. 8 sefer iç çekti. Gizlice ağladı, 12 miligram.”  

Sabaha kadar konuşmuştuk orada. Çok zarif sorunları vardı. Bilekliğinin kapatma yeri sıkışmıştı. “Bazen konuşurken birbirimize dokunuyormuşuz gibi hissediyorum,” demişti bir ara. “Sanki konuşmuyoruz da sarılıyoruz.” 
Sonra bir daha görüşmedik. Birbirimize o tarz sorular sormamıştık çünkü. Bambaşka bir kafaydı o. Herkes birbirini götürmeye çalışırken çalan şarkıları dinleyen sadece bizdik. 

İlk başta tam olarak hissedemediğimiz kırılma anları var. Zamanla harap edici duygulara dönüşüyorlar. Yaralanmanın sıcaklığıyla ilk anda hissedilmeyen kurşunlar gibi. Böyle durumlarda “biraz zaman” her şeyi daha da beter ediyor. Bizi yere seren büyük sorunlar olmuyor hiçbir zaman. Bizi yere seren evdeki şekerin bitmesi oluyor, kaybolmuş bir kitap oluyor, kesilen elektrik oluyor. İkimiz de yere serilmiştik o gece. Öyle bir kafaydı işte.

Şimdi tepelerden aşağı bakıyorum. Kara yılanlar gibi kıvrılıp giden asfalt yollara. Kayaların arasında, balkondan sarkan çocuklar gibi boşluğa uzanan ağaçlara. Sanki köklerinden kurtulup havaya karışmak istiyorlar. 

Bazen yine oturuyorum aynı yerde. O geceki tadı yok tabii. Kelimelerin gelip benimle konuşmasını bekliyorum. Onlar da gelmiyorlar. Bazen bir iki fısıltı duyuyorum, o kadar.

“Aslında o kadar da önemli biri olmadığımızı anladığımızda neden üzülüyoruz ki?” diye sormuştu o gece. “Bunun temel bir aydınlanma anı olması gerekmez mi? Hepimizi önemli insanlar olduğumuza inandırdılar. Sonra da çekip gittiler.”
Sonra da gitmişti. Evet. 

Önemsiz insanlar olduğumuzu hatırlamaya yeniden ihtiyacımız var.


Afili Filintalar.
.

9/19/2011

Molina..

 
 
 
- şimdi ben herhangi bir nedenle, bundan iki yıl önce Macar Sokağı’na taşınmamış olsaydım, üniversite yıllarımdaki gibi Beatrix Sokağı’nda otursaydım, ya da daha sonra çok yaptığım gibi yurtdışında yaşasaydım, o zaman hayatım rasgele bir akışı izleyecekti, ve ben, dünyanın en önemli gerçeğini hiçbir zaman öğrenemeyecektim: Yani erişebileceğim her şeyin, telefonun, ahizenin ve kordonun, ekmeğin, tereyağının ve Ivan yemeye bayıldığı için pazartesi akşamına sakladığım füme ringa balıklarının, ya da benim en severek yediğim şey olan sucuğun, bunların tümünün Ivan marka olduğunu ve Ivan firmasından geldiğini. Önceleri dayanılmaz gürültü çıkaran yazı makinesiyle elektrikli süpürge de herhalde bu iyi ve güçlü firma tarafından satın alınıp uysallaştırılmış olmalı, otomobllerin kapıları artık pencerelerimin altında sert çarpışlarla kapanmıyor, ve doğa bile ansızın Ivan’ın gözetimi altına girmiş olmalı, çünkü kuşlar sabahları daha hafif sesle ötüyor ve kısa süreli, ikinci bir uykuya izin veriyor.

-  onu duyduğum, onun da beni duyduğunu bildiğim sürece hayattayım.

- Ivan gözkapaklarının dörtte üçünü indirdiğinde, bir çizgiye dönüşen gözleriyle, bu durumda bile beni yeterince görebilecek kadar koyu, sıcak bakışlı ve iri gözleriyle baktığında (…)

'İvan gülerek, ama yalnızca bir kez şöyle diyor: beni yerleştirdiğin yerde soluk alamam, lütfen o denli yükseklere koyma beni, kimseyi havanın inceldiği yerlere taşıma, benden sana bir öğüt olsun bu, sonrası için bundan ders al! şöyle demedim: ama senden sonra kimi yücelteceğim ki? herhalde senden sonra... düşünmüyorsundur? ben hala her şeyi senin için öğrenmeyi yeğliyorum. başka hiç kimse için değil!''

-  yaşamak için gereksindiğim atmosferin doğmasını sağlıyoruz, işte o zaman hayat, daha az tutku oluyor.

- Parfüm sürmüş olarak geri döner; güzel, uzun boylu, ince yapılı bir kadındır ve dolayısıyla da nişanlıdır, poliklinikte asistan olarak çalışan bir doktorla ve o uzun, güzel parmaklarıyla daktiloda en derin saygılar, arada sırada da dostça ya da içten bir selam yazar.

-  çünkü bugün, Ivan’ı sevdiğimden bu yana yirmi yıl, bu ayın 31’inde ise, onu tanıdığımdan bu yana bir yıl üç ay ve otuz bir gün geçmiş oluyor (…)

ivan'ı dusunuyorum.
aşki dusunuyorum
damardan verilen gerçegi.
ve bunun etkisinin ne kadar kisa sürdügünü
bir sonraki, daha yüksek dozu.
sessizligin içinde düşünüyorum.
vaktin geç oldugunu düşünüyorum.
ve düşünüyorum ki,
gelen ivan olmayacak.
ne gelirse gelsin, farkli olacak.
ben, ivan'da yaşiyorum.
ivan'dan sonrasini degil...

- Düşünmemi öngördükleri şeyleri de düşünebilmekten tümüyle acizim, bir tarihi, bir işi, bir randevuyu; sabahın altısında mutsuzluğumun sınırsızlığından daha açık ve seçik algıladığım bir şey yok, çünkü asla kesilmek bilmeyen bir acı, hak edilmiş, tüm benliğimi saran bir acı, tüm sinir uçlarına eşit oranda dağılmakta, her zaman. Çok yorgunum, evet, size söyleyebilirim, çok yorgunum…

-  malina hala aldatmaka kendini; sanki başka hiç kimse ve hiçbir şey yokmuş, sanki yalnız o ve ben varmışız gibi. Sanki onu düşünüyormuşum – her zaman olduğu gibi.

-  rica ederim hoşgörülü davranın bana, çünkü sorduklarınızın çoğunu, genelde de bana sorulanların çoğunu ben kendime henüz hiç sormadım.  Bugünün gençliği mi? Ama o zaman bugünün yaşlıları ve bugün artık genç olmayan, ama daha yaşlı da olmayan insanlar üzerine de düşünmem gerekir, (…) çocukların çevrelerindeki bunca çocuğa nasıl dayanabildiklerini de anlayabilmiş değilim.

-  çevremdeki bu koşuşturmanın ortasında kendimi herhangi bir işle oyalamam kesinlikle olanaksız, eminim siz de görüyorsunuzdur dünyadaki bu delice koşuşturmayı, ve ondan kaynaklanan cehennemi gürültüyü duyuyorsunuzdur. Yapabilseydim eğer işlerle uğraşılmasını yasaklardım, ama onları yalnız kendime yasaklayabilirdim, (…)

- aslında kötü bir alışkanlıktır okumak, öteki bütün kötü alışkanlıkların yerini tutabilecek ya da onların yerine herkesi daha bir yoğun biçimde yaşamaya itebilecek bir alışkanlıktır, delicesine bir yaşam biçimidir, insanı yiyip bitiren bir tutkudur.

- çünkü ülke demek, bende çok büyükmüş, çok genişmiş ve çok rahatsız bir şeymiş izlenimini bırakıyor, ülke diye yalnızca daha küçük birimleri adlandırıyorum. Trenin penceresinden baktığımda , burada ülke güzel, diye düşünüyorum.

- Çok sayın başkan, mektubunuz bana, sizin ve herkesin adına yaş günüm için mutluluk dilekleri iletiyor. Bunu tuhaf karşılamamdan ötürü sizden özür dilerim. Çünkü bugün bana, annemle babamdan ötürü, iki insanın mahremiyetinin bir parçasıymış gibi geliyor. Ben bile ana rahmine düşüşümü ve doğumumu kafamda canlandırma cüretini asla göstermiş değilim.  

- ne yaşlı, ne de genç, tam unutulmak için yaratılmış bir yüzü var ..

- bir gün gelecek, insanların siyah ama altın gibi parlayan gözleri olacak; onlar, güzelliği görecekler, pisliklerden arınmış ve tüm yüklerden kurtulmuş olacaklar, havalara yüksleecekler, suların dibine inecekler, sıkıntılarını ve ellerinin nasır bağlamış olduğunu unutacaklar. Bir gün gelecek, insanlar özgür olacaklar, bütün insanlar özgür olacaklar, kendi özgürlük kavramları karşısında da özgür olacaklar. Bu, daha büyük bir özgürlük olacak, ölçüsüz olacak, bütün bir yaşam boyunca sürecek…

Bir gün gelecek, insanlar savanları ve bozkırları yeniden keşfedecekler, uçsuz bucaksıza açılıp köleliklerine bir son verecekler, hayvanlar yükseklerdeki güneşin altında insanlara, artık özgür olan insanlara yaklaşacaklar, ve dev kaplumbağalar, filler, bizonlar birlik içersinde yaşayacaklar, ormanların ve çöllerin kralları, özgürlüklerine kavuşmuş insanlarla birleşecekler, aynı kaynaktan su içecekler, arınmış havayı soluyacaklar, birbirlerini parçalamayacaklar, bu, başlangıç olacak; bütün bir yaşamın başlangıcı…

- bir gün gelecek, binalarımız çökecek, otomobiller hurdaya dönmüş olacak, uçaklardan ve roketlerden kurtulmuş olacağız, tekerleğin ve atomun parçalanmasını bulmuş olmaktan vazgeçeceğiz, mavi tepelerden taze bir rüzgar esecek ve ciğerlerimizi alabildiğine dolduracak, ölmüş olacağız ve soluk alacağız; bu, hayatın ta kendisi olacak.

Çöllerde sular tükenecek, biz yeniden çöllere dönebileceğiz ve vahiylere kulak vereceğiz, savanlar, göller ve akarsular artıklarıyla bizi çağıracak, elmaslar, kayaların içinde kalacak ve parıltıları hepimizi aydınlatacak, balta girmemiş ormanlar, bizi düşüncelerimizin karanlık ormanından çekip alacak, düşünmeye ve acı çekmeye son vereceğiz, bu, kurtuluşun ta kendisi olacak.

-  kendimde değilim, kendim burada değil, nedir bu, kendimin olmaması? Burada olmadığında, nerede oluyor bu kendim?

- hayret ederek yaşamak (…) hayret ederek yazmak

-  yalnızca matematik milyarların güzel olmasına izin verir, oysa bir milyar elmadan tat alabilmek olanaksızdır, bir ton kahve sayısız cinayetleri çağrıştırır (…)

- yaşayacak bir niçin’i bulunan, hemen her nasıla dayanabilir.

Dün Yağmur yağacak




a... bir kuş...
hiç görmediğim bir kuş...bakınca uçuyor sanıyorum.
düşününce uçmuyor gibi...elimin, sağ elimin içine geldi , kondu... duruyor...
bakınca benden korkuyormuş gibi...uçacakmışcasına uçuyor gibi duruyor sağ avucumun içinde.
hemen düşünmeye başlıyorum onu.kuş hemen rahatlıyor. benimle rahat.
en iyisi, diyorum, onun rengini, güzelliğini, tüylerini, inceliğini düşüncelerimle göreyim.

onu sevmek yanlışına düşmeyeyim değil mi?

9/18/2011

Emilia - Big Big World




Ki Aşk; acıtan… kanayan yaranın yanında gözlerinin özlemi…
göz yaşlarımızın tuzlu tadı…karanlığın gölgesinin ayak izi …
belki sen… belki ben…belki biz olamayışımız…
belki aşk´ın korkuya galip gelemediği meydan…
Ki aşk hep sahip olduğum da hiç fark edemediğim olric!...

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

9/17/2011

bütün güzel çocuklar şüpheli



" hayat onlar için at yarışına benziyor. kazandıklarında gidip başka bi ata oynuyorlar. bunun bi sistem olduğuna inanıyorlar. kimse birbirinin ev adresini bilmiyor. birleşik küçük harfli vep sitelerinde yaşıyorlar. içlerinden birini sevecek gibi olsan ödleri patlıyor. listelerine almadıkları aşk kelimesinden salgın bir hastalık gibi uzak duruyorlar. zekalarını överek duygularını boş bi sayfa gibi ajandalarından yırtıp atıyorlar. belirli günlerde balık yiyor, belirli günlerde seks yapıyorlar. kitaplıklarını iş dünyasını anlatan yabancı dergiler dolduruyor. yaşı biraz ilerleyen senaryo yazmaya başlıyor. kazanmanın koşulsuz yolları.......;aahhh güzel ojelerim.

içlerinde ruhu hafiften ilginç olanlar da var. ama bu hafiften ilginçlikle ne yapacaklarını bilmiyorlar. ne çevrelerinde görmüşler, ne de bi kitabın sayfalarında böyle bi salaklıkla karşılaşmışlar. paniğe kapılsalar da gizlice aşık olmayı deniyorlar. daha aradan 3 gün geçmeden kendilerini kandırılmış ama olduklarından daha akıllı bularak uzaklaşıyorlar...çünkü aşk akıllıların ve korkakların işi değildir. büyük bi özveriyle bu konuda talihsiz olduklarını kabul ederler. hatta onlar günün birinde şiir kitabı bile çıkarabilirler. onlar takim elbiseli azizler, çok kazanirsak bizi affederler.!

kimin kilitlendiği belli olmayan şu sürahiyi, beyinlerinin kontrol altındaki düzlüğüne çarpıp parçalamak istiyorum. daha insan daha deli kalmalıyım. daha az, daha çok yazmalıyım.üstüme dar gelen giysiyi söküp, koltukaltlarına kopçalı iğneler takmalıyım. tükenmez kalemlerin tükenen içlerini değiştirip, güzelim defterlere kıymalıyım. sadece naylon poşetlerden korkuyorum. naylon suratlı adamlardan, bayat ekmek gibi kokan ama hiç eskimeyen yüzlerden. jakuzili hayat çiplerinden korkuyorum. yaşı yirmi ruhu yetmiş olanlardan korkuyorum. ama çok yalnızım, rahatsızım, arızam azdı... olan bitenden uzaktayım. deneyimsizim, plazaları şemsiye gibi kullanıyorum. deneyimsizim, size seks teklifinde bulunuyorum; yükselen değerlere asansörle mi çıkılır? haa, nasıl çıkılır ?

böyle birileriyle karşılaşıyorum. ödümü patlatıyorlar. bana ruh hastası ayakları çekiyorlar. bir an bir bok olduklarına bile inandırıyorlar. ellerim titriyor, kalbim pır pır atıyor... sonra hiçbir şey olmadıklarını farkediyorum. giydikleri ayakkabıları, dinledikleri müzikleri bile sevmediklerini anlıyorum. başları ağrıdığında küçük bir ağrı kesici içmek bile onlar için kuşkudan kıvranmak demek. güneş sırtlarını yaksa, sürecekleri kremi on saat düşünmeleri lazım. oysa güneş sırtı yakmıştır, güneş sırtı iyi ki yakmıştır, merhemi de yoktur, kuşkulansan ne yazar koçum... ama sen yine de mıy mıy senaryolarına devam et... hayat ya da tornavida... çoktan ölmüş balık gibi bakan gözler, marjinal ya da şair oyunları.

s. 53-54



Kesik saçlarına dokunamadığım devrimciye



hücrende kalemin kağıt üzerindeki sesini duyduğunu, bir sözün küskünlüğünü kabul ettiğini, o sessizliğin bir yerinde büyüdüğünü biliyorum. seni öyle özledim ki, utanıyorum. ... hadi beni alkışla.

senin sağlığın nası? hapishanede yaraların geç iyileştiğini duymuştum. annelerin çok özlendiğini... beni hala iyi ve deli sanıyorsun ama öyle değil.

kavramları yeniden tartışmamız gerekecek. rüyaları, kabusları, adaleti, yalnızlığı. ne kadar basitse, o kadar çok ve uzun tartışmamız gerekecek. yani atilla, benim deli ve iyi olma şansım bitti...

içeridekiler ve dışarıdakiler.., hepimiz aynı lanetin içindeyiz. gittikçe paylaştıklarımızı en karanlığa indiriyoruz. sanki yalnızlık ve duyarsızlık bizi koruyacak. sanki küssek daha iyi olacak. on iki yıl daha oradasın. on iki yıl. dünyanın bile senin suçsuzluğunu ispatlayacak gücü yok. dudağımdaki kırmızı bağırıyor..; suçlu aslında o, çok suçlu. çünkü onu çok sevmiştim. çünkü biz o gün buluşacaktık, belki bana kahve yapacaktı. atillaa,,, bana kızma nolur.

hayatın suçu diye geçiştirdiğimiz bütün ihanetler biz değil miyiz? 

sana anlatacak doğru dürüst bir gerçek ya da avutacak kadar güzel bir yalan bulamıyorum.



çok uzun yıllar sonra cezaevlerinin inşa edildiği yerler boş araziler olarak kalacak. belki büyük iş merkezleri, alışveriş alanları, çocuk bahçeleri yapılacak. belki birilerinin ayakları burkulacak yürürken, birden içlerinde bir sızı büyüyecek. rüzgarla ve yıllarla silinmeyen can çekişmelerinin, kan kokusunun izleriyle karşılaşılacak. göremediğimiz, duyamadığımız, anlamak istemediğimiz, bu yüzden hep suçlu kalacağımız acılar için küçük bir bedel ödeyeceğiz. biricik ve vazgeçilmez olanın, yani hayatın sırları bu vahşetin içinde son bulmasın diye, işte bu yüzden satırlar unutmamak ve unutulmamak için yazılmalı. ya da susmalı çok uzun bir yürüyüşe çıkılmış gibi. dargınlığımız birer birer kaybettiğimiz inançlarımızdan değil mi...


sakın üşütme. sakın yaşlanma. sakın yıkılma. sakın, sakın, o güzel ruhunu ayaza tutma. tahtadan defterler yap, deniz kabuklarından kutular, şiirin yetişemediği müzikleri duymak için kalbini yastığın altına koy. senden çalındıkça çoğalan hayatı, gözyaşlarından çıkardığın muutluluğu anlat. gözlerindeki aşkı değdir parmaklarının biçimlediği rüyaya. senden bana ulaşan rüzgarın da adı bu olsun... bana içeriyi bilmiyorum diye daha çok kız, ama n,olur daha güzel kız. 


-hala atilla çıkıp gelecek sanıyorum.
-hala vurulmamış gibi yapıyorum.., bir de
hala, habire, olur olmaz oğlanlara aşık oluyorum.

muhteşem elmacık kemiklerini öpüyorum.


Umay Gedikoğlu




Ribbonn

Bütün Kadınların Kafası Karışıktır



Öyle bir suçluluk duygusu var ki bende, yemeğin yemediğim yarısının bile kalbinin kırıldığını düşünüyorum.. Böyle yaşamak kolay olmuyor elbette.. İnsan, yaşamayı becerebilenlerin karşısında donup kalıyor.. Yani merak ediyorum, insanlar nasıl oluyor da yaşamaya ara vermek istemiyorlar.. Bana gelince, ara vermek bir yana, yaşamak istediğimden bile o kadar emin değilim.. O tür bir saplantım -ya da kararlılığım diyelim- hiç olmadı.. Kendimi dünya için o kadar zorunlu veya yararlı da görmüyorum üstelik.. Soğuk makarna gibiyim, ne dünyaya zarar vermek istiyorum ne de büyük bir yarar sağlamak gibi önlenemez bir isteğim var.. Var olmak, o kadar da heyecan verici gelmiyor bana.. Buna karşılık, yok olmanın da anlamlı bir yanını göremiyorum.. Tavşan boku gibiyim bir bakıma; kokmaz, bulaşmaz.. Sizin anlayacağınız, eğer ölümü anlamlandıran yaşadığınız sürece yaptıklarınızsa, pek şansım yok..

Hayır!




"Bu ülke düşünce insanlarımızı yerden yere çaldı, onları vurdu, vuramadıklarını yaraladı, bilim yuvalarının dışına kovdu; yetmedi, vatan sınırlarının dışına kovdu eğer arada sırada onlar için birazcık iyi bir şey yapmak zorunda kaldıysa, bunda da hep geç kaldı.”


“Parçalanmış değerler karşısında hayatla uyum sağlamak ikiyüzlülüktür. Nükleer çağın değerleri…Doğal ölüm denen şey, gittikçe sayısından eksiltmektedir.Bu noktada, bütün seçilmiş ölümler cinsiyetsizce ele alınmalıdır.Savaşlar daha yaygınlaşmıştır, telefonlar ekranlıdır, yiyecekler daha tehlikelidir, domateslerin büsbütün tadı tuzu kaçmıştır, hayatlar daha sıkı bir denetim altındadır, intelsatlar yukarda dört dönmektedir, yine de günübirlik yeni tadlar tuzlarla yeni özgürlükler aranmaktadır.”

Bence sanat, içinde yaşanabilecek tek dünya. İnsanın özgür olduğu tek yer...”


“Olimpos dağının tepesinde neden hâlâ tanrılar oturtuyoruz? Neden omuzlarımızı hep birlikte o dağların altından çekmiyoruz? Kurumlar…Özerk ve Milli ve…”

“İnsanlar kitle halinde programlanıyor. Salt hayatları değil, bu hayatın sonu gibi başı da programlanıyor”

“Hukuk olmayan yerde yargı, aşk olmayan yerde çocuk, hayat olmayan yerde ölüm.”


“Senin gelişim dediğin, kişiliğin ortadan kaldırılmasıdır. Bütün kapılar, yollar, geçitler çıkar adına senin için seçilmiş, çizgin çizilmiştir. Bir rumuzdan, bir sayıdan ibaretsin artık. Şu, yaygınlaşan dile baksana, bütün kısaltmalara:OECD, IMF, AIT, NATO, CENTO, IBM, FBI…Bizler de birer rumuzuz.”




"İn
san için “bugünün gerçeği parçalanmış bir gerçek”tir artık..."

Korkma Ben Varım




İntikam sosyolojinin,mantığın,hukukun,kısacası medeniyetin sınırlarını 'insanlık namına' ihlal etmektir.intikamcı,kabadayıdan kesin çizgilerle ayrılır.bir olgunlık imtihanıdır intikam.haysiyetimizin kesinlik kazanmasıdır.kindarlıkla değil,salihlikle[barışçılık];sapkınlıkla değil,itidalle;toylukla değil;kemalle alakalı bir olgudur.savunmasızlığın,biçareliğin ve kısırlığın püskürtülmesidir.zorbalığın bozuk ağzına çakılan gümüş bir belağat çivisidir.kalbin,ruhun ve vicdanın havzasında biriken meşrutiyet tortusudur.hakikatin muazzam cilvesidir.merhametin mevcudiyetinin,nüfuzunun ve itibarının sağlanmasıdır.aşkla,bilgelikle,sanatla çelişmez...intikamın kuru bir asabiyetten doğduğunu sananlar utanmalı.

lakin

unutulmamalı

intikam bir denge kurmanın ötesine geçti mi,bahanesi hazır bir acımasızlığa dönüşür.

Kardes Türküler Silemano

Siyasi—insani / 01.07.2011




”Bu tekme tokat yağmurunu durdurabilmek için ne kadar erdem gerekeceğini tahmin edebiliyor musun?’’ Tekme tokat yağmurunu durdurmak için ne kadar erdem, umut, düş gücü, düşleme gücü gerekiyor? Sırtlanacak daha ne kadar acı, seslenilecek ne kadar yarın, başka hayatlarda yollarına devam edecek ne kadar sözcük...

Başka türlü de başlayabilirdim: ’Kürtlerin’ çalınacak başka neyi kaldı? Temsili demokraside— adı her neyse— her şey demek olan oylarından başka? (Tırnak işaretini kullanmam bunu etnik kimlikle sınırlamak istemeyişimden... ’Yahudi olmak bir histir,’ demiştim. ’Azınlık olmak bir histir, diye düzeltti bir okurum.) Temsil hakkına el konanlar sadece Kürtler değil, eşitlik ilkesini savunan herkes desem, abartmış olur muyum? Aslında ne söylesem az kalıyor, gerçekdışı tınlıyor.


İktidarın diline doğru giden yol sanılandan kısadır hep, bazı yazılardan sadece boş kovanlar kalır geriye, hedefse tam isabet karavana! Kurallarını, gücü elinde tutanın belirlediği, keyfince değiştirdiği acımasız bir oyunda, daha da ustalaşmak ya da çekip gitmek dışında bir seçenek bırakmaz hayat çoğu kez... Son on günde, benim gibi bir karamsarın bile öngöremediği öyle olaylar yaşandı ki, sayfalarca yazmaya hazırlanırken, birkaç beylik sözcükle kalakaldım: İnsaf! Ayıp! vb. Birkaç beylik soru: Ne olup olmadığını sanırım sıkça tartışacağımız parlamenter demokrasi, yasa ile onun kaynağı olarak gösterilen halkın özdeşliği ilkesine dayanmaz mı? Bu özdeşlik yok sayılırsa, güçler ayrılığından, hukuktan söz edilebilir mi? Geldiğimiz nokta, haksızlıktan ya da adaletsizlikten de öte bir durum değil mi? Bile isteye çıkarılan bu kriz, siyasi manevralarla çözülse bile, çok daha derin, devletin toplum üzerindeki mutlak egemenliğine işaret eden yapısal bir krizi açığa çıkarmıyor mu?


96 yılında, ölüm oruçları zamanı sıkça kullanılan siyasi—insani kavramlarının, asıl şiddeti, insanlık dışı olanı saklamak için sanki aralarında temel bir karşıtlık varmış gibi sunulduğunu düşünmüştüm. Şimdiyse sanki hukuki—siyasi ’karşıtlığı’ gerçek sorunları konuşmamızı öteliyor: Siyaset konuşmak, hatta kanunun kendisini sorgulamak isteyenleri, ’terör’ örgütü adına şunu bunu yapmakla itham eden TMK... Belediye başkanından sendikacısına, insan hakları savunucusundan yazarına yüzlerce insanın tutuklanması, plastik kelepçelerle sıraya dizilmesi, kendi ’bilinmeyen’ dillerinde savunma yapmalarının engellenmesi... Toplumsal uzlaşmada vazgeçilmez bir adım olan genel affın dillendirilmemesi... Son aylardaki polis baskınlarına, yasaklanan kitaplara, bini aşan tutuklamalara bakarsak... Karamsar bir soruyla bitireyim: Devlet terörüyle susturulmuş, sözcü(k)leri elinden alınmış bir toplum, hangi talebini şekillendirebilir, hangi gerçeğiyle yüzleşip uzlaşabilir ki?


İNSANİ YAZI: Pazar öğleden sonra. Göç konulu bir panel için beni arayan numaraya geri dönüyorum. Ansızın çığlıklar, bağırışlar geliyor. Panzer sesleri... ”Kusura bakmayın, sonra ararım. Şimdi gaz atmaya başladılar...” Binlerce polis arasından—otobüsler, silahlar, gaz maskeleri, kalkanlar vs. —geçip Şişli’ye vardığımda yalnızca kekremsi bir gaz kokusu kalmıştı geriye. İnsanlar kadın, çocuk, ihtiyar demeden tekme tokat dövülüp yerlerde sürüklenmiş, bilmedikleri, ciğerleri perişan eden bir gaza maruz kalmış, toplu halde, çığlık çığlığa işkenceden geçirilmişti. Kaburgaları kırılana dek dövülen yetmişlerinde bir kadını anlattı; bir arkadaşım, bir diğeri gazın etkisiyle üzerine dışkılayan on dört yaşlarında bir kız çocuğunu... Biri bir çocuğu kurtarmaya çalışırken görüntülendi, diğeri kafasına tekme atılan bir kadını kurtaramadığı için suçluluk duyduğunu anlattı. (Üç yıl önce, 1 Mayıs’ta, ciddi felç riskine işaret eden boyunluğuma rağmen üzerime 5—6 metreden tazyikli su sıkılıp gaz atıldığını, bir arabanın arkasına çömelmiş, sırılsıklam, kameraların önünde astım nöbeti geçirdiğimi yazayım yeri gelmişken... İşkence derken neyi kastettiğimi biliyorum.) En azından meydanlarda eşitlik ilkesini hayata geçirmişiz. Vekilmiş, basınmış aldırmıyor, kadın—sakat ayrımcılığı yapmıyor, gaza erişimde fırsat eşitliği sağlıyoruz.


Gaz kokusu muydu, midemi ağzıma getiren, yoksa saçları fönlü, şık bir kadının gençten bir polise söylediği şu cümle mi? ”İyice kudurdular artık!”


Nedir hakikaten? Şiddetin, aşağılanmanın acısını tanıyan bir toplumun, dövülenlerle değil de dövenlerle saf tutmasına neden olan? Empati eksikliği mi, iktidarla özdeşleşme tutkusu mu?


Faşizm, bazen tek bir sözcükle başlar, söylenen ya da susulan, bazen tek bir bakışla, gören ya da görmeyi reddeden... Nerede biter? Bitmez.

Kadınlar

 
 
Mavi dövmeleri
Ve bitmek bilmez yasların çürük izleriyle
Durup ateşe bakıyorlar.
Rüzgâr estiğinde hepsi ürperiyor
Göğüsleri değiyor toprağa

Ellerinde yanan odunlar taşıyan kadınlar
Siyah kazanların pası çökmüş yaşlılığıyla
Dolaşıp duruyorlar.
Ateşin öfkesi kabardığında
Sesler artıyor.
Orada ateş hiç bitmiyor
Söndürmek bir belâ

Göğüsleri pörsüyen kadınlar
Ellerinin korkunç inceliğiyle
Tutacakları odunların sertliğini düşünmekte
Ve susmaktalar.
Sustuklarında yaşları farkedilmiyor
Toprak kokuyor bağırdıklarında

Nereye yaslanacaklarını unuttuklarından
Gözlerini toprağa bırakıyorlar
Çünkü bulutlar gökte kalıcı değil
En içten
Toprağa veriyorlar kendilerini
Ve kokuyorlar arasıra.

9/16/2011

Hayat Bilgisi Notları






Kötülük-iyilik ve ölüm hakkında değiniler: 

      “Yerli melodramlarda kendisine ilgi gösteren yabancı adamlara 'siz ne kadar iyi bir amcasınız?'diyen çocuklar artık büyüdüler ve onlara şefkatle yaklaşan o amcaların ilgilerinin odağında analarının olduğunu pekala gördüler.Artık bu toplumda da iyi olmanın ve iyiliğin kriterleri çok değişti...İyi olmanın da bir şerefi vardır ve herkes bilinci, ahlakı ve duyarlığı kadar iyidir…"

        YILMAZ ODABAŞI

      2001 yılı kış ayları Ankara’da altı yıl ne diye yaşadığıma, daha yaşamayı sürdürdüğüme şaşarak karlı bir Ankara sabahı o kravatlı hademeler şehrinde pencereden dışarı güç bela ilerleyen trafikte yüzlerce araca, o gri göğe bakarak kendi kendime sormuştum:
     
      Ben burada bir memur muyum?Kira filan aldığım bir mülkiyetim mi var, tayin mi geldim?Derken, bir sabah aracımı park ettiğim bina aralığındaki buzlardan güç bela çıkararak, bilgisayarım ve turuncu kanaryamla o karlı kış günü yola çıktım.Ege uzaktı, Marmara soğuk.Direksiyonu Akdeniz’e, Ankara’dan Konya yoluna kırdım.

      Sabahtı, yollarda yoğun sis vardı; saatte yüz km.’yi geçmemeye özen gösteriyor, aracımda ikinci bir can (kanarya) taşıdığımı da unutmuyordum.Konya ovasından Akdeniz’e yöneldim.Çam ağaçları birer gelin gibi karşıladılar beni.

      Bir yıl kadar kaldığım o küçük Akdeniz kasabasında bir okur kardeşim, arada bir kasabaya indiğimde beni sürekli “iyi insan”larla tanıştırıyordu; “iyi insan”ların ardı arkası kesilmiyor, ortalık iyi insandan geçilmiyordu.

     Örneğin, yolda birileriyle tanıştırılıyor, el sıkışıyor, ayrıldığımızda, “Kim bu insan?” diye sorduğumda, genellikle “iyi bir insan” yanıtını alıyordum. Bazen “okuyan biri mi” veya “demokrat bir insan mı?” gibi sorularım, “Hayır, ama iyi bir insan” yanıtıyla karşılık buluyordu...
        
      Ben ise, bu yanıtlar karşısında sadece susarak onunla “iyi insan”lara saygımız olması gerektiği gibi kanıksanmış bir toplumsal doğruda buluşuyordum.
     
     Artık kızmaya başlamıştım; tanıştırdığı yeni bir “iyi insan” daha uzaklaşıp gidince sordum:
    “Ortak paydamız nedir, kim bu insan?”
    “Hocam, iyi bir insan...”
      …
    “Nedir iyi insan olmanın ölçütleri? Kimdir iyi insan?” diye düşündüm.

     “Diyelim ki ben çok iyi bir insanım; kalbim iyiliklerle dolu, ama illegal iyiyim, bundan kimsenin haberi yok ve iyiliğimi değil yaşam pratiğime, yüzümdeki bir mimiğe bile yansıtmıyorum.Bu mudur iyi olmak? İnekler de iyidir o halde!
        
         Yoldan geçen herhangi birinin, alışveriş yaptığımız bir manavın veya bir garsonun kötü olabileceğini kim öne sürebilir? Aksi ispatlanmadıkça, bu ölçütlerle değil yalnız onlar, herkes, elbette herkes iyidir.
         
      Gündelik hayatta, toplumsal işbölümü içinde hiçbir zararı ya da hiçbir yararı olmamak mıdır iyi olmak?Bir insan kişisel çıkarlarından başka hiçbir şeyle ilgilenmiyorsa, toplumsal bir kaygı duymamış ve kendinden ötesi için hayatında hiçbir özveride bulunmamışsa, cebinde sakladığı bir şiiri bir insana okumamışsa, üşüyen birinin üzerini örtmemişse, bir hastaya ilaç bulmamışsa, hep zararsız ya da hep yararsız yaşamışsa, iyi olabilir mi ? İyi olmak bu kadar ucuz olabilir mi hiç?
         
       İyi olmanın da bir şerefi vardır ve herkes duyarlılığı, ahlâkı, bilinci kadar iyidir...
       
       Yerli melodramlarda kendilerine ilgi gösteren yabancı adamlara “siz ne kadar iyi bir amcasınız?”diyen çocuklar artık büyüdüler ve onlara şefkatle yaklaşan o amcaların ilgilerinin odağında analarının olduğunu pekala gördüler…Artık bu toplumda da iyi olmanın ve iyiliğin kriterleri çok değişti(...)
       
        Nedir bu biat kültüründe iyi olmanın kriterleri?Ezberlerimiz mi?Bize öğretilen paket servis doğrular mı?Üç büyük kulüp taraftarı olmak, Ağrı dağı kadar Türk ve Hira dağı kadar Müslüman olmak ve başka hiçbir şey olmamak mı?Nedir iyi vatandaş olmanın kriterleri? Vergi vermek, askere gitmek, oy kullanmak mı?Nedir iyi bir memur olmanın kriterleri?Amirlerine itaat etmek, hiçbir şeyi kurcalamamadan kişinin bir bayrak direği gibi çakıldığı yerde kalması mı?Hayat, sadece size sunulmuş aidiyetler mi, sadece bilincin belirlenmiş sınırları içindeki yeşil ışıklar hattı mı?
     
      İyi öğrenci ya da iyi evlat olmanın kriterleri nedir?Bu soruların yanıtları ayrı, uzun yazıların konusudur.Beni hep "iyi insan"larla tanıştıran o okur kardeşime serzenişte bulunurken şunları söylemiştim: Ben ‘iyi insan’ olmak istemiyorum; ya zararlı ya da yararlı olmak istiyorum.Kızdıklarıma zarar, sevdiklerime yarar istiyorum!Benimle aynı sancıları, kaygıları paylaşmayan, hayatında bir kitabın sayfalarını dahi aralamamış, toplumsal acılara bir kez sahip çıkmamış ve olup bitene gündelik bakıp sadece sığ sularda avunmuş ilkesiz, rotasız, pragmatist insanlarla -sırf semirmiş bir tüccar veya sessiz sedasız bir memur diye- beni tanıştırmayın! 

      Yararı da oldu tepkimin.O günden sonra “iyi insan”larla tanıştırılmadım; o küçük kasabada ortalıkta pek kötü insan da yoktu. Zaten ben de yalnız kalmak, oturup okumak ve yazmak için oraya gelmiştim. Bu yazıyı da kendi kötülüğümle baş başa kalarak yazmış, kötüyüm ben, demiştim: Üstelik kötü olmak ve kötü kalmak için özel bir çabası olan kötülerdenim.Kötülük o kadar işlemiştir ki iliklerime, “iyi insan” olmaktan çok daha zor olduğu halde yine de caymam kötülüğümden...
       
        B.Brecht olmalıydı:”iyi bir insanı, iyi bir yere götürüp iyi bir silahla iyi bir vurmalı," diyordu…

       Gücüm yetse, keşke daha çok kötü olabilsem! diyerek şöyle sürdürmüş ve eklemiştim:

       Unutulmamalıdır ki yalnız kötüler için değil, “iyi”ler içindir de ölüm...Onlar da en az kötüler kadar ölümlülerse eğer, sözde “iyi” kalmaktaki ısrarlarını anlamakta güçlük çektim her zaman.
      
      Fransız yazar Marguerite Duras, ölümünden önce kendisinden yaşça çok küçük genç sevgilisi Yaan Andrea’nın “Öldükten sonra ne kalır?” sorusuna:

     “Hiçbir şey!”diyordu:”Hiçbir şey. Gülümseyenler de, anımsayanlar da yaşayanlardır yalnızca...”

      Böylelikle, birçok psikanalistin yazma edimini yazarın ölüme karşı bir savunusu olarak yorumlayan avuntuları da yadsıyordu.

     Yazıda(da) böyledir: Sonra gelenler, öncekileri aşmakla yükümlüdür; bu yüzden sonrakiler, -istisnaları bir kenara koyarsak- öncekileri genellikle unutturur. Ancak kırk yıl barajını aşan yapıtlar birer klasik olabilirler, fakat yapıtların birer klasik olmalarının da yazarıyla bir ilgisi yoktur. Herkes gibi yazarlar da ölür ve öldükten sonra yaşamak diye bir şey yoktur; yapıtlarda yaşamak diye bir şey de yoktur.

      Yapıt kalırsa eğer, yapıtın ve bu yüzden de onu üretenin ismi kalır; o kalan da bir zamanlar hisseden, gülümseyen, anımsayan o insanın dışında nesneleşmiş, metalaşmış bir şeydir ve bu yüzden de evet:

      “Gülümseyenler de, anımsayanlar da yaşayanlardır yalnızca...”

      Çünkü kalmak için kalmak gerekir; anımsamıyorsan, gülümsemiyorsan yoksundur.
     
      Bu yüzden benim de herhangi bir kitabımın beni ölümsüz kılacağı gibi beklentilerim yok; kalacaksa bile, umurumda değil.Üstelik umurumda olsun desem bile, zamanın vicdanının, edebiyatın tarihsel sürecinin umurunda olmayabilir.

     Kaldı ki zamanın vicdanı beni kırmasa bile, ölüler hiçbir şey hissetmezler ve üzülemedikleri gibi, örneğin bir mezarlıkta, “Ulan kırk yıl geçti, kitabım hâlâ okunuyor!” diye sevinemezler de.

      Gerçek olan, bu yazımın yer alacağı kitabımın da yayınlandığı an’ dan itibaren benim dışımda, benden uzak bir nesne, bir meta olacağıdır; yazım bittiğinde onunla kesinlikle ayrılacağımız ve onun da tıpkı benim "naciz bedenim gibi" yazgısıyla baş başa kalacağıdır.

      Herkes ölür ölümünü; göğe salıp düşlerini, salıp tenini, nefesini bırakır ceketini.Herkes bırakacaktır ceketini...Herkes...Bırakacaktır çeketini!